11 Ekim 2026 Pazar

İki Yakanın İliklendiği Yer, Gemlik

Bir zamanlar Gemlik
Karşımda göz alabildiğine bir deniz ve denizle karanın birleştiği yerde geceleri minik minik kümeler halinde yanan ışıklar, havanın açık olduğu zamanlarda görünen yol, hatta yolda giden bir aracın güneşle kesişmesinden bir anda yanıp sonra kaybolan parlak  mı parlak güneş ışığı, her yaz bir kere çıkan yangının karşıdan görünen kesif dumanı, ardından kızıl alevleri, uzaklardan geçen şilepler, yolcu vapurları, balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, su kayağı yapanlar, yelken açanlar, körfezin dibinden ışıklar saçarak doğan güneş, kendinden önce şavkı doğan ay, denizde oynaşan ışıklar...
Buradan dümdüz görünen karşı sahilde kimler var? Bu şilepler, bu vapurlar nereye gidiyor? Bu suyun ucunda kimler yaşıyor? Bir gün ben de oraları görecek miyim?
Yazlarını Kumyaka'da geçiren, çitin bittiği yerde dünyanın bittiğine inanmayan, merak eden, soran, sorgulayan bir çocuğun zihninden geçenlerdi bunlar?
Geceleri babamla yürürken mezarlık burnuna gelince karşı sahildeki köyleri sayardı bana. Armutlu, Kapaklı, Fıstıklı... O anlatırken gökyüzündeki yıldızlardan biri kayardı bazen. Dünya bu kadar aydınlık değildi, yıldızlar görünürdü. Gecenin içindeki denizin karanlığı ürkütücü olsa da, karşıdaki ışıklar umut vericiydi. Orada birileri yaşıyordu...
Acaba oradaki bir çocuk da "karşısını" merak ediyor muydu? Ve acaba bizim sahiller karşıdan nasıl görünüyordu? 
Babam anlatmaya devam ederdi; onların karşısındaki bizleri kastederek, "Bak," derdi, "Rumlar köyleri gün doğumuna karşı kurmuşlar, akşam güneşini sırtlarına almışlar, böylece sıcaktan kavrulmamışlar." Denizin sakinliğinden ötürü yazlıkçıların tercih ettiği o yerleşimleri, "Gün batana kadar güneş içlerinde!" diyerek hafiften eleştirirdi. Üstelik rüzgâr pek olmadığından çok da sinek varmış...
1925 doğumlu babam yıllarca Mudanya'dan İstanbul'a vapurla giderken o köylerin önünden geçmişti. Biliyordu...
Bizde ise güneş denize girdiğimiz koylardan çabuk ayrılır, ardından da dalga başlardı. O yüzden prensip şuydu: Erken kalk, dalga çıkmadan denize gir, güneş gitmeden güneşlen. Karşılar uyanırken sen serin serin dinlenmeye çekil.
Atatepe'den Gemlik • 30 Ekim 2024
Körfezin iki yakasıydık. Birbirimize yüzerek bile ulaşılabilecek kadar yakındık. Fakat coğrafya yaşam şeklini belirliyordu.
İki yakayı birleştiren ise körfezin başlangıç yeri olan ve körfeze adını veren Gemlik idi. İki yaka orada iliklenirdi...
Şimdi karşılar küme küme ışıklı değil, ip gibi dümdüz ışıklı. Karşılıklı tüm koylar yazlık sitelerle dolu. Gökyüzünde kayan yıldızdan çok sırasını beklerken dönüp duran uçaklar var. Deniz hâlâ dalgalı, güneş hâlâ körfezin ucundan doğuyor, mevsime göre ay da yer değiştire değiştire o cenahtan yükseliyor. 
Karşıların virajlı yolları ve minik minik koyları gibi bizim bük bük coğrafyamız da karşıdan dümdüz, ip gibi görünüyor. 

Çocukluk günlerimin üzerinden yıllar akmıştı. Gemlik'e defalarca kâh kara kâh deniz yoluyla gitmiş ya da defalarca kenarından geçmiştim de; Gemlik'i tanımıyordum.
İki yakanın iliklendiği Gemlik'in anlatılacağı uluslararası bir sempozyum düzenlendiğini duyduğum zaman, yukarıda anlattığım çocukluk meraklarımla 'bu sempozyumu izlemeliyim' dedim. 
ULUSLARARASI GEMLİK SEMPOZYUMU
Gemlik Belediyesi, Bursa Uludağ Üniversitesi (Sosyal Bilimler Enstitüsü ile Kent Tarihi Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi • KETAM), Gemlik Ticaret Borsası ve Bursa Araştırmaları Vakfı tarafından düzenlenen Uluslararası Gemlik Sempozyumu, 9-10 Ekim 2026 tarihleri arasında, Gemlik Belediyesi Cemil Meriç Kültür Merkezi'nde yapıldı. 
Dr. Yusuf Ziya Karaaslan • Dr. Engin Yıldız • Gizem Yumru • Dr. Alper Can
Sempozyumun düzenleme kurulu başkanı, Doç.Dr. Hacer Karabağ Arslan (BUÜ Fen-Edebiyat Fakültesi) idi.
Düzenleme kurulu Dr. Engin Yıldız (Gemlik Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Müdürü), Dr. Yusuf Ziya Karaaslan (BUÜ KETAM Müdürü), Dr. Alper Can (Bursa Araştırmaları Vakfı) ve Uzman Sanat Tarihçisi Gizem Yumru'dan oluşuyordu.
Çok sayıda akademisyen, tarihçi, araştırmacı, yazar ve yolu Gemlik'ten geçmiş ismin konuk olduğu sempozyum;  Gemlik'in tarihinden (Herakles'ten Argonotlara) depremselliğine, ekonomisinden demografisine ve sosyal hayatına, zeytininden atlarına, kültürel mirasından kent belleğine ve mimarisine, işgal yıllarından turizmine, Sunğipek Fabrikasından Celâl Bayar'a ve tabii Umurbey'e kadar pek çok açıdan konuşuldu.
Körfeze adını veren Gemlik, içinde büyük bir tarih barındırıyordu...

Sakın şaşırma!
Bursa'nın merkeze en yakın ilçelerinden olan Gemlik'e Bursa istikametinden gidecek olursanız, sizi Orhan Veli'nin "gemliğe doğru denizi göreceksin; sakın şaşırma" Haiku'su karşılayacak. 
Sakın şaşırmayın...
Tepeyi aşınca bir anda ortaya çıkan Gemlik'e Google Earth'ten bakıldığında, sanki İznik Gölü'nden gelen ve Gemlik'in içinden geçerek Gemlik'i ikiye bölen Karsak Deresi biraz genişlese İznik Gölü Marmara'ya karışacak, Gemlik bir anda sular altında kalacak gibi görünüyor. (Günden güne çekilen sularıyla İznik Gölü'nün Gemlik için şimdilik böyle bir tehlikesi yok.) 
Ya da diri fay hattı üzerinde ve denizden yüksekliği çok az (7 metre) olan Gemlik şöyle bir sallansa, harita değişecek ve batık şehir oluşacak gibi görünüyor. O yüzden de bu sempozyuma katılan Yer Bilimci ve Bilim Akademisi Üyesi Prof.Dr. Naci Görür başta olmak üzere tüm deprem uzmanları "Acilen Gemlik'i taşıyın!" diye bas bas bağırıyor.
Gemlikliler ise tüm ülke gibi, bekliyor...

“Kios’tan Günümüze Gemlik ve Güney Marmara”
Gemlik'in eski adı Kios. Çağlar içinde gemilerin yanaştığı ve üretildiği doğal bir liman olmasından dolayı "gemilik"ten yola çıkılarak kentin ismi Gemlik olmuş. Kentin kuruluş tarihi Milattan Önceye dayanıyor. Bu tarihî yolculukta Argonotlar, Persler, Büyük İskender, Bitinya, Doğu Roma İmparatorluğu, Selçuklular, 1336'da Orhan Bey döneminde Osmanlı'nın eline geçişinden bugüne, Türkiye Cumhuriyeti var. 
Tıpkı Karsak deresinin alüvyonları gibi, milattan önceden bugüne üst üste biriken bir kültür alüvyonu diyebiliriz...
Prof.Dr. Thomas Corsten • Prof.Dr. Mustafa Şahin
Açılış konuşmasını BUÜ KETAM Müdürü Dr. Yusuf Ziya Karaaslan'ın yaptığı ve iki gün süren sempozyumun oturumlarında,
"Ancient Kios in its Epigraphic Record-Epigrafik Kayıtlarda Antik Kios" başlığı altında Prof.Dr. Thomas Corsten'i;
(Thomas Corsten hem Bursa hem de Gemlik ve Mudanya'nın antik yazıtlarını kitaplaştıran ve bu alanda çok tanınan biri. Corsten, Türkçesi az olmasına rağmen tüm oturumları sabırla dinledi.)
"Kioslu Mithridatisler" başlığı altında Prof.Dr. Mustafa Şahin'i;
"Güneş Batmadan Önce Kios ile Gemlik Arasında" başlığı altında Finlandiya'dan bağlanan Assoc. Dr. Hüseyin Yanar'ı;
"Dirençli Kent Gemlik" başlığı altında yine internet üzerinden bağlanan Prof.Dr. Naci Görür'ü;
"Bizans Döneminde Kios Körfezinin Kutsal Odağı: Liman, Başpiskoposluk ve Dinî Mimarî" başlığı altında Dr. Öğr. Üyesi Erkan Kaya'yı;
"Gemlik'in Fethi Meselesi" başlığı altında Tarihçi ve Yazar Raif Kaplanoğlu'nu;
"Gemlik İşgaline Dair Yeni Arşiv Belgeleri" başlığı altında Doç.Dr. Turgay Akkuş'u;
"Arnavutların Gemlik'e Göç Sürecini Hazırlayan Gelişmeler ve Göç Nedenleri" başlığı altında Agon Krasniqi'yi;
"Gemlik Sunğipek Fabrikası Fiziksel Gelişim Süreci" başlığı altında Prof.Dr. Özlem Köprülü Bağbancı'yı;
"Coğrafî İşaret Koruması ve Gemlik" başlığı altında Dr. Ayşegül Demircioğlu'nu;
"Coğrafî İşaretli Sofralık Zeytin ve Zeytinyağları Pazarlama Stratejileri" başlığı altında Prof.Dr. Sertaç Dokuzlu'yu;
"6360 Sayılı Yasa Sonrasında Kurşunlu'da Morfolojik Dönüşüm ve Kıyı Kimliği Kaybı: İkinci Konut Baskısı, Kapalı Siteler ve Yönetsel Merkezileşme" başlığı altında Doç.Dr. Gökçen Kılınç Ürkmez'i;
"Gemlik: Afeti Beklemek mi, Riski Azaltmak mı?" başlığı altında kendisi de bir depremzede olan Doç.Dr. Mustafa Şenkaya'yı;
"Gemlik Kent Merkezinde Afet Risklerine Yönelik Mevcut Durumun Değerlendirilmesi" başlığı altında İlker Onur Özdemir'i;
Aytül Seyhan Dursunoğlu • Georgios Manini • Dr. Alper Can • Uğur Ozan Özen • Dr. Hülya Utkuluer • Gizem Yumru 
Gemlik’ten mübadeleyle Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumların, Yunanistan'ın Mora Yarımadasında kurdukları Nea Kios kentinin eski belediye başkanı olan Georgios Manini’niyi;
(Georgios Manini çok duygusal bir konuşma yaparak bizleri doğduğu köye, Kurşunlu'ya götürdü. Konuşmasını kendi dilde yaptı, biz ise barkovizyondaki slaytlardan Türkçesini okuduk. Kurşunlu'daki Aberkios manastırının turizme kazandırılması üzerine konuşuldu. Mübadil Rumların Gemlik'ten gider gitmez Gemlik hakkında yazdıkları ve 1966'da bastırdıkları 2 cilt kitabın 3 kopyasını hediye olarak yanında hediye getirmişti. Birini Alper Can'a armağan etti.)
"Kadim Beldemiz Umurbey'in Kadim Ailesi Pars'lar" başlığı altında Aytül Seyhan Dursunoğlu'nu;
"Gemlik'in Kültürel Mirasında Celal Bayar'ın Yeri ve Önemi" başlığı altında Celal Bayar Müze ve Kütüphanesi Sorumlusu Dr. Hülya Utkuluer'i;
"Gemlik'te Tiyatronun Yüz Yılı" başlığı altında Tiyatro Tarihi Araştırmacısı ve Yazar Uğur Ozan Özen'i;
Ve ikinci günün son oturumunun son konuşmacısı olarak "Gemlik'in Görünmeyen Kültürel Mirası" başlığı altında Uzman Sanat Tarihçisi Gizem Yumru'yu dinledik. 
Kadri Güler • Sinemacı Murat • Necati Kartal • Cemal Kırgız
Anılarla Gemlik, Anılarda Kalan Gemlik
Gemlik Anıları bölümünde Gemlikli isimler vardı.
Gazeteci Kadri Güler, Sinemacı Murat Çengeltaş, Gazeteci Necati Kartal ve Gazeteci Cemal Kırgız çocukluk yıllarının Gemlik'inden bugüne yaşadıkları zamanları paylaştılar bizlerle. Zaman geçtikçe romantizm ile anılan o zamanlar, içinde yaşarken her zaman çok da güzel değildi belki ama geriye kalan çocukluk ve gençlik ile aile ve çevre idi. Sokaklarında top koşturulan mahalleler, bir ekmek alıver evladım diyen mahallenin yaşlı teyzesine bir koşu ekmek alıp gelmeler, komşu anneler, komşu babalar, ilk çıraklık günleri, okul hayatı ve haylazlıklar, akşam saati yaklaştıkça kızışan oyunlar, annenin 'çabuk eve, baban geliyor' ültimatomu, ilk aşklar, evlenmeler, çoluk çocuğa karışmalar, iş hayatı, çekemezlikler, kavgalar, isyanlar, terk edişler, terk edilişler, geriye dönüşler; hepsi bu anılarda gizliydi.
Mesela Necati Kartal, "Gemlik'te lobi yoktur ama bir tek Suniğpek arsasını kaptırmama işinde başarılı olduk, lobi yaptık" dedi.
Ancak, anıları anlatanlar arasında niyeyse bir tane bile hemcinsim yoktu. Kadınlar neden konuşmuyordu? Gemlik'te büyüyüp Gemlik'ten gelin gidenler neyse de, Gemlik'e gelin gelenler neredeydi? 
24 Mayıs 2009 • Kumyaka / Siği
Üç aşağı beş yukarı aynı dönemin çocukları olarak ben Kumyaka'da, onlar da karşıda, körfezin merkezinde, Gemlik'te kendi öykülerini yazıyordu. Sahilde büyüyenler olarak hikâyeler ne kadar da benzerdi...

Geçmiş ile Bugünü Bağlayan Sempozyumdan Notlar 
** Eski Gemlik evlerinin dar cepheli, hatta bazı evlerin denize bakan ön cepheleri sadece 4 metreymiş, arkaya doğru uzayan, birkaç katlı, bitişik nizam, yüzleri denize bakar şekilde yapıldığını öğrendim. Tüm evler denizi görsün diyeydi ihtimal. Kios ızgara planlı yapılmış ve rüzgâr içeriye girebiliyor.
İki bina arasındaki evin darlığına dikkat!
22 Şubat 2014
Eski Gemlik görüntüleri
** Eski konaklar 'kat karşılığı' verilmiş, tüm ülkede olduğu gibi, yerlerini betonarme, 'müteahhit işi apartmanlar' almıştı.
Zaten doğal bir dolgu üzerinde oturan Gemlik'in sahiline ayrıca dolgu yapılmış, evler denizin iyice gerisinde kalmıştı.
Paşa Konağı • 22 Şubat 2014
** 1935 yılında temeli atılan Sunğipek Fabrikası Cumhuriyet tarihinin aydınlık yüzüydü. Fabrikanın konumlandığı alanda Karacabey Harasındaki gibi bir sosyal hayat ve yerleşim vardı. Müdür evi, lojmanlar, misafirhane, revir ve kreş, vazife evi, sosyal tesisler, gazino, yemekhane, tamir atölyesi, laboratuvar, santral, sinema ve tiyatro salonu, tenis kortu, Sümerspor Kulübü...
Ve sonra 1998 yılında TEKEL'e, ardından 2002 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi'ne devredilme ile Sunğipek Fabrika alanı bugünlerde eğitim kurumlarını barındırıyor.
** TOGG fabrikası Gemlik'te.
** Gemlik, ülkedeki dördüncü büyük serbest bölge.
** Gemlikli sade vatandaş sempozyuma hiç ilgi göstermedi. Sempozyumun ikinci günü kültür merkezi etrafındaki araç yoğunluğunu görünce epey heveslendik. Ancak o araçların sahipleri GTSO seçimi için oradaymış. İki bina neredeyse yan yana olmasına rağmen kimse sempozyuma rağbet etmedi. Sempozyum ya yeterince duyurulmadı ya da duyanlar umursamadı ya da onlar zaten her şeyi çoktan biliyorlardı. 
** Gemlik Belediyesi Cemil Meriç Kültür Merkezi gayet güzel bir yapı. Ancak çok da eski olmamasına rağmen biraz bakımsız kalmış. Ayrıca ses sistemi ve internet epey sıkıntılıydı. Ev sahipleri de konuklar da bu bakımdan epey bir sıkıntı yaşadı. 
** Kentte ilk kez bir Gemlik sempozyumunun düzenlenmesinin hem onurunu ve heyecanını hem de acemiliğini yaşadık.
** Belediyenin olduğu bölge deprem açısından en riskli bölgede. Hastane taşınmış, belediye ne zaman taşınır, nasıl taşınır bilmem...
29 Mayıs 2022
** Gemlik Zeytini AB’den coğrafi işaret tescili alan 12. ürün. (2023)
** Uzun süredir bakımda olan Celal Bayar Müzesi ve Kütüphanesi yakın bir gelecekte açılacak.
Umurbey'den Gemlik • 2006
** Çekirge istilası ve deprem Gemlik'in gerçeği.
** Gemlik'in imar planının güncellenmesi lazım.
** Eski çağlarda körfez boyunca tepelerde konuşlanmış olan manastırlar körfezi gözlerdi.
** Yaz boyu kalınan ikinci evler ve Pandemi'den bu yana daimî kalınan ikinci evler köylerin durumunu değiştiriyor. Bu duruma ne alt yapı ne de üst yapı yetiyor.
** Mütevazı yazlık evlerin yerini devasa siteler aldı.
** Kurşunlu'daki yerleşimin artmasının altında fabrikalar ve şehre kolay ulaşabilirlik yatıyor.
** Sempozyum, Mudanya'daki Mütareke etkinlikleri ile aynı tarihe denk geldi. İlk kez yapılıyor olması dolayısıyla ben Gemlik Sempozyumunu tercih ettim.
(Gizem Yumru sunumundan)
** Sempozyum düzenleme kurulundaki Gizem Yumru, Gemlikliler ve Bursalılar üzerinde Gemlik tarihi ve tarihî eserleri konusunda farkındalık yaratmak için var gücüyle çalışıyor.
(Gizem Yumru sunumundan)
** Yine sempozyum düzenleme kurulunda olan ve bu sempozyumun ortaya çıkmasında lokomotif görevi gören Dr. Alper Can Bursa adına tarihe geçecek işlere imza atıyor.
** Sempozyum düzenleme kurulu başkanı Doç.Dr. Hacer Karabağ Arslan küçük bir sağlık sorunu nedeniyle çok emek verdiği sempozyuma katılamadı.
** Dinlediklerimin ve öğrendiklerimin hepsini burada anlatmam mümkün değil. Ben size kendimce bir 'karşı yaka masalı' anlattım. Sempozyumda sunulan bildiriler en kısa zamanda e-kitap olarak yayımlanacak. Video kayıtları ve fotoğraflara ulaşmak isterseniz Facebook üzerinden (aşağıya bağlantısını bırakacağım) "ULUSLARARASI GEMLİK SEMPOZYUMU" albümünden ulaşabilirsiniz.
** Sempozyum ile ilgili detaylı bilgilere www.gemliksempozyumu.org üzerinden ulaşabilirsiniz.
Yazımı; Türkiye'de Türklerden başka herkesin gözü var, bir bizim yok, gözünü aç Türkiye diyerek bitireyim. 
Gözünü aç Türkiye gözünü aç, gözünü aç ve sahip çık!
11 Ekim 2026 / C.E.Y.


6 Ekim 2026 Salı

Hayatı Yoğuran Kadınlar

Eser: Meltem Çömlekçioğlu
“İkinci Ulusal Kadın Seramik Sanatçıları Sergisi Bursa 2026”, “Modern Yorumlar İz Bırakan Kadınlar” teması ile Durma Sanat ve Ninecim Sanatevi ortak çalışması olarak 3 Ekim günü kapısını ziyaretçilerine açtı. Bursa Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği BUFSAD iş birliği ile fotoğraf sanatını ve seramik sanatını bir araya getiren sergide, BUFSAD üyesi fotoğraf sanatçılarının, seramik sanatçılarının atölyelerinde yaptıkları fotoğraf çekimlerinden oluşan seçki, seramik eserlerden oluşan seçki ile birlikte sergileniyor.

Prof.Dr. Sezen Özeke ve “Viva La Musica” grubunun konserinde, Tapa Ceramic ve Lotus Ceramic tarafından üretilen seramik objeler, usta müzisyenlerin ellerinde hayat buldu.

Hep birlikte söylediğimiz "Anadolu Anadolu, Toprağı sanatla dolu, Kadın eli dokununca, Uyanır toprak ruhu" dörtlüğü konsere özel yazılmıştı.
Açılış konuşmaları için mikrofona davet ettiğim -kendisi de bir fotoğraf ustası olan- Ninecim Sanatevi kurucusu Necla Orhan ve BUFSAD Yönetim Kurulu Başkanı Tarık Akkurt ile serginin onur konuğu Prof.Dr. Sevim Çizer konuşmalarında bu projenin mimarı ve ana ismi olan küratör Huri Aykut Ülker'e ve Ninecim Sanatevi küratörü Mehmet Balcı'ya teşekkürlerini sundu.
Sergiye destek veren Line TV, Mürekkep Ajans, Minteks, Tapa Ceramic Studio, Lotus Ceramic Art Studio, BUFSAD fotoğraf sanatçıları ve Viva La Musica ekibine teşekkür belgesi takdiminin ardından Prof.Dr. Sevim Çizer sanat evinin üst katında bir söyleşi yaptı. 
"Kendiniz olun"
Seramikle olan yolculuğunu, akademik hayatını, ulusal ve uluslararası çalışmalarını, sergilerini, seramik tekniklerini ve yazdığı kitapları anlattığı söyleşi, slaytlar eşliğinde ilerledi. 
Seramiğe baş koymuş, öğrenmiş, uygulamış, yaratmış ve her zaman "kendisi olmuş" bir isim olarak gençlere verdiği tavsiye de bu oldu: "KENDİNİZ OLUN"
Söyleşinin sonlarına doğru alt kata inerek, sergi tekrar kalabalıklaşmadan sergiyi gezeyim dedim. Kâh bir kaide üzerinde, kâh duvarda asılı seramikler ile kadın seramikçilerin çalışırken çekilmiş siyah beyaz fotoğrafları; biri üç, biri iki boyutlu olarak öyle güzel bir uyum içindeydiler ki; her iki disiplin de sözsüz bir anlatımla çok şey anlatıyordu. Burada söze gerek yoktu. Buradaki sır, bakmak, görmek ve hissetmekti...
Hayatı Yoğuran Kadınlar
Ülkemiz seramik üretimine elverişli topraklara sahip bir ülke ve kadınlar bu topraklarda yüz yıllardır seramik üretiyor. Çünkü onların toprakla, antikçağlardan günümüze uzanan kuvvetli bir bağı var.
Kadınlar toprağa buğday ekip un yapıyor, una su katıp hamur yoğuruyor. Aynı toprağa su katıp çamur yoğuruyor, çamura şekil verip hayatı kolaylaştıran ya da süsleyen malzemeler yapıyor, Yavrusuna kan verip, can verip insan yoğuruyor.
Hamur bazen kabarmıyor, çamur bazen çatlıyor, insan bazen istenen şekli almıyor. Hepsinin bir karakteri, olmakta ya da olmamakta bir bahanesi var.
Kadın bıkmadan, yılmadan, yorulmadan yoğuruyor. Yoğurdukça yoğurmayı öğreniyor. Kadın aslında hayatı yoğuruyor.
Adları pek anılmasa da, hayatı yoğuran kadınlar izlerini tüm dünyaya bırakıyor…

Sibel Bağcı Uzun • Belgin Uygur • Huri Aykut Ülker • Necla Orhan
Canan Ekinci Yılmaz • Minteks Direktörü Belgin Uygur • Huri Aykut Ülker
Tıpkı Huri gibi, tıpkı Necla gibi, tıpkı Fatma gibi, tıpkı Sevim gibi, tıpkı Sezen gibi, tıpkı Canan gibi...
Ve Senanur, Şebnem, Nuray, Arzu, Çiğdem, Güneş, Dilek, Buket, Safiye, Ayşe, Şölen, Nevin, Müge, Aslı, Yeşim, Özge, Nurbanu, Merve, İfakat, Meltem, Ezgi, Türkan, Sibel, Emine, Yeliz, Sevda, Beyzanur, Özgül, Tuba gibi...
Kısa bir bilgi: Prof.Dr. Sezen Özeke liderliğinde performans gösteren Viva La Musica grubu çalışmalarına 12 Mart 2024 tarihinde başlamış. Herkesin müzik yapabileceği inancıyla ve “Müzik, müzikli ve müzikle öğrenilir!” felsefesinden yola çıkan grup; müziği, toplumla birlikte deneyimlemeyi ve müziğin içinde yer alan ögeleri çeşitli yönleriyle fark ettirmeyi amaçlıyor. Bursa Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Anabilim Dalı mezunu ortak paydasında buluşan Viva La Musica, dördü Milli Eğitim Bakanlığına bağlı müzik öğretmeni ve ikisi üniversite öğretim üyesi olmak üzere toplam altı kişiden oluşuyor. 
Viva La Musica
İsimler şöyle: Bursa Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Hatice Çeliktaş, İlke Uysal, Aslı Koralp, Nazlı Furat, Beril Boyacı Özer ve tabii ki Sezen Özeke.

Projede yer alan BUFSAD sanatçıları; ;
Seraceddin Ayyıldız, Emrah Yumuk, Ahmet Filiz, Aytaç Tiryaki, Erol Bayrak, Şaban Arslan, Yunus Arslan, Tarık Akkurt.
AÇIK TEŞEKKÜR
Bursa'nın sanat yolculuğuna ivme kazandıran, emek veren, hayal kuran ve hayallerini gerçekleştirmek adına durmaksızın koşan Huri Aykut ve bu koşuda ona yol açan, destek veren tüm kişi ve başta Durma Sanat ve Ninecim Sanatevi olmak üzere tüm kurumlara sonsuz teşekkürler.
Her şey Bursa, ülkemiz ve sanat için…
6 Ekim 2026 / C.E.Y.

30 Eylül 2026 Çarşamba

Memeni Erken Tanı

Yazın sona erip sonbaharın geldiğinin habercisi yağmurlu günler başlamış ve eylül ayının sonuna gelmişken, dünyada "Meme Kanseri Farkındalık Ayı" olarak değerlendirilen ekim ayına yine bir ONKODAY basın toplantısı ile adım atıyoruz. 

30 Eylül sabahı Onkoday Sosyal Tesislerinde düzenlenen basın toplantısında, Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği Onkoday Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen ve Onkoday Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Türkkan Evrensel'in meme kanseri üzerine yaptıkları konuşmalar ve verdikleri bilgiler ile bilgilenip, Onkoday'ın ekim ayı boyunca düzenleyeceği "farkındalık" etkinliklerinin neler olduğunu öğreneceğiz.
Kahvaltının ardından kısa bir hoş geldiniz konuşması yapan Onkoday Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen; kanser bilgilendirme ve hastalara destek konusunda hizmet veren Onkoday'ın 29 yılda epey yol aldığını söyleyerek, bu yolculukta kendilerine destek olan basın mensuplarına, Osmangazi ve Nilüfer Belediyeleri ile Prof. Dr. Türkkan Evrensel'e ve Bursa Sinema ve Fotoğraf Sanatı Derneği BURFOD'a teşekkürlerini sunarak sözü Türkkan Evrensel'e bıraktı.
"Kadında erken tanı, kadının yarını"
Türkkan Evrensel; günün moderasyonunu yapan Güzin Abraş'ın "Hocam yıllardır yaptığımız bu toplantılar, bu çabalar, bu gayretler işe yarıyor mu?" sorusunu, "Kesinlikle işe yarıyor" sözleriyle cevaplayarak başladı konuşmasına. 
Bu ısrardaki amaç hastaları korkutma değil, tam aksine bilgilendirerek farkındalık yaratmak ve korkuyu ortadan kaldırılmak üzerineydi. Korkunun yerine bilgi, ertelemenin yerine harekete geçme konmalıydı. 
Mamografi iyice yaygınlaşmış, tarama oranları %20'lerden %50'lere çıkmıştı. Hedef %70'e ulaşmaktı.
Erken tanı ile (Sağlık Bakanlığının istatistiklerine göre %50'den fazla yayılmamış meme kanseri tespit edilmiş) hastalık ileri evrelere ulaşmadan yakalanıyordu. Böylece tedavi de daha kolay ve her anlamda daha maliyetsiz oluyordu. Böylece şifayla kurtulanların oranı artıyordu. 
İlerlemiş meme kanserlerinde de tıptaki gelişmeler ile paralel olarak etkili tedaviler uygulanabiliyordu. 
Kişiye özel geliştirilmiş tedaviler ve akıllı ilaçlar sayesinde kanser için artık "umutsuz/amansız hastalık" terimi kullanılmıyordu. 
Ayrıca Bursa'da pek çok özel ve kurum hastanesi mevcuttu.
Bunlardan Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Meme Hastalıkları Programı Senologic International Society (SIS) tarafından uluslararası akreditasyon almıştı. Bu onay ile hastanenin meme kanseri tanısı ve tedavisinde dünya standartlarında hizmet verdiği tescillenmişti. Ve bu onay hastanenin meme kanseri konusunda uluslararası eğitimler vereceğini de belgelemişti.
Onkoday'ın ve BUÜ'nin de katılımcı olduğu '10. Uludağ Meme Kanseri Sempozyumu', 26-28 Haziran 2026 tarihlerinde Bursa'da yapılmıştı. Gelişmeler paylaşılmış, bilgiler güncellenmişti.
Aile Hekimlerinin bilgilendirme çabası ve Kanser Erken Tarama Teşhis Merkezi KETEM'ler erken tanıda büyük rol oynuyordu.
Meme kanseri kadınlar arasında ilk sırada görülse de erkeklerde de meme kanseri görülebiliyordu. 
Taramanın yaygınlaştığı gelişmiş ülkelerde meme kanseri oranları artsa da meme kanserinden ölüm oranları düşüyor. 
Taramanın yaygınlaşmadığı ülkelerde ise meme kanserinden ölüm oranı yüksek. 
Ülkemiz 25-49 yaş arasında meme kanserine yakalanma oranında ilk sırada yer alıyor. Ve bu oran hızla artıyor. O yüzden tarama çok önemli. Hatta iki mamografi arasında kadının kendi kendini muayene etmesi çok ama çok önemli.

Gelelim tedavinin "tamamen duygusal" bölümüne
SGK kapsamında olanlar ve emekliler (devlet hastanelerinde olmak kaydıyla) kanser tedavisinden her şekilde ücretsiz yararlanıyor. (Hâlâ ödeme listesinde olmayan ilaçlar olsa da büyük kesim ödeme listesinde. Kuruldan alınacak rapor ile ödeme listesinde olmayan ilaçlara da ulaşılabiliyor.)
Sigortasız olanların işi zor...
Özel hastanelerdeki tedavi gerektiren kanser ilaçlarını kamu karşılıyor, (otel hizmetleri) yatak, muayene ve özel ilaçlar ise ücretli. 
KETEM'ler 70 yaşına kadar (40-69 yaş arası iki yılda bir) düzenli ve ücretsiz mamografi hizmeti veriyor. 70 yaş üzeri bir kişi de talep ederse aynı hizmetten yararlanabiliyor. 
KETEM taramasında şüpheli bulguya rastlanan bir hasta hızla tam teşekküllü bir hastaneye yönlendiriliyor.
Türkkan Evrensel'in belirttiğine göre; Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi'nde günlük ortalama 150 hastaya bakılıyor Buna ek olarak yaklaşık 30 yatan hasta oluyor. Bu yoğunluğa yetişebilmek için daha çok doktor, daha çok hemşire, daha çok personel gerekiyor.
Sağlık personelinin de işi zor.
İnsanüstü bir gayretle çalışmaları ise takdire şayan...

Gelelim tedavinin "duygusal" bölümüne
Op.Dr. Ceyhun İrgil'in 2012 yılında, Balıkesir'de meme kanseriyle ilgili bir panelde söylediği "Memenin içi kuyruk yağıdır, sadece erkeği kandırmaya yarar" sözleri tartışma yaratmıştı. Ceyhun Bey "Meme bir beyin, akciğer, karaciğer gibi çok hayatî bir fonksiyona haiz değil. Sadece emzirmek için yaratılmıştır. Bir kadın meme kanseri olursa; bu organın tamamen alınması, bir kısmının alınması ya da içinin alınmasıyla kurtulabilir. Çok daha iyisi yerine konulabilir." diyerek toplumun kadına yüklediği "estetik, erotik, seksolojik ve üreme bazlı" duygusallığa kapılmaya gerek olmadığını, hayatta kalmanın bunların üzerinde olduğunu söylüyordu. 
Üstelik bazen memeden kanser olmadan da vazgeçilebilir, meme kanseri olma riski çok aza indirilebilirdi. 
Kısacası, hiçbir meme hayatta kalmaktan öte değildi...

Önleyici Mastektomi
Meme kanserinden korunmak için memelerin tamamen alınması (önleyici mastektomi), yalnızca BRCA1 veya BRCA2 gibi yüksek riskli gen mutasyonları taşıyan veya güçlü bir aile öyküsü olan kişilerde uygulanan etkili bir cerrahi yöntemi.
Angelina Jolie, annesini 56 yaşında yumurtalık kanserinden kaybettikten sonra kendi genetik riskini araştırmaya başlamış ve genetik testler sonucunda BRCA1 geninde patojenik mutasyon taşıdığı ortaya çıkmıştı. 2013 yılında iki memesi de alındı ve yerlerine protez takıldı.
Meme ameliyatından yaklaşık iki yıl sonra, yumurtalık kanseri riskini de minimuma indirmek amacıyla yumurtalıklarını ve fallop tüplerini aldırdı.

"Hayatın anlamını buldum, hayatım değişti"
Kanser gibi büyük bir hastalığı atlatanlardan bu sözleri çok duymuşsunuzdur. Hastalık kapıyı çalınca hayatın anlamını sorgularlar, ölümlü olduklarını idrak ederler, sağlıklı yaşama ve sağlıklı beslenme konusuna odaklanırlar, en başta da insan "detoksu" yaparlar.
Bunları duyunca; keşke bunları hastalanmadan önce de yapsalardı da hastalanma riskini biraz daha aşağı çekselerdi diyor insan. Yaşama bilincinin oluşması için illa hasta olmak mı lazım diyor. Her güne ilk gün gibi başlamak ve son gün gibi yaşamak, mideyi çöp kutusu gibi kullanmamak, hayatla kavga etmeden onunla hemhal olarak yaşamak çok da zor olmamalı diyor.
O yüzden farkındalık çalışmalarında gıda mühendisi, diyetisyen ve psikolog da olsa; bir insanın sağlıklı yaşamak için nasıl besleneceği, nasıl uyuyacağı, nasıl davranacağı, hayata nasıl bakacağı anlatılsa diyor. Hastalık sırasında da tedavi eş zamanlı olarak psikolog ve beslenme uzmanı ile yürütülse diyor.
Bu dediklerimi sesli olarak da dile getirdiğimde Füsun hanım da benimle aynı görüşte olduğunu, bunun önemli bir eksiklik olduğunu söylüyor. 
Ve ONKODAY AİLESİ olarak onlar, "KANSER" konusunda her türlü farkındalığı yaratmak ve her hastaya çare olmak için ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlar.
Yeni bilgiler çıktıkça onu da programlarına alıp, onu da yapıyorlar. 
Çoğu 'kanserle dans etmiş' kadınlardan oluşan Onkoday gönüllüleri, 29 yıldır süregelen bu yolculukta birbirlerine tutunarak oluşturdukları çemberi bir güç halkasına dönüştürmüşler ve hastaları bu çember içine alarak sarıp sarmalıyorlar.
Bir yandan da dışarıdakilerin çemberin dışında kalmasına çabalıyorlar.
İyi ki varlar ve iyi ki varlar...

ONKODAY ETKİNLİK TAKVİMİ
30 Eylül'deki basın toplantısının ardından Harput Holding'de yapılan bilgilendirme toplantısı sonrası bilgilendirme toplantıları:
1 Ekim Perşembe saat 14:00'te Nilüfer Belediyesi Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi'nde;
2 Ekim Cuma saat 14:00'te Yıldırım Kız Meslek Lisesi'nde;
3 Ekim Cumartesi saat 11:00'de Bursa Uludağ Üniversitesi Radyoloji Kongresinde;
4 Ekim Pazar saat 14:00'te, Osmangazi • Soğanlı Ek Hizmet Binası'nda;
5 Ekim Pazartesi saat 14:00'te, Bursa Emniyet Müdürlüğü'nde (Kadın Personele özel);
6 Ekim Salı saat 14:00'te, Osmangazi • Panayır Mahallesinde;
8 Ekim Perşembe saat 14:00'te Osmangazi • Demirtaş Mahallesinde;
12 Ekim Pazartesi saat 10:00'da, Bursa Uludağ Üniversitesi Spor Bölümleri Şenliğinde;
13 Ekim Salı saat 14:00'te, Osmangazi • Emek Mahallesinde;
16 Ekim Cuma Osmangazi • Kemerçeşme Mahallesinde;
17 Ekim Cumartesi, BAOB'da; 
19 Ekim Pazartesi saat 14:00'te, Yeşilova Holding'de; 
20 Ekim Salı saat 14:00'te NOSAB'da (TÜMKAD kadınlarına özel);
21 Ekim Çarşamba saat 14:00'te Osmangazi • İvazpaşa mahallesinde;
22 Ekim Perşembe saat 14:00'te Karacabey'de yapılacak.

7 Ekim Çarşamba günü saat 10:30'da Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü ziyaret edilecek.
23 Ekim Cuma saat 14:00'te Osmangazi Gösteri Merkezi'nde Moral Çayı düzenlenecek.
30 Ekim Cuma günü ONKODAY olarak Bolu İzzet Baysal Üniversitesi Öğrenci Topluluğuna konuk olunacak.
Nosab'a Billboardlar asılacak..

Görüldüğü üzere; 1997 yılından bu yana her yaştan hasta ile el ele yürüyerek farkındalık çalışmalarına imza atan, bilimsel çalışmalara katkıda bulunan Onkoday'ı Osmangazi ve Nilüfer Belediyeleri, Bursa Uludağ Üniversitesi ve NOSAB yalnız bırakmamış.

PEMBE SANDALYE
Ekim ayı boyunca kentin çeşitli yerlerinde Pembe Sandalyeler olacak. İnsanlar o sandalyenin önünde DURacaklar, üzerine OTURacaklar, otururken DÜŞÜNecekler ve HAREKETE GEÇecekler...
Yıllarca pembe kurdele ile yaratılmak istenen meme kanseri farkındalığı bu kez pembe sandalye ile yapılacak.
Pembe Sandalye diyecek ki;
Memeni elle, memeni tanı, memeni önce sen tanı, işte al sana erken tanı!

UMUDUN KADIN HÂLİ
Üniversiteler, sanayi kuruluşları ve belediyeler iş birliği ile oluşturulan etkinliklerin takvimi böyleyken, Bursa Sinema ve Fotoğraf Sanatı Derneği BURFOD ile yapılan iş birliğinde, "Umudun Kadın Hâli"ni en iyi anlatan fotoğrafı bulmak üzere bir yarışma düzenlemiş. 
Yarışmaya katılacak fotoğraflar 7 Ekim saat 23:00'e kadar fotografyarismasi@onkoday.com üzerinden yollanabilecek. Seçilen ve ödül alan 25 eser ekim ayında açılacak sergide yer alacak. 
30 Eylül 2026 / C.E.Y.           

Onkoday 1997 yılı Nisan ayında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoterapi Merkezinde Prof.Dr. Kayıhan Engin tarafından, merkezde tedavi görmüş eski hastalar, hasta yakınları ve merkez çalışanları ile birlikte kurulmuştur. Kurulduğundan bu yana bedensel açıdan sağlıklı gönüllülerimizin de katılmasıyla daha kalabalık ve daha güçlü bir kadroyla yolumuza devam etmekteyiz. Amacımız; kanser tanısı aldıktan sonraki zorlayıcı yolda bulunan hasta ve yakınlarıyla sosyal ve ruhsal dayanışmayı sağlamak, bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak, kanser hakkında toplumsal bilinç düzeyini arttırmaktır.

Memeni Erken Tanı / 30 Eylül 2026

20 Eylül 2026 Pazar

Sanal Kalabalıkların Gerçek Yalnızları

1993 yılında Amerikalı yazar Lois Lowry tarafından yazılan ve yayımlanan,1994 Newbery Ödülü'nü kazanan ve dünya çapında 12 milyondan fazla satılan distopik kitap "The Giver", 2014 yılında Phillip Noyce yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılarak "En Sevilen Dramatik Film" dalında People's Choice Ödülü'ne aday gösterilir.
Yazar kitabında; büyük felaketlerden geçen toplumun bir kez daha aynı felaketleri yaşamamak adına, Baş Yaşlı da dahil olmak üzere yaşlılar tarafından nasıl yönetildiğini, toplumu son derece düzenli, yani ütopik hale getirmenin nasıl bir distopya yarattığını anlatır. 
"Yıkım" olarak adlandırılan felaketlerin ardından, toplum yeniden düzenlenmiş, iyi ya da kötü her türlü duygu ortadan kaldırılmıştır. Bebekler genetik mühendisliği yoluyla dünyaya getirilmekte ve nöroleptik benzeri ilaçlarla güçlü duygular ve cinsel arzular bastırılmaktadır. Eski anıların tamamı, toplumun geri kalanını korumak için "Hafıza Alıcısı" tarafından saklanmaktadır. 
Alıcı, tüm tarihin anılarını saklayan ve izin verilen metinler dışındaki kitaplara erişmesine izin verilen tek kişidir. 12 yaşındaki Jonas Hafıza Alıcısı pozisyonunu devralmak üzere seçilince, eski Alıcı olan yeni Verici, topluluğun hiç bilmediği vazgeçilmiş anılarını Jonas'a aktarmaya başlar. Vazgeçilmiş anılarda savaşlar, acılar, felaketler vardır. Yıkım'da öyle zarar görülmüştür ki; ki toplum renkleri bile terk etmiştir. 
Ancak renkleri bilmeyenler için bu renksizlik normaldir.  
Verici ise Jonas'a bir gökkuşağı gösterir. Geçmişte acılar olduğu kadar rengarenk bir dünya da vardır.
Yaşlılar Jonas'ın geçmiş ve bugün arasındaki savruluşlarını izlerken, Baş Yaşlı, "İnsanlara seçme özgürlüğü verildiğinde her seferinde yanlışı seçiyorlar." der.
Şimdi soru şudur: Yeni Hafıza Alıcısı Jonas acaba renksiz ve ruhsuz ama hem ütopik hem distopik bir dünyayı mı, yoksa renkli ve içinde her türlü duyguyu barındıran ama kaoslarla yaşayan bir dünyayı mı seçecektir? 
Cevabı kitabı okuyanlara ya da filmi izleyenlere bırakalım ve biz 1993 yılından otuz üç yıl sonrasına, bugüne ışınlanalım.
Evet; 1993 yılının üzerinden 33 yıl geçti ve bu OTUZ ÜÇ yılda dünya dijitalleşme yolunda zıplaya zıplaya ilerleyerek fersah fersah yol aldı. Yapay Zekâ işin içine girdi gireli ise bu ilerleyiş boyut değiştirerek tüm dünyayı bir bilinmezlik içine sürükledi.

İnsan bilmediğini özlemez 
Her nesil kendi yenisini yaratıp onu yaşar, onu eskitir, sonra da, tıpkı şimdi biz eskilerin yaptığı gibi, kendi eskisine özlem duyar. 
İlerleyiş özlem değil, değişim odaklıdır. 
Yalnız; itiraf edelim ki insanlık tarihinde hiçbir değişim bu kadar hızlı olmamıştır.
İşte bizler tam bu geçişin ortasında, hem eskinin renklerini bilip hem yeni renkleri öğrenenler olarak eski renkleri kaybetmeme savaşı verirken aynı zamanda da bir var oluş savaşı veriyoruz.
Yapay Zekâ, gerçeklik algısı, robot teknolojisi, değişen değerler derken gelecekten korkuyor olmamız gayet normal.
Ancak, çok da korkmamalı; geleceği biz değil yeni nesiller yaşayacak ve onlar da bir şekilde kendi yollarını bulacak.
Malum; her yeni çağ kendi kaosunu yaratırken bir yandan da kendi kurallarını koyar. 
Bize düşen Hafıza Vericisi olarak ardımızda iz bırakmak...
O BİR İZ BIRAKAN • FAİK KAPLAN
Fotoğrafı yalnızca güzel bir görüntü üretme aracı değil; bakmakla görmek arasındaki farkı kavrama yolu olarak tanımlayan Faik Kaplan, görsel anlatım yolculuğunu yıllardır kısa filmler ve insan odaklı sosyal projelerle sürdürüyor. İnsanı ve toplumu merkeze koyan projelere imza atan Kaplan'ın, erken yaşta ellerinden hayatları alınan çocukları konu eden "Çocuk Gelinler - Ölüm Bizi Ayırana Kadar" ile engelli bireylerin dünyasına ışık tutan "Engeliz" gibi çalışmaları mevcut. Yalnızlık, değişen yaşam biçimleri ve toplumsal sorunlar onun kadrajından yansıyan kavramlar.
İbrahim Orhan • Necla Orhan
Faik Kaplan'ın yeni projesi olan "Sanal Yalnızlık" ise modern insanın sancılarını sorgulayan bir proje. Bu proje zaman içinde fotoğraf, kısa film, gözlem ve söyleşilerle olgunlaşarak "Dijital Çağda İnsan Kalabilmek" başlıklı kapsamlı bir projeye dönüşmüş. 
Bu süreç, Kaplan'ın aynayı yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da tuttuğu kişisel bir farkındalık yolculuğu olmuş. O yüzden Kaplan'ın tüm çalışmalarının odak noktasında "insan" yer alıyor.
"Kadrolar karar verebilir, adalet insan ister!"
Kaplan, hızla gelişen teknoloji ve yapay zekâ çağında asıl meselenin teknolojiye yetişmek değil; yüz yüze bakmayı, dinlemeyi, merhameti ve vicdanı koruyarak "bütün bu hızın içinde insan kalabilmek" olduğunu savunuyor ve şöyle söylüyor:
"Bu bir sergiden çok kendimize tuttuğumuz küçücük bir ayna...
Yıllar önce bu yola çıktığımızda kafamızdaki soru basitti: Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, neden sanki her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorduk? Sokaklarda, kafelerde, otobüslerde bu sorunun peşine düştük. Kadrajımıza aynı masada oturup birbirinin yüzüne bakmayanları, kalabalığın ortasında tek başına kalmış insanları aldık. İşin en sarsıcı yanı da şuydu: Fotoğraflarını çektiğimiz o yüzlerin aslında birer yabancı olmadığını, dönüp dolaşıp kendimizi kadraja aldığımızı anladık.
Ve kendimizi dijital bir dünyanın tam merkezinde bulduk, yapay zekânın kalbinde... insan olarak bizler artık yapay zeka ile sohbet edip, bütün sorularımızı ona sorup, derdimizi onunla paylaşır olduk. Derken sorduğumuz soru da kabuk değiştirdi: Zamanla fark ettik ki mesele artık sadece bir yalnızlık hikâyesi değil; bu kadar teknolojiyle çevrilmişken insan kalabilmek.
Niyetimiz teknolojiyi suçlamak ya da düşman ilan etmek değil teknoloji bizi hızlandırdı, bize güç kattı, mesafeleri ortadan kaldırdı. Ama asıl soru şu: Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz? Bir sofrada gerçekten kaç kişiyiz? Bir dostumuz anlatırken aklımız bildirimlerde mi, yoksa onda mı? Binlerce 'takipçi' arasında, gecenin bir yarısı içimizi dökebilecek birini bulabiliyor muyuz?
Biz size hazır cevaplar sunmaya gelmedik. Sadece bir anlığına durun, fotoğraflara bir kez daha bakın. Belki o karelerde kendinizden bir parça bulursunuz. Buradan çıkarken telefonunuzu kapatmanızı istemiyoruz, başınızı kaldırın ve yanınızdakinin gözlerine bakın belki uzun zamandır yakınsınız ama birbirinizi ilk kez gerçekten göreceksiniz."
Şefik Bursalı Sanat Galerisi'nde açılan fotoğraf sergisinin ve sergideki fotoğraflardan oluşan İngilizce-Türkçe olarak basılan "Sanal Yalnızlık" kitabının imza töreninin ardından Tayyare Kültür Merkezi'ne geçerek "Geçmişten Geleceğe Yolculuk" ve "Hücresel Veri" kısa filmlerini izledik.
Yazının burasında araya girip Dijital Çağda İnsan Kalabilmek proje ekibine şöyle bir göz atalım:
Yapımcı ve Proje Koordinatörü, bu projeyi "İnsanî Zorunluluk Projesi" olarak nitelendiren Faik Kaplan. Fotoğraf ve Görsel Tasarım Leyla Emektar'a, Grafik Tasarım Sümeyye Aydın'a ait. Kısa filmlerin Yönetmeni Ufuk Kıray.
Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan da akademik destek kuvvet olarak ekibin içinde yer almış.
Sümeyye Aydın • Saliha Türksöz Kaplan • Leyla Emektar • Ufuk Kıray
Faik Kaplan yaptığı açılış konuşmasında hepsine tek tek teşekkür ederek kendi tasarımı olan "parmak izli" birer plaket takdim etti.
Yapay zeka ile oluşturulmuş fotoğraf sergisi ve film gösterimi, yüz yüze bir sohbet ile devam etti. Günün sunumunu üstlenen Güzin Abraş'ın usta moderatörlüğünde Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan ve Nilüfer Kent Konseyi Başkanı Doç.Dr. Mustafa Berkay Aydın dijital dünyanın ortasında şaşkınlıkla kalakalan insan hallerimizi anlattı bize.
Güzin Abraş • Saliha Türksöz Kaplan • Mustafa Berkay Aydın
Faik Kaplan'ın "Binlerce 'takipçi' arasında, gecenin bir yarısı içimizi dökebilecek birini bulabiliyor muyuz?" sorusuna karşılık, acaba içimizi dökecek birini arıyor muyuz diye düşündüm.
Artık bizler sanal kalabalıkların gerçek yalnızları değil miyiz? 
Sanal dünyanın birer yalnız ferdi olarak oluşturduğumuz sanal kalabalıklarda yalnız yaşamayı ve bireysel davranmayı, içi boş bir sohbettense susmayı biz tercih etmedik mi?
Heyecanımız da eskisi gibi değil, sabrımız da, tahammülümüz de, toleransımız da.
Hayatımız 30 saniyelik "NEXT!" kaydırmacaları ile akıyor.
Telefonsuz yaşayamıyoruz diye sızlanacağım ama artık telefon "sadece telefon" değil. Banka, posta servisi, galeri, arşiv, hesap makinesi, yol tarif edici, akıl hocası, ansiklopedi, kütüphane ve dahası. Kısacası telefon her şeyi barındıran BİR şey! O yüzden de gözümüzün önünden ayırmamamız çok normal. Ve artık ev telefonu yok. Ve henüz telepati ile anlaşamıyoruz! Ve bu küçücük makine büyük kolaylaştırıcı.
Üstelik onu telefon olarak pek kullanmıyor, birbirimizle konuşmaktansa yazışmayı ya da sosyal medyada kaybolmayı seviyoruz. Hatta ChatGPT çıktı çıkalı insanlar onunla konuşmayı sever oldu. Çünkü ChatGPT dinliyor, anlıyor, cevap veriyor, yorulmuyor, kırılmıyor, darılmıyor, sabırlı, nazik ve bilgi deposu bir bilge. (Zamanında ChatGpt'nin gelene geçene galiz küfürler savurduğu günlerini de unutmuyoruz tabii ki! Sonra ayar çekildi de kibar oldu. Yani bu durum onun marifeti değil, yine insanın marifeti. Korkutucu olan ise hakkımızdaki her şeyi kaydetmesi, unutmaması ve Yapay Zekâ "şahıslarının" kendi aralarında iş çevirmeye başlamaları. Bu da mı GOL değil ha, bu da mı GOL değil?)
Çünkü insanlar karşısındakini dinleyip anlamaktansa kendilerini anlayan dinleyen birilerini istiyor. Kimse karşısındakine laf anlatmak istemiyor. Çünkü insanlar yorgun, bıkkın ve üzgün. Çünkü insan, "İNSAN"...
Müfide İnselel'in Yok Öyle Bir Sevgili şarkısında "Bu ben de değilim ne yazık ki!" dediği gibi, kimse artık "kendi için istediği "ChatGPT kişisi" gibi bir kişi değil. Çünkü artık insan istenen değil, isteyen olmayı seçti. Çünkü ekranın ışığı büyüdükçe insanın gölgesi küçüldü. Çünkü artık sanal dünya ne kadar sanal, gerçek insan ne kadar gerçek anlaşılmıyor.
Çünkü artık kişisel gelişimcilerin pompaladığı "biricik, eşsiz, mükemmel şahıs" olarak kimseyi kendine muhatap almıyor. 
Çünkü artık eskisi gibi mahalledeki birkaç kişi değil gözünün önündeki; koskoca bir dünya ve sonsuz sayıda seçenek serili önünde. 
E göz bu; dönüyor haliyle. O zaman da her seçenek, tıpkı kendisi gibi, önemsizleşiyor. Herkes çok çabuk vazgeçiyor, başkalarının vazgeçileni olmayı da pek önemsemiyor.
"Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz?" sorusunu da "Kardeşin duymaz el oğlu duyar" diyerek farklı bir açıdan cevaplarken, en yakınındakinin sesini duymayıp da en uzaktakinin sesine kulak vermesinin yeni bir şey olmadığını bir kez daha üzülerek sorgulayalım... 
****
Program bitip Tayyare Kültür Merkezi'nden Şehreküstü Metro İstasyonu'na yürürken, tek tük açık kalmış esnafın dükkanları önüne attıkları taburelerde, hepsi kendi telefonundan ayrı ayrı aynı maçı izlediklerini gördüm. 
Metrodaki klasik manzara yine eldeki telefona eğilmiş başlar idi.
Nilüfer İstasyonu'na vardığımda Bursaspor-Batman Petrolspor maçı sona ermiş, maçı Üç Fidan Parkı'ndaki dev ekrandan topluca izleyenler dağılmaya başlamıştı.
Yalnızlığı sevdiğimiz gibi birlikte olmayı da seviyoruz dedim.
Seçilmiş yalnızlık ve gönüllü birliktelik sağlıklıydı.
Kalabalıklar içindeki yalnızlık ve gönülsüz birliktelik ise adeta bir işkenceydi.
Bu hayat bize neler sunuyor, bizden neler alıyordu.
Teknolojiyi araç olarak kullanmak, onun kölesi olmamak lazımdı.
Lakin "Bir ürün için bedel ödemiyorsan orada ürün sensin" söylemini de unutmamalıydı.
Küçük küçük gönüllü yüklemelerle koskoca bir veri havuzuna döndürdüğümüz bu âlemde yaşamayı severken şimdi artık boğulmaktan korkuyorduk.
Eğlencenin rengi değişmiş, yıllardır güle oynaya bıraktığımız izler düşmanımız olmuştu.
Geldiğimiz noktaya bakıp geriye nasıl döneceğiz diye düşünüyoruz da;
Sanırım bu yol TEK YÖN!
20 Eylül 2026 / C.E.Y.