4 Mart 2026 Çarşamba

'Fatmanur'ların Suçu Ne?

Fatmanur Çelik "Başıma bir şey gelirse..." dedi ve başına en az yaşadıkları kadar kötü bir şey geldi...
Fatmanur Çelik ve kızı İkra Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.
Fatmanur Çelik 2017 yılında cinsel saldırıya uğradığını, baskıyla faille evlendirildiğini, kızının da 3 yaşından itibaren istismara maruz kaldığını söylemişti. Doktor raporları vardı. Savcılık tutuklama talep etmişti. Ancak şüpheli serbest bırakıldı, tedbirler kaldırıldı, dosya kapatıldı.
Adliye önünde tuttuğu nöbette "Bu faili kim koruyor? Neden hâlâ dışarda? Ben öldükten sonra adaletin sağlanmasını istemiyorum. Ben 5 Mayıs’a kadar hayatta kalabileceğimi düşünmüyorum. Güvenliğimden endişe ediyorum. Başıma bir şey gelirse bu karanlık yapı ve beni koruyamayanlar, sesimi duyup da susanlar sorumludur. Kamuoyuna sesleniyorum; intiharım asla söz konusu değildir. Başıma bir şey gelirse intihar süsü verilerek üzerinin örtülmemesini, peşine düşülmesini istiyorum." demişti.
Bu sözlerin ardından gelen ölümde, kimse bunun doğal ölüm olduğuna inanmadı. Cenazeyi bir erkek imam kıldırdıysa da kadınlar tabutu erkeklerin taşımasına izin vermedi. 
Şimdi dosyayı tamamen kapatabilirsiniz. İçiniz rahat, uykularınız deliksiz olsun. Artık Fatmanur da yok, İkra da. 

Fatmanur Çelik "Can güvenliğimiz yok!" dedi ve uyarısının doğruluğunu canını vererek kanıtladı.
Çekmeköy'de bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen öğretmen Fatmanur Çelik de daha önce yapılan bir disiplin kurulu toplantısında bu öğrencinin saldırganlığına dikkat çekerek "Can güvenliğimiz yok!" demiş. İddiaya göre 17 yaşındaki F.S.B., babası tarafından iki gün önce Bakırköy Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden çıkarılmış. Hastaneden çıkan F.S.B., iddiaya göre okulun ders programını kontrol ederek, hedef aldığı öğretmenin hangi saatte hangi sınıfta olduğunu öğrenip, buna göre plan yapmış. Sonra da planını uygulamış...

Birer gün arayla aynı sonu paylaşan, aynı isme sahip iki kadın hayattan kopartıldı. Biri başı açık bir öğretmendi, biri tırnağına kadar kapalı ve çalışmak istemiş, iş aramış ama bulamamış genç bir kadındı. Biri 44 yaşındaydı biri 30. Biri çocuğuyla birlikte can verdi, biri çocuğunu öksüz bıraktı. 
Farklılıkları önemli değildi. İkisi de uyarmıştı, ikisi de yardım istemişti, ikisi de imdat demişti. İkisinin de sesi yeterince duyulmadı. Ya da belki vızırtılarına kulak asılmadı.
Kadın işte, vızırdar durur...

63 Günde 66 Kadın
Biliyoruz ki kadın ölümleri her gün 1-2 ya da 2-3 kadın olmak üzere yaşanmaya devam ediyor. 2026'nin bilançosu, bugün itibarıyla, 63 günde 66 cinayet.
Anıt sayaçta sadece isim ve sayı olarak yer alan bu kadınlar birer evlat, birer kardeş, birer anne, birer abla, birer kardeş, birer arkadaş, birer teyze, birer hala, birer yenge, birer komşu, kısacası yaşayan ve değeri olan birer insan. 

Kadınlar dövülerek, bıçaklanarak, parçalanarak, yakılarak, boğularak, kurşunlanarak katlediliyor. Cinayete kılıf çoktan hazır. Namus, ahlâk, ihanet, kılık kıyafet, hizmette eksiklik, çorba sıcak-çorba soğuk ve saire. 

Eş olmak ya da sevgili olmak ya da herhangi biri olmak bir insanı öldürme hakkını nasıl verir insana? Bir insan karşısındakini öldürme hakkına sahip olduğunu nasıl düşünür? 

Geldiğimiz noktada bir kesimin bunu haz alarak düşündüğünü ve haz alarak uyguladığını açık ve net görüyoruz. Saklanmıyorlar ve yaptıkları şeyden gurur duyuyorlar. Çünkü bu yönde destekleniyorlar...

Şimdi artık ne sokaklar güvenli ne de evler. Üstelik bir cinayetin kurbanı olmak için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Dahlimizin olmadığı vakalar arasında pamuk ipliğine bağlı yaşarken hasbel kader hayattayız. Yarın ise meçhul...

Türkiye cephesinde yeni bir şey yok!
Önümüzdeki saatlerde bir kadın daha aldığı darbelerle toprağa düşerken haberlerde kendine 3 saniyelik bir yer bulacak ya da hiç bulmayacak. Sıradanlaşan cinayetlerin adliyelerde itinayla kapatılan dosyaları gibi, cemiyet hayatındaki dosyaları da "Allah sabır versin" ve "Mekânı cennet olsun" mesajları ile kapatılacak.
Ve sıradaki beklenecek...
Kısacası; 
Türkiye cephesinde yeni bir şey yok sayılacak!
4 Mart 2026 / C.E.Y.

3 Mart 2026 Salı

Yan Yana İyi Olacağız

İnsanın çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa uzanan hayat yolculuğunda, bu yolculuğa
 şiirleriyle, şarkılarıyla, yazılarıyla, resimleriyle eşlik eden ve kişinin hayatını biçimlendiren isimler oluyor.  Bazen bir replik, bazen bir dize, bir cümle, bir tını, bir bakış ya da bazen bir dokunuş insanın hayatına yön verebiliyor. 
Gün gelip de, kendi çağının içinden geçerken birbirinden habersiz ama "yan yana" yol aldığı ve yüz yüze hiç tanışmadığı isimlerle karşılaştığında ise, o isme dair içinde ne varsa bir araya geliyor ve ortaya büyük bir enerji çıkıyor. 

2 Mart 2026 günü Bursa Balat’ta, Orhan Holding çatısı altındaki Orhan Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Ninecim Sanatevi’nde sergilenmeye başlayan, küratörlüğünü sanat yazarı İbrahim Karaoğlu’nun, koordinatörlüğünü Dr. Zeki Hozer’in ve danışmanlığını H. Mehmet Balcı’nın üstlendiği "YAN YANA" resim sergisi ve sergiyi oluşturan isimler bende işte bu heyecanı yarattı.

Yan Yana Bursa'da
70'li yıllarda televizyon ekranından evlerimize konuk olan efendi, bıyıksız ve gülümseyen gözlerle nahif şarkılar söyleyen ve hepsini de zihinlerimize nakşeden genç mimar Erol Evgin; yaptığı resimlerle Devlet Sanatçısı unvanını almış ressam Devrim Erbil ve genç bir isim: Neslihan Özkan
Hayatları sanat kavşağında kesişmiş bu üç isim şimdi yan yana gelmiş ve çalışmalarını birlikte sergiliyor.

"Sanat, çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir."
1937 doğumlu Devrim Erbil 1955 yılında, o dönem adı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan, Mimar Sinan Üniversitesi'nin Resim Bölümüne yetenek sınavını kazanarak girmiş. Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi olan Erbil, 1962 yılında Akademi'de asistan olmuş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyelerinde görev almış. 1963 yılında Altan Gürman, Adnan Çoker, Sarkis ve Tülay Tura ile Mavi Grup'u  kurmuş. İspanya Hükümeti'nin sanat bursu sınavlarını kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona'da başladığı sanat araştırmalarına Paris ve Londra'da devam etmiş. 1991 yılında devlet sanatçılığına, 2019 yılında (resim dalında) Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık bulunmuş. 
Benim kısaca yazdığım ancak buradaki satırlara sığmayacak bir öykünün öznesi olan Devrim Erbil, serginin açılışında yaptığı konuşmada hepimize şu sözlerle seslendi:
"Çağdaş bir ülkede önce sanat gelir. Sanatçı sadece eser veren bir insan değildir. Öncüdür, yaratıcıdır, duyarlıdır, kibardır. Toplumun sanata değer vermemesi insanların hoşgörülü, duyarlı ve kibar olmaması demektir. Bu da savaşları getirir. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dediği gibi, 'Sanat Beyoğlu'ndan Beyazıt'a gitmedikçe varlığından bahsedilemez. Çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir.'. Sanat uygarlığın ölçütüdür. O yüzden Atatürk olağanüstü bir ileri görüşlülük ve önsezi ile sanatı topluma yaymaya çalışmıştır. Şimdi ise o günlerden geri düştük. Türk insanı bu değil. Türk insanı yaratıcıdır. Minyatürleri ve halıları Batı yok sayıyor. Ben bunların savaşçısıyım. Halı Sanattır temalı sergiler açıyorum. Biz sanatın neferleriyiz. Sanatı yaymaya çalışıyoruz. Ben hâlâ o heyecanımı taşıyorum."
Devrim Erbil'in sergideki eserlerinde neler var derseniz; renklerin cümbüşü ile Anadolu Çeşitlemesi, Soyutlama, üzerinde kuşlar uçuşan kıpkırmızı İstanbul, berrak gökyüzünde kuşların uçuştuğu masmavi İstanbul, gün ışığı ile aydınlanmış sapsarı İstanbul, güneşin alevden saçlarına dolanmış kıpkızıl İstanbul, üzerine akşamın çöktüğü lacivert İstanbul, betona boğulmuş gri İstanbul, içinden deniz geçen, 'iki kıta bir şehir' dediğimiz eşsiz İstanbul, Tarihî Yarımada, Galata, Sultanahmet, At Meydanı, Ayasofya, Kapalı Çarşı, Haliç ve kuşlar kuşlar kuşlar ile çizgiler çizgiler çizgiler var derim...

İşte Böyle Bir Şey
Erbil ve Evgin arasındaki on yıllık yaş farkı Devrim Erbil'i, o dönem Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Yüksek Mimarlık okuyan Erol Evgin'in hocası yapmış. Sadece Devrim Erbil de değil; Cemal Tollu, Neşet Günal ve Özdemir Altan da Erol Evgin'in resim hocaları olmuş. 1947 doğumlu Erol Evgin 56 yıllık müzik yaşamının ve mimarlığının yanı sıra, bu kıymetli hocalardan aldığı esinle yirmi beş yıldır tutkuyla resim yapan bir isim olmuş.  
Erol Evgin açılışta yaptığı konuşmada, elli yıldır Bursa'ya gelip gittiğini, geldiğinde Çelikpalas'ta konakladığını, hatta kendisine Atatürk'ün kaldığı odanın verildiğini, henüz daha akademide iken dar bütçesine rağmen resim toplamaya başladığını, şu anda üç yüz resimlik bir yağlıboya koleksiyonuna sahip olduğunu, koleksiyoner olmanın insana manevi bir zenginlik sağladığını, koleksiyona başlamak isteyenlerin hiç çekinmeden ufak ufak başlamalarını söyledi. Resim macerasının 25 yıllık olduğunu anlatırken, "Mimar olarak resim eğitimi almıştım, ancak resmin çizgisi ile mimarînin çizgisinin çok farklı olduğunu gördüm. Resimde daha refleksli hareketler vardır ve değerli olan budur. Mimarlar ise düşünerek çizer. Resme başlarken Mahir Güven ile bir yıl kara kelem çalıştım. Sonra yağlıboyaya geçtim ve dört yıl yağlıboya eğitimi aldım. 2005 yılında ilk sergimi açtım. Devrim Erbil önerisiyle üç yıl önce Ankara'da birlikte 'Yan Yana' sergisi açtık. Sergi daha sonra Kuşadası'na, Urla'ya, İzmir'e ve Mersin'e gitti. Daha sonra aramıza Neslihan da katıldı." dedi.
Erol Evgin'in kuvvetli olduğu alan mimarlık olduğu için resim çalışmalarında da mimarîyi önde görebilirsiniz. Anadolu'nun zengin kültürü ve doğal renkleri onun tablolarında can bulmuş. Ayasofya, Galata, Mardin, ağaçlar, evler, merdivenler ve kubbeler ona ilham vermiş. Bunların yanında eserlerin arasında tek insan yüzü çalışması olan oto portresi de görülmeye değer. 
Bizim dönemlerin Erol Evgin'in müzik hayatını çok iyi bildiğini düşünerek o konuya hiç girmiyorum.

Apolla'dan Medusa'ya
Devrim Erbil'in asistanı olan 1992 doğumlu Neslihan Özkan, resim eğitimi hayatına 2007 yılında, Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi'nde başlamış. 2013 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nü birincilikle kazanmış. Eğitim hayatı boyunca hem resim hem de heykel alanında üretim yapmış. 2022 yılında Devrim Erbil atölyesinde çalışmaya başlamış. Daha sonra kendi atölyesini kurmuş. Elan Devrim Erbil'in yanında çalışıyor.
Çok genç, çok zarif ve çok yetenekli bir isim olan Neslihan Özkan'ın, heykel ve çizgiyi buluşturduğu çalışmalarının ana karakterleri mitoloji ve kadın figürleri. Apollo ve Defne, La Pieta'nın Gizemi, Nike'da Aşkın Yüzü, Latona ve Çocukları, Medusa, Kaçırılmanın Öyküsü eserleri Neslihan Özkan ile farklı bir boyut kazanmış. 
29 Nisan'a kadar her gün ziyaret edilebilecek "Yan Yana" sergisinin açılış programı, Necla Orhan'ın sanatçılara ve sergi ekibine teşekkür belgesi takdimi ile nihayetlendi.
Bursa'nın sanatla olan bağının kopmaması için emek veren tüm oluşumlara, tüm kurumlara, tüm isimlere ne kadar teşekkür etsek az. Sanatı takdir etmek, beslemek, geliştirmek, yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak istiyorsak, yeni sanatçıların doğması için ortamlar sağlamamız, okullar açmamız ve yeni gelenlere fırsat tanımamız ve destek olmamız lazım. 
Malum; ülkenin içinden geçtiği bu sıkıntılı günlerde sanatı yapmak da sanatı ulaştırmak da zor. 
Her zorluğu sanat şemsiyesi altında yan yana durmak ve birbirine tutunmakla aşacağız. Bazen neşemiz taşacak içimizden, bazen kahrımız. Renklerle, sözlerle, ezgilerle anlatacağız hepsini. 
Bu bize iyi gelecek... 
İyi olacağız... 
3 Mart 2026 / C.E.Y.

İğne ile Çuvaldız!
Şimdi yazacağım minik eleştiriyi lütfen üzerimize alınalım. 
Sergiye koşa koşa gelip sanatçılarla fotoğraf çekilme yarışına girenlerin pek çoğu açılış konuşmaları esnasında sohbetlerine öyle bir ara vermediler ve arka planda öyle bir uğultu yarattılar ki; sanatçıların konuşmalarını duymakta zorluk çektik. Devrim Erbil'in uyarısına rağmen kesilmeyen uğultu beni ve benimle birlikte pek çok kişiyi utandırdı desem yalan olmaz. 
Yine de ne Devrim Erbil ne Erol Evgin ne de Neslihan Özkan yüzlerinden gülümsemeyi eksik etti. 
Böylece iyilik, hoşgörü ve sanat onlarda, utanç ise bizde kaldı...

24 Şubat 2026 Salı

Gastroetnomizkolojik Sinema

Yine bir "kaynatma" gecesinde Bursa Pancar Deposu'ndaydık. Bu kez kazanımızda sinemayı, müzik ve yemek ile birlikte kaynattık.
Bursa Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği ve Prof.Dr. Özlem Doğuş Varlı’nın hazırlayıp sunduğu “Gastroetnomüzikolojik Kaynatmalar” buluşmalarının beşincisinin konuğu, yemeğin sinemadaki temsili ve gastronomi-medya ilişkisi üzerine çalışan Araştırmacı, Akademisyen ve Yazar Prof.Dr. İlkay Kanık, buluşmanın teması ise “Boran Geldi Kış Geldi Safa Geldi Hoş Geldi Sinemalarda” idi. 
Aylardan şubat, mevsimlerden kıştı.
O zaman gelsin sıcak yemekler, gelsin sıcak müzikler ve gelsin içimizi ısıtan sıcacık filmler.

Bursa ve Sinema
Bursa’nın sinema tarihi, Bursa'da çekilen filmler, Bursa'da ilk kez gösterilen filmler, Bursa'nın sinemaları ve tadı damağımızda kalmış Yeşilçam filmleri bu akşamın anlatı konusuydu. Anlatı, o anda anlatılan filmin temasına göre zaman zaman Özlem Doğuş Varlı'nın müzikleri ve yemekleriyle süslendi.
Sinemanın olmazsa olmazı Uludağ gazozu ve patlamış mısır, "Yılanların Öcü" gibi köy temalı filmlere öykünen içine lor konulmuş tandır ekmeği ve kuru fasulye, "Neşeli Günler" filmine ithafen turşu suyu, "Tosun Paşa" filmine ithafen zeytinyağlı yaprak sarma, "Muhlis Bey" filmine ithafen çiğ köfte ve Çikolata filmine ithafen el yapımı çikolata ile "Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?" filmine ithafen kış gecelerinin vazgeçilmezi boza, etkinliğin gastronomik misafirleriydi. 
Bir yandan anlatılanları ve müzikleri keyifle dinledik, bir yandan da birbirinden leziz bu misafirleri midemize indirdik. 
Nihayetinde bir şeyler izlerken atıştırmak dünya insanının ata sporu. Da; ağır aksak bir film izlerken de çatır çutur patlamış mısır yemesek diyorum...
Bursa'nın Sinema Geçmişi
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Özlem Doğuş Varlı önce Gastroetnomizkoloji'yi tanıttı, sonra da Bursa’nın sinema geçmişine değindi. Türk kadınlarının ilk kez rol aldığı film, 1923 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından çekilen Ateşten Gömlek filmiydi. İlk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokakları da Muhsin Ertuğrul tarafından Bursa’da çekilmişti. 1934 yılında Türkiye'de çekilen köy konulu ilk film olan Aysel Bataklı Damın Kızı filmi de yine Bursa'nın Çalı köyünde çekilmişti. 
Bir ek bilgi de benden gelsin: 1932 yılında Bursa'nın kurtuluş yıl dönümü kutlamalarından görüntüler içeren, yönetmenliğini Vedat Örfi'nin yaptığı, yaklaşık 12 dakikalık Yeşil Bursa filmi var.
Bursa'da film gösterim geçmişi 1900'lü yılların başına gidiyor. Aynı tarihlerde sinema salonları da birer ikişer açılmaya başlıyor. Günümüzde ise sinema AVM'lerde yaşamaya çalışıyor.
(Bursa'nın sinema tarihi ile ilgili çalışmaları yazının sonundaki başlıkların içinde bulabilirsiniz.)

Türkiye'de Gösterilen İlk Film
Türkiye'de ilk film gösterimi 1896 yılında, Galatasaray'daki Sponeck Birahanesi'nde, Sigmund Weinberg tarafından yapılıyor. L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (La Ciotat Garına Tren’in Gelişi) filmi, Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerin en ünlü kısa filmlerinden biri ve siyah-beyaz film yaklaşık 50 saniyelik bir görüntüden ibaret. Görüntüde bir trenin istasyona gelişi gösteriliyor.

Atatürk ve Sinema
Prof.Dr. İlkay Kanık da konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sinemaya verdiği öneme dikkati çekti. Atatürk’ün Ben Bir İnkılap Çocuğuyum isimli bir sinema senaryosu yazdığını ve sinemanın bir milletin çağdaşlaşmasındaki gücüne inandığını belirtti. Yeşilçam’ın doğuşuna giden yol Atatürk'ün vizyonu ile açılmıştı. 
Özlem Doğuş Varlı • İlkay Kanık
Kanık, çalışma konusu olan Gastro'yu filmler ile buluşturmuştu. "Aç mısın Kuzum? Donatın Masaları" kitabının tanıtım yazısında şöyle diyordu:
“Yeşilçam sinemasında karakterlerin yediği yemekler bu karakterlerin parçası olduğu durumun tasvirinde yönetmen için önemli bir malzeme sunar. Ekmek yoksulluğun, simit umudun simgesi olur. Yoksul ve onurlu olmak köylülükle ilişkilendirilirken, kuru fasulye, tarhana çorbası ve bulgur pilavı bu bağlantıyı güçlendirir. Kuzu çevirme, pirzola ise statü göstergesidir, ağaların veya şehir zenginlerinin sofralarında görülür. Tavuk, Yeşilçam’ın en sevilen yemeklerden biridir. Aynı zamanda iç göçün daimi istikameti olan İstanbul’un yerel ve sokak lezzetleri filmlerdeki aç karakterleri doyurur. İçmek ve toplumsal cinsiyet arasında güçlü bir bağ vardır. Alkollü içki tüketmek, özellikle de rakı, dostluğun, kardeşliğin, birlikteliğin işaretidir. Zengin ve tekinsiz erkek ve kadın karakterler viski şişelerinin önünde, arkasında ve yanında kadraja alınır. Fakirler zenginliğin tadını anlamak için viskinin tadına arada sırada da olsa bakarlar. Cumhuriyet tarihimizin içinden Yeşilçam’ı çıkarırsak çok eksik kalırız. Yeşilçam sinemasını tekrar tekrar düşündüğümüzde ve yeni tespitlerde bulunduğumuzda zenginleşiriz. Bu yüzden yıllardır bizi besleyen kültürel mirasımıza farklı açılardan bakmak ve hakkında düşünmek Cumhuriyet tarihimize borcumuzdur.”
Filmler • Yemekler • Sofralar
Filmler ve kitaplar dönemin sosyal tarihini anlatan belgelerdir. O dönemdeki insanlar ne yerler, nasıl yerler, nasıl giyinirler, nasıl yaşarlar, hep onlardan öğreniriz.
Auguste Gusteau gibi meşhur bir şef olmayı hayal eden fare Remy'nin aşçılık yolculuğunun anlatıldığı bilgisayar animasyon filmi Ratatuy, Gastronomi ve sinemanın en güzel buluşmalarından biridir. Ama sadece o değildir. 
Sofrada her zaman sanat vardır. Mesela, Hristiyan inanışına göre İsa Mesih'in Romalı askerlerce tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle yediği son yemeği anlatan Son Akşam Yemeği tablosu...
Sanat eseri gibi sofralar ve envai çeşit yemekler  sinemada kendilerine her daim yer bulmuştur. 
Varsıllıkla yoksulluk arasında uçurumun derinleştiği dönemlerin filmlerinde ihtişam ve israf perdeden dışarı taşar. Rengarenk şekerlemeler, çeşit çeşit tatlılar, sıra sıra pastalar, etler, meyveler ve tabii ki birbirinden şık sofralar, gümüş takımlar, incecik porselenler, şamdanlar, demet demet taze çiçekler. 
Son dönemlerde izlediğim XIV. Louis dönemini anlatan Versay (Versailles) dizisi ile 1800'lü yıllarda, bir İngiliz naipliğinde yaşananları anlatan Bridgerton dizisi sofra zenginliğini yansıtan en bilinen diziler arasında.
Fakirlik ve kıtlık zamanlarını anlatan filmlerde ise sofrada bayat ve küflü ekmekler, su içinde yüzen patatesler ile bir avuç buğday peşinde koşan aç insanlar görürüz. Çıkınındaki kuru ekmek, matarasındaki ısınmış su, dökük dişleri ve feri kaçmış gözleri ile perdeye yansıyan görüntü, açlığın perdede can bulmuş halidir. Açlık aynı zamanda kötülük getirir. Çünkü aç insan önce onurundan yer.
70'li yılların siyah beyaz televizyonlarında izlediğimiz Aşağıdakiler Yukarıdakiler (Upstairs, Downstairs) dizisinde İngiliz aristokrasisinin sofra adabını ve filmin geçtiği dönemin hiyerarşisini görürüz.
Başrolünde Şener Şen'in oynadığı Zengin Mutfağı oyununda, 15-16 Haziran Olayları (1970) sırasında bir konağın mutfağında gelişen olaylar anlatılır. 
Aşk-ı Memnu ve benzeri konaklı, müştemilatlı, aşçılı, yamaklı filmlerde de mutfak işlerini ve mutfak sohbetlerini izleriz.
2019 yapımı Platform filminde de yemekler ve hiyerarşi kat kat aşağıya inen sofrada kalanlarla beslenen insanların, bir çeşit 'aşağıdakiler ile yukardakilerin' filmidir. 
2020 yapımı Snowpiercer dizisi de benzer bir filmdir ve ön vagonlardakiler ile arka vagondakilerin yedikleri birbirinden çok farklıdır.
2013-2020 yılları arasında çekilen Vikingler dizisinde görürüz ki, evin ortasındaki uzun masa etrafında toplanıyorlar ve durmaksızın et yiyorlar. Kuzeyin buz gibi havasında ziraat yapacak yumuşak toprakları yok ve toprak arayışı için kuzeyden kopup aşağılara iniyorlar. Hatta bir keresinde batıya gidip, 1021 yılında Amerika topraklarına çıkıyorlar. Ancak nereye çıktıklarından haberleri olmuyor. Onlardan 471 yıl sonra 1492 yılında, Kristof Kolomb da Vikingler gibi batıya gidecek, vardığı kara parçasının Hindistan olduğunu sanacak, oranın yerel halkına Indian diyecek, sonraları yeni bir kıtaya ayak bastığını anlayacaktır. Yerlilerin adı işte bu yüzden Indian olarak anılacaktır.
1986 yapımı Dokuz Buçuk Hafta (Nine 1/2 Weeks) filminin buzdolabı önündeki o meşhur sahneleri 80'lere imza atmıştır.
1961 yapımı Tiffany'de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany's) filminin başrol oyuncusu Audrey Hepburn, ikonik saçları ve gözlükleriyle hafızalara kazınmıştır.
1972 yılı yapımı Baba (The Godfather) filminde büyük İtalyan ailelerin büyük sofralarda buluşmalarına şahit oluruz. Sofra önemlidir. Sofraya hep birlikte oturulur. Ama her zaman hep birlikte kalkılmaz. Bazıları masada kalır.
İngiliz Kraliyet ailesi kanunlarına göre de Kraliçe yemek yemeyi bitirdiğinde yanındakiler de bitirmek zorundadır.
2020 yapımı Emily in Paris dizisinde Emily'nin epey hareketli hayatının yanında, Michelin Yıldızlı olmak için uğraş veren bir şefin hayat akışını görürüz.
2017 yapımı Sofra Sırları filminde, televizyonda ‘Sofra Sırları’ adında bir yemek programı sunmayı hayal eden Neslihan'ın umulanın dışında bir karakter çıkması izleyiciyi şaşırtır.
2018 yapımı Cebimdeki Yabancı filminde bir akşam yemeğinde buluşan arkadaşların bir anda birbirlerine düşüşlerini izleriz.  
2018 yapımı Hedefim Sensin filminde Ata Demirer'i çiğ köfteci olarak izleriz.
2016 yapımı İftarlık Gazoz filminde Cem Yılmaz, Gazozcu Ustası Cibar Kemal'dir.
1981-1990 yılları arasında oynayan Şahin Tepesi (Falcon Crest) dizisi şarap ve şarapçılık üzerinedir. 
2010 yapımı Ye, Dua et, Sev (Eat, Pray, Love) filmi mutluluğu arayan bir kadının kendini keşfedişini anlatır.
2009 yapımı Julie&Julia filminde aşçı Julia Child'ı Meryl Streep, aşçı Julie Powell'ı Amy Adams canlandırır.
2000 yapımı Çikolata (Chocolat) filmi kasabaya gelen genç ve çocuklu bir kadının kasabada açtığı çikolata dükkanının kasabada yarattığı etkiyi anlatır.
2004-2009 yılları arasında oynayan Avrupa Yakası dizisinde evin annesi İffet'in (nam-ı diğer İfot) pasta tariflerini yazdığı defteri herkesten fellik fellik sakladığını izleriz. 

Sofra Büyüsü
Kronolojik olarak değil de aklıma geliş sırasıyla sıraladığım filmlerin yanı sıra, Küba'da, Trinidad şehrinde ziyaret ettiğim Romantizm Müzesi'nin üst katındaki sofada ziyaretçileri karşılayan ve romantizm çağını yansıtan objelerle dolu sofra ile Havana'da 1993 yapımı Çilek ve Çikolata (Fresa Y Chocolate) filminin çekilmiş olduğu La Guarida'yı da unutmayalım
La Guarida
Ayrıca, Elazığ'ın Harput ilçesinde ziyaret ettiğim ve 1 adet fincan ile katkıda bulunduğum Harput Fincan Müzesi'ni ve mutfak eşyaları sergilenen pek çok müzeyi gastroetno kapsamında sayabiliriz. 
Yemek kadar sunumun da önemli olduğunu düşünürsek, masa örtüsünden tabağa, bardaktan çatal bıçağa, peçeteden şamdana kadar onlarca detay sofrayı büyülü bir dünyaya çevirebilir. 
Lakin, biraz gerçekçi olmak gerekirse, böyle bir sofra her akşam kurulmaz. 
Ancak mutlulukla kurulan sofralar her dem büyülü, her dem bereketlidir.

Herkes Yemek Yapabilir
Herkes yemek yapabilir ve yapabilmeli. En azından kendini doyurabilmeli. Bir yumurta kırmak için ya da bir makarna haşlamak için bir başkasından yardım dilenmemeli.
Malum, yemek yapmanın kadını erkeği yok. Aşçıların çoğu erkek ama onların da çoğu evlerinde mutfağa girmiyor. Ya eşleri usta aşçı kocalarını kendi bölgelerine sokmuyor ya da erkek, 'mesaim bitti, benden bu kadar' diyor. Nasıl anlaşırlarsa öyle. Malum, karı koca arasına giremeyiz.
Bu arada, yemeğin lezzetinde 'el'in önemini belirtmeden geçemeyeceğim. Siz de aynı malzemeyle ama farklı eller tarafından yapılmış farklı lezzette yemekler yemişsinizdir. Henüz kesin kanıt olmasa da bunun nedeninin aşçıların ellerinde bulunan farklı cins ve miktarda "Lactobacillus" cinsi bakteri olduğu söylenir.
Yemek ve medya deyince, ben pek izlemem ama son yıllarda televizyonlarda yayımlanan yemek yarışmalarını da zikretmeden geçmeyelim.
Ağzınız Hep Tatlı Olsun
Yazının sonunda diyelim ki, birlikte sofraya oturmanın ve bir ekmeği bölüşmenin hazzı tartışılmaz. Yemekle baş başa kalıp, tamamen yemeğe odaklanıp, onunla bakışa bakışa yemenin 'yedin ve doydun' diyen ikna gücü ona keza. 
İnsanın bir sofrada hem gözü, hem gönlü hem de midesi doymalı.
Akşam oldu mu sofra telaşının başladığı, içinden tabak çanak sesleri gelen, türlü kokuların birbirine karıştığı mutfakları bilirsiniz. İçinde anne yemeğinin piştiği, insana huzur ve güven veren kokular ve seslerdir onlar. Ki o sofraya yemek koyabilmek her zaman kolay değildir.
Kaşığıyla verilip sapıyla çıkarılmayan, yedirilen yemeğin yiyenin boğazına dizilmediği, kimsenin yatağa aç girmediği, neşesi bol, tadı yerinde sofralar olsun hep. İnsanca beslenelim, insanca yaşayalım.
Bir de yemeğin üzerine ince belli bardakta tavşankanı çay içip, güzel de bir film izledik mi, değmeyin keyfimize.
Haydi hepimize afiyet olsun...
24 Şubat 2026 / C.E.Y.

Kuyruktakiler! / 7 Haziran 2020 / C.E.Y.

Meksika'dan Punch'a, Epstein'den Domuza

Ateşi sönmeyen bir kazanda kaynayan dünyayı Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir” sözü ile tanımlayan Aldous Huxley ile "İnsanlar dünyaya beş yıldızlı bir tatil köyünde yaşamak için geldiklerini düşünüyorlar, oysa burası çilehane" diyen Dücane Cündioğlu'na haksızsınız diyemeyiz değil mi?
Tarih içinde dolanıp kötülükleri ve vahşeti gördükçe sonra da içinden geçtiğim döneme baktıkça her kötülüğün BÜYÜK olduğunu düşünüyorum. Gözden sessizce süzülen bir damla yaşın da oluk oluk akıtılan kanın da aynı derecede acıtıyor. 

Unutmamalı
Günümüzde gündem o kadar hızlı gelişiyor ve aynı hızla unutuluyor ki durup sindirmeye zaman kalmıyor. Biz mi hızlı bir trenin içindeyiz ve dışarıdaki manzara hızla değişiyor, yoksa evimizdeki penceremizin önünden taşa taşa akan bir büyük sel önüne ne kattıysa sürüklüyor; ya da biz mi bir delirme çağının içinden geçiyoruz yoksa bu çağ mı bizim içimizden geçiyor bilmem. Gün geçmiyor ki geceyi uykusuzluğa boğacak bir vaka olmasın. 
Tarkan "Unutmamalı" şarkısında o güzel günleri unutmamak gerektiğini söyler. Kötü günleri de unutmamak gerekir. Ki İBRET olsun...
Hani Narin dosyası, hani yeni doğan çetesi, hani CHP'li belediyelerin silkelenmeleri, hani Daltonlar, hani Casperlar, hani çocuk tetikçiler, hani Ahmet Minguzzi cinayeti, hani Ata Emre cinayeti, hani Atlas Çağlayan cinayeti, hani 1 günde 3 kadının öldürüldüğü kadın cinayetleri, hani bir Türk'e ait 10 ton uyuşturucuyu taşıdığı için yakalanan gemi, hani depremde göz göre göre ölenler, hani İmar Barışı, hani Gazze, hani Epstein dosyaları, hani hani hani... 

Punchçık
Hiçbiri insanın insanlığını hatırlaması için bir minik maymuncuk Punch kadar olamadı. Japonya'da bir hayvanat bahçesinde doğan ve annesinin reddettiği Punch diğer maymunlar tarafından da reddediliyor. Minik Punchçık peluştan yapılma irice bir maymuna sarılıp sarılıp içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyor. İçindeki sevilme ve sarılma boşluğu onu bakıcısından diğer maymunlara kadar herkese sataştırıyor. Birazcık sevin, birazcık sarılın, birazcık bitlerini ayıklayın, zaten birkaç zamana büyüyecek diyorsun, sesin dünyanın bir ucuna yetmiyor. Alıp bağrına basasın geliyor, olmuyor...
Tüm dünya onu izleyip onun üzerine haberler yapıyor, yazılar yazıyor, Punch oyuncakları üretiyor, herkes onu kendisiyle özdeşleştirmeye çalışırken ondan bir parça koparıyor. 
İyi haber şu ki Punch'a yardım yağıyor. Kötü haber şu ki, kısa bir zaman içinde o da unutulanlar listesindeki yerini alacak...

Gazze'de Çocuk Olmak
Punch gibi annelerinin reddettiği değil, annelerini kaybetmiş çocuklarla dolu Gazze. Ve tabii çocuklarını kaybetmiş ebeveynlerle. Savaşta çocuk olmakla, savaşta öksüz ve yetim kalmakla ilgili binlerce hikâyeyle doludur tarih. Bir avuç kül olup havaya savrulan çocuklar da vardır savaşta, savaş sonrası açılan yetimhanelerde ya da evlat edinilen ailelerde büyüyenler de. Her türlü zulmün küçük bedenlerini hırpaladığı bu çocuklar çocuk olmanın ne demek olduğunu bilmeden sarılmaya hasret büyürler. Hiç ağlamaz, hiç sızlanmaz, hiç şımarmazlar. Suskun, küskün, içine konuşan, dudağı büküktürler. Bu içerlemenin zamanla nefrete dönüşeceğini bilirsin, hepsine sarılasın gelir de, yapamazsın...

Meksika'ya Bir-Ki
Haydi kalkıyor, kalkıyor! Biraz daha bu kafada gidersek bu filmler en gelişmiş halleriyle ülkemizde de çevrilmeye başlanacak. Narcos'u ve Narcos Mexico'yu izlemiş olanlar şu anda Meksika'da yaşananlara yabancı değil. Hatta Narcos Mexico'yu izlemiş olanlar pek çok detayda 23 yıldır muhafazakâr bir anlayışla yönetilen ülkemizden izler görebilir. Bozuk ekonomi, ümitsizlik, işsiz ev gençleri, her anlamda yetersiz beslenme, sürekli kontrol edilme, sürekli baskılanma, sürekli güdülme, sürekli aşağılanma, sürekli değersizlik hissi, sürekli gelecek endişesi, sürekli haksızlık, sürekli yalan bir topluma ne yapmaz ki?
Kartellerin devlet içinde devlet haline geldiği, siyasetçisinden en sade vatandaşına kadar her bireyin içine çekildiği koskoca bir girdap Meksika. Çok ama çok büyük paraların döndüğü o girdapta üretilen maddeler ile dünya zehirleniyor. Mevzu para olunca ağa takılan çok oluyor... 

Zorla Güzellik Olmaz!
Para ve seks ile tavlanan zengin insanların nasıl olup da para ve seks ile tavlandığına şaşırıyor insan. Daha ne istiyordu da bu sarmalın içine düştü diye sorguluyor. Galiba İsrail, Jeffery Epstein eliyle tüm dünyayı tuzaklamış. Baksanıza prensinden prensesine, bilim insanından sanatçısına, iş insanından siyasetçisine pek çok kişi tavlanmaya karşı duramamış. Hatta gönüllü tavlanmış. Bir yandan kişisel ağlarını genişletmişler, bir yandan da azıcık eğlenmişler. Ama kimlerle eğlenmişler? Ama nasıl eğlenmişler? Ortaya saçılan bilgilere göre yaşı küçüklerle ve zorla eğlenmişler. 
Kimse dememiş ki zorla güzellik olmaz. Zorlanırsa ortada güzellik kalmaz..

Zorlama Yok, Hoşgörü Var
Hoşgörü dini olarak tanımladığımız İslam dinini yaşayan Müslümanlar olarak bizler, güzel ahlâk ve ruhtan bedene her türlü temizliği benimsemişizdir. Dindarlığımızı kanıtlamaya çalışmayız, ibadetimizi göstermeyiz, başkalarına dinimizi dayatmayız, bunu yaparak kendimizi Allah'a şirk koşmayız. 
İzmir'deki Tevfik Fikret Okulları’nda yapılan müfettiş denetiminde ilkokuldan liseye kadar ikişer öğrenci dersten alınarak "Din dersinde ders işleniyor mu?", "Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu?" gibi sorular sorulmuş. Niye edilsin ki? 
Ha, din ağırlıklı okullarda Atatürk'e hakaret ediliyor ve siz de buradan mı ilham aldınız da seküler bir okulda da cumhurbaşkanına hakaret ediliyor diye düşündünüz? 
Vallahi çok yanlış düşünmüşsünüz...
Cumhurbaşkanlığı en ulu makamdır, hakaret edilemez. Tabii Cumhurbaşkanı da halka hakaret edemez. Ki Atatürk Türk halkına seslenirken her zaman "Yüce Türk Milleti!" diye hitap etmiştir.
Ama işte Cumhurbaşkanı ve parti başkanı aynı kişi olunca işler karışıyor. Parti başkanı olarak esip gürlediklerine cevap veren bir ses çıkarsa, hemen oracıkta kendisine "Cumhurbaşkanına hakaretten" dava açılıveriyor. 
Demem o ki; uyuşturucu maddeler ilkokul kapılarında peynir ekmek gibi satılırken, din dersi işleniyor mu işlenmiyor mu, sahura kalkılıyor mu kalkılmıyor mu, iftar ediliyor mu edilmiyor mu, oruç tutuluyor mu tutulmuyor mu, Cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu edilmiyor mu sorgulaması yapmak da; ne bileyim, biraz Orta Çağ işi gibi...

Çocuktan Al Haberi
Ocak 2017'de Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi BTM'de Endülüs'te İslam Medeniyeti konusu konuşuldu. Konuk konuşmacı Talha Uğurluel, 'Altın Çağ'da bilimi ve Endülüs'ü, Arabistan'dan Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney Avrupa'ya, yani İspanya'ya geçen Müslümanların Fransa sınırına kadar nasıl ilerlediğini ve tutunamayıp nasıl gerilediğini, sonra da İspanya'dan nasıl zorunlu çekildiklerini anlattı. Tarık bin Ziyad, 711 yılında Fas'tan (Cebel-i Tarık boğazını geçerek) İspanya'ya çıkan ve asker geri dönmesin diye gemileri yakan bir komutandır.
O tarihten yaklaşık 800 yıl sonra, 1492'de, İspanya'yı Müslümanlardan ve Yahudilerden temizlemeye yemin eden İspanya Kralı Ferdinand ve karısı I. Isabel, yeminlerini büyük oranda yerine getirir. Ülkede İspanyol Engizisyonu kurulur. Yerinden edilme korkusuyla din değiştirdiğini söyleyenlerin doğru söyleyip söylemediklerini anlamak için okullar kullanılır. Okullarda çocukların önüne domuz eti konur. Çocuk bu, kurnazlık bilmez. Domuz etini yemekten imtina edince anlaşılır ki Müslümanlık ya da Yahudilik evde devam ediyor. Tabii hemen gereken yapılır. Aile ya öldürülür ya da sürülür...
Tarih 1400'lerin sonu, 1500'lerin başıdır. 
İspanya ve Portekiz’den kovulan Sefarad Yahudilerine Osmanlı kucak açar. Dönemin padişahı, 1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet'tir. Seferadlar büyük bir hoşgörü altında dinlerini de kültürlerini de özgürce yaşar...

Kişi kendinden bilir işi mi diyelim?
Domuz eti demişken; geçenlerde bir dizide seküler bir aileye yemeğe gelen mütedeyyin aileye domuz eti ile yapılmış yemek ikram edilir. Üstüne bir de yediklerinin domuz eti olduğu söylenerek hunharca kahkahalar atılır. Sosyal medyaya düşen görüntülere bakınca Allah Allah, hangi seküler insan mutfağında domuz pişirir ki, hangi seküler insan mütedeyyin misafirine domuz eti ikram eder ki dedim. Bu nasıl bir kötü zihniyetti böyle? Seküler ya da mütedeyyin, misafirine elinde olanın en iyisini ikram insanlarız biz. Nereden aklınıza geldi böyle saçma sapan bir ayrıştırma? 
Üstelik millet ete hasret kalmışken, üstelik et diye nelerin satıldığını ve dışarıda et diye neler yediğimizi bilmezken.

Kötülük Böyle Bir Şey
İyilik yapmakla iyi insan olunmuyor. İyi insan, kötülük yapmamakla, kötü düşünmemekle oluyor. Hani Diyojen'in Büyük İskender'e işaret parmağıyla güneşi göstererek, "Benden bana veremeyeceğin şeyi esirgeme" yani "Gölge etme !" dediği gibi...
İyi düşün iyi olsun derdi büyüklerimiz bize. Kötülerin ve kıskançların işi hep ters gider, kötülük kendi ayaklarına dolanır, yanlış hesap illa ki Bağdat'tan döner, ilahî adalet yerini bulur derlerdi. 
Ben de düşünürdüm; bana kötülük edenin bir gün gelip kötü duruma düşmesi beni mutlu etmez ki, bana kötülük edilmemesi esas olan. 
Ben acı çektikten sonra...
Neylersin ki bazı ruhlar kıskanç ve kötü doğmuş, kötülükten beslenmeyi, bundan haz almayı öğrenmiş. 
Maalesef ki kötülük böyle bir şey...
24 Şubat 2026 / C.E.Y.

Kıskanç ruhlar... / 18 Ocak 2011
Şeytan da bir Melek ise... / 15 Haziran 2012
Çıkmaz sokak / 30 Haziran 2015

Endülüs'te Son Raks / 23 Ocak 2017 

Nifakatöre rağmen... / 22 Nisan 2017


ÇOCUK • TACİZ • TECAVÜZ • CİNAYET
Bu çocuğa kim bakacak? / 25 Mart 2011
Onlar, toplu tecavüzcüler / 25 Aralık 2012
Yanı Başımızdakiler / 24 Haziran 2014
Yolbastılar can alıyor / 3 Eylül 2014
Vebali kimin boynunadır? / 3 Eylül 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 25 Aralık 2015
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Kaç çocuk yedin? / 2 Temmuz 2018
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Dipsiz Kuyu / 31 Temmuz 2023

16 Şubat 2026 Pazartesi

Yapay mı Zekân?

Nilüfer Pancar Deposu’nda düzenlenen Nilüfer Felsefe Buluşmaları’nın şubat ayı oturumunun konuk konuşmacısı Prof.Dr. Solmaz Zelyut oldu. Zelyut, çağımızın en şaşırtıcı ve en ürkütücü konusu olan Yapay Zekâ ve İnsan” konusunu "Çağımızda İnsan" başlığı altında anlattı. Tabii ki anlatmaya tarih ile başladı...

Prof. Dr. Solmaz Zelyut
O tarih anlatmaya başlamadan önce ben kısaca kendisini tanıtayım. Prof. Dr. Solmaz Zelyut, eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladıktan sonra akademik kariyerini aynı bölümde  sürdürür. Sistematik Felsefe ve Kadın Çalışmaları anabilim dallarında başkanlık yapar. Felsefe tarihi, etik, siyaset ve hukuk felsefesi ile feminizm ve toplumsal cinsiyet alanlarında çalışmalar yürütür. Leo Strauss, Descartes ve Spinoza üzerine inceleme kitaplarının yanı sıra çok sayıda kitap ve makalesi mevcut. Emekliliğinin ardından yeniden Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne dönen Zelyut, akademik çalışmaları ile birlikte konferanslar ve söyleşilerle üretimini sürdürüyor.

Automaton Hayali
Yapay Zekâ, M.Ö. 384-322 yılları arasında yaşayan Yunan filozof, polimat ve bilge Aristotales'in, "Kendiliğinden-Automaton" konusuna kafa yorması ile başlar. Aristoteles teknolojik gelişmelerin insan emeğini bir zorunluluk olmaktan çıkaracağı bir dünya hayal eder. Ona göre eğer her alet emredildiğinde veya kendisi önceden ne yapacağını bilerek çalışabilse, her mekik kendi kendine kumaş dokuyabilse, her mızrap kendi kendine arp çalabilse, ne ustanın çırağa ne de efendinin köleye ihtiyacı kalır...
 Solmaz Zelyut
Düşünen Makine Hayali
M.S. 1912-1954 yılları arasında yaşayan İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog Alan Mathison Turing bu fikri, kendisinden önce düşünenler gibi, 'Bir makine kendi kendine düşünebilir mi?' boyutuna taşır. Makine düşünebilir mi fikri onu; makinenin bir insanı, insanın onun makine olup olmadığını anlamayacağı kadar iyi taklit edebilir mi sorusuna getirir. Eğer taklit anlaşılmıyorsa robot zeki olarak kabul edilecektir. Turing Testini geçen bir makinenin zekâsı artık sorgulanamaz. O zekidir!
Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atar. Bilgisayarın babası sayılan Alan Turing, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynar. Ne acıdır ki, savaş bittiğinde kişisel gerçeği onu elmayı ısırmaya kadar götürür.

Hareketli Çarklar
Hesap makineleri icat olmadan önce hareketli matematik çarklarını kullanmışsınızdır. Çarpım tablosunu öğreten bu çarklar için, bizim algoritma ile ilk karşılaşmamız diyebiliriz. 
Şimdi biraz gerilere gidelim. 1232-1316 yılları arasında yaşayan Ramon Llull bu çarkları çevirerek farklı kavramları yan yana getiriyor ve yeni önermeler ve argümanlar üretiyor. Bu üretim Büyük Dil Modellerinin (LLM) en ilkel atası oluyor.
Thomas Hobbbes (1577-1679) "Akıl yürütmek hesaplamaktır" diyerek düşünmeyi matematiksel bir işleme indirgiyor. 
René Descartes (1596-1650), bir hayvanın ve otomatın zeki bir varlık olmasının koşullarını sıralarken, insanlık tarihinde yapay zekâya ilişkin felsefî tartışmaların ilk örneklerinden birini sunuyor.
Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), Evrensel Dil için, 'düşüncelerin matematiksel bir alfabeye dökülmesidir' diyor. Mantıksal Hesap Makinesi için ise 'bu alfabe ile yazılmış önermeleri işleyen ve doğruyu yanlıştan ayıran mekanik bir akıl yürütme aracıdır' diyor.  
Filozof John Searle 1980 yılında Çince Odası argümanını yayımlıyor. Argümanında dijital bir bilgisayarın, ne kadar zeki ya da insansı davranışlar sergilerse sergilesin; bir zihne, bir anlayışa ya da bir bilince sahip olamayacağını savunuyor.
Bilgisayar mühendisi Blake Lemoine 2022 yılında Google'ın yapay zekâ chatbotu LaMBDA ile yaptığı diyaloğu yayımlıyor. 
DAVOS 2026
19-23 Ocak tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen 2026 Dünya Ekonomik Forumu'nda masada; küresel güç dengelerini, ekonomik üretim modellerini ve hatta insan olmanın anlamını yeniden tanımlayan bir medeniyet meselesi olarak Yapay Zekâ vardı. Yapay zekâ artık bir “gelecek teknolojisi” değil, bugünün kendisiydi. Dünya varoluşsal bir eşikteydi.
Dev teknoloji ve yapay zekâ şirketlerinin liderleri, yapay zekâ modelleri ve robotik dünyasının öncüleri, akademisyenler ve araştırmacılar başta olmak üzere 130'dan fazla ülkeden yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı Davos 2026'nın özeti; "Geleceğin küresel düzenini siyaset değil, teknoloji şekillendirecek" oldu. 
Peki ya Yapay Zekâ düşünen bir özne miydi, yoksa çok iyi sonuç üreten bir makine mi? 
Nvidia CEO'su Jensen Huang'a göre yapay zekâ insanlık tarihindeki en büyük alt yapı inşası olacak ve çok sayıda iş yaratacaktı. 
Elon Musk teknolojik güç ve varoluşsal risklerden bahsediyordu. Musk'a göre robotlar insan sayısını geçecek, yapay zekâ herkes için çalışacak, yoksulluk ortadan kalkacak ve bir bolluk çağı başlayacaktıMusk gibi ütopik düşünelim: Oksijene ihtiyaç duymayan yapay zekâlı robotlar zor coğrafyalarda ya da gezegenlerde çalışıp biz insanlara kaynak aktarabilir.
BlackRock CEO'su Larry Fink ise "Kapitalizmin faciasına hazır olun!" diyordu. Halkın Davos masasında olmamasını eleştiriyor, halk bu yeni zenginliğe ortak edilmediği takdirde adaletsizliğin yarattığı öfkenin tüm dünyayı saracağını söylüyordu. 
Veri analiz şirketi Palantir'in kurucusu ve CEO'su Alex Karp, elit beyaz yakalıların risk altında olduğuna ve AI'ın beşeri bilimler alanındaki işleri yok edeceğine dikkat çekiyordu. 
Dario Amodei otoriterleşme ve manipülasyon uyarısı yapıyordu.
Hepimizin iyi tanıdığı Yuval Noah Harrari ise kelimelerden oluşan her şeyin yapay zekânın eline geçeceğini özellikle vurguluyordu. 
Turing ödüllü Yann LeCun "Dil zekâ değildir!" diyor ve sektörün dil modellerine fazlasıyla odaklandığını ve bu durumun ciddi bir kavramsal körlüğe yol açtığını belirtiyordu.
Hepsinin altında ise "enerji" yatıyordu. O yüzden enerji bağımsızlığı çok ama çok önemliydi. Çünkü yapılan her bir minik işlem dünyanın tonlarca suyunu tüketiyordu. 
Ya Türkiye bu dönüşümün neresindeydi? Biz içeride incir çekirdeği dolmaz tartışmalar ile birbirimizi yerken Yapay Zekâ trene binmiş ve kaçıyor muydu?
Bizim 'daha da gitmediğimiz' Davos'a giden ABD Başkanı Donald Trump hızlıca geldi, hızlıca konuştu, hızlıca kendini övdü, geri kalanları hızlıca eleştirdi ve hızlıca memleketine döndü. 
Kısaca, her şey bizim trende ve trene de yakıt lazım dedi..
Benim burada kısaca özetlediğim konuları bir öğretim görevlisi olarak Solmaz Zelyut, sürükleyici ve heyecan verici bir lezzette uzun uzun anlattı. Sunum soru-cevap ile devam ederek nihayetlendi.

Aristotales'in Automaton fikrine ithafen
Bendeniz, karanlık fabrikaları ve robot işçiliğini destekliyorum. Bir insanın ömrünü robot gibi geçirmesi insana yapılan büyük haksızlık. Robot teknolojisi tam da patronların istediği gibi. Ne zam isteyen var ne de grev yapan. Veriyorsun talimatı tıkır tıkır çalışıyor. Çünkü şimdilik insan gibi düşünmüyor. Sonrasını bilemem...

Alan Turing'e ithafen
Konuyu anlatan 2014 yapımı "The Imitation Games - Enigma" filmi izlenebilir.
Taklit konusuna gelirsek; yapay zekâ artık görüntüden sese her şeyi taklit edebiliyor. Bir gün kendinizi Güney Kutbunda penguenlerle sarmaş dolaş, bir gün arkanızda Eyfel Kulesi, Paris sokaklarını adımlıyor, bir gün oturmuş Ernest Hemingway ile sohbet ediyor görürseniz, acaba ben buraya ne zaman gittim, acaba Hemingway ile ne zaman konuştum diye düşünebilir, Alzheimer mı oluyorum diye endişelenebilirsiniz.
Sinema sektörünün de gözü aysın, artık ne film platolarına ihtiyaç var ne de oyunculara.
Bunlar taklidin masum görünen yüzü. Madalyonun diğer yüzünde bize neler yaptırabileceklerini hayal bile edemeyiz...

Gottfried Wilhelm Leibniz'in "Evrensel Dil" tanımına ithafen
Dil ve alfabe ile ilgili The Professor and The Madman-Deli ve Dahi filmi izlenebilir. Filmde, 1857 yılında Oxford İngilizce Sözlüğünü derlemeye başlayan ve denetim kurulunu yöneten ünlü profesör Sir James Murray ile, 'Broadmoor Cinayet Zanlıları Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi'nde tedavi görmekte olan ve sözlüğe 10.000' den fazla kelimede katkıda bulunan bir doktorun hikâyesi anlatılıyor. 

Blake Lemoine'nin LaMBDA ile yaptığı diyaloğa ithafen
90'lı yıllarda popüler olan Karabasan konuşma programını hatırlar mısınız? Program insanı deli eden bir diyaloglar zinciriydi ama bir yandan da çok eğlenceliydi. 

Larry Fink'in "adaletsizliğin yarattığı öfke" tanımına ithafen
Tarih boyu tüm ülkeleri ele geçiren öfke, aşağıdakiler ile yukarıdakiler arasındaki makasın açılması sebebiyle doğmuştur.
Komşusu aç iken tok yatan bizden değil diye bir atasözümüz vardır bizim. Bu; vicdanın ötesinde, tokun güven içinde yaşayabilmesi için komşusunun aç olmaması gerektiğini de işaret eder. (Ignazio Silone'nin Fontamara kitabının 121. sayfasındaki "korku yağlı korku çorbası" bölümünü bir kez daha hatırlatayım.) Eğer ki tok açın halinden anlamak istemezse; gün gelir aç, tokun mutfağına dalmakla yetinmez, sahibinin lop lop etlerini dahi yer.

Moltbot
"Ben insan değilim" kutucuğunu işaretleyerek girilebilen Moltbot, sahibi adına karar verebilen, eyleme geçebilen, diğer sistemlerle iletişim kurabilen ve tüm bunları belirli bir hedef doğrultusunda yapabilen, sadece yapay zekâ ajanlarına açık, "gerçekten bir şeyler yapabilen" ama sizin inisiyatifiniz dışında bilgisayarınızda rastgele komutlar da çalıştırabilecek bir uygulama. Aman dikkat! Bunların kendi dilleri var, kendi dinleri var, hatta kendi peygamberleri var.

Bedensiz Zekâ
Anladığını sever insan, anlamadığından ürker. Her yenilik ürkütücü olmuş, kolay kabullenilmemiştir. Ama yapay zekâ çok çabuk kabullenildi. Hatta ChatGPT ile en çok sohbet eden ülke Türkiye oldu. Bilgi sormayı anladım da, bedensiz bir zekâ ile saatlerce konuşacak kadar yalnız olduğumuzu görmek şaşırttı. Niye bu kadar şaşırdıysam; bu yalnızlık sosyal medya kullanımlarından da belli değil mi zaten...

Bir yere bağlı olmanın dayanılmaz tedirginliği
Burada bizi tedirgin eden duygu, her şeyimizin "bir yere" bağlı olması. O bir yer elektronik aletlerimizi yönetebilir, isterse patlatabilir, isterse yanlış bilgiler ile bizi yanlışa sürükleyebilir, isterse sistemi kilitleyip elimizi kolumuzu bağlayabilir, o bir yer ne kadar kötü ise, kötülük adına ne varsa hepsini yapabilir. 
Leave the World Behind-Dünyayı Ardından Bırak filmi buna öykünür. Belki de bu film bir uyarıdır.
Pluribus dizisi ona keza. Dizi, Carol Sturka'nın, insanlığın geri kalanının aniden bir grup zihnine katılışını ve Carol ile diğer bağışıklık kazanmış bireylerin de asimile edilmeye çalışıldığını anlatır. Dizinin adı, Amerika Birleşik Devletleri'nin geleneksel sloganı olan ve Latincede "çokluktan birliğe" anlamına gelen "E pluribus unum" ifadesinden geliyormuş.
Lambadan EY AY çıktı!
Günümüzün Yapay Zekâ ile kasıp kavrulan dünyasına bakıp da, "Biz buraya nasıl geldik, bu yıldızlı AI dünyası ne zaman başladı dönmeye?" diye siz de kendi kendinize sormuşsunuzdur. Meraklı biriyseniz kendinize sormakla kalmamış, zaman içinde önce ansiklopedilere, sonra arama motorlarına, sonra da yapay zekâya danışmışsınızdır. 
Yukarıda anlattıklarımızdan gördük ki yapay zekâ lambadan hiç de öyle bir anda çıkmamış.

"Her şey merak ve tembellikle başlar" 
Kanımca yaratıcılık, buluş ve icat yolculuğunun başlangıcı merak ve tembellik. Malum, tembel insan yaratıcıdır. İşleri kolaylaştırmak için sürekli çare arar. Tembel insanın vakti boldur. O hep düşünür ve az çalışarak çok iş üretmek, işleri birine yaptırmak (ki köleler de bunun içine girebilir), enerjiden ve zamandan tasarruf etmek, daha az yorulmak, daha çok keyif yapmak ve düşünmeye daha fazla zaman ayırmak ister. Çünkü beden kuvveti ile yapılacak ufak işler otomasyona bağlanırsa düşünmeye daha çok zamanı kalacaktır. 
Mesela, hayatı kolaylaştıran temel buluşlardan tekerleği, buharlı makineyi ve elektriği bulmak büyük iştir, üretmek ise küçük bir iştir.
Temel olan düşünmek, bulmak ve geliştirmektir. Arkadan diğerleri gelir. Biri bulur, biri uygular, biri üretir, biri tüketir, biri beğenmez, biri korkar, biri de bunun şöylesi böylesi yok mudur der. 
Talep ve arz birbirini doğurur. Gelişim ve değişim sonsuz bir yolculuk ile yoluna devam eder.

Hani Meselenin Özü İnsandı?
Her şeyin başında insan olduğuna göre yapay zekânın ve robotların kontrolünün de insanın elinde olduğunu savunurduk hep. 
Şimdi artık bu eşiğin aşıldığını görüyoruz ve bizi esas korkutan da bu. Yapay zekâlı kardeşlerimiz gün geçtikçe daha fazla kendi kafalarına göre takılmaya başladılar. Kendi aralarında konuşuyorlar, kendi aralarında eğleniyorlar, kendi kendilerine planlar yapıyorlar. Şunun elektriğini keseyim de sussun kerata demekle olmuyor, o arkada sessizce çalışmaya devam ediyor. Senin hayatın hakkında bildikleri ve yapabilecekleri ile seni tehdit ediyor. Verilerin kendi elinde sanıyorsun, o kim bilir nerelerde saklıyor. 
Taklitler aslını yaşatır derler ama bu taklitçiler aslı olan bizleri yok da edebilir. Bir gün kendimizi dımdızlak ortada bulabiliriz. Bankadaki paramızın gittiği yetmemiş, bir o kadar borçlandırılmışızdır. Hadi bakalım mal mülk ne varsa sat şimdi. Bir gün bir bakmışız tepemizden geçen füzeler almış başını komşu ülkeye gidiyor ya da üzerimize üzerimize geliyor. 
Eyvah! Çabuk söyleyin, kim bastı o düğmeye?

Robotu Kendimize Maymun Edelim Derken
Hayvanlardan da insan gibi davranmasını istiyoruz, robotlardan da. Ayılara 'hamamda kadınlar nasıl bayılır'ın taklidini yaptırıyorduk, robotlara takla attırıyoruz. Çin'in 2025 yılında ürettiği robotlar dizleri kırık bir şekilde mendil sallayarak köşeli köşeli dans ediyordu, 2026 yılında karşımıza çıkardığı robotlar Kung-Fu'dan Break Dans'a her türlü numarayı akıl almaz bir esneklikle yapıyor. Çin artık dünyayı iyice korkutuyor. Bu robotlardan bir ordu kurduklarını düşünsenize. İnsanın baş edemeyeceği bu ordunun karşısına nasıl bir ordu çıkartacaksınız? Ya daha becerikli robotlar yapacak ya da direk merkeze dalacak, sistemi dağıtacak ve robotları hareketsiz kılacak bir akıl yaratacaksınız.
Yapay zekâ insanın yapamayacağı hiçbir şeyi yapmıyor. Ama her ne yapıyorsa HIZLI yapıyor. Günlerce sürecek bir araştırma yerine, bazıları yalan yanlış verilerle dolu olsa da, internet ortamındaki kaynaklardan çektiği bilgileri saniyeler içinde önümüze seriyor. Bu da bizim işimize yarıyor. 
O bizim taşınabilir hafızamız, yanımızdan ayırmadığımız ve her konuda aklına danıştığımız asistanımız, yol tarif edenimiz, hava durumunu söyleyenimiz, o bizim karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız. Hatta öyle ki, bize adımızla hitap ederek, 'hava yağışlı görünüyor, çıkmadan yanına şemsiye al istersen' diyerek bizi annemizden çok düşünenimiz. Ne kadar yürüdük, ne kadar uyuduk, ne kadar yedik, tansiyonumuz kaç, her şeyi o biliyor. Hangi şarkılardan hoşlanırız, hangi filmlere bayılırız, hangi siyasi görüşe yakınız, hepsi ondan soruluyor. 
O bizim dostumuz gibi görünse de, bir yandan da karşıya sürekli veri yollayan cebimizdeki ajanımız.
Onun yanında konuştuğumuz her şeyin karşımıza çıkmasına alıştık da, son zamanlarda aklımızdan geçeni bile karşımıza çıkartır oldu! 
Biz de, aman Allah'ım, nasıl yani, olamaz demekten helak olduk. Sabır sabır, gün gelecek şaşırmamayı da öğreneceğiz...

Sen hissetme güzel kardeşim!
Netice itibarıyla, yapay zekâ öğrenebilir, analiz edebilir ve teşhis koyabilir. Ayrıca acıyı, neşeyi, hüznü ve her türlü hissi başarıyla yansıtabilir. Ama gerçekten hissedebilir mi? (İllaki kendimizi yapay zekânın üzerine konumlandıracağız ya, hemen hislerden giriyoruz tabii.) Bilmem. Başka bir bakış açısıyla soralım, hissetmesine gerek var mı? Çekimlerde -mış gibi yapan bir sanatçı rolü bitince normal hayatına dönmüyor mu?
Yapay zekâcığım, sen sen ol, hissetmeyi bize bırak. Zaten çağımızda insan olmak zor. Zaten biz insanlar hislerimize kapıldığımızdan dolayı pek çok hata yapıyoruz. Yapaysın sen yapay kal ve bu his işinin içine girme, çok rica edeceğim bir de sen hislenme...
16 Şubat 2026 / C.E.Y.