4 Şubat 2026 Çarşamba

Bâkî Kalan Bu Kubbede

Aramızdan ayrılışının üçüncü yılında Erdinç Çelikkol Hâtırasına düzenlenen gecede onu besteleri ve mûsikî mirasıyla andık. Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Türk Müziği Korolarının hepsi bir arada çıktı sahneye o gece. Koro şefi Tuğberk Çelikkol, gecenin sunucuları Serda Doğru&Tümer Doğru idi. 
Selma Gülener
Tuğberk Çelikkol
Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Selma Gülener'in açılış, Tuğberk Çelikkol'un "hoş geldiniz" konuşmasının ardından konser Tümer Doğru'nun Erdinç Çelikkol'un hayatını anlattığı pasajlarla, Serda Doğru'nun şarkı sunumları, koroların birlikte seslendirdiği şarkılar ve koristlerden Büşra Atila, Orhan Oskan, Ülkü Tetik, Yakup Aslan ve Tuğçe Alp'in soloları ile birinci bölümü tamamladı. 
Burcu Göktürk & Nusret Yılmaz
Konserin ikinci bölümünde gecenin konuk solistleri olan Burcu Göktürk ve Nusret Yılmaz sahnedeydi. Kendilerine çelloda Devlet Korosu Viyolonsel Sanatçısı Tuğberk Çelikkol, kanunda Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu sazendesi Savaş Özkök eşlik etti. Konserin tüm müzikleri birbirinden değerli müzisyenler olan, udda Bülent Anıtsoy  Füruzan Balcı  Canan Evci, kemençede Fatih Kurtulmuş, tamburda Zafer Kömürcü, klarnette Levent Yolluk • Mehmet Günç, kemanda Ertan Beyhan • Hasan Dağ • Gökhan Kiviz, ritim sazda Arzu Kaya ve Batın Özkayoğlu'na emanetti.

Kısaca Erdinç Çelikkol
Uzun uzun anlatmaya sayfalar yetmez, o yüzden kısaca anlatalım. Erdinç Çelikkol’un öyküsü, pek çok Bursalının hikâyesi gibi Konya Karaman’da başlıyor, oradan Rumeli’ye uzanıyor. Rumeli’de Mitrovica kasabasına yerleşen büyük dede Yeniçeri Mahmut’un üç oğlu oluyor. Rahova, Bahattin ve Jaja. Erdinç Çelikkol Jaja’nın soyundan gelen ve Rumeli’den Bursa’ya göçen Terzi Rahmi ile Ayşe Hanım’ın evladı olarak 23 Mart 1938 günü dünyaya gözlerini açıyor. İlkokulu Hoca İlyas Okulu’nda okuyor. Orta okulu terk etmek zorunda kalıyor. Amcası Rafet Çelikkol, Erdinç’i 1951 yılında, henüz 13 yaşındayken Bursa Musiki Cemiyeti’ne kaydettiriyor. Çelikkol’un yeteneği kısa sürede anlaşılıyor ve çok geçmeden Çelikkol solist olarak sahnelerdeki yerini alıyor. 1955 ve 1958 yılları arasında İzzet Gerçeker’in yardımcısı olarak çalışıyor. 1958 yılında Neriman Ener ile evleniyor. Bu arada askere gidip geliyor. 1960 yılında tüm aile İstanbul’a göç ediyor ve oraya yerleşiyor.
Erdinç Çelikkol (23 Mart 1938 - 3 Şubat 2023)
Erdinç Çelikkol, hocası Emin Ongan ile birlikte Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde meşk etmeye başlıyor. Çelikkol hem cemiyette öğretmenlik yapıyor hem de gazino çalışmalarına başlıyor. Gündüzleri de babasıyla birlikte ticaret hayatını devam ettiriyor. 1962 yılında Bursa’ya temelli olarak dönüyor. Bursa’ya dönen Çelikkol’u Münir Nurettin Selçuk arıyor ve “TRT İstanbul Radyosu’na ses sanatçısı olarak gelmeni istiyorum.” diyor. Çelikkol Bursa’da kalmak istediğini söylüyor. Erdinç Bey Bursa’da bir havlucu dükkânı açıyor. Dükkânın ziyaretçileri Alaaddin Yavaşça, Sadri Alışık gibi pek çok bilinen isim oluyor. O küçük havlucu dükkânında musiki sohbetleri yapılıyor. 1963–1985 yılları arasında (sadece 1 yıl ara vererek) 21 yıl aralıksız Bursa Musiki Cemiyeti çalışmalarına devam ediyor. Recep Birgit, Cahit Peksayar, Burhan Dikencik, Musa Kumral ve Yıldırım Gürses ile birlikte son derece özverili çalışmalar yapıyorlar. Çelikkol, Mustafa Kavurmacı ile birlikte düğünlerin ve mevlitlerin aranılan ismi oluyor. Havlu dükkânı bir süre sonra Bursa’nın ilk stüdyo kaset-plak dükkânına dönüşüyor. Dükkânın yıkıldığı 1983 tarihine kadar burada esnaflığa devam ediyor. 1983 yılında, dönemin Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın isteği ile konservatuarın başına koro şefi olarak getiriliyor. 1983–2000 yılı Ağustos ayına dek, Bursa Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı’nda Şef, Genel Sanat Yönetmenliği ve Müdürlük görevlerini bir arada yürütüyor. Daha sonra Kültür Bakanlığı Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şefliğine atanıyor. Şeflik ve müdürlük görevlerini 14 Aralık 1999 tarihinden 23 Mart 2003 yılında, yaş haddinden emekli olana dek ifa etmeye devam ediyor.
Beste çalışmalarına 1960 yılında başlayan ve çok sayıda eseri TRT repertuvarına alınan Udî ve Kemanî Erdinç Çelikkol, sözleri Mustafa Töngemen’e ait, Nihâvend makamındaki “Gel gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun” adlı eseriyle, 1991 yılında Milliyet Gazetesi okurlarınca “Yılın Bestekârı” unvanına layık görülüyor.

25 Yıl Önce, 25 Yıl Sonra
TRT İzmir Radyosu Ses Sanatçısı Burcu Göktürk Nusret Yılmaz ile birlikte kâh anılardan dem vurup kâh şarkılar söylerken bir sürprizle karşılaştı. Sözleri Sedat Ergintuğ'a, bestesi Erdinç Çelikkol'a ait Karamsar Olma Gönül İnan Ki Güleceksin şarkısını söylemeye hazırlanırken bir anda 25 yıl geriye gitti. On iki yaşlarında iken Orhangazi Halk Eğitim Merkezi'nde, Erdinç Çelikkol'un yönettiği bir konserde bu şarkı ile soloya çıktığı görüntüler geldi barkovizyona. 25 yıl önceki bu kaydı Tuğberk arşivden bulup çıkartmıştı.
Burcu Göktürk henüz 9 yaşında iken Orhangazi Halk Eğitim Merkezi bünyesinde 1998 yılında kurulan ve şefliğini Erdinç Çelikkol'un yaptığı Türk Sanat Müziği Korosu çalışmalarına katılmış, koronun 2007 yılına dek düzenlenen tüm konserlerinde solist ve korist olarak yer almıştı. Eğitimini Bursa Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu kapsamındaki Gençlik Korosu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı ile sürdüren Burcu Göktürk o günkü heyecanını bizlerle paylaşarak adeta o günlere gitti. Sonra da aynı eseri bir kez de bizler için seslendirdi. 

İTÜ'lüler
TRT İstanbul Radyosu Ses Sanatçısı Nusret Yılmaz'ın 1977 yılında Samsun'da başlayan hayatı, 1989 yılında, Samsun Belediye Konservatuarı Türk Sanat Müziği Bölümünde müzik ile buluşmuş, 1995 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı Ses Eğitimi Bölümüne girmesiyle devam etmişti. 
Konserin birinci bölümünde Erdinç Çelikkol'un hayatından kesitler sunan Tümer Doğru da İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarından mezundu. Ancak o Türk Dili ve Edebiyatına meyletmiş, 2008 yılında RTÜK'ün "Doğru ve Güzel Türkçe Kullanımı" ödülünü almıştı.
Serda Doğru  Tümer Doğru
Bu dört arkadaş, Tuğberk Çelikkol, Nusret Yılmaz, Burcu Göktürk ve Tümer Doğru İTÜ'lüydü. Ayrıca Tümer Doğru'nun babası Eski Köy Hizmetleri Bölge Müdürü Muhittin Doğru, Erdinç Çelikkol'un dostu, arkadaşıydı. 
Doğru ve Çelikkol isimleri evlatlarla devam ediyordu. 

Babalar ve Oğullar
Gidişinin ardından mirasına sahip çıkıp değerine değer katarak yaşatan bir evlada sahip olmak ayrı, böyle bir evlat olmak ayrı bir kıymet. Ne mutlu ki Tuğberk Çelikkol babasını hem baba hem öğretmen hem de meslektaş olarak besteleri ve mûsikî mirasıyla yaşatmaya devam ediyor. Bu çabada Bursalılar, öğrencileri, hayatına iz bıraktıkları ve müzisyen arkadaşları Tuğberk'i hiç yalnız bırakmıyor. Bursa bir değerine sahip çıkıyor.

Yolu Çelikkol'dan Geçenler
Bu anlamlı gecenin sonunda her zamanki gibi “Gel gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun” eseri okundu. 
Son şarkıda gecenin ve koroların şefi Tuğberk Çelikkol, gecenin sunucuları Serda&Tümer Doğru, gecenin konuk solistleri Burcu Göktürk ve Nusret Yılmaz, Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Korosu, Bursa Grubu, Orhangazi Grubu, Nilüfer Grubu, ritim ve nazariyat grubu, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Orkun Gazioğlu, Yıldırım Belediye Başkan Vekili Mert Tiryaki, Ak Parti İl Başkanı Davut Gürkan, Bursa Devlet Korosu Şefi Hakan Özlev, Bursa Baro Başkanı Metin Öztosun, Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren, kısacası büyük küçük, yolu Çelikkol'dan geçen herkes sahnedeydi.
Uzun İnce Bir Yol
Doğanıyla öleniyle, geleniyle gideniyle bir devrandır bu dünya. Bir başlangıç bir de bitiştir nihayetinde. İki nokta arasında yaşar insanKimi uzun kimi kısa, kimi iyi kimi kötü, kimi sıra dışı kimi sıradan. Her insan kendince bir iz bırakır ardında
Kimilerinin hayatı kısa bir film, kimilerinin sonsuz bir şarkıdır. Son kişi isimlerini zikredene dek yaşar onlar. Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâdır arkalarında bıraktıkları. 
Ve o sadâ nefes nefes, nesil nesil yaşar yıllarca. 

Onu Gördüm
O kalabalık arasında bir ara Erdinç Çelikkol'u gördüm sanki. Her zamanki gibi ön sırada oturuyordu. Adı okununca merdivenlerden kelebek gibi çıktı, mikrofonu eline aldı ve hem koroyu hem izleyiciyi yönetmeye başladı. "Git Diyemeeeemmm!" dedi ve sustu, bekledi, sonra devam etti: "Kal Diyemeeeemmmm!", yine bekledi, "Sen Goncasıııın, Gül Diyemem". Bir kere daha tekrarladı. 
Sonra sazlar ve sesler hep birlikte okudu: 
"Çok Severim, Söyleyemem, Sorma Güzel Ne olursun".
Lay lay lay lay, lay lay lay lay, lay lay lay lay layyy,
Lay la la laaay, lay la la laaay, lay la la laaay, lay la la lay.
Musikiyi bir ses sanatı olmanın ötesinde, bir edep ve gönül terbiyesi olarak gören, bilgi ve zarafetiyle nice öğrenci yetiştiren Erdinç Çelikkol, bâki kalan bu kubbede çınlamaya devam eden bir hoş sadâ.
Ruhu şâd olsun...
4 Şubat 2026 / C.E.Y.

"Erdinç Çelikkol'u Anma Konseri" Fotoğraf/Video kayıtları albümü için tıklayınız

31 Ocak 2026 Cumartesi

Mübadele: Aynı Evden, Ayrı Dünyalara

Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin 103. yıl dönümü, Mudanya Belediyesi tarafından “Aynı Evden, Ayrı Dünyalara” temasıyla düzenlenen etkinliklerle Mudanya’da anıldı. Mudanya Belediye Başkanı Deniz Dalgıç’ın ev sahipliğinde gerçekleşen etkinliklere, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir, siyasi parti temsilcileri, mübadil dernekleri, akademisyenler ve vatandaşlar katıldı.
Etkinlikler, mübadiller anısına hazırlanan “1900’lü Yılların Başlarında Girit” fotoğraf sergisi ile başladı. Koleksiyoner Cüneyt Pekman'ın engin arşivinden seçilen fotoğraflardan oluşan ve 1900’lü yıllarda Girit ve Girit’te ilk Türk Müslüman fotoğrafçı olan Rahmizâde Bahaettin’in fotoğraflarının da yer aldığı sergi Mudanya Cumhuriyet Galerisi'nde açıldı.
Serginin açılış konuşmasını yapan Mudanya Girit ve Yanyalılar Derneği Başkanı Zehranur Özman Biricik, arşivini paylaştığı için Cüneyt Pekman'a, Girit mahallesindeki üç katlı bu evi restore ederek 'Kültür ve Sanat'ın hizmetine sunduğu için Mudanya Belediye Başkanı Deniz Dalgıç'a teşekkür etti ve kendilerine birer fidan hediye etti. 

Kısaca Cüneyt Pekman
1932 yılında Girit Kandiya mübadili bir ailenin ikinci kuşağı olarak Mudanya'da doğan Cüneyt Pekman, ilkokulu Şükrü Çavuş Okulu'nda okudu. Ahmet Rüştü Ortaokulu'nun bir numaralı mezunu oldu. Eğitimine Bursa Erkek Lisesi ile devam ederek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ile tamamladı. Çalışma hayatına 1958 yılında bankacılıkla başladı. On beş yıl banka müdürlüğü ve banka yönetim kurulu üyeliği yaptı. 1973 yılında bankacılıktan ayrılarak özel sektöre geçti. 48 yıl ÇEMTAŞ Çimento, Duraner Grup ve Gökçen Grup gibi firmalarda müdürlük, genel müdürlük, yönetim kurulu üyelikleri, murahhas üyelik ve denetçilik görevlerini üstlendi. 2022 yılında iş hayatına son verdi. Öğrencilik yıllarından başlayarak çok çeşitli dernek çalışmalarında kurucu ya da aktif üye olarak çalıştı. Aralıklı olarak siyasi faaliyetlere katıldı. Pekman elan Mudanya'daki tarihî evinde yaşıyor.

Bir Bavul Dolusu Hasret
Sergi açılışının ardından "Bir Bavul Dolusu Hasret" oyunu Girit mahallesindeki tarihî bir evin önünde oynandı. 
Yüz üç yıl önceki mübadiller gibi onlar da ellerinde tahta bavullar, kucaklarında bebeler ile denizden geldiler. 
Hem Kırmızı hem Karanfil
Mütareke Müze Evi önünde düzenlenen denize karanfil atma töreni öncesi, Lozan Mübadilleri Vakfı ile Türkiye’deki mübadil kuruluşları tarafından imzalanan 103. Yıl Bildirisi okundu. 
Sonra da bu yolculukta denizde can verenler anısına denize kırmızı karanfiller bırakıldı. Karanfiller cansız bedenler gibi suyun üzerinde hazin hazin salındı, kalpler yaşananların acısıyla bir kez daha kavruldu, yandı.
O anlarda denizde seyreden her şeyden uzak bir tekne kendi ekmeğinin derdindeydi. Zaten her şey de aş için, iş için, huzurlu bir hayat için değil miydi?
Mübadele Kültürü Paneli
Restore edilerek hizmete açılan Tirilye Kültür Evi'nde gerçekleşen "Mübadele Kültürü" başlıklı ilk panelin moderatörlüğünü Lozan Mübadilleri Vakfı Mudanya Temsilcisi Cumhur Aksan yaptı.
Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğr. Üyesi Ayşegül İnginar Kemaloğlu Mübadeleyi rakamlarla ve verilerle akademik olarak anlattı. Gidenler gelenlerin neredeyse üç katıydı. Gidenlerden boşalan evlerin üçte biri gelenlerle doldu, ya üçte ikisine ne oldu? Peki ya gelenlerden boşalan evler gidenlere yetti mi? Herkes kendi coğrafyasına uygun yere yerleşebildi mi? Yoksa balıkçı adam dağ başına, çiftçi adam şehre, tüccar ovaya mı gönderildi? 
Elden geldiğince düzenlenmeye çalışılsa da, zordu zor...
Yazar Saba Altınsay "Kritimu" kitabını yazma aşamalarını anlatırken Mübadelenin edebiyattaki gücüne şahit olduk. Saba Altınsay'ın anlattığı kendi ailesinin hikâyesiydi. Malum, yaşananlar bir birey ya da bir aile üzerinden anlatıldığı zaman insanlar hikâyeyi daha içselleştiriyor, daha benimsiyor. O yüzden edebiyat, tiyatro, sinema gibi, hikâye anlatıcılığını önceleyen, empatiyi geliştiren, topluma ayna tutan sanatlar çok önemli.
Tarihte Mübadele konusunu Araştırmacı, Tarihçi, Yazar Raif Kaplanoğlu'ndan dinledik.
Kaplanoğlu mübadele tarihi üzerine araştırmalar yaparken çok insan hikâyesi dinlediğini ancak o dönemde akademik verilere odaklandığı için hikâyelere yeterince önem vermediğini ve onları kaydetmediğini, şimdi ise bunun pişmanlığını yaşadığını söyledi.
Mübadil Kentler, Birleşin!
Mübadil kentlerin belediye başkanlarının bir araya geldiği "Mübadeleyle Yüzleşen Kentler" panelinde Mudanya, Kuşadası ve Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanları mübadeleyle ilgili anılarını ve görüşlerini paylaştı. Panelin moderatörlüğünü yapan Mudanya Belediye Başkanı Deniz Dalgıç, Mübadil Kentler Birliği ya da Mübadil Kentler Ağı kurulması önerisi getirdi. Dalgıç, bu yapı aracılığıyla düzenli buluşmalar ve ortak projeler geliştirilebileceğini, ortak hafızanın canlandırılmasının, sözlü tarihin yazılı ve somut hale getirilmesinin gelecek kuşaklar açısından önemli olduğunu, farklı kentlerdeki küçük bir bilginin başka bir kentteki hikayeyi tamamlayabileceğini belirtti.
Tirilye'deki Taş Mektep'in bir katının Mübadele Müzesi haline gelmesi önerisi, izleyiciler arasında bulunan Bursa'nın girişimci kadını, mübadil torunu Tirilyeli Dilek Düvenci Şeker'den geldi.

Macır Başkanın Anıları
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, doğduğu köy olan mübadil köyü Özlüce'den çıkıp okul için dedesinin yanında, Bursa'da yaşamaya başladığı günlerde kendilerine "macır" dendiğini, H'leri söyleyemediği için zorluklar yaşadığını anlattı. Sesindeki samimiyet o günlere duyduğu özlem ile birleşti. Muhacirlerin H'leri söyleyememelerine rağmen çocuklarına H ile başlayan isimler koyma tespitini bir 'stand-up'çı gibi anlatarak hepimizi güldürdü. Asan, Üseyin, Alil, Alibraam, Aalide, Uuriye gibi gibi. 
O zamanlar Bursalıların muhacirlere kız vermediğini anlatırken, kendi köyünün bile kendi içinde ayrıştığını, onların da 'kız alma-verme'ye pek sıcak bakmadığını, kaçan sevdalılar olduğunda ailelerin birbirine girdiğini anlattı. 
Muhacirlerin çalışkanlıkları ve Rumeli'den getirdikleri bilgiler ile ülkeye büyük değer kattıklarını söyledi. 
Benim içimi en acıtan şey ise evlerinin anahtarlarını yıllarca saklamaları oldu. Bu gidişin dönüşü olacağını düşünerek yaşamışlar hep. Ta ki umutları kesilinceye dek. 
Bazıları yıllar sonra doğdukları toprakları ziyaret etmiş, bir çoğu ise yurt bildikleri toprakları bir daha hiç göremeyip, "vatan" hasretiyle göçüp gitmiş.

Yörük olarak gidip mübadil olarak dönmek
Aslında Anadolu'dan Rumeli'ye gönderilen Türklerin pek çoğunun olduğu gibi onlar da zamanında Toroslardan, Karamanoğullarından Rumeli'ye gönderilmişlerdi. Deniz Dalgıç'ın dediği gibi yaklaşık 450 yıl önce Yörük olarak gitmiş, 450 yıl sonra Mübadil olarak dönmüşlerdi.
Bu yerinden etme, Osmanlı'nın "şenlendirme" yöntemiydi. Bu yöntem ile fethedilen ya da iskana açılan topraklardaki halkların arasına Anadolu'dan gelen halklar belli bir oranla yerleştiriliyor, böylece nüfus dengeli ve ahenkli hale getiriliyordu. Bazen de arıza çıkaran topluluklar bu yöntemle dağıtılıyordu. 

Yazmak lazım cancağızım
Hristiyanların doğan her çocuğu kiliseye kaydettikleri gibi her şeyi kayıt altına alma adetleri var. Gittikleri yerlerde geldikleri yerleri resmedip aynısını kurmuşlar. Yeni yerleşimlerine de Neo Mudanya, Neo Foça gibi isimler vermişler. Kendi topluluklarını korumuşlar. Yoksa gelenler burada ne kadar Rum soyu denilerek pek istenmediyse, onlar da orada Türk soyu olarak pek hazzedilmemiş.
Bizde ise yazmak yerine konuşmak var. Kayıtlar pek verimli değil. Kadınlar zaten hesapta yok. Oysaki bir toplumun tarihi belgelerden, romanlardan, öykülerden, yani yazıdan anlaşılıyor. Bunca yılda nice bilgi, anı, hikâye kayboldu gitti, nicesi ise dilden dile dolaşırken gerçekliğini yitirdi. Oysa yazılsaydı...
Yazmadılar diye sadece büyüklere yüklenmeyelim. Onların çoğu acılarını depreştirmemek için yazmadı belki. Büyükler yaşarken sormayan ve kayıt almayı akıl etmeyen küçüklere bakalım. Onlar da şimdiyi yaşayıp, geleceği düşlerken geçmişe pek bakmaz. Onlar için büyükler yaşlı ve eskidir. Merak bile etmez. Tam merak etmeye başlayıp sormayı akıl ettiği zaman ise etrafta soracak kimse kalmaz. 

Lozan Mübadilleri Vakfı 
Bozbey'in anlatımları ile devam edelim: 2000 yılında İstanbul'da Lozan Mübadilleri Vakfı (LMV) 23 kişi ile kurulur. Kuruluşta Bursa'dan dört isim vardır. Mustafa Bozbey, Turhan Tayan, Bilgin Alan ve başkanın adını hatırlayamadığı bir kişi. Bu vakfın kurulmasına hem insanların köklerine olan merak ve özlem hem de önce 17 Ağustos 1999'da Türkiye'de meydana gelen Marmara Depremi, ardından 7 Eylül’de Atina’da yaşanan deprem vesile olur. Yaşanan felaketler iki halk arasında dostluk ve dayanışmayı geliştirir. Bu da Lozan Mübadilleri Vakfı (LMV) kurulma fikrini ortaya çıkarır. 1999 yılının Kasım ayında “Büyük Mübadele Çocukları Girişimi” adıyla bir inisiyatif başlatılmıştır. Girişimciler, 30 Ocak 2000 tarihinde düzenlenen “Mübadillerin İstanbul Buluşması” etkinliğiyle ilk büyük organizasyonlarını gerçekleştirir. Bu toplantı, kamuoyunda büyük yankı uyandırır ve hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da basında geniş yer bulur. İki halk birbirini hatırlamıştır.
Vakfın resmî kuruluş tarihi 24 Mayıs 2001 olarak kayda geçer.

Ardımızda Kalanlar
İşte o zorluklara katlananların çocukları bugün dünyanın dört bir yanında yaşıyor, atalarının soyunu devam ettiriyor, şarkılarını çalıyor, türkülerini söylüyor. 
Mudanya'daki programın akşamında Bursa Lozan Mübadilleri Kültür ve Dayanışma Derneği ve Nilüfer Belediyesi tarafından Konak Kültürevi'nde düzenlenen programda Özlem Doğuş Varlı, Ersen Varlı ve Nikos Andrikos hafızalarda iz bırakan anıları sese ve müziğe aktardı. Ardımızda kalan ezgiler, tatlar, kokular derinlerden çıkıp geldi. 

Mübadele göç değildir
Mübadele, "bedel"den türeyen acı bir söz. Tanımı, değiş tokuş etme, bedeliyle değiştirme. Türkiye ve Yunanistan arasında Türk-Yunan nüfus mübadelesinde bedel ödeyen 'mübadil'dir. 
Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavelename ve Protokol 30 Ocak 1923’te imzalanır. Nüfus mübadelesi 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması'nda yer alarak kesinlik kazanır. Bu antlaşma ile Türkiye ve Yunanistan arasında karşılıklı olarak binlerce insan yer değiştirecektir.
Değiştirecektir de nasıl değiştirecektir? Bir odadan bir odaya geçmiyorsun ki! Kolay mı öyle ha deyince göçmek? Hem de hiç niyetin yokken, hem de hiç istemiyorken, hem de yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyorken. Ardında dirilerini bırak, ölülerini bırak, malını mülkünü, ekinini hayvanını bırak, tüm hayatını iki valize doldur ve düş yollara. Yolda öldün öldün, kaldın kaldın. Belki anandan ayrı düştün, belki karındaşından. Aynı evden çıktın ama bambaşka hayatlara savruldun.

Gidiyorsun!
Birinci Dünya Savaşı ve devamında Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan'da kalan Müslümanlar ile Türkiye'de kalan Rum Ortodokslar "ait oldukları (söylenen) yerlere" böyle gönderildi. Bu ayrımdaki tek belirleyici unsur vardı: O da din, yani "inanç"tı. 
Oysaki yaşantı aynı, türküler aynı, yemekler aynı, giysiler aynı, oyunlar aynı, sadece ibadetler farklı. Hani hepimiz aynı Tanrı'nın kullarıydık? Ne oldu şimdi böyle birden bir? Hadi kalk gidiyorsun demek ne demek? Nasıl, nereye, ne zaman?
Susun, sormayın! Size sadece göçmek düşer. Ama toprağından ama hayatından. Ama başka ülkeye ama başka toprağa...

Tarih mi göçlerle yazılır, göçler mi tarih yazdırır?
Tarihte mübadele çok enderdir. Ancak göç süreklidir. Kıtlıktan kırılır göçersin, savaştan kaçar göçersin, coğrafyadan yılar göçersin, ekonomi boğazını sıkar göçersin, iklimden bıkar göçersin, rahat batar göçersin, sıkılır göçersin, beladan kaçar göçersin, mecbur kalır göçersin, mübadelede olduğu gibi zaruriyetten göçersin. Göç yolları taşlı topraklı dikenlidir, hayatta kalmak adına hepsine katlanırsın. 
Kaçmasan, göçmesen kim bilir nasıl yaşayacaksındır ya da belki hiç yaşamayacaksındır...
Biz bugün buradayız, yarın kim bilir neredeyiz?
Günümüzde dünya karılıp katılır ve büyük nüfuslar yer değiştirirken bu insanların hepsi kendi öyküsünü yazıyor. Bazıları derin suların dibinde, bazıları bir ümidin peşinde, hayatta kalma derdinde.
Gidecekler, kalacaklar, kök salacaklar. Geçen o günleri, gördükleri bir rüya gibi, izledikleri bir film gibi anlatacaklar. 
Her şey biraz kül biraz duman olup havaya savrulacak.
Ve dünya; üzerinde yaşayan minik insancıklardan habersiz, kendi bildiğince dönmeye devam edecek...
31 Ocak 2026 / C.E.Y.

Göç ve mübadele ile ilgili yazılarım:
İşte benim köklerim / 9 Ekim 2010
Göçün izleri geçmişte mi kalır, geleceğe mi uzanır? / 7 Haziran 2015
Görükle Mübadele Evi’nde birkaç saat / 23 Ekim 2019
Kökünden Sökülmüş Ağaçlar / 3 Şubat 2020
Elveda Güzel Şehrim / 10 Şubat 2023
Gemiler Dolusu Karanfilya / 3 Şubat 2025
Aynı Evden, Ayrı Dünyalara / 31 Ocak 2026

Her mübadele bir yaradır, izi kalır - İlber Ortaylı
Yüzyıllık Sızı - Mübadele / Facebook Fotoğraf/Video Albümü
Mübadele Söyleşileri - Kökünden Sökülmüş Ağaçlar / Facebook Fotoğraf/Video Albümü
Aynı Evlerden, Ayrı DünyalaraFacebook Fotoğraf/Video Albümü

29 Ocak 2026 Perşembe

"Bizi Terhis Etmeyecekler!"

Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği TÜKD Bursa Şubesi bursiyerleri yararına Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği katkılarıyla Uğur Mumcu Sahnesi'nde oynanan Muzaffer İzgü'nün "Sınır" oyununu izlerken savaşın anlamsızlığı ve acımasızlığı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Yönetmenliğini Kekil Şimşek'in üstlendiği oyunda oyunun kahramanı olan iki asker Yuan ve Mati'yi Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir canlandırdı.
Oyunun adının SINIR olduğunu bilmeme rağmen oyun boyu içimde hissettiğim sızı, oyunun adının da SIZI olacağına hükmetmiş olmalı ki paylaşımlarımda oyunun adını "sızı" yapıverdim. Sonra düzelttim tabii. Düzelttim de, içimin sızısı dinmedi...
Oyunun sonunda TÜKD Bursa Şubesi Başkanı Sibel Özbudak oyunun yönetmeni Kekil Şimşek ile oyuncular Mehmet Onur Yavaş ve Serkan Çağrı Taşdemir'e birer teşekkür belgesi takdim etti. Daha sonra TÜKD Yönetim Kurulu üyeleri, Koza Kültür Sanat ve Doğa Derneği ve TÜKD bursiyerleri hep birlikte bir fotoğraf karesinde ölümsüzleşti.
Nevinyalı ile Sevinyalının Öyküsü
Oyun, sınırda devriye gezen iki askerin diyaloglarından oluşuyordu. Biri Nevinya ülkesinin askeriydi, diğeri Sevinya'nın. Sınırda onlardan başka kimse yoktu.
İki asker sohbet ediyor, çamaşırlarını birbirinin siperinde kurutuyor, birbirlerinin sırtını kaşıyor, şarkılar söyleyip danslar ediyor, yiyeceklerini, içeceklerini, sigaralarını paylaşmakla kalmıyor, hayatlarını, anılarını, özlemlerini, ideallerini de paylaşıyordu. Bazen etrafta dolaşan kuçu kuçu gibi onlar da birbirlerinin tarafına geçiyordu. Kimse kuçuya bir şey sormuyordu, peki ya onlara neden soruluyordu?
Bir seferinde Mati tüfeğini temizlerken Yuan'ın harbisini kullandı da, hallerine güldüler. "Seninki eski, bu daha iyi temizler!" deyip uzatmıştı harbisini Mati'ye Yuan. Komikti evet. Trajikomikti...
O tüfek belki de onu öldürecekti...
Arada telefonları çalıyor ve yukarıdan emir geliyordu. Yukarıdan emirler sertleşmeye başladıkça konuşup gülüşen askerlerin tavrı da değişmeye başladı. Savaşın bitmesi için birinden birinin ölmesi gerekiyordu. Ama kimin? 
"Allah bizim yanımızda!" dedi Yuan. Mati de ona "Allah hem sizinle hem bizimle" dedi. 
Evet, muharebeye başlarken herkes Allah'tan yardım istiyor, herkes Allah'a yalvarıyor, herkes Allah'a dua ediyordu. 
Sonuçta binlerce Allah yoktu. Allah tekti ve acaba kimi seçecekti? Yoksa "İyi olan kazansın!" mı diyecekti? 
Galiba herkesin içinde kendi Allah'ı yaşıyordu...

Mati bu gerginlikte daha gerçekçi, biraz da ümitsiz davranırken Yuan hâlâ savaşın biteceğinin, terhis olup karısının koynuna gireceğinin, çoluk çocuğa karışacağının hayalini kuruyordu. 
"Bizi terhis etmeyecekler!" dedi Mati Yuan'a...
Yuan Mati'yi öldürme derdindeyken, Mati ona eğer kendisini öldürürse katil olacağını söyledi. 
Lakin ne acı ki savaşta katil değil, kahraman olunuyordu.
İki "düşman" arkadaş bir ara arkalarında duran göğsü teneke madalyalı, omzu bol pırpırlı komutanlarının asık suratlarını, patlıcan burunlarını, kepçe kulaklarını görmemek için portrelerin üzerini örttüler. Biliyorlardı ki her pırpır, her madalya bir can alış demekti.
Onlar birbirlerine kıyamadılar.
Ne vardı ki savaşacak... Şöyle neşe içinde yaşamak varken...

Savaşın kazananı olmaz!
Tarihe kazınan, kiminin hanesine büyük zafer, kiminin hanesine büyük yenilgi olarak yazılan savaşlarda yüzyıllardır gencecik insanlar öldü. Sevdiğine kavuşmak isteyen, öğretmen olmak isteyen, çiftçi olmak isteyen, yazar olmak isteyen, hepsi bir yana, sadece yaşamak ve büyümek isteyen gençlerdi onlar. 
Büyümez ölü çocuklar mı dediniz? Haklısınız. Onlar hiç büyümedi. Büyüyünce ne olacaksın sorusu onlara sorulduysa da cevapları havada asılı kaldı.
Kimsenin doğru düzgün yenişemediği ve çamur içindeki siperlere sıkışıp kalan Birinci Dünya Savaşı'nı Alman bir askerin ağzından anlatan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" kitabını hatırlarsınız. Gençleri savaştan soğutuyor diyerek toplatılan kitapta Erich Maria Remarque, Alman askeri Paul'ün duygularını anlatırken içiniz sızlar.
Paul sadece Paul değildir. Adı ne olursa olsun savaşlarda ölen milyonlarca gençtir...
Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Sakarya'da tertemiz alnından vurulmuş yatan yüzbinlerden biridir. Onlar, yüzü gözü dağılmış, kolu bacağı kopmuş, insanlık onuru yerle bir olmuş, hayal kurmaya dahi mecali kalmamış, yaşamak için öldürmesi gerektiğini söyleyen "büyükler"in, eline silah tutuşturduğu yeniyetmelerdendir.
Oysa Kırkpınar'da güreşen pehlivanlar gibi "büyükler" çıksa şöyle bir meydane, olsa hepsi birbirinden merdane, bir de er meydanında görsek kendilerini.
Kim haklı kim değil meselesi değil mesele. Sorunlar daha çok insan öldürerek değil, masada çözülür. Masayı devirmek ve masadan kalkmak iş değildir. Çünkü eninde sonunda o masaya oturulur. Masaya oturana kadar geçen sürede ise binlerce Paul can verir...

Birinci Dünya Savaşı ve devamında Kurtuluş Savaşı henüz iki nesil arkamda, İkinci Dünya Savaşı ise bir nesil arkamdayken, dünyanın aklını başına toplayıp sessizleştiği günlerde büyüyen biri olarak geldiğimiz duruma bakıyorum da, bu sessizliğin fazla uzadığını düşünenlerin dünyayı tekrar ateşe atmaya çalıştığını görüyorum.
Yaşını başını almış ama aklını başına almamış adamların (ya da BİR-İKİ adamın) savaş çığlıkları atarak "Burayı da alacam, burası da benim olsun, burayı da istiyorum!" diye tutturması, ona höt buna zöt demesi, uluslararası ilişkileri bam bam bam yürütmesi, büyük bir kibir ile onu bunu aşağılaması tarihe bakalım nasıl geçecek.
Geçmişten ibret almayan, öngörüsüz, insafsız, çıkarcı, sömürgeci, hırslı, aklı öncelemeyen bir anlayış ile daha çok can heba olup gider.
Kendimizi bir anda içinde bulduğumuz Siber Çağ'da savaşlar eskisi gibi mi olacak, yoksa insanlar teknoloji marifetiyle bir anda ve sessizce mi yok edilecek bilmem...
Bildiğim fazlalaştığımız, dünyaya sığamadığımız ve huzurla yaşayamadığımızdır.
Yani bu anlayıştan asla terhis olamadığımızdır!
29 Ocak 2026 / C.E.Y.

Tarkan, A-Acayipsin!

Tarkan konserleri dolup taşıyor. 
90'larda Tarkan'ı dinleyen kesim şimdi artık hayatını kazanmış kesim ve onlar Tarkan konserlerine gidip hayatla ilk tanıştıkları şarkıları bir kez daha dinlemek, 90'ları ve haliyle gençliklerini, ilk aşklarını bu şarkılarla bir kez daha yaşamak, şimdi artık çok gerilerde kalmış olan o muhteşem duygularını yakalamak istiyorlar. Bunun için büyük rakamlar ödemek onlara koymuyor. Çünkü yaşadıkları duygunun bedeli yok... 

Tarkan'ın performansı, sahne hakimiyeti, dansları, izleyiciyi nasıl coşturacağını gayet iyi bilmesi, ceketini değiştirirken sergilediği beden dili bile profesyonelliğinin göstergesi.
Ayrıca sahneye gelen sürpriz isimler de heyecanı kat be kat arttırıyor. 
Ayrıca sahne, ışık ve ses sistemi karşıdan bile insanı etkiliyor.
Sosyal medyada karşıma çıkan videolarda ben de etkileniyorum, ben de o gençlerle aynı duyguları yaşıyorum.
Haliyle 90'larda ben de (daha) gençtim. 🙂
29 Ocak 2026 / C.E.Y.

25 Ocak 2026 Pazar

Bursa'nın Otomotiv Tarihi

Bursa Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (BUSİAD) tarafından Dr. Murat Kuter’e ısmarlanan ve BUSİAD Yayınlarından çıkan “Bursa Otomotiv Tarihi” kitabının tanıtım toplantısı Podyum Davet'te yapıldı.
Kitabın tanıtım toplantısına BUSİAD üyeleri, sektör temsilcileri, otomotiv dünyasında önemli görevlerde bulunmuş kişiler katıldı. Toplantının açılış konuşmasını yapan BUSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Buğra Küçükkayalar, BUSİAD’ın bir düşünce kuruluşu ve yayınevi gibi çalıştığını, son olarak Kültür ve Turizm Bakanlığından, yayıncılık için ISBN numarası aldıklarını söyledi. Aslında yayıncılıkları yeni değildi. Yayın hayatına 1980’lerde başlayan BUSİAD’dan Bakış Dergisi hâlâ yayımlanıyordu. (BUSİAD'ın 1978 yılındaki kuruluşundan kısa bir süre sonra, Ekim 1982'de 'BUSİAD'dan Bakış'ın ilk sayısı çıkar. Dergi şu an elektronik olarak yayımlanıyor.)
Buğra Küçükkayalar
“Bursa Otomotiv Tarihi” kitabının salt bir kitap olmanın ötesinde Bursa’nın ve hatta Türkiye’nin kalkınmasında çok önemli bir yer tutan otomotiv sektörüne, 70 yıla yakın bir süredir emek vermiş insanlarımıza bir saygı duruşu olduğunu söyleyen Buğra Küçükkayalar, Bursa ve Türkiye’de otomotiv sanayinin gelişmesinde önemli katkıları olan dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı merhum Mehmet Turgut ve yine dönemin Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın efsane Genel Sekreteri merhum Ergun Kağıtçıbaşı’nı özel olarak anmayı ihmal etmedi. Bursa, yetenekli ve çalışkan insanlar şehriydi.
Küçükkayalar'ın ardından kitabın yazarı Gazeteci-Yazar Dr. Murat Kuter bir sunum yaparak dünyada ve Bursa’da otomotiv sanayinin gelişimini, o süreçte yaşanan anılar eşliğinde aktardı. 
Programın sonunda Tofaş’ta kurucu İnsan Kaynakları Direktörü olan Yalçın İpbüken ve Oyak-Renault’un uzun yıllar Muhasebe Müdürlüğünü yapmış olan Alpay Şar kısa birer konuşma yaparak kitaptan duydukları memnuniyeti belirttiler.
Dr. Murat Kuter
“Bursa Otomotiv Tarihi”
Kitap, Bursa’nın en önemli sektörlerinden biri olan otomotiv sektörünün tarihçesini anlatıyor. Tekerleğin icadından elektrikli otomobile uzanan yolculuğun anlatıldığı kitapta Bursa'nın önemi, Bursa'da kurulan ilk fabrikalar, yan sanayii ve tedarik zincirinin gelişimi epey detaylı resmedilmiş. Üç buçuk yıl süren bu çalışmaya Bursa'nın yakın tarihine vakıf, çoğu sanayici olan, isimler bilgileri ve anılarıyla katkı sağlamış. 
Kitapta Karsan'dan Tofaş'a ve Renault'a, Borçelik'ten Grammer'e, Valeo'dan Bosch'a, Aplas'tan Asil Çelik'e, Akia'dan Togg'a, Bursa'da faaliyet gösteren ne kadar şirket varsa yer verilmiş. İlk dönem at arabalarının hikâyesi, araba ressamlığı dahil unutulmamış. 
Tophane Endüstri Meslek Lisesi'nden Bursa Otomotiv Lisesi'ne eğitim kurumları, eğitim veren fabrikalar, otomotivle ilgili çeşitli dernekler ve Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi de kitaptaki yerini almış.
Epey derinlikli bir çalışma olan kitabın tanıtım toplantısında Murat Kuter bizlere Bursa'nın otomotiv sektörüne girişini, Tofaş ve Renault'un kuruluşunu, yan sanayinin gelişimini ve Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesinin Bursa'da açılışını geçmişten bugüne kısa bir yolculuk ile anlattı.
Yerli Üretim • Millî Üretim
Türkiye'de ilk yerli araba 1929 yılında, şimdi Galataport'un olduğu (o dönemdeki serbest bölge) yerde Ford tarafından (Ford T modeli olarak) üretiliyor. Ancak 1930’lu yıllarda yaşanan Büyük Buhran üretimin devamına izin vermiyor ve çalışma 1934'te sonlanıyor. Fabrikanın bir kısmı Romanya'ya bir kısmı da Mısır'a taşınıyor.
Serbest gazeteci olarak çalışan Norbert Stevenson'un tasarımı olan NOBEL ise, Türkiye'de 1958-1961 yılları arasında ikinci yerli araba olarak  üretiliyor.
1961 yılında dönemin devlet başkanı Cemal Gürsel'in emriyle, Türk mühendisler tarafından Türkiye'de tasarlanıp geliştirilen ilk otomobil üretiliyor, Gürsel'in isteği üzerine araca Devrim adı veriliyor. 135 günde geliştirilen ve 4 tane üretilen otomobiller için 3 farklı tipte 10 adet motor üretiliyor. Ancak araç yatırımcı desteği bulamıyor ve seri üretime geçemiyor. 
Üçüncü yerli otomobil olan Zafer de daha doğmadan ölüyor.
14. ve 15. dönem Bursa Milletvekili olan ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevlerinde bulunan Mehmet Turgut, Anadol'un yapımı için OTOSAN'ı TBMM'den geçiriyor. 
Sene 1966. Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesi Bursa'da açılıyor.
Yine 1966 yılında Otosan, İngiliz Reliant firmasına prototipini hazırlattığı fiberglas gövdeli, iki kapılı, bütün mekanik parçaları Ford'dan alınan, adı açılan bir yarışma ile belirlenen otomobilini, yani Anadol'u üretmeye başlıyor. Bu arada üretilen ilk Türk spor araba Anadol STC 16'dır. Sene 1973'tür, tasarım Bursalı Eralp Noyan'a aittir. 
1968 yılında Tofaş kuruluyor. Fabrika 1971 yılında Murat 124 modelini İtalyan Fiat lisansı ile üretmeye başlıyor. 
1969 yılında kurulan Oyak Renault, 1971 yılında ilk modeli olan Renault 12'yi Oyak Fransız Renault lisansıyla üretiyor.
(Murat Kuter'in bu iki fabrikanın kuruluş aşamalarının anlatımını Facebook videosu olarak izleyebilirsiniz.)
1960’lı yıllarda Fiat marka on adet otobüsün sac karoserini, İnan Kıraç’ın teşvikleri ile çekiç kullanarak üreten Kemal Coşkunöz, daha sonra yine çekiç ile iki adet kamyon şoför mahalli yapar. 1966 yılında dönemin Sanayi Bakanı Mehmet Turgut’un öncülüğünde, Kemal Coşkunöz ve Talat Diniz’in çabaları ile 269 ortaklı “Bursa Otomontaj ve Karoseri A.Ş. / KARSAN" OSB'de kurulur. Burada montajı yapılan ilk araç Mercedes N 1300'dür.
Gemlik'teki ilk Türk elektrikli araba fabrikasının yapımına 18 Temmuz 2020'de başlandı. İlk TOGG, 29 Ekim 2022 tarihinde "Anadolu Kırmızısı" rengiyle üretim bandından indi.

Murat 124'ün adı neden Murat?
Tofaş'ta banttan çıkacak ilk araca isim aranmaktadır. Nilüfer mi olsun, Ova mı olsun, Uludağ mı olsun derken Bursa'nın gelişimi için Murat Hüdavendigar'ın büyük katkısı olduğu söylenir. 
Bunu duyan İtalyan, "Murat olsun!" diyor. Napolyon Bonapart'ın kız kardeşinin eşi hancı bir Kıpçak Türkü'nün oğlu. Sokaktan gelmiş, general olmuş ve Napolyon İtalya'ya girdiğinde kendisini Napoli kralı yapmış. Joachim Napoleon Murat, İtalya'da sevilen bir isim olmuş.
Bizde ise Murat'ın adı Hacı Murat'tır. Bir dönem özel araç ile hacca gitmek serbest bırakılınca Murat 124'üne atlayan kendini hac yoluna vurmuş. Murat da böylece hacı olmuş.

Bazen Koç olmak yetmez
Açılış için İtalya'dan gelen FIAT'ın sahibi Agnelli ailesinden Umberto Agnelli ile Rahmi Koç'un, başkanların da katılacağı açılış töreni için yoğun güvenlik önlemi alan emniyet mensubu tarafından fabrikanın içine arabayla girmelerine izin verilmemesi ile aynı akşam Çelikpalas'ta düzenlenen Tofaş'ın açılış kokteyline katılan Vehbi Koç'un, girişte kendisine isim soran görevliye ismini söylemesi, görevlinin ise davetli listesinde adınız yok demesi hoş birer anı olarak anlatılır.
Gemiye Sığmayan Arabalar
Tofaş ve Renault ürettikleri arabaları ihraç etmeye başlarlar. Oyak Renault ilk ihracatını 20 adet "Renault 12" ile, 1974 yılının Nisan ayında Lübnan'a yapar. Tofaş ise ilk ihracatını 75 adet "Murat 124" ile 1975 yılında Mısır'a yapar. 
Mısır'a gidecek olan otomobiller limana gittiğinde, kendilerini taşıyacak geminin 75 otomobil için küçük olduğu görülür. Türk Loydu olan geminin sahibi Turgut Giray'dır. Kendisine otomobillerin gemiye sığmadığı söylendiğinde problem olmadığını belirtir. Gemiyi ortadan ikiye keser, ortasına parça ekler ve gemiyi uzatır. (Ne! Açılınca uzayan masalar gibi mi? Hay Allah! Başka gemi bulmak daha kolay ve daha masrafsız değil miydi?) Otomobiller gemiye yüklenir ve Mısır'a doğru yola çıkar.

Hem rekabet hem iş birliği
Tofaş'ın fabrika müdürü Süha Oğuz ile Oyak Renault fabrika müdürü Zeki Yağlı bacanaktır. Eşleri iki kız kardeştir. Ailece her zaman birliktedirler. Ancak fabrikalar rakiptir. Oyak Renault motor aksamlarında, Tofaş ise pres ile ilgili aksamlarda yoğunlaşmıştır. Bu arada Tofaş'a bir mil gerekir. Zeki Yağlı Oyak Renault olarak bunu yapabileceklerini söyler. Tofaş Müdürü Süha Bey aranır ve bir araya gelinerek burada bir iş birliği yapılır.

Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi 
Benim de çok sevdiğim Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi, Türkiye'nin ilk araba müzesidir. Bursa Büyükşehir Belediyesi bu alanı müze yapılmak üzere 30 yıllığına TOFAŞ Otomobil Fabrikası'na kiralar.
8 Haziran 2002'de açılan müze, 17 dönüm bahçe içindeki eski bir ipek fabrikasının (İpeker Fabrikası) restore edilmesiyle oluşturulur. Restorasyon, 1998-2002 yılları arasında Mimar Naim Arnas tarafından yapılır.
Bursa'da bir mezarda bulunan ve daha önce Bursa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan 2600 yıllık bir savaş arabası müzede sergilenen en önemli eserlerden biri.
Müzede Türkiye'nin çeşitli illerinden getirilen kağnılar, at ve öküz arabaları, top arabaları, ot arabası, odun arabası gibi pek çok araba, panyolar, çarklılar, yarım esebey, Briçka gibi tarihi arabalar mevcut. 
Müzede Tofaş üretimi 8 otomobil de yer alıyor. Banttan çıkan 0000001 şasi numaralı ilk arabaları müzede görebilirsiniz.
Umurbey Hamamı, Fayton Kafe, Eski Türk Evi, Fırın ve Baca, Havuz, Dokuma Alanı, Mancınıkhane ve Kozaklık olmak üzere sekiz bölümden oluşan müzede çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 
Bursa Seramik Bieanali'ne ev sahipliği yaptığı gibi pek çok çalışmaya kucak açıyor. Müze, bahçesi ve içindeki ulu ağaçları ile Bursa içinde adeta bir vaha hissi yaratıyor, şehre nefes aldırıyor. 

İnegöl Ambulans Müzesi
İnegöl Devlet Hastanesi içinde bulunan İnegöl Ambulans Müzesi beni şaşırttı. Müze sağlık tarihi, ambulans ve oyuncak müzesi olarak 2017 yılında ziyarete açılmış. 2020 yılında da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İnegöl Devlet Hastanesi Özel İnegöl Sağlık Tarihi, Ambulans ve Oyuncak Müzesi'' olarak tescillenmiş.

Motor Sporları ve Bursa
1971 yılında Tofaş Otomobil Sporları Kulübü kuruluyor. Başına Ali Sipahi getiriliyor. Oyak Renault ekibi de Tofaş ekibi de 1972 Günaydın Rallisine katılıyor. Oyak Renault, İskender Aruoba ve iki Renault 12 ile 1977 Londra Sydney Rallisine de katılıyor.  
Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi
Son Söz:
Hani "Bizden önce....." diye başlayan cümleler kuruluyor ya, eminim ki o cümlelerin otomotiv kısmı "Bursa Otomotiv Tarihi" kitabı ile yeterince iyi cevaplanacaktır. 

Otomobil Uçar Gider
Hollywood'un "Amerikan Rüyası" kavramını pazarladığı filmlerinde üzeri açık bir arabada saçları uçuşmasın diye başına eşarp bağlamış, gözüne de kocaman güneş gözlüğü takmış bir genç kız, yanında da yakışıklılardan yakışıklı beğen bir delikanlı olurdu. Bazen arabaya doluşup yaygara çıkaranları görürdük o filmlerde, bazen tenha bir yolda tek başına giderken içli bir şarkı eşliğinde hüzne gark olmuş bir karakteri, bazen polisten kaçarken yolların altını üstüne getireni, bazen serserilik edeni, bazen şehri yukarıdan gören bir yere park edip romantizmde sınır tanımayanları. Peki ya konuşan araba Kara Şimşek, onu hatırladınız mı? Ya da Thelma ve Louise, Bonnie ve Clyd, Speed gibi arabanın başrolde olduğu filmleri? Ve tabii ki Küba'daki ABD döneminden kalma antika arabaları?
10 Kasım 2024 • Havana
Atlı arabalar
Tekerleğin icadı, insanın tekerin üzerine binişi, tek tekerli, iki tekerli, üç tekerli, dört tekerli araç haline gelişi uzun bir hikâye.
Arabaya henüz motor takılmadığı dönemlerde geçen hikâyelerde baş karakter at olurdu. 
Ben-Hur filminden hatırlayacağınız Roma dönemi iki tekerli savaş arabaları, dört tekerli kupa arabaları, basit at arabaları ve faytonlar hep at ile çekilirdi. Makine icat olduktan sonra bütün o atlar araba motorunun içine doluştu ve arabanın gücünün kaç beygir olduğu at gücü ile tanımlandı. 

İçinde atların koştuğu arabalar
İskoç mühendis James Watt buhar makinelerinin gücünü atların gücüyle karşılaştırmak için "horsepower-HP" (beygir gücü) terimini kullanır. Watt, bir beygirin bir saniyede belirli bir mesafede ağırlık taşıma kapasitesini temel alarak bu birimi oluşturmuştur. Beygir gücünün şimdiki tanımı "kw". Aracın kaç beygir gücünde olduğunu bulmak için kw ölçüsü 1.341 ile çarpılıyor.
Mesela ben bu tanımı basite indirger ve aracım 1,6 beygir gücündeyse motorun içinde 1600 beygirin yaşadığını düşünürüm. Onları kontak marifetiyle deh diyerek yürütür, fren marifetiyle çüş diyerek zapt ederim. Arada kamçıyı havada şaklatınca vites yükseltir, gemlerini çekince vites küçültürüm. O kadar beygire hâkim olmak zor tabii. Beygir bu, bazen gitmez, bazen durmaz. Yemini suyunu vermek, tımarını, nalını ihmal etmemek lazım. 
Mekanik de aynı. Araç düzenli bakılmazsa çok minik aksam arızası dahi içindekileri ve dışındakileri canından edebilir. 
Malum, son pişmanlık faydasız, giden geri gelmiyor.

Şarjlı arabalar
Atları ve petrol kaynaklı yakıtları bir kenara bıraktık, hibrit araçlar ile hidrojenli araçlar ürettik, şimdi de şarja dayandık. Artık bataryanın üzerinde gidiyor, giderken gözümüzü şarj seviyesinden ayırmıyor, yolumuzun üzerindeki şarj istasyonlarını kaçırmıyoruz. Böylece hem çevreye hem de nakit olarak cebimize epey bir fayda sağlıyoruz. İşletim sistemi, yazılım güncelleme, şarj hızı, kamera sistemi, otonom sürüş ve otonom park ediş ise otomotiv dilindeki yeni terimlerimiz.
Araba konsolu deseniz, konsol değil adeta açık bırakılmış bir dizüstü bilgisayar.

Elektrikli arabaların tarihi
Elektrikli araba hikâyesine şöyle bir göz attığımda epey eski tarihlere gittim. Türkiye'de ilk elektrikli otomobil II. Abdülhamid tarafından İngiltere'de Messrs Immisch&Co şirketine 1888 yılında sipariş edilmiş. Şirketin mühendisleri Magnus Volk ve Moritz Immisch'in özel olarak hazırladıkları bu otomobil ön kısmında tek bir büyük teker yerine birbirine yakın iki küçük tekere sahipmiş. Patenti Immisch tarafından alınan, 20 Amper 48 Volt 1 beygirlik motoru varmış. 
ABD'de elektrikli otomobiller 20. Yüzyıl başlarında Anthony Electric, Baker, Columbia, Anderson, Fritchie, Studebaker, Riker, Milburn ve diğerleri tarafından üretilmiş.
Günümüzde ise Tesla ile başlayan yeni nesil elektrikli otomobil furyası tüm hızıyla devam ediyor. 

BENİM İÇİN OTOMOBİL
Yazının uzunluğundan otomobillere olan merakımı anlamışsınızdır. Benim için otomobil bir amaç değil, hayatıma konfor sağlayan bir araç. 1989 yılında ehliyet aldığımdan bu yana direksiyon elim, tekerlekler ayağım oldu. Ancak toplu taşımanın olduğu yerlerde aracımı hiç sırtımda taşımadım. Bana zaman kazandıracak şartlarda ise kendimi ona taşıttım. 
Bagajı her zaman dolu olan, içinde "yedek" olarak pek çok şey barındıran, bağlandığım ve sık sık değiştirmeden uzun zaman kullandığım, hatta o beni bırakmadan bırakmadığım, ayrılırken bile onu kırmamak için "artık sen eskidin" diyemediğim ve yenisine hemen yüz vermediğim arabamı gün gelip kullanamayacak olmak beni şimdiden üzüyor. 
İlkokul öğretmenim Aynur Vardarlı'nın kadın şoför olarak 70'li yıllarda Karacabey'de kullandığı Anadol zaman zaman bir yerlerde karşıma çıkar. Neredeyse benimle yaşıt olduğuna bakıp, "Vay be, hâlâ yaşıyoruz!" derim ona. Sonra da "60 modeller bir başka!" diye yinelerim.
Öğretmenim vefat edene kadar kendi aracını hep kendinin kullanmış olması ise her zamanki gibi şevk verir bana. Rol model olarak yattığın yerden hâlâ öğretir. 
Lakin trafiğin her geçen gün daha da delirdiği bu keşmekeşte araba kullanmak artık bir cambazlık. Ehliyeti cebine koyan kural tanımazlar bizi canımızdan bezdirdi. Ülkenin değişen profili haliyle trafiğe de yansıdı. Yol verdin vermedin kavgaları cinayetlere uzanıyor. Araçta çocuk mu var, hamile mi var, yaşlı mı var kimse dinlemiyor. Araba üzerine çıkma, camı aç hareketi yapma, ayna kırma, kapı tekmeleme en yaygın maganda hareketleri. 
Arabalarda eskiden levye taşınırdı, şimdi beyzbol sopası. (Beyzbol oynanmayan memlekette neden beyzbol sopası satılıyor diye sormayın.)
Hani insanın bazen "Keşke tekerleği icat etmeseydiniz!" diyesi geliyor da; mesele tekerlekte değil ki, tekerleğin üzerindekinde. 
Ah ah, dede kere dedeniz başımıza icat çıkarmayıp yerinde otursaydı görürdüm hepinizin havasını ya neyse...
25 Ocak 2026 / C.E.Y.