9 Mart 2026 Pazartesi

Girişimci Aşure Hanım

TOBB Bursa Kadın Girişimciler Kurulu, BUİKAD, TÜMKAD, Bursa Soroptimist Kulübü ve Uludağ Soroptimist Kulübü’nün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel düzenlediği Kadın Dayanışması İftarının konuk konuşmacısı olarak “Kendi Girişimciliğimin” hikâyesini yazıyla böyle anlattım. 10 Mart günü de sözle, yüz yüze anlatacağım.

Girişimcilik
Fransızlar girişimci anlamında "Entrepreneur" (Entre+Pre+Neur) sözcüğünü kullanıyor. İngiltere'de ise girişimcilere "Adventurer", yani maceracı deniyor.
Evet, hepimiz biraz maceracıyız ki, buradayız...

Girişimci maceracıdır, yaratıcıdır, yenilikçidir, hayal kurar, risk alır. Risk almaya meyillidir. Çünkü risk aldığını düşünmez. Daha doğrusu çok düşünmez ve yapar.

Ufak ölçekli kadın girişimcilere bakarsak, ya ev ekonomisine katkıda bulunmak için çıkmışlardır yola ya farklı bir alana merak sarmış ya da boş zamanlarını değerlendirmek istemişlerdir.

Üniversiteden mezun olan bir genç, bir şirkette çalışmak yerine boşluğu görüp, kendine yeni bir alan açıp oraya yönelmiştir.

Minik bir anı
2016 yılında, BUÜ İşletme Topluluğu ULİT, girişimcilik temalı güzel bir kongre düzenlemişti. Kongrede o dönem Bora Jet'in CEO'su olan Fatih Akol'ü dinlemiştim. Akol, '18 startup'ım var' diyerek başlamıştı söze. Anlattı anlattı, sonra da dedi ki, çocuklar burada yer kalmadı, kendinize yeni yerler bulun.  
Aynı etkinlikte konuşan Sadettin Saran "Düşmek var pes etmek yok" dedi. Vatan Bilgisayar CEO'su Hasan Vatan ise girişimciliği "Zaten vardı" teması üzerinden anlattı.
Farklı iş yapan ya da bir işi farklı yapan, sistemdeki boşluğu gören, kararlı olan, devamlılığı sağlayan başarıyordu...

Bu da Benim Girişimcilik Hikâyem
Benim hikâyem tamamen bir yetenek, sonsuz merak ve çalışkanlık hikâyesi. Ben de böyle olduğumu yazı yolculuğumda öğrendim. Çünkü bana göre ben normaldim. 
İlkokulun birinci sınıfını okumadan ikinci sınıfa geçenlerdenim. Hani hep en önde oturan o küçük kız var ya, işte o benim. Hâlâ önde ve ortada otururum. Çünkü iyi dinlerim, iyi gözlerim, iyi konsantre olurum. Çünkü öğrenmem lazım. Çünkü anlatmam lazım. Çünkü anlatırken öğrendiklerimi perçinliyorum.

İlkokul sıralarında iken Yıldız Teknik'te okuyan teyzemin oğluna mektup yazan teyzem bana dönerek, 'Sen de ağabeyine bir şeyler yazmak ister misin?' dedi. İstemez miydim hiç. Neler yazdığımı hatırlamıyorum ama teyzemin sözlerinin altına bir şeyler yazarken eniştemin divanda oturuşuna bakıp, onun resmini de mektubun bir köşesine çizerek, 'ben sana yazarken baban da böyle oturuyor' dediğimi çok iyi hatırlıyorum.
Resim, fotoğraf ve cümleler yazılarımda hep el ele oldu.

Ortaokul günlerimde üç yıl üst üste tiyatroda oynadım. Bütün oyunu ezbere bilirdim. Mesela bir oyuncu hastalansa ben onun rolünü oynayabilirdim. Ayrıca oyun da yazardım. O yaşta yazdığım bir oyunun altına, adapte eden ve senaryolaştıran Canan Ekinci diye imza atmışım. Kompozisyon defterlerim hâlâ duruyor. Ben onları okuyunca kendime şaşırıyorum. Vay diyorum, nasıl bir çocukmuşsun sen böyle! Ne kadar büyük laflar ediyormuşsun. Üstelik imlâ kurallarını daha o zaman çözmüşsün.

Yazabilmem ve farklı bakışa sahip olmam kompozisyonlarıma yansımış olmalı ki, Türkçe öğretmenimiz Hakkı Vural sonbahar üzerine bir yazı yazın dediğinde, ben klasik bir yazı yerine 3-4 farklı mini skeç içeren bir yazı yazdım. O yazı bana Orta 2'de kitap hediyesi getirdi. Motive oldum, mutlu oldum.
Yazmak benim için çok kolaydı. Yazmaya başladığımda durdurulamıyordum. Öyle ki, İzmir'e taşınan bir arkadaşımla mektuplaşıyorduk. O normal kâğıda yazıyordu, ben kareli büyük boy defterin her satırına yazıyordum. Anlatacak çok şeyim vardı.
Okuldan eve geldiğimde her şeyi anneme anlatmam lazımdı mesela. Annem artık kovalardı beni. 

Lisede bando takımındaydım, basketbol takımındaydım, folklor, masa tenisi, koşu, atletizm, jimnastik, okulda yapılacak ne varsa ben oradaydım. Bunların hiçbiri için evden izin almıyordum. Sadece durum bildiriyordum. Onlar da olmaz demiyordu.
Yazlarımız Kumyaka'da geçerdi. Kumyaka'ya geç gittiğimiz yazlarda evimizin karşısındaki Singer bayiinin plakçı bölümünde çalışıyordum. 
O da ayrı bir hikâye. 
13 yaşlarında küçük bir kız çocuğu olarak plakçı dükkânının önünde durup içeriden dışarıya taşan müziği dinlerdim hep. Bir gün Osman (İçöz) abi dedi ki, gel bana çırak ol. Ben de yine evdekilere bile sormadan dedim ki olur. Ertesi sabah dükkânı açmış, ortalığı temizliyordum.
 Karışık kaset günlerini hatırlarsınız. Listeler gelirdi, kasetlere doldururdum.
Orada satış yapmayı, müşteri ile konuşmayı, telefon kullanmayı, santrale bağlanmayı öğrendim. Müşteri ile senet yapılacağı zaman Mehmet amcayı çağırırdım. Evde dikiş makinesini kullanırdım, plakçıda da piko yapmayı öğrendim. Evde de dükkânda da hep teşvik edildim. İğne kırılsa da korkma dendi bana. Ben hiç engellenmedim.
Sanırım engellenmememin altında bilinç ve güven yatıyordu. 

Az evvel çalışkanım dedim ama benim karnem hiçbir zaman 9-10'larla dolu olmadı. Hiç takdir almadım. Hatta evlere televizyon girdiğinde Orta 3'teydim ve o yıl ilk dönem 5 zayıf getirdim. Tabii ben perişan. Eve geldim. Babam dedi ki, ne yaptın böyle Aşure hanım? Babam bana kızmamıştı. Ben salya sümük ağlamaya başladım.  Lise 1'e borçlu geçtim. Sonra toparladım. O iki yıl okul hayatımın en kötü dönemiydi diyebilirim. Bu acı tecrübe ile bir işi zamanında yapmayı öğrendim.

Babamın kendi şiirlerini yazdığı şiir defterleri olurdu. Hepsinin altında o şiirin nerede ve ne zaman yazıldığı yazardı. Fotoğrafların arkasında illa bir kısa not, tarih ve mekân bilgisi olurdu. Onlardan arşivciliği öğrendim.
Evde hep dergiler, kitaplar vardı. Ben hep okurdum. Her şeyi okurdum. Kendi kendime kalmayı çok sever, çok düşünürdüm. Ve derdim ki, bir gün ben bunları yazacağım.
Bir yandan da çizerdim. Her şeyi çizerdim. Bloknotlarımda aklınıza gelmeyecek figürlerin çizimleri olurdu. Kumyaka'da kendi kendime şiir defterleri tutar, yanlarına resim yapardım. Şarkı sözlerini bir klasörde toplardım. O dönem meşhur olan Rasputin, Reach Out I'll Be There, One Way Ticket'ın sözleri de vardı klasörde. Böylece şarkı bahanesiyle İngilizce’yi tanımaya çalışıyordum. Canım sıkıldıkça resim yapmanın yanı sıra sabunları yontarak minik heykelcikler de yapardım. Her şey şu anda evimde, hiçbirisini atmadım, attırmadım. Çünkü ben evlenirken çeyizle birlikte bir koca sandık kitap defter resim ıvır zıvır götürdüm yanımda. Çeyiz benim için önemli değildi ama bu servetim çok önemliydi. Annem ‘rezil ettin bizi diye’ söyleniyordu.

İlkokul birinci sınıfı okumamanın talihsizliğini liseyi bitirirken yaşadım. Sene 79'du ve terör göz açtırmıyordu. Babam dedi ki seni üniversiteye gönderemem. Sınava bile girmedim. Girersen kazanırsın, üzülürsün dediler. Öğretmenlerim çok ısrar etti ama karar değişmedi. Ben de isyankâr bir çocuk değilim, babam üzülmesin diye ses etmedim ama içimden kırıldım. Fakat ben yerinde sayacak biri olmadığımdan hemen gelen bir teklif üzerine YKM gibi çok katlı bir mağazanın muhasebesinde çalışmaya başladım.  Lise sondayken 10 parmak daktilo kursuna gitmiştim, matematik bölümü mezunuydum. 16 yaşındaydım ve koca mağazanın koca muhasebesi bana teslim edildi. Önce oraya kendi yöntemlerimle bir düzen getirdim, sonra o düzen içinde çalıştım. Çalışmaktan çok mutlu oldum. Evde boş oturamazdım.

Ve evlilik!
Ben müthiş bir düzen içinde çalışırken o dönem ağabey dediğim Osman (Yılmaz) abi benim yanıma gelip gitmeye başladı. Ben 17 yaşın pür neşesiyle herkesle kanka olan biri olarak onunla da sohbet ediyordum. Sonra bir gün bana dedi ki 'ben seninle evleneceğim'. Ben de ona dedim ki 'benim yaşım küçük, önümde ablam var ve benim çeyizim yok'. Çünkü ne benim evlenmeye niyetim vardı ne de kimsenin beni everesi. 
Olurdu olmazdı derken 4 ay süren mücadele sonrası madem okuyamayacağım o zaman evleneyim dedim. Anneme söyledim, annem babama söylemiş. Tabii babam şok. 'Ben 35 yaşıma kadar evlenmedim, hiç sesim çıkmadı, şunun ettiğine bak' demiş. Kendi kararlarını veren biri olarak kararımın arkasında durdum. 23 Haziran'da nişanlandık, 6 Aralık 1980 günü evlendik. Benim çalışma hayatım böylece sonlandı. Yeni bir hayat başladı.
79 yılında değil de 80 yılında mezun olmuş olsaydım belki bugün her şey bambaşka bir şekildeydi. Yaşanmadan bilinmez...

Ev Kadını Canan
1980 yılından 2010 yılına dek 30 yıl ev ve çocuklar dışında somut bir iş yapmadım. Ama hiç boş durmadım. 
Karacabey günlerinde sosyalleşmek için günler vardı, gün kadını oldum. Ama bildiğiniz gün kadınlarından değildim. 90 yılında Bursa'ya taşındık. 93'te küçük oğlum doğdu. O anaokuluna başlayana kadar her şeyi onunla yaptım, her yere onunla gittim. O okula başlayınca ben de İngilizce kursu, Bilgisayar kursu, Direksiyon hocalığı kursu ne varsa her şeye gitmeye başladım.

Bir gün İngilizce kursunda hocamız Jane bize ödev verdi. Altı karelik bir çizgi görseli yazıya dökecektik. Ödevler toplanırken ben ödevimi çıkardım, yanımdaki arkadaşım da çıkardı. O benim elime baktı, ben de onun. Benim ödevim har karenin bir sayfada anlatıldığı, üzerinde ödev kapağı olan adeta bir 'sanat eseri', adeta bir 'tez çalışması'ydı. Arkadaşımın çalışması ise telli bir defterden kopardığı yaprağın üzerinde her karenin bir cümle ile anlatıldığı bir metincikti. 
Yazarlık sürekli sinyal veriyordu. Ancak ben henüz sinyali almıyordum.

2002 yılında eşim rahatsızlandı. 2021'de vefatı ile sonlanacak çok ama çok zorlu bir yola girdik.
Bu arada büyük oğlum üniversitedeydi, küçük olan ilkokuldaydı. 19 yıl hem çocukların okullarıyla hem de hastalıklarla geçti.

Ancak ben yine boş durmuyordum. 
Bilgisayar ve internet benim yeni oyun alanımdı. 1984'te Commodere 64 ile tanıştığım bilişim dünyası 2000'lere geldiğimizde çok değişmişti. Bilgisayar kursunda öğrendiğim temel bilgiler ile kendimi güncelledim. Üzerine bir de sosyal medya gelince ben masanın üzerinde duran bu küçük ekrandan dünyaya açıldım.
2007 yılında Facebook'taydım. Hemen okul arkadaşlarımı buldum. Başkan bizi diskoya götür nidalarıyla 2010 yılında bir toplantı düzenledik. Katılım çok yüksek oldu. 31 yıl sonra buluşmuştuk.
Toplantının açılış konuşmasının metnini yazdım ve alkışlar arasında okudum. Bu buluşmanın Karacabey Meltem Gazetesi'nde yayımlanması için gazetenin muhabiri Nevzat Çakır'ı da davet etmiştik. Fakat gelemeyeceğini belirtmiş, birkaç fotoğraf ile bir metin yollamamı istemişti. 

O iş bende!
Bana yaz dendi ya, ben bir güzel yazdım. Fotoğraflarla birlikte kendisine mail attım. Nevzat bey dedi ki, 'Canan hanım bize hiç iş bırakmamışsınız'. Haber gazetede yayımlandı. Biz Nevzat ile Facebook MSN üzerinden memleketi kurtaran sohbetler etmeye başladık. Bir gün bana dedi ki, 'Canan hanım diliniz çok akıcı, insan sohbetten kopamıyor. Bize yazar mısınız?'
Tamam dedim, yazarım. Ve 5 Ekim 2010 günü ilk yazım gazetedeydi.
Ne ‘acaba olur mu’, ne ‘ay nasıl yaparım’ ne ‘birilerine sorsam mı danışsam mı’ demiş, kendi göbeğimi yine kendim kesmiştim...

O gün başladığım yazı hayatım bütün o hengâme içinde yazmaktan vazgeçmememle bugüne geldi.
2012 yılında çocukların ikisi de İstanbul'a gidene kadar sosyal hayata karışmadım. Öncelik çocuklardaydı.
Onlar gidince etkinliklere katılmaya başladım.
O zamana kadar Gazetemen dolayısıyla çok farklı bir kesim beni tanıyordu ama Bursa beni tanımıyordu. 2012'den sonra ise Bursa tanımaya başladı.
2010 yılında yazı ile birlikte resim hayatım da vardı. Kişisel sergiler açtım, karma sergilere katıldım. Ama yazı beni daha çok mutlu etti. Çünkü yazı ile hem kendimi tanıyor hem de bir yerlere dokunuyordum. Resmi bir kenara bıraktım, yazı ile devam ettim. Yazarken fark ettim ki yazılarımı resim yapar gibi yazıyorum. Bu kez tablo renklerden değil, sözcüklerden oluşuyor. Tabloya fırçayla değil klavye ile dokunuyorum. İkisinde de tarzım aynıydı. Çünkü ikisini de yapan bendim.
16 yılda milyonlarca cümle kurdum, bin beş yüz kadar yazı yazdım. Dediğim gibi; anlattıkça önce kendimi tanıdım, kendimin farkına vardım. Sonra farkındalık yarattım. 
Öğrenme aşkım, sonsuz merakım ve anlatma tutkum ile farklı bir gazetecilik tarzı oluşturdum. 
BUİKAD olarak 2015 yılında KAGİDER kurucu başkanı Gülden Türktan'ı konuk etmiştiniz. Onu dinledikten sonra kendisine 'bunları yazabilir miyim' diye sordum. Olumlu cevap verdi. Yazımı yazıp kendisiyle paylaştım. Böyle yazmam konusunda teşvik edici bir cevap ile döndü bana. 
Beni çok mutlu eden o maili hâlâ saklarım:
Canan Hanım Merhaba,
Süpersiniz. Tam bir gazete etiği ve çalışkanlık. Bravo.
Bence çok önemli bir iş yapıyorsunuz. Ben bunu basından bazı arkadaşlarıma önerdim. Çoğu yapmak istemedi. Şimdi, demek ki bunun da bir yaşı ve bir cesareti var diye düşünüyorum.
Başarılarınızın devamını diliyorum.
Sevgilerimle,
Gülden Türktan

Anlaşılmak güzeldi...

Ne Kazandım?
Bu 16 yılda mesaili çalışıp maaş almadım. Yazılar bana para kazandırmadı. Ama paranın kazandıramayacağı bir hayat kazandırdı. Kariyer, itibar, bilgisel ve manevi zenginleşme, mutluluk, ayakta kalma, güncellenme en büyük kazanımlarım oldu. Demek ki benim ihtiyacım buymuş dedim...
Bütün bunları gazetecilik ve yazarlık üzerine eğitim almadan yaptım. Ama genetiğimde gazetecilik vardı. Bursa'da 30'lu yıllar ve sonrasının en etkin gazetecisi olan Musa Ataş babamın dayısıydı. Şunu da yeni öğrendim; babam da gençken Kumyaka'da tiyatro yapmış, yazılar yazmış, gazete çıkartmış.
Benim yazmak için diplomaya ihtiyacım yoktu, önümde koskocaman bir açık üniversite vardı. Ben dünyaya hep öğrenilecek ve anlatılacak bir yer olarak bakıyordum. Benim istediğim her şey ZATEN önümdeydi. Ben sadece uzanıp aldım.
Bunu yaparken yeteneğime yaslanmadım. Sürekli okudum, öğrendim, öğrenmeyi hiç bırakmadım. Düzenli çalıştım, bazen sabahlara kadar masamın başında kaldım. Bu bana hiç zül gelmedi, bilakis mutluluk verdi. Yola çıktığımda 47 yaşındaydım. Yolda çok şey öğrendim. Çok güzel insanlar tanıdım. Herkes ile göz hizasında temas kurdum.
Konuşarak anlatmayı da seviyorum ama yazmanın geniş zamanlara yayılan konforu bir başka. Yazarken ne sözünüzü kesen biri var ne de karşınızda esneyen, sıkılan, sözü başka yere taşıyan biri. 2012 yılında açtığım YouTube kanalımda bazen kamera ile bazen de bir konuk ile konuştuğum pek çok videom mevcut.

Yazı tarzımı kimseye sorgulatmadım. Resimlerime de dokundurtmazdım, yazılarıma da müdahale ettirmedim. Ben böyle yazmak istiyorum dedim ve istediğim gibi yazdım. Kendime şu gazetede yazsam gibi bir hedef koymadım. Ben sadece yazdım. Ev kadınlığının, anne olmanın, evlat olmanın, izlediğim filmlerin, okuduğum kitapların, gözlemlediğim hayatların birikimi ile yazdım. Zaman zaman yazılarımı toplayıp kitap yaptım. Çünkü kâğıdın kalıcılığı ve kitabın zevkinin bir başka olduğunu biliyordum.

Dönüp arkama baktığımda yaşadıklarımda girişimcilik adına her şey vardı.
Natura, Yetenek, Çalışma, Merak, Engellenmeme, Kendine İnanç, Teşvik, Devamlılık, Sürekli Öğrenme, Yerinde Saymama, Teknolojiyi, Yenilikleri ve Araçları Kullanma, Doğru İletişim, Farkındalık Yaratma, İyi Gelme, Fayda Sağlama...

Buluştuğumuz zamanlarda ettiğimiz sohbetler esnasında kuzenim bana hep ‘İlahi Canan Abla!’ derdi. Meğer benim sırrım o “ilahi”lerde gizliymiş.
Babam hep Aşure Hanım diye seslenirdi bana. Meğer babam bendeki aşureliğin farkındaymış.
Ben de bunları yeni fark ediyorum, iyi mi…
9 Mart 2026 / C.E.Y.

10 Mart 2026

CANAN EKİNCİ YILMAZ
1 Nisan 1963 Karacabey doğumlu.
Karacabey Lisesi 1979 (Matematik Bölümü) mezunu. 12 Eylül’e giden kargaşa içinde üniversiteye gidemedi.
80 yılında evlendi, 81 ve 93 doğumlu iki erkek evlat annesi.
Yazı hayatına 16 yıl önce, 5 Ekim 2010 tarihinde Karacabey Meltem Gazetesi’nde başladı.
Yazıları 2011 Ağustos’undan itibaren siyasî internet haber sitesi Gazetemen’de de yayımlanmaya başladı. Yılmaz aynı zamanda sitenin editörü oldu.
Konya’da “Yedi Bölge Anadolu” haber sitesi yazılarına talip olarak yazılarını Konyalılara ulaştırdı.
Bursa Kent Gazetesi’nin çıkardığı Kent Vizyon dergilerinde yazılarıyla yer aldı ve ardından da Kent Gazetesi’nde düzenli olarak yazmaya başladı.
2013 yılı başlarında Kent Gazetesi’nden ayrılarak arkadaşları ile Bursapost.com haber sitesini kurdu.
2015 yılı başında Bursapost’tan ayrılarak Gazetemen editörlüğüne döndü.
Gazetemen ile eş zamanlı olarak Radikal Blog’da yazmaya başladı. Gazetemen ve Radikal’in kapanışının ardından yazılarını Milliyet Blog üzerinden paylaştı.
2017 yılında Bursaport.com yazarları arasına girdi ve halen Bursaport.com haber sitesi yazarı.

FARKLI YAYINLARDA ÇIKAN BİRKAÇ YAZISI
2013 yılında Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin yayını olan ÇEK dergisinde “Geleceğe İmza Atan Adam” başlığı ile Osman Köseoğlu röportajı yayımlandı.
Yine 2013 yılında emniyet kemeri susturucusu üzerine yazdığı “Kafana takma, yerine tak!” yazısı Dünya Sağlık Örgütü’nün düzenlediği 2013 Yol Güvenliği Raporlama toplantısında paylaşıldı.
2014 yılında Ray Haber’de Bursa’nın tramvayı İpekböceği ile ilgili yazdığı “Caddelerde Bir Tırtıl” yazısı (kendisinden habersiz ve Levent Özen imzası ile) yayımlandı. Uyarılara rağmen isim düzeltilmedi.
Hayvanlar üzerine yazdığı yazılar Ajanimo.com’da yayımlandı.
2018 yılında Bipolar konusu üzerine yazdığı “Arkadaşım Bipolar” yazısı İngilizce’ye çevrilerek ‘Artness Contemporary’ dergisinde yayımlandı.
Sağlık temalı yazıları Bursa’da çıkan Pozitif Sağlık dergisinde düzenli yayımlandı.
Yazıları Bursa Sivil Gündem gazetesinde de paylaşıldı. Zaman zaman farklı yazarlar tarafından kendisine atfedilen yazıların öznesi oldu.
Ceyhun İrgil’in “Dönem Ödev” kitabında, “Sıradanlaşan Kötülüğün Sıradan Köleleri” yazısı ile yer aldı.

KATILIMLAR
2012 yılında As TV’de Ezgi Tarakçıoğlu ile Günü Yakala programına konuk oldu.
2017 yılında Bursa İnternet Gazetecileri Derneği BUİGDER Başkanlığına seçildi. Bir dönem başkanlık yaptı.
2019 yılında düzenlenen Kadın ve Umut haftası etkinlikleri kapsamında Edebiyatta Kadın Etkileri Paneli’nin moderatörlüğünü yaptı. YouTube kanalında paylaştığı panel, Denizlili bir öğretmen tarafından bir AB Projesi olan “Panel on Women Literature” projesinde kullanıldı.
2020 yılında BirGün gazetesi yazarı Sevin Okyay tarafından yazılan “Yaren, Prag’ın galibi” yazısına kaynak gösterildi.…
2020 yılında düzenlenen Kadın ve Umut Sanat Haftası etkinlikleri kapsamında, Sosyal Medya kullanımı üzerine, Adab-ı Muaşeret-ül Sosyal Medya başlıklı bir sunum yaptı.
2021 yılında İstanbul Rumeli Üniversitesi tarafından düzenlenen Kadına Şiddetle Mücadele Sempozyumunda “Kadına Şiddet Haberlerinde Medyanın Sorumluluğu” başlıklı sunumu ile yer aldı.
2022 yılında Woman TV’de İnci Bekarlı’nın sunduğu Yeniden Başla programına katıldı.
2023 yılında konuk olarak katıldığı, Bursa üzerine araştırma yapan ve yazanlardan oluşan Bursa Okulu oluşumunun bir parçası oldu.
2024 yılında, İkinci Uluslararası Bursa Seramik Bienali tanıtımı kapsamında Bursa’nın seramik sanatçıları ile sohbet videoları çekti. Tüm kayıtlar Bursa televizyonlarında gösterildi.
2025 yılında Bursa Araştırmaları Vakfı’na katıldı.

YAZILAR • VİDEOLAR
Yazılarını 2019 yılından bu yana uluslararası bir platform olan Medium.com’dan paylaşıyor. Yazılar Bursaport.com ve Karacabey Yörem Gazetesi’nde de yayımlanmaya devam ediyor. Tüm yazılarını Blogspot üzerinde arşivliyor.
Çok sık olmasa da zaman zaman 2012 yılında kendi adıyla açtığı YouTube kanalı üzerinden paylaşımlar yapıyor.

KİTAPLAR
Temalarına göre derlediği yazılarından oluşturduğu Anlat Canan AnlatEşeğini Kaybedenler Kulübü ve Yaşasın Dönüşüyoruz isimli 3 kitabı mevcut.
Kadına şiddeti konu alan yazılarından oluşan kitap, derleme aşamasında.
Bursa’nın kültür sanat hayatını anlatan yazılarından oluşan bir kitap ile bir “seyahatsever” olarak gezip gördüğü coğrafyaları anlatan yazılarından oluşan bir kitap proje aşamasında.

9 Aralık 2019 günü yayımlanan Anlat Canan Anlat kitabı üzerine yazdığım yazı:
Bir Kitap Hikâyesi / 9 Aralık 2019

7 Mart 2026 Cumartesi

"Ağlamıyorum, Yağmur Yağıyor"

Nilüfer Belediyesi'nin '8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne özel düzenlediği etkinlikleri kapsamında, Nâzım Hikmet Kültürevi’nde yalnızca kadın katılımcılara açık olan "Yağmur Kadınlar Müzikali"ni biz kadınlar biz bize izledik.
Programda Prof.Dr. Özlem Doğuş Varlı, sahneye koyduğu, “Yağmur Kadınlar” müzikali ile sekiz farklı kadının hikayesi anlattı bizlere. Köylüsü kentlisi, akıllısı delisi derken dünden bugüne uzanan bir yolculuktu yaşadığımız. Onlarla güldük, onlarla hüzünlendik, onlarla neşelenip onlarla delirdik. 
O 8 kadın bizdik...
Sahneye (DAHA NASIL ANLATALIM! der gibi) davul çala çala çıkan Özlem Doğuş Varlı anlatısını “Yağmurun hafızası” teması etrafında şekillendirdi. Bu anlatıda üzerine "yağmur yağan" kadınlar vardı. 
Kimine hafif denmişti kimine deli (Ah Ayten, içmekle adam mı ölür diyorsun ama senin Hasan içkiyi çok ama çok içmiş!), kimi kuma ile "ödüllendirilmişti" kimi metres ile, kimi Karadeniz kadınıydı, kimi İran, kimi salon.
Kadınların kiminin üzerinde cam tavan vardı, kiminin sırtında sopa, kiminin karnında sıpa.
Özlem Hoca sahnede yaptığı minik dokunuşlar ile "Hop hop hop değiş Tonton!" tadında kılıktan kılığa girdi. Bir şapka, bir kolye, bir cümbüş, bir şalvar, bir yemeni, bir lastik pabuç, bir topuklu pabuç ve bir anda bürünülen karakter. 
Bu akşam barkovizyondan bize bakan Özlem Hoca'nın, büründüğü karakterle ilgili oluşturulmuş bir görseli altında ve Özlem Hoca'nın teatral yeteneği, okuduğu metinler, şiirler ve söylediği şarkılar ile sekiz kadının hayatına dokunduk. 
Özlem Doğuş Varlı yıllar boyu bu kadınları dinlemiş, bu kadınları araştırmıştı. Ve şimdi hepsi bu akşam resmettiği sekiz kadında can bulmuştu.
Her programında gösterinin temasına uygun şarkılara imza atan Varlı, bu geceye özel “Yağmur Kadınlar” şarkısını yazmış ve bestelemişti. Şarkı seslendirilirken izleyiciler kendilerine dağıtılan minik şemsiyeleri açınca ortaya rengarenk bir görüntü çıktı. Aynı gökyüzü altında farklı hayatlar yaşayan kadınlar şimdi kendi şemsiyelerinin altındaydı. 
Artık ıslanmayacaklardı...
Bu görüntüye modern dansıyla katılan Eylül Doğan izleyiciden büyük alkış aldı. 
Özlem Doğuş Varlı, sözü ve müziği kendisine ait olan eserlerin yanı sıra bilinen ezgileri de seslendirdi. Kendisine enstrümanlarıyla Güniz Alkaç, Fatma Aktürk, Neşe Üstünkaya, Umut Balta, Gürkan Sezgin, İlberk Kaya ve Batın Özkayoğlu eşlik etti. 
Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe dediği gibi şairin, hem hüzünlü hem neşeli geçen programın sonunda bütün alkışlar, başta Özlem Doğuş Varlı olmak üzere tüm ekibe geldi.
"Çünkü dünyayı kadınlar çalıyor, kadınlar söylüyor"
Özlem Doğuş Varlı böyle diyor. Ancak istenmeyen ve hor görülüp aşağılanan yine kadın oluyor. Kadınlara dışarıda çok iş az ücret, evde ise çok iş hiç ücret uygulanıyor. Kadının emeği yok sayılıyor. Sadece emeği mi, ruhu, aklı, duyguları, bedeni, kısacası kadın tümden yok sayılıyor. 
Bağnaz bir kafa için kadın okumuş okumamış, eli ekmek tutmuş tutmamış hiç fark etmiyor. Hatta o anlayışta (ya da anlamayışta) bir erkek kendisine muhtaç olmayan kadına daha bir gıcık oluyor. Kendisinin, kendisine muhtaç olmayan bir kadına muhtaç oluşuna ayrıca gıcık oluyor. Kendisine muhtaç olan bir kadını ise hiç insandan saymıyor.
Kadınlar ise içlerindeki sonsuz güç ile tüm dünyaya karşı durup direniyor ve insanlığın devamını (öldükten sonra en son çürüyen organları) rahimleri ile sağlıyor. Doğa bile en son kadının üreme organından vazgeçiyor...
Galiba erkekler içten içe kadının bu gücünü hazmedemiyor. 
Onlar da ayda bir salınan yumurtanın kıymeti ile milyonlarcası her gün öylesine saçılabilen kuyruklu iribaşların kıymetinin bir olmadığını biliyor. Onlar da kadınsız bir hayatın bir şeye benzemeyeceğini biliyor. Onlar da evin reisi kendileri olsa da evin direğinin kadın olduğunu biliyor.
Ama niye hâlâ kadınlar gününü kutlayıp, kadın hakları için mücadele etmek gerekiyor?

İlla Davul Çalmak mı Lazım?
Kadını anlatan etkinlikler sadece kadınlara özel mi olmalı, yoksa erkeklere özel programlar da yapılmalı mı buna karar veremiyorum. 
Ne acı ki hâlâ 'önce kadın kendini bir anlasın da' eşiğindeyiz. Erkekleri yetiştiren kadınsa, önce kadını yetiştirelim, arabayı atın önüne koymayalım diye diye yıllar geçti. Epey yol alınmadı değil, alındı ama kadına şiddet ve kadın cinayetleri hep önde koşuyor.
Bunu bir türlü çözemiyoruz.
 "Sonuçlardan korku kalmadığında herkesin gerçek yüzü çıkar!" der Anthony Hopkins. Trafik cezalarında olduğu gibi kadına şiddet cezalarında da şöyle hallice bir yaptırım olsa ve suçlular salınıvermese ki, belki anca öyle. 
Yoksa daha çok davul çalarız...

"Tehlikedeyim!"
Geçtiğimiz günlerde şiddete uğrayacağını uluslararası yardım dili ile anlatmaya çalışan bir kadın, karşıdakinin bu dili bilmemesi sebebiyle öldürülmekten kurtulamadı. Çünkü bu işaretin anlamını kadın biliyordu ancak karşısındaki erkek bilmiyordu. Bilginin tek taraflı olması yeterli olmadı.
Bir kadın yanındaki erkekten gizli olarak yaptığı bu el hareketleri ile size "tehlikedeyim" işareti veriyor. Lütfen dikkate alın ve hemen güvenlik birimlerine bildirin. Yoksa gözyaşları yine yağmur olup yağacak...

"Ağlamıyorum, yağmur yağıyor"
Ağlarız biz. Bazen içimize, bazen dışımıza yağmur gibi ağlarız. Bazen de gözyaşlarımız ha yağdı ha yağacak gibi titrer gözpınarlarımıza. Dökecek yaşımız varsa umudumuz tükenmemiştir henüz. Yağmurlarla yıkanır, yağmur olur yağar, güneş olur açarız. 
"Saygı yaşamdan daha uzun sürer" der Carl Jung. Sayıldıkça coşar, sayılmadıkça soğuruz.
"Ayrılık, insanın içini dökmekten vazgeçmesidir" der Şükrü Erbaş.
"Kötülük, bir başkasını görmezden gelmektir" der bir diğeri.
Görmezden geline geline yıllar birikir, yaşlar birikir, umut tükenir, heves kaçar, yığınlar altında ezilir, sonunda vazgeçeriz.
Bir gün, bir anda kururuz. 
Artık ne yağmur olup yağarız ne de bir yağmurda ıslanırız.
Gözyaşlarımız kurur, kahkahalarımız kurur, bedenimiz kurur, ruhumuz kurur. 
Kupkuru, kaskatı ve özgürüzdür artık.
Bu adaletsiz düzende özgürleşmenin bedeli kurumaktır...

Dinmeyen yağmurlar
Program bitip dışarı çıktığımda hafiften bir iki damla düştü yüzüme. Metroya koşturdum. Evime yakın durakta indiğimde yağmurdan eser yoktu. İçimdeki yağmurların dindiği gibi havadaki yağmur da dinmişti.
Lakin biliyordum ki yağmur bir yerlerde yağmaya devam ediyor.
Kimi hafiften ıslatıyor, kimi yarattığı girdapta boğuyor, kimi de önüne katıp yuvarlıyor. 
Dinmeyen bir yağmur altında şemsiyeli kadınlar kendilerini korurken şemsiyesiz kadınlar yağmur altında tir tir titriyor...
7 Mart 2026 / C.E.Y.

4 Mart 2026 Çarşamba

'Fatmanur'ların Suçu Ne?

Fatmanur Çelik "Başıma bir şey gelirse..." dedi ve başına en az yaşadıkları kadar kötü bir şey geldi...
Fatmanur Çelik ve kızı İkra Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.
Fatmanur Çelik 2017 yılında cinsel saldırıya uğradığını, baskıyla faille evlendirildiğini, kızının da 3 yaşından itibaren istismara maruz kaldığını söylemişti. Doktor raporları vardı. Savcılık tutuklama talep etmişti. Ancak şüpheli serbest bırakıldı, tedbirler kaldırıldı, dosya kapatıldı.
Adliye önünde tuttuğu nöbette "Bu faili kim koruyor? Neden hâlâ dışarda? Ben öldükten sonra adaletin sağlanmasını istemiyorum. Ben 5 Mayıs’a kadar hayatta kalabileceğimi düşünmüyorum. Güvenliğimden endişe ediyorum. Başıma bir şey gelirse bu karanlık yapı ve beni koruyamayanlar, sesimi duyup da susanlar sorumludur. Kamuoyuna sesleniyorum; intiharım asla söz konusu değildir. Başıma bir şey gelirse intihar süsü verilerek üzerinin örtülmemesini, peşine düşülmesini istiyorum." demişti.
Bu sözlerin ardından gelen ölümde, kimse bunun doğal ölüm olduğuna inanmadı. Cenazeyi bir erkek imam kıldırdıysa da kadınlar tabutu erkeklerin taşımasına izin vermedi. 
Şimdi dosyayı tamamen kapatabilirsiniz. İçiniz rahat, uykularınız deliksiz olsun. Artık Fatmanur da yok, İkra da. 

Fatmanur Çelik "Can güvenliğimiz yok!" dedi ve uyarısının doğruluğunu canını vererek kanıtladı.
Çekmeköy'de bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen öğretmen Fatmanur Çelik de daha önce yapılan bir disiplin kurulu toplantısında bu öğrencinin saldırganlığına dikkat çekerek "Can güvenliğimiz yok!" demiş. İddiaya göre 17 yaşındaki F.S.B., babası tarafından iki gün önce Bakırköy Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden çıkarılmış. Hastaneden çıkan F.S.B., iddiaya göre okulun ders programını kontrol ederek, hedef aldığı öğretmenin hangi saatte hangi sınıfta olduğunu öğrenip, buna göre plan yapmış. Sonra da planını uygulamış...

Birer gün arayla aynı sonu paylaşan, aynı isme sahip iki kadın hayattan kopartıldı. Biri başı açık bir öğretmendi, biri tırnağına kadar kapalı ve çalışmak istemiş, iş aramış ama bulamamış genç bir kadındı. Biri 44 yaşındaydı biri 30. Biri çocuğuyla birlikte can verdi, biri çocuğunu öksüz bıraktı. 
Farklılıkları önemli değildi. İkisi de uyarmıştı, ikisi de yardım istemişti, ikisi de imdat demişti. İkisinin de sesi yeterince duyulmadı. Ya da belki vızırtılarına kulak asılmadı.
Kadın işte, vızırdar durur...

63 Günde 66 Kadın
Biliyoruz ki kadın ölümleri her gün 1-2 ya da 2-3 kadın olmak üzere yaşanmaya devam ediyor. 2026'nin bilançosu, bugün itibarıyla, 63 günde 66 cinayet.
Anıt sayaçta sadece isim ve sayı olarak yer alan bu kadınlar birer evlat, birer kardeş, birer anne, birer abla, birer kardeş, birer arkadaş, birer teyze, birer hala, birer yenge, birer komşu, kısacası yaşayan ve değeri olan birer insan. 

Kadınlar dövülerek, bıçaklanarak, parçalanarak, yakılarak, boğularak, kurşunlanarak katlediliyor. Cinayete kılıf çoktan hazır. Namus, ahlâk, ihanet, kılık kıyafet, hizmette eksiklik, çorba sıcak-çorba soğuk ve saire. 

Eş olmak ya da sevgili olmak ya da herhangi biri olmak bir insanı öldürme hakkını nasıl verir insana? Bir insan karşısındakini öldürme hakkına sahip olduğunu nasıl düşünür? 

Geldiğimiz noktada bir kesimin bunu haz alarak düşündüğünü ve haz alarak uyguladığını açık ve net görüyoruz. Saklanmıyorlar ve yaptıkları şeyden gurur duyuyorlar. Çünkü bu yönde destekleniyorlar...

Şimdi artık ne sokaklar güvenli ne de evler. Üstelik bir cinayetin kurbanı olmak için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Dahlimizin olmadığı vakalar arasında pamuk ipliğine bağlı yaşarken hasbel kader hayattayız. Yarın ise meçhul...

Türkiye cephesinde yeni bir şey yok!
Önümüzdeki saatlerde bir kadın daha aldığı darbelerle toprağa düşerken haberlerde kendine 3 saniyelik bir yer bulacak ya da hiç bulmayacak. Sıradanlaşan cinayetlerin adliyelerde itinayla kapatılan dosyaları gibi, cemiyet hayatındaki dosyaları da "Allah sabır versin" ve "Mekânı cennet olsun" mesajları ile kapatılacak.
Ve sıradaki beklenecek...
Kısacası; 
Türkiye cephesinde yeni bir şey yok sayılacak!
4 Mart 2026 / C.E.Y.

3 Mart 2026 Salı

Yan Yana İyi Olacağız

İnsanın çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa uzanan hayat yolculuğunda, bu yolculuğa
 şiirleriyle, şarkılarıyla, yazılarıyla, resimleriyle eşlik eden ve kişinin hayatını biçimlendiren isimler oluyor.  Bazen bir replik, bazen bir dize, bir cümle, bir tını, bir bakış ya da bazen bir dokunuş insanın hayatına yön verebiliyor. 
Gün gelip de, kendi çağının içinden geçerken birbirinden habersiz ama "yan yana" yol aldığı ve yüz yüze hiç tanışmadığı isimlerle karşılaştığında ise, o isme dair içinde ne varsa bir araya geliyor ve ortaya büyük bir enerji çıkıyor. 

2 Mart 2026 günü Bursa Balat’ta, Orhan Holding çatısı altındaki Orhan Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Ninecim Sanatevi’nde sergilenmeye başlayan, küratörlüğünü sanat yazarı İbrahim Karaoğlu’nun, koordinatörlüğünü Dr. Zeki Hozer’in ve danışmanlığını H. Mehmet Balcı’nın üstlendiği "YAN YANA" resim sergisi ve sergiyi oluşturan isimler bende işte bu heyecanı yarattı.

Yan Yana Bursa'da
70'li yıllarda televizyon ekranından evlerimize konuk olan efendi, bıyıksız ve gülümseyen gözlerle nahif şarkılar söyleyen ve hepsini de zihinlerimize nakşeden genç mimar Erol Evgin; yaptığı resimlerle Devlet Sanatçısı unvanını almış ressam Devrim Erbil ve genç bir isim: Neslihan Özkan
Hayatları sanat kavşağında kesişmiş bu üç isim şimdi yan yana gelmiş ve çalışmalarını birlikte sergiliyor.

"Sanat, çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir."
1937 doğumlu Devrim Erbil 1955 yılında, o dönem adı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan, Mimar Sinan Üniversitesi'nin Resim Bölümüne yetenek sınavını kazanarak girmiş. Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi olan Erbil, 1962 yılında Akademi'de asistan olmuş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyelerinde görev almış. 1963 yılında Altan Gürman, Adnan Çoker, Sarkis ve Tülay Tura ile Mavi Grup'u  kurmuş. İspanya Hükümeti'nin sanat bursu sınavlarını kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona'da başladığı sanat araştırmalarına Paris ve Londra'da devam etmiş. 1991 yılında devlet sanatçılığına, 2019 yılında (resim dalında) Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık bulunmuş. 
Benim kısaca yazdığım ancak buradaki satırlara sığmayacak bir öykünün öznesi olan Devrim Erbil, serginin açılışında yaptığı konuşmada hepimize şu sözlerle seslendi:
"Çağdaş bir ülkede önce sanat gelir. Sanatçı sadece eser veren bir insan değildir. Öncüdür, yaratıcıdır, duyarlıdır, kibardır. Toplumun sanata değer vermemesi insanların hoşgörülü, duyarlı ve kibar olmaması demektir. Bu da savaşları getirir. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dediği gibi, 'Sanat Beyoğlu'ndan Beyazıt'a gitmedikçe varlığından bahsedilemez. Çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir.'. Sanat uygarlığın ölçütüdür. O yüzden Atatürk olağanüstü bir ileri görüşlülük ve önsezi ile sanatı topluma yaymaya çalışmıştır. Şimdi ise o günlerden geri düştük. Türk insanı bu değil. Türk insanı yaratıcıdır. Minyatürleri ve halıları Batı yok sayıyor. Ben bunların savaşçısıyım. Halı Sanattır temalı sergiler açıyorum. Biz sanatın neferleriyiz. Sanatı yaymaya çalışıyoruz. Ben hâlâ o heyecanımı taşıyorum."
Devrim Erbil'in sergideki eserlerinde neler var derseniz; renklerin cümbüşü ile Anadolu Çeşitlemesi, Soyutlama, üzerinde kuşlar uçuşan kıpkırmızı İstanbul, berrak gökyüzünde kuşların uçuştuğu masmavi İstanbul, gün ışığı ile aydınlanmış sapsarı İstanbul, güneşin alevden saçlarına dolanmış kıpkızıl İstanbul, üzerine akşamın çöktüğü lacivert İstanbul, betona boğulmuş gri İstanbul, içinden deniz geçen, 'iki kıta bir şehir' dediğimiz eşsiz İstanbul, Tarihî Yarımada, Galata, Sultanahmet, At Meydanı, Ayasofya, Kapalı Çarşı, Haliç ve kuşlar kuşlar kuşlar ile çizgiler çizgiler çizgiler var derim...

İşte Böyle Bir Şey
Erbil ve Evgin arasındaki on yıllık yaş farkı Devrim Erbil'i, o dönem Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Yüksek Mimarlık okuyan Erol Evgin'in hocası yapmış. Sadece Devrim Erbil de değil; Cemal Tollu, Neşet Günal ve Özdemir Altan da Erol Evgin'in resim hocaları olmuş. 1947 doğumlu Erol Evgin 56 yıllık müzik yaşamının ve mimarlığının yanı sıra, bu kıymetli hocalardan aldığı esinle yirmi beş yıldır tutkuyla resim yapan bir isim olmuş.  
Erol Evgin açılışta yaptığı konuşmada, elli yıldır Bursa'ya gelip gittiğini, geldiğinde Çelikpalas'ta konakladığını, hatta kendisine Atatürk'ün kaldığı odanın verildiğini, henüz daha akademide iken dar bütçesine rağmen resim toplamaya başladığını, şu anda üç yüz resimlik bir yağlıboya koleksiyonuna sahip olduğunu, koleksiyoner olmanın insana manevi bir zenginlik sağladığını, koleksiyona başlamak isteyenlerin hiç çekinmeden ufak ufak başlamalarını söyledi. Resim macerasının 25 yıllık olduğunu anlatırken, "Mimar olarak resim eğitimi almıştım, ancak resmin çizgisi ile mimarînin çizgisinin çok farklı olduğunu gördüm. Resimde daha refleksli hareketler vardır ve değerli olan budur. Mimarlar ise düşünerek çizer. Resme başlarken Mahir Güven ile bir yıl kara kelem çalıştım. Sonra yağlıboyaya geçtim ve dört yıl yağlıboya eğitimi aldım. 2005 yılında ilk sergimi açtım. Devrim Erbil önerisiyle üç yıl önce Ankara'da birlikte 'Yan Yana' sergisi açtık. Sergi daha sonra Kuşadası'na, Urla'ya, İzmir'e ve Mersin'e gitti. Daha sonra aramıza Neslihan da katıldı." dedi.
Erol Evgin'in kuvvetli olduğu alan mimarlık olduğu için resim çalışmalarında da mimarîyi önde görebilirsiniz. Anadolu'nun zengin kültürü ve doğal renkleri onun tablolarında can bulmuş. Ayasofya, Galata, Mardin, ağaçlar, evler, merdivenler ve kubbeler ona ilham vermiş. Bunların yanında eserlerin arasında tek insan yüzü çalışması olan oto portresi de görülmeye değer. 
Bizim dönemlerin Erol Evgin'in müzik hayatını çok iyi bildiğini düşünerek o konuya hiç girmiyorum.

Apolla'dan Medusa'ya
Devrim Erbil'in asistanı olan 1992 doğumlu Neslihan Özkan, resim eğitimi hayatına 2007 yılında, Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi'nde başlamış. 2013 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nü birincilikle kazanmış. Eğitim hayatı boyunca hem resim hem de heykel alanında üretim yapmış. 2022 yılında Devrim Erbil atölyesinde çalışmaya başlamış. Daha sonra kendi atölyesini kurmuş. Elan Devrim Erbil'in yanında çalışıyor.
Çok genç, çok zarif ve çok yetenekli bir isim olan Neslihan Özkan'ın, heykel ve çizgiyi buluşturduğu çalışmalarının ana karakterleri mitoloji ve kadın figürleri. Apollo ve Defne, La Pieta'nın Gizemi, Nike'da Aşkın Yüzü, Latona ve Çocukları, Medusa, Kaçırılmanın Öyküsü eserleri Neslihan Özkan ile farklı bir boyut kazanmış. 
29 Nisan'a kadar her gün ziyaret edilebilecek "Yan Yana" sergisinin açılış programı, Necla Orhan'ın sanatçılara ve sergi ekibine teşekkür belgesi takdimi ile nihayetlendi.
Bursa'nın sanatla olan bağının kopmaması için emek veren tüm oluşumlara, tüm kurumlara, tüm isimlere ne kadar teşekkür etsek az. Sanatı takdir etmek, beslemek, geliştirmek, yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak istiyorsak, yeni sanatçıların doğması için ortamlar sağlamamız, okullar açmamız ve yeni gelenlere fırsat tanımamız ve destek olmamız lazım. 
Malum; ülkenin içinden geçtiği bu sıkıntılı günlerde sanatı yapmak da sanatı ulaştırmak da zor. 
Her zorluğu sanat şemsiyesi altında yan yana durmak ve birbirine tutunmakla aşacağız. Bazen neşemiz taşacak içimizden, bazen kahrımız. Renklerle, sözlerle, ezgilerle anlatacağız hepsini. 
Bu bize iyi gelecek... 
İyi olacağız... 
3 Mart 2026 / C.E.Y.

İğne ile Çuvaldız!
Şimdi yazacağım minik eleştiriyi lütfen üzerimize alınalım. 
Sergiye koşa koşa gelip sanatçılarla fotoğraf çekilme yarışına girenlerin pek çoğu açılış konuşmaları esnasında sohbetlerine öyle bir ara vermediler ve arka planda öyle bir uğultu yarattılar ki; sanatçıların konuşmalarını duymakta zorluk çektik. Devrim Erbil'in uyarısına rağmen kesilmeyen uğultu beni ve benimle birlikte pek çok kişiyi utandırdı desem yalan olmaz. 
Yine de ne Devrim Erbil ne Erol Evgin ne de Neslihan Özkan yüzlerinden gülümsemeyi eksik etti. 
Böylece iyilik, hoşgörü ve sanat onlarda, utanç ise bizde kaldı...

24 Şubat 2026 Salı

Gastroetnomizkolojik Sinema

Yine bir "kaynatma" gecesinde Bursa Pancar Deposu'ndaydık. Bu kez kazanımızda sinemayı, müzik ve yemek ile birlikte kaynattık.
Bursa Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği ve Prof.Dr. Özlem Doğuş Varlı’nın hazırlayıp sunduğu “Gastroetnomüzikolojik Kaynatmalar” buluşmalarının beşincisinin konuğu, yemeğin sinemadaki temsili ve gastronomi-medya ilişkisi üzerine çalışan Araştırmacı, Akademisyen ve Yazar Prof.Dr. İlkay Kanık, buluşmanın teması ise “Boran Geldi Kış Geldi Safa Geldi Hoş Geldi Sinemalarda” idi. 
Aylardan şubat, mevsimlerden kıştı.
O zaman gelsin sıcak yemekler, gelsin sıcak müzikler ve gelsin içimizi ısıtan sıcacık filmler.

Bursa ve Sinema
Bursa’nın sinema tarihi, Bursa'da çekilen filmler, Bursa'da ilk kez gösterilen filmler, Bursa'nın sinemaları ve tadı damağımızda kalmış Yeşilçam filmleri bu akşamın anlatı konusuydu. Anlatı, o anda anlatılan filmin temasına göre zaman zaman Özlem Doğuş Varlı'nın müzikleri ve yemekleriyle süslendi.
Sinemanın olmazsa olmazı Uludağ gazozu ve patlamış mısır, "Yılanların Öcü" gibi köy temalı filmlere öykünen içine lor konulmuş tandır ekmeği ve kuru fasulye, "Neşeli Günler" filmine ithafen turşu suyu, "Tosun Paşa" filmine ithafen zeytinyağlı yaprak sarma, "Muhlis Bey" filmine ithafen çiğ köfte ve Çikolata filmine ithafen el yapımı çikolata ile "Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?" filmine ithafen kış gecelerinin vazgeçilmezi boza, etkinliğin gastronomik misafirleriydi. 
Bir yandan anlatılanları ve müzikleri keyifle dinledik, bir yandan da birbirinden leziz bu misafirleri midemize indirdik. 
Nihayetinde bir şeyler izlerken atıştırmak dünya insanının ata sporu. Da; ağır aksak bir film izlerken de çatır çutur patlamış mısır yemesek diyorum...
Bursa'nın Sinema Geçmişi
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Özlem Doğuş Varlı önce Gastroetnomizkoloji'yi tanıttı, sonra da Bursa’nın sinema geçmişine değindi. Türk kadınlarının ilk kez rol aldığı film, 1923 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından çekilen Ateşten Gömlek filmiydi. İlk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokakları da Muhsin Ertuğrul tarafından Bursa’da çekilmişti. 1934 yılında Türkiye'de çekilen köy konulu ilk film olan Aysel Bataklı Damın Kızı filmi de yine Bursa'nın Çalı köyünde çekilmişti. 
Bir ek bilgi de benden gelsin: 1932 yılında Bursa'nın kurtuluş yıl dönümü kutlamalarından görüntüler içeren, yönetmenliğini Vedat Örfi'nin yaptığı, yaklaşık 12 dakikalık Yeşil Bursa filmi var.
Bursa'da film gösterim geçmişi 1900'lü yılların başına gidiyor. Aynı tarihlerde sinema salonları da birer ikişer açılmaya başlıyor. Günümüzde ise sinema AVM'lerde yaşamaya çalışıyor.
(Bursa'nın sinema tarihi ile ilgili çalışmaları yazının sonundaki başlıkların içinde bulabilirsiniz.)

Türkiye'de Gösterilen İlk Film
Türkiye'de ilk film gösterimi 1896 yılında, Galatasaray'daki Sponeck Birahanesi'nde, Sigmund Weinberg tarafından yapılıyor. L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (La Ciotat Garına Tren’in Gelişi) filmi, Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerin en ünlü kısa filmlerinden biri ve siyah-beyaz film yaklaşık 50 saniyelik bir görüntüden ibaret. Görüntüde bir trenin istasyona gelişi gösteriliyor.

Atatürk ve Sinema
Prof.Dr. İlkay Kanık da konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sinemaya verdiği öneme dikkati çekti. Atatürk’ün Ben Bir İnkılap Çocuğuyum isimli bir sinema senaryosu yazdığını ve sinemanın bir milletin çağdaşlaşmasındaki gücüne inandığını belirtti. Yeşilçam’ın doğuşuna giden yol Atatürk'ün vizyonu ile açılmıştı. 
Özlem Doğuş Varlı • İlkay Kanık
Kanık, çalışma konusu olan Gastro'yu filmler ile buluşturmuştu. "Aç mısın Kuzum? Donatın Masaları" kitabının tanıtım yazısında şöyle diyordu:
“Yeşilçam sinemasında karakterlerin yediği yemekler bu karakterlerin parçası olduğu durumun tasvirinde yönetmen için önemli bir malzeme sunar. Ekmek yoksulluğun, simit umudun simgesi olur. Yoksul ve onurlu olmak köylülükle ilişkilendirilirken, kuru fasulye, tarhana çorbası ve bulgur pilavı bu bağlantıyı güçlendirir. Kuzu çevirme, pirzola ise statü göstergesidir, ağaların veya şehir zenginlerinin sofralarında görülür. Tavuk, Yeşilçam’ın en sevilen yemeklerden biridir. Aynı zamanda iç göçün daimi istikameti olan İstanbul’un yerel ve sokak lezzetleri filmlerdeki aç karakterleri doyurur. İçmek ve toplumsal cinsiyet arasında güçlü bir bağ vardır. Alkollü içki tüketmek, özellikle de rakı, dostluğun, kardeşliğin, birlikteliğin işaretidir. Zengin ve tekinsiz erkek ve kadın karakterler viski şişelerinin önünde, arkasında ve yanında kadraja alınır. Fakirler zenginliğin tadını anlamak için viskinin tadına arada sırada da olsa bakarlar. Cumhuriyet tarihimizin içinden Yeşilçam’ı çıkarırsak çok eksik kalırız. Yeşilçam sinemasını tekrar tekrar düşündüğümüzde ve yeni tespitlerde bulunduğumuzda zenginleşiriz. Bu yüzden yıllardır bizi besleyen kültürel mirasımıza farklı açılardan bakmak ve hakkında düşünmek Cumhuriyet tarihimize borcumuzdur.”
Filmler • Yemekler • Sofralar
Filmler ve kitaplar dönemin sosyal tarihini anlatan belgelerdir. O dönemdeki insanlar ne yerler, nasıl yerler, nasıl giyinirler, nasıl yaşarlar, hep onlardan öğreniriz.
Auguste Gusteau gibi meşhur bir şef olmayı hayal eden fare Remy'nin aşçılık yolculuğunun anlatıldığı bilgisayar animasyon filmi Ratatuy, Gastronomi ve sinemanın en güzel buluşmalarından biridir. Ama sadece o değildir. 
Sofrada her zaman sanat vardır. Mesela, Hristiyan inanışına göre İsa Mesih'in Romalı askerlerce tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle yediği son yemeği anlatan Son Akşam Yemeği tablosu...
Sanat eseri gibi sofralar ve envai çeşit yemekler  sinemada kendilerine her daim yer bulmuştur. 
Varsıllıkla yoksulluk arasında uçurumun derinleştiği dönemlerin filmlerinde ihtişam ve israf perdeden dışarı taşar. Rengarenk şekerlemeler, çeşit çeşit tatlılar, sıra sıra pastalar, etler, meyveler ve tabii ki birbirinden şık sofralar, gümüş takımlar, incecik porselenler, şamdanlar, demet demet taze çiçekler. 
Son dönemlerde izlediğim XIV. Louis dönemini anlatan Versay (Versailles) dizisi ile 1800'lü yıllarda, bir İngiliz naipliğinde yaşananları anlatan Bridgerton dizisi sofra zenginliğini yansıtan en bilinen diziler arasında.
Fakirlik ve kıtlık zamanlarını anlatan filmlerde ise sofrada bayat ve küflü ekmekler, su içinde yüzen patatesler ile bir avuç buğday peşinde koşan aç insanlar görürüz. Çıkınındaki kuru ekmek, matarasındaki ısınmış su, dökük dişleri ve feri kaçmış gözleri ile perdeye yansıyan görüntü, açlığın perdede can bulmuş halidir. Açlık aynı zamanda kötülük getirir. Çünkü aç insan önce onurundan yer.
70'li yılların siyah beyaz televizyonlarında izlediğimiz Aşağıdakiler Yukarıdakiler (Upstairs, Downstairs) dizisinde İngiliz aristokrasisinin sofra adabını ve filmin geçtiği dönemin hiyerarşisini görürüz.
Başrolünde Şener Şen'in oynadığı Zengin Mutfağı oyununda, 15-16 Haziran Olayları (1970) sırasında bir konağın mutfağında gelişen olaylar anlatılır. 
Aşk-ı Memnu ve benzeri konaklı, müştemilatlı, aşçılı, yamaklı filmlerde de mutfak işlerini ve mutfak sohbetlerini izleriz.
2019 yapımı Platform filminde de yemekler ve hiyerarşi kat kat aşağıya inen sofrada kalanlarla beslenen insanların, bir çeşit 'aşağıdakiler ile yukardakilerin' filmidir. 
2020 yapımı Snowpiercer dizisi de benzer bir filmdir ve ön vagonlardakiler ile arka vagondakilerin yedikleri birbirinden çok farklıdır.
2013-2020 yılları arasında çekilen Vikingler dizisinde görürüz ki, evin ortasındaki uzun masa etrafında toplanıyorlar ve durmaksızın et yiyorlar. Kuzeyin buz gibi havasında ziraat yapacak yumuşak toprakları yok ve toprak arayışı için kuzeyden kopup aşağılara iniyorlar. Hatta bir keresinde batıya gidip, 1021 yılında Amerika topraklarına çıkıyorlar. Ancak nereye çıktıklarından haberleri olmuyor. Onlardan 471 yıl sonra 1492 yılında, Kristof Kolomb da Vikingler gibi batıya gidecek, vardığı kara parçasının Hindistan olduğunu sanacak, oranın yerel halkına Indian diyecek, sonraları yeni bir kıtaya ayak bastığını anlayacaktır. Yerlilerin adı işte bu yüzden Indian olarak anılacaktır.
1986 yapımı Dokuz Buçuk Hafta (Nine 1/2 Weeks) filminin buzdolabı önündeki o meşhur sahneleri 80'lere imza atmıştır.
1961 yapımı Tiffany'de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany's) filminin başrol oyuncusu Audrey Hepburn, ikonik saçları ve gözlükleriyle hafızalara kazınmıştır.
1972 yılı yapımı Baba (The Godfather) filminde büyük İtalyan ailelerin büyük sofralarda buluşmalarına şahit oluruz. Sofra önemlidir. Sofraya hep birlikte oturulur. Ama her zaman hep birlikte kalkılmaz. Bazıları masada kalır.
İngiliz Kraliyet ailesi kanunlarına göre de Kraliçe yemek yemeyi bitirdiğinde yanındakiler de bitirmek zorundadır.
2020 yapımı Emily in Paris dizisinde Emily'nin epey hareketli hayatının yanında, Michelin Yıldızlı olmak için uğraş veren bir şefin hayat akışını görürüz.
2017 yapımı Sofra Sırları filminde, televizyonda ‘Sofra Sırları’ adında bir yemek programı sunmayı hayal eden Neslihan'ın umulanın dışında bir karakter çıkması izleyiciyi şaşırtır.
2018 yapımı Cebimdeki Yabancı filminde bir akşam yemeğinde buluşan arkadaşların bir anda birbirlerine düşüşlerini izleriz.  
2018 yapımı Hedefim Sensin filminde Ata Demirer'i çiğ köfteci olarak izleriz.
2016 yapımı İftarlık Gazoz filminde Cem Yılmaz, Gazozcu Ustası Cibar Kemal'dir.
1981-1990 yılları arasında oynayan Şahin Tepesi (Falcon Crest) dizisi şarap ve şarapçılık üzerinedir. 
2010 yapımı Ye, Dua et, Sev (Eat, Pray, Love) filmi mutluluğu arayan bir kadının kendini keşfedişini anlatır.
2009 yapımı Julie&Julia filminde aşçı Julia Child'ı Meryl Streep, aşçı Julie Powell'ı Amy Adams canlandırır.
2000 yapımı Çikolata (Chocolat) filmi kasabaya gelen genç ve çocuklu bir kadının kasabada açtığı çikolata dükkanının kasabada yarattığı etkiyi anlatır.
2004-2009 yılları arasında oynayan Avrupa Yakası dizisinde evin annesi İffet'in (nam-ı diğer İfot) pasta tariflerini yazdığı defteri herkesten fellik fellik sakladığını izleriz. 

Sofra Büyüsü
Kronolojik olarak değil de aklıma geliş sırasıyla sıraladığım filmlerin yanı sıra, Küba'da, Trinidad şehrinde ziyaret ettiğim Romantizm Müzesi'nin üst katındaki sofada ziyaretçileri karşılayan ve romantizm çağını yansıtan objelerle dolu sofra ile Havana'da 1993 yapımı Çilek ve Çikolata (Fresa Y Chocolate) filminin çekilmiş olduğu La Guarida'yı da unutmayalım
La Guarida
Ayrıca, Elazığ'ın Harput ilçesinde ziyaret ettiğim ve 1 adet fincan ile katkıda bulunduğum Harput Fincan Müzesi'ni ve mutfak eşyaları sergilenen pek çok müzeyi gastroetno kapsamında sayabiliriz. 
Yemek kadar sunumun da önemli olduğunu düşünürsek, masa örtüsünden tabağa, bardaktan çatal bıçağa, peçeteden şamdana kadar onlarca detay sofrayı büyülü bir dünyaya çevirebilir. 
Lakin, biraz gerçekçi olmak gerekirse, böyle bir sofra her akşam kurulmaz. 
Ancak mutlulukla kurulan sofralar her dem büyülü, her dem bereketlidir.

Herkes Yemek Yapabilir
Herkes yemek yapabilir ve yapabilmeli. En azından kendini doyurabilmeli. Bir yumurta kırmak için ya da bir makarna haşlamak için bir başkasından yardım dilenmemeli.
Malum, yemek yapmanın kadını erkeği yok. Aşçıların çoğu erkek ama onların da çoğu evlerinde mutfağa girmiyor. Ya eşleri usta aşçı kocalarını kendi bölgelerine sokmuyor ya da erkek, 'mesaim bitti, benden bu kadar' diyor. Nasıl anlaşırlarsa öyle. Malum, karı koca arasına giremeyiz.
Bu arada, yemeğin lezzetinde 'el'in önemini belirtmeden geçemeyeceğim. Siz de aynı malzemeyle ama farklı eller tarafından yapılmış farklı lezzette yemekler yemişsinizdir. Henüz kesin kanıt olmasa da bunun nedeninin aşçıların ellerinde bulunan farklı cins ve miktarda "Lactobacillus" cinsi bakteri olduğu söylenir.
Yemek ve medya deyince, ben pek izlemem ama son yıllarda televizyonlarda yayımlanan yemek yarışmalarını da zikretmeden geçmeyelim.
Ağzınız Hep Tatlı Olsun
Yazının sonunda diyelim ki, birlikte sofraya oturmanın ve bir ekmeği bölüşmenin hazzı tartışılmaz. Yemekle baş başa kalıp, tamamen yemeğe odaklanıp, onunla bakışa bakışa yemenin 'yedin ve doydun' diyen ikna gücü ona keza. 
İnsanın bir sofrada hem gözü, hem gönlü hem de midesi doymalı.
Akşam oldu mu sofra telaşının başladığı, içinden tabak çanak sesleri gelen, türlü kokuların birbirine karıştığı mutfakları bilirsiniz. İçinde anne yemeğinin piştiği, insana huzur ve güven veren kokular ve seslerdir onlar. Ki o sofraya yemek koyabilmek her zaman kolay değildir.
Kaşığıyla verilip sapıyla çıkarılmayan, yedirilen yemeğin yiyenin boğazına dizilmediği, kimsenin yatağa aç girmediği, neşesi bol, tadı yerinde sofralar olsun hep. İnsanca beslenelim, insanca yaşayalım.
Bir de yemeğin üzerine ince belli bardakta tavşankanı çay içip, güzel de bir film izledik mi, değmeyin keyfimize.
Haydi hepimize afiyet olsun...
24 Şubat 2026 / C.E.Y.

Kuyruktakiler! / 7 Haziran 2020 / C.E.Y.