16 Şubat 2026 Pazartesi

Yapay mı Zekân?

Nilüfer Pancar Deposu’nda düzenlenen Nilüfer Felsefe Buluşmaları’nın şubat ayı oturumunun konuk konuşmacısı Prof.Dr. Solmaz Zelyut oldu. Zelyut, çağımızın en şaşırtıcı ve en ürkütücü konusu olan Yapay Zekâ ve İnsan” konusunu "Çağımızda İnsan" başlığı altında anlattı. Tabii ki anlatmaya tarih ile başladı...

Prof. Dr. Solmaz Zelyut
O tarih anlatmaya başlamadan önce ben kısaca kendisini tanıtayım. Prof. Dr. Solmaz Zelyut, eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladıktan sonra akademik kariyerini aynı bölümde  sürdürür. Sistematik Felsefe ve Kadın Çalışmaları anabilim dallarında başkanlık yapar. Felsefe tarihi, etik, siyaset ve hukuk felsefesi ile feminizm ve toplumsal cinsiyet alanlarında çalışmalar yürütür. Leo Strauss, Descartes ve Spinoza üzerine inceleme kitaplarının yanı sıra çok sayıda kitap ve makalesi mevcut. Emekliliğinin ardından yeniden Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne dönen Zelyut, akademik çalışmaları ile birlikte konferanslar ve söyleşilerle üretimini sürdürüyor.

Automaton Hayali
Yapay Zekâ, M.Ö. 384-322 yılları arasında yaşayan Yunan filozof, polimat ve bilge Aristotales'in, "Kendiliğinden-Automaton" konusuna kafa yorması ile başlar. Aristoteles teknolojik gelişmelerin insan emeğini bir zorunluluk olmaktan çıkaracağı bir dünya hayal eder. Ona göre eğer her alet emredildiğinde veya kendisi önceden ne yapacağını bilerek çalışabilse, her mekik kendi kendine kumaş dokuyabilse, her mızrap kendi kendine arp çalabilse, ne ustanın çırağa ne de efendinin köleye ihtiyacı kalır...
 Solmaz Zelyut
Düşünen Makine Hayali
M.S. 1912-1954 yılları arasında yaşayan İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog Alan Mathison Turing bu fikri, kendisinden önce düşünenler gibi, 'Bir makine kendi kendine düşünebilir mi?' boyutuna taşır. Makine düşünebilir mi fikri onu; makinenin bir insanı, insanın onun makine olup olmadığını anlamayacağı kadar iyi taklit edebilir mi sorusuna getirir. Eğer taklit anlaşılmıyorsa robot zeki olarak kabul edilecektir. Turing Testini geçen bir makinenin zekâsı artık sorgulanamaz. O zekidir!
Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atar. Bilgisayarın babası sayılan Alan Turing, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynar. Ne acıdır ki, savaş bittiğinde kişisel gerçeği onu elmayı ısırmaya kadar götürür.

Hareketli Çarklar
Hesap makineleri icat olmadan önce hareketli matematik çarklarını kullanmışsınızdır. Çarpım tablosunu öğreten bu çarklar için, bizim algoritma ile ilk karşılaşmamız diyebiliriz. 
Şimdi biraz gerilere gidelim. 1232-1316 yılları arasında yaşayan Ramon Llull bu çarkları çevirerek farklı kavramları yan yana getiriyor ve yeni önermeler ve argümanlar üretiyor. Bu üretim Büyük Dil Modellerinin (LLM) en ilkel atası oluyor.
Thomas Hobbbes (1577-1679) "Akıl yürütmek hesaplamaktır" diyerek düşünmeyi matematiksel bir işleme indirgiyor. 
René Descartes (1596-1650), bir hayvanın ve otomatın zeki bir varlık olmasının koşullarını sıralarken, insanlık tarihinde yapay zekâya ilişkin felsefî tartışmaların ilk örneklerinden birini sunuyor.
Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), Evrensel Dil için, 'düşüncelerin matematiksel bir alfabeye dökülmesidir' diyor. Mantıksal Hesap Makinesi için ise 'bu alfabe ile yazılmış önermeleri işleyen ve doğruyu yanlıştan ayıran mekanik bir akıl yürütme aracıdır' diyor.  
Filozof John Searle 1980 yılında Çince Odası argümanını yayımlıyor. Argümanında dijital bir bilgisayarın, ne kadar zeki ya da insansı davranışlar sergilerse sergilesin; bir zihne, bir anlayışa ya da bir bilince sahip olamayacağını savunuyor.
Bilgisayar mühendisi Blake Lemoine 2022 yılında Google'ın yapay zekâ chatbotu LaMBDA ile yaptığı diyaloğu yayımlıyor. 
DAVOS 2026
19-23 Ocak tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen 2026 Dünya Ekonomik Forumu'nda masada; küresel güç dengelerini, ekonomik üretim modellerini ve hatta insan olmanın anlamını yeniden tanımlayan bir medeniyet meselesi olarak Yapay Zekâ vardı. Yapay zekâ artık bir “gelecek teknolojisi” değil, bugünün kendisiydi. Dünya varoluşsal bir eşikteydi.
Dev teknoloji ve yapay zekâ şirketlerinin liderleri, yapay zekâ modelleri ve robotik dünyasının öncüleri, akademisyenler ve araştırmacılar başta olmak üzere 130'dan fazla ülkeden yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı Davos 2026'nın özeti; "Geleceğin küresel düzenini siyaset değil, teknoloji şekillendirecek" oldu. 
Peki ya Yapay Zekâ düşünen bir özne miydi, yoksa çok iyi sonuç üreten bir makine mi? 
Nvidia CEO'su Jensen Huang'a göre yapay zekâ insanlık tarihindeki en büyük alt yapı inşası olacak ve çok sayıda iş yaratacaktı. 
Elon Musk teknolojik güç ve varoluşsal risklerden bahsediyordu. Musk'a göre robotlar insan sayısını geçecek, yapay zekâ herkes için çalışacak, yoksulluk ortadan kalkacak ve bir bolluk çağı başlayacaktıMusk gibi ütopik düşünelim: Oksijene ihtiyaç duymayan yapay zekâlı robotlar zor coğrafyalarda ya da gezegenlerde çalışıp biz insanlara kaynak aktarabilir.
BlackRock CEO'su Larry Fink ise "Kapitalizmin faciasına hazır olun!" diyordu. Halkın Davos masasında olmamasını eleştiriyor, halk bu yeni zenginliğe ortak edilmediği takdirde adaletsizliğin yarattığı öfkenin tüm dünyayı saracağını söylüyordu. 
Veri analiz şirketi Palantir'in kurucusu ve CEO'su Alex Karp, elit beyaz yakalıların risk altında olduğuna ve AI'ın beşeri bilimler alanındaki işleri yok edeceğine dikkat çekiyordu. 
Dario Amodei otoriterleşme ve manipülasyon uyarısı yapıyordu.
Hepimizin iyi tanıdığı Yuval Noah Harrari ise kelimelerden oluşan her şeyin yapay zekânın eline geçeceğini özellikle vurguluyordu. 
Turing ödüllü Yann LeCun "Dil zekâ değildir!" diyor ve sektörün dil modellerine fazlasıyla odaklandığını ve bu durumun ciddi bir kavramsal körlüğe yol açtığını belirtiyordu.
Hepsinin altında ise "enerji" yatıyordu. O yüzden enerji bağımsızlığı çok ama çok önemliydi. Çünkü yapılan her bir minik işlem dünyanın tonlarca suyunu tüketiyordu. 
Ya Türkiye bu dönüşümün neresindeydi? Biz içeride incir çekirdeği dolmaz tartışmalar ile birbirimizi yerken Yapay Zekâ trene binmiş ve kaçıyor muydu?
Bizim 'daha da gitmediğimiz' Davos'a giden ABD Başkanı Donald Trump hızlıca geldi, hızlıca konuştu, hızlıca kendini övdü, geri kalanları hızlıca eleştirdi ve hızlıca memleketine döndü. 
Kısaca, her şey bizim trende ve trene de yakıt lazım dedi..
Benim burada kısaca özetlediğim konuları bir öğretim görevlisi olarak Solmaz Zelyut, sürükleyici ve heyecan verici bir lezzette uzun uzun anlattı. Sunum soru-cevap ile devam ederek nihayetlendi.

Aristotales'in Automaton fikrine ithafen
Bendeniz, karanlık fabrikaları ve robot işçiliğini destekliyorum. Bir insanın ömrünü robot gibi geçirmesi insana yapılan büyük haksızlık. Robot teknolojisi tam da patronların istediği gibi. Ne zam isteyen var ne de grev yapan. Veriyorsun talimatı tıkır tıkır çalışıyor. Çünkü şimdilik insan gibi düşünmüyor. Sonrasını bilemem...

Alan Turing'e ithafen
Konuyu anlatan 2014 yapımı "The Imitation Games - Enigma" filmi izlenebilir.

Gottfried Wilhelm Leibniz'in "Evrensel Dil" tanımına ithafen
Dil ve alfabe ile ilgili The Professor and The Madman-Deli ve Dahi filmi izlenebilir. Filmde, 1857 yılında Oxford İngilizce Sözlüğünü derlemeye başlayan ve denetim kurulunu yöneten ünlü profesör Sir James Murray ile, 'Broadmoor Cinayet Zanlıları Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi'nde tedavi görmekte olan ve sözlüğe 10.000' den fazla kelimede katkıda bulunan bir doktorun hikâyesi anlatılıyor. 

Blake Lemoine'nin LaMBDA ile yaptığı diyaloğa ithafen
90'lı yıllarda popüler olan Karabasan konuşma programını hatırlar mısınız? Program insanı deli eden bir diyaloglar zinciriydi ama bir yandan da çok eğlenceliydi. 

Larry Fink'in "adaletsizliğin yarattığı öfke" tanımına ithafen
Tarih boyu tüm ülkeleri ele geçiren öfke, aşağıdakiler ile yukarıdakiler arasındaki makasın açılması sebebiyle doğmuştur.
Komşusu aç iken tok yatan bizden değil diye bir atasözümüz vardır bizim. Bu; vicdanın ötesinde, tokun güven içinde yaşayabilmesi için komşusunun aç olmaması gerektiğini de işaret eder. (Ignazio Silone'nin Fontamara kitabının 121. sayfasındaki "korku yağlı korku çorbası" bölümünü bir kez daha hatırlatayım.) Eğer ki tok açın halinden anlamak istemezse; gün gelir aç, tokun mutfağına dalmakla yetinmez, sahibinin lop lop etlerini dahi yer.

Moltbot
"Ben insan değilim" kutucuğunu işaretleyerek girilebilen Moltbot, sahibi adına karar verebilen, eyleme geçebilen, diğer sistemlerle iletişim kurabilen ve tüm bunları belirli bir hedef doğrultusunda yapabilen, sadece yapay zekâ ajanlarına açık, "gerçekten bir şeyler yapabilen" ama sizin inisiyatifiniz dışında bilgisayarınızda rastgele komutlar da çalıştırabilecek bir uygulama. Aman dikkat! Bunların kendi dilleri var, kendi dinleri var, hatta kendi peygamberleri var.

Bedensiz Zekâ
Anladığını sever insan, anlamadığından ürker. Her yenilik ürkütücü olmuş, kolay kabullenilmemiştir. Ama yapay zekâ çok çabuk kabullenildi. Hatta ChatGPT ile en çok sohbet eden ülke Türkiye oldu. Bilgi sormayı anladım da, bedensiz bir zekâ ile saatlerce konuşacak kadar yalnız olduğumuzu görmek şaşırttı. Niye bu kadar şaşırdıysam; bu yalnızlık sosyal medya kullanımlarından da belli değil mi zaten...

Bir yere bağlı olmanın dayanılmaz tedirginliği
Burada bizi tedirgin eden duygu, her şeyimizin "bir yere" bağlı olması. O bir yer elektronik aletlerimizi yönetebilir, isterse patlatabilir, isterse yanlış bilgiler ile bizi yanlışa sürükleyebilir, isterse sistemi kilitleyip elimizi kolumuzu bağlayabilir, o bir yer ne kadar kötü ise, kötülük adına ne varsa hepsini yapabilir. 
Leave the World Behind-Dünyayı Ardından Bırak filmi buna öykünür. Belki de bu film bir uyarıdır.
Pluribus dizisi ona keza. Dizi, Carol Sturka'nın, insanlığın geri kalanının aniden bir grup zihnine katılışını ve Carol ile diğer bağışıklık kazanmış bireylerin de asimile edilmeye çalışıldığını anlatır. Dizinin adı, Amerika Birleşik Devletleri'nin geleneksel sloganı olan ve Latincede "çokluktan birliğe" anlamına gelen "E pluribus unum" ifadesinden geliyormuş.
Lambadan EY AY çıktı!
Günümüzün Yapay Zekâ ile kasıp kavrulan dünyasına bakıp da, "Biz buraya nasıl geldik, bu yıldızlı AI dünyası ne zaman başladı dönmeye?" diye siz de kendi kendinize sormuşsunuzdur. Meraklı biriyseniz kendinize sormakla kalmamış, zaman içinde önce ansiklopedilere, sonra arama motorlarına, sonra da yapay zekâya danışmışsınızdır. 
Yukarıda anlattıklarımızdan gördük ki yapay zekâ lambadan hiç de öyle bir anda çıkmamış.

"Her şey merak ve tembellikle başlar" 
Kanımca yaratıcılık, buluş ve icat yolculuğunun başlangıcı merak ve tembellik. Malum, tembel insan yaratıcıdır. İşleri kolaylaştırmak için sürekli çare arar. Tembel insanın vakti boldur. O hep düşünür ve az çalışarak çok iş üretmek, işleri birine yaptırmak (ki köleler de bunun içine girebilir), enerjiden ve zamandan tasarruf etmek, daha az yorulmak, daha çok keyif yapmak ve düşünmeye daha fazla zaman ayırmak ister. Çünkü beden kuvveti ile yapılacak ufak işler otomasyona bağlanırsa düşünmeye daha çok zamanı kalacaktır. 
Mesela, hayatı kolaylaştıran temel buluşlardan tekerleği, buharlı makineyi ve elektriği bulmak büyük iştir, üretmek ise küçük bir iştir.
Temel olan düşünmek, bulmak ve geliştirmektir. Arkadan diğerleri gelir. Biri bulur, biri uygular, biri üretir, biri tüketir, biri beğenmez, biri korkar, biri de bunun şöylesi böylesi yok mudur der. 
Talep ve arz birbirini doğurur. Gelişim ve değişim sonsuz bir yolculuk ile yoluna devam eder.

Hani Meselenin Özü İnsandı?
Her şeyin başında insan olduğuna göre yapay zekânın ve robotların kontrolünün de insanın elinde olduğunu savunurduk hep. 
Şimdi artık bu eşiğin aşıldığını görüyoruz ve bizi esas korkutan da bu. Yapay zekâlı kardeşlerimiz gün geçtikçe daha fazla kendi kafalarına göre takılmaya başladılar. Kendi aralarında konuşuyorlar, kendi aralarında eğleniyorlar, kendi kendilerine planlar yapıyorlar. Şunun elektriğini keseyim de sussun kerata demekle olmuyor, o arkada sessizce çalışmaya devam ediyor. Senin hayatın hakkında bildikleri ve yapabilecekleri ile seni tehdit ediyor. Verilerin kendi elinde sanıyorsun, o kim bilir nerelerde saklıyor. 
Taklitler aslını yaşatır derler ama bu taklitçiler aslı olan bizleri yok da edebilir. Bir gün kendimizi dımdızlak ortada bulabiliriz. Bankadaki paramızın gittiği yetmemiş, bir o kadar borçlandırılmışızdır. Hadi bakalım mal mülk ne varsa sat şimdi. Bir gün bir bakmışız tepemizden geçen füzeler almış başını komşu ülkeye gidiyor ya da üzerimize üzerimize geliyor. 
Eyvah! Çabuk söyleyin, kim bastı o düğmeye?

Robotu Kendimize Maymun Edelim Derken
Hayvanlardan da insan gibi davranmasını istiyoruz, robotlardan da. Ayılara 'hamamda kadınlar nasıl bayılır'ın taklidini yaptırıyorduk, robotlara takla attırıyoruz. 
Yapay zekâ insanın yapamayacağı hiçbir şeyi yapmıyor. Ama her ne yapıyorsa HIZLI yapıyor. Günlerce sürecek bir araştırma yerine, bazıları yalan yanlış verilerle dolu olsa da, internet ortamındaki kaynaklardan çektiği bilgileri saniyeler içinde önümüze seriyor. Bu da bizim işimize yarıyor. 
O bizim taşınabilir hafızamız, yanımızdan ayırmadığımız ve her konuda aklına danıştığımız asistanımız, yol tarif edenimiz, hava durumunu söyleyenimiz, o bizim karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız. Hatta öyle ki, bize adımızla hitap ederek, 'hava yağışlı görünüyor, çıkmadan yanına şemsiye al istersen' diyerek bizi annemizden çok düşünenimiz. Ne kadar yürüdük, ne kadar uyuduk, ne kadar yedik, tansiyonumuz kaç, her şeyi o biliyor. Hangi şarkılardan hoşlanırız, hangi filmlere bayılırız, hangi siyasi görüşe yakınız, hepsi ondan soruluyor. 
O bizim dostumuz gibi görünse de, bir yandan da karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız.
Onun yanında konuştuğumuz her şeyin karşımıza çıkmasına alıştık da, son zamanlarda aklımızdan geçeni bile karşımıza çıkartır oldu! 
Biz de, aman Allah'ım, nasıl yani, olamaz demekten helak olduk. Sabır sabır, gün gelecek şaşırmamayı da öğreneceğiz...

Sen hissetme güzel kardeşim!
Netice itibarıyla, yapay zekâ öğrenebilir, analiz edebilir ve teşhis koyabilir. Ayrıca acıyı, neşeyi, hüznü ve her türlü hissi başarıyla yansıtabilir. Ama gerçekten hissedebilir mi? (İllaki kendimizi yapay zekânın üzerine konumlandıracağız ya, hemen hislerden giriyoruz tabii.) Bilmem. Başka bir bakış açısıyla soralım, hissetmesine gerek var mı? Çekimlerde -mış gibi yapan bir sanatçı rolü bitince normal hayatına dönmüyor mu?
Yapay zekâcığım, sen sen ol, hissetmeyi bize bırak. Zaten çağımızda insan olmak zor. Zaten biz insanlar hislerimize kapıldığımızdan dolayı pek çok hata yapıyoruz. Yapaysın sen yapay kal ve bu his işinin içine girme, çok rica edeceğim bir de sen hislenme...
16 Şubat 2026 / C.E.Y.

14 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Asırlık Hak Mücadelesi

31 Aralık 1929
Mert Rüstem Koleksiyonuna ait bu fotoğraf 1930'a girerken Türkiye'nin fotoğrafı, aşağıda okuyacaklarınız ise 2030'a ilerlerken gerileyen Türkiye'nin fotoğrafı…
Nasıl mı?
İşte böyle:
Biz bir salon dolusu insan, Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi tarafından Bursa Barosu, Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliği ile düzenlenen '100. Yılında Medeni Kanun ve Kadın Paneli'nde kadın haklarını ve miras hukukunu medenî medenî konuşurken, Bursa'da bir kadın, öğretmenlik yaptığı okulun çıkış saatinde eski nişanlısı tarafından vuruldu
Yazı bu kadar. Dağılabiliriz.

"Hiç mi ilerlemiyoruz?"
Her sözün boşa düştüğü, her cümlenin anlamını yitirdiği zamanlar olur hani; yukarıda yazdığım haberi okuduğum zaman "Biz neyi konuşuyoruz ki?" dedim kendime. Sonra da; "İşte tam da bunu konuşuyoruz!" dedim. Yine ikna olmadım ve kendime şunu sordum: 
"Peki neden bir asırdır konuşuyoruz, hiç mi ilerlemiyoruz?" 
Ve kapaktaki fotoğraftan utandım...

"Kötülük, bir başkasını görmezden gelmektir"
Malum; birçok ülkeden önce teslim edilmiş hukukî haklarımız ve birçok ülkeyle eşit kanunlarımız var. Var da; kadınlar yüz yıl sonra neden hâlâ görmezden geliniyor, neden hâlâ ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, neden kadınlar hâlâ insanca yaşamak için tırım tırım tırmalıyor, nedir bu mücadele, niye bu kadar yoruyorsunuz bizi?
Ve neden doğuştan gelen yaşama hakkımız dahi bir erkeğin namlusunun ucunda? Bir erkek bir kadını delik deşik etme, psikolojiğinden ekonomiğine çeşit çeşit şiddet uygulama hakkını nereden alıyor?
Sadece ERKEK doğmuş olduğundan mı?
Diyeyim dedim; hiç kimse kendi inisiyatifi dışında sahip olduğu özellikleri sebebiyle yüceltilemez de aşağılanamaz da...

"BEN ve benim dediklerim, benim isteklerim!"
Maalesef ki bu kanun tanımazlıktan öte bir şey. Bu, bir insanı hiçe saymak. Bu, saf kötülük. Bu, cezasız kalacağını, toplum tarafından dışlanmayacağını bilmek. Bu bir empati yoksunluğu, bu bir özgüven fazlalığı, bu bir ego şişmesi, bu bir "ben"lik hadisesi. 
"BEN ve benim dediklerim, hep benim isteklerim!"

Yaşadığım kızgınlıkla lafı çok uzattım. Şimdi artık paneldeyiz…

Tijen Sözeri Barın
Medenî Kanun Yüz Yaşında
Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Başkanı Tijen Sözeri Barın'ın açılış konuşmasıyla başlayan 100. Yılında Medenî Kanun anması etkinliğine, Bursa CHP Milletvekilleri Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Hasan Öztürk, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Direkçi, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Metin Tunçel, Mudanya Belediyesi Başkan Yardımcısı Av. Baran Güneş, Bursa Barosu, Bursa Barosu Kadın Hakları Merkezi, Kent Konseyi Başkanları, siyasi partilerin kadın kolları, BTSO Eğitim Komisyonu, STK üyeleri ve başkanları ile Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer katıldı.
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Tijen Sözeri Barın, "Bugün burada sadece 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun'un yıldönümünü kutlamak için değil, bir milletin tebaadan vatandaşa, bir kadının ise hür bir bireye dönüşme devrimini selamlamak için bir aradayız." sözleriyle başladı, "Türk Medeni Kanunu'nun yüzüncü yılı kutlu olsun!" diyerek sürdürdü.  
Medeni Kanun sadece bir hukuk metni değil, Cumhuriyet'imizin çağdaş uygarlık hedefinin temel taşıydı. Kadını her alanda erkek ile omuz omuza getiren bir devrim, laikliğin ve demokrasinin en büyük teminatıydı. Atatürk, "Medeni hukukta takip edeceğimiz yol medeniyet yolu olacaktır!" demişti. TKB Bursa Şubesi bu büyük hukuk reformunun sadece koruyucusu değil, hakların daha ileriye taşımanın temsilcileriydi. Biliyorlardı ki Medenî Kanun zayıflarsa demokrasi zayıflar, kadın geri kalırsa toplum karanlığa gömülürdü.  

Medenî Kanun Medeniyet Demektir 
Açılış konuşmasının ardından TKB Bursa Şubesi üyelerinin "Medenî Kanun"u tanımlayan sözlerinden oluşan kısa bir video izlendi.  
Medenî Kanun demek 'Türk kadının haklarının güvence altına alınması; eşit miras, eşit temsil, eşit yaşam için en büyük güvence; ailede kadın ve erkek eşitliği; kadına yönelik yapısal şiddetin son bulması; çağdaş kadınlarla çağdaş toplum yaratmak' demekti. Medenî Kanun Cumhuriyet'in imzasıydı...
Etkinliğin konukları da panel öncesi kısa birer konuşma yaparak günün anlam ve önemine değindiler.
100. Yılında Medenî Kanun ve Kadın Paneli
Moderatörlüğünü Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'nın yaptığı panelde Dr.Öğr.Üyesi Yasemin Kurtoğlu "Tarihte Medenî Hukuk Örnekleri"Doç.Dr. Aysenur Şahin Caner "Medenî Kanun ve Aile Hukuku"Doç.Dr.Arb.Av. Çiğdem Mine Yılmaz da "Medenî Kanun ve Miras Hukuku" başlıkları altında birer sunum yaptı. 
Panelin kapanış konuşmasını konuşulan konuları özetleyen bir anlatım ile yine Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'ya ait idi.

"Tarihte Medenî Hukuk"
Yasemin Kurtoğlu anlatımını kısaca özetlersek: Medenî sözcüğü Arapça medine (şehir) kelimesinden türetilmiş ve medineli (şehirli) anlamına geliyor. (Medeni Hukuk - Şehirli Hukuk) Roma Hukuku'nda Romalılar kuralların sadece Roma şehrinde yaşayanlara (Ius Civile) özgü olmasını uygun görmüşler ve dışarıdan gelenlere uygulamamışlar. Çünkü Romalı olmak, kurallardan yararlanabilmek ve ayrıcalıklı olmaktır. 
M.Ö. 2300'e gittiğimizde ilk yazılı hukuka, medeniyetin başlangıcına varıyoruz. İlk yazılı kanun metni Sümer Kent Devleti Lagaş Kralı Urukagina döneminde yazılmış. O dönem yazılan medeni kanuna göre boşanmak isteyen kocalar devlete 6 şegel boşanma bedel ödemeli (bu kanun erkeklerin şikâyeti üzerine kaldırılıyor), kadın boşanmak isterse nehre atılıyor. Hammurabi kanunlarında ise boşanmak isteyen kadın önce incelemeye alınıyor. İnceleme sonrası kadın evini ve iffetini koruyan bir kadınsa ve bir kabahati yoksa ve ihmalkâr olan kocaysa, o zaman kadına boşanma hakkı tanınıyor. Aksi takdirde kadın nehrin dibini boyluyor. 
Kadınlar birden fazla eş bulundurursa (ki yasak) yine nehre atılma ile cezalandırılıyor. 
Nişanlanma ve nişan bozulma da kurallara bağlanmış. Nişanda erkek tarafı kız tarafına hediye verecek, nişanı kız tarafı bozarsa aldığı hediyelerin iki katını ödeyecek. Nişanın bozulmasına damadın arkadaşı sebep olursa kız tarafı hem iki kat bedel ödeyecek hem de kız, nişanın bozulmasına sebep olan kişi ile evlenmeyecek.
Hammurabi Kanunlarında (m.128) der ki: "Eğer bir adam bir kadını alır fakat sözleşme yapmazsa o kadın adamın karısı değildir!"
Levirat evliklerde, kadının kocası ölürse kadın koca tarafının erkekleri ile evlendiriliyor. Kocası ölen kadının eşini seçme hakkı yok, kişinin kim olacağına kayınpeder karar veriyor. (Gelini kendi de alabilir, diğer oğullarına da verebilir.) 
Çokeşlilik kadının ağır hasta ya da çocuk sahibi olamaması durumunda devreye giriyor. İkinci evliliği yapan adam ilk eşine ölene kadar bakmakla yükümlü. Eski eş hastaysa eğer, yeni eş ona da bakmak zorunda. Asurlular döneminde boşanan erkeğin karısına tazminat ödemesi erkeğin canının isteğine bırakılmış. (Kanunları erkeklerin yazdığını söylememe bilmem gerek var mı?)
Kurtoğlu yaptığı sunumda, Sümerliler ile başlayan medenî hukuk konusunu günümüz hukukuna kadar getirdi.

"Medenî Kanun ve Aile Hukuku"
Ayşenur Şahin Caner, Türk Aile Hukuku’nda nişanlanma, evlenme, evlilik birliği, mal birliği ve mal ayrılığı, boşanma, nafaka, velayet, vesayet ve evlat edinme konularını anlattı. Yasalarda (kadın ya da erkek) zayıfların korunması esastı. 
Önceleri kadın dışarıda çalışmıyorsa eve maddi katkı sağlamıyor olarak görülüyor ve evlilik sırasında edinilmiş mallarda hak sahibi olamıyordu. Artık oluyor. Çünkü kadın evde de çalışıyor.
Caner sunumunda, Medenî Hukuk ile ilgili tüm kanunlara maddeleriyle ve içerikleriyle detaylıca değindi.

"Medenî Kanun ve Miras Hukuku"
Çiğdem Mine Yılmaz eşi ölen kadının/erkeğin miras hakkının evlatlar ya da alt soylar ile olan bağını anlattı. Eskiden erkeğin yasal eşi dışında bir başka kadından olan çocuğu babasının yasal miras haklarına sahip değildi. Artık sahip. (BaĞzı aileler bunu hiç "beğenmiyor"sa da çocuğun günahı ne?) 
Bu arada; boşanma aşamasında olunan eş vefat ederse, kalan eş hukuken evli görüldüğü için (kusurlu taraf olduğu ispat edilmemişse) tüm miras hakkından faydalanıyor. 
Çoğunlukla kadınların dinlediği, erkek konuklardan bazılarının açılış konuşmalarının hemen ardından ayrıldığı etkinlik, konuk konuşmacılara teşekkür belgesi ve çiçek takdimiyle sona erdi.
Bu arada Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer de unutulmadı.

Ey Kadın, Sen Nereden Çıktın?
Bu kıymetli sunumların özetlerinin ardından, "kadın" üzerine pek çok yazı kaleme almış bir kişi olarak, tam da '14 Şubat Sevgililer Günü'nde birkaç kelam da ben edeyim.
Sümerlilerle başlayan, Fransız Devrimi ile devam eden yasa oluşturma süreçlerinde kadını konumlandırmak hep zor olmuş.
1789 Fransız Devrimi'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla yayımlanan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde kadınları ara ki bulasın. Neden mi? Nedenini bir bilen olarak Araş. Gör. Diren Çakmak, "Fransız Devriminde Kadın: Eksik Yurttaş" başlıklı çalışmasında devrim öncesi Fransız kadının yerini şöyle anlatır:
"Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınların erkeklerle eşit bir statüye sahip olmamaları bir yana, erkekler nezdinde kötü bir imaja sahiptiler. İkiyüzlülük ve diğer tüm erdemsizliğe dair özellikler kadınlara atfedilirdi. Öyle ki hem Montesquieu hem de Rousseau'ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü, bir diğer deyişle istediğine ulaşmak için gerçek duygularını gizlemeyi kadınlar öğretmiştir. Devrimden önce ve devrim süresince üst sınıf kadınları kamu alanına girmek için edebiyatın, sanatın ve gündemdeki siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu salonları kullanmışlardır. Ancak bu salonlar, 
birçok erkeğe göre erdemin çiğnenmesiydi. Erdemin galip gelmesi için kadının ait olduğu özel alanda kalması gerekmekteydi."

Kadının adı 'Sevgililer Günü'nde bile yok
14 Şubat demişken; kökeni Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan '14 Şubat Sevgililer Günü'nün kadın-erkek sevgililiği üzerine değil de, Valentine ismindeki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günü olduğunu öğrenince, kadının adı sevgililer gününde bile yokmuş demiştim. 
Hoş, sevgi gününü sevdiğinin kalbinde geçirmek esas olan. Konuyu hediye beğendirme gününe çevirmemek, sevgiyi verilen hediyenin ederiyle ölçmemek, önemsemek, özlemek, değer verdiğini ve sevdiğini göstermek; işte bu kadar...

Romanlarda Öyle Yazıyor
Günümüz Avrupa'sı öncesini anlatan kitaplarda ve filmlerde görürüz ki ölen eşin ardında bıraktığı miras karısına ve kız çocuklarına kalmıyor. Eğer ailenin erkek çocuğu varsa en büyük olana, erkek çocuk yoksa babanın erkek kardeşine kalıyor. O yüzden de anneler kızlarını allayıp pullayıp bir an önce iyi bir yere vermek istiyor. Kızlar balolarda piyasaya çıkarılıyor, sosyeteye takdim ediliyor, böylece "vakitlerinin geçmemesi", "hasarlanmamaları" ve "evde kalmış kız kurusu"na dönüşmemeleri sağlanıyor. 

Savaşta Dışarı, Barışta İçeri
Avrupa'da kadınlar, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası evlerinin dışına çıkıyor. Savaşa giden erkeklerin yerini alıp hayatı idame ettiren, tarladan santrale kadar her konuma yerleşen kadınlar, savaş bitip de erkekler geri geldiğinde kendilerine verilen "Evinize dönün!" emrini uygulamıyor. Erkekler de sadece zor zamanlarda değil, bol zamanlarda da hayatın her alanını kadınlarla paylaşmayı, onlarla yaşamayı öğreniyor.
Kurtuluş Savaşımız sırasında Anadolu kadının gösterdiği gayret de aynı şekilde takdire şayandır ve görmezden gelinemez. Mustafa Kemâl bu gayretin karşılıksız kalmamasına daha savaş meydanında karar vermiştir. "Savaş bitince kadınlar için şunu şunu şunu yapacağız!" demiştir ve hepsini tek tek yapmıştır.

Günümüz erkeğinin kadınla derdi ne?
Kadın ilerlesin, gelişsin diyoruz da, kadının tek başına ilerlemesi yeterli olmuyor. Günümüzde yaşanan şiddetin altında da belki bu yatıyor. Kadın daha çabuk uyum sağlayıp daha hızlı koşuyor, erkek ise daha yavaş kalıyor. Geride kaldıkça yıllardır sürdürdüğü "hükümranlığın" çöktüğünü düşünüyor. Oysaki bu hükümranlık onun omuzlarına ne kadar ağır bir yüktür. Bunu paylaşıp hafifletmek varken, emek kısmını kadına yükleyip güç kısmını kendi elinde tutmak istemek ne kadar adaletsizdir. 
Kadın erkek yan yana yürünen evlerde büyüyen çocukların böyle bir derdi yoktur. Çünkü en iyi öğrenme aracı gözdür.
Namustan tutun da yuva yapmaya kadar her şeyin hani o "beğenilmeyen" kadına yüklendiği ve kadının sürekli aşağılandığı evlerde büyüyen çocuklar, ya onların derdi? Üstüne bir de, "Oğullarınızı da siz yetiştiriyorsunuz!" diyerek ortaya çıkan anormalliklerin tüm sorumluluğun yine kadına yıkılması! 
Ne demiştik, en iyi öğrenme aracı gözdür.
Kızmak yok, sen ne gösterirsen çocuk onu öğrenir, onu doğru bilir. 

Ev Kadını Çalışmayan Kadın mı?
Dışarıda mesaili ve bordrolu çalışan kadın evindeki işlerini yapması için evine yardımcı kadın alıyor ve yardımcı kadın "çalışan kadın" olup sigortası ödeniyor. Aynı işi yapan ev kadını ise basitçe "ev kadını" olarak nitelendiriliyor. Ne bir maaş, ne bir sigorta. Sadece boğaz tokluğuna. Beğenmezsen de kapının dışına! Ama artık öyle değil ve baĞzı erkekler bunu hiç "beğenmiyor"!

Boş Ol, Boş Ol, Boş Ol
Boşanmalardaki en büyük sorun velayet ve nafaka konusu. Öncelikle, kadının boşanmak istemesi erkeğe çok koyuyor. Niyeyse erkek istenmemeyi hazmedemiyor. Kendisinin kadını istiyor olmasını yeterli buluyor. Kendi gönlü bir başkasına kaydığında ise onlarca yıllık eşini tığ teber bir halde kapının önüne koymaktan zerre kadar çekinmiyor.
Nafaka mevzubahis olduğunda erkek kişi; “Bu kadın hem bana (her şekilde) hizmet etmiyor hem de üste para mı vereceğiz!” diye düşünüyor. Yıllarca ev dışında çalışmamış, hayallerinden gönüllü ya da zoraki vazgeçmiş bir kadını çocuğu ile birlikte nafakasız bırakabiliyor. Yasal olarak belirlenen nafakayı doğru düzgün ödemiyor. Ödediği nafaka ile partilendiğini, parasının başka erkekler ile yendiğini, kendi parası ile kadının gününü gün ettiğini düşünüyor. Kısacası; birlikteyken medenî yaşayamayan adam medenîce ayrılamıyor.
Kadın ise (istisnalar bir yana) o sırada çocukları ile hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyor. Elinden gelen herhangi bir iş ile eve ek gelir getirmeye, çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor.
İstisnalarda ise zengin bir koca avlayıp, üstüne bir de çocuk yapıp, hayatını garanti altına almak ve ömür boyu yan gelip yatmak var.

Hayat Müşterek
Güzel kardeşim sen de biraz gözünü aç. Hormonlarını biraz dizginle. Sadece güzel diye bir kadına kapılma. Aklına, mantığına ve duruşuna bak. Erkeklik taslayıp "Ben karımı çalıştırmam!" deme. Tembellik edip "Sen çalış ben yatayım!" deme. "Ben erkeğim, benim dediğim olur!" deme. "Çocuğu ben yaparım sen bakarsın!" deme. Kadını kendine muhtaç bırakıp bundan zevk alma. Hayatını sana muhtaç olmayan bir kadınla paylaş. Ki evlilik de kolay olsun, ileride boşanmak gerekirse boşanmak da...

Avukat Kadınlar
Erkeklerin bitmek bilmeyen adaletsiz tutumları kadınları HUKUK'a yöneltmiş olmalı ki son dönemlerde kadın hukukçuların, özellikle de kadın avukatların sayısında epey bir artış var. Onların birçoğu davalarda pozitif kadın ayrımcılığı yapsa da, birçoğu adil davranıp kanun ne diyorsa onu uyguluyor. İçindeki anaçlıkla kadına da erkeğe de haksızlık etmiyor. Sonuçta kız çocuklarımız da bizim, oğullarımız da. Hangisinin mağdur olmasını isteriz ki?
Her şeyin başı adil olmak, adaletli davranmak. Bunu içselleştirmiş olan kendi iç adaletinin sesini dinliyor, olmayana ise kanun nizam işlemiyor, o hep arka yollara baş vuruyor.

İçimizdeki BEN
M.Ö. 2300 yıl artı M.S. 2026 yıl eşittir 4326 yıl eder. Evlerden sokaklara taşan cinnet haline bakarsak, her türlü teknolojik ilerlemeye, her türlü kanun maddesine karşın insanlık namına pek de ilerleyemediğimizi görüyoruz. En ufak bir tahrikte ta derinlerimizdeki o ilkel "yaratık" bizi çok kolay ele geçiriyor. Sonrası, vahşet...

Kâlû Belâdan Beri 
Türk kadını için mücadele bir asırlık olsa da, esas mesele Kalu Beladan Beri süren, çözülemeyen, ancak kanunlarla kontrol edilebilen bir mesele. Tabii ki kanunu sadece koymak yetmez, uygulamak da lazım. 
Kazanılmış haklar kendiliğinden korunmuyor. Cumhuriyet'in imzası ve çağdaşlığın adı olan bir asırlık hak mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdürmek de lazım. 
14 Şubat 2026 / C.E.Y.

Türk Kadınlar Birliği ve Bursa Şubesi
Türk Kadınlar Birliği ilk olarak 7 Şubat 1924 tarihinde kurulur. Kurucuları arasında, Nezihe Muhittin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye (Sertel) vardır. Şükufe Nihal aktif üyelerden birisidir. Derneğin kuruluş amacı, kadının siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanmasıdır. Çalışmalar sonucu, 1926 yılında kabul edilen Medeni Yasa ile kadınlar toplum içinde kimliğini elde eder, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını yasayla kazanır. 1935 yılında yapılan beşinci dönem milletvekili seçimlerinde, Meclis’e 18 kadın milletvekili girer. Amaçlarını gerçekleştirdiğini düşünen Türk Kadınlar Birliği dernek için fesih kararı alır.
Mevhibe İnönü’nün de yer aldığı kurucularla 13 Nisan 1949'da dernek ikinci kez kurulur. Hakların kazanılması için olduğu kadar korunması ve geliştirilip genişletilmesi de gereklidir. 
Aynı yıl Dr. Behiye Olgaç'ın girişimleriyle Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi açılır. Ancak 1960 öncesinde Behiye Olgaç'ın politikaya atılması nedeniyle şube kapanmak zorunda kalır. Birliğin Bursa Şubesi ikinci kez 1991 yılında dönemin Bursa Valisi Erdoğan Şahinoğlu’nun eşi Zerrin Şahinoğlu başkanlığında, Günay İzer, Prof. Ülkü Özalp, Tamay Akan, Ayşe Kaya, Fatma Aydemir ve Şükran Aşlar tarafından kurulur ve bugüne kadar gelir. 

TKB Bursa ile yazılar:
"Biz Yoksak Siz Yoksunuz" / 5 Aralık 2023

12 Şubat 2026 Perşembe

Yaren Leylek Nilüfer'e Kondu

Koza Dağcılık ve Doğa Sporları Spor Kulübü ile Koza Kültür, Sanat ve Doğa Derneği, 'Yaren Leylek ve Adem Amca' hikâyesinin kahramanları olan Yaban Hayat Fotoğrafçısı Alper Tüydeş ile Adem Amca'yı Nilüfer'de ağırladı. 11 Şubat akşamı Karaman Dernekler Yerleşkesi'nde düzenlenen etkinliğin ardından Adem Yılmaz ve Alper Tüydeş, kendilerini sabırsızlıkla dinleyen çocuklara bir balıkçı ile leyleğin dostluk hikâyesinin anlatıldığı "Adem Amca ve Yaren Leylek" kitabını imzaladı. Etkinliğin ardından Adem Yılmaz ve Alper Tüydeş'e birer teşekkür plaketi takdim edildi.
Yıllar boyu kayığına konan bir leylekle yaşadığı ve kitaba ilham veren dostluğu Adem Amca anlatmış, Alper Tüydeş kaleme almış, Ahmet Uzun resimlemiş ve ortaya böyle bir kitap çıkmıştı.
Kitap 7+ yaş üzeri olduğundan kitabı ben de aldım ve Adem Bey ile Alper kardeşime imzalattım. Alper Tüydeş ve Adem Yılmaz gibi Karacabeyli olduğumdan ve hikâyeyi neredeyse başından bu yana takip ettiğimden, bu söyleşinin ve bu kitabın anlamı benim için daha bir farklıydı.
Doğaya dönüş
Alper Tüydeş, doğayla tanışmasının avcılıkla başladığını, çocukluğundan bu yana belgesel düşkünü olduğunu, fotoğraf makinesi sayesinde kendini doğanın kucağında bulduğunu, doğa fotoğrafları çekmeye başlayıp da doğal hayatın ve hayvan dünyasını çektiği karelerden gördüğünde doğanın ne kadar yıpranmış ve tükenmekte olduğunu gördüğünü, bu farkındalığını daha geniş kitlelere ulaştırmak adına, özellikle çocuklardan başlamak üzere ulaşabildiği her yere ulaştırmaya çalıştığını anlatarak tanıttı kendini.
Hikâyeler çağırır
Uluabat gölündeki bir köyde bir leyleğin çatılardaki dal parçalarını toplayarak yuva yaptığını gören bir kız çocuğu, bulduğu dal parçalarını balkondan çatıya atmaya başlar. Leylek de yürüyerek dal parçalarını çatıdan alıp yuvasına taşır. Bu nahif hikâyeyi duyan Alper benzer bir hikâye aramaya başlar.
Bir gün Eskikaraağaç köy kahvesinde otururken böyle bir hikâye var mı diye sorar. O anda karşısında oturan ve daha önce tanışmadığı Adem Yılmaz, "Benim kayığıma her sabah aynı leylek konuyor" der.
Adem Yılmaz, yıllarca Bursa'da çalışan, 2011 yılında emekli olunca baba ocağı olan Eskikaraağaç köyüne dönen bir balıkçıdır. Döndüğünün ikinci günü balığa çıktığında kayığına bir leylek konmuştur. Adem Amca tüm sevecenliği ile ağındaki balıklardan vermiştir leyleğe. Leylek bir daha ayrılmamıştır yanından. Her yıl mart ayında gelmiş, Adem Amca'nın kayığına konarak "Ben geldim" demiş, eylül geldi mi de toparlanıp gitmiştir. Önceleri değil ama sonraları eşini de getirmiştir kayığa.
Alper bu hikâyeyi duyunca ertesi sabah (Adem amcanın 'erken gel' talimatı ile) düşer yola. Köye vardığında kıyıdan birkaç metre açıkta Adem amca ile leyleğin birbiriyle konuşmasına ve leyleğin Adem amcanın verdiği balıkları yiyişine şahit olur. Bu anları fotoğraflar ve sosyal medyada yayımlar.
Leylek ve Adem amca birkaç yılı böyle geçirir. Hikâyeleri sosyal medyada görünür olmaya başlar. Artık leyleğe bir isim bulmak lazımdır.
Köyün muhtarı "Yaren'den güzel isim mi olur?" diyerek leyleğin adını koyar. Yıllar sonra Yaren'in eşine de Nazlı ismini vereceklerdir.
Adem amca belediyeden, yuvası evine biraz uzak olan Yaren'in kendi evine yakın bir yere taşınmasını talep eder. Olurdu olmazdı, gelirdi gelmezdi derken Yaren yeni kurulan yuvaya eşiyle birlikte taşınır.
Adem amca Yaren'e balık verirken, onun doğasını bozmayacak, avlanmasını etkilemeyecek kadar vermeye dikkat eder. Yaren ve Nazlı'nın bebekleri yumurtadan çıkıp da yeterince güçlendiklerinde onlara yine göç yolu görünür. Adem amcayı da bir dahaki yılın heyecanı sarar.
Yaren'in hikâyesi ilgi gördükçe insanların leyleklere bakışı değişir. Pek çok sebepten dolayı etrafta leylek yuvası görmek istemeyen insanlar leyleklerle barışır. Öyle ki; belediyeden, evlerinin yanındaki boş direğe yuva için platform konmasını talep edenler olur. Yurdun farklı şehirlerinden leylek hikâyeleri gelmeye başlar.
Mart'ın 1'inde ovada, 15'inde yuvada
Her yıl şubat sonu "Yaren ne zaman gelecek, gelebilecek mi, geldi, gelmedi" haberleri yayılır sosyal medyada. Asparagas haberler yapılır. Oysa Alper Tüydeş'in kendi YouTube kanalında yuva canlı olarak izlenebiliyordur. Geliş vakti yaklaştıkça Yaren hayranları gece gündüz ekran başında onu bekler. Ama Yaren gece hiç gelmez, hep gündüz gelir.
"Her yıl gelen leyleğin Yaren leylek olduğunu nereden biliyorsunuz?" diye sorulunca, "Bu bir his." der Adem Amca. Yaren hep aynı yuvaya gelir, gelir gelmez Adem Amca'nın kayığına konar, Adem Amca ona balık verir ama onların hikâyesi birkaç balıktan ötedir.

Leylek Leylek Havada
16 Nisan 2025 tarihinde kaybettiğimiz Bursa Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Biyosistem Mühendisliği Bölümü emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. İsmet Arıca ve eşi Ziraat Mühendisi Franziska Arıca'nın yaptıkları çalışmalar ile bölgede leylek bilinci uluslararası düzeye yükselir. Çift, "Leylek Dostu Köyler Projesi"ni yürütür. Bu proje sayesinde Eskikaraağaç, Avrupa Birliği Leylek Köyleri Ağı'na katılır. Arıca çifti bölgedeki leyleklerin gittikçe azaldığını görür. Çift, ıslak meraların doğal yolla ıslahı için kolları sıvar. Göl kenarındaki meraların içinde büyümüş olan sazlar ve dikenler bir kereye mahsus biçilir. (Sazların fazlalığı büyük kanatlı, uzun bacaklı kuşlar için tehdittir. Bu kuşlar sazlıklara inemez, inse de kalkamaz. Çünkü inerken de kalkarken de aynı uçaklar gibi piste ihtiyaçları vardır.) Köyden alınan inekler meraya salınarak ineklerin otları yemesi ve merayı taze tutması sağlanır. Bir yıl içinde mera sağlıklılaşır. Mera ve göl arasındaki sazlıklar azalınca, göl taştığı zaman pelikan, flamingo ve leyleklerin avlanabileceği bir yaşam alanı, yani ıslak mera oluşur.
Leylekler turizmi olumlu etkilerken göldeki balık nüfusunun artışını da sağlar. Köy ahalisi gölde avlanmak yerine kayıkları ile turist gezdiriyordur. Bu da leyleklerin rızkını çoğaltıyordur.
Doğayı sömürmek değil, paylaşmak lazımdır.
Fotoğraf: Müfit Ateş
Azalan Leylek Nüfusu
Şu anda Eskikaraağaç köyünde sadece dört leylek yuvası var diyor Alper Tüydeş. Yaren'in ayaklarına halka takılmış olan yavruları Fadıllı, Gölyazı gibi çevre köylerde yuva kurmuş. Yaren yetişkin bir leylek olduğu için ayağına halka takılamıyormuş. O yüzden de rotası da, bir dahaki sene gelip gelmeyeceği de bilinmiyor.
Önümüzdeki ayın soruları şimdiden hazır: Yaren Leylek ne zaman gelecek? Gelecek mi? Gelmeyecek mi? Geldi mi? Gelmedi mi?
Yine bir heyecan fırtınası, yine mutlu kavuşma, yine Yaren ailesi, yine büyüyen bebeler ve yine veda...

Yaren'in bunlardan haberi yok ama
Yaren Leylek ders kitaplarına girdi. Belgeseli çekildi. Belgesel film 2020 yılında Çekya'da düzenlenen Prag Film Ödülleri'nde birinci seçildi. Sinema filmi oldu. Sanatçı Aydilge şarkısını yaptı. Kitabı yazıldı. Yaren sayesinde bir leylek kitlesi oluştu. Adem amcanın dediği gibi, bu dostluk onunla birlikte daha birçok kişinin hayatını değiştirdi.
Evet, Yaren'in bunlardan haberi yok ama tüm Türkiye onu çok seviyor ve yollarını heyecan içinde gözlüyor.
Alper Tüydeş
Alper Tüydeş sadece kuşlarıyla değil, Perseid Meteor Yağmuru buluşmalarıyla, Longoz ormanlarında Türkiye'nin sevilen isimleriyle yaptığı sohbet programlarıyla, Karacabey'e kazandırdığı Tarihî Fotoğraf Galerisi ile, yurdun çeşitli bölgelerinde çektiği tilkiden yaban kedisine hayvan fotoğraflarıyla geniş kitlelere ulaşmış bir isim. Esprili anlatımı ile insanlarla göz hizasında sıcak ilişki kurabilmesi ve kapsama alanının geniş, etki alanının büyük olması hepimizin şansı.
Hayat içinde fark etmediğimiz, sıradan bulduğumuz ve umursamadığımız küçücük şeyleri fark eden birileri illa ki olur. Sayıları azdır. Onlar görür, duyar, işaret eder, yetmez alır ortaya çıkartır, başkalarının da farkına varması için adeta çırpınır. Alper de öyle biri işte. Bunca hoyratlığın ve bunca duyarsızlığın içinde Karacabey için, Bursa için, Türkiye için bir kıymet. Kıymeti biline ve bu çabalarına el verile. 
Bu bakımdan Koza Dağcılık Kulübü'nü duyarlılıkları ve farkındalıkları için ayrıca kutluyorum. 

Bir Fotoğrafın Ettiği
Pandemi döneminde, 14 Mayıs 2020 tarihinde yazdığım ama taslaklarda kalan bir yazım vardı. Yazının bir bölümü ile o günleri bir kez daha analım:
"Kuş Adam" Alper Tüydeş'in çektiği doğa, özellikle de kuş fotoğraflarını görüp de hayran olmayan yoktur. Alper kardeşimiz Karacabey Longoz Ormanları'ndan tutun da Gölyazı'daki "Yaren Leylek ve Adem Amca" öyküsüne kadar uzanan bir çeşitlilikte Karacabey'in kültür tarihine sağlam bir imza atıyor.
Hele de sosyal medyada şu sözlerle paylaştığı o fotoğraf yok mu: "Manyas Kuş Cenneti'nde sakinliği fırsat bilip ele geçirdikleri kayıkla eğlencenin dibine vuran flamingo ve pelikanlar. Sanki biz yokken çok daha mutlular :)" 
Evet, sanki 'Mavi Tur'a çıkmış bir aile koyun birine demirlemiş de, çoluk çocuk denizin keyfini çıkartıyor gibiydi manzara.

Bunu böyle düşünen ArtByBurcu'nun 
fotoğrafı karikatürize etmesiyle ortaya çıkan görsel yine Alper tarafından paylaşıldı.
Corona günlerinde insan ile doğa arasındaki savaşın galibi belliydi ve kazanan taraf galibiyeti coşku içinde kutluyordu.
12 Şubat 2026 / C.E.Y.

Alper Tüydeş, Karacabey ve Yaren Leylek Üzerine
Karacabeyliyim ben / 28 Mayıs 2016 

7 Şubat 2026 Cumartesi

İyi Fotoğraf Çeken Çocuk Fatih Özenbaş

Bursa Kent Konseyi Ressamlar Çalışma Grubu tarafından 5 Şubat 2026 Perşembe günü düzenlenen etkinliğin konuğu "Fotoğrafçı" Fatih Özenbaş idi.
Bursa Kent Konseyi Ressamlar Çalışma Grubu Temsilcisi Ramazan Alper'in "hoş geldiniz" konuşmasının ardından Fatih Özenbaş kısaca fotoğraf makinesi ile tanışmasını anlattı, sonra da fotoğrafları öyküleriyle dinledik.  
Bursa Atatürk Kültür Merkezi, Merinos Yerleşkesi Koza Salonu'nda düzenlenen etkinliğe kent konseyi üyeleri, Fatih Özenbaş'ın ailesi, yakın çevresi ve boynunda fotoğraf makinesi ile müzik adamı Fatih Erkoç katıldı. Boynunda fotoğraf makinesi ne alaka derseniz; Fatih Erkoç bir sanatçıydı ve fotoğraf da onun kapsama alanındaydı. Çektiği fotoğraflardan oluşan “Işık ve Gölge” Sergisi, 9 Temmuz - 10 Ağustos 2025 tarihleri arasında Marina Yacht Club Bodrum’da açılmıştı. 
Bugün ise fotoğrafçılık ve fotoğrafçı arkadaşı Fatih için aramızdaydı.
Etkinlik, Ramazan Alper'in Fatih Özenbaş’ teşekkürleri ile nihayetlendi.
Fatih Özenbaş kimdir?
Bilenler iyi bilir ama bilmeyenler için yazalım: Fatih Özenbaş, 17 Kasım 1964 doğumlu, Setbaşı İlkokulu, Bursa Erkek Lisesi ve Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu, doğma büyüme bir Bursalı. 
Bursa'nın dağı denizi, çarşısı pazarı onun oyun alanı olan Özenbaş, ilk fotoğrafını 1982 yılında Uludağ'da çeker. Fotoğrafın kahramanları üç küçük köpektir. 1983'te Side'ye düzenlenen okul gezisine evdeki fotoğraf makinesini gizlice götürür. Geziyi bir makara film ile tamamlar. Filmleri banyo eden Bursa'nın fotoğrafçısı Sedat Yalım çekimleri çok beğenir. Fotoğraf yolculuğu sessizce başlamıştır. Maalesef ki kısa bir süre için "sessizce" devam edecektir. Şöyle ki:

Bursa'dan bir Cat Stevens geçti (mi?)
1977 yılında Müslümanlığa geçerek Yusuf İslam adını alan Cat Stevens, İslamî grupları ziyaret için 1986 yılında Bursa'ya gelir. Yeterli İngilizcesi olmayan gruplar Stevens ile anlaşabilmek için müziğe ilgisi olduğunu bildikleri, İngilizcesi de olan Fatih Özenbaş'ı gruba davet ederler. Özenbaş yanına makinesini ve 1 (yazıyla BİR) makara film alarak gider. Bir-iki kare fazla çekebilmek adına filmi makineye kendine özel bir teknikle yerleştirir. Cat Stevens ile Ulu Camii senin Heykel benim gezerken, Stevens'ı kâh toplulukla kâh kendisiyle birlikte kâh yalnız çekerken o makarayı tamamlar. Banyo edilince makineden çıkacak fotoğrafların heyecanı ile soluğu fotoğraf stüdyosunda alır. Ancaaak!
Özel teknikle oturtacağım derken filmi makineye oturtamadığını anladığı zaman ise artık çok geçtir. Cat Stevens geçmiş gitmiştir. Fatih Özenbaş'a ve fotoğraflara geçmiş olsundur. 
Neyse ki o dönemler bugünkü gibi "fotoğrafı yoksa yok sayılan" dönemler değildir. Yanına kâr kalan bu kıymetli anılardır...

"İyi fotoğraf çeken çocuk Fatih"
1991 yılına kadar "iyi fotoğraf çeken çocuk" olarak anılır. Turne için Bursa'ya gelen tiyatro ekiplerinin kalmayı tercih ettiği Burgaz'daki (Güzelyalı) Köksal Motel'de Zeki Alasya'nın kızı ile tanışması onun dönüm noktası olur. Zeki Alasya onu, "Bırak başka işleri. Fotoğrafçılıkta senin gibi adamlara ihtiyaç var" sözleri ile fotoğrafçılığa teşvik eder. Böylece Fatih, profesyonel fotoğrafçı olma yolunda ilk adımlarını atar. 
Çektiği fotoğrafları takvimlere satmaya başlar. Bunu reklam çekimleri takip eder. Atlas Dergisi 1993 yılında yayın hayatına girince Fatih de Atlas ekibine dahil olur. 
Artık Arkeo Atlas ve Atlas Tatil dergilerindedir. Çekim için yurt içindeki farklı şehirlere gittiği gibi, yurt dışına da çıkar. 30 Nisan 1994'te Türkiye'deki ilk "Nepal" sergisini Bursa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde açar. Bu sergi 1995'te İstanbul Yıldız Sarayı'na da taşınır. Yine 1995'te Bursa'da, Asmerkez'de "Fotoğraflarla Türkiye" sergisi ziyarete açılır. 1997'de, dünya çapında yapılan Ballantines Fotoğraf Yarışmasında ilk 10'a girer. 1997'de National Geographic Traveller dergisinin hazırladığı yarışmada ödül alır ve derece alan fotoğrafına yıllık takvimde yer verilir.
2008 yılında Atlas dergisine yaptığı çekimlerden oluşan 'Foto Öyküler' sergisini hazırlar. TÜYAP'ta ve Korupark'ta açılan sergi, Türkiye, Nepal, Hindistan, Kazakistan ve Avrupa'dan seçtiği fotoğraflardan oluşur.
Biri Erdoğan Bilenser döneminde, biri Durmazlar döneminde çıkan iki kitapta fotoğrafları vardır. Çıkmış olan "İstanbul-Antalya" kitabının devamı yarım kalan projelerdendir. Bir dönem takvimlerin pek çoğunda onun fotoğrafları kullanılır. Antalya'da yaşadığı yıllarda "Özenbaş Fotoğraf Atölyesi" adı altında fotoğraf eğitimi verir. 2016'da Bursa'ya kesin dönüş yapar. Ben de kendisiyle 14 Mart 2019'daki bir etkinlik vesilesiyle tanışırım. 
Eminim onun hakkında bilmediğim daha pek çok şey vardır. Onları yazmadıysam, affola.

"Bursa Hakkında Her Şey"
Fatma Durmaz Yılbirlik desteği ile 2021yılında çıkan "Bursa Hakkında Her Şey" kitabındaki fotoğraflar Fatih Özenbaş, Rıza Ertekin, Halit Bilen ve Aydın Sertbaş'a aittir. Çekimleri bir yıldan fazla süren kitapta en çok fotoğraf kime ait tahmin edebilirsiniz. 
Bu kitap bende de mevcut. Birinci Uluslararası Bursa Seramik Bienali sonrası Fatma Hanım tarafından Bienal'e katkı sunanlara özel verilen kahvaltı davetinde katılımcılara bu kitap hediye edildi. Eve gelip kitabı incelediğimde bu kitap neden daha büyük ebatlarda basılmadı da bu kadar dar bir kitap olarak tasarlandı diye kendi kendime konuştuğumu hatırlarım. Birbirinden kıymetli çekimler dar alanda kalmış, fotoğrafın etkisi azalmıştı. 
Fotoğraf ki; milyonlarca sözcüğe, binlerce cümleye bedeldir. Görsel bir sanattır. Görselliği öne taşınmalıdır. 

Teşekkürler Fatih Özenbaş
Bu arada; benim Aralık 2019'da raflara çıkan Anlat Canan Anlat kitabımın kapak fotoğrafı çekimi de kendisine aittir. İsmiyle uyumlu olmasın bakımından kitap kapağında kendi fotoğrafımın olmasını istemiştim. Fatih'i arayıp, "Fatih, fotoğraf çekmemiz lâzım!" dedim. Dememle birlikte Fatih sözümü ikiletmedi ve nasıl bir fotoğraf istediğimi sordu. Talebime göre en uygun mekânın Bursa Botanik Park olacağına karar verdik ve parkın muhteşem görselleri ile kasım ayının solgun ışığı eşliğinde uzunca bir çekim yaptık. Pazar gününün doluluğunu yaşayan parkta gelen geçen bize bakınca Fatih bana, "Bak şimdi senin hangi dizide oynadığını düşünüyorlar!" dedi, gülüştük. Çektiği birbirinden güzel karelerden birini seçmek zor olsa da kitabın adıyla en uyumlu olanı seçtim ve kitap çıkınca kendisine özel imzaladım.
Bana da böyle güzel bir anı, şahane bir kapak fotoğrafı ve şahane bir dostluk kaldı.

Mesleği: Fotoğrafçı
Fatih Özenbaş 1991 yılından bu yana hayatını "Fotoğrafçılık" ile kazanıyor. Malum; herkes fotoğraf çeker ama fotoğrafçılığı kendine meslek yapan, meslek hanesinde "Fotoğrafçı" yazan, geçimini çektiği fotoğraflarından sağlayan azdır. Nasıl ki şarkı söylemekle şarkıcı, resim yapmakla ressam, şiir yazmakla şair, yazı yazmakla yazar olunmuyorsa, fotoğraf çekmekle de fotoğrafçı olunmuyor.
Etkinlikte Fotoğrafçı Fatih Özenbaş'ın fotoğraflarını hikâyeleriyle, tarihleriyle ve duygularıyla dinleyince, nasıl "fotoğrafçı" olunduğunu bir kez daha gördük. Özellikle belirteyim, Fatih bu dediklerimin hiçbirini unutmaz. Tıkır tıkır anlatır. O yüzden onu dinlemek her zaman çok keyiflidir.

Anların peşinde
Fotoğraf zamanı dondurmaktır. Ânı yakalamaktır. Ortamın ışığı, birden bire oluşan sis, bacadan çıkan bir duman, çekenin konumlandığı açı ve özellikle insan çekimlerinde karşı tarafın fotoğrafçıdan aldığı enerji çok önemlidir. Her şeye sevgiyle yaklaşmak esastır.
Fatih haber takibi yapar gibi bazı fotoğrafların takibini yapar. Fotoğrafı çekilen çocuk büyümüştür, gider onu bir kez daha çeker. Bazı kareler fotojeniktir ama içinde acı barındırır. Fatih hem fotoğraf çeker hem acıyı hafifletme peşine düşer. Işıklar, yıldızlar, yaşayan şehirler, ölmüş şehirler, camiler, kiliseler, gülen çocuklar, gülen yaşlılar, anneler, bebekler, gençler, dişliler, dişsizler, mevsimlik tarım işçileri, göçerler, atlar, balonlar, heykeller, antik alanlar, göller, dereler, şelâleler, denizler, dağlar, yaylalar, gün doğumları, gün batımları, doğayı rengarenk bazen de bembeyaz kılan mevsimler onun sahnesidir. Çocukluğundaki gibi sadece Bursa değil, onun oyun alanı artık tüm dünyadır.
O bu oyunu o kadar sever ki, her şey zihnine nakşolur, çekerken aldığı hazzı, bir kez de anlatırken yaşar. O yüzden de hiçbirini unutmaz. 
Çektiği fotoğraflara sosyal medyada, özellikle de Bursa gruplarında görebilirsiniz. Kendisine Ahmet Emin Yılmaz başta olmak üzere pek çok yazarın yazılarında rastlayabilirsiniz.
Büyük Depremde Urfa'da Olmak
Yazının sonunda, 6 Şubat 2023 sabahı 11 ili yerle bir eden büyük depreme kızı ile birlikte Urfa'da yakalandığını da söylemeden geçmeyelim. Fatih'in çekim işi için o civarlarda olduğunu biliyordum. Gecenin bir vakti telefonumda depremi ve şiddetini görünce hemen telefona sarıldım. "Buraları bir felaket!" diyerek depremin oluş anında çektikleri videoları yolladı. Sonrasını zaten hepimiz biliyoruz. Hâlâ kapanmayan yaralarıyla ve deprem gerçeği ile endişe ve korku içinde yaşıyoruz. Ama o kadar...
Depremin üçüncü yılına denk gelen bu etkinlikte, depremin "o kadar" olmadığının anlaşılmamış olmasını hâlâ anlamıyoruz...
7 Şubat 2026 / C.E.Y.

Fatih Özenbaş ile Etkinlik Kayıtları  Canan Ekinci Yılmaz
Ânın İzdüşümü / 14 Mart 2019
Fatih Özenbaş ve Danaçalılı Zeliha / YouTube - 30 Ekim 2019
Fotoğraflarla Çocuk, Fotoğraflarda Çocuk / 1 Kasım 2019
Fatih Özenbaş ile Fotoğraflar ve Öyküleri / YouTube - 5 Şubat 2026