3 Kasım 2026 Salı

Endülüs'ün Silinemeyen İzleri

Henüz 13 yaşlarında, belki daha küçük bir çocukken babamın okuduğu kitaplar arasında bulunan Kastil Büyücüsü kitabını okumuş; Engizisyon işkenceleri sahnelerinden çok korkmuştum.
O yaşta ne Endülüs ne de İspanya tarihi üzerine bir bilgim vardı. İspanya benim için Akdeniz'in kuzeyinde, Avrupa'nın en batısında, İber yarımadası üzerinde hem Akdeniz'e hem Atlas okyanusuna kıyısı olan, boğa güreşleri ile müziği ve danslarıyla meşhur bir ülkeydi. Başkenti Madrid, Afrika ile Avrupa arasındaki boğaz ise Cebelitarık idi. Ha, bir de Kristof Kolomb...

Özge Ersu'nun 2026 Gezileri programında "Endülüs" gezisini görüp katılmaya niyetlenince, Kastil Büyücüsü kitabını bir kez daha okumak istedim. Ancak baba evimdeki kitabın yerinde yeller esiyordu. Neyse ki imdada Nadir Kitap yetişti ve tam da benim okuduğum, 1955 basımı kitap elime geçti. Yola çıkana kadar hem Kastil Büyücüsü'nü hem de Özge Ersu tarafından gezi öncesi evlerimize gönderilen hediye paketinin içinden çıkan Endülüs'e Veda kitabını okudum.
(Kastil Büyücüsü Granada'nın düşüşünün ardından yaşananları ve Kolomb'un sefere çıkma öyküsünü; Endülüs'e Veda ise Granada'nın düşüş günlerini anlatır.)

Vandalucia > Andalucia > Endülüs 
Gideceğimiz coğrafyanın en güzel mevsiminde, ekim ayının sonlarında Málaga'ya ayak bastık. 23 Ekim'de başlayan gezimiz 31 Ekim'de sona erecekti. Tam 8 gece 9 gün Endülüs'te dolaşacak, Tarık Bin Ziyad'ın 711'de Afrika'dan Avrupa'ya geçmesi ve gemileri yakması ile başlayan ve 1492'de Granada'nın düşmesi (Reconquista) ile sona eren, neredeyse 800 yıllık bir tarihin izlerini sürecektik. 
Kısacası; 9 gün 8 gece süren gezide, Özge Ersu'nun oluşturduğu rota ile Endülüs'te hem tarihî hem coğrafî hem de gastronomik tam bir tur attık.
İspanya'nın güneyinde, doğudan batıya uzanan Sierra Morena dağlarının altında kalan bölgede yaptığımız bu tura; ziller, şallar, güller, kastanyetler, Flamenko, saraylar, camiler, camiden dönüşmüş kiliseler, minareden dönüşmüş kuleler, her ne kadar silinmeye çalışılsa da her bir köşeden, her bir yüzden yansıyan Arap medeniyetinin izleri eşlik etti.
Özge Ersu'nun zengin anlatımı bilgi dağarcığımıza, ülkenin fotojenisi hem gözümüze hem de kameralarımıza bayram ettirdi...

Málaga'dan çıktık yola
Sabah erken İstanbul'dan kalkan uçağımız Yunanistan'ın kuzeyinden, İtalya'nın topuğundan, Sardunya'nın ortasından geçerek, Akdeniz üzerinden Málaga'ya indiğinde, İspanya'ya bir gün önce inmiş olan rehberimiz Özge Ersu bizleri bekliyordu. Her ayrıntının dakika dakika hesaplanıp aksamadan yürüyeceği ve yürüdüğü gezimiz başlamıştı.  
Klasik "Gezi başlasın!" pozu
Otobüsümüz kırmızı kiremitli, avlulu beyaz evlerin önünden solumuz kara, sağımız deniz olmak üzere ilerlerken Özge Ersu anlatmaya başlamıştı bile. 
Havaalanından Málaga şehrine gelip, bir gün önceden gelerek Malaga'da konaklayan konukları otellerinden alıp; ilk gecemizi geçireceğimiz Granada'ya devam etmeden önce yılın 300 günüm güneşli olan Málaga şehrinde kısa bir tur yapıyoruz. 
Yolumuzu bir bankta tek başına oturarak şehri izleyen Málaga doğumlu Pablo Picasso kesiyor. Tek başına oturan Picasso'ya bir fotoğraflık da olsa yarenlik ederken, eserlerinden, en çok da 1937 yılında resmettiği Guernica tablosunun hikâyesini hatırlıyoruz.
Ki daha sonra Özge Ersu bizlere Guernica tablosunun resmedilme hikâyesi ile tablodaki detayları anlatacak ve gezi sonunda (orijinali Madrid'de, Reina Sofia Müzesinde bulunan 7,76 x 3,49 büyüklüğündeki) bu tablonun reprodüksiyonlarını takdim edecektir.
Guernica 
Nazi Almanyasına ait 28 bombardıman uçağı 26 Nisan 1937'de İspanya'nın Guernica şehrini bombalar. Saldırı sırasında 250 ilâ 1600 kişi ölür, çok daha fazla sayıda kişi yaralanır. 
İspanyol hükûmeti, Paris'teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya'ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere Pablo Picasso'ya büyük bir duvar resmi sipariş etmiştir. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamlar.
Tablo dünya turuna çıkar. 1939'da Nazilerin Polonya'yı işgalinden altı hafta sonra bu müzede açılan bir retrospektif Picasso sergisinin temel eseri olarak sergilenir.
Bir söylentiye göre; II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris'te yaşayan Picasso, Gestapo tarafından sorgulanır. Bir Nazi subayı ressamın evinde Guernica'nın fotoğrafını görünce, "Bunu siz mi yaptınız?" diye sorar. Picasso, "Hayır, siz yaptınız!" der.

Málaga sokakları ve El Pimpi
Şehre yukarından bakan Gibralfaro Kalesi surlarının altında uzanan şehirde, zeytin ve kauçuk ağaçlarının gölgesinde Málaga Katedrali, Alcazaba, Pablo Picasso Müzesi, Tarihi Meydan, Park Caddesi gibi birbiri ardına sıralanan dönemin mimarîsini yansıtan binalar, çan kuleleri, heykeller, tarihî merkez ile Alcazaba'nın anıtsal Mağribi Kalesi arasında yer alan Roma döneminden kalma antik tiyatro, cıvıl cıvıl meydanlar ve parklar geçerek öğlen yemeğimizi alacağımız "Málaga'nın Oturma Odası" El Pimpi'ye varıyoruz. 
El Pimpi, şehrin hafızasını dolu dolu taşıyan ve yaşatan bir mekân. 
Her bir duvar, her bir sandalye, her bir köşe buram buram tarih kokuyor. Yukarıda gördüğünüz variller üzerinden Antonio Banderas dahil pek çok tanınmış kişinin imzası mevcut. 
           
Yemeğin ardından bizi gezimizin en Doğu şehrine, iki gece konaklayacağımız Granada'ya götürecek otobüsümüze doğru yürürken farklı ama benzer bir ülkede olduğum hissine kapılıyorum.
Demokrasi talebiyle yürüyüş yapan (emekli) vatandaşlar
Granada • Gırnata ve NAR
Granada İspanya'daki son İslam toprağı. Granada düşünce her şey bitiyor. Şehrin isminin anlamı nar. Şehrin armasında da nar var. Bu ismin Magribi dilinde "yabancılar tepesi" anlamına gelen 'Garnathaht'tan geldiği de söyleniyor. 
Granada'da iki gece konaklayacağımız otel şehrin tam kalbinde, avlulu, kemerli, kare düzenli, 16. yüzyıldan kalma Santa Paula Manastırı ile daha eski bir Mağribi Endülüs konağının birleştirilmesiyle oluşmuş bir otel. 
Hotel Palacio De Santa Paula
Akşam yemeğimizi otelimizde aldıktan sonra çok geç olmadan odalarımıza çekiliyoruz. Çünkü yarınki program çok erken başlayacak ve günümüz çok dolu geçecek.

Kale Saray • Elhamra
Sabahın erkeninde ve serininde otobüsümüz ile yola çıkarak, Sierra Nevada eteklerindeki Sabika Tepesine kurulmuş olan Elhamra Sarayına ulaşıyoruz. 
Endülüs Emevilerinin devamı olan Beni Ahmer Sultanlığı döneminde yapılmaya başlanan ve sürekli genişletilerek yenilenen sarayı 08:30 itibarıyla sarayı gezmeye başlıyoruz. 
UNESCO Dünya Miras Listesinde bulunan Elhamra, hem estetik hem matematik şaheseri, kırmızı bir saray. 
İslamî Arap mimarisi ile inşa edilen kaleyi, Gırnata/Granada emiri Muhammet Nasır yeniletmiş. Sultan 1. Yusuf 1333'te kaleyi saraya çevrilmiş. 1492'den sonra saraya Rönesans mimarisi eklentileri yapılmış. Otuz kulesi olan saray dışarıdan sade görünüyor. İçerisi ise oya gibi, nakış gibi, dantel gibi işlenmiş. 
                
                
Sarayı gezerken Yavuz Bahadıroğlu'nun "Endülüs'e Veda" kitabından sahneler canlanıyor gözümde. Granada'nın son dönemleri, saray içi çekişmeler had safhada, Sultan Ebu’l Hasan rahat tahtından kalkıp savaşmak istemiyor(*), Kraliçe İzabella'ya özenen Emire Ayşe, Sultan Ebu’l Hasan'ın yerine oğlu Ebu Abdullah Muhammed’i tahta geçirmeye çalışıyor, İslam Devletleri arasında birlik bozulmuş, parçalanmış, İzabella ile Ferdindand ise Granada kapısında. 
İzabella "Granada'yı nar gibi yiyeceğim!" diyor, Granada düşene kadar yıkanmıyor. Böylece adı Kirli İzabel'e çıkıyor. "Kirli Sarı" rengi adını, İzabel'in yıkanmamaktan sararmış çamaşırlarından alıyor.

Kale Saraya Dönüşünce
(*) Endülüs'e Veda kitabında 'saraydan çıkıp savaşmak istememe' üzerine ilginç bir paragraf var.
"Efsaneye göre, Elhamra yapılırken dülgerlerin arasına karışan bir İspanyol papazı, yahut büyücüsü, temel taşlarının arasına bir muska gömmüştü. Bu muska sultanları tembelleştirmek için yapılmıştı. Elhamra'ya bir kere yerleşen bir daha çıkmak istemiyor, ne kadar büyük bir kahraman olursa olsun birden pısırıklaşıyor, duygusuzlaşıyordu."
(Aynı muska bütün sarayların temeline gömülüyor olmalı. Malum; rahatlık insanı atalete sürükler, yaratıcılığını ve mücadele gücünü örseler. Bu da düşmanların ekmeğine yağ sürer. Ve düşman gelip sarayı ele geçirince döngü tekrar başlar.)

Ters Işığın Büyüsü
Elhamra'nın kendi içinde ufak oyunları var. Mesela, bir elçiyi karanlık odada bekletip güneş ışığının düştüğü odaya alıyorlar ve büyülü bir ortam yaratıyorlar. Saraya giren konuklar, güneşin geliş açısına göre hazırlanan makamda sultanı hemen göremiyor, arkadan vuran güneş ışığının gözlerini kamaştırmasından dolayı sultanı sadece bir siluet olarak görüyor, gözleri güneş ışığına alıştıktan sonra sultanı yavaş yavaş görmeye başlıyorlar.

La Galibe İllallah 
Gırnata/Granada emirliğinin sloganı olan bu söz, Elhamra sarayının duvarlarında defalarca ve defalarca tekrar edilmiş. 
Hatta Yahya Kemal İspanya'da, dışişlerinde görevli iken, saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bu cümleye istinaden, 1928 yılında Elhamra için şöyle bir metin yazmış.
"Dünyanın hiçbir yerinde Allah adını bu kadar çok zikreden sütun, kemer, kubbe, tavan, kapı ve duvara sahip başka bir saray bulmak mümkün değildir."
Bir söylenceye göre Kastilyalıların Sevilla'yı ele geçirmesinden sonra, Granada'daki kalabalıklar "Galip geldi!" diyerek hükümdarı karşılamış. Kastilyalılara yardım ettiği için pişman olan hükümdar ise "Allah'tan başka galip yoktur." sözleriyle cevap vermiş.
Diğer bir teoriye göre, İber Yarımadası'ndaki Müslümanlar arasındaki sürekli çekişme nedeniyle Müslüman halk sonunun yaklaştığını biliyordu ve bu yüzden gelecek nesillere İslam'ın bir zamanlar İberya topraklarını yönettiğini bildirmek için bu cümleyi duvarlara ve kapılara yazmaya başladılar.
Daha sonra eklenen binaların tavanlarında PLVS VLTRE (Daha ileri, Atlantik ötesine) yazıyor
Generalife Bahçeleri • Mimarın Bahçesi • Cennet’ül Arif
Elhamra sarayının yanından başlayarak karşılara kadar uzanan bahçeler Elhamra manzaralı. Bahçeler orijinal olarak Elhamra Sarayı'na direkt bağlantılı olarak inşa edilmiş ancak zaman içinde bu iki kompleks birbirinden erozyonla oluşmuş bir vadi ile ayrılmış. 
İslamiyet'te ve dahi cennet tasvirinde su önemli yer tutar. Su hem serinlik veriyor hem suya yansıma  ile mimariyi daha iyi yansıtıyor.
Bahçelerin yürüme yolları geleneksel Granada stiline uygun olarak çakıl taşı şeklindeki mozaiklerle döşeli. Bu mozaik taşlar Darro nehri ve Genil nehrinden getirilmiş. Bahçede kolonlar, havuzlar, çiçekler, çeşmeler ve özel pavyonlar var. Cennet ül Arif bahçeleri bir bakıma cennetin kopyası olmuş. 
Aslında bu bahçeler saray işgal edilirse kendi kendine yetecek bir bahçe olarak yapılıyor. Seyir terasları tarım arazisi olarak kullanılıyor.
Yani önceleri kale iken güvenlik öncelikli iken sonraları kale saraya dönüşünce zevk-ü sefa önceleniyor.
(Dülger temele bıraktığı muskada ne yazmıştı?)

Elhamra, Yazlık Saray ve Generalife bahçelerinden birkaç kare.
Aslanlı Avlu
Aslanlı Avludaki bu 12 aslan Hz. Yakup'un 12 oğlu, Yahudiliğin 12 kavmi olarak tasvir edilmiş. Gökyüzünden akan su aslan ağızları ile yeryüzüne eşit dağıtılıyor. Bu da Emir'in adaletini ve mücahit oluşunu simgeliyor. 
Elhamra'dan Albayzin
Albayzın'dan Elhamra
Granada'yı tepeden seyreden Elhamra'dan ve bahçelerden ayrılıp şehre iniyoruz. 
Rotamız Granada Katedrali ile Katolik Kral ve Kraliçenin anıt mezarının bulunduğu Royal Chapel.

Katedral ve Şapel
Papa VI. Aleksander'ın dediği gibi "Yüzde yüz Katolik İzabella" / I. İzabel ve kocası II. Ferdinand'ın naaşları,1504'te yapılmaya başlanan Kraliyet Şapeli'nde yatıyor. Şapel 15 yılda tamamlanmış. İzabel ve Ferdinand şapelin bittiğini göremeden ölmüş. Şapelin mimarı olan Enrice Edas, Granada Katedralinin de mimari. Şapelin üzerinde kartal figürü var. Dört İncil'den birinin yazarı olan Yohanna'nın sembolü olan I-F baş harfleri var.
Şapelin yanındaki Granada Katedrali, Ferdinand ve İzabel tarafından, Arap döneminde şehir camiinin bulunduğu yere yapılmış ve şapelden daha az gotik. Edas'ın yanı sıra Diego de Siloe gibi farklı mimarlar işin içine girince gotiklik biraz yumuşamış. Siloe projenin başında 40 yıl kalmış. Gotik tarzda başlayan yapıyı Rönesans tarzına çevirmiş. Böylece Siloe, ilk Rönesans katedralini yapan isim olmuş. İnşaat 1523'te başlamış, 181 ya da 200 yıl sürmüş. Projedeki 4 kulenin 3'ü, zeminin ağırlığı kaldıramayacağı düşünülerek hiç inşa edilmemiş.
Üniversite bitiren kişilerin isimleri katedral duvarlarına yazılmaya başlanmış. Duvarlarda dönemin ileri gelen ailelerinin isimleri ve armaları da var.
Fotoğraf çekiminin yasak olduğu bu yapıları gezmemizin ardından şehirde kendi kendimize dolaşacağımız serbest zamanımız var. Biraz dolaşıp, biraz dinlenip, akşam izleyeceğimiz çok özel programa hazırlanıyoruz.

Mağaralarda Flamenko
Bu akşam, gündüz Elhamra'yı gezerken karşıdan gördüğümüz, Granada'nın en eski mahallesi Al Albaicin/Albayzın'a gidiyoruz. UNESCO Dünya Miras Listesindeki Albayzın'ın labirent gibi dar sokaklardan geçerek Elhamra'yı karşıdan gören Çingene (Gitano) mahallesi Sacromonte'de, kayalar içine oyulu mağaralarda, kökleri Morisko düğünlerine uzanan Zambra Flamenko izleyeceğiz. 
Yaklaşık bir saat süren bu gösteri sahnede değil, tam önümüzde gerçekleşiyor. Dansçıların önümüzde dans ederken bedenlerinin titreyişi, yüz ifadeleri, ayak vuruşları, kol atışları, saçlarını savuruşları, eteklerini toplayışları bir kol uzatımı mesafede. 
Ekibin içinde geleceğin dansçısı da hem dansçıları izleyerek hem arada ayak vurarak, bilek kıvırarak şimdiden Zambra Flamenkoyu öğreniyor.
Bizim seansımızın sona erişinin ardından dansçılar yeni gösteriye hazırlanır, yeni konuklar mağaraya dolarken, biz de akşam yemeğimiz için soluğu Elhamra'yı karşıdan gören bir restoranda alıyoruz. Yemeğin ardından yürüyerek bir seyir terasına, Mirador de San Nicol
ás'a çıkıp Abayzın'dan Elhamra'yı fotoğraflıyoruz. 
Albayzın'dan Elhamra
Albayzin'da bir Ulu Cami
Arap mahallesinde, Elhamra'yı karşıdan gören, İspanya iç savaşında hasar görmüş ve 2002 yılında yenilenmiş Ulu Camii, İspanya'da ezanın minareden okunabildiği tek cami. İspanya'da 2 milyon Müslüman nüfusun 36 bini Granada'da yaşıyor. İspanyollardan da Müslüman olanlar var ve Ramazan geleneği yaşanıyor.
Elhamra ile Albayzın'ı ayıran vadinin kenarındaki meşhur Darro sokağının ismi, Roma döneminde sokağın yanında akan derenin yatağında altın arayanlar varmış. Darro adı da Auros'tan Adarro'ya, oradan da Darro'ya dönüşmüş.
Darro sokağı üzerinde, kraliyet hamamlarından daha küçük diye El Banyoella (Novel / Novella gibi) denen banyo, korunarak kalmış. Çünkü İspanyol istilasının hemen ardından üzerine ev yapılmış.

Reconquista'nın bedelini ödeyenler
Zaten İspanyollar "temizlik" hareketine önce Çingeneler ve Yahudiler ile başlar, Müslümanlara ses etmezler. Sonra işler çığırından çıkar ve Müslümanlar da bu "temizlik" hareketinden nasibini alır.
Engizisyon mahkemeleri, aşırı güçlenen kilise, işkenceler, cadı avı, Müslümanlıktan Hırıstiyanlığa dönen ya da döndüğünü söyleyen Moriskolar, zorunlu göç yapıyoruz diyerek gemilere doldurulan ve denizin ortasında denize dökülüveren biçareler...
 
Yolculuk Cordoba'ya
Gezimizin üçüncü gününde bir gece konaklayacağımız Cordoba'ya hareket ediyoruz. Ancak yolumuzun üzerindeki, terk edilmiş tren istasyonu Baena'ya da uğramadan geçmeyeceğiz. 
Baena
Otobüsle yaptığımız yolculuklarda tüm arazinin zeytin ağaçlarıyla kaplı olduğunu görüyoruz. Zeytinciliğin teknoloji ve bilim ile yapıldığı, zeytinliklerin görünümünden anlaşılıyor. Ağaçlar nizamî dikilmiş, ağaç altları temiz, dallar ayıklanmış, piçler kırılmış, ağaçlar son derece bakımlı ve sağlıklı. Ayrıca şehir merkezinde, meydanlarda, yol kenarlarında, bahçelerde, her yerde bazen tek, bazen birkaç tane olmak üzere zeytin ağaçları ile karşılaşabilirsiniz.
Zeytin üretiminde İspanya 8 milyon ton ile dünya ölçeğinde hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye ise yılda 3.5 ton zeytin üretiyor. Oysa iklim ve coğrafya neredeyse aynı. 
Zeytinyağında da birincilik İspanya'nın. İkinci sırada Türkiye, üçüncü sırada İtalya var.
Ülkemiz zeytinlikleri imara açar, zeytinciliği de bilimsel metotlarla yapmayı önemsemezse, sanırım sıralama her geçen yıl aleyhimize değişecek. İnsanımız 1 kg zeytin, 1 litre zeytinyağı alamayacak. Sonunda "Zeytinyağlı yiyemem aman şarkısı"nın altındaki maksat nihayet hasıl olacak...

İspanya Fas zeytinciliğini nasıl baltaladı?
Fas halkı da maksat kurbanı. Halk, "İspanya halkı zeytin ağacından yapılma mobilya istiyor" diyen ve 1'e 7 veren İspanyollara zeytin ağaçlarını keserek teslim edince Fas zeytinciliği sizlere ömür...

Selâmınaleyküm Córdoba • Kordoba • Kurtuba
Baena nefeslenmesinin ardından bir buçuk saatlik bir yolculukla Cordoba'ya ulaşıyoruz. Gezimizin en kuzey noktasındayız. Córdoba şehri kendini adeta kuzeyindeki Sierra Morena silsilesine yaslamış. Guadalquivir (Vadiyü'l Kebir) nehri üzerindeki köprüden geçerek tarihî şehir merkezine giriyoruz. O köprü üzerinden atım ile  rahvan yürüyüş geçtiğimi hayal ediyorum. Zamanlar birbirine karışıyor...
Kulelerle korunan köprü ve köprünün bitiminde şehrin görünümü son derece davetkâr. Hiç nazlanmadan bu davete (yürüyerek) icabet ediyoruz. 
1984 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınan tarihî Roma köprüsü 331 metre uzunluğunda ve köprüyü Baş Melek Rafael heykeli koruyor.
Köprünün sağında eski tip bir değirmen göze çarpıyor. Tam karşıda bir taç kapı, kapının sağında ise devasa büyüklükteki  Mezquita-Catedral de Córdoba / Kurtuba Camii görünüyor. 
Endülüs'ün ilk başkenti olan Cordoba'yı Fenikeliler kurmuş. 
Şehir, Senatörler Şehri • Felsefeciler Şehri olarak anılmış. Müslümanlar gelene kadar şehre Vizigotlar sahipmiş. 
Cordoba yüzyıllar önce Yahudi, Müslüman ve Hıristiyan toplulukların bir arada barış içinde yaşadığı, o dönemde cadde aydınlatmasına sahip, hamamları olan, dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri imiş. Avrupa'da kağıdın imal edildiği ilk şehir olan Córdoba, birçok bilim insanı, filozof ve sanatçının katkısı ile Avrupa'nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Şehirde, 700-900 yılları arasında 600’ün üstünde kütüphane ve bir milyon üzerinde el yazması kitap mevcutmuş. O kütüphaneden 30 cilt kitabın kurtarıldığı söyleniyor.
(Yok olan o kütüphanelerin ve kitapların üzerinden geçen yaklaşık bin yılın ardından Córdoba Public Library - Córdoba Halk Kütüphanesi 12 Temmuz 1842'de, 1835-1837 yılları arasında elden çıkarılan manastır, kilise ve manastırlara ait tüm fonları envanterlemek ve gruplandırmak için oluşturulan bilimsel komisyonların koruması altında kurulmuş.)
At nalı şeklinde taş kapıların altından geçerek Yahudi Mahallesi Juderia de Córdoba sokaklarında kayboluyoruz. Her yer ne kadar süslü, her köşe ne kadar özenli, yerler ne kadar temiz, sokaklar ne kadar dar, ufacık meydanlar ne kadar sürprizli ve yemekler ne kadar leziz...
Yürüyüşümüze bilim insanlarının ve Seneca, Meymün gibi filozofların heykelleri eşlik ediyor.
Bir gece kalacağımız Córdoba'da öğle yemeğimizi de akşam yemeğimizi de otelimize yürüyerek gidebildiğimiz yakınlıkta restoranlarda alıyoruz. Menüler özenle seçilmiş. İçecek konusu sınırlanmamış...
Sabah otelden ayrılıyoruz ancak şehirden ayrılmıyoruz. Daha Kurtuba Camii'ni göreceğiz. 
Kurtuba Camii
Camide sahın usulü kolonlar sıra sıra sıralanmış. Caminin içi bu kolonlar ile bir ormana benziyor. Kolonları birbirine bağlayan kemerler sadece bu camiye özel olarak çift at nalı şeklinde ve kırmızı tuğlalar ile beyaz mermerden oluşuyor. Bu da ortaya palmiyemsi bir görüntü çıkartıyor. Sanırsınız ki Kurtuba Camii'nin içinde 856 palmiyelik bir orman yaşıyor.
Sanki nokta oyunu oynar gibi, yavaş yavaş büyüyen camide kolon sayısı en iyi zamanında 1100 imiş. Zaman içinde sökülerek bu sayı 856'ya düşmüş.
Caminin içi iki, caminin dışı bir futbol sahası büyüklüğünde.
Camide 40 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş Caminin kıblesinde 40⁰ hata var. Ancak bu hata camiyi nehre sıfırlamak istedikleri için bilinçli yapılmış. Eski Roma şehri de nehre sıfır olduğundan bozmamışlar.
Caminin kubbeleri, üzeri imzalı kolonları, kemerleri, tavanları, zemini, ibadet bölümleri ve perspektifi son derece etkileyici.
Cami aslında 600'lerde kilise olarak inşa edilmiş. 711'de başlayan Müslüman istilası ile Cordoba Müslümanların eline geçince 786-1146 yılları arasında çeşitli eklemeler yapılarak cami olarak kullanılmış. Reconquista ile Cordoba Camii tekrar kiliseye dönmüş ve Cordoba Katedrali olarak kullanılmaya başlanmış. 
Caminin kiliseye dönüşmesi için emir veren 5. Karlos, yani Şarlken, yapılanı görünce kızmış. "Dünyada eşi benzeri olmayan bir şeyin içine her yerde görülebilecek bir şeyi inşa etmişsiniz, mahvetmişsiniz!" demiş.
At nalı şeklindeki Mihrabın Mozaikleri, Mozaik ustası ile birlikte Bizans döneminde İstanbul'dan gelmiş.
Adını ne koyarsanız koyun, ibadet şekli nasıl olursa olsun bir mabet, herkesin kendini tek bir yere, Allah'a yakın hissedeceği bir yer. Bu hissi içinde yaşamak için mabede de ihtiyaç yoktur belki ama insanlar yüz yıllardır her şekilde o sonsuz güce inanıp, ona sığınırlar. Mabedi Allah'ın evi görürler. Pek çok şeyi Allah'tan ister, pek çok şeyi Allah'a havale ederler. İnanç böyle bir şeydir. İnanmaktır...
Kendi inandığına inanmayanı yok etmenin mantığı sadece güç sahibi olmak istemekle açıklanabilir. Sonuçta sen de onun inandığına inanmıyorsun değil mi? 

Müdeccenler • İspanya Müslümanları
Granada 1492'de düşmüş olsa da Müslümanlar Endülüs'te yaşamaya devam etti. İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk fark etmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen vatanlarını terk etti. Böylece Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.

Moriskolar • İspanya'nın Gizli Müslümanları
1500'lerde Endülüs tamamen yok edildikten sonra, diğer sürülenler gibi İber yarımadasından, yani vatanlarından sürülmek istemedikleri için Hristiyanlığa dönen Müslümanlara Morisko deniyor. Daha sonraları bu unvan, Katolik olarak bilinen fakat gizlice Müslümanlığı yaşamaya devam ettiğinden şüphelenilenlere karşı kötüleyici bir anlamda kullanılmaya başlanıyor.

Atlının Türküsü
Kurtuba'ya, İspanya İç Savaşı'nın başlangıcında (1936'da) 38 yaşında iken öldürülen Federico García Lorca'nın "Atlının Türküsü" (Canción de jinete) şiiriyle veda edelim.

Kurtuba.
Uzakta tek başına.
Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya.
Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında.
Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya.
Kurtuba.
Uzakta tek başına. 

Bu şiir Türk edebiyatına Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Eyuboğlu tarafından kazandırılmış.

Beyaz Endülüs'ten bir bukle
Camiden ayrılışımızın ardından otobüsümüz ile buluşup Sevilla'ya doğru yola çıkıyoruz. Ama durun, Sevilla'ya hemen girmeyeceğiz. Rotamızın üzerinde masal gibi bir minik beyaz şehir var. Carmona!
Ve bu şehirde eski bir değirmen binasında hizmet veren Michelin yıldızlı bir yerel restoran var. Molino de la Romero!
Tahmin edeceğiniz üzere yemekler hazır olana kadar ben hızlıca şehrin sokaklarına dalarak, bu daracık, bomboş ve tertemiz sokaklarda kısa bir tur attım. İçimde bir soru döndü durdu. "Neden bizim köylerimiz, şehirlerimiz böyle değil? Hiç mi estetikten ve temizlikten nasibimizi almadık? Hani temizlik imandan gelirdi? 
Cevap basitti: Gelişmiş ülkeler sokaklara, caddelere, toplu yaşam alanlarına önem veriyor; gelişmemiş ülkeler ise sadece evlerinin içini önemsiyor, sokakları çöplüğe çeviriyordu.
Restoranımızın olduğu yere geri geldiğimde yukarıdan aşağıya şöyle bir baktım ve o anda Mardin'de, Kasımiye Medresesi'nden aşağıya baktığımı, yine o anda düşündüğüm gibi birisi bana "Dünya düz müdür?" diye sorsa, "He valla düzdür!" diye cevaplayacağımı hatırladım.
Yemeklerimizi yiyip biraz nefeslendiğimize göre şimdi artık Sevilla'ya doğru yola çıkabiliriz.

Cordoba Sevilla yolunda Işık Kulesi
Sevilla ile Córdoba arasındaki yolculuğumuz esnasında Özge Ersu bize uzaklarda bir yerde "parlak ışık kulesi"ni işaret etti ve kulenin çalışma sistemini anlattı.
Gemasolar Güneş Enerjisi Santrali'nde, kule etrafına dizilen binlerce devasa ayna (heliostat), güneş ışınlarını merkeze, yani yüksekteki kuleye doğru odaklar. Buraya yansıyan güneş enerjisi normalin bin katına kadar yoğunlaşır ve kule üzerinden devasa, göz alıcı parlak bir ışık demeti/parlama yayılır. Kulede toplanan bu yoğun ısı, 500 dereceyi aşan sıcaklıklardaki erimiş tuz dolu depolarda saklanır. Bu sayede güneş battıktan sonra bile gece boyunca bu depodaki ısıyla türbinler çalıştırılarak kesintisiz elektrik üretilebilir.

Bu teknolojik bilgi ve görsel ziyafet sonrası biraz moralinizi bozayım. Her şey ve her yer de masal aleminden çıkmış gibi değil elbette. Zaman zaman şehre giriş manzaraları hiç romantik değil mesela. Kapatılmış balkonları ile böyle bir bina gördüğünüzde, tipik bir Türk şehrine girdiğinizi düşünebilirsiniz. Benziyoruz demiştim ama...
Neyse ki bu binalar azınlıkta. Şehirler çok ama çok temiz ve çok derli toplu, çok süslü, çok estetik.
Sevilla (Seviyya) • İşbilye
Gezimizin dört, beş ve altıncı gecelerini, üç gün üç gece Sevilla'da geçirmek demek, Sevilla'nın keyfini sonuna kadar çıkartacağız demek. Diğer şehirlerde olduğu gibi burada da otelin şehrin merkezinde olmasının konforu ile yaşam alanlarına iki adımda ulaşabileceğiz demek. İster alış veriş yap, ister çay kahve iç, ister şarap. Günü bir İspanyol gibi, halkın arasına karışarak yaşa. Da; ne mümkün! Sokaklar Türk turist kaynıyor. Konuşma duyulmadığı zamanlarda herkes birbirine yabancı muamelesi yapıyor. Arkasından biri yanındakine Türkçe bir şeyler söyleyince, Aaa Türkmüşsünüz diyerek kahkaha atılıyor. Böyle durumlarda karşıdakinin yabancı sanılıp fütursuzca Türkçe konuşulması komik olaylara sahne oluyor. (Bizzat yaşadım.)
Üç gün üç gece boş gezeceğimizi düşünmeyin. Özge Ersu bizi asla boş bırakmaz. Kimsenin aklına gelmeyen icatlar ile başımıza iş çıkartıp bizi hayal edemeyeceğimiz ortamlara, hayal edemeyeceğimiz kılıklara sokar. 
Şimdi onları düşünmeyelim ve Guadalquivir nehri kıyısında, Torre del Oro • Altın Kule manzaralı bir restoranda akşam yemeğine gidelim. Sabah ola hayrola...
Sabah yürüyerek meydanlardan geçip İspanya İmparatorluğunun denizaşırı topraklarıyla ilgili pek çok belgeyi barındıran Archivo General de Indias'a giriyoruz. Arşivde 43 bin dosya, 8 bin harita, 80 milyon yaprak belge var.
Bu sandık kaç kilitle kilitleniyordur?
Bina ve arşiv 1987’den bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde.
Arşiv binasının ardından tekne gezisi için, bir gece önce karşısında yemek yediğimiz Torre el Oro Altın Kule önündeyiz. Hava hafif serin ve bulutlu. 
1220'lerde yapılan Atın Kule 36 metre yükseklikte. Eskiden Amerika'nın keşfinden sonra Amerika'dan ülkeye akan altınların bu kulede tutulduğu söylentisi varmış. İslam devletinin zenginliğini göstermesi için bu kulenin altınla kaplandığı da söyleniyormuş. Gerçek ise 2005 restorasyonunda ortaya çıkmış. Preslenmiş saman ve kireç harcı kulenin güneş ışığında parlamasına neden oluyormuş. Bir de suya yansıması...
Teknemiz nehirde ağır ağır yol alırken bir yandan da İngilizce ve İspanyolca olarak bilgilendiriliyoruz. 
Guadalquivir Nehri üzerindeki bu "antik tekne", Ferdinand Magellan ve Juan Sebastián Elcano komutasında 1519-1522 tarihleri arasında dünyayı ilk kez dolaşan tarihî Nao Victoria gemisinin birebir boyutlardaki replikası imiş. Evet evet, okyanusları bu ceviz kabuğu benzeri ahşap tekne ile turlamışlar.
Nehrin iki yakası da tarihî ve modern binalarla bezeli. 
Kano yapanlar yanımızdan hızla geçiyor. 
Tekne gezisinin ardından dünyanın en büyük Gotik eserlerinden olan Sevilla Katedrali'ne rezervasyonlu olarak gireceğiz.
İçinde Kristof Kolomb'un "toprağa değmeyen" mezarının da bulunduğu katedral, dünyanın en büyük üçüncü katedrali. 
12. yüzyılda Almohad Hanedanlığı döneminde büyük bir cami olarak inşa edilen yapı, Sevilla'nın Hristiyan yönetimine geçmesi (Reconquista) sonrası 1402-1506 yılları arasında devasa bir katedral olarak yeniden şekillendirilmiş ve inşası tamamlandığında, yaklaşık bin yıldır dünyanın en büyük kilisesi unvanını elinde tutan Ayasofya'yı geride bırakmış. Ayasofya'dan bildiğimiz uçan payandalar burada da kullanılmış.
Cami döneminden kalan 104,5 metre yüksekliğindeki minare, üzerine eklenen çan kulesi ile katedralin bir parçası olmuş. Kulede her türlü mimari görülüyor. Gotik, İslami, Rönesans. 
Müezzinin kuleye at sırtında rahatça çıkabilmesi için basamak yerine 34 adet eğimli rampa tasarlanmış.
Katedral 1980'den bu yana UNESCO Dünya Miras Listesinde.  Süslemeler Güney Amerika'dan gelen altınlarla yapılmış. 
Kristof Kolomb'un dört kral figürü tarafından omuzlarda taşınan ihtişamlı anıt mezarı da Sevilla Katedrali içinde yer alıyor.
Tabut dört kral tarafından taşınıyor
Kristal Kolomb'un mezarı toprağa değmiyor. Çünkü Kolomb Hindistan'a gideceğim, size altın getireceğim diyerek destek istediği ve aldığı I. Isabella ile zaman içinde papaz olduğundan İspanya toprağına gömülmek istememiş. 
Sevilla Katedrali'nin ihtişamından sıyrılıp sakin sokaklarda serbest zaman değerlendirmesi yaparken karşıma bu sefer de ihtişamlı kauçuk ağacı çıktı.
Aynı yürüyüş esnasında bu kez daha da ihtişamlı bir yapıyla karşılaştım. 
Las Setas
Plaza de la Encarnación meydanında yer alan ve orijinal adı Metropol Parasol olan dünyaca ünlü ikonik yapının resmî adı günümüzde Setas de Sevilla (Sevilla Mantarları) olarak geçiyor. 
Arkitektuel sayfasında yer alan bilgilere göre burası eskiden bir pazar yeri olarak kullanılıyormuş. Meydanın yıkılmasından sonra 30 yılı aşkın süre şehrin göbeğinde bir boşluk olarak durmuş. Alman mimar Jürgen Mayer tarafından tasarlanan ve 2011 yılında tamamlanan bu fütüristik yapı, dünyanın en büyük ahşap strüktürü (yapısı) olma unvanına sahip. Ahşap elemanların örülerek birbirine geçmesi ile oluşturulmuş bir kanopi (gölgelik) olan ve ‘Şehir şemsiyesi’ anlamına gelen Metropol Parasol, meydanın üzerine yerleştirilmiş bir örtü görevi görüyor. Yapıyı oluşturan ahşap kafes sistem, betonarme temeller üzerinden yükseliyor. Ahşap kanopinin üzerinde, bazı bölgelerde yükselip bazı bölgelerde kanopinin altına giren yürüme yolları bulunuyor.
Yarın buraya gelip yapı hakkında bilgilenecek, dev şemsiyenin altındaki bir sahnede Flamenko izleyecek, ardından akşam yemeğine geçeceğiz.
Ama onları yapmadan önce Sevilla'nın son gününde çok önemli bir işimiz var. İspanyol kıyafetleri ile Plaza de España'da salınmak...
Nasıl mı olacak? Gelin anlatayım.
Gezinin başlama tarihinden bir ay kadar önce Özge Ersu erkeklerden şapka ölçüsü de dahil olmak üzere hepimizden kıyafet ölçülerimizi istedi. Çünkü hepimize özel İspanyol kıyafeti dikilecekti.
Sevilla'daki bu son günümüzde lobiye, geceden odalarımıza bırakılmış olan kıyafetlerimizi giymiş, küpelerimizi takmış, şalımızı omuzumuza atmış olarak indik. 
Bizi lobide bekleyen ilgililer eksik gedik tamamlama, saça gül takma, şalı omuzlara yerleştirme gibi işlerde hepimize yardımcı oldular. Hazır olduğumuzda dörderli gruplar halinde otelin önünde bekleyen faytonlara binerek İspanya Meydanı'na doğru yola çıktık. Sabah sabah yedi faytonun Flamenko kıyafetleri içinde birilerini taşıdığını görseniz şaşırırdınız değil mi? Sevilla halkı da şaşırdı tabii.
Şaşıran halk zarifçe selamlanır
Biz kendimizden emin bir halde meydanda faytonlarımızdan inip meydanın ortasında bugüne özel bizimle olan profesyonel fotoğrafçıya poz vermeye başladık.
Bizi gören meydandaki turistler bizi Flamenko grubu zannederek etrafımızı sardılar ve birlikte fotoğraf çekilmek istediler. İhtimal ki bir festival için gelmişizdir ve belki de dans edeceğizdir diye düşündüler. Çünkü hepimiz kıyafetleri giyip gülleri saçımıza takınca İspanyol havasına bürünüverdik. Demiştim pek farkımız yok diye ama değil mi? Bir kez daha diyeyim...
Fotoğraf çekiminin ardından yürüyerek Santa Cruz mahallesine geçtik. Orada bizi bekleyen üç kişilik müzik ekibinin hem çalıp hem söylediği ezgiler ile Murillo Bahçelerinde yürüyerek bizi almaya gelen otobüsümüze bindik. Otobüs bizi, otelin önüne kadar giremediği için her zamanki noktada bıraktı, biz yine oradan otelimize Flamenko kıyafetleri içinde salına salına yürüyerek döndük. Bu kez daha da kalabalıklaşmış olan sokaklardaki insanlar bu renkli gruba daha çok baktı. 
Otele döndük, kıyafetleri teslim ettik. Neşemiz ve keyfimiz yerindeydi... 
Akşam üzeri yine yürüyerek önce Las Setas'a, ardından Flamenko izleyeceğimiz mekâna, sonra da aracımız ile akşam yemeğine geçtik.
Las Setas gece
İstikamet Atlantik
Artık gezimizin sonlarına yaklaşıyoruz. Yedinci günün programı 29 Ekim'de Sevilla'ya veda ile başladı. Otelden ayrılışımızın ardından  Cumhuriyet Bayramımızı İstiklâl Marşımızı söyleyerek kutladık. Rotamızın en doğusundaki şehir Granada idi, şimdi ise en batıdaki şehre, Cadiz'e doğru gidiyoruz. Önce yolumuzun üzerindeki Jerez de la Frontera (Sınırdaki Jerez) şehrine uğrayıp safkan Endülüs atlarının eğitildiği Kraliyet Binicilik Sanatı Okulunun gösterisini izleyeceğiz.
1973 yılında 15 attan oluşan bir ekiple gösteri yapmakla başlayan bir hikâye onlarınki.
Gösteri öncesi atların eğitildiği tesisleri gezdik, ahırları gördük, koşum takımlarından at süslerine ve at arabalarına kadar atçılıkla ilgili malzemelerin sergilendiği müzeyi ziyaret ettik. 
Bize özel açılan müze gezisi programında atlara bu kadar yakın olmak ve onlara dokunmak hepimizi mutlu etti. Ahırdaki atların kimisi durgun, kimisi umursamaz, kimisi de şımarıktı. 
Gösterinin başlama saati geldiğinde ön sıradaki yerlerimize oturarak müzik eşliğinde kâh tek kâh toplu olarak farklı biçimlerde yürüyen, dans eden, binicisinin komutuyla şaha kalkan atları izledik. 
Binici at üzerinde, binici yerde ve atının yuları elinde, binici at arabasında olmak üzere üç farklı biçimde yapılan gösteriler izleyiciden büyük alkış aldı. Her gösteri sonunda binicilerin şapkalarını vakur bir şekilde ağır ağır çıkarıp kraliyet locasını selamlamaları çok etkileyiciydi.
Gösteri başlarken
Dört yaşında eğitilmeye başlanan bu hayvanlar üzerinde eğitmenlerin büyük emeği vardı. Atları izlerken akıllara acaba nasıl eğitiliyorlar, zorlanıyorlar mı sorusu düştü. 
Ahırda ve çalışma parkurunda gördüğümüz kadarıyla uzun zamana yayılan sabırlı bir süreç ile eğitiliyorlardı. Sağlıklı ve bakımlıydılar.
Gösteri bitip de dışarı çıktığımızda gözüm kapıda bekleyen faytona koşulmuş atlara gitti. Ne yazık ki fayton atları, gösteri atları kadar şanslı değildi. 

Cádiz • Kadiz 
Jerez'deki serbest zamanın ardından Atlantik kıyısındaki dünyanın kesintisiz en uzun devam eden yerleşim yeri Cádiz'e gitmek üzere otobüsümüz ile buluşuyoruz. Bu sefer gerçekten de okyanusun içindeyiz. 
Biri okyanusun doğusunda, biri batısında olmak üzere Cádiz de, Küba'nın Varadero'su gibi Atlantik okyanusunun içine uzanan bir kara parçası üzerine kurulmuş. 
Cádiz'e varıp otobüsümüzden indiğimiz meydanda bizi Belediye Binası, katedral, d
aracık sokaklar, Mardin'in abbaraları, balkonlardan sarkan çamaşırlar, köpeklerini gezdiren şehir sakinleri ve turistler karşılıyor. 
Cadiz Karedralinin yapımı 116 yıl sürmüş 
Duvarlarındaki harcın içinden gülümseyen deniz izleri, köşelere konan birbirinden farklı köşebentler, tertemiz zeminler, yokuşlar, inişler, arada karşımıza çıkan Hint İnciri, Kauçuk ve farklı ağaçlar, anıtlar ve sokaklardaki mekânlarda sakin sakin oturan insanlar bu güzel tablonun parçaları.  
İfade Özgürlüğü Anıtı
İfade Özgürlüğü Anıtı (Monumento a la Libertad de Expresión)
İfade özgürlüğünün bunca kısıtlandığı dönemlerde yaşarken, bu anlamlı anıtı anlatmadan geçmek istemem. Doğrudan basın ve ifade özgürlüğüne adanmış olan bu modern anıt, heykeltıraş Luis Quintero tarafından yapılmış. Tasarımı büyük bir asma kilit şeklinde olan ve kilidin kapanma mekanizması (mili) bir yazı tüyü (kalem) olarak tasarlanan anıt, özgür basının ve kelimelerin gücünün sansürü/kilitleri açmasını simgeler.
1812 Anayasası Anıtı
1812 Anayasası Anıtı (Monumento a la Constitución de 1812 veya Monumento a las Cortes de Cádiz)
İspanya'nın ilk liberal anayasası olan ve halk arasında "La Pepa" olarak bilinen 1812 Anayasası'nın 100. yılını anmak amacıyla inşa edilen bu anıt da günümüzün "yasa tanımazlığına" dikkat çekmek adına çok önemli bir anıt. Yapı üzerinde İspanya'nın özgürlük, adalet, tarım, endüstri ve meclis (Cortes) geleneğini temsil eden çok sayıda alegorik heykel ve kabartma mevcut.
19 Mart 1812'de Cádiz'de ilan edilen bu anayasa, İspanya'nın ilk yazılı anayasası. Bu yasa ile kralın yetkileri sınırlanmış, basın özgürlüğü ve erkeklere seçme-seçilme hakkı getirilmiş, hem Latin Amerika hem de Avrupa anayasalarına ilham kaynağı olunmuş.
Fransa tarafından ele geçirilemeyen sayılı İspanyol şehirlerinden biri olan Cádiz, 5 Şubat 1810 ile 24 Ağustos 1812 tarihleri arasında kuşatılmış, ancak alınamamış. İngiliz donanmasının desteği ve coğrafi konumu sayesinde şehir Napolyon'un güçlerine direnebilmiş ve Napolyon Cádiz'e ayak basamamış.

Ronda'ya ve Gezinin Sonuna Doğru
Konaklamadan geçtiğimiz Jerez ve Cadiz'in ardından Endülüste'ki son iki gecemizi geçireceğimiz İspanya'nın romantik şehri Ronda'ya doğru yola çıkıyoruz. Gün batmadan El Tajo kanyonu üzerindeki Ronda'ya varıp, modern boğa güreşlerinin doğduğu yüz elli yıllık tarihî arena, Plaza de Toros de Ronda'nın karşısındaki otelimize ulaşıyoruz. Valizleri odaya bırakır bırakmaz muhteşem Ronda'nın muhteşem gecesine karışıyoruz.  
Tarihî arenanın önündeki meydanda durup gözüme gözüme bakan boğa heykelinin önünden sessizce geçip, yar üzerindeki parka doğru ilerliyorum. Paseo de Blas Infante girişinde iki tanıdık isim yolumu kesiyor.
Orson Welles ve Ernest Hemingway! 
Girişteki sağlı sollu kabartma tunç büstlerine bakarak, "Siz ne yapıyorsunuz burada?" diyorum. Sorduğuma bakmayın,  Ronda'nın ikisinin hayatında da önemli yer tutan bir şehir olduğunu biliyorum.
Orson Welles ünlü İspanyol boğa güreşçisi Antonio Ordóñez ile çok yakın bir dostluk kurmuş, zamanının büyük bir kısmını onun Ronda'daki El Recreo de San Cayetano adlı malikanesinde geçirmişti. 10 Ekim 1985'te Los Angeles'ta hayatını kaybeden Welles'in vasiyeti üzerine yakılan külleri, bu dostluk bağından dolayı Antonio Ordóñez'e ait mülkteki (El Recreo de San Cayetano) kuru bir kuyuya defnedilmişti.
Antonio Ordóñez
Ernest Hemingway de Orson Welles gibi ünlü matador Antonio Ordóñez'e hayrandı. Aralarındaki ilişki derin bir dostluk, hayranlık ve adeta bir baba-oğul bağıydı. Hemingway, genç matadora o kadar yakındı ki Ordóñez ona "Ernesto Baba" (Father Ernesto) diye hitap ederdi. İspanya seyahatlerinde Ordóñez’in Ronda yakınlarındaki muhteşem malikanesi El Recreo’da uzun süreler kalır, burada dinlenir ve yazılarına odaklanırdı.
Cayetano Ordóñez
Aslında Hemingway’in Ordóñez ailesiyle bağı Antonio'nun babası efsanevi matador Cayetano Ordóñez ile 1920'lerde başlamış ve ilk büyük romanı Güneş de Doğar’daki matador karakterini ondan esinlenerek yaratmıştı.
Hemingway'in Ronda'yla olan bağı hem İspanya İç Savaşı'nı anlattığı For Whom the Bell Tolls • Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabındaki Ronda bölümü hem de boğa güreşlerini anlattığı kitapları ile tutku boyutundaydı. Onun gözünde boğa güreşleri sadece bir gösteri değil; trajedi, disiplin ve sanatsal dürüstlüğün zirvesiydi. 
Hemingway, 1932 tarihli boğa güreşi incelemesi Death in the  Afternoon • Öğleden Sonra Ölüm'de, "Eğer hayatınızda sadece tek bir boğa güreşi izleyecekseniz, gitmeniz gereken yer Ronda’dır" demişti.

Boğayı ve yazarları birbirlerine emanet edip Ronda'da uyuyacağımız ilk gece için odama çıkıyorum. Sabah hem arenayı, hem Ronda sokaklarını gezeceğiz.
Sabah gün ışımadan uyandığımdan, kahvaltının servis edildiği teras katında güneşi doğuruyorum. Güneşin ilk ışıkları karşıdaki dağlar üzerine düşmeye başladığında dünyayı bir sıcaklık kaplıyor. 
Şu an dünyada ve ülkemde olan biten hiçbir şeyden haberim yok ve olsun da istemiyorum. Bir nebze olsun huzur bulayım, biraz ruhum dinlensin istiyorum. Demem o ki; Asaf Halet Çelebi'nin "Mâra" adlı şiirindeki "Bilmemek, bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mâra" dediği yerde duruyorum...
Gün aydınlandığında, bildiğim ama gecenin karanlığı içinde ihtişamını pek de fark edemediğim El Tajo Kanyonu, tüm derinliği ile karşımda duruyor. 
Milyonlarca yıllık jeolojik hareketler El Tajo Kanyonunu yaratmış. Kanyon üzerinde oluşan doğal platonun Guadalevín Nehri ile çevrili olması da doğal bir kale olarak üzerine kurulan şehri korumuş. 
760 metre yükseklikteki tarihi kasaba Julius Caesar zamanında kurulmuş. Roma döneminden Magribilere kadar uzanmış. 
Kanyonun iki yakasına kurulan eski şehir (La Ciudad) ile yeni mahalleler (El Mercadillo) birbirine, Puente Nuevo (Yeni Köprü) gibi üç tarihî köprü ile bağlanıyor.  
Ronda'nın kartpostalları süsleyen, en ünlü, en büyük ve en yüksek köprüsü olan Yeni Köprü, El Tajo Kanyonunun en dar yerinde, yaklaşık 200 yıl süren bir inşaat sonunda 1793 yılında tamamlanmış. 98 metre yüksekliğindeki dev taş köprü 70 metre uzunluğunda ve Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanına ilham veren uçurumun olduğun yerde.
Bu devasa kanyonu aşmak için ilk deneme 1735 yılında tek kemerli bir köprüyle yapılmış. Ancak acele ve özensiz inşa edilen bu ilk köprü 1741 yılında çökerek 50 kişinin ölümüne yol açmış.
Hemingway, romanın onuncu
 bölümünde Pablo'nun başı çektiği faşistleri öldürme sahnesinde, gittikçe artan ve şiddetlenerek çığırından çıkan bir vahşeti Pilar'ın ağzından resmediyor.
Belediye binasına tıkılan milliyetçilerin, dışarıya bırakılmadan önce papaz tarafından günahlarının çıkartılması, dışarıya çıktıkları anda ise halk tarafından vücutlarına sopalarla önce çekingen çekingen vurulması, ki sopalanan ile sopalayanlar yıllardır birbiriyle komşu, sonrasında azgınlaşıp vahşileşen halkın kan kokusu ile adeta bir cinnet haline girmesi ve ölümüne dövdükleri kişiyi kasabanın üzerine kurulduğu yardan aşağıya fırlatıp atmasıyla sonuçlanan bir delirme hâli. Ve Hemingway bu sahneyi insanın kanını donduracak kadar detaylı ve sert anlatır. Bir yandan da öldüren ve ölenlerin iç seslerini en insanî boyutta yazar.
Ronda'nın masalsı sokaklarında kısa bir gezintinin ardından, otelimizin önündeki tarihî arenadayız. Önce müzeyi geziyor, sonra arenaya çıkıyoruz. Neyse ki karşımızda boğa namına dört ayaklı birileri yok. Zaten kırmızı da giymemiştim. 
Bu arada boğalar kırmızıya değil; omuzlarına banderilla adı verilen renkli, çengelli mızraklar saplayan Banderillerolara, at sırtında arenaya çıkan ve ucu sivri mızraklarla boğanın boyun kaslarını zayıflatan Picadorlara, matadorun etrafında dönerek ve büyük pembe ve sarı pelerinleri (capote) sallayarak boğayı kızıştıran, koşturan ve matador tehlikedeyken boğanın dikkatini başka yöne çeken yardımcı piyade Peón / Capotero ile çılgınca bağrışan insanlara kızıyorlarmış. 
Güçten iyice düşen boğaya son vuruşu yapmak matadorun işi.
Matadorlar boğayı öldürücü darbeyle yere sermek için "Estocada" adı verilen özel bir teknik kullanıyor. 

Öldürmenin Anatomisi
Matador kırmızı peleriniyle (muleta) boğayı iyice yoruyor ve başını aşağı eğmesini sağlıyor. Çünkü vuruşun yapılabilmesi için boğanın ön iki ayağının birbirine paralel ve tam hizada durması şart. Bu duruş, boğanın kürek kemiklerinin arasını açarak kılıcın gireceği yolu temizliyor.
Matador, "estoque" adı verilen ucu hafifçe kıvrık, çelik bir kılıç kullanıyor. Boğanın üzerine doğru düz bir hat üzerinde koşarak (buna suerte suprema yani yüce şans denir) kılıcı boğanın kürek kemiklerinin arasındaki birkaç santimetrelik boşluğa saplıyor. Burada amaç boğanın kalbini vurmak değil, kılıçla büyük kan damarlarını (aortu) kesmek veya akciğerleri delmek. Doğru yapılan bir estocada sonrasında boğa saniyeler içinde iç kanamadan bilincini kaybederek yere yığılıyor.
Eğer boğa kılıç darbesine rağmen hemen ölmezse, matador veya yardımcıları boğanın acı çekmesini uzatmamak için omuriliğini keserek onu anında öldüren özel bir kama (puntilla) kullanıyor. Başarılı ve tek hamlede yapılan bir son vuruş, boğa güreşi izleyicileri tarafından en yüksek yetenek göstergesi olarak kabul ediliyor.
Ama her zaman matador kazanmıyor!

Boğa güreşleri hâlâ yapılıyor mu?
Evet, geçmişe kıyasla çok daha sınırlı coğrafyalarda yasal olarak varlığını sürdüren boğa güreşleri günümüzde hâlâ yapılıyor. Geleneğin merkezi olan İspanya'da boğa güreşi, ulusal düzeyde "Somut Olmayan Kültürel Miras" koruması altında. Madrid, Endülüs ve Valensiya gibi bölgelerde Mart-Ekim sezonunda büyük arenalarda (Corrida) aktif olarak düzenleniyor.
Dünya genelinde hayvan hakları savunucularının tepkileri ve değişen yasal düzenlemeler nedeniyle bu gelenek artık ciddi bir dönüşüm ve kısıtlama sürecinde.

Zeytin İnsan
Zeytinin vatanına gelip bir zeytin müzesi ziyareti yapmasak olmazdı.
La Almazara
Endülüs'ün her yanını kaplayan zeytinlikler arasında, ünlü tasarımcı Philippe Starck tarafından tasarlanan La Almazara, üretim tesisi olmasının yanı sıra gastronomiyi de bünyesinde barındıran sıra dışı bir tesis. Bu arada "almazara" İspanyolca'da geleneksel zeytinyağı değirmeni/fabrikası anlamına geliyor.
2024 yılında açılan kompleks içindeki müzede zeytinyağının tarihini izlerken, mimarinin sanata nasıl dönüştüğünü de görüyoruz. 
Kırmızı monolitik bir küp olan binadaki müzenin tavanına Starck'ın sanatçı kızı Ara Starck tarafından tavanın tamamını kaplayan bir resim yapılmış.
Resmin içinde boğalar, zeytinler, uçuşan kanatlar ve bölgenin tarihi ruhuna gönderme yapan birçok sembolik figür gizli. Kadının omzundaki kuşları gördünüz değil mi?
Setenil de Las Bodegas
Zeytin üretim tesisini ve müzeyi ardımızda bırakıp bambaşka bir yere, kayaların altında yaşayan bembeyaz bir köye, köye yakın bir yerde otobüsümüzden inerek mini mini bir elektrikli trencik ile gidiyoruz. 
Endülüs'ün Beyaz Köyler rotasındaki en şaşırtıcı köy olan Setenil'de halk, köyün üzerinde el uzanımı mesafede çatı gibi duran kayaların altında, üstünde, arasında yaşıyor. Kayaları oyan insan değil, kasabanın içinden geçen Guadalporcún Nehri.
Bu jeolojik yapı, günümüzde Calle Cuevas del Sol (Güneş Mağaraları Sokağı) ve Calle Cuevas de la Sombra (Gölge Mağaraları Sokağı) gibi gökyüzünü kapatan bir doğal çatı olmuş.
Doğa harikası Setenil'e veda edip, geldiğimiz gibi yine trenlerle kasabanın dışında bizi bekleyen trenimize doluşup otobüsümüze ulaşıyor, otelimizin terasından izleyeceğimiz gün batımına yetişiyoruz. 
Güneş gökyüzünü kırmızıya boyar ve dağları karartırken bu sahneleri zihnime kazıyorum. Fotoğraf ile zamanı donduruyorum.
Bize verilen sürede kim bilir kaç gün doğumu ve kaç gün batımı kaldı göreceğimiz. Her birini derin derin içine çekerek, yaşadığını fark ederek yaşamak lazım mirim.
Ölene kadar "yaşamak" lazım...

Her şeyin bir sonu var, Endülüs'ün de
Günlerden 31 Ekim 2026. Dün akşam tarihî arenanın arkasındaki restoranda yediğimiz yemek İspanya'daki son akşam yemeğimiz idi. Yaklaşık on gündür birlikte olan grup olarak Gala yemeği ile "Endülüs'e Veda" ettik. Vedamız hiç sönük olmadı. Hepimiz Özge Ersu tarafından Endülüs Büyükelçisi ilan edildik.
Bugün Ronda'dan ayrılıp, uçağımızın saatine kadar olan her dakikayı değerlendirerek, başladığımız noktaya, Malaga'ya döneceğiz. 
Ama hemen Malaga'ya ışınlanmak yok. Yolumuzun üzerinde görülecek güzel yerler var. 

Marbella'nın Lüks Yüzü
Endülüs'ten ayrılmadan önce günlerdir içinde yaşadığımız tarihi bir yana bırakıp bugünün dünyasına, jet sosyetenin "takıldığı" bir şehre gidiyoruz. Marbella'nın Altın Sahili Puerto Banus!
Marinada milyon dolarlık yatlar, caddelerde milyon dolarlık evler, evlerin önünde yine milyon dolarlık arabalar. Bu lüks yaşam bazılarının hayali, bazılarının değil; bazıları için olmazsa olmaz, bazıları için anlamsız. 
Malum; güneş ve ay ve yıldızlar, nereden izlenirse izlensin aynı doğup aynı batıyor. İzleme koşulları herkes için değişse de farkındalık aynı olmuyor. Bazı insan gün ile doğup gün ile batıyor, bazısı da kafasını kaldırıp hiçbir şeye bakmıyor. 
Zafer Anıtı
Bu heykel belirli bir kişiyi değil, zaferi simgeleyen, kollarını gökyüzüne kaldırmış bir figürü temsil ediyor. Gürcü asıllı sanatçı Zurab Tsereteli tarafından 1990'larda yapılan heykelin malzemesi bronz ve bakır. Heykel yaklaşık 26 metrelik bir granit sütun üzerinde duruyor.
Heykel önceleri Moskova Belediye Başkanı'nın Marbella'ya hediyesi olarak tanıtılmış. Ancak sonrasında heykelin finansmanı nedeniyle siyasi ve hukuki tartışmalar yaşanmış. O yüzden heykel Marbella halkı arasında “Rus'un heykeli” olarak da biliniyor.

Beyaz Köy • Mijas Pueblo
Bu kez gerçekten son. Beyaz Köy Mijas ile İspanya'ya veda edeceğiz. 
İspanya'nın beyaz köyleri karşıdan yeşil dağlar arasına serpiştirilmiş inci taneleri gibi görülüyor. Köyün içine girince o beyazlık insanı ferahlıyor. 
Tüm şehir rengarenk çiçekli saksılarla, duvarlarda olsun zeminde olsun rengarenk seramiklerle süslenmiş. Evler, yollar, alış veriş mekânları, kafeler, restoranlar hepsi çok temiz ve çok süslü. 
Eşeğiyle ünlü Mijas tepeden denizi boydan boya görüyor. 
Dönelim artık
Avrupa saati ile 14:25'te havaalanına vasıl olduk. Uçağımız 17:40'ta kalkacak. Uçak gelirken de kalabalıktı ama dönerken daha kalabalık olacak. O yüzden Check-in'lerimizi daha açılır açılmaz yaptık. Bizim grubumuzda zorunlu kalan olmadı ama uçakta arkamda oturan bir kişi havaalanında üç kişiyi bıraktıklarını anlatıyordu.
Satılan bilet sayısı ile uçağın koltuk sayısı aynı olması gerekmiyor mu? THY fazla bilet satıp EGO (ErkenGelenOturur) mu uyguluyor anlamadım.
18:40
21.52
İstanbul Havaalanına inişin ardından, havaalanında Havaist'lerin kalktığı noktadan kalkan İstanbul Seyahat otobüsünün 01:00 seferi ile Bursa'ya hareket ettim. Türkiye saati ile 03:10'da Bursa Terminalindeydim. 
(BBBUS'ın sözleşmesinin bitişi Bursa-İGA Havaalanı yolculuğunu sekteye uğratacak diye korkmuştuk ama neyse ki İstanbul Seyahat bu boşluğu doldurdu. BBBUS'ın SAW'da da sıkıntı yaşattığı söyleniyor.)
****
Bu uzun yazıyı yazarken gezi boyu çektiğim 4500+ fotoğraf ve videoyu yeniden izledim, Özge Ersu anlatımlarını dinledim, yetmediği yerde ChatGPT'ye danıştım. Kim bilir unuttuğum daha neler oldu. Hoş, onları da yazsaydım yazının sonu hiç gelmeyecekti.
Hepsini bir kenara bırakıp eve turist olmanın hazzı ve tatlı yorgunluğu ile döndüm ya, bu bile bana yeter. Cebimdeki bilgiler gezinin BONUS'u.

Yaşarken Ölenler 
Martha Medeiros'un "Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler" dizelerini "Bizim de acelemiz yok" diye cevaplayanlar için şiirin tamamını paylaşalım.

Yavaş yavaş ölür seyahat etmeyenler,
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölür
özsaygılarını yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler.
Yavaş yavaş ölür
alışkanlıklarının kölesi olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
yürüyüş tarzlarını değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Yavaş yavaş ölür
bir tutkudan ve onun getirdiği girdap gibi duygulardan kaçanlar,
gözleri ışıldatan ve kırık kalpleri onaran duygulardan kaçanlar.
Bedenin ölmesi kötü değildir. Kötü olan beden yaşarken ruhun (yavaş yavaş) ölmesidir. 
Ruhunuz genç, neşeniz daim olsun. Ülke dışına çıkmasanız da olur, evden çıkınız. Bol bol geziniz. İyi gelir...
****
Yazıdan da anlayacağınız üzere, yazının başında da dediğim gibi, Özge Ersu'nun dakika dakika planladığı gezi hiç aksamadan, dakikası dakikasına işledi. Özge Bey dahil 28 kişi olan grupta kimse grubun bütünlüğünü ve gezinin işleyişini bozmadı. 
Özge Ersu yılların deneyimi ile verdiği bilgiler ve anlattığı hikâyelerle geziyi hep canlı tuttu. 
Zaman zaman kendisine yerel rehberler eşlik etti. Onların anlatımlarını da Türkçe'ye çevirerek aktardı.
Kendisine ve başta aynı odayı paylaştığım sevgili Sera olmak üzere tüm gezi arkadaşlarıma sonsuz teşekkürler.
Tabii ki arka planda çalışan Türk Ekspres Havacılık ve Turizm A.Ş. ile bu geziye özel çalışılan İspanya Yerel Acentesi Seamile Travel Ambassador'u da unutmuyoruz.
Gez Canan Gez
Bir teşekkür de kendime. 
8 gece 9 gün gezip 2 tam gün masadan kalkmamacasına yazmak da benim işim ve tutkum.
Maksat yazarak anlatırken geziyi bir kez daha yaşamak, unutmamak, unutturmamak.
Yeni gezilerde görüşmek üzere...

Yazarken aklıma geliverenler:
Reconquista: Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma.
Duvande-Duvende'de kalmak: Dansçının tam olarak flamenkoya odaklanması. 
Flamenkoda yüzde seksen ağıt var. Flamenkonun Herez'den çıktığı söylenir. 
Kastanyette, sol el daha az ses, sağ el daha çok ses çıkartır. 
"Ole!", Allah nidasından kalma olabilir. 
14:00-16:00 arası Siesta saatlerinde şehirler boşalıyor. Dükkânlar kepenk indiriyor, kapısına kilit vuruyor. Turistmiş, alış verişmiş, kazançmış, kayıpmış, kimse umursamıyor.
Şallar ve yelpazeler ile seramik çanak çömlek turistik dükkânların baş köşesinde.
Zeytinliklerde güneş panelleri kurulmuş. Böylece aynı araziden iki farklı ürün elde ediliyor.
Yayalar olması gerektiği gibi yaya geçitlerini kullanıyor. Kimse şuradan karşıya koşturuvereyim demiyor. Tüm sistem yaya öncelikli olduğu için araçlar geçiş önceliğini her zaman yayaya veriyor.
Sabah kahvaltılarımız otelde, öğle ve akşam yemeklerimiz yerel lezzetler ile buluştuğumuz restoranlarda idi. Karides, kalamar, balık, kırmızı et, paneler, soslar, peynirler, Churro, tatlılar, dondurmalar ve tabii ki TAPAS...
Sokaklarda dolaşırken bolca Türkçe konuşma duyduk. Çünkü 29 Ekim tatilini hafta sonu ile birleştiren Türkler Endülüs'e akın etmişti. Adeta RE-Reconquista yaşanıyordu.
Türkiye'nin Avrupa saati ile uyumsuz olması ne gereksiz ve ne inatçı bir uygulama!
Cordoba'nın kardeş şehirleri arasında Türkiye'den Adana, Hatay ve Konya var. 
Camiler kilise, minareler çan kulesi olmuş.
Hıristiyanlık her alanda baskın şekilde vurgulanıyor. 
Kapalı avlulu evler ile muhafazakârlık devam ediyor.
Porta kapılar hiç yabancı değil.
Demleme çay yok. Sallama var.
Şehirlerde çeşmeden su içilebiliyor. İspanyol hükûmeti ve Avrupa Birliği standartlarına göre kamu sularının yaklaşık %99,5'i güvenlik açısından içme suyu kriterlerini karşılıyor.
Orson Welles ve Ernest Hemingway'in tunç büstleri heykeltıraş Paco Seville Parra tarafından yapılmış.
Sevilla Katedralinin içindeki org altı bin borudan oluşuyor.
Avrupa'da yaşanan olaylar Madrid'de de yaşanıyor ama güney şehirleri sakin.
Biz Sevilla'da iken (28 Ekim 2026) Madrid'den Sevilla'ya gelmekte olan bir hızlı tren, sinyalizasyon hatası sebebiyle önündeki trene çarptı ve kazada 70 kadar kişi can verdi. İspanya'da olduğumuzu bilen dostlar hepimize mesaj yağdırdı.
Bu yazıyı yazarken gezdiğimiz tüm şehirleri, oraları 360⁰ ve beş duyum ile görmüş, gecesini gündüzünü yaşamış biri olarak, Google Earth üzerinden bir kez daha inceledim. Şimdi her şey daha anlamlı.
 
Görülecekler görülmüş, öğrenilecekler öğrenilmiş, gidilmiş yerlere gidilmişse, şimdi bir kez daha, bu kez koşmadan, gidilmeli ve hiçbir şey için acele etmemeli...
4 Kasım 2026 / C.E.Y.