14 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Asırlık Hak Mücadelesi

31 Aralık 1929
Mert Rüstem Koleksiyonuna ait bu fotoğraf 1930'a girerken Türkiye, aşağıda okuyacaklarınız ise 2030'a ilerlerken gerileyen Türkiye...
Nasıl mı?
İşte böyle:
Biz bir salon dolusu insan, Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi tarafından Bursa Barosu, Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliği ile düzenlenen '100. Yılında Medeni Kanun ve Kadın Paneli'nde kadın haklarını ve miras hukukunu medenî medenî konuşurken, Bursa'da bir kadın, öğretmenlik yaptığı okulun çıkış saatinde eski nişanlısı tarafından vuruldu
Yazı bu kadar. Dağılabiliriz.

"Hiç mi ilerlemiyoruz?"
Her sözün boşa düştüğü, her cümlenin anlamını yitirdiği zamanlar olur hani; yukarıda yazdığım haberi okuduğum zaman "Biz neyi konuşuyoruz ki?" dedim kendime. Sonra da; "İşte tam da bunu konuşuyoruz!" dedim. Yine ikna olmadım ve kendime şunu sordum: 
"Peki neden bir asırdır konuşuyoruz, hiç mi ilerlemiyoruz?" 
Ve kapaktaki fotoğraftan utandım...

"Kötülük, bir başkasını görmezden gelmektir"
Malum; birçok ülkeden önce teslim edilmiş hukukî haklarımız ve birçok ülkeyle eşit kanunlarımız var. Var da; kadınlar yüz yıl sonra neden hâlâ görmezden geliniyor, neden hâlâ ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, neden kadınlar hâlâ insanca yaşamak için tırım tırım tırmalıyor, nedir bu mücadele, niye bu kadar yoruyorsunuz bizi?
Ve neden doğuştan gelen yaşama hakkımız dahi bir erkeğin namlusunun ucunda? Bir erkek bir kadını delik deşik etme, psikolojiğinden ekonomiğine çeşit çeşit şiddet uygulama hakkını nereden alıyor?
Sadece ERKEK doğmuş olduğundan mı?
Diyeyim dedim; hiç kimse kendi inisiyatifi dışında sahip olduğu özellikleri sebebiyle yüceltilemez de aşağılanamaz da...

"BEN ve benim dediklerim, benim isteklerim!"
Maalesef ki bu kanun tanımazlıktan öte bir şey. Bu, bir insanı hiçe saymak. Bu, saf kötülük. Bu, cezasız kalacağını, toplum tarafından dışlanmayacağını bilmek. Bu bir empati yoksunluğu, bu bir özgüven fazlalığı, bu bir ego şişmesi, bu bir "ben"lik hadisesi. 
"BEN ve benim dediklerim, hep benim isteklerim!"

Yaşadığım kızgınlıkla lafı çok uzattım. Şimdi artık paneldeyiz…

Tijen Sözeri Barın
Medenî Kanun Yüz Yaşında
Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Başkanı Tijen Sözeri Barın'ın açılış konuşmasıyla başlayan 100. Yılında Medeni Kanun anması etkinliğine, Bursa CHP Milletvekilleri Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Hasan Öztürk, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Direkçi, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Metin Tunçel, Mudanya Belediyesi Başkan Yardımcısı Av. Baran Güneş, Bursa Barosu, Bursa Barosu Kadın Hakları Merkezi, Kent Konseyi Başkanları, siyasi partilerin kadın kolları, BTSO Eğitim Komisyonu, STK üyeleri ve başkanları ile Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer katıldı.
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Tijen Sözeri Barın, "Bugün burada sadece 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun'un yıldönümünü kutlamak için değil, bir milletin tebaadan vatandaşa, bir kadının ise hür bir bireye dönüşme devrimini selamlamak için bir aradayız." sözleriyle başladı, "Türk Medeni Kanunu'nun yüzüncü yılı kutlu olsun!" diyerek sürdürdü.  
Medeni Kanun sadece bir hukuk metni değil, Cumhuriyet'imizin çağdaş uygarlık hedefinin temel taşıydı. Kadını her alanda erkek ile omuz omuza getiren bir devrim, laikliğin ve demokrasinin en büyük teminatıydı. Atatürk, "Medeni hukukta takip edeceğimiz yol medeniyet yolu olacaktır!" demişti. TKB Bursa Şubesi bu büyük hukuk reformunun sadece koruyucusu değil, hakların daha ileriye taşımanın temsilcileriydi. Biliyorlardı ki Medenî Kanun zayıflarsa demokrasi zayıflar, kadın geri kalırsa toplum karanlığa gömülürdü.  

Medenî Kanun Medeniyet Demektir 
Açılış konuşmasının ardından TKB Bursa Şubesi üyelerinin "Medenî Kanun"u tanımlayan sözlerinden oluşan kısa bir video izlendi.  
Medenî Kanun demek 'Türk kadının haklarının güvence altına alınması; eşit miras, eşit temsil, eşit yaşam için en büyük güvence; ailede kadın ve erkek eşitliği; kadına yönelik yapısal şiddetin son bulması; çağdaş kadınlarla çağdaş toplum yaratmak' demekti. Medenî Kanun Cumhuriyet'in imzasıydı...
Etkinliğin konukları da panel öncesi kısa birer konuşma yaparak günün anlam ve önemine değindiler.
100. Yılında Medenî Kanun ve Kadın Paneli
Moderatörlüğünü Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'nın yaptığı panelde Dr.Öğr.Üyesi Yasemin Kurtoğlu "Tarihte Medenî Hukuk Örnekleri"Doç.Dr. Aysenur Şahin Caner "Medenî Kanun ve Aile Hukuku"Doç.Dr.Arb.Av. Çiğdem Mine Yılmaz da "Medenî Kanun ve Miras Hukuku" başlıkları altında birer sunum yaptı. 
Panelin kapanış konuşmasını konuşulan konuları özetleyen bir anlatım ile yine Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'ya ait idi.

"Tarihte Medenî Hukuk"
Yasemin Kurtoğlu anlatımını kısaca özetlersek: Medenî sözcüğü Arapça medine (şehir) kelimesinden türetilmiş ve medineli (şehirli) anlamına geliyor. (Medeni Hukuk - Şehirli Hukuk) Roma Hukuku'nda Romalılar kuralların sadece Roma şehrinde yaşayanlara (Ius Civile) özgü olmasını uygun görmüşler ve dışarıdan gelenlere uygulamamışlar. Çünkü Romalı olmak, kurallardan yararlanabilmek ve ayrıcalıklı olmaktır. 
M.Ö. 2300'e gittiğimizde ilk yazılı hukuka, medeniyetin başlangıcına varıyoruz. İlk yazılı kanun metni Sümer Kent Devleti Lagaş Kralı Urukagina döneminde yazılmış. O dönem yazılan medeni kanuna göre boşanmak isteyen kocalar devlete 6 şegel boşanma bedel ödemeli (bu kanun erkeklerin şikâyeti üzerine kaldırılıyor), kadın boşanmak isterse nehre atılıyor. Hammurabi kanunlarında ise boşanmak isteyen kadın önce incelemeye alınıyor. İnceleme sonrası kadın evini ve iffetini koruyan bir kadınsa ve bir kabahati yoksa ve ihmalkâr olan kocaysa, o zaman kadına boşanma hakkı tanınıyor. Aksi takdirde kadın nehrin dibini boyluyor. 
Kadınlar birden fazla eş bulundurursa (ki yasak) yine nehre atılma ile cezalandırılıyor. 
Nişanlanma ve nişan bozulma da kurallara bağlanmış. Nişanda erkek tarafı kız tarafına hediye verecek, nişanı kız tarafı bozarsa aldığı hediyelerin iki katını ödeyecek. Nişanın bozulmasına damadın arkadaşı sebep olursa kız tarafı hem iki kat bedel ödeyecek hem de kız, nişanın bozulmasına sebep olan kişi ile evlenmeyecek.
Hammurabi Kanunlarında (m.128) der ki: "Eğer bir adam bir kadını alır fakat sözleşme yapmazsa o kadın adamın karısı değildir!"
Levirat evliklerde, kadının kocası ölürse kadın koca tarafının erkekleri ile evlendiriliyor. Kocası ölen kadının eşini seçme hakkı yok, kişinin kim olacağına kayınpeder karar veriyor. (Gelini kendi de alabilir, diğer oğullarına da verebilir.) 
Çokeşlilik kadının ağır hasta ya da çocuk sahibi olamaması durumunda devreye giriyor. İkinci evliliği yapan adam ilk eşine ölene kadar bakmakla yükümlü. Eski eş hastaysa eğer, yeni eş ona da bakmak zorunda. Asurlular döneminde boşanan erkeğin karısına tazminat ödemesi erkeğin canının isteğine bırakılmış. (Kanunları erkeklerin yazdığını söylememe bilmem gerek var mı?)
Yasemin Kurtoğlu yaptığı sunumda, Sümerliler ile başlayan medenî hukuk konusunu günümüz hukukuna kadar getirdi.

"Medenî Kanun ve Aile Hukuku"
Doç.Dr. Ayşenur Şahin Caner Türk Aile Hukuku'nda nişanlanma, evlenme, evlilik birliği, mal birliği ve mal ayrılığı, boşanma, nafaka, velayet, vesayet ve evlat edinme konularını anlattı. Yasalarda zayıfların korunması esastı. Önceleri kadın dışarıda çalışmıyorsa eve maddi katkı sağlamıyor olarak görülüyor ve evlilik sırasında edinilmiş mallarda hak sahibi olamıyordu. Artık oluyor. Çünkü kadın evde de çalışıyor. 
Ayşenur Şahin Caner Medenî Hukuk ile ilgili tüm kanunları maddeleriyle ve içerikleriyle detaylıca anlattı. 

"Medenî Kanun ve Miras Hukuku"
Çiğdem Mine Yılmaz eşi ölen kadının/erkeğin miras hakkının evlatlar ya da alt soylar ile olan bağını anlattı. Eskiden erkeğin yasal eşi dışında bir başka kadından olan çocuğu babasının yasal miras haklarına sahip değildi. Artık sahip. (BaĞzı aileler bunu hiç "beğenmiyor"sa da çocuğun günahı ne?) Bu arada; boşanma aşamasında olunan eş vefat ederse, kalan eş hukuken evli görüldüğü için (kusurlu taraf olduğu ispat edilmemişse) tüm miras hakkından faydalanıyor. 
Çoğunlukla kadınlar dinlediği, erkek konuklardan bazılarının açılış programının ardından ayrıldığı etkinlik, konuk konuşmacılara çiçek takdimiyle sona erdi. 
Bu arada Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer de unutulmadı.

Ey Kadın, Sen Nereden Çıktın?
Bu kıymetli sunumların özetlerinin ardından, "kadın" üzerine pek çok yazı kaleme almış bir kişi olarak, tam da '14 Şubat Sevgililer Günü'nde birkaç kelam da ben edeyim.
Sümerlilerle başlayan, Fransız Devrimi ile devam eden yasa oluşturma süreçlerinde kadını konumlandırmak hep zor olmuş.
1789 Fransız Devrimi'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla yayımlanan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde kadınları ara ki bulasın. Neden mi? Nedenini bir bilen olarak Araş. Gör. Diren Çakmak, "Fransız Devriminde Kadın: Eksik Yurttaş" başlıklı çalışmasında devrim öncesi Fransız kadının yerini şöyle anlatır:
"Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınların erkeklerle eşit bir statüye sahip olmamaları bir yana, erkekler nezdinde kötü bir imaja sahiptiler. İkiyüzlülük ve diğer tüm erdemsizliğe dair özellikler kadınlara atfedilirdi. Öyle ki hem Montesquieu hem de Rousseau'ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü, bir diğer deyişle istediğine ulaşmak için gerçek duygularını gizlemeyi kadınlar öğretmiştir. Devrimden önce ve devrim süresince üst sınıf kadınları kamu alanına girmek için edebiyatın, sanatın ve gündemdeki siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu salonları kullanmışlardır. Ancak bu salonlar, 
birçok erkeğe göre erdemin çiğnenmesiydi. Erdemin galip gelmesi için kadının ait olduğu özel alanda kalması gerekmekteydi."

Kadının adı 'Sevgililer Günü'nde bile yok
14 Şubat demişken; kökeni Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan '14 Şubat Sevgililer Günü'nün kadın-erkek sevgililiği üzerine değil de, Valentine ismindeki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günü olduğunu öğrenince, kadının adı sevgililer gününde bile yokmuş demiştim. 
Hoş, sevgi gününü sevdiğinin kalbinde geçirmek esas olan. Konuyu hediye beğendirme gününe çevirmemek, sevgiyi verilen hediyenin ederiyle ölçmemek, önemsemek, özlemek, değer verdiğini ve sevdiğini göstermek; işte bu kadar...

Romanlar Öyle Yazıyor
Günümüz Avrupa'sı öncesini anlatan kitaplarda ve filmlerde görürüz ki ölen eşin ardında bıraktığı miras karısına ve kız çocuklarına kalmıyor. Eğer ailenin erkek çocuğu varsa en büyük olana, erkek çocuk yoksa babanın erkek kardeşine kalıyor. O yüzden de anneler kızlarını allayıp pullayıp bir an önce iyi bir yere vermek istiyor. Kızlar balolarda piyasaya çıkarılıyor, sosyeteye takdim ediliyor, böylece "vakitlerinin geçmemesi", "hasarlanmamaları" ve "evde kalmış kız kurusu"na dönüşmemeleri sağlanıyor. 

Savaşta Dışarı, Barışta İçeri
Avrupa'da kadınlar, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası evlerinin dışına çıkıyor. Savaşa giden erkeklerin yerini alıp hayatı idame ettiren, tarladan santrale kadar her konuma yerleşen kadınlar, savaş bitip de erkekler geri geldiğinde kendilerine verilen "Evinize dönün!" emrini uygulamıyor. Erkekler de sadece zor zamanlarda değil, bol zamanlarda da hayatın her alanını kadınlarla paylaşmayı, onlarla yaşamayı öğreniyor.
Kurtuluş Savaşımız sırasında Anadolu kadının gösterdiği gayret de aynı şekilde takdire şayandır ve görmezden gelinemez. Mustafa Kemâl bu gayretin karşılıksız kalmamasına daha savaş meydanında karar vermiştir. "Savaş bitince kadınlar için şunu şunu şunu yapacağız!" demiştir ve hepsini tek tek yapmıştır.

Günümüz erkeğinin kadınla derdi ne?
Kadın ilerlesin, gelişsin diyoruz da, kadının tek başına ilerlemesi yeterli olmuyor. Günümüzde yaşanan şiddetin altında da belki bu yatıyor. Kadın daha çabuk uyum sağlayıp daha hızlı koşuyor, erkek ise daha yavaş kalıyor. Geride kaldıkça yıllardır sürdürdüğü "hükümranlığın" çöktüğünü düşünüyor. Oysaki bu hükümranlık onun omuzlarına ne kadar ağır bir yüktür. Bunu paylaşıp hafifletmek varken, emek kısmını kadına yükleyip güç kısmını kendi elinde tutmak istemek ne kadar adaletsizdir. 
Kadın erkek yan yana yürünen evlerde büyüyen çocukların böyle bir derdi yoktur. Çünkü en iyi öğrenme aracı gözdür.
Namustan tutun da yuva yapmaya kadar her şeyin hani o "beğenilmeyen" kadına yüklendiği ve kadının sürekli aşağılandığı evlerde büyüyen çocuklar, ya onların derdi? Üstüne bir de, "Oğullarınızı da siz yetiştiriyorsunuz!" diyerek ortaya çıkan anormalliklerin tüm sorumluluğun yine kadına yıkılması! 
Ne demiştik, en iyi öğrenme aracı gözdür.
Kızmak yok, sen ne gösterirsen çocuk onu doğru bilir, onu öğrenir. 

Ev Kadını Çalışmayan Kadın mı?
Dışarıda mesaili ve bordrolu çalışan kadın evindeki işlerini yapması için evine yardımcı kadın alıyor ve yardımcı kadın "çalışan kadın" olup sigortası ödeniyor. Aynı işi yapan ev kadını ise basitçe "ev kadını" olarak nitelendiriliyor. Ne bir maaş, ne bir sigorta. Sadece boğaz tokluğuna. Beğenmezsen de kapının dışına! Ama artık öyle değil ve baĞzı erkekler bunu hiç "beğenmiyor"!

Boş Ol, Boş Ol, Boş Ol
Boşanmalardaki en büyük sorun velayet ve nafaka konusu. Öncelikle, kadının boşanmak istemesi erkeğe çok koyuyor. Niyeyse erkek istenmemeyi hazmedemiyor. Kendisinin kadını istiyor olmasını yeterli buluyor. Kendi gönlü bir başkasına kaydığında ise onlarca yıllık eşini tığ teber bir halde kapının önüne koymaktan zerre kadar çekinmiyor. 
Nafaka mevzubahis olduğunda erkek kişi; "Bu kadın hem bana (her şekilde) hizmet etmiyor hem de üste para mı vereceğiz!" diye düşünüyor. Yıllarca ev dışında çalışmamış, hayallerinden gönüllü ya da zoraki vazgeçmiş bir kadını çocuğu ile birlikte nafakasız bırakabiliyor. Yasal olarak belirlenen nafakayı doğru düzgün ödemiyor. Ödediği nafaka ile partilendiğini, parasının başka erkekler ile yendiğini, kendi parası ile kadının gününü gün ettiğini düşünüyor. Kadın ise (istisnalar bir yana) o sırada çocukları ile hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyor. 
İstisnalarda ise zengin bir koca avlayıp, üstüne bir de çocuk yapıp, hayatını garanti altına almak, ömür boyu yan gelip yatmak var. 

Hayat Müşterek
Güzel kardeşim sen de biraz gözünü aç. Hormonlarını biraz dizginle. Sadece güzel diye bir kadına kapılma. Aklına, mantığına ve duruşuna bak. Erkeklik taslayıp "Ben karımı çalıştırmam!" deme. Tembellik edip "Sen çalış ben yatayım!" deme. "Ben erkeğim, benim dediğim olur!" deme. "Çocuğu ben yaparım sen bakarsın!" deme. Kadını kendine muhtaç bırakıp bundan zevk alma. Hayatını sana muhtaç olmayan bir kadınla paylaş. Ki evlilik de kolay olsun, ileride boşanmak gerekirse boşanmak da...

Avukat Kadınlar
Erkeklerin bitmek bilmeyen adaletsiz tutumları kadınları HUKUK'a yöneltmiş olmalı ki son dönemlerde kadın hukukçuların, özellikle de kadın avukatların sayısında epey bir artış var. Onların birçoğu davalarda pozitif kadın ayrımcılığı yapsa da, birçoğu adil davranıp kanun ne diyorsa onu uyguluyor. İçindeki anaçlıkla kadına da erkeğe de haksızlık etmiyor. Sonuçta kız çocuklarımız da bizim, oğullarımız da. Hangisinin mağdur olmasını isteriz ki?
Her şeyin başı adil olmak, adaletli davranmak. Bunu içselleştirmiş olan kendi iç adaletinin sesini dinliyor, olmayana ise kanun nizam işlemiyor, o hep arka yollara baş vuruyor.

İçimizdeki BEN
M.Ö. 2300 yıl artı M.S. 2026 yıl eşittir 4326 yıl eder. Evlerden sokaklara taşan cinnet haline bakarsak, her türlü teknolojik ilerlemeye, her türlü kanun maddesine karşın insanlık namına pek de ilerleyemediğimizi görüyoruz. En ufak bir tahrikte ta derinlerimizdeki o ilkel "yaratık" bizi çok kolay ele geçiriyor. Sonrası, vahşet...

Kalu Beladan Beri 
Türk kadını için mücadele bir asırlık olsa da, esas mesele Kalu Beladan Beri süren, çözülemeyen, ancak kanunlarla kontrol edilebilen bir mesele. Tabii ki kanunu sadece koymak yetmez, uygulamak da lazım. 
Kazanılmış haklar kendiliğinden korunmuyor. Cumhuriyet'in imzası ve çağdaşlığın adı olan bir asırlık hak mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdürmek de lazım. 
14 Şubat 2026 / C.E.Y.

Türk Kadınlar Birliği ve Bursa Şubesi
Türk Kadınlar Birliği ilk olarak 7 Şubat 1924 tarihinde kurulur. Kurucuları arasında, Nezihe Muhittin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye (Sertel) vardır. Şükufe Nihal aktif üyelerden birisidir. Derneğin kuruluş amacı, kadının siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanmasıdır. Çalışmalar sonucu, 1926 yılında kabul edilen Medeni Yasa ile kadınlar toplum içinde kimliğini elde eder, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını yasayla kazanır. 1935 yılında yapılan beşinci dönem milletvekili seçimlerinde, Meclis’e 18 kadın milletvekili girer. Amaçlarını gerçekleştirdiğini düşünen Türk Kadınlar Birliği dernek için fesih kararı alır.
Mevhibe İnönü’nün de yer aldığı kurucularla 13 Nisan 1949'da dernek ikinci kez kurulur. Hakların kazanılması için olduğu kadar korunması ve geliştirilip genişletilmesi de gereklidir. 
Aynı yıl Dr. Behiye Olgaç'ın girişimleriyle Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi açılır. Ancak 1960 öncesinde Behiye Olgaç'ın politikaya atılması nedeniyle şube kapanmak zorunda kalır. Birliğin Bursa Şubesi ikinci kez 1991 yılında dönemin Bursa Valisi Erdoğan Şahinoğlu’nun eşi Zerrin Şahinoğlu başkanlığında, Günay İzer, Prof. Ülkü Özalp, Tamay Akan, Ayşe Kaya, Fatma Aydemir ve Şükran Aşlar tarafından kurulur ve bugüne kadar gelir. 

TKB Bursa ile yazılar:
"Biz Yoksak Siz Yoksunuz" / 5 Aralık 2023

12 Şubat 2026 Perşembe

Yaren Leylek Nilüfer'e Kondu

Koza Dağcılık ve Doğa Sporları Spor Kulübü ile Koza Kültür, Sanat ve Doğa Derneği, 'Yaren Leylek ve Adem Amca' hikâyesinin kahramanları olan Yaban Hayat Fotoğrafçısı Alper Tüydeş ile Adem Amca'yı Nilüfer'de ağırladı. 11 Şubat akşamı Karaman Dernekler Yerleşkesi'nde düzenlenen etkinliğin ardından Adem Yılmaz ve Alper Tüydeş, kendilerini sabırsızlıkla dinleyen çocuklara bir balıkçı ile leyleğin dostluk hikâyesinin anlatıldığı "Adem Amca ve Yaren Leylek" kitabını imzaladı. Etkinliğin ardından Adem Yılmaz ve Alper Tüydeş'e birer teşekkür plaketi takdim edildi.
Yıllar boyu kayığına konan bir leylekle yaşadığı ve kitaba ilham veren dostluğu Adem Amca anlatmış, Alper Tüydeş kaleme almış, Ahmet Uzun resimlemiş ve ortaya böyle bir kitap çıkmıştı.
Kitap 7+ yaş üzeri olduğundan kitabı ben de aldım ve Adem Bey ile Alper kardeşime imzalattım. Alper Tüydeş ve Adem Yılmaz gibi Karacabeyli olduğumdan ve hikâyeyi neredeyse başından bu yana takip ettiğimden, bu söyleşinin ve bu kitabın anlamı benim için daha bir farklıydı.
Doğaya dönüş
Alper Tüydeş, doğayla tanışmasının avcılıkla başladığını, çocukluğundan bu yana belgesel düşkünü olduğunu, fotoğraf makinesi sayesinde kendini doğanın kucağında bulduğunu, doğa fotoğrafları çekmeye başlayıp da doğal hayatın ve hayvan dünyasını çektiği karelerden gördüğünde doğanın ne kadar yıpranmış ve tükenmekte olduğunu gördüğünü, bu farkındalığını daha geniş kitlelere ulaştırmak adına, özellikle çocuklardan başlamak üzere ulaşabildiği her yere ulaştırmaya çalıştığını anlatarak tanıttı kendini.
Hikâyeler çağırır
Uluabat gölündeki bir köyde bir leyleğin çatılardaki dal parçalarını toplayarak yuva yaptığını gören bir kız çocuğu, bulduğu dal parçalarını balkondan çatıya atmaya başlar. Leylek de yürüyerek dal parçalarını çatıdan alıp yuvasına taşır. Bu nahif hikâyeyi duyan Alper benzer bir hikâye aramaya başlar.
Bir gün Eskikaraağaç köy kahvesinde otururken böyle bir hikâye var mı diye sorar. O anda karşısında oturan ve daha önce tanışmadığı Adem Yılmaz, "Benim kayığıma her sabah aynı leylek konuyor" der.
Adem Yılmaz, yıllarca Bursa'da çalışan, 2011 yılında emekli olunca baba ocağı olan Eskikaraağaç köyüne dönen bir balıkçıdır. Döndüğünün ikinci günü balığa çıktığında kayığına bir leylek konmuştur. Adem Amca tüm sevecenliği ile ağındaki balıklardan vermiştir leyleğe. Leylek bir daha ayrılmamıştır yanından. Her yıl mart ayında gelmiş, Adem Amca'nın kayığına konarak "Ben geldim" demiş, eylül geldi mi de toparlanıp gitmiştir. Önceleri değil ama sonraları eşini de getirmiştir kayığa.
Alper bu hikâyeyi duyunca ertesi sabah (Adem amcanın 'erken gel' talimatı ile) düşer yola. Köye vardığında kıyıdan birkaç metre açıkta Adem amca ile leyleğin birbiriyle konuşmasına ve leyleğin Adem amcanın verdiği balıkları yiyişine şahit olur. Bu anları fotoğraflar ve sosyal medyada yayımlar.
Leylek ve Adem amca birkaç yılı böyle geçirir. Hikâyeleri sosyal medyada görünür olmaya başlar. Artık leyleğe bir isim bulmak lazımdır.
Köyün muhtarı "Yaren'den güzel isim mi olur?" diyerek leyleğin adını koyar. Yıllar sonra Yaren'in eşine de Nazlı ismini vereceklerdir.
Adem amca belediyeden, yuvası evine biraz uzak olan Yaren'in kendi evine yakın bir yere taşınmasını talep eder. Olurdu olmazdı, gelirdi gelmezdi derken Yaren yeni kurulan yuvaya eşiyle birlikte taşınır.
Adem amca Yaren'e balık verirken, onun doğasını bozmayacak, avlanmasını etkilemeyecek kadar vermeye dikkat eder. Yaren ve Nazlı'nın bebekleri yumurtadan çıkıp da yeterince güçlendiklerinde onlara yine göç yolu görünür. Adem amcayı da bir dahaki yılın heyecanı sarar.
Yaren'in hikâyesi ilgi gördükçe insanların leyleklere bakışı değişir. Pek çok sebepten dolayı etrafta leylek yuvası görmek istemeyen insanlar leyleklerle barışır. Öyle ki; belediyeden, evlerinin yanındaki boş direğe yuva için platform konmasını talep edenler olur. Yurdun farklı şehirlerinden leylek hikâyeleri gelmeye başlar.
Mart'ın 1'inde ovada, 15'inde yuvada
Her yıl şubat sonu "Yaren ne zaman gelecek, gelebilecek mi, geldi, gelmedi" haberleri yayılır sosyal medyada. Asparagas haberler yapılır. Oysa Alper Tüydeş'in kendi YouTube kanalında yuva canlı olarak izlenebiliyordur. Geliş vakti yaklaştıkça Yaren hayranları gece gündüz ekran başında onu bekler. Ama Yaren gece hiç gelmez, hep gündüz gelir.
"Her yıl gelen leyleğin Yaren leylek olduğunu nereden biliyorsunuz?" diye sorulunca, "Bu bir his." der Adem Amca. Yaren hep aynı yuvaya gelir, gelir gelmez Adem Amca'nın kayığına konar, Adem Amca ona balık verir ama onların hikâyesi birkaç balıktan ötedir.

Leylek Leylek Havada
16 Nisan 2025 tarihinde kaybettiğimiz Bursa Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Biyosistem Mühendisliği Bölümü emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. İsmet Arıca ve eşi Ziraat Mühendisi Franziska Arıca'nın yaptıkları çalışmalar ile bölgede leylek bilinci uluslararası düzeye yükselir. Çift, "Leylek Dostu Köyler Projesi"ni yürütür. Bu proje sayesinde Eskikaraağaç, Avrupa Birliği Leylek Köyleri Ağı'na katılır. Arıca çifti bölgedeki leyleklerin gittikçe azaldığını görür. Çift, ıslak meraların doğal yolla ıslahı için kolları sıvar. Göl kenarındaki meraların içinde büyümüş olan sazlar ve dikenler bir kereye mahsus biçilir. (Sazların fazlalığı büyük kanatlı, uzun bacaklı kuşlar için tehdittir. Bu kuşlar sazlıklara inemez, inse de kalkamaz. Çünkü inerken de kalkarken de aynı uçaklar gibi piste ihtiyaçları vardır.) Köyden alınan inekler meraya salınarak ineklerin otları yemesi ve merayı taze tutması sağlanır. Bir yıl içinde mera sağlıklılaşır. Mera ve göl arasındaki sazlıklar azalınca, göl taştığı zaman pelikan, flamingo ve leyleklerin avlanabileceği bir yaşam alanı, yani ıslak mera oluşur.
Leylekler turizmi olumlu etkilerken göldeki balık nüfusunun artışını da sağlar. Köy ahalisi gölde avlanmak yerine kayıkları ile turist gezdiriyordur. Bu da leyleklerin rızkını çoğaltıyordur.
Doğayı sömürmek değil, paylaşmak lazımdır.
Fotoğraf: Müfit Ateş
Azalan Leylek Nüfusu
Şu anda Eskikaraağaç köyünde sadece dört leylek yuvası var diyor Alper Tüydeş. Yaren'in ayaklarına halka takılmış olan yavruları Fadıllı, Gölyazı gibi çevre köylerde yuva kurmuş. Yaren yetişkin bir leylek olduğu için ayağına halka takılamıyormuş. O yüzden de rotası da, bir dahaki sene gelip gelmeyeceği de bilinmiyor.
Önümüzdeki ayın soruları şimdiden hazır: Yaren Leylek ne zaman gelecek? Gelecek mi? Gelmeyecek mi? Geldi mi? Gelmedi mi?
Yine bir heyecan fırtınası, yine mutlu kavuşma, yine Yaren ailesi, yine büyüyen bebeler ve yine veda...

Yaren'in bunlardan haberi yok ama
Yaren Leylek ders kitaplarına girdi. Belgeseli çekildi. Belgesel film 2020 yılında Çekya'da düzenlenen Prag Film Ödülleri'nde birinci seçildi. Sinema filmi oldu. Sanatçı Aydilge şarkısını yaptı. Kitabı yazıldı. Yaren sayesinde bir leylek kitlesi oluştu. Adem amcanın dediği gibi, bu dostluk onunla birlikte daha birçok kişinin hayatını değiştirdi.
Evet, Yaren'in bunlardan haberi yok ama tüm Türkiye onu çok seviyor ve yollarını heyecan içinde gözlüyor.
Alper Tüydeş
Alper Tüydeş sadece kuşlarıyla değil, Perseid Meteor Yağmuru buluşmalarıyla, Longoz ormanlarında Türkiye'nin sevilen isimleriyle yaptığı sohbet programlarıyla, Karacabey'e kazandırdığı Tarihî Fotoğraf Galerisi ile, yurdun çeşitli bölgelerinde çektiği tilkiden yaban kedisine hayvan fotoğraflarıyla geniş kitlelere ulaşmış bir isim. Esprili anlatımı ile insanlarla göz hizasında sıcak ilişki kurabilmesi ve kapsama alanının geniş, etki alanının büyük olması hepimizin şansı.
Hayat içinde fark etmediğimiz, sıradan bulduğumuz ve umursamadığımız küçücük şeyleri fark eden birileri illa ki olur. Sayıları azdır. Onlar görür, duyar, işaret eder, yetmez alır ortaya çıkartır, başkalarının da farkına varması için adeta çırpınır. Alper de öyle biri işte. Bunca hoyratlığın ve bunca duyarsızlığın içinde Karacabey için, Bursa için, Türkiye için bir kıymet. Kıymeti biline ve bu çabalarına el verile. 
Bu bakımdan Koza Dağcılık Kulübü'nü duyarlılıkları ve farkındalıkları için ayrıca kutluyorum. 

Bir Fotoğrafın Ettiği
Pandemi döneminde, 14 Mayıs 2020 tarihinde yazdığım ama taslaklarda kalan bir yazım vardı. Yazının bir bölümü ile o günleri bir kez daha analım:
"Kuş Adam" Alper Tüydeş'in çektiği doğa, özellikle de kuş fotoğraflarını görüp de hayran olmayan yoktur. Alper kardeşimiz Karacabey Longoz Ormanları'ndan tutun da Gölyazı'daki "Yaren Leylek ve Adem Amca" öyküsüne kadar uzanan bir çeşitlilikte Karacabey'in kültür tarihine sağlam bir imza atıyor.
Hele de sosyal medyada şu sözlerle paylaştığı o fotoğraf yok mu: "Manyas Kuş Cenneti'nde sakinliği fırsat bilip ele geçirdikleri kayıkla eğlencenin dibine vuran flamingo ve pelikanlar. Sanki biz yokken çok daha mutlular :)" 
Evet, sanki 'Mavi Tur'a çıkmış bir aile koyun birine demirlemiş de, çoluk çocuk denizin keyfini çıkartıyor gibiydi manzara.

Bunu böyle düşünen ArtByBurcu'nun 
fotoğrafı karikatürize etmesiyle ortaya çıkan görsel yine Alper tarafından paylaşıldı.
Corona günlerinde insan ile doğa arasındaki savaşın galibi belliydi ve kazanan taraf galibiyeti coşku içinde kutluyordu.
12 Şubat 2026 / C.E.Y.

Alper Tüydeş, Karacabey ve Yaren Leylek Üzerine
Karacabeyliyim ben / 28 Mayıs 2016 

7 Şubat 2026 Cumartesi

İyi Fotoğraf Çeken Çocuk Fatih Özenbaş

Bursa Kent Konseyi Ressamlar Çalışma Grubu tarafından 5 Şubat 2026 Perşembe günü düzenlenen etkinliğin konuğu "Fotoğrafçı" Fatih Özenbaş idi.
Bursa Kent Konseyi Ressamlar Çalışma Grubu Temsilcisi Ramazan Alper'in "hoş geldiniz" konuşmasının ardından Fatih Özenbaş kısaca fotoğraf makinesi ile tanışmasını anlattı, sonra da fotoğrafları öyküleriyle dinledik.  
Bursa Atatürk Kültür Merkezi, Merinos Yerleşkesi Koza Salonu'nda düzenlenen etkinliğe kent konseyi üyeleri, Fatih Özenbaş'ın ailesi, yakın çevresi ve boynunda fotoğraf makinesi ile müzik adamı Fatih Erkoç katıldı. Boynunda fotoğraf makinesi ne alaka derseniz; Fatih Erkoç bir sanatçıydı ve fotoğraf da onun kapsama alanındaydı. Çektiği fotoğraflardan oluşan “Işık ve Gölge” Sergisi, 9 Temmuz - 10 Ağustos 2025 tarihleri arasında Marina Yacht Club Bodrum’da açılmıştı. 
Bugün ise fotoğrafçılık ve fotoğrafçı arkadaşı Fatih için aramızdaydı.
Etkinlik, Ramazan Alper'in Fatih Özenbaş’ teşekkürleri ile nihayetlendi.
Fatih Özenbaş kimdir?
Bilenler iyi bilir ama bilmeyenler için yazalım: Fatih Özenbaş, 17 Kasım 1964 doğumlu, Setbaşı İlkokulu, Bursa Erkek Lisesi ve Uludağ Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu, doğma büyüme bir Bursalı. 
Bursa'nın dağı denizi, çarşısı pazarı onun oyun alanı olan Özenbaş, ilk fotoğrafını 1982 yılında Uludağ'da çeker. Fotoğrafın kahramanları üç küçük köpektir. 1983'te Side'ye düzenlenen okul gezisine evdeki fotoğraf makinesini gizlice götürür. Geziyi bir makara film ile tamamlar. Filmleri banyo eden Bursa'nın fotoğrafçısı Sedat Yalım çekimleri çok beğenir. Fotoğraf yolculuğu sessizce başlamıştır. Maalesef ki kısa bir süre için "sessizce" devam edecektir. Şöyle ki:

Bursa'dan bir Cat Stevens geçti (mi?)
1977 yılında Müslümanlığa geçerek Yusuf İslam adını alan Cat Stevens, İslamî grupları ziyaret için 1986 yılında Bursa'ya gelir. Yeterli İngilizcesi olmayan gruplar Stevens ile anlaşabilmek için müziğe ilgisi olduğunu bildikleri, İngilizcesi de olan Fatih Özenbaş'ı gruba davet ederler. Özenbaş yanına makinesini ve 1 (yazıyla BİR) makara film alarak gider. Bir-iki kare fazla çekebilmek adına filmi makineye kendine özel bir teknikle yerleştirir. Cat Stevens ile Ulu Camii senin Heykel benim gezerken, Stevens'ı kâh toplulukla kâh kendisiyle birlikte kâh yalnız çekerken o makarayı tamamlar. Banyo edilince makineden çıkacak fotoğrafların heyecanı ile soluğu fotoğraf stüdyosunda alır. Ancaaak!
Özel teknikle oturtacağım derken filmi makineye oturtamadığını anladığı zaman ise artık çok geçtir. Cat Stevens geçmiş gitmiştir. Fatih Özenbaş'a ve fotoğraflara geçmiş olsundur. 
Neyse ki o dönemler bugünkü gibi "fotoğrafı yoksa yok sayılan" dönemler değildir. Yanına kâr kalan bu kıymetli anılardır...

"İyi fotoğraf çeken çocuk Fatih"
1991 yılına kadar "iyi fotoğraf çeken çocuk" olarak anılır. Turne için Bursa'ya gelen tiyatro ekiplerinin kalmayı tercih ettiği Burgaz'daki (Güzelyalı) Köksal Motel'de Zeki Alasya'nın kızı ile tanışması onun dönüm noktası olur. Zeki Alasya onu, "Bırak başka işleri. Fotoğrafçılıkta senin gibi adamlara ihtiyaç var" sözleri ile fotoğrafçılığa teşvik eder. Böylece Fatih, profesyonel fotoğrafçı olma yolunda ilk adımlarını atar. 
Çektiği fotoğrafları takvimlere satmaya başlar. Bunu reklam çekimleri takip eder. Atlas Dergisi 1993 yılında yayın hayatına girince Fatih de Atlas ekibine dahil olur. 
Artık Arkeo Atlas ve Atlas Tatil dergilerindedir. Çekim için yurt içindeki farklı şehirlere gittiği gibi, yurt dışına da çıkar. 30 Nisan 1994'te Türkiye'deki ilk "Nepal" sergisini Bursa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde açar. Bu sergi 1995'te İstanbul Yıldız Sarayı'na da taşınır. Yine 1995'te Bursa'da, Asmerkez'de "Fotoğraflarla Türkiye" sergisi ziyarete açılır. 1997'de, dünya çapında yapılan Ballantines Fotoğraf Yarışmasında ilk 10'a girer. 1997'de National Geographic Traveller dergisinin hazırladığı yarışmada ödül alır ve derece alan fotoğrafına yıllık takvimde yer verilir.
2008 yılında Atlas dergisine yaptığı çekimlerden oluşan 'Foto Öyküler' sergisini hazırlar. TÜYAP'ta ve Korupark'ta açılan sergi, Türkiye, Nepal, Hindistan, Kazakistan ve Avrupa'dan seçtiği fotoğraflardan oluşur.
Biri Erdoğan Bilenser döneminde, biri Durmazlar döneminde çıkan iki kitapta fotoğrafları vardır. Çıkmış olan "İstanbul-Antalya" kitabının devamı yarım kalan projelerdendir. Bir dönem takvimlerin pek çoğunda onun fotoğrafları kullanılır. Antalya'da yaşadığı yıllarda "Özenbaş Fotoğraf Atölyesi" adı altında fotoğraf eğitimi verir. 2016'da Bursa'ya kesin dönüş yapar. Ben de kendisiyle 14 Mart 2019'daki bir etkinlik vesilesiyle tanışırım. 
Eminim onun hakkında bilmediğim daha pek çok şey vardır. Onları yazmadıysam, affola.

"Bursa Hakkında Her Şey"
Fatma Durmaz Yılbirlik desteği ile 2021yılında çıkan "Bursa Hakkında Her Şey" kitabındaki fotoğraflar Fatih Özenbaş, Rıza Ertekin, Halit Bilen ve Aydın Sertbaş'a aittir. Çekimleri bir yıldan fazla süren kitapta en çok fotoğraf kime ait tahmin edebilirsiniz. 
Bu kitap bende de mevcut. Birinci Uluslararası Bursa Seramik Bienali sonrası Fatma Hanım tarafından Bienal'e katkı sunanlara özel verilen kahvaltı davetinde katılımcılara bu kitap hediye edildi. Eve gelip kitabı incelediğimde bu kitap neden daha büyük ebatlarda basılmadı da bu kadar dar bir kitap olarak tasarlandı diye kendi kendime konuştuğumu hatırlarım. Birbirinden kıymetli çekimler dar alanda kalmış, fotoğrafın etkisi azalmıştı. 
Fotoğraf ki; milyonlarca sözcüğe, binlerce cümleye bedeldir. Görsel bir sanattır. Görselliği öne taşınmalıdır. 

Teşekkürler Fatih Özenbaş
Bu arada; benim Aralık 2019'da raflara çıkan Anlat Canan Anlat kitabımın kapak fotoğrafı çekimi de kendisine aittir. İsmiyle uyumlu olmasın bakımından kitap kapağında kendi fotoğrafımın olmasını istemiştim. Fatih'i arayıp, "Fatih, fotoğraf çekmemiz lâzım!" dedim. Dememle birlikte Fatih sözümü ikiletmedi ve nasıl bir fotoğraf istediğimi sordu. Talebime göre en uygun mekânın Bursa Botanik Park olacağına karar verdik ve parkın muhteşem görselleri ile kasım ayının solgun ışığı eşliğinde uzunca bir çekim yaptık. Pazar gününün doluluğunu yaşayan parkta gelen geçen bize bakınca Fatih bana, "Bak şimdi senin hangi dizide oynadığını düşünüyorlar!" dedi, gülüştük. Çektiği birbirinden güzel karelerden birini seçmek zor olsa da kitabın adıyla en uyumlu olanı seçtim ve kitap çıkınca kendisine özel imzaladım.
Bana da böyle güzel bir anı, şahane bir kapak fotoğrafı ve şahane bir dostluk kaldı.

Mesleği: Fotoğrafçı
Fatih Özenbaş 1991 yılından bu yana hayatını "Fotoğrafçılık" ile kazanıyor. Malum; herkes fotoğraf çeker ama fotoğrafçılığı kendine meslek yapan, meslek hanesinde "Fotoğrafçı" yazan, geçimini çektiği fotoğraflarından sağlayan azdır. Nasıl ki şarkı söylemekle şarkıcı, resim yapmakla ressam, şiir yazmakla şair, yazı yazmakla yazar olunmuyorsa, fotoğraf çekmekle de fotoğrafçı olunmuyor.
Etkinlikte Fotoğrafçı Fatih Özenbaş'ın fotoğraflarını hikâyeleriyle, tarihleriyle ve duygularıyla dinleyince, nasıl "fotoğrafçı" olunduğunu bir kez daha gördük. Özellikle belirteyim, Fatih bu dediklerimin hiçbirini unutmaz. Tıkır tıkır anlatır. O yüzden onu dinlemek her zaman çok keyiflidir.

Anların peşinde
Fotoğraf zamanı dondurmaktır. Ânı yakalamaktır. Ortamın ışığı, birden bire oluşan sis, bacadan çıkan bir duman, çekenin konumlandığı açı ve özellikle insan çekimlerinde karşı tarafın fotoğrafçıdan aldığı enerji çok önemlidir. Her şeye sevgiyle yaklaşmak esastır.
Fatih haber takibi yapar gibi bazı fotoğrafların takibini yapar. Fotoğrafı çekilen çocuk büyümüştür, gider onu bir kez daha çeker. Bazı kareler fotojeniktir ama içinde acı barındırır. Fatih hem fotoğraf çeker hem acıyı hafifletme peşine düşer. Işıklar, yıldızlar, yaşayan şehirler, ölmüş şehirler, camiler, kiliseler, gülen çocuklar, gülen yaşlılar, anneler, bebekler, gençler, dişliler, dişsizler, mevsimlik tarım işçileri, göçerler, atlar, balonlar, heykeller, antik alanlar, göller, dereler, şelâleler, denizler, dağlar, yaylalar, gün doğumları, gün batımları, doğayı rengarenk bazen de bembeyaz kılan mevsimler onun sahnesidir. Çocukluğundaki gibi sadece Bursa değil, onun oyun alanı artık tüm dünyadır.
O bu oyunu o kadar sever ki, her şey zihnine nakşolur, çekerken aldığı hazzı, bir kez de anlatırken yaşar. O yüzden de hiçbirini unutmaz. 
Çektiği fotoğraflara sosyal medyada, özellikle de Bursa gruplarında görebilirsiniz. Kendisine Ahmet Emin Yılmaz başta olmak üzere pek çok yazarın yazılarında rastlayabilirsiniz.
Büyük Depremde Urfa'da Olmak
Yazının sonunda, 6 Şubat 2023 sabahı 11 ili yerle bir eden büyük depreme kızı ile birlikte Urfa'da yakalandığını da söylemeden geçmeyelim. Fatih'in çekim işi için o civarlarda olduğunu biliyordum. Gecenin bir vakti telefonumda depremi ve şiddetini görünce hemen telefona sarıldım. "Buraları bir felaket!" diyerek depremin oluş anında çektikleri videoları yolladı. Sonrasını zaten hepimiz biliyoruz. Hâlâ kapanmayan yaralarıyla ve deprem gerçeği ile endişe ve korku içinde yaşıyoruz. Ama o kadar...
Depremin üçüncü yılına denk gelen bu etkinlikte, depremin "o kadar" olmadığının anlaşılmamış olmasını hâlâ anlamıyoruz...
7 Şubat 2026 / C.E.Y.

Fatih Özenbaş ile Etkinlik Kayıtları  Canan Ekinci Yılmaz
Ânın İzdüşümü / 14 Mart 2019
Fatih Özenbaş ve Danaçalılı Zeliha / YouTube - 30 Ekim 2019
Fotoğraflarla Çocuk, Fotoğraflarda Çocuk / 1 Kasım 2019
Fatih Özenbaş ile Fotoğraflar ve Öyküleri / YouTube - 5 Şubat 2026

4 Şubat 2026 Çarşamba

Bâkî Kalan Bu Kubbede

Aramızdan ayrılışının üçüncü yılında Erdinç Çelikkol Hâtırasına düzenlenen gecede onu besteleri ve mûsikî mirasıyla andık. Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Türk Müziği Korolarının hepsi bir arada çıktı sahneye o gece. Koro şefi Tuğberk Çelikkol, gecenin sunucuları Serda Doğru&Tümer Doğru idi. 
Selma Gülener
Tuğberk Çelikkol
Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Selma Gülener'in açılış, Tuğberk Çelikkol'un "hoş geldiniz" konuşmasının ardından konser Tümer Doğru'nun Erdinç Çelikkol'un hayatını anlattığı pasajlarla, Serda Doğru'nun şarkı sunumları, koroların birlikte seslendirdiği şarkılar ve koristlerden Büşra Atila, Orhan Oskan, Ülkü Tetik, Yakup Aslan ve Tuğçe Alp'in soloları ile birinci bölümü tamamladı. 
Burcu Göktürk & Nusret Yılmaz
Konserin ikinci bölümünde gecenin konuk solistleri olan Burcu Göktürk ve Nusret Yılmaz sahnedeydi. Kendilerine çelloda Devlet Korosu Viyolonsel Sanatçısı Tuğberk Çelikkol, kanunda Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu sazendesi Savaş Özkök eşlik etti. Konserin tüm müzikleri birbirinden değerli müzisyenler olan, udda Bülent Anıtsoy  Füruzan Balcı  Canan Evci, kemençede Fatih Kurtulmuş, tamburda Zafer Kömürcü, klarnette Levent Yolluk • Mehmet Günç, kemanda Ertan Beyhan • Hasan Dağ • Gökhan Kiviz, ritim sazda Arzu Kaya ve Batın Özkayoğlu'na emanetti.

Kısaca Erdinç Çelikkol
Uzun uzun anlatmaya sayfalar yetmez, o yüzden kısaca anlatalım. Erdinç Çelikkol’un öyküsü, pek çok Bursalının hikâyesi gibi Konya Karaman’da başlıyor, oradan Rumeli’ye uzanıyor. Rumeli’de Mitrovica kasabasına yerleşen büyük dede Yeniçeri Mahmut’un üç oğlu oluyor. Rahova, Bahattin ve Jaja. Erdinç Çelikkol Jaja’nın soyundan gelen ve Rumeli’den Bursa’ya göçen Terzi Rahmi ile Ayşe Hanım’ın evladı olarak 23 Mart 1938 günü dünyaya gözlerini açıyor. İlkokulu Hoca İlyas Okulu’nda okuyor. Orta okulu terk etmek zorunda kalıyor. Amcası Rafet Çelikkol, Erdinç’i 1951 yılında, henüz 13 yaşındayken Bursa Musiki Cemiyeti’ne kaydettiriyor. Çelikkol’un yeteneği kısa sürede anlaşılıyor ve çok geçmeden Çelikkol solist olarak sahnelerdeki yerini alıyor. 1955 ve 1958 yılları arasında İzzet Gerçeker’in yardımcısı olarak çalışıyor. 1958 yılında Neriman Ener ile evleniyor. Bu arada askere gidip geliyor. 1960 yılında tüm aile İstanbul’a göç ediyor ve oraya yerleşiyor.
Erdinç Çelikkol (23 Mart 1938 - 3 Şubat 2023)
Erdinç Çelikkol, hocası Emin Ongan ile birlikte Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde meşk etmeye başlıyor. Çelikkol hem cemiyette öğretmenlik yapıyor hem de gazino çalışmalarına başlıyor. Gündüzleri de babasıyla birlikte ticaret hayatını devam ettiriyor. 1962 yılında Bursa’ya temelli olarak dönüyor. Bursa’ya dönen Çelikkol’u Münir Nurettin Selçuk arıyor ve “TRT İstanbul Radyosu’na ses sanatçısı olarak gelmeni istiyorum.” diyor. Çelikkol Bursa’da kalmak istediğini söylüyor. Erdinç Bey Bursa’da bir havlucu dükkânı açıyor. Dükkânın ziyaretçileri Alaaddin Yavaşça, Sadri Alışık gibi pek çok bilinen isim oluyor. O küçük havlucu dükkânında musiki sohbetleri yapılıyor. 1963–1985 yılları arasında (sadece 1 yıl ara vererek) 21 yıl aralıksız Bursa Musiki Cemiyeti çalışmalarına devam ediyor. Recep Birgit, Cahit Peksayar, Burhan Dikencik, Musa Kumral ve Yıldırım Gürses ile birlikte son derece özverili çalışmalar yapıyorlar. Çelikkol, Mustafa Kavurmacı ile birlikte düğünlerin ve mevlitlerin aranılan ismi oluyor. Havlu dükkânı bir süre sonra Bursa’nın ilk stüdyo kaset-plak dükkânına dönüşüyor. Dükkânın yıkıldığı 1983 tarihine kadar burada esnaflığa devam ediyor. 1983 yılında, dönemin Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın isteği ile konservatuarın başına koro şefi olarak getiriliyor. 1983–2000 yılı Ağustos ayına dek, Bursa Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı’nda Şef, Genel Sanat Yönetmenliği ve Müdürlük görevlerini bir arada yürütüyor. Daha sonra Kültür Bakanlığı Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şefliğine atanıyor. Şeflik ve müdürlük görevlerini 14 Aralık 1999 tarihinden 23 Mart 2003 yılında, yaş haddinden emekli olana dek ifa etmeye devam ediyor.
Beste çalışmalarına 1960 yılında başlayan ve çok sayıda eseri TRT repertuvarına alınan Udî ve Kemanî Erdinç Çelikkol, sözleri Mustafa Töngemen’e ait, Nihâvend makamındaki “Gel gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun” adlı eseriyle, 1991 yılında Milliyet Gazetesi okurlarınca “Yılın Bestekârı” unvanına layık görülüyor.

25 Yıl Önce, 25 Yıl Sonra
TRT İzmir Radyosu Ses Sanatçısı Burcu Göktürk Nusret Yılmaz ile birlikte kâh anılardan dem vurup kâh şarkılar söylerken bir sürprizle karşılaştı. Sözleri Sedat Ergintuğ'a, bestesi Erdinç Çelikkol'a ait Karamsar Olma Gönül İnan Ki Güleceksin şarkısını söylemeye hazırlanırken bir anda 25 yıl geriye gitti. On iki yaşlarında iken Orhangazi Halk Eğitim Merkezi'nde, Erdinç Çelikkol'un yönettiği bir konserde bu şarkı ile soloya çıktığı görüntüler geldi barkovizyona. 25 yıl önceki bu kaydı Tuğberk arşivden bulup çıkartmıştı.
Burcu Göktürk henüz 9 yaşında iken Orhangazi Halk Eğitim Merkezi bünyesinde 1998 yılında kurulan ve şefliğini Erdinç Çelikkol'un yaptığı Türk Sanat Müziği Korosu çalışmalarına katılmış, koronun 2007 yılına dek düzenlenen tüm konserlerinde solist ve korist olarak yer almıştı. Eğitimini Bursa Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu kapsamındaki Gençlik Korosu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı ile sürdüren Burcu Göktürk o günkü heyecanını bizlerle paylaşarak adeta o günlere gitti. Sonra da aynı eseri bir kez de bizler için seslendirdi. 

İTÜ'lüler
TRT İstanbul Radyosu Ses Sanatçısı Nusret Yılmaz'ın 1977 yılında Samsun'da başlayan hayatı, 1989 yılında, Samsun Belediye Konservatuarı Türk Sanat Müziği Bölümünde müzik ile buluşmuş, 1995 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı Ses Eğitimi Bölümüne girmesiyle devam etmişti. 
Konserin birinci bölümünde Erdinç Çelikkol'un hayatından kesitler sunan Tümer Doğru da İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarından mezundu. Ancak o Türk Dili ve Edebiyatına meyletmiş, 2008 yılında RTÜK'ün "Doğru ve Güzel Türkçe Kullanımı" ödülünü almıştı.
Serda Doğru  Tümer Doğru
Bu dört arkadaş, Tuğberk Çelikkol, Nusret Yılmaz, Burcu Göktürk ve Tümer Doğru İTÜ'lüydü. Ayrıca Tümer Doğru'nun babası Eski Köy Hizmetleri Bölge Müdürü Muhittin Doğru, Erdinç Çelikkol'un dostu, arkadaşıydı. 
Doğru ve Çelikkol isimleri evlatlarla devam ediyordu. 

Babalar ve Oğullar
Gidişinin ardından mirasına sahip çıkıp değerine değer katarak yaşatan bir evlada sahip olmak ayrı, böyle bir evlat olmak ayrı bir kıymet. Ne mutlu ki Tuğberk Çelikkol babasını hem baba hem öğretmen hem de meslektaş olarak besteleri ve mûsikî mirasıyla yaşatmaya devam ediyor. Bu çabada Bursalılar, öğrencileri, hayatına iz bıraktıkları ve müzisyen arkadaşları Tuğberk'i hiç yalnız bırakmıyor. Bursa bir değerine sahip çıkıyor.

Yolu Çelikkol'dan Geçenler
Bu anlamlı gecenin sonunda her zamanki gibi “Gel gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun” eseri okundu. 
Son şarkıda gecenin ve koroların şefi Tuğberk Çelikkol, gecenin sunucuları Serda&Tümer Doğru, gecenin konuk solistleri Burcu Göktürk ve Nusret Yılmaz, Erdinç Çelikkol Kültür ve Sanat Derneği Korosu, Bursa Grubu, Orhangazi Grubu, Nilüfer Grubu, ritim ve nazariyat grubu, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Orkun Gazioğlu, Yıldırım Belediye Başkan Vekili Mert Tiryaki, Ak Parti İl Başkanı Davut Gürkan, Bursa Devlet Korosu Şefi Hakan Özlev, Bursa Baro Başkanı Metin Öztosun, Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren, kısacası büyük küçük, yolu Çelikkol'dan geçen herkes sahnedeydi.
Uzun İnce Bir Yol
Doğanıyla öleniyle, geleniyle gideniyle bir devrandır bu dünya. Bir başlangıç bir de bitiştir nihayetinde. İki nokta arasında yaşar insanKimi uzun kimi kısa, kimi iyi kimi kötü, kimi sıra dışı kimi sıradan. Her insan kendince bir iz bırakır ardında
Kimilerinin hayatı kısa bir film, kimilerinin sonsuz bir şarkıdır. Son kişi isimlerini zikredene dek yaşar onlar. Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâdır arkalarında bıraktıkları. 
Ve o sadâ nefes nefes, nesil nesil yaşar yıllarca. 

Onu Gördüm
O kalabalık arasında bir ara Erdinç Çelikkol'u gördüm sanki. Her zamanki gibi ön sırada oturuyordu. Adı okununca merdivenlerden kelebek gibi çıktı, mikrofonu eline aldı ve hem koroyu hem izleyiciyi yönetmeye başladı. "Git Diyemeeeemmm!" dedi ve sustu, bekledi, sonra devam etti: "Kal Diyemeeeemmmm!", yine bekledi, "Sen Goncasıııın, Gül Diyemem". Bir kere daha tekrarladı. 
Sonra sazlar ve sesler hep birlikte okudu: 
"Çok Severim, Söyleyemem, Sorma Güzel Ne olursun".
Lay lay lay lay, lay lay lay lay, lay lay lay lay layyy,
Lay la la laaay, lay la la laaay, lay la la laaay, lay la la lay.
Musikiyi bir ses sanatı olmanın ötesinde, bir edep ve gönül terbiyesi olarak gören, bilgi ve zarafetiyle nice öğrenci yetiştiren Erdinç Çelikkol, bâki kalan bu kubbede çınlamaya devam eden bir hoş sadâ.
Ruhu şâd olsun...
4 Şubat 2026 / C.E.Y.

"Erdinç Çelikkol'u Anma Konseri" Fotoğraf/Video kayıtları albümü için tıklayınız