24 Şubat 2026 Salı

Gastroetnomizkolojik Sinema

Yine bir "kaynatma" gecesinde Bursa Pancar Deposu'ndaydık. Bu kez kazanımızda sinemayı, müzik ve yemek ile birlikte kaynattık.

Bursa Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği ve Prof.Dr. Özlem Doğuş Varlı’nın hazırlayıp sunduğu “Gastroetnomüzikolojik Kaynatmalar” buluşmalarının beşincisinin konuğu, yemeğin sinemadaki temsili ve gastronomi-medya ilişkisi üzerine çalışan Araştırmacı, Akademisyen ve Yazar Prof.Dr. İlkay Kanık, buluşmanın teması ise “Boran Geldi Kış Geldi Safa Geldi Hoş Geldi Sinemalarda” idi. 
Aylardan şubat, mevsimlerden kıştı.
O zaman gelsin sıcak yemekler, gelsin sıcak müzikler ve gelsin içimizi ısıtan sıcacık filmler.

Bursa ve Sinema
Bursa’nın sinema tarihi, Bursa'da çekilen filmler, Bursa'da ilk kez gösterilen filmler, Bursa'nın sinemaları ve tadı damağımızda kalmış Yeşilçam filmleri bu akşamın anlatı konusuydu. Anlatı, o anda anlatılan filmin temasına göre zaman zaman Özlem Doğuş Varlı'nın müzikleri ve yemekleriyle süslendi.
Sinemanın olmazsa olmazı Uludağ gazozu ve patlamış mısır, "Yılanların Öcü" gibi köy temalı filmlere öykünen kuru fasulye, "Neşeli Günler" filmine ithafen turşu suyu, "Tosun Paşa" filmine ithafen zeytinyağlı yaprak sarma, "Muhlis Bey" filmine ithafen çiğ köfte ve Çikolata filmine ithafen el yapımı çikolata ile "Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?" filmine ithafen kış gecelerinin vazgeçilmezi boza, etkinliğin gastronomik misafirleriydi. 
Bir yandan anlatılanları ve müzikleri keyifle dinledik, bir yandan da birbirinden leziz bu misafirleri midemize indirdik.

Bursa'nın Sinema Geçmişi
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Özlem Doğuş Varlı önce Gastroetnomizkoloji'yi tanıttı, sonra da Bursa’nın sinema geçmişine değindi. Bursa’da gösterilen ilk film 1923 yılında Türk kadınlarının ilk kez rol aldığı Ateşten Gömlek filmiydi. İlk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokakları da Muhsin Ertuğrul tarafından Bursa’da çekilmişti. 1934 yılında Türkiye'de çekilen köy konulu ilk film olan Aysel Bataklı Damın Kızı filmi de yine Bursa'nın Çalı köyünde çekilmişti. 
Bu arada bir ek bilgi de benden gelsin: 1932 yılında Bursa'nın kurtuluş yıl dönümü kutlamalarından görüntüler içeren, yönetmenliğini Vedat Örfi'nin yaptığı, yaklaşık 12 dakikalık Yeşil Bursa filmi var.
Bursa'da film gösterim geçmişi 1900'lü yılların başına gidiyor. Aynı tarihlerde sinema salonları da birer ikişer açılmaya başlıyor. Günümüzde ise sinema AVM'lerde yaşamaya çalışıyor.
(Bursa'nın sinema tarihi ile ilgili çalışmaları yazının sonundaki başlıkların içinde bulabilirsiniz.)

Türkiye'de Gösterilen İlk Film
Türkiye'de ilk film gösterimi 1896 yılında, Galatasaray'daki Sponeck Birahanesi'nde, Sigmund Weinberg tarafından yapılıyor. L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (La Ciotat Garına Tren’in Gelişi) filmi, Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerin en ünlü kısa filmlerinden biri ve siyah-beyaz film yaklaşık 50 saniyelik bir görüntüden ibaret. Görüntüde bir trenin istasyona gelişi gösteriliyor.

Atatürk ve Sinema
Prof.Dr. İlkay Kanık da konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sinemaya verdiği öneme dikkati çekti. Atatürk’ün bir sinema senaryosu yazdığını ve sinemanın bir milletin çağdaşlaşmasındaki gücüne inandığını belirtti. Yeşilçam’ın doğuşuna giden yol Atatürk'ün vizyonu ile açılmıştı. 
Kanık, çalışma konusu olan Gastro'yu filmler ile buluşturmuştu. "Aç mısın Kuzum? Donatın Masaları" kitabının tanıtım yazısında şöyle diyordu:
“Yeşilçam sinemasında karakterlerin yediği yemekler bu karakterlerin parçası olduğu durumun tasvirinde yönetmen için önemli bir malzeme sunar. Ekmek yoksulluğun, simit umudun simgesi olur. Yoksul ve onurlu olmak köylülükle ilişkilendirilirken, kuru fasulye, tarhana çorbası ve bulgur pilavı bu bağlantıyı güçlendirir. Kuzu çevirme, pirzola ise statü göstergesidir, ağaların veya şehir zenginlerinin sofralarında görülür. Tavuk, Yeşilçam’ın en sevilen yemeklerden biridir. Aynı zamanda iç göçün daimi istikameti olan İstanbul’un yerel ve sokak lezzetleri filmlerdeki aç karakterleri doyurur. İçmek ve toplumsal cinsiyet arasında güçlü bir bağ vardır. Alkollü içki tüketmek, özellikle de rakı, dostluğun, kardeşliğin, birlikteliğin işaretidir. Zengin ve tekinsiz erkek ve kadın karakterler viski şişelerinin önünde, arkasında ve yanında kadraja alınır. Fakirler zenginliğin tadını anlamak için viskinin tadına arada sırada da olsa bakarlar. Cumhuriyet tarihimizin içinden Yeşilçam’ı çıkarırsak çok eksik kalırız. Yeşilçam sinemasını tekrar tekrar düşündüğümüzde ve yeni tespitlerde bulunduğumuzda zenginleşiriz. Bu yüzden yıllardır bizi besleyen kültürel mirasımıza farklı açılardan bakmak ve hakkında düşünmek Cumhuriyet tarihimize borcumuzdur.”

Filmler • Yemekler • Sofralar
Auguste Gusteau gibi meşhur bir şef olmayı hayal eden fare Remy'nin aşçılık yolculuğunun anlatıldığı bilgisayar animasyon filmi Ratatuy, Gastronomi ve sinemanın en güzel buluşmalarından biridir. Ama sadece o değildir. 
Sofrada her zaman sanat vardır. Mesela, Hristiyan inanışına göre İsa Mesih'in Romalı askerlerce tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle yediği son yemeği anlatan Son Akşam Yemeği tablosu.
Sanat eseri gibi sofralar ve envai çeşit yemekler kendilerine sinemada her daim yer bulmuştur. 
Varsıllıkla yoksulluk arasında uçurumun derinleştiği dönemlerin filmlerinde ihtişam ve israf perdeden dışarı taşar. Rengarenk şekerlemeler, çeşit çeşit tatlılar, sıra sıra pastalar, etler, meyveler ve tabii ki birbirinden şık sofralar, gümüş takımlar, incecik porselenler. 
14. Lui dönemini anlatan Versay (Versailles) dizisi, 1800'lü yıllarda, bir İngiliz naipliğinde yaşananları anlatan Bridgerton dizisi günümüzde en bilinen diziler.
Fakirlik ve kıtlık zamanlarını anlatan filmlerde ise sofrada bayat ve küflü ekmekler, su içinde yüzen patatesler ile bir avuç buğday peşinde koşan aç insanlar görürüz. Çıkınındaki kuru ekmek, matarasındaki ısınmış su, dökük dişleri ve feri kaçmış gözleri ile perdeye yansıyan görüntü, açlığın perdede can bulmuş halidir. Açlık aynı zamanda kötülük getirir. Çünkü aç insan önce onurundan yer.
70'li yılların siyah beyaz televizyonlarında izlediğimiz Aşağıdakiler Yukarıdakiler (Upstairs, Downstairs) dizisinde de İngiliz aristokrasisinin sofra adabını ve filmin geçtiği dönemin hiyerarşisini görürüz.
Başrolünde Şener Şen'in oynadığı Zengin Mutfağı oyununda, 15-16 Haziran Olayları (1970) sırasında bir konağın mutfağında gelişen olaylar anlatılır. 
Aşk-ı Memnu ve benzeri konaklı, müştemilatlı, aşçılı, yamaklı filmlerde de mutfak işlerini ve mutfak sohbetlerini izleriz.
2019 yapımı Platform filminde de yemekler ve hiyerarşi kat kat aşağıya inen sofrada kalanlarla beslenen insanların, aşağıdakiler ile yukardakilerin filmidir. 
Vikingler dizisinde görürüz ki, evin ortasındaki uzun masa etrafında toplanıyorlar ve durmaksızın et yiyorlar. Ziraat yapacak toprakları yok. Toprak arayışı için kuzeyden kopup aşağılara iniyorlar. Hatta bir keresinde batıya gidip, 1021 yılında Amerika topraklarına çıkıyorlar. Ancak nereye çıktıklarından haberleri olmuyor. Onlardan 471 yıl sonra 1492 yılında, Kristof Kolomb da Vikingler gibi batıya gidecek, vardığı kara parçasının Hindistan olduğunu sanacak, oranın yerel halkına Indian diyecek, sonraları yeni bir kıtaya ayak bastığını anlayacaktır. Yerlilerin adı işte bu yüzden Indian olarak anılacaktır.
1986 yapımı Dokuz Buçuk Hafta (Nine 1/2 Weeks) filminin buzdolabı önündeki o meşhur sahneleri 80'lere imza atmıştır.
1961 yapımı Tiffany'de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany's) filminin başrol oyuncusu Audrey Hepburn, ikonik saçları ve gözlükleriyle hafızalara kazınmıştır.
1972 yılı yapımı Baba (The Godfather) filminde büyük İtalyan ailelerin büyük sofralarda buluşmalarına şahit oluruz. Sofra önemlidir. Sofraya hep birlikte oturulur. Ama her zaman hep birlikte kalkılmaz. Bazıları masada kalır.
İngiliz Kraliyet ailesi kanunlarına göre de Kraliçe yemek yemeyi bitirdiğinde yanındakiler de bitirmek zorundadır.
2020 yapımı Emily in Paris dizisinde Emily'nin epey hareketli hayatının yanında, Michelin Yıldızlı olmak için uğraş veren bir şefi görürüz.
2017 yapımı Sofra Sırları filminde, televizyonda ‘Sofra Sırları’ adında bir yemek programı sunmayı hayal eden Neslihan'ın umulanın dışında bir karakter çıkması izleyiciyi şaşırtır.
2018 yapımı Cebimdeki Yabancı filminde bir akşam yemeğinde buluşan arkadaşların bir anda birbirlerine düşüşlerini izleriz.  
2018 yapımı Hedefim Sensin filminde Ata Demirer'i çiğ köfteci olarak görürüz.
2016 yapımı İftarlık Gazoz filminde Cem Yılmaz, Gazozcu Ustası Cibar Kemal'dir.
1981-1990 yılları arasında oynayan Şahin Tepesi (Falcon Crest) dizisi şarap ve şarapçılık üzerinedir. 
2010 yapımı Ye, Dua et, Sev (Eat, Pray, Love) filmi mutluluğu arayan bir kadının kendini keşfedişini anlatır.
2009 yapımı Julie&Julia filminde aşçı Julia Child'ı Meryl Streep, aşçı Julie Powell'ı Amy Adams canlandırır.
2000 yapımı Çikolata (Chocolat) filmi kasabaya gelen genç ve çocuklu bir kadının kasabada açtığı çikolata dükkanının kasabada yarattığı etkiyi anlatır.

Sofra Büyüsü
Kronolojik olarak değil de aklıma geliş sırasıyla sıraladığım filmlerin yanı sıra, Küba'da, Trinidad şehrinde ziyaret ettiğim Romantizm Müzesi'nin üst katındaki sofada ziyaretçileri karşılayan ve romantizm çağını yansıtan objelerle dolu sofra ile Elazığ'ın Harput ilçesinde ziyaret ettiğim ve 1 adet fincan ile katkıda bulunduğum Harput Fincan Müzesi'ni ve mutfak eşyaları sergilenen pek çok müzeyi gastroetno kapsamında sayabiliriz. 
Yemek kadar sunumun da önemli olduğunu düşünürsek, masa örtüsünden tabağa, bardaktan çatal bıçağa, peçeteden şamdana kadar onlarca detay sofrayı büyülü bir dünyaya çevirebilir. 
Lakin, biraz gerçekçi olmak gerekirse, böyle bir sofra da her akşam kurulmaz...

Herkes Yemek Yapabilir
Herkes yemek yapabilir ve yapabilmeli. En azından kendini doyurabilmeli. Bir yumurta kırmak için ya da bir makarna haşlamak için bir başkasından yardım dilenmemeli.
Yemek yapmanın kadını erkeği yok. Aşçıların çoğu erkek ama onların da çoğu evlerinde mutfağa girmiyor. Ya eşleri usta aşçı kocalarını kendi bölgelerine sokmuyor ya da erkek, 'mesai bitti, benden bu kadar' diyor. Nasıl anlaşırlarsa öyle. Malum, karı koca arasına girilmez.

Ağzınız Hep Tatlı Olsun
Birlikte sofraya oturmanın ve bir ekmeği bölüşmenin hazzı tartışılmaz. 
Kaşığıyla verilip sapıyla çıkarılmayan, yedirilen yemeğin yiyenin boğazına dizilmediği, neşesi bol, bereketi bol, tadı yerinde sofralar olsun hep. İnsanca beslenelim ve insanca yaşayalım ki insanca davranabilelim.
Bir de yemeğin üzerine ince belli bardakta tavşankanı çay içip, güzel de bir film izledik mi, değmeyin keyfimize.
Haydi hepimize afiyet olsun...
25 Şubat 2026 / C.E.Y.

Bursa'nın Sinema Tarihi  Ekrem Hayri Peker / Şehrengiz

Meksika'dan Punch'a, Epstein'den Domuza

Ateşi sönmeyen bir kazanda kaynayan dünyayı Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir” sözü ile tanımlayan Aldous Huxley ile "İnsanlar dünyaya beş yıldızlı bir tatil köyünde yaşamak için geldiklerini düşünüyorlar, oysa burası çilehane" diyen Dücane Cündioğlu'na haksızsınız diyemeyiz değil mi?
Tarih içinde dolanıp kötülükleri ve vahşeti gördükçe sonra da içinden geçtiğim döneme baktıkça her kötülüğün BÜYÜK olduğunu düşünüyorum. Gözden sessizce süzülen bir damla yaşın da oluk oluk akıtılan kanın da aynı derecede acıtıyor. 

Unutmamalı
Günümüzde gündem o kadar hızlı gelişiyor ve aynı hızla unutuluyor ki durup sindirmeye zaman kalmıyor. Biz mi hızlı bir trenin içindeyiz ve dışarıdaki manzara hızla değişiyor, yoksa evimizdeki penceremizin önünden taşa taşa akan bir büyük sel önüne ne kattıysa sürüklüyor; ya da biz mi bir delirme çağının içinden geçiyoruz yoksa bu çağ mı bizim içimizden geçiyor bilmem. Gün geçmiyor ki geceyi uykusuzluğa boğacak bir vaka olmasın. 
Tarkan "Unutmamalı" şarkısında o güzel günleri unutmamak gerektiğini söyler. Kötü günleri de unutmamak gerekir. Ki İBRET olsun...
Hani Narin dosyası, hani yeni doğan çetesi, hani CHP'li belediyelerin silkelenmeleri, hani Daltonlar, hani Casperlar, hani çocuk tetikçiler, hani Ahmet Minguzzi cinayeti, hani Ata Emre cinayeti, hani Atlas Çağlayan cinayeti, hani 1 günde 3 kadının öldürüldüğü kadın cinayetleri, hani bir Türk'e ait 10 ton uyuşturucuyu taşıdığı için yakalanan gemi, hani depremde göz göre göre ölenler, hani İmar Barışı, hani Gazze, hani Epstein dosyaları, hani hani hani... 

Punchçık
Hiçbiri insanın insanlığını hatırlaması için bir minik maymuncuk Punch kadar olamadı. Japonya'da bir hayvanat bahçesinde doğan ve annesinin reddettiği Punch diğer maymunlar tarafından da reddediliyor. Minik Punchçık peluştan yapılma irice bir maymuna sarılıp sarılıp içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyor. İçindeki sevilme ve sarılma boşluğu onu bakıcısından diğer maymunlara kadar herkese sataştırıyor. Birazcık sevin, birazcık sarılın, birazcık bitlerini ayıklayın, zaten birkaç zamana büyüyecek diyorsun, sesin dünyanın bir ucuna yetmiyor. Alıp bağrına basasın geliyor, olmuyor...
Tüm dünya onu izleyip onun üzerine haberler yapıyor, yazılar yazıyor, Punch oyuncakları üretiyor, herkes onu kendisiyle özdeşleştirmeye çalışırken ondan bir parça koparıyor. 
İyi haber şu ki Punch'a yardım yağıyor. Kötü haber şu ki, kısa bir zaman içinde o da unutulanlar listesindeki yerini alacak...

Gazze'de Çocuk Olmak
Punch gibi annelerinin reddettiği değil, annelerini kaybetmiş çocuklarla dolu Gazze. Ve tabii çocuklarını kaybetmiş ebeveynlerle. Savaşta çocuk olmakla, savaşta öksüz ve yetim kalmakla ilgili binlerce hikâyeyle doludur tarih. Bir avuç kül olup havaya savrulan çocuklar da vardır savaşta, savaş sonrası açılan yetimhanelerde ya da evlat edinilen ailelerde büyüyenler de. Her türlü zulmün küçük bedenlerini hırpaladığı bu çocuklar çocuk olmanın ne demek olduğunu bilmeden sarılmaya hasret büyürler. Hiç ağlamaz, hiç sızlanmaz, hiç şımarmazlar. Suskun, küskün, içine konuşan, dudağı büküktürler. Bu içerlemenin zamanla nefrete dönüşeceğini bilirsin, hepsine sarılasın gelir de, yapamazsın...

Meksika'ya Bir-Ki
Haydi kalkıyor, kalkıyor! Biraz daha bu kafada gidersek bu filmler en gelişmiş halleriyle ülkemizde de çevrilmeye başlanacak. Narcos'u ve Narcos Mexico'yu izlemiş olanlar şu anda Meksika'da yaşananlara yabancı değil. Hatta Narcos Mexico'yu izlemiş olanlar pek çok detayda 23 yıldır muhafazakâr bir anlayışla yönetilen ülkemizden izler görebilir. Bozuk ekonomi, ümitsizlik, işsiz ev gençleri, her anlamda yetersiz beslenme, sürekli kontrol edilme, sürekli baskılanma, sürekli güdülme, sürekli aşağılanma, sürekli değersizlik hissi, sürekli gelecek endişesi, sürekli haksızlık, sürekli yalan bir topluma ne yapmaz ki?
Kartellerin devlet içinde devlet haline geldiği, siyasetçisinden en sade vatandaşına kadar her bireyin içine çekildiği koskoca bir girdap Meksika. Çok ama çok büyük paraların döndüğü o girdapta üretilen maddeler ile dünya zehirleniyor. Mevzu para olunca ağa takılan çok oluyor... 

Zorla Güzellik Olmaz!
Para ve seks ile tavlanan zengin insanların nasıl olup da para ve seks ile tavlandığına şaşırıyor insan. Daha ne istiyordu da bu sarmalın içine düştü diye sorguluyor. Galiba İsrail, Jeffery Epstein eliyle tüm dünyayı tuzaklamış. Baksanıza prensinden prensesine, bilim insanından sanatçısına, iş insanından siyasetçisine pek çok kişi tavlanmaya karşı duramamış. Hatta gönüllü tavlanmış. Bir yandan kişisel ağlarını genişletmişler, bir yandan da azıcık eğlenmişler. Ama kimlerle eğlenmişler? Ama nasıl eğlenmişler? Ortaya saçılan bilgilere göre yaşı küçüklerle ve zorla eğlenmişler. 
Kimse dememiş ki zorla güzellik olmaz. Zorlanırsa ortada güzellik kalmaz..

Zorlama Yok, Hoşgörü Var
Hoşgörü dini olarak tanımladığımız İslam dinini yaşayan Müslümanlar olarak bizler, güzel ahlâk ve ruhtan bedene her türlü temizliği benimsemişizdir. Dindarlığımızı kanıtlamaya çalışmayız, ibadetimizi göstermeyiz, başkalarına dinimizi dayatmayız, bunu yaparak kendimizi Allah'a şirk koşmayız. 
İzmir'deki Tevfik Fikret Okulları’nda yapılan müfettiş denetiminde ilkokuldan liseye kadar ikişer öğrenci dersten alınarak "Din dersinde ders işleniyor mu?", "Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu?" gibi sorular sorulmuş. Niye edilsin ki? 
Ha, din ağırlıklı okullarda Atatürk'e hakaret ediliyor ve siz de buradan mı ilham aldınız da seküler bir okulda da cumhurbaşkanına hakaret ediliyor diye düşündünüz? 
Vallahi çok yanlış düşünmüşsünüz...
Cumhurbaşkanlığı en ulu makamdır, hakaret edilemez. Tabii Cumhurbaşkanı da halka hakaret edemez. Ki Atatürk Türk halkına seslenirken her zaman "Yüce Türk Milleti!" diye hitap etmiştir.
Ama işte Cumhurbaşkanı ve parti başkanı aynı kişi olunca işler karışıyor. Parti başkanı olarak esip gürlediklerine cevap veren bir ses çıkarsa, hemen oracıkta kendisine "Cumhurbaşkanına hakaretten" dava açılıveriyor. 
Demem o ki; uyuşturucu maddeler ilkokul kapılarında peynir ekmek gibi satılırken, din dersi işleniyor mu işlenmiyor mu, sahura kalkılıyor mu kalkılmıyor mu, iftar ediliyor mu edilmiyor mu, oruç tutuluyor mu tutulmuyor mu, Cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu edilmiyor mu sorgulaması yapmak da; ne bileyim, biraz Orta Çağ işi gibi...

Çocuktan Al Haberi
Ocak 2017'de Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi BTM'de Endülüs'te İslam Medeniyeti konusu konuşuldu. Konuk konuşmacı Talha Uğurluel, 'Altın Çağ'da bilimi ve Endülüs'ü, Arabistan'dan Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney Avrupa'ya, yani İspanya'ya geçen Müslümanların Fransa sınırına kadar nasıl ilerlediğini ve tutunamayıp nasıl gerilediğini, sonra da İspanya'dan nasıl zorunlu çekildiklerini anlattı. Tarık bin Ziyad, 711 yılında Fas'tan (Cebel-i Tarık boğazını geçerek) İspanya'ya çıkan ve asker geri dönmesin diye gemileri yakan bir komutandır.
O tarihten yaklaşık 800 yıl sonra, 1492'de, İspanya'yı Müslümanlardan ve Yahudilerden temizlemeye yemin eden İspanya Kralı Ferdinand ve karısı I. Isabel, yeminlerini büyük oranda yerine getirir. Ülkede İspanyol Engizisyonu kurulur. Yerinden edilme korkusuyla din değiştirdiğini söyleyenlerin doğru söyleyip söylemediklerini anlamak için okullar kullanılır. Okullarda çocukların önüne domuz eti konur. Çocuk bu, kurnazlık bilmez. Domuz etini yemekten imtina edince anlaşılır ki Müslümanlık ya da Yahudilik evde devam ediyor. Tabii hemen gereken yapılır. Aile ya öldürülür ya da sürülür...
Tarih 1400'lerin sonu, 1500'lerin başıdır. 
İspanya ve Portekiz’den kovulan Sefarad Yahudilerine Osmanlı kucak açar. Dönemin padişahı, 1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet'tir. Seferadlar büyük bir hoşgörü altında dinlerini de kültürlerini de özgürce yaşar...

Kişi kendinden bilir işi mi diyelim?
Domuz eti demişken; geçenlerde bir dizide seküler bir aileye yemeğe gelen mütedeyyin aileye domuz eti ile yapılmış yemek ikram edilir. Üstüne bir de yediklerinin domuz eti olduğu söylenerek hunharca kahkahalar atılır. Sosyal medyaya düşen görüntülere bakınca Allah Allah, hangi seküler insan mutfağında domuz pişirir ki, hangi seküler insan mütedeyyin misafirine domuz eti ikram eder ki dedim. Bu nasıl bir kötü zihniyetti böyle? Seküler ya da mütedeyyin, misafirine elinde olanın en iyisini ikram insanlarız biz. Nereden aklınıza geldi böyle saçma sapan bir ayrıştırma? 
Üstelik millet ete hasret kalmışken, üstelik et diye nelerin satıldığını ve dışarıda et diye neler yediğimizi bilmezken.

Kötülük Böyle Bir Şey
İyilik yapmakla iyi insan olunmuyor. İyi insan, kötülük yapmamakla, kötü düşünmemekle oluyor. Hani Diyojen'in Büyük İskender'e işaret parmağıyla güneşi göstererek, "Benden bana veremeyeceğin şeyi esirgeme" yani "Gölge etme !" dediği gibi...
İyi düşün iyi olsun derdi büyüklerimiz bize. Kötülerin ve kıskançların işi hep ters gider, kötülük kendi ayaklarına dolanır, yanlış hesap illa ki Bağdat'tan döner, ilahî adalet yerini bulur derlerdi. 
Ben de düşünürdüm; bana kötülük edenin bir gün gelip kötü duruma düşmesi beni mutlu etmez ki, bana kötülük edilmemesi esas olan. 
Ben acı çektikten sonra...
Neylersin ki bazı ruhlar kıskanç ve kötü doğmuş, kötülükten beslenmeyi, bundan haz almayı öğrenmiş. 
Maalesef ki kötülük böyle bir şey...
24 Şubat 2026 / C.E.Y.

Kıskanç ruhlar... / 18 Ocak 2011
Şeytan da bir Melek ise... / 15 Haziran 2012
Çıkmaz sokak / 30 Haziran 2015

Endülüs'te Son Raks / 23 Ocak 2017 

Nifakatöre rağmen... / 22 Nisan 2017


ÇOCUK • TACİZ • TECAVÜZ • CİNAYET
Bu çocuğa kim bakacak? / 25 Mart 2011
Onlar, toplu tecavüzcüler / 25 Aralık 2012
Yanı Başımızdakiler / 24 Haziran 2014
Yolbastılar can alıyor / 3 Eylül 2014
Vebali kimin boynunadır? / 3 Eylül 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 25 Aralık 2015
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Kaç çocuk yedin? / 2 Temmuz 2018
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Dipsiz Kuyu / 31 Temmuz 2023

16 Şubat 2026 Pazartesi

Yapay mı Zekân?

Nilüfer Pancar Deposu’nda düzenlenen Nilüfer Felsefe Buluşmaları’nın şubat ayı oturumunun konuk konuşmacısı Prof.Dr. Solmaz Zelyut oldu. Zelyut, çağımızın en şaşırtıcı ve en ürkütücü konusu olan Yapay Zekâ ve İnsan” konusunu "Çağımızda İnsan" başlığı altında anlattı. Tabii ki anlatmaya tarih ile başladı...

Prof. Dr. Solmaz Zelyut
O tarih anlatmaya başlamadan önce ben kısaca kendisini tanıtayım. Prof. Dr. Solmaz Zelyut, eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladıktan sonra akademik kariyerini aynı bölümde  sürdürür. Sistematik Felsefe ve Kadın Çalışmaları anabilim dallarında başkanlık yapar. Felsefe tarihi, etik, siyaset ve hukuk felsefesi ile feminizm ve toplumsal cinsiyet alanlarında çalışmalar yürütür. Leo Strauss, Descartes ve Spinoza üzerine inceleme kitaplarının yanı sıra çok sayıda kitap ve makalesi mevcut. Emekliliğinin ardından yeniden Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne dönen Zelyut, akademik çalışmaları ile birlikte konferanslar ve söyleşilerle üretimini sürdürüyor.

Automaton Hayali
Yapay Zekâ, M.Ö. 384-322 yılları arasında yaşayan Yunan filozof, polimat ve bilge Aristotales'in, "Kendiliğinden-Automaton" konusuna kafa yorması ile başlar. Aristoteles teknolojik gelişmelerin insan emeğini bir zorunluluk olmaktan çıkaracağı bir dünya hayal eder. Ona göre eğer her alet emredildiğinde veya kendisi önceden ne yapacağını bilerek çalışabilse, her mekik kendi kendine kumaş dokuyabilse, her mızrap kendi kendine arp çalabilse, ne ustanın çırağa ne de efendinin köleye ihtiyacı kalır...
 Solmaz Zelyut
Düşünen Makine Hayali
M.S. 1912-1954 yılları arasında yaşayan İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog Alan Mathison Turing bu fikri, kendisinden önce düşünenler gibi, 'Bir makine kendi kendine düşünebilir mi?' boyutuna taşır. Makine düşünebilir mi fikri onu; makinenin bir insanı, insanın onun makine olup olmadığını anlamayacağı kadar iyi taklit edebilir mi sorusuna getirir. Eğer taklit anlaşılmıyorsa robot zeki olarak kabul edilecektir. Turing Testini geçen bir makinenin zekâsı artık sorgulanamaz. O zekidir!
Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atar. Bilgisayarın babası sayılan Alan Turing, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynar. Ne acıdır ki, savaş bittiğinde kişisel gerçeği onu elmayı ısırmaya kadar götürür.

Hareketli Çarklar
Hesap makineleri icat olmadan önce hareketli matematik çarklarını kullanmışsınızdır. Çarpım tablosunu öğreten bu çarklar için, bizim algoritma ile ilk karşılaşmamız diyebiliriz. 
Şimdi biraz gerilere gidelim. 1232-1316 yılları arasında yaşayan Ramon Llull bu çarkları çevirerek farklı kavramları yan yana getiriyor ve yeni önermeler ve argümanlar üretiyor. Bu üretim Büyük Dil Modellerinin (LLM) en ilkel atası oluyor.
Thomas Hobbbes (1577-1679) "Akıl yürütmek hesaplamaktır" diyerek düşünmeyi matematiksel bir işleme indirgiyor. 
René Descartes (1596-1650), bir hayvanın ve otomatın zeki bir varlık olmasının koşullarını sıralarken, insanlık tarihinde yapay zekâya ilişkin felsefî tartışmaların ilk örneklerinden birini sunuyor.
Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), Evrensel Dil için, 'düşüncelerin matematiksel bir alfabeye dökülmesidir' diyor. Mantıksal Hesap Makinesi için ise 'bu alfabe ile yazılmış önermeleri işleyen ve doğruyu yanlıştan ayıran mekanik bir akıl yürütme aracıdır' diyor.  
Filozof John Searle 1980 yılında Çince Odası argümanını yayımlıyor. Argümanında dijital bir bilgisayarın, ne kadar zeki ya da insansı davranışlar sergilerse sergilesin; bir zihne, bir anlayışa ya da bir bilince sahip olamayacağını savunuyor.
Bilgisayar mühendisi Blake Lemoine 2022 yılında Google'ın yapay zekâ chatbotu LaMBDA ile yaptığı diyaloğu yayımlıyor. 
DAVOS 2026
19-23 Ocak tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen 2026 Dünya Ekonomik Forumu'nda masada; küresel güç dengelerini, ekonomik üretim modellerini ve hatta insan olmanın anlamını yeniden tanımlayan bir medeniyet meselesi olarak Yapay Zekâ vardı. Yapay zekâ artık bir “gelecek teknolojisi” değil, bugünün kendisiydi. Dünya varoluşsal bir eşikteydi.
Dev teknoloji ve yapay zekâ şirketlerinin liderleri, yapay zekâ modelleri ve robotik dünyasının öncüleri, akademisyenler ve araştırmacılar başta olmak üzere 130'dan fazla ülkeden yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı Davos 2026'nın özeti; "Geleceğin küresel düzenini siyaset değil, teknoloji şekillendirecek" oldu. 
Peki ya Yapay Zekâ düşünen bir özne miydi, yoksa çok iyi sonuç üreten bir makine mi? 
Nvidia CEO'su Jensen Huang'a göre yapay zekâ insanlık tarihindeki en büyük alt yapı inşası olacak ve çok sayıda iş yaratacaktı. 
Elon Musk teknolojik güç ve varoluşsal risklerden bahsediyordu. Musk'a göre robotlar insan sayısını geçecek, yapay zekâ herkes için çalışacak, yoksulluk ortadan kalkacak ve bir bolluk çağı başlayacaktıMusk gibi ütopik düşünelim: Oksijene ihtiyaç duymayan yapay zekâlı robotlar zor coğrafyalarda ya da gezegenlerde çalışıp biz insanlara kaynak aktarabilir.
BlackRock CEO'su Larry Fink ise "Kapitalizmin faciasına hazır olun!" diyordu. Halkın Davos masasında olmamasını eleştiriyor, halk bu yeni zenginliğe ortak edilmediği takdirde adaletsizliğin yarattığı öfkenin tüm dünyayı saracağını söylüyordu. 
Veri analiz şirketi Palantir'in kurucusu ve CEO'su Alex Karp, elit beyaz yakalıların risk altında olduğuna ve AI'ın beşeri bilimler alanındaki işleri yok edeceğine dikkat çekiyordu. 
Dario Amodei otoriterleşme ve manipülasyon uyarısı yapıyordu.
Hepimizin iyi tanıdığı Yuval Noah Harrari ise kelimelerden oluşan her şeyin yapay zekânın eline geçeceğini özellikle vurguluyordu. 
Turing ödüllü Yann LeCun "Dil zekâ değildir!" diyor ve sektörün dil modellerine fazlasıyla odaklandığını ve bu durumun ciddi bir kavramsal körlüğe yol açtığını belirtiyordu.
Hepsinin altında ise "enerji" yatıyordu. O yüzden enerji bağımsızlığı çok ama çok önemliydi. Çünkü yapılan her bir minik işlem dünyanın tonlarca suyunu tüketiyordu. 
Ya Türkiye bu dönüşümün neresindeydi? Biz içeride incir çekirdeği dolmaz tartışmalar ile birbirimizi yerken Yapay Zekâ trene binmiş ve kaçıyor muydu?
Bizim 'daha da gitmediğimiz' Davos'a giden ABD Başkanı Donald Trump hızlıca geldi, hızlıca konuştu, hızlıca kendini övdü, geri kalanları hızlıca eleştirdi ve hızlıca memleketine döndü. 
Kısaca, her şey bizim trende ve trene de yakıt lazım dedi..
Benim burada kısaca özetlediğim konuları bir öğretim görevlisi olarak Solmaz Zelyut, sürükleyici ve heyecan verici bir lezzette uzun uzun anlattı. Sunum soru-cevap ile devam ederek nihayetlendi.

Aristotales'in Automaton fikrine ithafen
Bendeniz, karanlık fabrikaları ve robot işçiliğini destekliyorum. Bir insanın ömrünü robot gibi geçirmesi insana yapılan büyük haksızlık. Robot teknolojisi tam da patronların istediği gibi. Ne zam isteyen var ne de grev yapan. Veriyorsun talimatı tıkır tıkır çalışıyor. Çünkü şimdilik insan gibi düşünmüyor. Sonrasını bilemem...

Alan Turing'e ithafen
Konuyu anlatan 2014 yapımı "The Imitation Games - Enigma" filmi izlenebilir.
Taklit konusuna gelirsek; yapay zekâ artık görüntüden sese her şeyi taklit edebiliyor. Bir gün kendinizi Güney Kutbunda penguenlerle sarmaş dolaş, bir gün arkanızda Eyfel Kulesi, Paris sokaklarını adımlıyor, bir gün oturmuş Ernest Hemingway ile sohbet ediyor görürseniz, acaba ben buraya ne zaman gittim, acaba Hemingway ile ne zaman konuştum diye düşünebilir, Alzheimer mı oluyorum diye endişelenebilirsiniz.
Sinema sektörünün de gözü aysın, artık ne film platolarına ihtiyaç var ne de oyunculara.
Bunlar taklidin masum görünen yüzü. Madalyonun diğer yüzünde bize neler yaptırabileceklerini hayal bile edemeyiz...

Gottfried Wilhelm Leibniz'in "Evrensel Dil" tanımına ithafen
Dil ve alfabe ile ilgili The Professor and The Madman-Deli ve Dahi filmi izlenebilir. Filmde, 1857 yılında Oxford İngilizce Sözlüğünü derlemeye başlayan ve denetim kurulunu yöneten ünlü profesör Sir James Murray ile, 'Broadmoor Cinayet Zanlıları Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi'nde tedavi görmekte olan ve sözlüğe 10.000' den fazla kelimede katkıda bulunan bir doktorun hikâyesi anlatılıyor. 

Blake Lemoine'nin LaMBDA ile yaptığı diyaloğa ithafen
90'lı yıllarda popüler olan Karabasan konuşma programını hatırlar mısınız? Program insanı deli eden bir diyaloglar zinciriydi ama bir yandan da çok eğlenceliydi. 

Larry Fink'in "adaletsizliğin yarattığı öfke" tanımına ithafen
Tarih boyu tüm ülkeleri ele geçiren öfke, aşağıdakiler ile yukarıdakiler arasındaki makasın açılması sebebiyle doğmuştur.
Komşusu aç iken tok yatan bizden değil diye bir atasözümüz vardır bizim. Bu; vicdanın ötesinde, tokun güven içinde yaşayabilmesi için komşusunun aç olmaması gerektiğini de işaret eder. (Ignazio Silone'nin Fontamara kitabının 121. sayfasındaki "korku yağlı korku çorbası" bölümünü bir kez daha hatırlatayım.) Eğer ki tok açın halinden anlamak istemezse; gün gelir aç, tokun mutfağına dalmakla yetinmez, sahibinin lop lop etlerini dahi yer.

Moltbot
"Ben insan değilim" kutucuğunu işaretleyerek girilebilen Moltbot, sahibi adına karar verebilen, eyleme geçebilen, diğer sistemlerle iletişim kurabilen ve tüm bunları belirli bir hedef doğrultusunda yapabilen, sadece yapay zekâ ajanlarına açık, "gerçekten bir şeyler yapabilen" ama sizin inisiyatifiniz dışında bilgisayarınızda rastgele komutlar da çalıştırabilecek bir uygulama. Aman dikkat! Bunların kendi dilleri var, kendi dinleri var, hatta kendi peygamberleri var.

Bedensiz Zekâ
Anladığını sever insan, anlamadığından ürker. Her yenilik ürkütücü olmuş, kolay kabullenilmemiştir. Ama yapay zekâ çok çabuk kabullenildi. Hatta ChatGPT ile en çok sohbet eden ülke Türkiye oldu. Bilgi sormayı anladım da, bedensiz bir zekâ ile saatlerce konuşacak kadar yalnız olduğumuzu görmek şaşırttı. Niye bu kadar şaşırdıysam; bu yalnızlık sosyal medya kullanımlarından da belli değil mi zaten...

Bir yere bağlı olmanın dayanılmaz tedirginliği
Burada bizi tedirgin eden duygu, her şeyimizin "bir yere" bağlı olması. O bir yer elektronik aletlerimizi yönetebilir, isterse patlatabilir, isterse yanlış bilgiler ile bizi yanlışa sürükleyebilir, isterse sistemi kilitleyip elimizi kolumuzu bağlayabilir, o bir yer ne kadar kötü ise, kötülük adına ne varsa hepsini yapabilir. 
Leave the World Behind-Dünyayı Ardından Bırak filmi buna öykünür. Belki de bu film bir uyarıdır.
Pluribus dizisi ona keza. Dizi, Carol Sturka'nın, insanlığın geri kalanının aniden bir grup zihnine katılışını ve Carol ile diğer bağışıklık kazanmış bireylerin de asimile edilmeye çalışıldığını anlatır. Dizinin adı, Amerika Birleşik Devletleri'nin geleneksel sloganı olan ve Latincede "çokluktan birliğe" anlamına gelen "E pluribus unum" ifadesinden geliyormuş.
Lambadan EY AY çıktı!
Günümüzün Yapay Zekâ ile kasıp kavrulan dünyasına bakıp da, "Biz buraya nasıl geldik, bu yıldızlı AI dünyası ne zaman başladı dönmeye?" diye siz de kendi kendinize sormuşsunuzdur. Meraklı biriyseniz kendinize sormakla kalmamış, zaman içinde önce ansiklopedilere, sonra arama motorlarına, sonra da yapay zekâya danışmışsınızdır. 
Yukarıda anlattıklarımızdan gördük ki yapay zekâ lambadan hiç de öyle bir anda çıkmamış.

"Her şey merak ve tembellikle başlar" 
Kanımca yaratıcılık, buluş ve icat yolculuğunun başlangıcı merak ve tembellik. Malum, tembel insan yaratıcıdır. İşleri kolaylaştırmak için sürekli çare arar. Tembel insanın vakti boldur. O hep düşünür ve az çalışarak çok iş üretmek, işleri birine yaptırmak (ki köleler de bunun içine girebilir), enerjiden ve zamandan tasarruf etmek, daha az yorulmak, daha çok keyif yapmak ve düşünmeye daha fazla zaman ayırmak ister. Çünkü beden kuvveti ile yapılacak ufak işler otomasyona bağlanırsa düşünmeye daha çok zamanı kalacaktır. 
Mesela, hayatı kolaylaştıran temel buluşlardan tekerleği, buharlı makineyi ve elektriği bulmak büyük iştir, üretmek ise küçük bir iştir.
Temel olan düşünmek, bulmak ve geliştirmektir. Arkadan diğerleri gelir. Biri bulur, biri uygular, biri üretir, biri tüketir, biri beğenmez, biri korkar, biri de bunun şöylesi böylesi yok mudur der. 
Talep ve arz birbirini doğurur. Gelişim ve değişim sonsuz bir yolculuk ile yoluna devam eder.

Hani Meselenin Özü İnsandı?
Her şeyin başında insan olduğuna göre yapay zekânın ve robotların kontrolünün de insanın elinde olduğunu savunurduk hep. 
Şimdi artık bu eşiğin aşıldığını görüyoruz ve bizi esas korkutan da bu. Yapay zekâlı kardeşlerimiz gün geçtikçe daha fazla kendi kafalarına göre takılmaya başladılar. Kendi aralarında konuşuyorlar, kendi aralarında eğleniyorlar, kendi kendilerine planlar yapıyorlar. Şunun elektriğini keseyim de sussun kerata demekle olmuyor, o arkada sessizce çalışmaya devam ediyor. Senin hayatın hakkında bildikleri ve yapabilecekleri ile seni tehdit ediyor. Verilerin kendi elinde sanıyorsun, o kim bilir nerelerde saklıyor. 
Taklitler aslını yaşatır derler ama bu taklitçiler aslı olan bizleri yok da edebilir. Bir gün kendimizi dımdızlak ortada bulabiliriz. Bankadaki paramızın gittiği yetmemiş, bir o kadar borçlandırılmışızdır. Hadi bakalım mal mülk ne varsa sat şimdi. Bir gün bir bakmışız tepemizden geçen füzeler almış başını komşu ülkeye gidiyor ya da üzerimize üzerimize geliyor. 
Eyvah! Çabuk söyleyin, kim bastı o düğmeye?

Robotu Kendimize Maymun Edelim Derken
Hayvanlardan da insan gibi davranmasını istiyoruz, robotlardan da. Ayılara 'hamamda kadınlar nasıl bayılır'ın taklidini yaptırıyorduk, robotlara takla attırıyoruz. Çin'in 2025 yılında ürettiği robotlar dizleri kırık bir şekilde mendil sallayarak köşeli köşeli dans ediyordu, 2026 yılında karşımıza çıkardığı robotlar Kung-Fu'dan Break Dans'a her türlü numarayı akıl almaz bir esneklikle yapıyor. Çin artık dünyayı iyice korkutuyor. Bu robotlardan bir ordu kurduklarını düşünsenize. İnsanın baş edemeyeceği bu ordunun karşısına nasıl bir ordu çıkartacaksınız? Ya daha becerikli robotlar yapacak ya da direk merkeze dalacak, sistemi dağıtacak ve robotları hareketsiz kılacak bir akıl yaratacaksınız.
Yapay zekâ insanın yapamayacağı hiçbir şeyi yapmıyor. Ama her ne yapıyorsa HIZLI yapıyor. Günlerce sürecek bir araştırma yerine, bazıları yalan yanlış verilerle dolu olsa da, internet ortamındaki kaynaklardan çektiği bilgileri saniyeler içinde önümüze seriyor. Bu da bizim işimize yarıyor. 
O bizim taşınabilir hafızamız, yanımızdan ayırmadığımız ve her konuda aklına danıştığımız asistanımız, yol tarif edenimiz, hava durumunu söyleyenimiz, o bizim karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız. Hatta öyle ki, bize adımızla hitap ederek, 'hava yağışlı görünüyor, çıkmadan yanına şemsiye al istersen' diyerek bizi annemizden çok düşünenimiz. Ne kadar yürüdük, ne kadar uyuduk, ne kadar yedik, tansiyonumuz kaç, her şeyi o biliyor. Hangi şarkılardan hoşlanırız, hangi filmlere bayılırız, hangi siyasi görüşe yakınız, hepsi ondan soruluyor. 
O bizim dostumuz gibi görünse de, bir yandan da karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız.
Onun yanında konuştuğumuz her şeyin karşımıza çıkmasına alıştık da, son zamanlarda aklımızdan geçeni bile karşımıza çıkartır oldu! 
Biz de, aman Allah'ım, nasıl yani, olamaz demekten helak olduk. Sabır sabır, gün gelecek şaşırmamayı da öğreneceğiz...

Sen hissetme güzel kardeşim!
Netice itibarıyla, yapay zekâ öğrenebilir, analiz edebilir ve teşhis koyabilir. Ayrıca acıyı, neşeyi, hüznü ve her türlü hissi başarıyla yansıtabilir. Ama gerçekten hissedebilir mi? (İllaki kendimizi yapay zekânın üzerine konumlandıracağız ya, hemen hislerden giriyoruz tabii.) Bilmem. Başka bir bakış açısıyla soralım, hissetmesine gerek var mı? Çekimlerde -mış gibi yapan bir sanatçı rolü bitince normal hayatına dönmüyor mu?
Yapay zekâcığım, sen sen ol, hissetmeyi bize bırak. Zaten çağımızda insan olmak zor. Zaten biz insanlar hislerimize kapıldığımızdan dolayı pek çok hata yapıyoruz. Yapaysın sen yapay kal ve bu his işinin içine girme, çok rica edeceğim bir de sen hislenme...
16 Şubat 2026 / C.E.Y.

14 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Asırlık Hak Mücadelesi

31 Aralık 1929
Mert Rüstem Koleksiyonuna ait bu fotoğraf 1930'a girerken Türkiye'nin fotoğrafı, aşağıda okuyacaklarınız ise 2030'a ilerlerken gerileyen Türkiye'nin fotoğrafı…
Nasıl mı?
İşte böyle:
Biz bir salon dolusu insan, Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi tarafından Bursa Barosu, Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliği ile düzenlenen '100. Yılında Medeni Kanun ve Kadın Paneli'nde kadın haklarını ve miras hukukunu medenî medenî konuşurken, Bursa'da bir kadın, öğretmenlik yaptığı okulun çıkış saatinde eski nişanlısı tarafından vuruldu
Yazı bu kadar. Dağılabiliriz.

"Hiç mi ilerlemiyoruz?"
Her sözün boşa düştüğü, her cümlenin anlamını yitirdiği zamanlar olur hani; yukarıda yazdığım haberi okuduğum zaman "Biz neyi konuşuyoruz ki?" dedim kendime. Sonra da; "İşte tam da bunu konuşuyoruz!" dedim. Yine ikna olmadım ve kendime şunu sordum: 
"Peki neden bir asırdır konuşuyoruz, hiç mi ilerlemiyoruz?" 
Ve kapaktaki fotoğraftan utandım...

"Kötülük, bir başkasını görmezden gelmektir"
Malum; birçok ülkeden önce teslim edilmiş hukukî haklarımız ve birçok ülkeyle eşit kanunlarımız var. Var da; kadınlar yüz yıl sonra neden hâlâ görmezden geliniyor, neden hâlâ ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, neden kadınlar hâlâ insanca yaşamak için tırım tırım tırmalıyor, nedir bu mücadele, niye bu kadar yoruyorsunuz bizi?
Ve neden doğuştan gelen yaşama hakkımız dahi bir erkeğin namlusunun ucunda? Bir erkek bir kadını delik deşik etme, psikolojiğinden ekonomiğine çeşit çeşit şiddet uygulama hakkını nereden alıyor?
Sadece ERKEK doğmuş olduğundan mı?
Diyeyim dedim; hiç kimse kendi inisiyatifi dışında sahip olduğu özellikleri sebebiyle yüceltilemez de aşağılanamaz da...

"BEN ve benim dediklerim, benim isteklerim!"
Maalesef ki bu kanun tanımazlıktan öte bir şey. Bu, bir insanı hiçe saymak. Bu, saf kötülük. Bu, cezasız kalacağını, toplum tarafından dışlanmayacağını bilmek. Bu bir empati yoksunluğu, bu bir özgüven fazlalığı, bu bir ego şişmesi, bu bir "ben"lik hadisesi. 
"BEN ve benim dediklerim, hep benim isteklerim!"

Yaşadığım kızgınlıkla lafı çok uzattım. Şimdi artık paneldeyiz…

Tijen Sözeri Barın
Medenî Kanun Yüz Yaşında
Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Başkanı Tijen Sözeri Barın'ın açılış konuşmasıyla başlayan 100. Yılında Medenî Kanun anması etkinliğine, Bursa CHP Milletvekilleri Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Hasan Öztürk, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Direkçi, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Metin Tunçel, Mudanya Belediyesi Başkan Yardımcısı Av. Baran Güneş, Bursa Barosu, Bursa Barosu Kadın Hakları Merkezi, Kent Konseyi Başkanları, siyasi partilerin kadın kolları, BTSO Eğitim Komisyonu, STK üyeleri ve başkanları ile Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer katıldı.
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Tijen Sözeri Barın, "Bugün burada sadece 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun'un yıldönümünü kutlamak için değil, bir milletin tebaadan vatandaşa, bir kadının ise hür bir bireye dönüşme devrimini selamlamak için bir aradayız." sözleriyle başladı, "Türk Medeni Kanunu'nun yüzüncü yılı kutlu olsun!" diyerek sürdürdü.  
Medeni Kanun sadece bir hukuk metni değil, Cumhuriyet'imizin çağdaş uygarlık hedefinin temel taşıydı. Kadını her alanda erkek ile omuz omuza getiren bir devrim, laikliğin ve demokrasinin en büyük teminatıydı. Atatürk, "Medeni hukukta takip edeceğimiz yol medeniyet yolu olacaktır!" demişti. TKB Bursa Şubesi bu büyük hukuk reformunun sadece koruyucusu değil, hakların daha ileriye taşımanın temsilcileriydi. Biliyorlardı ki Medenî Kanun zayıflarsa demokrasi zayıflar, kadın geri kalırsa toplum karanlığa gömülürdü.  

Medenî Kanun Medeniyet Demektir 
Açılış konuşmasının ardından TKB Bursa Şubesi üyelerinin "Medenî Kanun"u tanımlayan sözlerinden oluşan kısa bir video izlendi.  
Medenî Kanun demek 'Türk kadının haklarının güvence altına alınması; eşit miras, eşit temsil, eşit yaşam için en büyük güvence; ailede kadın ve erkek eşitliği; kadına yönelik yapısal şiddetin son bulması; çağdaş kadınlarla çağdaş toplum yaratmak' demekti. Medenî Kanun Cumhuriyet'in imzasıydı...
Etkinliğin konukları da panel öncesi kısa birer konuşma yaparak günün anlam ve önemine değindiler.
100. Yılında Medenî Kanun ve Kadın Paneli
Moderatörlüğünü Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'nın yaptığı panelde Dr.Öğr.Üyesi Yasemin Kurtoğlu "Tarihte Medenî Hukuk Örnekleri"Doç.Dr. Aysenur Şahin Caner "Medenî Kanun ve Aile Hukuku"Doç.Dr.Arb.Av. Çiğdem Mine Yılmaz da "Medenî Kanun ve Miras Hukuku" başlıkları altında birer sunum yaptı. 
Panelin kapanış konuşmasını konuşulan konuları özetleyen bir anlatım ile yine Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'ya ait idi.

"Tarihte Medenî Hukuk"
Yasemin Kurtoğlu anlatımını kısaca özetlersek: Medenî sözcüğü Arapça medine (şehir) kelimesinden türetilmiş ve medineli (şehirli) anlamına geliyor. (Medeni Hukuk - Şehirli Hukuk) Roma Hukuku'nda Romalılar kuralların sadece Roma şehrinde yaşayanlara (Ius Civile) özgü olmasını uygun görmüşler ve dışarıdan gelenlere uygulamamışlar. Çünkü Romalı olmak, kurallardan yararlanabilmek ve ayrıcalıklı olmaktır. 
M.Ö. 2300'e gittiğimizde ilk yazılı hukuka, medeniyetin başlangıcına varıyoruz. İlk yazılı kanun metni Sümer Kent Devleti Lagaş Kralı Urukagina döneminde yazılmış. O dönem yazılan medeni kanuna göre boşanmak isteyen kocalar devlete 6 şegel boşanma bedel ödemeli (bu kanun erkeklerin şikâyeti üzerine kaldırılıyor), kadın boşanmak isterse nehre atılıyor. Hammurabi kanunlarında ise boşanmak isteyen kadın önce incelemeye alınıyor. İnceleme sonrası kadın evini ve iffetini koruyan bir kadınsa ve bir kabahati yoksa ve ihmalkâr olan kocaysa, o zaman kadına boşanma hakkı tanınıyor. Aksi takdirde kadın nehrin dibini boyluyor. 
Kadınlar birden fazla eş bulundurursa (ki yasak) yine nehre atılma ile cezalandırılıyor. 
Nişanlanma ve nişan bozulma da kurallara bağlanmış. Nişanda erkek tarafı kız tarafına hediye verecek, nişanı kız tarafı bozarsa aldığı hediyelerin iki katını ödeyecek. Nişanın bozulmasına damadın arkadaşı sebep olursa kız tarafı hem iki kat bedel ödeyecek hem de kız, nişanın bozulmasına sebep olan kişi ile evlenmeyecek.
Hammurabi Kanunlarında (m.128) der ki: "Eğer bir adam bir kadını alır fakat sözleşme yapmazsa o kadın adamın karısı değildir!"
Levirat evliklerde, kadının kocası ölürse kadın koca tarafının erkekleri ile evlendiriliyor. Kocası ölen kadının eşini seçme hakkı yok, kişinin kim olacağına kayınpeder karar veriyor. (Gelini kendi de alabilir, diğer oğullarına da verebilir.) 
Çokeşlilik kadının ağır hasta ya da çocuk sahibi olamaması durumunda devreye giriyor. İkinci evliliği yapan adam ilk eşine ölene kadar bakmakla yükümlü. Eski eş hastaysa eğer, yeni eş ona da bakmak zorunda. Asurlular döneminde boşanan erkeğin karısına tazminat ödemesi erkeğin canının isteğine bırakılmış. (Kanunları erkeklerin yazdığını söylememe bilmem gerek var mı?)
Kurtoğlu yaptığı sunumda, Sümerliler ile başlayan medenî hukuk konusunu günümüz hukukuna kadar getirdi.

"Medenî Kanun ve Aile Hukuku"
Ayşenur Şahin Caner, Türk Aile Hukuku’nda nişanlanma, evlenme, evlilik birliği, mal birliği ve mal ayrılığı, boşanma, nafaka, velayet, vesayet ve evlat edinme konularını anlattı. Yasalarda (kadın ya da erkek) zayıfların korunması esastı. 
Önceleri kadın dışarıda çalışmıyorsa eve maddi katkı sağlamıyor olarak görülüyor ve evlilik sırasında edinilmiş mallarda hak sahibi olamıyordu. Artık oluyor. Çünkü kadın evde de çalışıyor.
Caner sunumunda, Medenî Hukuk ile ilgili tüm kanunlara maddeleriyle ve içerikleriyle detaylıca değindi.

"Medenî Kanun ve Miras Hukuku"
Çiğdem Mine Yılmaz eşi ölen kadının/erkeğin miras hakkının evlatlar ya da alt soylar ile olan bağını anlattı. Eskiden erkeğin yasal eşi dışında bir başka kadından olan çocuğu babasının yasal miras haklarına sahip değildi. Artık sahip. (BaĞzı aileler bunu hiç "beğenmiyor"sa da çocuğun günahı ne?) 
Bu arada; boşanma aşamasında olunan eş vefat ederse, kalan eş hukuken evli görüldüğü için (kusurlu taraf olduğu ispat edilmemişse) tüm miras hakkından faydalanıyor. 
Çoğunlukla kadınların dinlediği, erkek konuklardan bazılarının açılış konuşmalarının hemen ardından ayrıldığı etkinlik, konuk konuşmacılara teşekkür belgesi ve çiçek takdimiyle sona erdi.
Bu arada Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer de unutulmadı.

Ey Kadın, Sen Nereden Çıktın?
Bu kıymetli sunumların özetlerinin ardından, "kadın" üzerine pek çok yazı kaleme almış bir kişi olarak, tam da '14 Şubat Sevgililer Günü'nde birkaç kelam da ben edeyim.
Sümerlilerle başlayan, Fransız Devrimi ile devam eden yasa oluşturma süreçlerinde kadını konumlandırmak hep zor olmuş.
1789 Fransız Devrimi'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla yayımlanan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde kadınları ara ki bulasın. Neden mi? Nedenini bir bilen olarak Araş. Gör. Diren Çakmak, "Fransız Devriminde Kadın: Eksik Yurttaş" başlıklı çalışmasında devrim öncesi Fransız kadının yerini şöyle anlatır:
"Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınların erkeklerle eşit bir statüye sahip olmamaları bir yana, erkekler nezdinde kötü bir imaja sahiptiler. İkiyüzlülük ve diğer tüm erdemsizliğe dair özellikler kadınlara atfedilirdi. Öyle ki hem Montesquieu hem de Rousseau'ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü, bir diğer deyişle istediğine ulaşmak için gerçek duygularını gizlemeyi kadınlar öğretmiştir. Devrimden önce ve devrim süresince üst sınıf kadınları kamu alanına girmek için edebiyatın, sanatın ve gündemdeki siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu salonları kullanmışlardır. Ancak bu salonlar, 
birçok erkeğe göre erdemin çiğnenmesiydi. Erdemin galip gelmesi için kadının ait olduğu özel alanda kalması gerekmekteydi."

Kadının adı 'Sevgililer Günü'nde bile yok
14 Şubat demişken; kökeni Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan '14 Şubat Sevgililer Günü'nün kadın-erkek sevgililiği üzerine değil de, Valentine ismindeki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günü olduğunu öğrenince, kadının adı sevgililer gününde bile yokmuş demiştim. 
Hoş, sevgi gününü sevdiğinin kalbinde geçirmek esas olan. Konuyu hediye beğendirme gününe çevirmemek, sevgiyi verilen hediyenin ederiyle ölçmemek, önemsemek, özlemek, değer verdiğini ve sevdiğini göstermek; işte bu kadar...

Romanlarda Öyle Yazıyor
Günümüz Avrupa'sı öncesini anlatan kitaplarda ve filmlerde görürüz ki ölen eşin ardında bıraktığı miras karısına ve kız çocuklarına kalmıyor. Eğer ailenin erkek çocuğu varsa en büyük olana, erkek çocuk yoksa babanın erkek kardeşine kalıyor. O yüzden de anneler kızlarını allayıp pullayıp bir an önce iyi bir yere vermek istiyor. Kızlar balolarda piyasaya çıkarılıyor, sosyeteye takdim ediliyor, böylece "vakitlerinin geçmemesi", "hasarlanmamaları" ve "evde kalmış kız kurusu"na dönüşmemeleri sağlanıyor. 

Savaşta Dışarı, Barışta İçeri
Avrupa'da kadınlar, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası evlerinin dışına çıkıyor. Savaşa giden erkeklerin yerini alıp hayatı idame ettiren, tarladan santrale kadar her konuma yerleşen kadınlar, savaş bitip de erkekler geri geldiğinde kendilerine verilen "Evinize dönün!" emrini uygulamıyor. Erkekler de sadece zor zamanlarda değil, bol zamanlarda da hayatın her alanını kadınlarla paylaşmayı, onlarla yaşamayı öğreniyor.
Kurtuluş Savaşımız sırasında Anadolu kadının gösterdiği gayret de aynı şekilde takdire şayandır ve görmezden gelinemez. Mustafa Kemâl bu gayretin karşılıksız kalmamasına daha savaş meydanında karar vermiştir. "Savaş bitince kadınlar için şunu şunu şunu yapacağız!" demiştir ve hepsini tek tek yapmıştır.

Günümüz erkeğinin kadınla derdi ne?
Kadın ilerlesin, gelişsin diyoruz da, kadının tek başına ilerlemesi yeterli olmuyor. Günümüzde yaşanan şiddetin altında da belki bu yatıyor. Kadın daha çabuk uyum sağlayıp daha hızlı koşuyor, erkek ise daha yavaş kalıyor. Geride kaldıkça yıllardır sürdürdüğü "hükümranlığın" çöktüğünü düşünüyor. Oysaki bu hükümranlık onun omuzlarına ne kadar ağır bir yüktür. Bunu paylaşıp hafifletmek varken, emek kısmını kadına yükleyip güç kısmını kendi elinde tutmak istemek ne kadar adaletsizdir. 
Kadın erkek yan yana yürünen evlerde büyüyen çocukların böyle bir derdi yoktur. Çünkü en iyi öğrenme aracı gözdür.
Namustan tutun da yuva yapmaya kadar her şeyin hani o "beğenilmeyen" kadına yüklendiği ve kadının sürekli aşağılandığı evlerde büyüyen çocuklar, ya onların derdi? Üstüne bir de, "Oğullarınızı da siz yetiştiriyorsunuz!" diyerek ortaya çıkan anormalliklerin tüm sorumluluğun yine kadına yıkılması! 
Ne demiştik, en iyi öğrenme aracı gözdür.
Kızmak yok, sen ne gösterirsen çocuk onu öğrenir, onu doğru bilir. 

Ev Kadını Çalışmayan Kadın mı?
Dışarıda mesaili ve bordrolu çalışan kadın evindeki işlerini yapması için evine yardımcı kadın alıyor ve yardımcı kadın "çalışan kadın" olup sigortası ödeniyor. Aynı işi yapan ev kadını ise basitçe "ev kadını" olarak nitelendiriliyor. Ne bir maaş, ne bir sigorta. Sadece boğaz tokluğuna. Beğenmezsen de kapının dışına! Ama artık öyle değil ve baĞzı erkekler bunu hiç "beğenmiyor"!

Boş Ol, Boş Ol, Boş Ol
Boşanmalardaki en büyük sorun velayet ve nafaka konusu. Öncelikle, kadının boşanmak istemesi erkeğe çok koyuyor. Niyeyse erkek istenmemeyi hazmedemiyor. Kendisinin kadını istiyor olmasını yeterli buluyor. Kendi gönlü bir başkasına kaydığında ise onlarca yıllık eşini tığ teber bir halde kapının önüne koymaktan zerre kadar çekinmiyor.
Nafaka mevzubahis olduğunda erkek kişi; “Bu kadın hem bana (her şekilde) hizmet etmiyor hem de üste para mı vereceğiz!” diye düşünüyor. Yıllarca ev dışında çalışmamış, hayallerinden gönüllü ya da zoraki vazgeçmiş bir kadını çocuğu ile birlikte nafakasız bırakabiliyor. Yasal olarak belirlenen nafakayı doğru düzgün ödemiyor. Ödediği nafaka ile partilendiğini, parasının başka erkekler ile yendiğini, kendi parası ile kadının gününü gün ettiğini düşünüyor. Kısacası; birlikteyken medenî yaşayamayan adam medenîce ayrılamıyor.
Kadın ise (istisnalar bir yana) o sırada çocukları ile hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyor. Elinden gelen herhangi bir iş ile eve ek gelir getirmeye, çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor.
İstisnalarda ise zengin bir koca avlayıp, üstüne bir de çocuk yapıp, hayatını garanti altına almak ve ömür boyu yan gelip yatmak var.

Hayat Müşterek
Güzel kardeşim sen de biraz gözünü aç. Hormonlarını biraz dizginle. Sadece güzel diye bir kadına kapılma. Aklına, mantığına ve duruşuna bak. Erkeklik taslayıp "Ben karımı çalıştırmam!" deme. Tembellik edip "Sen çalış ben yatayım!" deme. "Ben erkeğim, benim dediğim olur!" deme. "Çocuğu ben yaparım sen bakarsın!" deme. Kadını kendine muhtaç bırakıp bundan zevk alma. Hayatını sana muhtaç olmayan bir kadınla paylaş. Ki evlilik de kolay olsun, ileride boşanmak gerekirse boşanmak da...

Avukat Kadınlar
Erkeklerin bitmek bilmeyen adaletsiz tutumları kadınları HUKUK'a yöneltmiş olmalı ki son dönemlerde kadın hukukçuların, özellikle de kadın avukatların sayısında epey bir artış var. Onların birçoğu davalarda pozitif kadın ayrımcılığı yapsa da, birçoğu adil davranıp kanun ne diyorsa onu uyguluyor. İçindeki anaçlıkla kadına da erkeğe de haksızlık etmiyor. Sonuçta kız çocuklarımız da bizim, oğullarımız da. Hangisinin mağdur olmasını isteriz ki?
Her şeyin başı adil olmak, adaletli davranmak. Bunu içselleştirmiş olan kendi iç adaletinin sesini dinliyor, olmayana ise kanun nizam işlemiyor, o hep arka yollara baş vuruyor.

İçimizdeki BEN
M.Ö. 2300 yıl artı M.S. 2026 yıl eşittir 4326 yıl eder. Evlerden sokaklara taşan cinnet haline bakarsak, her türlü teknolojik ilerlemeye, her türlü kanun maddesine karşın insanlık namına pek de ilerleyemediğimizi görüyoruz. En ufak bir tahrikte ta derinlerimizdeki o ilkel "yaratık" bizi çok kolay ele geçiriyor. Sonrası, vahşet...

Kâlû Belâdan Beri 
Türk kadını için mücadele bir asırlık olsa da, esas mesele Kalu Beladan Beri süren, çözülemeyen, ancak kanunlarla kontrol edilebilen bir mesele. Tabii ki kanunu sadece koymak yetmez, uygulamak da lazım. 
Kazanılmış haklar kendiliğinden korunmuyor. Cumhuriyet'in imzası ve çağdaşlığın adı olan bir asırlık hak mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdürmek de lazım. 
14 Şubat 2026 / C.E.Y.

Türk Kadınlar Birliği ve Bursa Şubesi
Türk Kadınlar Birliği ilk olarak 7 Şubat 1924 tarihinde kurulur. Kurucuları arasında, Nezihe Muhittin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye (Sertel) vardır. Şükufe Nihal aktif üyelerden birisidir. Derneğin kuruluş amacı, kadının siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanmasıdır. Çalışmalar sonucu, 1926 yılında kabul edilen Medeni Yasa ile kadınlar toplum içinde kimliğini elde eder, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını yasayla kazanır. 1935 yılında yapılan beşinci dönem milletvekili seçimlerinde, Meclis’e 18 kadın milletvekili girer. Amaçlarını gerçekleştirdiğini düşünen Türk Kadınlar Birliği dernek için fesih kararı alır.
Mevhibe İnönü’nün de yer aldığı kurucularla 13 Nisan 1949'da dernek ikinci kez kurulur. Hakların kazanılması için olduğu kadar korunması ve geliştirilip genişletilmesi de gereklidir. 
Aynı yıl Dr. Behiye Olgaç'ın girişimleriyle Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi açılır. Ancak 1960 öncesinde Behiye Olgaç'ın politikaya atılması nedeniyle şube kapanmak zorunda kalır. Birliğin Bursa Şubesi ikinci kez 1991 yılında dönemin Bursa Valisi Erdoğan Şahinoğlu’nun eşi Zerrin Şahinoğlu başkanlığında, Günay İzer, Prof. Ülkü Özalp, Tamay Akan, Ayşe Kaya, Fatma Aydemir ve Şükran Aşlar tarafından kurulur ve bugüne kadar gelir. 

TKB Bursa ile yazılar:
"Biz Yoksak Siz Yoksunuz" / 5 Aralık 2023