25 Şubat 2018 Pazar

Tüyden Elbiseli Kadınlar

Feminizm deyince insanın yaradılışına gitmek lâzım önce. 
İnsanlığın öyküsünün Adem ve Havva ile başladığı yazar kitaplarda. Eski bir Yahudi efsanesine göre ise bu öykü Adem ve Havva’dan öncesine uzanır. Adem'in ilk eşi Havva değil, Lilith adında bir kadındır.
İnanışa göre Lilith, Adem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratıldığı için Adem'in kendisiyle eşit olduğu görüşündedir. Bu sebeple Adem'e itaat etmeyi reddeder ve gökyüzüne yükselerek kaybolur. Adem üzgündür ve yalnızdır. Tanrı Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği Lilith’e gönderir ve onu geri çağırır. Üç meleğin ikna çabaları işe yaramaz, Lilith geri dönmez. Bunun üzerine Tanrı Adem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Bu yeni kadın Adem'den bir parça olduğu için ona karşı çıkmayacaktır. 
Havva'nın itaatkar olacağı düşünülse de; (Lilith'in lanetine mi uğramışlardır nedir bilinmez) Adem'den olma Havva'dan doğma kadın cinsi ile yine Adem'en olma Havva'dan doğma erkek cinsi bir türlü geçinemez ve "Kardeş kardeşin ne olduğunu, ne öldüğünü istermiş" sözündeki gibi, kadın ve erkek kardeşler de hem birbirini istemez, hem de birbirlerini görmeden edemez olmuşlar.

Lilith gibi erkeksiz bir dünyayı seçen bir başka kadını daha tanıyalım ve 1600'lü yıllarda Meksika'da yaşayan Sor Juana Ines de la Cruz ile tanışalım. Meksikalı şair ve yazar Sor Juana Ines de la Cruz, eğitimsiz bir çiftçi kadın ile hakkında çok az şey bilinen, tahminen Bask kökenli bir askerin evlilik dışı çocuğu olarak Juana Ines de Aspaje y Ramirez de Santillana adıyla 1651'de San Miguel Nepantla'da doğar. Doğumundan birkaç yıl sonra babası evi terk eder. Juana'nın dahi bir çocuk olduğu çok küçük yaşta anlaşılır. Juana henüz üç yaşındayken okumayı öğrenir, altı yaşına geldiğinde büyükbabasının kütüphanesindeki bütün kitapları okuyabilir haldedir. Sekiz yaşındayken ilk şiirini yazar; bu 'loa' denilen türde, ayinlerde okunan dinsel konulu bir şiirdir. O günlerde kız çocukları için son derece kısıtlı olan eğitim olanaklarını zorlamak için elinden geleni yapar. Hâttâ erkek kılığına girip Meksika Üniversitesi'nde okumak ister. Ancak ailesi tarafından engellenir. Dokuz yaşındayken büyükbabasının ölümü ve annesinin yeniden evlenmesi üzerine Meksiko'daki teyzesinin yanına gönderilir. Burada özel bir öğretmenden Latince dersleri almaya başlar. Sadece yirmi derste bu dilin ustası olur. Juana kısa zamanda harika çocuk olarak ün kazanır. On yedi yaşındayken valinin düzenlediği bir sözlü sınavda bilgisi ve zekasıyla sınava katılan 40 öğretmeni de hayrete düşürür. Lakin o zamanlar, toplum içinde saygın bir yer edinmek isteyen bir kadın için başlıca iki seçenek vardır; ya evlilik ya da rahibelik. Çalışmaları Juana için başka her şeyden önce geldiğinden evliliği düşünmez ve manastırı seçer.
Sor Juana Ines de la Cruz, "kadın olmanın itaat etmek olmadığı" üzerine doğduğu ülkenin en güçlü kurumlarıyla mücadele eder ama bu mücadelesi bireysel olduğu için yarım kalır. Entelektüel özgürlüğünü koruyabilmek için seçtiği manastır, yaşadığı çevrenin dar görüşlülüğü yüzünden sonunda kendisini kısıtlayan bir hücre haline gelir. 
Lilith'in yaşadığı dönemde var olmayan "din-kilise-güç" etkisi Juana'nın çalışmalarını duyurmasını engellemeye çalışır, lakin o çalışmaların bugünlere kadar ulaşmasını engellemeyi başaramaz. 

Ah Lilith ah, hep senin yüzünden!
Tarih içindeki kadın hareketlerine bakınca, galiba bazı kadınlar Adem'in kaburga kemiğinden değil de Lilith'in yumuşak tüylerinden yaratılmış olmalılar diyor insan. Ya da; Adem Lilith'ten itaat etmesini istemeseydi de bütün bu mücadele hiç başlamasaydı diyor. (Lilith itaat etseydi keşke demeyin. Havva Adem'e itaat etmiş lakin geldiğimiz noktada Havva'nın itaati de pek bir işe yaramamış görünüyor. Erkek kişi kadın ne kadar taviz verirse, hem kadının verdiğinin iki katını isteyip, hem de kadının verdiklerini değersizleştirdiği sürece bu "itaat" meselesi bitmez.)
O yüzden farklı gezegenden gelmiş farklı yaratıklar değil de, "kadın insanlar" olduğumuzu anlamaya ve anlatmaya devam...
****
Anlamaya ve anlatmaya devam dedim. 
Erkeklerden kadınlığı anlamasını beklemeyen, kadınlığı kadın kişilerin kendisine anlatmak için, Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik Kolu ve Bursa Tabip Odası tarafından düzenlenen ve başlığı "Kadın, Sağlık ve Muhafazakârlık" olan, V. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi'ni izledim iki gün boyu. 
Kongreden bana süzülenleri, kongrede dinlediklerim ve yıllardır kendi bünyemde biriktirdiklerim ile harmanlayarak anlatacağım sizlere.
Öncelikle kongredeki tüm konuşmacılar kadındı. İzleyicilerin arasında ise tek tük erkekler vardı. 
Ülkenin farklı illerindeki çeşitli üniversitelerden gelen hekimler ve hukukçular, günümüzde gittikçe artan muhafazakârlığın kadın ve kadın sağlığı üzerindeki etkilerini anlattılar oturumlar süresince. 

Kadının sağlığının ailenin sağlığını ve dahi toplumun sağlığını oluşturduğunu düşünürsek, tüm konuşmaların ardından adı "muhafazakârlık" ama kendisi "gerileme" olan bu gidişatın topluma verdiği ve vereceği zararları bu sunumlarda daha net gördük.

Yüz yıllar öncesindeki kadınlar özgürlük için mücadele ederken, ellerinde yasal özgürlükleri bulunan günümüz kadınlarının muhafazakârlık kisvesi altında ellerindeki özgürlükleri gönüllü olarak erkeklere teslim etmek istemelerini anlamak elbette ki zordu. 
Ülkemizde kadınlar ve kadın hakları yasalarla gayet yeterli şekilde korunuyordu, ancak yasalar gereğince uygulanmıyordu.
Aile güçlendirilmeye çalışılırken kadın güçsüzleştiriliyordu. Kadının emeği yok sayılıyor, kadının kendini güvence altına alması engelleniyor, kadın "itaat etmez" ve çok "bilirse" kapının önüne konuluveriyordu.
Oysa kadın ailesi için gönüllü ederdi hizmetini. Yeter ki hizmeti değer görsün ve kendisine de hayat içinde yer verilsin. 
Kadının bu iyi niyetli emeği görmezden gelindiği ve hiçbir karşılık görmediği için çıkıyor ortaya niza. "Sen ne işe yararsın ki, kaşık düşmanı!" dendiği anda kadın sayıyor ne işe yaradığını ve yaptığı işler karşılığına kaşık ile verilen yemeğin sapı ile nasıl çıkartıldığını.
Kadının bir çırpıda seve seve yapıverdiği her iş için bir bedel koymaya kalkınca işin içinden çıkamıyor erkek. "Ama biz de para kazanıyoruz!" diyor sonra da can havliyle. Para kazanmak çok zormuş gibi sanki. Buyrun, kadınlar da para kazanabiliyor artık çatır çatır. Bunu öne sürmeyin.
Erkekler ise kadının hem para kazanıp hem de evi çekip çevirmesindeki maharete sahip değiller. Ya da işlerini birilerine yaptırmak işlerine daha çok geliyor.
Aslında mesele bu çekişmeye hiç girmemekte ve hayatı el ele birlikte paylaşarak idame ettirmekte.
Yaradan bir tek cins olarak ya kadınları ya da erkekleri yaratırdı öyle olsa. İki cinsi de ayrı ayrı yarattığına göre, değil mi?

Erkekler en çok kadının para kazanmasına bozuluyorlar galiba. Kadının paralı olmasını güçlenme, kendi hallerini de güçten düşme olarak görüyorlar. Erkeklerin, güçlü görüneceğim diye bu ağır hayatı niçin tek başlarına sırtlanmak istediklerini anlamak mümkün değil. (Kadınlar güçlü erkek istiyorlar yanlarında. Ancak güçlü erkeğin tanımını yeniden yapmak lâzım.)
Sormak lâzım mesela: Bu kadar yükü taşımanın karşılığı olarak güç gösterisi iki höt edebilme hakkı mıdır, höt höt ettiği kadınla yaşamak erkeğe zevk mi veriyordur, güçsüz bir kadına sahip olmakla övünüyor mudur?
Hiç sanmam. 
Ezdikleri kadını küçümseyip, kendilerinden üstün buldukları güçlü kadınlara tapıyor, oralarda biraz zaman geçirdikten sonra yine hükmedebildiği yuvalarına(!) dönüyor erkekler. "Deli kendinden deliyi görünce değneğini saklar" misali, güçlü kadının yanında durabilmek için kendi gücünü cebine saklamak da zor tabi. Yoruyor sonunda. En iyisi evinde bekleyen sessiz kadına gitmek. Nasılsa erkek ne yaparsa yapsın onun sesi hiç çıkmaz. Eee, güç kendisindedir sonuçta.
'He-Man'dir o...

Tüyden Elbiseli Kadınlar
Lakin 1001 Gece Masalları'ndan bir masaldaki gibi, bazen döndüklerinde kadını bıraktıkları yerde bulamıyorlar.
Yakışıklı ama servetini yiyip bitiren Hasan iş için Bağdat şehrinden başka diyarlara gider. Bir gün deniz kenarında otururken güzel bir kuş görür. Kuş tüylerini bir elbiseye dönüştürerek çıkarır ve çırılçıplak denize bırakır kendisini. Hasan bu kadına aşık olur. Kadını elde etmek için elbisesini çalar ve bir çukura gömer. Kadın Hasan'ın tutsağı olur. Onunla evlenir, ona çocuklar doğurur. Hasan'ın karısına karşı özeni zamanla azalır. Karısının kendisinden ayrılamayacağını düşünerek uzak ülkelere seyahatlere çıkmaya başlar. Kadını iyice yalnız bırakır. Karısı ise tüyden elbisesini aramaktan hiçbir zaman vazgeçmez. Sonunda elbisesini kocasının sakladığı yerden bulur ve elbisesini giyip, çocuklarıyla birlikte uçup gider. Hasan döndüğünde karısı ve çocuklarının gittiğini görür ve hayatının sonuna kadar onları arar. Bulamaz...

Erkekler belki içten içe kadının bu "gidebilirliğinden" korkarlar. Belki "bilen" olmasından korkarlar. Belki "doğuran", yani "üreyen ve üreten" olmasından korkarlar. Belki "pek çok şeyi bir arada yapabilirliğinden" korkarlar. 
Anlaşılan o ki; kadınlar erkeklerin kaba gücünden korkuyorlar görünseler de, aslında erkekler kadınlardan korktukları için kadınlara o kaba gücü gösteriyorlar. 
Kadınların etrafına dikenli teller örüyor, onlara buradan çıkmamaları gerektiğini, çıkarlarsa hain kurtların (bunlar da yine erkekler) onları kapacağını, bu alanın onlar için güvenli olduğunu ancak burada yaşamanın da bir bedeli olduğunu, erkek kişinin canı ne isterse onu yapacağını, sonuçta bu alanın erkeğin mülkiyeti olduğunu, kadının ve çocukların da bu mülkiyet dahilinde olduğunu, itaat etmezse bedelini ödeyeceğini ya da tellerin dışında bekleşen kurtların önüne atılıvereceğini söylüyorlar. "İtaat et rahat et!" diyorlar kısacası.
Korku dağları bekler. Kendi gücünün farkında değil ki kadın, ne yapsın? Ne ailesine dönebilir, ne de başka bir yere sığınabilir.
Eğiyor başını sessizce. Kabul ederse ne âlâ. Etmez de için için dolmaya başlarsa, tehlike çanları çalmaya başlıyor o anda. Çaresiz kalmış bir kadının hiçbir şey yapamazsa kendi canına kıydığını görüyoruz böyle zamanlarda. Kadın canına kıyıyor, erkek ise yıllardır işi bitince dönüp arkasını yattığı gibi dönüp arkasını gidiyor. Dirisine saygısı göstermediği kadının ölümüne hiç aldırmıyor.
Bazen de hiçbir çıkış yolu bulamayan kadın her şeyi göze alıp katil oluyor.

Kadın içindeki gücünün farkında olsa
Tüm sistem kadının bu gücün farkına varmaması için çalışıyor dört bir koldan. Sürekli bir tehdit, sürekli bir aba altından sopa gösterme, sürekli bir annelik ve kadınlık kutsaması, sürekli bir çocukların öne sürülmesi, sürekli bir baskı, ve baskı, ve baskı. 
Annelik ve kadınlık kutsanıyor dedik de, bunlar da kadınlara sınır çizmek için öne sürülen değerler. Esasen ne kadınlığın kutsandığı var ortada ne de anneliğin. Bu değerler gerçekten kutsanıyor olsa böyle mi davranılır kadınlara?
Üstelik yakın bir gelecekte çocuklar Matrix misali tarlalarda üretilebilir. O zaman kadınlar ve erkekler neyi kutsayacaklar bakalım...

Dışarıda da kadınlara ihtiyaç var
Ama ne zaman var? Tabii ki zor zamanlarda var. Özellikle de savaş zamanlarında. Savaşta erkeğiyle omuz omuza çarpışırken, ya da erkek cephede savaşıyorken evdeki, tarladaki, fabrikadaki düzeni sürdürürken ihtiyaç var. Savaş dönemlerinde evinden dışarıya çıkarak değerlenen kadın, savaş bitip de erkek evine döndüğü anda yuvasına(!) geri postalanıyor. Savaş dönemi kahraman kadınlarımızdan Halide Ediplere, Kara Fatmalara, Şerife Bacılara, Emir Ayşelere bakın. Onlar da kadındı. Bilmem anlatabildim mi?

Anlatamadıysam daha açık anlatayım:
Atatürk, daha İstiklâl Savaşı sürerken kadınların hakkını teslim etmeyi kafasına koyar. Savaşın bitiminin ardından yapılan meclis toplantılarında, daha önce 50 bin erkek nüfus ile 1 milletvekili seçildiğini ancak savaş sebebiyle azalan erkek nüfus sebebiyle rakamı 20 bine düşürmek için önerge verilir. Tunalı Hilmi Bey  "Kadınlar da savaşta çok fazla hizmet ettiler" deyip kadınların da "hesaba katılmasını" önerir. Çünkü kadın milleti o tarihlerde "hesapta" bile yok. Önergede "kadın" kelimesi geçtiği için erkeklerin Meclis sıra kapakları ile nasıl bir gürültü çıkarttıklarını varın siz hesap edin. Öyle ki oturuma ara verilir. Konu "hak" vermek de değil üstelik henüz. Sadece "hesaba katmak".
Kısacası; "Harç bitti yapı paydos", kadınlar marş marş evlerine.
Neyse ki Atatürk kadın kimliği üzerine hazırlıklarını, en yakınındakilerin dahi muhalif duruşlarına rağmen, çok ince stratejiler ile ve kansız yapıyor. 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma, ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’de Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanınıyor.

O zaman niye?
Bunca taşlı tozlu dikenli yollardan geçip de, dünyalı pek çok hemcinsinden önce seçme ve seçilme hakkı verilen Türk kadınının, bu hakkın kıymetini bilmeyerek, eski taşlı tozlu topraklı yollara geri dönmeye olan meylini anlamaya çalışmakla geçiyor şimdi günlerimiz.

Kadın gibi kadın mı, erkek gibi kadın mı?
Savaşta erkek gibiydi bu kadınlar. Kadının makbul olabilmesi için illa erkek gibi mi olması gerekiyor diye soruyorum o zaman. Erkek gibi araba kullanmak, erkek sözü vermek, Erkek Fatma olmak, erkek gibi kadın olmak öne çıkartılırken; kadın gibi yürümek, kadın gibi gülmek, Kız Ayşe olmak, kadın gibi erkek olmak aşağılanıyor. Burada yüceltilen değer erkeklik iken, aşağıya çekilen değer kadınlık oluyor. (Özellikle muhafazakâr olarak adlandırılan kadınlar daha zor durumda. Muhafazakâr olacağız derken ipin ucunu kaçırdılar gitti.)

Erkek gibi erkek olmak ile kadın gibi kadın olmak eşdeğer bulunmuyor. İşler normlarden saptıkça insanların aklı karışıyor. 
Kadın gibi kadın olmak hem mutfakta, hem sokakta, hem yatakta mükemmel olmakla ölçülürken, erkek gibi erkek olmanın ölçüsüne kimse bakmıyor.
Erkek; seçen kadının seçtiği erkek olmakla gururlanmak yerine, seçtiği kadının mutsuzluğuna sebep olmakla gururlanıyor.

Vazife icabı ne demek?
Kadının kadınlık vazifeleri konuşulurken, erkeğin erkeklik vazifeleri görmezden geliniyor.
Vazife kavramı aile kurumunun yaşaması için önemlidir ancak kadın-erkek arasındaki özel hayat vazife değildir. Sevgidir, saygıdır, duygudur, güvendir, huzurdur, aşktır, cinselliktir.

Şiddet ne demek?
Muhafazakârlaşırken bilimden uzaklaşıyoruz. Dine yaklaşırken medeniyetten uzaklaşıyoruz. Hem inançlı hem medeni olabiliriz oysa. Din siyasallaşınca dinin dili de değişti. Ataerkil ideoloji geçer akçe olmaya başladı. Ülke kadınlar için adeta can pazarına dönüştü. Muhafazakârlaşma ile birlikte kadına şiddet ve kadın cinayetleri arttı. Bu bir paradoks değil midir? Şiddet ne demek? Hani muhafaza edecektik?

Erkekleri eğitelim mi?
Hülya Gülbahar'ın sunumumun son dakikalarındaki karşılıklı konuşmada, "Erkekleri de eğitmek gereklidir." sözünü ekliyor Nuriye Ortaylı. Cevap olarak, "Erkekleri rehabilite etmekle zaman kaybedemeyiz, kadınlara ayrılması gereken kaynakları erkekleri eğitmek için harcayamayız." diyor Hülya Gülbahar. (Kadını yeterince eğitirsek dolaylı olarak erkekleri de eğitmiş sayılmıyor muyuz? Biraz uzun bir yol gibi görünse de en doğru yol bu değil midir zaten?)
Denenmiş ve başarılı olmamış erkeği eğitme çalışmaları için İngiliz kadınlarının, "Biz arabayı atın önüne koymuşuz" dediğini söylüyor. 
"Biz tarihsel güç eşitsizliğinden bahsediyoruz" diyor. Feministlerin ev kadınlarını küçümsemediğini, bilakis onların yararına çalıştıklarını söylüyor. Sistemin kadının miras hakkını ve boşanma gerçekleştiğinde nafaka hakkını elinden almak istediğini, bunun da kadını evliliğe mahkûm ettiğini söylüyor.
Son dönemlerde yaşanan istismar suçları için hadım ve idam sözlerinden vazgeçmemiz gerektiğini, bunların toplumu sosyal devletten uzaklaştırdığını söylüyor.

"Kadın güçsüzse kadına şiddet ve tecavüz artar" diyor. 
"Kreş eken huzurevi biçer" sözü yanlıştır, "Muhafazakârlık muhafaza etmeyi gerektirir", "Kadının iş hayatında var olması çocukları ve ailesi bahane göstererek engellenemez", "Japonya gibi muhafazakâr ülkeler neden daha fazla kreş açmak için projeler üretiyor ona bakmak lazım" diyor.

Evet, dünyada çalışmak isteyen kadınlar sadece Türkiye'de değil, sadece bizim erkeklerimiz ve bizim çocuklarımız kıymetli değil, uzun süren mücadelelerden sonra dünya bu işi nasıl çözmüş buna bakmak lâzım.

Sonuç itibarıyla:
Kadın ve erkek yaradılış fıtratlarını bir araya getirerek, birbirlerini tamamlayarak yürüyecekler bu yolda. Erkekler kadınsız, kadınlar da erkeksiz bir dünyada yaşamayı istemiyorlar. Kadın olarak sadece kendi annelerini tanımayı bir kenara bırakacaklar. Nihayetinde her kadın bir çocuğun annesi, ya bir anne adayı ya da anne olmak istemeyen "birey bir kadın". 
Üreme hakkı da onun, ürememe hakkı da onun. Çalışma hakkı da onun, çalışmama hakkı da onun. Sevişme hakkı da onun, sevişmeme hakkı da onun. 
Erkeklerin yapacağı; doğuştan kendilerinin olan bu hakka kadınların da doğuştan sahip olduğunu, ancak erkekler tarafından sonradan gasp edildiğini anlamak.

Benim diyeceğim:
Yaradanın bize verdiği hakları bizden almayın siz.
Tüyden Elbiseli Kadınlarız biz.
Bedenlerimiz yanınızda diye yanınızdayız zannedersiniz,
Değilizdir, çoktan uçup gitmişizdir biz...

KONGRE BİLGİLERİ
V. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi 
KADIN, SAĞLIK ve MUHAFAZAKÂRLIK
23 - 25 Şubat 2018 / BAOB Oditoryum BURSA
Kongre Başkanları:
TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Selma Güngör 
TTB Bursa Tabip Odası Başkanı Dr. Güzide Elitez 

***BİRİNCİ GÜN***
Açılış konferansı: Emel İrgil
İlk konuk: Sibel Özbudun

Tarihsel, Toplumsal, Siyasal Açıdan Kadın ve Muhafazakârlık
Yönetici: Hafize Öztürk Türkmen.
Muhafazakârlık, Ailenin Yüceltilmesi: Nilgün Toker
Muhafazakârlık ve Toplumsal Cinsiyet: Alev Özkazanç
Bölgemiz, İslamiyet ve Feminizm: Handan Koç

Din ve Muhafazakârlık
Yönetici: Lale Taşkıranoğlu Tırtıl
Fatmagül Berktay

Kadın Bedeni Ve Muhafazakârlık
Yönetici: Şevkat Bahar Özvarış
Kadın Bedeni Ve Muhafazakârlık: Aksu Bora
Sporda Kadın Bedeni ve Denetimi: Canan Koca

Kadın Emeği ve Muhafazakârlık
Yönetici: Aslı Davas
Temel bir insan hakkı olan çalışma hakkı - Nasıl ve hangi koşullarda?: Gülay Toksöz
Neoliberal politikalar ekseninde muhafazakârlık ve kadın emeği: Melda Yaman
Son dönem politikalar ışığında kadınların sendikal örgütlenmesi: Betül Urhan
Film Gösterimi / Yönetici: Aslı Aktümen Bilgin

***İKİNCİ GÜN***
Cinsellik ve Muhafazakârlık
Yönetici: Feride Aksu Tanık 
Kadın cinselliği ve muhafazakârlığın kadın cinselliği üzerindeki etkisi: Aytül Gürbüz Tükel
Kadın ve Şiddet: Radikalizm suhuleti ve rövanşizm ufuneti: Aylime Aslı Demir

Ruh Sağlığı ve Muhafazakârlık
Yönetici: Şahika Yüksek
Suzan Saner
Evlilik ve Muhafazakârlık: Özlem Altıntaş
Şahika Yüksek

Kadın Sağlığı ve Muhafazakârlık
Yönetici: Suzan Saner
Muhafazakârlaşmanın kadın sağlığı hizmetleri üzerine etkisi: Türkan Günay
Türkiye’de nüfus politikasında değişimin kadın sağlığı üzerindeki sonuçları: Nuriye Ortaylı
Toplumsal cinsiyet normları ve fiziksel aktivite olanağı: Nilay Etiler

Kadına Yönelik Şiddet ve Muhafazakârlık
Yönetici: Funda Obuz
Kadına yönelik şiddetin 6284 no’lu yasası ve İstanbul Sözleşmesi: Gülriz Uygur
Şiddetin artışında muhafazakâr politikaların rolü: Hülya Gülbahar 
Sözel Bildiriler
***ÜÇÜNCÜ GÜN***
Muhafazakârlığa Karşı Kadın Mücadelesi / Panel
Yönetici: Canan Güllü
Nükhet Sirman / Aslı Pasinli

Forum
Yönetici: Filiz Ak
****
İki gün boyunca öğlen yemeklerinde masamıza Görükle Kadın Dayanışma Derneği üyelerinin ellerinden çıkan leziz ve sağlıklı yemekler geldi. 
Hepsinin ellerine ve emeklerine sağlık...


Kadına Şiddet ve Kadın Cinayetleri Yazılarım

Nerde kalmıştık? / 4 Ocak 2011
Öyle bir ceza ki! / 1 Şubat 2011
Diğerleri’nin meraklıları / 8 Şubat 2011
Aşkım için yaptım Hakim Bey! / 18 Şubat 2011
Bugün kutlayacaksınız, ya yarın? / 8 Mart 2011
Meclis’te Kadın Olmak / 19 Nisan 2011
At — Avrat — Silah / 27 Mayıs 2011
Katil Kadınlar / 28 Haziran 2011
Şafak’ın Eteği / 5 Temmuz 2011
8 bin 372 / 12 Temmuz 2011
Taammüden / 26 Temmuz 2011
Gitmek mi zor, kalmak mı? / 6 Eylül 2011
İsyan bu, haykırış… / 16 Eylül 2011
O kadın bir kez de o manşette öldürüldü / 11 Ekim 2011
Suçlu, ayağa kalk! / 3 Kasım 2011
Tecavüzcüden koca olur mu? / 4 Kasım 2011
Son karar: Kendi rızası ile! / 18 Kasım 2011
Aklından bile geçirme! / 29 Aralık 2011
Hırsızın hiç mi suçu yok! / 2 Şubat 2012
Şiddete şiddetle karşıyım! / 18 Şubat 2012
Benden artık bu kadar… / 3 Mart 2012
Siz hiç dayak yediniz mi? / 24 Mayıs 2012
Şeytan da bir Melek ise… / 15 Haziran 2012
Tabancamın sapinu gülle donatacağum / 3 Aralık 2012
Toplumsal Cinsiyet Bilinci / 8 Aralık 2012
Onlar, toplu tecavüzcüler / 15 Aralık 2012
Anlayan anladı Bakan Bey, anlayan anladı! / 15 Nisan 2013
Kan Kırmızı, Ruj Beyaz / 30 Nisan 2013
Eline, beline, en çok da diline… / 13 Temmuz 2013
Göbek değil, bebek bebek! / 25 Temmuz 2013
4 parmakla değil, 5 parmakla STOP! / 22 Ağustos 2013
Kanla yıkanınca temizlenen namusumuz var bizim / 15 Eylül 2013
Ajda’yı sahneden kovan paralı adam… / 16 Eylül 2013
Anne 9 günlük tatilde, 2 aylık bebek evde! / 21 Ekim 2013
Şeytan bu işin neresinde? / 5 Kasım 2013
Allah da sizi güldürsün e mi! / 23 Ocak 2014
Bu kadar günahın vebali öte tarafta mı ödenecek? / 7 Mart 2014
Bu kez neyi kutluyoruz? / 8 Mart 2014
Kıyım kıyım kıyıyorlar hiç acımadan / 18 Nisan 2014
Anlaman için her gün sana ‘çüş’ mü dememiz gerek? / 23 Nisan 2014
Dişe diş, kana kan, hattâ idamsa idam! / 2 Mayıs 2014
Bırakınız gülelim, bırakınız sevelim / 1 Ağustos 2014
Susturamadığından korkar insan / 23 Ağustos 2014
Sen kimsin be adam! / 22 Eylül 2014
Duvağın altındasın, SOBE! / 14 Ekim 2014
Gelenekler binlerce olsa da gerçek tektir! / 15 Ekim 2014
Dünya’nın derdi ‘KADIN’ olmuş / 26 Kasım 2014
Her şeyin müsebbibi kadın! / 10 Aralık 2014
O kadınlar hep Anan, Bacın, Avradın! / 7 Ocak 2015
Bir 14 Şubat’a daha ulaştık sürünerek / 14 Şubat 2015
Soysuzun soyu kurusun, çoğalmasın / 15 Şubat 2015,
Artık utanan taraf kadın olmayacak! / 16 Şubat 2015
Kadın Doğdum Ben / 10 Mart 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Biz mi gidelim, siz mi gidersiniz? / 7 Mayıs 2015
‘Topuklularımı hiç çıkartmadım’ / 15 Mayıs 2015
Hoşgörüsüzleri hoş görmüyorum / 29 Mayıs 2015
"Oraya geri dönemem!" / 3 Haziran 2015
Bir insan olarak sus! / 1 Ağustos 2015
Sizin olsun bu dünya / 7 Kasım 2015
Bitmeyen savaş yapmışlar / 13 Aralık 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 26 Aralık 2015
Hodri Meydan / 4 Ocak 2016
Namussuz! / 26 Ocak 2016
Beleşçisin arkadaş! / 29 Ocak 2016
Bu kadar günahın vebali kimin boynunadır? / 30 Ocak 2016
Benimle Dans Eder Misin? / 1 Şubat 2016
Kadın yiyen canavar / 24 Şubat 2016
Katil oldum ben… / 10 Mart 2016
“İffetli kadın olmak istemiyoruz!” / 16 Mart 2016
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Çocuk sayını söyle bana porsiyonunu söyleyeyim sana / 6 Haziran 2016
Neye güldün arkadaş? / 28 Ekim 2016
Hesapta biz de varız! / 5 Aralık 2016
Ben erkek olsaydım / 9 Aralık 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Eşitlik Berekettir / 7 Mart 2017
Seçmece bunlar! / 22 Eylül 2017
Bir kızım olsaydı eğer / 11 Ekim 2017
Ne nikâh bağlar bizi, ne mahkeme ayırır / 18 Ekim 2017
Yazık, çok yazık… / 15 Aralık 2017
Şeytan üflemekle kalmamış / 26 Aralık 2017
İzin verme, BEKLET! / 4 Ocak 2018
Fırsatçı yağmacılar / 9 Ocak 2018
Cennet-i âlâ / 18 Ocak 2018
Son Perde inmeden / 29 Ocak 2018
Tüyden Elbiseli Kadınlar / 25 Şubat 2018
Koş koş, asansörcü ağabeyi getir! / 28 Şubat 2018
Umutsuz değil, Umut Dolu Kadınlar / 6 Mart 2018
10 güncelleme onay gerektiriyor / 11 Mart 2018
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Büyük Gözler Bizi İzler / 22 Ağustos 2018 
Kaç Çocuk Yedin? 2 Temmuz 2018
Kadın, Şiddet, Medya ve dahası / 30 Ekim 2018
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Perperişan! / 4 Ocak 2019
Kadınlar Burada, Erkekler Nerede? / 3 Mart 2019
Türk Kadınının Savaşı Başka / 19 Mart 2019
Yasalarımız Var, Evet! / 25 Mart 2019
Kırmızı Başlıklı Kız da Değişti / 25 Haziran 2019
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Tekdîri geçelim, tokmağa gelelim! / 23 Ağustos 2019
Ben Kendimi Anlayamıyorum! / 5 Aralık 2019
Yapabilirim, Yapabilirsin, Yapabiliriz / 12 Aralık 2019
Kapı / 20 Aralık 2019
Şiirin Peşinde Kadın / 9 Mart 2020
Cinsiyetçi Dilden Yılanlar! / 15 Haziran 2020
Trafikte Kadın Olmak / 14 Ağustos 2020
Madalyonun Üç Yüzü / 23 Kasım 2020
Kadının Adı Mezar Taşında / 30 Aralık 2020
Katil Kadınlar / 9 Ocak 2021
Baldan Tatlı Zehirli Öfke! / 7 Mart 2021
Kraliçe olmak mı, ASLA! / 11 Mart 2021

20 Şubat 2018 Salı

Koş koş, asansörcü ağabeyi getir!

Bir asansör muhabbetidir gidiyor basında, lakin ben bu muhabbeti kaçırmışım. 
Ucundan berisinden yakalamak için nedir ne değildir diye sordum tabii Google efendiye. Konuyla ilgili pek çok yazı çıktı karşıma. Yorumları bir kenara bırak, işin aslı nedir sen onu söyle bana dedim. Buyur bu videoyu izle dedi o zaman.
Videonun başlığı "Asansörde Halvet", konuşan kişi Nureddin Yıldız, sorulan soru ise (kim sordu ise) "Kadın kişi asansöre yalnız binebilir mi?". (Yıllardır izinsiz biniyormuşuz bak)
Asansörün Allah'ın insana lütfetmiş olduğu bir nimet olduğunu söyleyen Yıldız, bu nimetin kadın ve erkeğe aynı oranda mubah olduğunu da belirtiyor. (Sağolsun)
"ANCAK, MÜSLÜMAN BİR KADININ HALVET ORTAMINDA YABANCI BİR ERKEKLE BULUNMASI ASLA CAİZ DEĞİLDİR" diye de ekliyor. 
Kişilerin küçük ve kapalı bir ortamda bulunuyor olmasının onların halvet olmasına yetiyor olduğunu söylüyor. Hele de çıkılacak kat yüksek, yani yol uzunsa, hele bir de asansör arıza yapıp aralarda bir yerde asılı kalırsa, hele bir de asansör şeffaf değil ve içini gözleyecek kamera da yoksa, Alllaaaaah, tutmayın kadını o zaman, hemen asansördeki erkeğin üzerine atlar ve sonrası.... (KIRMIZI NOKTA!)
Neden kadın adamın üzerine atlıyor diyecek olursanız, çünkü yasak kadına gelmiş. 
Buradan çıkan sonuç: Demek ki korkulan kişi kadın!
Kadın kadına ve erkek erkeğe asansöre binmekte tehlike yokmuş. (Sayın Yıldız asansörde yiyişen dayılar videosunu izleseydi böyle düşünmezdi elbet)
Tabi bir de reklamdaki gibi Kıvanç Tatlıtuğ ile asansörde kalmak var ki, "Her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinesi"...
Vallahi dalga geçmiyorum. Haber de Zaytung haberi değil, tamamen gerçek.

Kadın tacizi haberleriyle başımızın döndüğü bu ülkede, kendisinin bu fetvayı kadın kişiyi korumak adına dile getirdiğini düşünüyoruz elbet. (Merhaba, ben Pollyanna...)
Pollyanna karakterinden sıyrılıp, kadını korumak için kadınlara yasak getireceğine şu erkeklerin uçkurlarına sahip çıkmaları gerektiğini niye söylemiyor diye merak ediyoruz sonra. (Asansörler bu durumlarda erkeğin suratına suratına şap püskürtsün mesela.)
Niçin erkekler sürekli bir teyakkuz halindeler ve niçin kadınlar sürekli müdafaa halinde olmak zorundalar. (Ya bir gün en iyi müdafaa taarruzdur derse kadınlar!)
Niçin saldırmak erkeklere serbest ve saldırılabilir olmak niçin kadının hatası? (Ama o da asansöre binmeseydi. Bindiyse muhakkak "müsait" kadındır.)
Niçin erkeklerin akıllarından geçenleri kontrol altında tutmaya ve frenlemeye gerek duyan bir sistemleri yok ve niçin müsait bir ortam olduğu anda frenleri boşalıveriyor. (Fren muayenesi şart!)
Herkesin aklından her şey geçebilir, ANCAK akıldan geçen her şey gerçekleşmeyebilir. (Rüyalar gerçek olsa, seni her gün görürdüm...)
Hele de akıldan geçenleri karşı taraf üzerinde zorlama, tehdit, şantaj ve şiddet ile gerçekleştirmeye çalışmak tam bir medeniyetsizliktir. Bu saldırıları asansör gibi kaçacak ve imdat isteyecek yer olmayan kapalı alanlarda yapmaya çalışmak tam bir "FIRSATÇILIK"tır. (Asansör sapıkları diyelim hepsine ve bitsin konu) 
Fikir beyan eden bilirkişilerimiz kendi aklından geçen şeytanın tüm insanların aklından geçiyor olduğu üzerinden hareket ettikleri için hep, her şeyimizi yasaklar oldular sonunda. (Asansör fantezileri var anlaşıldı)
Kendileri gibi düşünenler çoğaldı kabul, lakin mesele o düşüncelerin katili olmakta. Karşınızdaki masumlara yasak getireceğinize kendi kötü düşüncelerinizin beynine sıkın gitsin. Onların yerine insan onuruna yakışan, saygılı, sevgili ve medeni düşünceler geliştirin. 

Geliştirin ki;
Hiçbir kadın bir erkekle asansöre yalnız binmeye korkmasın.
Hiçbir kadın otobüste son kalan yolcu olmaktan korkmasın.
Hiçbir kadın tenha bir sokakta bir erkekle karşılaşmaktan korkmasın.
Hiçbir kadın gece evine geç vakitte dönmekten korkmasın.
Hiçbir kadın sadece kadın doğmuş olduğu için korku içinde ve baskı altında yaşamasın.
Kadını korumaya gerek duymadığınız anda, işte ancak o zaman kadını layıkıyla korumuş olursunuz. 
****
Konuyu bir asansör fıkrası ile toparlayalım:
Köylü oğlan ve babası büyük şehre ilk defa gelmişler. Alışveriş merkezinde zemin kattaki iki gümüş renkli parlak duvarın ağır ağır açılıp kapanması ilgilerini çekmiş. "Bu ne baba?" diye sormuş oğlan. 
Hayatında hiç asansör görmemiş baba "Bilmiyorum oğlum" demiş.
Onlar bu ilginç şeyi nefeslerini tutup izlerken tekerlekli sandalyeli yaşlı bir kadın sağa sola kayan gümüş renkli duvarlara doğru gitmiş ve bir düğmeye basmış. Duvarlar açılmış, yaşlı kadın yoğun ışıklı küçük bir odaya girmiş, duvarlar kapanmış.
Oğlan ve babası kapının üzerindeki küçükten büyüğe doğru yanıp sönen ışıklı rakamları izlemişler. Son rakamdan sonra aynı sırayla bu sefer geriye doğru ışıklar teker teker yanmış. Sonunda duvar iki yana kayarak açılmış, dışarı 24 yaşlarında incecik muhteşem bir kadın çıkmış.
"Oğlum," demiş adam kızdan gözlerini ayıramayarak, "koş koş anneni getir!"

Keşke "asansörcü ağabey" gibi düşünenler sağa sola kayan o gümüş renkli duvarlara doğru gitse, duvarlar açılsa, onlar içine girse ve birkaç dakika sonra onların yerine insan gibi insan kişiler gelse.
Ah keşke İsviçreli bilim insanları ya da Japonlar bir an önce bu sistemi icat etse...

Kadına Şiddet ve Kadın Cinayetleri Yazılarım

Nerde kalmıştık? / 4 Ocak 2011
Öyle bir ceza ki! / 1 Şubat 2011
Diğerleri’nin meraklıları / 8 Şubat 2011
Aşkım için yaptım Hakim Bey! / 18 Şubat 2011
Bugün kutlayacaksınız, ya yarın? / 8 Mart 2011
Meclis’te Kadın Olmak / 19 Nisan 2011
At — Avrat — Silah / 27 Mayıs 2011
Katil Kadınlar / 28 Haziran 2011
Şafak’ın Eteği / 5 Temmuz 2011
8 bin 372 / 12 Temmuz 2011
Taammüden / 26 Temmuz 2011
Gitmek mi zor, kalmak mı? / 6 Eylül 2011
İsyan bu, haykırış… / 16 Eylül 2011
O kadın bir kez de o manşette öldürüldü / 11 Ekim 2011
Suçlu, ayağa kalk! / 3 Kasım 2011
Tecavüzcüden koca olur mu? / 4 Kasım 2011
Son karar: Kendi rızası ile! / 18 Kasım 2011
Aklından bile geçirme! / 29 Aralık 2011
Hırsızın hiç mi suçu yok! / 2 Şubat 2012
Şiddete şiddetle karşıyım! / 18 Şubat 2012
Benden artık bu kadar… / 3 Mart 2012
Siz hiç dayak yediniz mi? / 24 Mayıs 2012
Şeytan da bir Melek ise… / 15 Haziran 2012
Tabancamın sapinu gülle donatacağum / 3 Aralık 2012
Toplumsal Cinsiyet Bilinci / 8 Aralık 2012
Onlar, toplu tecavüzcüler / 15 Aralık 2012
Anlayan anladı Bakan Bey, anlayan anladı! / 15 Nisan 2013
Kan Kırmızı, Ruj Beyaz / 30 Nisan 2013
Eline, beline, en çok da diline… / 13 Temmuz 2013
Göbek değil, bebek bebek! / 25 Temmuz 2013
4 parmakla değil, 5 parmakla STOP! / 22 Ağustos 2013
Kanla yıkanınca temizlenen namusumuz var bizim / 15 Eylül 2013
Ajda’yı sahneden kovan paralı adam… / 16 Eylül 2013
Anne 9 günlük tatilde, 2 aylık bebek evde! / 21 Ekim 2013
Şeytan bu işin neresinde? / 5 Kasım 2013
Allah da sizi güldürsün e mi! / 23 Ocak 2014
Bu kadar günahın vebali öte tarafta mı ödenecek? / 7 Mart 2014
Bu kez neyi kutluyoruz? / 8 Mart 2014
Kıyım kıyım kıyıyorlar hiç acımadan / 18 Nisan 2014
Anlaman için her gün sana ‘çüş’ mü dememiz gerek? / 23 Nisan 2014
Dişe diş, kana kan, hattâ idamsa idam! / 2 Mayıs 2014
Bırakınız gülelim, bırakınız sevelim / 1 Ağustos 2014
Susturamadığından korkar insan / 23 Ağustos 2014
Sen kimsin be adam! / 22 Eylül 2014
Duvağın altındasın, SOBE! / 14 Ekim 2014
Gelenekler binlerce olsa da gerçek tektir! / 15 Ekim 2014
Dünya’nın derdi ‘KADIN’ olmuş / 26 Kasım 2014
Her şeyin müsebbibi kadın! / 10 Aralık 2014
O kadınlar hep Anan, Bacın, Avradın! / 7 Ocak 2015
Bir 14 Şubat’a daha ulaştık sürünerek / 14 Şubat 2015
Soysuzun soyu kurusun, çoğalmasın / 15 Şubat 2015,
Artık utanan taraf kadın olmayacak! / 16 Şubat 2015
Kadın Doğdum Ben / 10 Mart 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Biz mi gidelim, siz mi gidersiniz? / 7 Mayıs 2015
‘Topuklularımı hiç çıkartmadım’ / 15 Mayıs 2015
Hoşgörüsüzleri hoş görmüyorum / 29 Mayıs 2015
"Oraya geri dönemem!" / 3 Haziran 2015
Bir insan olarak sus! / 1 Ağustos 2015
Sizin olsun bu dünya / 7 Kasım 2015
Bitmeyen savaş yapmışlar / 13 Aralık 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 26 Aralık 2015
Hodri Meydan / 4 Ocak 2016
Namussuz! / 26 Ocak 2016
Beleşçisin arkadaş! / 29 Ocak 2016
Bu kadar günahın vebali kimin boynunadır? / 30 Ocak 2016
Benimle Dans Eder Misin? / 1 Şubat 2016
Kadın yiyen canavar / 24 Şubat 2016
Katil oldum ben… / 10 Mart 2016
“İffetli kadın olmak istemiyoruz!” / 16 Mart 2016
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Çocuk sayını söyle bana porsiyonunu söyleyeyim sana / 6 Haziran 2016
Neye güldün arkadaş? / 28 Ekim 2016
Hesapta biz de varız! / 5 Aralık 2016
Ben erkek olsaydım / 9 Aralık 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Eşitlik Berekettir / 7 Mart 2017
Seçmece bunlar! / 22 Eylül 2017
Bir kızım olsaydı eğer / 11 Ekim 2017
Ne nikâh bağlar bizi, ne mahkeme ayırır / 18 Ekim 2017
Yazık, çok yazık… / 15 Aralık 2017
Şeytan üflemekle kalmamış / 26 Aralık 2017
İzin verme, BEKLET! / 4 Ocak 2018
Fırsatçı yağmacılar / 9 Ocak 2018
Cennet-i âlâ / 18 Ocak 2018
Son Perde inmeden / 29 Ocak 2018
Tüyden Elbiseli Kadınlar / 25 Şubat 2018
Koş koş, asansörcü ağabeyi getir! / 28 Şubat 2018
Umutsuz değil, Umut Dolu Kadınlar / 6 Mart 2018
10 güncelleme onay gerektiriyor / 11 Mart 2018
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Büyük Gözler Bizi İzler / 22 Ağustos 2018 
Kaç Çocuk Yedin? 2 Temmuz 2018
Kadın, Şiddet, Medya ve dahası / 30 Ekim 2018
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Perperişan! / 4 Ocak 2019
Kadınlar Burada, Erkekler Nerede? / 3 Mart 2019
Türk Kadınının Savaşı Başka / 19 Mart 2019
Yasalarımız Var, Evet! / 25 Mart 2019
Kırmızı Başlıklı Kız da Değişti / 25 Haziran 2019
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Tekdîri geçelim, tokmağa gelelim! / 23 Ağustos 2019
Ben Kendimi Anlayamıyorum! / 5 Aralık 2019
Yapabilirim, Yapabilirsin, Yapabiliriz / 12 Aralık 2019
Kapı / 20 Aralık 2019
Şiirin Peşinde Kadın / 9 Mart 2020
Cinsiyetçi Dilden Yılanlar! / 15 Haziran 2020
Trafikte Kadın Olmak / 14 Ağustos 2020
Madalyonun Üç Yüzü / 23 Kasım 2020
Kadının Adı Mezar Taşında / 30 Aralık 2020
Katil Kadınlar / 9 Ocak 2021
Baldan Tatlı Zehirli Öfke! / 7 Mart 2021
Kraliçe olmak mı, ASLA! / 11 Mart 2021

7 Şubat 2018 Çarşamba

Roadster'ı alan Üsküdar'ı geçti

14 Ekim 2012 tarihinde Avusturyalı Felix Baumgartner 39 bin metreden kendini dünyaya bırakmış, 10 dakika süren atlayışı ve ses duvarını aşarak yeryüzüne doğru hızla düşüşü, ardından da paraşütünü açarak gökyüzünde salınışı, iniş için planlanan yere doğru yönelişi ve sanki 4 bin metreden atlamış ve yeryüzüne 800 metre kala paraşütünü açmış bir paraşütçü edasıyla, hiç sendelemeden toprağa yürüyerek ayak basışıyla tarihe geçmişti. Ve atlayışın tüm anları bütün dünyadan canlı canlı izlenmişti.
Her çıkışın bir inişi vardı elbet...

Tarihler 6 Şubat 2018'i gösterdiğinde Elon Musk'ın SpaceX adlı uzay şirketi, Falcon Heavy roketi için başarılı bir fırlatma denemesi gerçekleştirdi. Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatılan ve tepesinde bir Tesla Roadster taşıyan Falcon Heavy dünyanın en güçlü roketi unvanını kazandı.
Elektrikli spor arabanın sürücü koltuğunda uzay giysisi giymiş bir manken vardı. Starman adı verilen bu manken yolculuk sırasında David Bowie’nin Space Oddity adlı şarkısını dinledi ve Starman’in görüntüleri canlı yayınla paylaşıldı.
Gerçekleştirilen başarılı fırlatmanın ardından bir fırlatma daha yapılabileceğini belirten Musk, "Eğer Falcon Heavy kalkış esnasında beklenmeyen bir patlama yaşasaydı 4 milyon Pound ağırlığında TNT’nin patlamasına eşit bir etki yaşanırdı." dedi.

Uh! Neler yazıyorum ben böyle?
Falcon Heavy ile ben de uzaya uçtum galiba. Çok fazla havalanmamam lazım, malum her çıkışın bir inişi var. Benim inişim Felix gibi ya da Falcon Heavy'den ayrılan iki kapsülün dünyaya inişi gibi başarılı olmayabilir. Sert bir düşüş yaşayabilirim. 

Yeryüzünden yükseldikçe yeryüzündeki her şey anlamsızlaşmaya başlar, sesler duyulmaz, suratlar görülmez. Kim mutlu kim değil, kim güzel kim çirkin, kim akıllı kim deli, kim siyah kim beyaz, kim zengin kim fakir, kim kadın kim erkek, kim çocuk kim yaşlı fark edilmez. 
Aşağıdaysa kavga tüm hızıyla sürmektedir.
Ne garip yerdir şu dünya.
Ne gariptir dünya üzerinde yaşayan şu insanlar.
Dünya kendileri ile var olmuş ve kendilerinin gidişiyle yok olacak zannederler neredeyse.
Ayrıntılarda boğulurken bütünü göremezler.
Dünyadan biraz yükselseler, olaylara biraz dışarıdan bakmayı bilseler, uzaya çıkmak bir yana, en azından çevrelerindeki en yüksek yere çıkıp da oradan baksalar aşağıya.
Dağların zirvelerinde koyunlarını otlatan bir çobanın bilgeliğine erişirler belki o zaman. 
Eti, sütü, otu, doğada ne varsa hepsi emrindedir çobanın. Kangal gibi güçlü bir koruyucuya sahiptir üstelik. 
Dünya onundur, dağlar onundur, gökyüzü, ay güneş yıldızlar, hepsi onundur.
Güneşi o doğurur her sabah, semada ay doğarken güneşi o yolcu eder her akşam. Elini uzatsa yıldızlara dokunur belki tek tek. 
Lakin köye inince dünyanın sahibi çoban değil, üç beş koyunu güden bir çoban oluverir birden.
Düşüş serttir.
Ancak çoban deyip geçmeyin, memlekette üniversite memurundan çok bir şey olmadığından köydeki üç beş koyunu güdecek çoban yoktur. Gazete ilanıyla çoban aranır. Maaş dolgun, iş kebaptır.
Dağlardan inip insanların arasına karıştıkça yaşanır esas sert düşüş.
İnsanından hayvanına, kendisinden güçsüz ne bulduysa ona taciz uygulayan vahşi insanların arasında bulur kendini birden. İşkence, hıyanet, ahlâksızlık, hırsızlık, dolandırıcılık, cehalet, aklınıza gelebilecek her türlü melanetle yaşamak zorundadır orada. 
Sabahattin Ali'nin "Benim meskenim dağlardır dağlar" dizeleriyle kaçmak ister dağlarına tekrar...

Dağı çobanı bir kenara bırakıp Falcon'a çevirelim gözlerimizi yine.
Elon Musk gazetecilere yaptığı açıklamada "Roketteki araba dünyadan 400 milyon kilometre uzağa gidecek ve saniyede 11 kilometre yapıyor olacak. Yörüngede birkaç yüz milyon hatta milyarca yıl kalacağını tahmin ediyoruz" demiş.

Aman Allahım! Milyarlarca yıl mı?
Niye şaşırdım ki? Dünya benimle mi kuruldu sandım yoksa ben de? 
Milyarlarca yıl "insanlık için büyük, evren için küçük" bir zaman değil miydi?
Bırakın milyar yılı, birkaç yüz milyon yıl sonra bile neler olacak hayal edemiyoruz şimdiden.
Birkaç on yıl sonra pek çoğumuz, yüz yıl sonra ise hepimiz ölmüş olacağız. Lakin Roadster'in pilotu Starman hepimizden çok yaşayacak ve hepimizden çok şey görecek. 
Yapay zeka şimdiden 1-0 önde. 
Of! Kıskansam mı bilemedim...
Kıskanma ne olur, çalış senin de olur
Elon Musk Tesla Roadster aracının arkasına bu sözleri yazmış mıdır bilinmez ama formül budur.
"Adamlar yapmış abi!" deyip dolaşmak yerine adam olup çalışmak gereklidir.
Abuk subuk hurafelerle insanları bilimden uzaklaştırmak, ufak hesaplarla insanları kontrol altında tutmaya çalışmak ve ufak çıkarlar için insanları harcamak ufaklıktır. 
Büyüklük büyük düşünmeyi gerektirir. Büyük düşünce öngörülüdür, tuzağa düşmez, sele kapılmaz, her söylenene aldanmaz.
Kısacası;
Roadster'ı alan Üsküdar'ı geçti, daha da uyunmaz...

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hangi yıldızdasın Vincent?

Bu benim Vincent'ın içinde ikinci kayboluşum.
İlkini 2012 yılının mayıs ayında İstanbul Modern'de yaşamış, 'Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi'nden bir türlü kopamamıştım. Zifiri karanlık içinde gerçekleşen bu muhteşem sunumun her köşesinde Vincent'ın kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan cümleler geçiyordu. Fonda ağır ve depresif bir müzik, duvarlarda müzikle müsemma resimler ve resimlerle müsemma cümleler insanı içinde bulunduğu zamandan alarak geçmişe sürüklüyor, adeta zamanda yolculuğa çıkartıyordu.

İkinci kayboluşumu dün gece izlediğim Loving Vincent filminde yaşadım.
Daha önce bu şekilde çekilmiş başka bir örneği bulunmayan Loving Vincent filmi, modern resmin ilk temsilcisi olarak literatüre geçen Hollandalı empresyonist ressam Vincent Van Gogh’un 120’den fazla en iyi tablosundan oluşuyordu ve konu tablolardaki karakterlerle anlatılıyordu. 
Film yaklaşık üç yıl önce bir Kickstarter projesi olarak doğmuştu. Dorota Kobiela ve Hugh Welchman çiftinin yönetmenliğinde çekilen ve 2 ilâ 4 yıl arasında tamamlanacağı açıklanan proje üç yılda yayına hazır hale gelmiş, filmin galası 9 Ekim 2017’de İngiltere’de yapılmış, 29 Aralık 2017'de de Türkiye'de gösterime girmişti.
Kısa film projesi olarak başlayan ancak sonra filme dönüşen yapım için dünyanın dört bir yanından 100’ün üzerinde ressam 65.000 resim yapmıştı.
Film için çalışan ressamlar ünlü tabloları ve ardından gelecek kareleri hayal ederek kare kare çizilmişti. Önce Van Gogh’un ünlü tabloları gerçek kişiler ile "green box" teknolojisi kullanılarak (film önce gerçek oyuncularla çekilip sonra bu kareler ressamlar tarafından detay detay çizilerek) çekilmiş, daha sonra grafik animasyon programlarıyla şekillendirilmişti. Böylece her tablo adım adım sinema filmi haline getirilmişti.
37 yaşında hayatını kaybeden Vincent Van Gogh'un trajik yaşam öyküsünü ve ölümünün ardındaki gizemi anlatan filmin olay örgüsü yazarın kendisi tarafından kardeşi Theo'ya yazılan 800 mektup üzerinden kurgulanmıştı.
Bu deneysel filmi Saoirse Ronan, Aidan Turner, Douglas Booth, Helen McCrory, Chris O’Dowd, Jerome Flynn, Robert Gulaczyk gibi isimler canlandırmış, filmin müzikleri Clint Mansell tarafından yapılmıştı.
****
Eline ilk kez 28 yaşında fırça alan ve ölene kadar yaptığı binden fazla resimden yalnızca biri satılan bir ressamdı Vincent Van Gogh. İçindeki resim yapma arzusu parasızlıkla karşılaşınca bunalımlara sürükleniyor, tüm duygularını kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplara aktarıyordu. Yazışmalarından anladığımız üzre, kardeşi gibi o da her şeyden uzak olmak istiyordu.
Theo'ya yazdığı her mektup bir tabloydu aslında. Her cümlesi ile yaşadığı dünyayı betimliyordu. Adeta resim yapar gibi yazıyordu. 
Theo'ya olan derin muhabbeti bir yana, onu üzen Theo'nun para yardımı olmazsa hayatta kalamamasıydı.
Delice bir resim arzusuydu ondaki. Engel olamıyordu. 
Sanki erken gideceğini bilirmişcesine yetiştirmeye çalışıyordu tablolarını.
Tüm enerjisini sekiz yıla sığdırmış, sekiz yıl boyu dur durak bilmeden resim yapmıştı.
Bir an önce tablolarındaki yıldızlara uçmaktı belki de niyeti.
Bir mektubunda dediği gibi: ".....bacadaki çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldızlara bakıp durmak, ....."
O yüzden o kadar yıldızlıydı belki tabloları. 
Bir yandan da uçsuz bucaksız tarlalar, adeta çığlık çığlığa uçan kargalar vardı tablolarında. Bunalım vardı, acı vardı, korku vardı, yalnızlık vardı.
O korkular ve yalnızlıklar ki sonunda onu yıldızlara taşımıştı...
****
Filme dönersek;
Filmdeki anlatıcı karakter sarı ceketli kişi Armand Roulin. Armand'ın postacı olan babası yıllarca Vincent ve Theo arasındaki mektupların taşıyıcılığını yapıyor. Vincent'ın ölmeden hemen önce Theo'ya yazdığı mektup Theo'ya teslim edilemeyince babası Armand'ı bu mektubu Theo'ya iletmekle görevlendiriyor. Babasının ısrarları üzerine Armand gönülsüz bir halde yollara düşüyor. Lakin mektubu teslim edeceği kişi olan Theo’nun da öldüğünü öğrenince mektubu kendi himayesine alarak en doğru kişiye teslim edebilmek için Vincent'ın hayatındaki önemli kişileri bulmaya çalışıyor. 
Vincent'ın ölümünü intihar mı yoksa cinayet mi olarak sorgulayan filmde bu sorgulamayı Vincet'in ölümünden altı hafta önce yazdığı mektupta "Sakin ve tamamen normal bir ruh hâli içindeyim" cümlesi sebep oluyor. Filmde olaylar bu sorgu çevresinde işleniyor. 
Armand, Vincent'ın hayatındaki insanlara ulaşmasıyla birlikte, Vincet'ın ne kadar kırılgan, melankolik ve dönem dönem nevrotik krizler geçiren biri olduğunu öğreniyor. Kendini yararsız, çok sevdiği ve kendisini maddi manevi destekleyen kardeşi Theo'ya yük olarak görüyor olması melankolisinin esas kaynağı elbette. 
Filmde Vincent'ın çocukluğundan kareleri izleyince, çocuklukta yerleşen duygularının kişiliği üzerinde yaptığı etkiyi görüyoruz.
Annesinin reddettiği bir çocuk nasıl dengeli olabilirdi ki...
Ancak belki de onun sanatı bu dengesizliklerden ve huzursuz zihninden doğmuştu.
"Resimler dışında başkalarıyla konuşmak olanaklı değil" demesi boşuna değildi...
****
Resim, müzik, edebiyat, sinema gibi pek çok sanat dalının tarihi dahilikle delilik arasında gidip gelen kişilerle dolu. Eserleri yaşadıkları dönemde anlaşılamadığı için yoksulluk içinde yaşayıp yoksulluk içinde ölen, ölümlerinin ardından alanında çığır açmış ya da yeni bir akım başlatmış sanatçı olarak anılan, bence çağlarının ilerisinde yaşayan, bu kişilikler arasında en popüler isimlerinden biri de Vincent Van Gogh'tur. Kendisi gibi post-empresyonist ressam Paul Gaugin'le Arles'te yaşadığı tartışma sonrası kulağını kesip bir hayat kadınına hediye etmesi, psikolojik problemleri sebebiyle uzun süre akıl hastanelerinde tedavi görmesi, 37 yaşında bir tarlada kendisini tabanca ile vurarak yoksullukla geçen yaşamına son vermesi onun resim sanatında açtığı yolun da önüne geçen kişiliğini gösteriyor.
Hassas, duyarlı, iyiliklerle dolu kişiliğini...
"I want to touch people with my art. I want them to say 'he feels deeply, he feels tenderly'."
"İnsanlara sanatımla dokunmak istiyorum. Desinler ki ne kadar derin, ne kadar hassas hissediyor..."
****
Vincent'in isteği olmuştu.
Tüm eserleri ile insanlara dokunmuştu..
Ne kadar derin, ne kadar hassas hissetmişti.
Ve eminim ki o ve onun gibi diğerleri bütün bunları var olmaya devam ettikleri yıldızlardan yeryüzüne bakarak görüyorlardı.
O yüzden de durmaksızın göz kırpıyorlardı...

Meraklısına dip not:
"Loving Vincent" Bursa Podyum Park sinemalarında gösterilmeye devam ediyor.
Böylesi kıymetli bir filmin sadece bir sinemada gösterimde olmasına ve filmi izleyenlerden baĞzılarının filmi pür dikkat izlemek isteyen diğer izleyicileri mısır çatırtıları ve telefon ışıklarına boğmasına ziyadesiyle üzülüyorum...