30 Eylül 2026 Çarşamba

Memeni Erken Tanı

Yazın sona erip sonbaharın geldiğinin habercisi yağmurlu günler başlamış ve eylül ayının sonuna gelmişken, dünyada "Meme Kanseri Farkındalık Ayı" olarak değerlendirilen ekim ayına yine bir ONKODAY basın toplantısı ile adım atıyoruz. 

30 Eylül sabahı Onkoday Sosyal Tesislerinde düzenlenen basın toplantısında, Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği Onkoday Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen ve Onkoday Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Türkkan Evrensel'in meme kanseri üzerine yaptıkları konuşmalar ve verdikleri bilgiler ile bilgilenip, Onkoday'ın ekim ayı boyunca düzenleyeceği "farkındalık" etkinliklerinin neler olduğunu öğreneceğiz.
Kahvaltının ardından kısa bir hoş geldiniz konuşması yapan Onkoday Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen; kanser bilgilendirme ve hastalara destek konusunda hizmet veren Onkoday'ın 29 yılda epey yol aldığını söyleyerek, bu yolculukta kendilerine destek olan basın mensuplarına, Osmangazi ve Nilüfer Belediyeleri ile Prof. Dr. Türkkan Evrensel'e ve Bursa Sinema ve Fotoğraf Sanatı Derneği BURFOD'a teşekkürlerini sunarak sözü Türkkan Evrensel'e bıraktı.
"Kadında erken tanı, kadının yarını"
Türkkan Evrensel; günün moderasyonunu yapan Güzin Abraş'ın "Hocam yıllardır yaptığımız bu toplantılar, bu çabalar, bu gayretler işe yarıyor mu?" sorusunu, "Kesinlikle işe yarıyor" sözleriyle cevaplayarak başladı konuşmasına. 
Bu ısrardaki amaç hastaları korkutma değil, tam aksine bilgilendirerek farkındalık yaratmak ve korkuyu ortadan kaldırılmak üzerineydi. Korkunun yerine bilgi, ertelemenin yerine harekete geçme konmalıydı. 
Mamografi iyice yaygınlaşmış, tarama oranları %20'lerden %50'lere çıkmıştı. Hedef %70'e ulaşmaktı.
Erken tanı ile (Sağlık Bakanlığının istatistiklerine göre %50'den fazla yayılmamış meme kanseri tespit edilmiş) hastalık ileri evrelere ulaşmadan yakalanıyordu. Böylece tedavi de daha kolay ve her anlamda daha maliyetsiz oluyordu. Böylece şifayla kurtulanların oranı artıyordu. 
İlerlemiş meme kanserlerinde de tıptaki gelişmeler ile paralel olarak etkili tedaviler uygulanabiliyordu. 
Kişiye özel geliştirilmiş tedaviler ve akıllı ilaçlar sayesinde kanser için artık "umutsuz/amansız hastalık" terimi kullanılmıyordu. 
Ayrıca Bursa'da pek çok özel ve kurum hastanesi mevcuttu.
Bunlardan Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Meme Hastalıkları Programı Senologic International Society (SIS) tarafından uluslararası akreditasyon almıştı. Bu onay ile hastanenin meme kanseri tanısı ve tedavisinde dünya standartlarında hizmet verdiği tescillenmişti. Ve bu onay hastanenin meme kanseri konusunda uluslararası eğitimler vereceğini de belgelemişti.
Onkoday'ın ve BUÜ'nin de katılımcı olduğu '10. Uludağ Meme Kanseri Sempozyumu', 26-28 Haziran 2026 tarihlerinde Bursa'da yapılmıştı. Gelişmeler paylaşılmış, bilgiler güncellenmişti.
Aile Hekimlerinin bilgilendirme çabası ve Kanser Erken Tarama Teşhis Merkezi KETEM'ler erken tanıda büyük rol oynuyordu.
Meme kanseri kadınlar arasında ilk sırada görülse de erkeklerde de meme kanseri görülebiliyordu. 
Taramanın yaygınlaştığı gelişmiş ülkelerde meme kanseri oranları artsa da meme kanserinden ölüm oranları düşüyor. 
Taramanın yaygınlaşmadığı ülkelerde ise meme kanserinden ölüm oranı yüksek. 
Ülkemiz 25-49 yaş arasında meme kanserine yakalanma oranında ilk sırada yer alıyor. Ve bu oran hızla artıyor. O yüzden tarama çok önemli. Hatta iki mamografi arasında kadının kendi kendini muayene etmesi çok ama çok önemli.

Gelelim tedavinin "tamamen duygusal" bölümüne
SGK kapsamında olanlar ve emekliler (devlet hastanelerinde olmak kaydıyla) kanser tedavisinden her şekilde ücretsiz yararlanıyor. (Hâlâ ödeme listesinde olmayan ilaçlar olsa da büyük kesim ödeme listesinde. Kuruldan alınacak rapor ile ödeme listesinde olmayan ilaçlara da ulaşılabiliyor.)
Sigortasız olanların işi zor...
Özel hastanelerdeki tedavi gerektiren kanser ilaçlarını kamu karşılıyor, (otel hizmetleri) yatak, muayene ve özel ilaçlar ise ücretli. 
KETEM'ler 70 yaşına kadar (40-69 yaş arası iki yılda bir) düzenli ve ücretsiz mamografi hizmeti veriyor. 70 yaş üzeri bir kişi de talep ederse aynı hizmetten yararlanabiliyor. 
KETEM taramasında şüpheli bulguya rastlanan bir hasta hızla tam teşekküllü bir hastaneye yönlendiriliyor.
Türkkan Evrensel'in belirttiğine göre; Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi'nde günlük ortalama 150 hastaya bakılıyor Buna ek olarak yaklaşık 30 yatan hasta oluyor. Bu yoğunluğa yetişebilmek için daha çok doktor, daha çok hemşire, daha çok personel gerekiyor.
Sağlık personelinin de işi zor.
İnsanüstü bir gayretle çalışmaları ise takdire şayan...

Gelelim tedavinin "duygusal" bölümüne
Op.Dr. Ceyhun İrgil'in 2012 yılında, Balıkesir'de meme kanseriyle ilgili bir panelde söylediği "Memenin içi kuyruk yağıdır, sadece erkeği kandırmaya yarar" sözleri tartışma yaratmıştı. Ceyhun Bey "Meme bir beyin, akciğer, karaciğer gibi çok hayatî bir fonksiyona haiz değil. Sadece emzirmek için yaratılmıştır. Bir kadın meme kanseri olursa; bu organın tamamen alınması, bir kısmının alınması ya da içinin alınmasıyla kurtulabilir. Çok daha iyisi yerine konulabilir." diyerek toplumun kadına yüklediği "estetik, erotik, seksolojik ve üreme bazlı" duygusallığa kapılmaya gerek olmadığını, hayatta kalmanın bunların üzerinde olduğunu söylüyordu. 
Üstelik bazen memeden kanser olmadan da vazgeçilebilir, meme kanseri olma riski çok aza indirilebilirdi. 
Kısacası, hiçbir meme hayatta kalmaktan öte değildi...

Önleyici Mastektomi
Meme kanserinden korunmak için memelerin tamamen alınması (önleyici mastektomi), yalnızca BRCA1 veya BRCA2 gibi yüksek riskli gen mutasyonları taşıyan veya güçlü bir aile öyküsü olan kişilerde uygulanan etkili bir cerrahi yöntemi.
Angelina Jolie, annesini 56 yaşında yumurtalık kanserinden kaybettikten sonra kendi genetik riskini araştırmaya başlamış ve genetik testler sonucunda BRCA1 geninde patojenik mutasyon taşıdığı ortaya çıkmıştı. 2013 yılında iki memesi de alındı ve yerlerine protez takıldı.
Meme ameliyatından yaklaşık iki yıl sonra, yumurtalık kanseri riskini de minimuma indirmek amacıyla yumurtalıklarını ve fallop tüplerini aldırdı.

"Hayatın anlamını buldum, hayatım değişti"
Kanser gibi büyük bir hastalığı atlatanlardan bu sözleri çok duymuşsunuzdur. Hastalık kapıyı çalınca hayatın anlamını sorgularlar, ölümlü olduklarını idrak ederler, sağlıklı yaşama ve sağlıklı beslenme konusuna odaklanırlar, en başta da insan "detoksu" yaparlar.
Bunları duyunca; keşke bunları hastalanmadan önce de yapsalardı da hastalanma riskini biraz daha aşağı çekselerdi diyor insan. Yaşama bilincinin oluşması için illa hasta olmak mı lazım diyor. Her güne ilk gün gibi başlamak ve son gün gibi yaşamak, mideyi çöp kutusu gibi kullanmamak, hayatla kavga etmeden onunla hemhal olarak yaşamak çok da zor olmamalı diyor.
O yüzden farkındalık çalışmalarında gıda mühendisi, diyetisyen ve psikolog da olsa; bir insanın sağlıklı yaşamak için nasıl besleneceği, nasıl uyuyacağı, nasıl davranacağı, hayata nasıl bakacağı anlatılsa diyor. Hastalık sırasında da tedavi eş zamanlı olarak psikolog ve beslenme uzmanı ile yürütülse diyor.
Bu dediklerimi sesli olarak da dile getirdiğimde Füsun hanım da benimle aynı görüşte olduğunu, bunun önemli bir eksiklik olduğunu söylüyor. 
Ve ONKODAY AİLESİ olarak onlar, "KANSER" konusunda her türlü farkındalığı yaratmak ve her hastaya çare olmak için ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlar.
Yeni bilgiler çıktıkça onu da programlarına alıp, onu da yapıyorlar. 
Çoğu kanserle dans etmiş kadınlardan oluşan Onkoday gönüllüleri, 29 yıldır süregelen bu yolculukta birbirlerine tutunarak oluşturdukları çemberi bir güç halkasına dönüştürmüşler ve hastaları bu çember içine alarak sarıp sarmalıyorlar.
Bir yandan da dışarıdakilerin çemberin dışında kalmasına çabalıyorlar.
İyi ki varlar ve iyi ki varlar...

ONKODAY ETKİNLİK TAKVİMİ
30 Eylül'deki basın toplantısının ardından Harput Holding'de yapılan bilgilendirme toplantısı sonrası bilgilendirme toplantıları:
1 Ekim Perşembe saat 14:00'te Nilüfer Belediyesi Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi'nde;
2 Ekim Cuma saat 14:00'te Yıldırım Kız Meslek Lisesi'nde;
3 Ekim Cumartesi saat 11:00'de Bursa Uludağ Üniversitesi Radyoloji Kongresinde;
4 Ekim Pazar saat 14:00'te, Osmangazi • Soğanlı Ek Hizmet Binası'nda;
5 Ekim Pazartesi saat 14:00'te, Bursa Emniyet Müdürlüğü'nde (Kadın Personele özel);
6 Ekim Salı saat 14:00'te, Osmangazi • Panayır Mahallesinde;
8 Ekim Perşembe saat 14:00'te Osmangazi • Demirtaş Mahallesinde;
12 Ekim Pazartesi saat 10:00'da, Bursa Uludağ Üniversitesi Spor Bölümleri Şenliğinde;
13 Ekim Salı saat 14:00'te, Osmangazi • Emek Mahallesinde;
16 Ekim Cuma Osmangazi • Kemerçeşme Mahallesinde;
17 Ekim Cumartesi, BAOB'da; 
19 Ekim Pazartesi saat 14:00'te, Yeşilova Holding'de; 
20 Ekim Salı saat 14:00'te NOSAB'da (TÜMKAD kadınlarına özel);
21 Ekim Çarşamba saat 14:00'te Osmangazi • İvazpaşa mahallesinde;
22 Ekim Perşembe saat 14:00'te Karacabey'de yapılacak.

7 Ekim Çarşamba günü saat 10:30'da Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü ziyaret edilecek.
23 Ekim Cuma saat 14:00'te Osmangazi Gösteri Merkezi'nde Moral Çayı düzenlenecek.
30 Ekim Cuma günü ONKODAY olarak Bolu İzzet Baysal Üniversitesi Öğrenci Topluluğuna konuk olunacak.
Nosab'a Billboardlar asılacak..

Görüldüğü üzere; 1997 yılından bu yana her yaştan hasta ile el ele yürüyerek farkındalık çalışmalarına imza atan, bilimsel çalışmalara katkıda bulunan Onkoday'ı Osmangazi ve Nilüfer Belediyeleri, Bursa Uludağ Üniversitesi ve NOSAB yalnız bırakmamış.

PEMBE SANDALYE
Ekim ayı boyunca kentin çeşitli yerlerinde Pembe Sandalyeler olacak. İnsanlar o sandalyenin önünde DURacaklar, üzerine OTURacaklar, otururken DÜŞÜNecekler ve HAREKETE GEÇecekler...
Yıllarca pembe kurdele ile yaratılmak istenen meme kanseri farkındalığı bu kez pembe sandalye ile yapılacak.
Pembe Sandalye diyecek ki;
Memeni elle, memeni tanı, memeni önce sen tanı, işte al sana erken tanı!

UMUDUN KADIN HÂLİ
Üniversiteler, sanayi kuruluşları ve belediyeler iş birliği ile oluşturulan etkinliklerin takvimi böyleyken, Bursa Sinema ve Fotoğraf Sanatı Derneği BURFOD ile yapılan iş birliğinde, "Umudun Kadın Hâli"ni en iyi anlatan fotoğrafı bulmak üzere bir yarışma düzenlemiş. 
Yarışmaya katılacak fotoğraflar 7 Ekim saat 23:00'e kadar fotografyarismasi@onkoday.com üzerinden yollanabilecek. Seçilen ve ödül alan 25 eser ekim ayında açılacak sergide yer alacak. 
30 Eylül 2026 / C.E.Y.           

Onkoday 1997 yılı Nisan ayında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoterapi Merkezinde Prof.Dr. Kayıhan Engin tarafından, merkezde tedavi görmüş eski hastalar, hasta yakınları ve merkez çalışanları ile birlikte kurulmuştur. Kurulduğundan bu yana bedensel açıdan sağlıklı gönüllülerimizin de katılmasıyla daha kalabalık ve daha güçlü bir kadroyla yolumuza devam etmekteyiz. Amacımız; kanser tanısı aldıktan sonraki zorlayıcı yolda bulunan hasta ve yakınlarıyla sosyal ve ruhsal dayanışmayı sağlamak, bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak, kanser hakkında toplumsal bilinç düzeyini arttırmaktır.

Memeni Erken Tanı / 30 Eylül 2026

20 Eylül 2026 Pazar

Sanal Kalabalıkların Gerçek Yalnızları

1993 yılında Amerikalı yazar Lois Lowry tarafından yazılan ve yayımlanan,1994 Newbery Ödülü'nü kazanan ve dünya çapında 12 milyondan fazla satılan distopik kitap "The Giver", 2014 yılında Phillip Noyce yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılarak "En Sevilen Dramatik Film" dalında People's Choice Ödülü'ne aday gösterilir.
Yazar kitabında; büyük felaketlerden geçen toplumun bir kez daha aynı felaketleri yaşamamak adına, Baş Yaşlı da dahil olmak üzere yaşlılar tarafından nasıl yönetildiğini, toplumu son derece düzenli, yani ütopik hale getirmenin nasıl bir distopya yarattığını anlatır. 
"Yıkım" olarak adlandırılan felaketlerin ardından, toplum yeniden düzenlenmiş, iyi ya da kötü her türlü duygu ortadan kaldırılmıştır. Bebekler genetik mühendisliği yoluyla dünyaya getirilmekte ve nöroleptik benzeri ilaçlarla güçlü duygular ve cinsel arzular bastırılmaktadır. Eski anıların tamamı, toplumun geri kalanını korumak için "Hafıza Alıcısı" tarafından saklanmaktadır. 
Alıcı, tüm tarihin anılarını saklayan ve izin verilen metinler dışındaki kitaplara erişmesine izin verilen tek kişidir. 12 yaşındaki Jonas Hafıza Alıcısı pozisyonunu devralmak üzere seçilince, eski Alıcı olan yeni Verici, topluluğun hiç bilmediği vazgeçilmiş anılarını Jonas'a aktarmaya başlar. Vazgeçilmiş anılarda savaşlar, acılar, felaketler vardır. Yıkım'da öyle zarar görülmüştür ki; ki toplum renkleri bile terk etmiştir. 
Ancak renkleri bilmeyenler için bu renksizlik normaldir.  
Verici ise Jonas'a bir gökkuşağı gösterir. Geçmişte acılar olduğu kadar rengarenk bir dünya da vardır.
Yaşlılar Jonas'ın geçmiş ve bugün arasındaki savruluşlarını izlerken, Baş Yaşlı, "İnsanlara seçme özgürlüğü verildiğinde her seferinde yanlışı seçiyorlar." der.
Şimdi soru şudur: Yeni Hafıza Alıcısı Jonas acaba renksiz ve ruhsuz ama hem ütopik hem distopik bir dünyayı mı, yoksa renkli ve içinde her türlü duyguyu barındıran ama kaoslarla yaşayan bir dünyayı mı seçecektir? 
Cevabı kitabı okuyanlara ya da filmi izleyenlere bırakalım ve biz 1993 yılından otuz üç yıl sonrasına, bugüne ışınlanalım.
Evet; 1993 yılının üzerinden 33 yıl geçti ve bu OTUZ ÜÇ yılda dünya dijitalleşme yolunda zıplaya zıplaya ilerleyerek fersah fersah yol aldı. Yapay Zekâ işin içine girdi gireli ise bu ilerleyiş boyut değiştirerek tüm dünyayı bir bilinmezlik içine sürükledi.

İnsan bilmediğini özlemez 
Her nesil kendi yenisini yaratıp onu yaşar, onu eskitir, sonra da, tıpkı şimdi biz eskilerin yaptığı gibi, kendi eskisine özlem duyar. 
İlerleyiş özlem değil, değişim odaklıdır. 
Yalnız; itiraf edelim ki insanlık tarihinde hiçbir değişim bu kadar hızlı olmamıştır.
İşte bizler tam bu geçişin ortasında, hem eskinin renklerini bilip hem yeni renkleri öğrenenler olarak eski renkleri kaybetmeme savaşı verirken aynı zamanda da bir var oluş savaşı veriyoruz.
Yapay Zekâ, gerçeklik algısı, robot teknolojisi, değişen değerler derken gelecekten korkuyor olmamız gayet normal.
Ancak, çok da korkmamalı; geleceği biz değil yeni nesiller yaşayacak ve onlar da bir şekilde kendi yollarını bulacak.
Malum; her yeni çağ kendi kaosunu yaratırken bir yandan da kendi kurallarını koyar. 
Bize düşen Hafıza Vericisi olarak ardımızda iz bırakmak...
O BİR İZ BIRAKAN • FAİK KAPLAN
Fotoğrafı yalnızca güzel bir görüntü üretme aracı değil; bakmakla görmek arasındaki farkı kavrama yolu olarak tanımlayan Faik Kaplan, görsel anlatım yolculuğunu yıllardır kısa filmler ve insan odaklı sosyal projelerle sürdürüyor. İnsanı ve toplumu merkeze koyan projelere imza atan Kaplan'ın, erken yaşta ellerinden hayatları alınan çocukları konu eden "Çocuk Gelinler - Ölüm Bizi Ayırana Kadar" ile engelli bireylerin dünyasına ışık tutan "Engeliz" gibi çalışmaları mevcut. Yalnızlık, değişen yaşam biçimleri ve toplumsal sorunlar onun kadrajından yansıyan kavramlar.
İbrahim Orhan • Necla Orhan
Faik Kaplan'ın yeni projesi olan "Sanal Yalnızlık" ise modern insanın sancılarını sorgulayan bir proje. Bu proje zaman içinde fotoğraf, kısa film, gözlem ve söyleşilerle olgunlaşarak "Dijital Çağda İnsan Kalabilmek" başlıklı kapsamlı bir projeye dönüşmüş. 
Bu süreç, Kaplan'ın aynayı yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da tuttuğu kişisel bir farkındalık yolculuğu olmuş. O yüzden Kaplan'ın tüm çalışmalarının odak noktasında "insan" yer alıyor.
"Kadrolar karar verebilir, adalet insan ister!"
Kaplan, hızla gelişen teknoloji ve yapay zekâ çağında asıl meselenin teknolojiye yetişmek değil; yüz yüze bakmayı, dinlemeyi, merhameti ve vicdanı koruyarak "bütün bu hızın içinde insan kalabilmek" olduğunu savunuyor ve şöyle söylüyor:
"Bu bir sergiden çok kendimize tuttuğumuz küçücük bir ayna...
Yıllar önce bu yola çıktığımızda kafamızdaki soru basitti: Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, neden sanki her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorduk? Sokaklarda, kafelerde, otobüslerde bu sorunun peşine düştük. Kadrajımıza aynı masada oturup birbirinin yüzüne bakmayanları, kalabalığın ortasında tek başına kalmış insanları aldık. İşin en sarsıcı yanı da şuydu: Fotoğraflarını çektiğimiz o yüzlerin aslında birer yabancı olmadığını, dönüp dolaşıp kendimizi kadraja aldığımızı anladık.
Ve kendimizi dijital bir dünyanın tam merkezinde bulduk, yapay zekânın kalbinde... insan olarak bizler artık yapay zeka ile sohbet edip, bütün sorularımızı ona sorup, derdimizi onunla paylaşır olduk. Derken sorduğumuz soru da kabuk değiştirdi: Zamanla fark ettik ki mesele artık sadece bir yalnızlık hikâyesi değil; bu kadar teknolojiyle çevrilmişken insan kalabilmek.
Niyetimiz teknolojiyi suçlamak ya da düşman ilan etmek değil teknoloji bizi hızlandırdı, bize güç kattı, mesafeleri ortadan kaldırdı. Ama asıl soru şu: Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz? Bir sofrada gerçekten kaç kişiyiz? Bir dostumuz anlatırken aklımız bildirimlerde mi, yoksa onda mı? Binlerce 'takipçi' arasında, gecenin bir yarısı içimizi dökebilecek birini bulabiliyor muyuz?
Biz size hazır cevaplar sunmaya gelmedik. Sadece bir anlığına durun, fotoğraflara bir kez daha bakın. Belki o karelerde kendinizden bir parça bulursunuz. Buradan çıkarken telefonunuzu kapatmanızı istemiyoruz, başınızı kaldırın ve yanınızdakinin gözlerine bakın belki uzun zamandır yakınsınız ama birbirinizi ilk kez gerçekten göreceksiniz."
Şefik Bursalı Sanat Galerisi'nde açılan fotoğraf sergisinin ve sergideki fotoğraflardan oluşan İngilizce-Türkçe olarak basılan "Sanal Yalnızlık" kitabının imza töreninin ardından Tayyare Kültür Merkezi'ne geçerek "Geçmişten Geleceğe Yolculuk" ve "Hücresel Veri" kısa filmlerini izledik.
Yazının burasında araya girip Dijital Çağda İnsan Kalabilmek proje ekibine şöyle bir göz atalım:
Yapımcı ve Proje Koordinatörü, bu projeyi "İnsanî Zorunluluk Projesi" olarak nitelendiren Faik Kaplan. Fotoğraf ve Görsel Tasarım Leyla Emektar'a, Grafik Tasarım Sümeyye Aydın'a ait. Kısa filmlerin Yönetmeni Ufuk Kıray.
Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan da akademik destek kuvvet olarak ekibin içinde yer almış.
Sümeyye Aydın • Saliha Türksöz Kaplan • Leyla Emektar • Ufuk Kıray
Faik Kaplan yaptığı açılış konuşmasında hepsine tek tek teşekkür ederek kendi tasarımı olan "parmak izli" birer plaket takdim etti.
Yapay zeka ile oluşturulmuş fotoğraf sergisi ve film gösterimi, yüz yüze bir sohbet ile devam etti. Günün sunumunu üstlenen Güzin Abraş'ın usta moderatörlüğünde Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan ve Nilüfer Kent Konseyi Başkanı Doç.Dr. Mustafa Berkay Aydın dijital dünyanın ortasında şaşkınlıkla kalakalan insan hallerimizi anlattı bize.
Güzin Abraş • Saliha Türksöz Kaplan • Mustafa Berkay Aydın
Faik Kaplan'ın "Binlerce 'takipçi' arasında, gecenin bir yarısı içimizi dökebilecek birini bulabiliyor muyuz?" sorusuna karşılık, acaba içimizi dökecek birini arıyor muyuz diye düşündüm.
Artık bizler sanal kalabalıkların gerçek yalnızları değil miyiz? 
Sanal dünyanın birer yalnız ferdi olarak oluşturduğumuz sanal kalabalıklarda yalnız yaşamayı ve bireysel davranmayı, içi boş bir sohbettense susmayı biz tercih etmedik mi?
Heyecanımız da eskisi gibi değil, sabrımız da, tahammülümüz de, toleransımız da.
Hayatımız 30 saniyelik "NEXT!" kaydırmacaları ile akıyor.
Telefonsuz yaşayamıyoruz diye sızlanacağım ama artık telefon "sadece telefon" değil. Banka, posta servisi, galeri, arşiv, hesap makinesi, yol tarif edici, akıl hocası, ansiklopedi, kütüphane ve dahası. Kısacası telefon her şeyi barındıran BİR şey! O yüzden de gözümüzün önünden ayırmamamız çok normal. Ve artık ev telefonu yok. Ve henüz telepati ile anlaşamıyoruz! Ve bu küçücük makine büyük kolaylaştırıcı.
Üstelik onu telefon olarak pek kullanmıyor, birbirimizle konuşmaktansa yazışmayı ya da sosyal medyada kaybolmayı seviyoruz. Hatta ChatGPT çıktı çıkalı insanlar onunla konuşmayı sever oldu. Çünkü ChatGPT dinliyor, anlıyor, cevap veriyor, yorulmuyor, kırılmıyor, darılmıyor, sabırlı, nazik ve bilgi deposu bir bilge. (Zamanında ChatGpt'nin gelene geçene galiz küfürler savurduğu günlerini de unutmuyoruz tabii ki! Sonra ayar çekildi de kibar oldu. Yani bu durum onun marifeti değil, yine insanın marifeti. Korkutucu olan ise hakkımızdaki her şeyi kaydetmesi, unutmaması ve Yapay Zekâ "şahıslarının" kendi aralarında iş çevirmeye başlamaları. Bu da mı GOL değil ha, bu da mı GOL değil?)
Çünkü insanlar karşısındakini dinleyip anlamaktansa kendilerini anlayan dinleyen birilerini istiyor. Kimse karşısındakine laf anlatmak istemiyor. Çünkü insanlar yorgun, bıkkın ve üzgün. Çünkü insan, "İNSAN"...
Müfide İnselel'in Yok Öyle Bir Sevgili şarkısında "Bu ben de değilim ne yazık ki!" dediği gibi, kimse artık "kendi için istediği "ChatGPT kişisi" gibi bir kişi değil. Çünkü artık insan istenen değil, isteyen olmayı seçti. Çünkü ekranın ışığı büyüdükçe insanın gölgesi küçüldü. Çünkü artık sanal dünya ne kadar sanal, gerçek insan ne kadar gerçek anlaşılmıyor.
Çünkü artık kişisel gelişimcilerin pompaladığı "biricik, eşsiz, mükemmel şahıs" olarak kimseyi kendine muhatap almıyor. 
Çünkü artık eskisi gibi mahalledeki birkaç kişi değil gözünün önündeki; koskoca bir dünya ve sonsuz sayıda seçenek serili önünde. 
E göz bu; dönüyor haliyle. O zaman da her seçenek, tıpkı kendisi gibi, önemsizleşiyor. Herkes çok çabuk vazgeçiyor, başkalarının vazgeçileni olmayı da pek önemsemiyor.
"Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz?" sorusunu da "Kardeşin duymaz el oğlu duyar" diyerek farklı bir açıdan cevaplarken, en yakınındakinin sesini duymayıp da en uzaktakinin sesine kulak vermesinin yeni bir şey olmadığını bir kez daha üzülerek sorgulayalım... 
****
Program bitip Tayyare Kültür Merkezi'nden Şehreküstü Metro İstasyonu'na yürürken, tek tük açık kalmış esnafın dükkanları önüne attıkları taburelerde, hepsi kendi telefonundan ayrı ayrı aynı maçı izlediklerini gördüm. 
Metrodaki klasik manzara yine eldeki telefona eğilmiş başlar idi.
Nilüfer İstasyonu'na vardığımda Bursaspor-Batman Petrolspor maçı sona ermiş, maçı Üç Fidan Parkı'ndaki dev ekrandan topluca izleyenler dağılmaya başlamıştı.
Yalnızlığı sevdiğimiz gibi birlikte olmayı da seviyoruz dedim.
Seçilmiş yalnızlık ve gönüllü birliktelik sağlıklıydı.
Kalabalıklar içindeki yalnızlık ve gönülsüz birliktelik ise adeta bir işkenceydi.
Bu hayat bize neler sunuyor, bizden neler alıyordu.
Teknolojiyi araç olarak kullanmak, onun kölesi olmamak lazımdı.
Lakin "Bir ürün için bedel ödemiyorsan orada ürün sensin" söylemini de unutmamalıydı.
Küçük küçük gönüllü yüklemelerle koskoca bir veri havuzuna döndürdüğümüz bu âlemde yaşamayı severken şimdi artık boğulmaktan korkuyorduk.
Eğlencenin rengi değişmiş, yıllardır güle oynaya bıraktığımız izler düşmanımız olmuştu.
Geldiğimiz noktaya bakıp geriye nasıl döneceğiz diye düşünüyoruz da;
Sanırım bu yol TEK YÖN!
20 Eylül 2026 / C.E.Y.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Bacalara Filtre Geldi Hanııımmm!

Sanayileşmenin ve daha fazla-daha hızlı üretim yapma hırsının sonucunda ortaya çıkan insan gücü sömürüsünün görmezden gelinmesi ile üretim alttan alta büyük bir felakete dönüşür.
İnsan emeğini vahşice sömüren sistem doğaya da acımaz. Tüm atıklarını öylece salar gitsin. Hava kirlenmiş, su kirlenmiş, toprak kirlenmiş, her şey zehre dönüşmüş kimin umurunda?
Ancak zehir kendilerine ve çocuklarına ulaşınca az da olsa ayıp bir ucundan yakalamaya çalışırlar. Bunu da kendilerini güvenli alanda tutmakla çözer (çözdüklerini zanneder), geri kalanları yine zehrin ortasında bırakırlar.
Değerli madenleri çıkartırken vahşi koşulları kullanır, insanları hem sağlıksız ortamda çalıştırır hem ücretlerini ödemez hem de hak talep edenleri dövdürür, işleri bitip "deaf" olup giderlerken de etrafı eski haline getirmez, arkalarına dahi bakmadan kaçarlar.

Yazdıklarım çok tanıdık geldi değil mi?
Bursaport yazarı Gazeteci Pelin Akdemir'in; Mustafa Bozbey başkanlığındaki Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından 31 Mart 2023, 2 Temmuz 2024, 19 Ekim 2024, 12 Ocak 2025 tarihlerinde dört kez mühürlenen, ancak mührü kırıp çalışmaya devam eden tesis hakkında "mühür fekki" denilen mühür bozma suçunu işlediği gerekçesiyle hukuki süreç başlatılan "Orhaneli Termik Santrali" haberinin ilk satırlarına bakalım mesela:
"Aslında bir devlet kuruluşuydu. 1992 yılında elektrik üretimine başlamıştı. Devlet kontrolündeyken filtreler çalışıyor, filtrelerin yeterli olmadığı zamanda 3 yıl kapalı kalmış santral. Orhaneli Termik Santrali, 2014 yılında en yüksek teklifi veren Çelikler Holding’e verilmiş. Filtreler çalışmaz olmuş. Denetim mekanizması ortadan kalkmış. Ceza kes, öde, kirletmeye pardon işletmeye devam…
Santralde 15 gün filtre çalışmadığı zaman bütün giderlerini karşılıyormuş. Nepal’dan termik santralde çalışmak için işçi de getirilmiş.
Orhaneli ilçesinin Karıncalı Köyü’ne kalıyor santral. Santrali besleyen Bursa Linyitleri İşletmesi (BLİ) ağırlıklı olarak Gümüşpınar Köyü sınırları içinde.
Kışın arabaların üzeri kurum oluyor, yağmur değil çamur yağıyormuş.
Büyükorhan, Harmancık tarafındaki köyler daha çok etkileniyormuş. Karıncalı, Gümüşpınar, Altıntaş, Yörücekler, Girencik… Tarım arazileri üzerinde kül ve toz birikimi oluyormuş.
2018 yılında hazırlanan ÇED başvuru dosyasında kazanların ilk ateşlenmesinde (start-up) fuel-oil ve motorin kullanıldığı belirtilmiş. Ama fuel-oil bir devreye girip çıkınca simsiyah duman çıkarıyormuş."

Pelin'in çevre üzerine "yakından bakarak" yazdığı onlarca yazısı var.

Kurşun Askerler değil, Kurşun Çocuklar
Bu yazıyı yazmamın nedeni Netflix'te izlediğim ve benzer olayların yaşandığını gördüğüm bir dizi oldu.
Malum; sinemanın gücü olaylara ve insanlara yakından ve çok yönden bakmaktan gelir. Genelleme ile dağılan etki, anlatımı bireyselleştirdikçe odakta toplanır ve insanı gerçeklerle en derinlerde yüzleştirir.
Orijinal adıyla "Lead Children", bize sunulan adıyla "Hayatı Zehir Olan Çocuklar" dizisi, SSCB döneminde Polonya'da üretim yapan bir ergitme tesisini, tesisin dibindeki işçi evlerinin çocuklarının "kansızlık" sanılan hastalık dolayısıyla ölmesini, konunun şehre tayin edilen bir çocuk doktorunun dikkatini çekmesini ve doktorun pek çok cephede verdiği amansız savaşı anlatır.  
Çocuklar "daha fazla üretim adına" bacalardan filtresiz salınan gazlar sebebiyle kurşundan zehirleniyordur. (6 yaşından küçük çocuklar, zihinsel ve fiziksel gelişimi ciddi şekilde etkileyebilen kurşun zehirlenmesine karşı özellikle savunmasızdır. Çok yüksek seviyelerde kurşun zehirlenmesi ölümcül olabilir.)
Çünkü tesis yöneticileri filtrenin bacanın çekiş gücünü azalttığını, bunun da üretimi düşürdüğünü biliyor, o yüzden kendilerine verilen filtreleri kullanmayıp, işçi evlerine kendilerine masa örtüsü gibi şeyler yapsınlar diye dağıtıyorlardır.
Lead Children • Joanna Kulig
1970'lerin Yukarı Silezyası'nın endüstriyel atmosferinde Szopienice Metalürji Tesisi bu anlayış ile yeri göğü ve tüm canlıları zehirliyor, çocukları öldürüyordur. Tesis yakınlarındaki kurşun seviyesi normalin bin kat üzerindedir. (Filmin sonunda yazılanlara göre; tesis 2008 yılında kapanmasına rağmen çevresindeki kurşun seviyesi hâlâ Dünya Sağlık Örgütü DSÖ'nün belirlediği sınırın üzerinde.) 
Çocuklardaki şiddetli kurşun zehirlenmesini fark eden Jolanta Wadowska-Król, komünist devletin baskısı ve tesis kapanırsa işsiz kalmaktan korkan halk ile; kısacası siyasî hırs, ekonomik kaygı ve cehalet ile ölümüne savaşır.
Dr. Jolanta Wadowska-Król
27 Haziran 1939 doğumlu Jolanta Wadowska-Król'ün konuyla ilgili doktora tezi kabul edilmez ama yıllar sonra, 2021 yılında Silezya Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora unvanı verilir. Jolanta Wadowska-Król 18 Haziran 2023 tarihinde vefat eder.
****
Dizide komünist dönemin yarattığı korku, güvensizlik, belirsizlik, acımasızlık, partide yükselme ve gözden düşme hızı, fakirlik ve cehalet iç içe geçiyor.
Tüm bunlara rağmen tek başına yola çıkan bir kadın doktorun inatla diğer kadınları yanına alabilmesi, kasaba halkını kendine inandırabilmesi ve halkın birbirini satmaması ile kendi ailesini ve kendi sağlığını (Jolanta da ağır metal zehirlenmesi yaşar, üstelik üçüncü çocuğuna hamiledir) riske atmasına rağmen yolundan dönmemesi karşısında komünist sistem dahi duramıyor ve ister istemez diz çöküyor.
Çünkü sistem, eğer ki bu sorun şiddetle çözülmeye çalışılırsa sorunun daha da büyüyeceğini ve kendilerini de yutacağını görüyor.
****
1970'lerden 2000'lere gelmiş ve hatta 2000'i 26 yıl geçmişken biz yine aynı filmin içindeyiz.
Yine madeni, yine atığı, yine zehri, yine şiddeti, yine hak gaspını konuşuyoruz...

15 milyar yaşında olduğu söylenen dünya tarihi içinde 56 yıl ne ki diyeceksiniz. Doğru...
Anlaşılan bu rakam 250 bin yılı bulan Homo Sapien tarihinde de pek bir şey değil.
Her türlü teknolojik ilerleme, medenîleşme, modernleşme ve hız çağının yanında "insanlığımız"ın çok ama çok yavaş ilerlediğini, en ufak bir marazada ilk ayarlara dönüverdiğini (bazen) kendimizde de hayretle izliyoruz.
Bir de Jolanta gibi her marazaya karşı dik duran, yıkılmayan, insanlığını bir an bile unutmayan ve yüksek ateş karşısında kurşun gibi erimeyerek "diğerlerine" örnek olan insanlar var ki; dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor.

Lakin emekçileri, kadınları, çocukları dinlemeyen, kulaklarını ve gözlerini "insanlığa" kapatan kafalar ne yaptıklarını ya da ne yapmadıklarını bir türlü anlamıyor. Çünkü onlar dinlemeyi bilmiyor...
Sanki onlar da bizimle birlikte bu dünyada değil, başka bir dünyada yaşıyor.
Dünyayı ellerindeki kurşun askerlerle yönetmeye çalışırken kurşuna değen zehirli elleri ile önce kendini, sonra hepimizi zehirliyor.
****
Oysa bu zehri en aza indirmenin yolları var.
En basiti olan "Filtre"yi dahi kullanmıyorsanız ben size daha ne diyeyim...
Instagram Filtresi değil, Baca Filtresi kullanasıcalar diyeyim...
Üzerlerine kurşun döktürmeyip nazarlara uğrayasıcalar diyeyim...
Kurşun gibi eriyip gidesiceler diyeyim...
Hayatı zehir olasıcalar diyeyim...
Kurşun Askerlere gelesiceler diyeyim...
Adres sormayan kurşunlarla en derinden yanasıcalar diyeyim...
Yana yana akıllanasıcalar diyeyim...
Halkın her sözü değil, karar vericinin her yaptığı filtreye uğrayasıca diyeyim... 
Diyeyim de diyeyim...
22 Ağustos 2026 / C.E.Y.

DOĞAYLA ve ÇEVREYLE İLGİLİ BAZI YAZILARIM
Ağaçlarımızı kesmeyin! / 13 Aralık 2010
Ah benim yorgun dünyam / 26 Ocak 2011
Susuz Yaz / 29 Temmuz 2011
Yaz Yangınları / 2 Ağustos 2011
Tarih kitaplarında yer almayan bir tarih / 6 Eylül 2011
Ne zaman çıkacak bu karanlıklar aydınlığa? / 2 Temmuz 2012
Subasmanınızın kotu nedir? / 5 Temmuz 2012
Yeşile düşman Griler… / 30 Mayıs 2013
Bütün hayvanlar çevreci, ya insanlar? / 5 Haziran 2013
Dünyanın renklerine dokunmayın… / 30 Ağustos 2013
Dünya itinayla cehenneme çevrilir! / 27 Ekim 2013
Dünyanın sahibi değil, emanetçisiyiz / 24 Aralık 2013
Zeytinin dalı budağı girsin gözünüze! / 8 Kasım 2014
Sizin yarattığınız cehennemde biz de yanıyoruz! / 2 Temmuz 2014
Bursa’dan bir Ediz Hun geçti… / 1 Mart 2015
Her Bursalı’nın bir dikili ağacı olmalı / 8 Ekim 2015
Artvin Cerattepe’ye bakar / 24 Şubat 2016
Doyuyoruz ama açız! / 28 Ekim 2016
“Japonlar yapmış ağbi!” / 17 Ağustos 2017
Bunun sonu açlık! / 8 Ağustos 2018
Çok Bilmiş Beceriksizler / 10 Ağustos 2018
Adam rolü yap, Ridley efendi! / 5 Kasım 2018
Servetin ne renk? / 2 Ağustos 2019
Önce Tedbir, Sonra Emanet / 4 Ağustos 2019
Susamam, Susmam! / 7 Eylül 2019
Tavşan Kaç / 13 Ağustos 2019
Süphaneke dinimiz amin! / 25 Ocak 2020
Aziz Türk Milleti’nden, Çaylar Şirketten’e / 2 Eylül 2020
Afet Değil Cinayet! / 3 Kasım 2020
İşimiz Zor! / 27 Temmuz 2021
Dip! / 13 Ağustos 2021
İnşaat Ya Resulallah! / 5 Nisan 2022
Dağınık Değil, Merkeziyetsiz / 3 Aralık 2022
Gidip de Dönmemek, Dönüp de Bulmamak Var / 10 Aralık 2022

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Görkem Ediz & Friends ile Jam Session Geceleri

Bir devlet konservatuvarına, müzik öğretmeni yetiştiren bir Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalına, devlet sanat kurumlarına, senfoni ve oda orkestralarına, çok sayıda çoksesli koro ve farklı müzik topluluklarına sahip Bursa, yıllardır Türkiye’nin önemli müzik kentlerinden biri olmaz özelliğini taşıyor. Uluslararası Bursa Festivali’nin yanı sıra Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası ile Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun düzenli konserleri yıllardır geniş ve sadık bir dinleyici kitlesine ulaşıyor.

Devlet kurumlarının yanı sıra belediyeler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları bünyesinde faaliyet gösteren senfoni ve oda orkestraları, Bursa Büyükşehir Belediyesi Oda Orkestrası, Nilüfer Senfoni Orkestrası, Nilüfer (Bursa) Çoksesli Koro, Bursa Büyükşehir Belediyesi Türk Halk ve Türk Sanat Müziği koroları, Bursa Büyükşehir Belediyesi Çalgıcı Mektebi Roman Orkestrası ve Dünya Müziği Derneği Çoksesli Koroları başta olmak üzere çok sayıda amatör ve profesyonel koro, orkestra ve müzik topluluğu Bursa’nın zengin ve canlı müzik yaşamını besleyerek Bursalıları müziğe doyuruyor. 

Bu müzikal kalabalık içinde Caz müziğin yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Belki de Bursalılar olarak kendimizi 'Caz'a yeterince ait hissetmediğimizden ya da belki yeterince anlamadığımızdan kaynaklı, Bursa'da caz kulüpler ile pek karşılaşmıyoruz. 

Bursa'da Caz'a şöyle bir bakacak olursak; dokuzuncusu 24-28 Haziran 2026'da yapılan Uluslararası Nilüfer Caz Festivali ve BUÜ'nin 2019 yılında ikinci kez ev sahipliği yaptığı Avrupa Caz Okulu projesini ve zaman zaman Bursa’da konser veren caz müzisyenlerini sayabiliriz.
(Avrupa Caz Okulu'nun üçüncüsünün 2026 Kasım'ında Bursa'da tekrar yapılma hazırlıklarının başladığını hemen kulağınıza fısıldayayım.)

Bursa'da caz müzik nerede dinlenir diye sorduğumda karşıma şimdi kapalı olan 15 Eylül Kıraathanesi çıktı mesela. 
Peki ya konservatuarda müzik eğitimi alan ve caz müziği yapmak isteyen öğrenciler ile caz severlerin mekânı neresiydi?

2026'nın Şubat ayında caz severler yeni bir oluşumla tanıştı ve hemen ama hemen bu oluşumla kaynaştı. 
Demek ki ortada büyük bir boşluk vardı...

Fatih Erkoç Sanat Akademi’de piyano öğretmenliği yapan Görkem Ediz ve arkadaşları Fatih Erkoç Sanat Akademi ve Salt Stüdyo'nun katkılarıyla, Bursa Nilüfer FSM Bulvarı paralelinde, Kanunî Caddesi üzerindeki Studyou Cafe’nin üst katında ayda bir kez Jam Session geceleri düzenlemeye başladı.
Görkem Ediz • Mert Şen
Görkem Ediz & Friends ile Jam Session geceleri başlar başlamaz caz severler mekânı doldurdu. 
Benim de nisan ayında üçüncüsüne, temmuz ayında altıncısına katıldığım, zaman zaman konuk sanatçıların ağırlandığı ve Jam Session'lardan önce genç müzisyenlere yönelik Masterclass'ların düzenlendiği "Görkem Ediz & Friends - Jam Session", temmuz ayı itibarıyla sezon finali yaptı ve yeni sezonda görüşmek dileğiyle hepimizle vedalaştı.

Katıldığım iki program da beni müzik yapan ekibe ve katılımcılara hayran bıraktı. Gençlerin enerjisi, doğallıkları, sadelikleri ve müzikal bilgileri muhteşemdi.

Bilenler bilir ama konuya yabancı olanlar için anlatalım; program şöyle işliyor: Jam Session'ın yapılacağı tarih duyurulunca geceye izleyici ya da müzisyen olarak katılacak kişiler verilen telefonla iletişim kurarak isimlerini yazdırıyor, programda kim hangi parçaya enstrümanı ya da sesiyle eşlik etmek isterse sahneye o geliyor. Cazın doğası olan tamamen doğaçlama ve tamamen bakışarak anlaşılan bir performans ile izleyiciler müziğin evrensel ruhu ile buluşuyor.
Görkem Ediz & Friends
Vokalde Ceren Toksöz, Trompette Mert Gültekin, Piyanoda Görkem Ediz, Basta 
(bu akşam) Mert Şen ve Davulda Emre Aydın'dan oluşan House Band (ev sahibi ekip diyelim), sahneye gelen müzisyenlere eşlik ederken, enstrümanlar geceye enstrüman çalmak için katılanlar arasında hemen el değiştiriyor.
Katılımcılar arasında yaş sınırı yok. On üç yaşındaki Asude  İstanbulluoğlu (bas), yine on üç yaşındaki Kuzey  Çağılgan (davul) başta olmak üzere enstrümanlar ve mikrofon sürekli yeni ellere geçiyor.
Asude • Kuzey
Babalar saksafon ve trompet üflüyor, bagetler havada uçuşuyor, bas ağır abi takılıyor ve tabii ki piyano arada ağırlığını koyarak zarif bir şekilde Jam'i yönetiyor.
Bir bakıyorsunuz soloyu flüt almış, bir bakıyorsunuz davul kendi maharetini sergiliyor. Tüm enstrümanlar demokratik bir şekilde kendini gösterip, kendini müzik ile anlatıyor. Herkes birbirine alan açıp, onun solosuna sessizce eşlik ediyor. Sonra bir bakıyorsunuz mikrofonda Cansu Aydınmakina var. Sürprizlerin sonu gelmiyor.
Ve bu gece ilk kez Jam Session sahnesinde bir akordiyon çalıyor.
İnsan; Cazın serbest formunun müzisyenleri daha doğurgan ve daha yaratıcı yaptığını izlerken, Caz'ın en etkili yanı da bu doğallığı olsa gerek diyor. 
(* Kerem Görsev, Kağan Yıldız ve Ferit Odman'ın sahnedeki atışmaları unutulmaz.)
Tabii bu arada katılımcıların hepsinin müzik eğitimi almış ya da müziğe baş koymuş kişiler olduğunu, birbirleri ile müzik dilinde konuşmalarından anlıyoruz. 
Ve bir de şunu anlıyoruz; 
Bursa'da böyle büyük bir Caz Müzik potansiyeli var...
Notalarla Flört
Kerem Görsev, Bedia Ceylan Güzelce ile yaptığı sohbette "Caz müzik emekçisiyim" der. Caz müzik insanın öngörülemezliği ile şekillenir der. İnsanın o günkü ritmi müziğinin de ritmini belirler der. Caz müzikte aynı parça ardı ardına yüz gün çalınsa ortaya yüz ayrı parça çıkar der. Klasik müzikte yorumunu farklılaştırabilirsin ancak müzik parçasını aynı nota ile çalmak zorundasın der. Cazda form değişmez ama notalarla flört edilebilir der. (** Videoda "16:21 Yapay zekanın müzikte yeri var mı?" bölümünde)
Biz her ne kadar negatif anlamda kullansak da, lafı dolandıranlara "Caz yapma!" dememizin ardında da cazın bir tema etrafında dolanıp tekrar özüne dönmesi yatıyor olmalı.

Türkiye'de Caz
Caz'ın ABD'nin güneyinde Afro-Amerikalılar ile 1900'lerde başlayan tarihini anlatmaya gerek yok. Türkiye'de Sevinç Tevs, Ayten Alpman, İlham Gencer, Selçuk Sun, Önder Focan, Okay Temiz, Durul Gence, Ruacanlar gibi bizim dönemimizde de tanıdığımız isimlerin yanında bizden önceki dönemlerde Caz'ın Türkiye'de tanınmasını sağlayan büyük isimler var. 
Nat King Cole, Louis Armstrong, Ray Charles, Aretha Franklin gibi isimler Caz'ın dünyadaki efsane isimleri.
Fatih Erkoç, Mehmet Ali Sanlıkol, Jehan Barbur, Elif Çağlar Muslu, Birsen Tezer ülkemizde günümüzün en bilinen caz sanatçılarından sadece birkaçı.
Ve tabii ki bir dönemin kült filmi Cazcı Kardeşler filmini de unutmayalım. 

Neyse; ben daha fazla caz yapmayayım ve sezon başladığında Bursa'daki caz sever arkadaşları Görkem Ediz & Friends ile Jam Session'a davet edeyim.
Kendilerini Bursa Caz Topluluğu hesabı üzerinden takip edebilir, kayıt bırakabilir ve sahnede istediğiniz gibi çalabilirsiniz.
Bana da sizi izlemek ve performansınızı ölümsüzleştirmek düşer.
Canlı canlı caz canlı kalınız...
15 Temmuz 2026 / C.E.Y.

(*) Canlı canlı Cazcanlı • 25 Nisan 2013 / C.E.Y.
Bursa'da bir Şef; Masis Aram Gözbek • 28 Şubat 2016 / C.E.Y.
Cazdan öte, cazdan ziyade • 17 Temmuz 2017 / C.E.Y.
Aşk Varsa Sanat Var • 21 Mart 2019 / C.E.Y.
Avrupa Caz Okulu Bursa Günleri • 19 Kasım 2019 / C.E.Y.
(**) "Caz müzik emekçisiyim" • Kerem Görsev&Bedia Ceylan Güzelce

14 Temmuz 2026 Salı

Umudu Besleyen Gönüllülerin Bankası

Öyle bir banka düşünün ki hesabına "BİR ŞEY" yatırdığınız kişinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. Öyle bir banka düşünün ki hesabınıza "BİR ŞEY" yatıranın kim olduğunu bilmiyorsunuz.
Bu bankada faiz yok, kredi kartı yok, asgari ödeme yok, yıllık aidat yok, gecikme zammı yok, kısacası bir banka müşterisinden talep edilen hiçbir şey yok.
Bu bankada umut var, güven var, gönüllülük var, duyarlılık var, bilinç var, heyecan var.
21 Mayıs 2026 - Sivilay Kente Katkı Ödülleri
Bursa Gıda Bankası
Ben bu bankayı "2025 Yılı Bursa Sivilay Kente Katkı Ödülleri" gecesinde, 'Toplumsal Dayanışma ve Kapsayıcılık Ödülü'ne layık görüldüklerinde tanıdım. Gönüllü Hareketi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sertaç Şipka'nın yaklaşık on yedi yıllık çalışmalarının ilk kez ödüllendirildiğini söylediği zaman bunca yıldır benim de kendilerini görmemiş olduğuma şaşırdım. 
Gıda Bankası tanımı çok ilgimi çekmişti. O akşam ayaküzeri kısa bir sohbet yaptık ve en kısa zamanda 'Bursa Gıda Bankası'nda buluşmak üzere sözleştik.
İki ay sonra bugün kendilerini ziyaret ettim ve Gönüllü Hareketi Derneği Üyesi Elif Görgün Kaplan ile Bursa Gıda Bankası üzerine mini bir sohbet videosu kaydettim.
Bursa Gıda Bankası • YouTube • 14 Temmuz 2026

2020 yılı ocak ayında Gönüllü Hareketi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sertaç Şipka, üç hafta boyunca Amerika’daki sivil toplum faaliyetlerini yerinde inceler ve Gıda Bankalarını ziyaret eder. 
Ziyaretin detayları ve notlarını dönüş sonrasında dernek üye ve gönüllüleri ile paylaşır. Yapılan değerlendirmeler neticesinde Gıda Bankacılığı Programı başlatılır. Bursa Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler doğrultusunda, zaruri olan tüzük değişiklikleri Genel Kurul’da yapılarak Gıda Bankacılığı Programı için gerekli altyapı oluşturulur. 
Bursa Gıda Bankası 2021 yılında kurulur. Bursa Gıda Bankası, bir sivil toplum kuruluşu inisiyatifi ile Bursa’da kurulan ilk 'Gıda Bankası'dır.

"Gıda Bankacılığı ABD'de nasıl doğdu?"
Gıda Bankacılığı kavramı ilk olarak 1967 yılında ABD’nin Phoenix kentinde yaşayan emekli işadamı John Van Hengel’in fakirlere yardım etmek isteğiyle başlar. Hengel fakirlere yemek dağıtan yerel bir mutfakta gönüllü olarak çalışırken, son tüketim tarihi yaklaştığı veya ambalajı hasarlı olduğu için kullanabilir durumdayken atılan, imha edilen tonlarca ürün olduğunu fark eder.
Çalıştığı yere bağış olarak gelen yiyecekleri stoklamaya başlar ve dağıtılan yemek miktarından daha fazla yemek bağışlandığı için de bunları saklayabilecek bir depo kiralar. Çevresindeki marketleri ve üreticileri ikna ederek, bu tür ürünleri deposuna vermelerini sağlar ve böylece ilk gıda bankasını kurar. Bu model yıllar içerisinde tüm dünyada uygulanır hale gelir.
Gıda bankacılığı bir toplumdaki ya da ülkedeki yoksulluğun çözümü değil, çözüme büyük destektir.
(Kısa not: Yıllar önce İstanbul'da bir adamın lokantaların servislerini bitirmelerinin ardından kalan yemekleri temiz bir şekilde toplayıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı haberini bilmem siz de hatırlar mısınız?
Arabasına yüklediği yemekleri tek tek kapılara bırakıyordu.)

Pandemi ve Gıda Bankası
2020 yılında yoğun şekilde yaşanan Pandemi günlerinde Nilüfer Belediyesi Karaman Dernekler Yerleşkesindeki dernek ofisinde başlayan Gıda Bankası projesi, Nilüfer Belediyesi'nin kendilerine yer sağlaması ile mekâna kavuşur. 
Gıda Bankası raflarıyla, kasasıyla, alışveriş arabalarıyla ve içindeki ürünlerle ihtiyaç sahiplerini ağırlamaya başlar. 
Bazı ürünler düzenli olarak üreticinin kendisinden gelir, bazıları da nakit bağışları sayesinde satın alınır. Kurban bağışları da ayrıca kabul edilir.
Gıda Bankacılığı, 5179 sayılı ve 27.05.2004 tarihli “Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun” içinde şöyle tanımlanır: "Bağışlanan veya üretim fazlası, sağlığa uygun her türlü gıdayı tedarik eden, uygun şartlarda depolayan ve bu ürünleri doğrudan veya değişik yardım kuruluşları vasıtasıyla fakirlere ve doğal afetlerden etkilenenlere ulaştıran ve kâr amacı gütmeyen dernek ve vakıfların oluşturduğu organizasyondur."
Ayrıca; “Sosyal ve Askeri Amaçlı İstisnalarla Diğer İstisnalar” başlıklı maddeye gıda bankacılığı ile ilgili olarak, “fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda maddelerinin teslimi KDV’den müstesnadır” hükmü eklenmiştir. (KDVK 17. Madde)
Elif Görgün Kaplan
İhtiyaç sahipleri nasıl seçiliyor?
Derneğin internet sitesinde yer alan formlardan ya da Nilüfer Belediyesi'ne yapılan başvurulardan gelen talepler, Gönüllü Hareketi Derneği gönüllülerince değerlendirilir, talipler ziyaret edilir ve kendilerine özel bir program çıkartılır.
Programda öncelik, babasız çocuk yetiştirmeye çalışan kadınlarındır. 
Üç aylık, altı aylık ve senelik aralıklarla ihtiyaç durumunun devam edip etmediği kontrol edilir. 

Gıdadan tekstile, oyuncaktan deterjana, kitaptan ayakkabıya
Elif hanımla hem konuşup hem gezerken gördüm ki bu bankada bir insanın insanca yaşayabilmesi ve insanca beslenebilmesi adına ihtiyaç duyulan ne varsa gönüllü ellerin katkısıyla raflardaki yerini almış. Hatta rafları ve kasayı dahi gönüllüler bağışlamış.
Temel gıda maddeleri, temizlik ürünleri, giysiler, kitaplar ve oyuncaklar ihtiyaç sahipleri ile bu bankada buluşur olmuş.
Raflardan alınan ürünler alışveriş arabalarına konuyor ve bilabedel olarak kasadan geçiyor. Stoklu çalıştıkları için kasa büyük önem taşıyor.
İnsanların yardım yaparken 'acaba bu adres doğru mu?' ya da 'yardımlarım gerçek sahiplerine ulaşıyor mu?' düşünceleri, derneğin şeffaf ve hesap verebilir olması ile gönülleri ferahlatıyor. 
(Gönüllü Hareketi Derneği, Açık Açık Online Hesap Verebilirlik ve Şeffaflık Platformu’na üye olan Bursa’daki ilk STK olmuştur. Her yıl düzenli olarak finansal tablo ve raporlarını web sitesinde yayınlar. Bağış Hakları Beyannamesi’nin imzacısıdır. Şeffaftır, hesap verebilir ve hesap sorulabilirdir.)

Verenin gururlanmadığı, alanın utanmadığı 
Haftada üç gün açık olan Bursa Gıda Bankası'nın rafları hayırsever insanların takdiri ile doluyor. Özellikle kurumlar bu konuda daha büyük dokunuşlar yapıyor. Çoğu firma bağışladığı ürünleri kendi aracı ile teslim ediyor. 
Gördüğüm kadarıyla gıda bağışında kahvaltı ürünleri yeterli değil. Peynir, zeytin, yumurta, süt gibi ürünlere büyük ihtiyaç var. Malum; sağlıklı anne, sağlıklı çocuk, sağlıklı toplum olmak, temel gıda maddelerine ulaşabilmekle başlıyor.
Anne demişken; annelerin özel ürünlere olan ihtiyaçları da çok büyük. 
Sadece gıda değil, bazı tekstil firmaları bu bankaya 0,00 etiketli ürünlerini, bazı firmalar topladıkları oyuncak ve kitapları bağışlıyor. 
Oyuncak ve kitap haricinde "ikinci el" ürün kabul edilmiyor. 
Burası önemli: Gıdada son kullanma tarihine çok dikkat ediliyor.

Açlık ve Ekonomik Yoksulluk
Ancak tüm bu çabalar rafları yeterince doldurmaya yetmiyor. Çünkü ülkede ihtiyaç sahibi haddinden fazla sayıda. Çünkü insanca yaşamanın gideri asgari gelirin çok üzerinde. Kiradır gıdadır, kırtasiyedir giyimdir, ulaşımdır sağlıktır derken kuş kadar maaş hangi birine yetecek? Hele de yalnız ve çalışmayan bir kadınsan, çocuklarına ve sana kim el verecek?

Bağış - Vergi 
O yüzden bu bankaya bağış ne kadar çok olursa o kadar fazla ihtiyaç sahibi yararlanacağı için bu projenin daha fazla duyulup, daha fazla bağışçıya ulaşması gerek.
Biliyorsunuz, bir kurum yıl boyunca Gıda Bankasına yaptığı bağışın toplam tutarını (örneğin toplam bağış miktarı 200.000 TL ise), o yılın Kurumlar Vergisi’nden düşebiliyor.
Bu arada altını çizelim; bu bankada tek ihtiyaç bağış ve bağışçı değil, gönüllüye de çok ihtiyaç var.

Dileğimiz odur ki; fakirliğin azaldığı, çocukların yatağa aç girmediği, yavrusunu besleyemeyen annelerin kahrolmadığı bir ülke olalım.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur der bir atasözü.
Ne yersen osundur der bir söz.

Geliri ancak merdiven altı ürünlere yeten bir insandan sağlıklı olmasını; insanca yaşayamayan bir insandan insanca davranmasını nasıl bekleyebiliriz?

"Komşusu aç iken tok yatan bizden değil" der bir hadis.
Bilir ki bir toplumda bir kişi aç ise tüm toplum tehdit altındadır.
Çünkü açlık sofuluğu bozar, aç insan önce onurundan yemeye başlar.
Lakin tok açın halinden anlamaz.
Zaten açlık da tokların çok fazla yemesinden kaynaklıdır.
Tokları bir doyurabilsek sıra açlara gelecek ama...
Ama;
Doymuyorlar, doymuyorlar, doymuyorlar...
Roma’nın en zengin adamı olarak da adlandırılan Marcus Licinius Crassus’a yapıldığı söylendiği gibi, tokların boğazından aşağı erimiş altın mı dökelim ne yapalım?
Galiba onların gözlerini ya toprak doyuracak ya da altın.
Lakin o zamana kadar olan hep açlara olacak…
14 Temmuz 2026 / C.E.Y.
Bursa Gıda Bankası Gönüllüleri ile