16 Mayıs 2026 Cumartesi

"Öğretmenler En İyi Beyin Cerrahlarıdır"

"Öğretim Birliği Yasası"ndan hızla uzaklaşıldığı bir evrede, cumhuriyetin kazanımlarına ve üniter yapıya sahip çıkacak özgür bireyler yetiştirmek amacıyla 25 Temmuz 1995 tarihinde Bursalı 23 aydın tarafından kurulan Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK, geleneksel hale getirdiği 'eğitime katkı verenler' temalı ödül törenlerinin on dokuzuncusunu 15 Mayıs 2026 akşamı 'Özel 3 Mart İlköğretim Okulu Konferans Salonu'nda gerçekleştirdi.

ÇEK Ödülleri
İlki 2006 yılında "Eğitim Ödülü" adıyla düzenlenen ÇEK Ödül Töreninde bugüne dek ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan'dan Prof. Dr. Celal Şengör'e, Anne Çocuk Eğitim Vakfı AÇEV'den Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'na, Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği BUİKAD'dan Coşkunöz Eğitim Vakfı'na, Prof. Dr. Selçuk Şirin'den Prof. Dr. İonaa Kuçuradi'ye,  Gazeteci-Yazar Yılmaz Akkılıç'tan meslektaşı Orhan Bursalı'ya, Doç. Dr. Canan Dağdeviren'den Prof. Dr. Kayıhan Pala'ya kadar onlarca yerel ve ulusal isim ödül aldı. 
ÇEK Yönetim Kurulu Başkanı Nihan Alpay
19. ÇEK Ödül Töreni başlarken
19. ÇEK Ödül Töreni, ÇEK Yönetim Kurulu Başkanı Nihan Alpay’ın açılış konuşmasıyla başladı. 
Nihan Alpay, ÇEK Ödül Törenlerinin 17 yıldır "Tevhid-i Tedrisat - Öğretim Birliği" yasasının kabul edildiği 3 Mart'ta yapıldığını, son iki yıldır ise ÇEK Ailesi olarak 3 Mart tarihinde Anıtkabir'de Ata'nın manevî huzuruna çıktıklarını ve bu anlamlı devrimi Türk halkına armağan ettiği için O'na minnetlerini sunduklarını belirterek başladı konuşmasına. Ayrıca bu yılki programa Yıldırım Hasan Öztimur 75. Yıl İlkokulu öğrencilerini de dahil etmiş; böylece şehrin bir başka noktasında eğitim alan ve daha önce Anıtkabir'i ziyaret şansı bulamamış devlet okulu öğrencilerini de Atatürk ile buluşturmuşlardı. 
Okul ve Şiddet, Okulda Şiddet
Son yıllarda üst üste yaşanan sosyal ve ekonomik karmaşanın hepimizi zorladığını söyleyen Alpay, ülkenin eğitim kurumlarının şiddet ile anıldığının, özellikle Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırılarını örnek göstererek, çocuklarımızın en güvende olması gereken alan olan okulların bile tehdit altında olduğunun altını çizdi.
Özellikle de devlet okullarında, çocukların kendilerini özgürce ifade edebildikleri, farklılıklarıyla var olabildikleri ve geleceğe umutla hazırlanabildikleri ortamın zedelendiğini görmek; şiddetin eğitim alanlarına sirayet etmesinin yalnızca güvenlik meselesi olmaması; eğitim politikalarından değerlere, toplumsal sorumluluk anlayışından nitelikli eğitim yaklaşımına kadar geniş bir yelpazede çok katmanlı bir mesele olarak karşımızda durması; yakın gelecekte yapay zekâ ve dijital teknolojilerin hayatımızda yaratacağı dönüşüm; önceliğimizin dünya standartlarında, eleştirel düşünceyi destekleyen, çocukların çok yönlü gelişimini esas alan ve fırsat eşitliğini gözeten bir eğitim anlayışını hayata geçirmek olması, ÇEK olarak tüm adımlarını Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında; demokratik, laik, çağdaş ve bilimsel eğitimin güçlenmesi için atmalarını elzem hale getiriyordu. 
Çünkü ülkemizin gerçek gücü; düşünen, sorgulayan, üreten ve değerlerine sahip çıkan bireylerden oluşuyordu.

ÇEK "Tam Bursluluk" Programı
Nihan Alpay, 2026-2027 döneminden itibaren Türkiye'nin her yerinden öğrenci kabul edecekleri Tam Bursluluk Programı kapsamında, LGS'de başarılı olan veya ÇEK'in gerçekleştirdiği sınav sonrası belirli kriterleri karşılayan kız öğrencilere Güler-Osman Köseoğlu Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdunda (çünkü kız öğrenci yurdu var) ücretsiz barınma ve tam burslu eğitim sağlanacağını açıkladı. Eğitim sisteminin sık sık değişen politikalarla yön bulmaya çalışmasının uzun vadeli ve sürdürülebilir bir kalite anlayışının oluşmasını zorlaştırdığını; eğitimin günübirlik kararlarla değil, bilimsel veriler, pedagojik ilkeler ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda şekillenmesi gereken stratejik bir alan olduğunu söyledi.
Eğitimde fırsat eşitliğinin tam anlamıyla sağlanamaması, bölgeler ve okullar arasındaki imkân farklılıkları, öğretmenlerin mesleki gelişim süreçlerinde yeterince desteklenmemesi ve liyakat ilkesinin zaman zaman geri planda kalması, sistemin en önemli sorunları arasındaydı. Eğitimi tüm paydaşlarıyla birlikte ele alan, öğretmeni merkeze koyan, ölçme-değerlendirme sistemlerini çağın gereklerine göre güncelleyen ve her öğrencinin potansiyelini ortaya çıkarabilecek kapsayıcı bir model geliştirilmeliydi.

Nihan Alpay'ın açılış konuşmasının ardından Sındırgı Belediye Başkan Vekili Görkan Sıtkı, Nilüfer Belediye Başkan Vekili Okan Şahin ve Yıldırım Belediye Başkan Vekili Mert Tiryaki birer teşekkür konuşması yaptı.

"The Winner Is"
Bu yıl 'Eğitime Katkı Ödülü’nü almaya hak kazanan isim Bursalı bir isimdi. Ödül; Beyin ve Hipofiz Cerrahı, İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı, Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi Üyesi, Dünya Sanat ve Bilim Akademisi Mütevelli Heyet Üyesi Prof. Dr. Türker Kılıç'a verildi. Akademik hayatının okunmasının ardından Türker Kılıç ödülünü ÇEK Yönetim Kurulu Başkanı Nihan Alpay'ın elinden aldı. 
SIBEM
Üst üste yaşadığı depremler sonrası afet bölgesine dönüşen Sındırgı’da çok sayıda öğrenciye zor koşullara rağmen eğitim vererek eğitimde devamlılığı sağlayan Sındırgı Belediyesi Sosyal Etkinlik Merkezi SIBEM'e de plaket takdim edildi. 
Prof. Dr. Türker Kılıç
Beyin cerrahisi profesörü ve beyni anlamaya çalışan bir bilim insanı olan Türker Kılıç Bursa Anadolu Lisesi mezunu ve bu akşam salonda sınıf arkadaşları da vardı. Kılıç; Hacettepe, Marmara ve Harvard Üniversitelerinde eğitim almış, bilim doktorasını anatomi alanında tamamlamış. 2015 yılında Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi'ne, Aralık 2021'de Dünya Sanat ve Bilim Akademisi'ne seçilmiş ve kendisi bu iki akademiye seçilen ülkemizdeki tek bilim insanı. Temmuz 2025'te seçildiği Dünya Sanat ve Bilim Akademisi Mütevelli Heyetine seçilen ilk beyin cerrahıHalen İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlık görevini yürüten Kılıç, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Kurucu Dekanı ve ülkemizde en uzun süre tıp dekanlığı yapmış akademisyen.
Harvard Tıp Fakültesi, Yale, Milano Politeknik ve Johns Hopkins Üniversiteleri olmak üzere 10’dan fazla üniversitede konuk öğretim üyesi olarak ders vermiş. 100’ün üzerinde meslekî başarı ödülüne layık görülmüş. Ki, bu ödüller arasında 1999’da aldığı Avrupa Beyin ve Sinir Cerrahisi Derneği (EANS) Aesculap Bilimsel Araştırma Ödülü ile 2001 ve 2005'te aldığı Amerikan Beyin ve Sinir Cerrahisi Dernekleri Birliği'nin Tümör Araştırma Ödülleri mevcut.  
Mikrocerrahi ve gamma-knife cerrahisi yöntemleri ile toplamda 30.000 üzeri sayıdaki hastasının cerrahi tedavilerini yapmış. Bu süreçte 50 öğrencisinin beyin cerrahı olarak yetişmesinde, 400 üzerinde tıp öğrencisinin hekim olmasında rol sahibi olmuş.
H-indeksi 40 olan ve 200’ün üzerinde bilimsel yayına 6 bin üzeri atıf almış. Çeşitli Beyin Ameliyatı Yöntemleri ve Beyin Tümörleri için bulunan ama esas kullanım alanını kan kanserinde bulan Glivec isimli ilacın buluşunda önemli katkı sahibi. Türkiye'de Gamma-Knife Işın Cerrahisini ilk kullanan, Tümör Bankası ve Ameliyathane MR tekniği uygulamalarını ilk başlatanlardan. Bilimsel araştırmaların yanında, Tıp Eğitimi ve Bilim Eğitimi konularında çalışan Kılıç’ın bilim ve bilim eğitimi konulu konuşmaları internet üzerinden 10 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş. Kılıç aynı zamanda, 2020’de kurulan Türkiye Beyin Vakfı’nın ve İstanbul Nörolojik Bilimler Enstitüsü'nün kurucu başkanı. Şubat 2021'de Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan ve toplamda 10 baskı yapan “Yeni Bilim: Bağlantısallık, Yeni Kültür: Yaşamdaşlık” ile Eylül 2024'te Doğan Yayınları’ndan çıkan “Nasıl Daha İyi ve Güzel Bir Yaşam Kurarız? Beyinbiliminin Yanıtı” kitaplarının yazarı. Kendi otobiyografisi de Mert İnan imzası ile Epsilon Yayınevi’nden, “Beyin Nedir’den Yaşam Nedir’e Bir Hayat Serüveni: Türker Kılıç” başlığıyla yayımlanmış.
Türker Kılıç'ı "Prof. Dr. Türker Kılıç" yapan nedir?
Akademik hayatının anlatımının ve plaket takdimi töreninin ardından Prof. Dr. Türker Kılıç kendi sunumu için kürsüdeki yerini aldı. Türker Bey sunumunu meraklı çocukluk hayatı, başarılı eğitim hayatı ve kendisini dünden bugüne getiren bilinçli öğretmenleri üzerine kurmuştu. Sözlerine başlarken bilimsel bir konuşma yapmayacağını ama bu bilimsel aşamaya nasıl geldiğini, çevrenin ve öğretmenlerin insanın hayatını nasıl değiştirdiğini anlatacağını söyledi.
Bu ödülü beyin cerrahisine başlamasının 12 bin 615'inci gününde aldığını belirtirken, ilerleyen dakikalarda hayatını sayılarla birlikte yaşadığına tanık olduk.
Meraklı çocukluk hayatından bahsederken, "Nasıl oluyor da kolumdaki et düşünmezken kafatasımın içindeki et düşünüyor?" sorusu ile başlayan hikâyesini anlatacaktı.
Konuşmasına "her şeyin nasıl şekillendiği" üzerine genel bir anlatımla girdi. 
Bu konuşmadan not aldığım kısa satırbaşlarının ve kurduğu son cümlenin Türker Kılıç'ın yaşam öyküsünün yapı taşları olduğunu gördüm:
"Eskinin yıkıldığını görüyoruz, yerine neyi koyacağımızı bilmiyoruz."
"Nörobilim bizlere yeni bir kültürün kapısını açıyor."
"Galileo, 'Aristoteles yanılabilir' dediği andan itibaren varsayım yerini hipoteze bıraktı."
"Tümden gelen, tüme varımın üzerine bağlantısallık metodolojisi eklendi."
"Yaşamın temeli atom değil, yaşamın temeli enformasyon."
"Esas olan ve bilgiyi taşıyan parçalar değil, parçaların birlikte oluşturduğu bağlantısallık ağı."
"İnsan vücudundaki moleküller aşağı yukarı üç ayda bir değişiyor."
"İstikrarı taşıyan şey parçalar değil, parçaların birbiriyle olan etkileşimi."
"Türev ve İntegral matematiğin yetersiz kalmasından çıktı."
"Beynin çalışma sistemi ile tüm varoluş kodlamaların ortak bütünlüğü olarak isimlendirebileceğimiz yaşam dediğimiz büyük beynin çalışma sistemi arasında bir benzerlik var."
"Hiçbir felsefe ve öğreti kitabında yazılmadığı kadar büyük ölçüde yaşamın bir matematiksel mucize olduğu anlaşıldı. Gerçek = 1/ (1 Bölü Sonsuz, Sıfır demek değil.)"
"Olan zaten yeteri kadar olağanüstü."
"Merakla başlayan, çalışkanlık ve zeki olmanın üzerine eklemlenen iyilik ve yaratıcılık önemli. Sahip olmakla değil, anlamlandırmakla sonuçlanan bir sistemi yaratabilirsek, bu farklı bir kültür demektir." 
"Gökkuşağının ilk matematik verilerini sunan kişi Spinoza'dır."
"Gökkuşağının bir ayağında bulunan ve üniversite için çalışan çocuk ile gökkuşağının diğer ayağındaki fırından yayılan ekmek kokusunun arasında MUHAKKAK ki bir bağlantı var."
"Yaşam dediğimiz sistem bu matematik üzerine kuruludur."
"Bizim nörobilimde elde ettiğimiz bu veriler yavaş yavaş yapay zekaya aktarılıyor."
"Bilim İnsanlığı bir meslek değil bir yaşam biçimidir."
"Test çocukları soru soran değil, cevap veren olarak yetiştirildi."
"ChatGPT ile insanlar soru sormayı öğrendi."
"Okullar hata yapma özgürlüğünün olduğu yerler olmalı."
"Kendinizi geliştirmenin en akıllıca yolu yanınızdakinin gelişimine katkıda bulunmak." 
"İnsanın içinde bulunduğu zihinsel çevre, insanın oluşturduğu zihinsel ağı modelliyor."
"Bu nedenle öğretmenler en iyi beyin cerrahlarıdır."

Evet, Öğretmenler Cerrahtır
Türker Kılıç, bugünden 19 bin 500 gün önce, henüz 4 yaşında bir çocuk iken, elinde okul çantası, üzerinde kara önlüğü ile bir fotoğraf stüdyosunda kameraya poz vermiş. İlkokuldaki ilk öğretmeni o zamanlar henüz 22 yaşında yeni mezun bir öğretmen olan Mine öğretmendir. Mine öğretmen omzuna dokunduğu herkesi değiştirir. İyi öğretmen hayatın en büyük piyangosudur diyor Türker Kılıç. 
Bir küme çalışmasında, Vücudumuzu Tanıyalım ünitesi işlenirken taklidini yapması için Türker Kılıç'a düşen organ BEYİN olur. Türker Tahtakale'den bir kuzu beyni satın alır ve bu hareketsiz gri şey otlaktan döndükten sonra annesini tanıyabilen bir kuzuya aittir diye sorar. Ve merak böyle başlar.
Öğretmenler ilham versinler yeter diyor Türker Kılıç. 
TÜBİTAK Matematik Ekibindeki (1984) Matematik öğretmeni Nazmi Aydın, Bursa Anadolu Lisesi Kimya öğretmeni Kadir Çelik, felsefenin 'matematikleşmemiş bilim' olduğunu öğreten Felsefe öğretmeni Mustafa Öz ve Mehmet Hocanın anlattığı fizik temelleri ile Türker Kılıç 2020 Nobel Fizik Ödülü sahibi Roger Penrose ile karşılaşır. 
Üniversitede Onkolog Emin Kansu, cerrahi hocası Necmettin Pamir, ki Pamir Türker Kılıç'a dünyaya açılmak fikrini aşılar, Tunç Öktenoğlu, Harvard'dan Prof. Black ve Prof. Stiles, Prof. Rhoton, Prof. Dr. Selçuk Palaoğlu, Prof. Dr. Tunçalp Özgen, Prof. Joseph Martin, Prof. Afksendiyos Kalangos, Türker Kılıç'ın hayatına dokunan, onu Prof. Dr. Türker Kılıç yapan isimlerdir. 
Türker Kılıç, "Çocukların tırtıldan kelebeğe dönüşmesindeki en önemli katkı öğretmenlerin emeğidir." diyerek sonlandırdı konuşmasını.
O konuşurken "Bir öğretmen tek başına ne kadar iyi olursa olsun sınıftaki her öğrenci bu iyi olma halinden aynı derecede yararlanmayacak çeşitliliktedir. Ama öğretmen hep aynı derecede iyi olmak zorundadır." sözleri geçti aklımdan. 
1970'li, 1980'li yılların Anadolu Liselerinden, (ki o yılların düz liseleri de çok başarılıydı), mezun olan öğrencilerin pek çoğunun bugün kayda değer konumlarda olduğunu düşündüm. 
Onlar, aldıkları eğitim ve sahip oldukları ruh ile yaptıkları işlere anlam katabilmiş, çalışmaktan imtina etmemiş, Atatürk'ün "Türk, Öğün, Çalış" sözünü ilke edinmiş çocuklardı. 
Prof. Dr. Türker Kılıç yurt dışında da eğitim alan, Türkiye sınırları dışındaki akademik dünyada da yeri olan, bilimdeki yolculuğunu hep ileriye taşıyarak hem dünyaya hem ülkesine hizmet eden ve adresi Türkiye olan bir doktordu. 
Şikayet etmiyor, yakınmıyor, hem kendini hem çevresini iyileştiriyor, bunu yaparken de yüzündeki gülümsemesini kaybetmiyordu.
Bu akşam yanında sevgili eşi Çiğdem, kız kardeşi Yasemin ve onu büyük bir gururla izleyen anne babası vardı. Çocukları büyümüş, kızı da kendisi gibi beyne merak sarmıştı. 
Kısacası; 19. ÇEK Eğitim Ödülü nokta atışı ile yine çok doğru bir isme gitmişti. 

Gösteriler Başlasın
Gecenin ikinci bölümünde 3 Mart Eğitim Kurumları Dans Ekibi modern dans gösterileri sundu. 
3 Mart Eğitim Kurumları Dans Ekibi
3 Mart Eğitim Kurumları Dans Ekibi
Ortaokul çağlarında ÇEK Güler-Osman Köseoğlu Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdunda kalan Keman Sanatçısı Ceylin Akyıldız mini bir resital verdi. 
Ceylin Akyıldız
3 Mart Eğitim Kurumları Çok Sesli Korosu Suat Şahin şefliğinde sahne aldı. 
3 Mart Eğitim Kurumları Çok Sesli Korosu
Tören sonunda sahnedeki çocuklar ve salondaki büyükler olarak hep birlikte "Mango, Kivi, Ananas-Banana" diyerek hem söyledik hem dans ettik.
Bu gece hem anlamlı, hem değerli, hem de neşeli bir geceydi. 
Okul güzel, öğretmenler güzel, anlayış güzel, öğrenciler güzeldi.
Peki ya ülkedeki her okul, her öğretmen, her öğrenci aynı güzellikte miydi?
Ödenek yetersizliğinden temizliğini yapamayan, kendini ısıtamayan okullar, akran zorbalığı, öğretmene şiddet, sağlıklı beslenemeyen çocuklar, çeteleşme, bir türlü istikrar sağlanamayan eğitim politikaları, gittikçe düşen PISA sonuçları, bilimin değil soyut kavramların öncelenmesi, mülteci akınları ve iç göç ile öğrenci ve veli demografisinin değişmesi gibi pek çok faktör eğitim seviyemizi gittikçe aşağıya çekerken, Çağdaş Eğitim Kooperatifi çevresine ışık saçmak için çabalıyordu. 
Çünkü; Türker Kılıç'ın dediği gibi 'kendini (ülkeyi) geliştirmenin en akıllıca yolunun yanındakinin (halkın) gelişimine katkıda bulunmak olduğunu' biliyordu.
16 Mayıs 2026 / C.E.Y. 
Nihan Alpay • Türker Kılıç  Canan Ekinci Yılmaz
ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:
Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Anladığımızı severiz biz… / 25 Ağustos 2013
Anladığımızı severiz biz… / 25 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014
Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 5 Mart 2022
Beynin Mi Var Derdin Var! (Sinan Canan & Serkan Karaismailoğlu) / 4 Ekim 2013
Gidip de Dönmemek, Dönüp de Bulmamak Var  (BUSİAD • Türker Kılıç) / 10 Aralık 2022

13 Mayıs 2026 Çarşamba

Çocuklar da Uçar Kuşlar Gibi

Garip Ay • Ebru mapping
Hadi gelin bugün her şeyi arkamızda bırakalım ve annelerin çocuklarıyla birlikte katıldığı ve Anneler Günü'ne denk gelen 'Neşeli Ayaklar Anne Çocuk Doğa Kulübü'nün etkinliğine gidelim. Eğitimci Şenol Gül'ün yarattığı ve sekiz buçuk yıldır sürdürdüğü, benim de kendilerini sosyal mecralarda takip ettiğim ve neredeyse her görüşmemizde 'bir etkinliğinize katılacağım' dediğim ama bir türlü katılamadığım 'çocuğunu kap gel' tadındaki etkinliğe nihayet katılabildim. Çocuklarını büyütmüş bir anne olarak katıldığım etkinlikten en az onlar kadar ben de keyif aldım.

Leylek Leylek Havada
İlk durağımız Uluabat Gölü kıyısındaki Avrupa Leylek Köyü Eskikaraağaç oldu. Burada Adem Amca ve Yaren Leylek ile buluştuk. Adem Amca köyün meydanındaki heykellerinin önünde Yaren ile olan hikâyesini anlattı. 
Çocuklar sordu, o cevapladı. Sonra Adem Amcanın göl kıyısındaki evine gittik. Her yıl düzenli olarak evin önündeki elektrik direğinin tepesindeki yuvasına gelen Yaren ve eşi Nazlı, bu yıl da yavru yapmıştı ve yuvadaki Nazlı yavrularını besliyordu. Bu arada; leylek yuvalarının altında ayrıca bir kuş kolonisi yaşadığını da unutmayın. Özenle yapılmış bu yuvadan küçük kuşlar da kendilerine fayda sağlıyor.
Yaren nerede diye bakınırken kendisini Adem amcanın evinin bahçesinde gördük. Bahçeye girmeden ve onu ürkütmeden karşıdan izledik. 
Adem amcanın attığı balıkları bahçedeki kedi ile kapışan Yaren, birkaç dakika sonra yeni avlar için göle doğru kanat çırptı.
Köy meydanına geri dönüp Eskikaraağaç Köyü Kadınları Çevre Koruma ve Kalkındırma Derneği EKADER kadınlarının el emeği olan pişiler ve gözlemelerle kahvaltı edildi. Ardından da kuşların göç yolu üzerindeki bu köyde yer alan, Uluabat Kuş Müzesi ziyaret edildi. 
Doğada ölmüş kuşların tahnit edilmesiyle oluşturulmuş müzede leylekten ördeğe, pelikandan kartala, baykuştan karabatağa, akbabadan saksağana sayısız kuş vardı. Bu kalabalık nüfus içinde su samuru, yaban kedisi gibi yörede yaşayan hayvanlar da yer almıştı. Ha bir de deniz kabukları. Bir zaman onlar da buralarda yaşamıştı.

Bugün KUŞ'çuyuz 
Genelde daha zorlu yürüyüşlerin olduğu etkinlik bugün "kuş" üzerineydi ve daha hafifti. Eskikaraağaç'tan ayrılıp İzmir istikametine doğru yol alarak Karacabey çatrağından Bandırma'ya yöneldik. İkinci durağımız Manyas Kuş Cenneti Millî Parkı'ydı.
Bu etapta çocukları ön koltuklara alan Şenol Gül yol boyu derslerde işledikleri doğal hayat bilgilerini canlı olarak sohbet tadında tekrar etti. Bu sayede çocuklar sıkılmadı, mideleri bulanmadı, kimse telefonun ekranına takılıp kalmadı. Şenol Gül çocuklara sorular sordu, cevaplar aldı, hep birlikte konuyla ilgili yorumlar yapıldı. Arkada otururken soruların bazılarını kendi kendime cevapladım, bazılarını bilmiyordum öğrendim, bazılarını unutmuştum hatırladım. Bu bahaneyle ben de bilgi hazineme epeyce katkı yaptım. 
Sürpriz Anneler Günü kutlaması
Manyas Kuş Cenneti'nde Şenol Gül'ün hazırladığı minik bir sürpriz ile önce Anneler Günü kutlandı, sonra da Kuşcenneti Müzesi ziyaret edildi. Müzede bazıları canlı bazıları bant kaydı olan görüntüler eşliğinde dev ekranda yaklaşık yirmi dakikalık bir sunum yapıldı.
Büyüklüklerinden dolayı dallar arasına sığamayan ve nesli tükenme tehlikesi altında olan türlerden biri olan tepeli pelikanları, rahat üreyebilmeleri için hazırlanan platform üzerinden canlı izledik. 
Kuşlar, üç tanesi gözlem kulesinde olmak üzere gölün etrafındaki sekiz kamera ile izleniyormuş. Diğer kuş türleri kaydedilmiş videolar ile tanıtıldı. Kuşların üreme dansları, avlanmaları, beslenmeleri, yavrularını beslemeleri, göç hazırlıkları, uçuş özellikleri ve bu doğal ortam içindeki davranışları anlatıldı. 
Sunumun ardından gözlem kulesine doğru yürürken uçuşan, ötüşen ve yüzen kuşlarla karşılaştık. Gözlem kulesinden platform üzerindeki tepeli pelikanları bu kez kendi gözlerimizle izledik. 
Kuşcenneti Milli Parkı
Manyas Gölünün bulunduğu bölgenin tarihi çok ama çok eskilere gidiyor. Bölgede ilk insan yerleşimi M.Ö. 4 binlere tarihleniyor. Biz o kadar geriye gitmeyelim ve buranın park haline dönüşmesinin tarihine bakalım.
Prof. Dr. Curt Kosswig • Dr. Leonore Kosswig
Kuşcenneti Milli Parkı'nın bugünkü yeri Prof. Dr. Curt Kosswig ve eşi Dr. Leonore Kosswig tarafından 1 Nisan 1938 tarihinde keşfedilmiş. Kosswigler hem çeşitli balıklar hem de kuluçkaya yatan kuşlar için çok önemli bir habitat olduğunu fark ettikleri bu alanın korunması için çalışmalar yapmışlar. 1959 yılında öncelikle 52 ha.'lik saha Milli Park olarak ilan edilmiş.1975 yılında 12.1 ha'lik alan daha kamulaştırılarak Milli Park alanına eklenmiş. Milli Park sınırları 21.06.2005 tarihinde 64 hektardan (orman arazisi) 17.058,4 hektara çıkmış. Genişletilen alanın ortalama 16.400 hektarı göl olup diğer arazilerin büyük çoğunluğu hazine arazisi imiş. 1959 yılında Milli Park statüsüne alınan Bandırma Kuşcenneti bundan sonra gerçekleştirilen etkili koruma ile daha da gelişmiş, buradaki kuş topluluklarında önemli artışlar oluşmuş. Bunun sonucunda da Kuşcenneti Milli Parkı 1976 yılında Avrupa Konseyince en iyi korunan alanlara verilen "A Sınıf Diploma" ile ödüllendirilmiş.
Böylece ülkemizde "A Sınıf Diploma"ya sahip ilk ve tek Milli Park olmuş. 1994 yılında Türkiye'nin Ramsar (özellikle su kuşları yaşama ortamı olarak uluslararası öneme sahip sulak alanların korunması) sözleşmesine taraf olmasıyla birlikte, öncelikle 10.200 hektarlık alan; 1998 yılında da gölün tamamı Ramsar listesine dahil edilmiş. Kuşcenneti Milli Parkı sahip olduğunu habitat bakımından sadece Türkiye'de değil dünyada da önemli bir yere sahip.
Kuledeki asansörün çalışmıyor olması, tuvaletlerin yeterince temiz olmaması üzerine görevlilerden biriyle yaptığım kısa sohbette personel yetersizliğinden yakındı. "Biz bugün burada üç kişiyiz, yetişemiyoruz" dedi. Haksız değildi...

Müzeden kısa kısa
* Kırlangıçlar göç sırasında 10 bin km yol yapabilir.
* Kuşlar terlemez.
* Baykuşlar başlarını yaklaşık 270⁰ döndürebilir.
* Dünya genelinde 18 binden fazla kuş türü bulunmaktadır.
* Devekuşlarının boyu 3 metreyi bulabilir. Devekuşu dünyanın en büyük kuşu olmanın yanı sıra en büyük yumurtayı yumurtlar.
* Kargalar, kuşlar arasında vücutlarına oranla en büyük beyne sahip olan türdür.
* Kuzgun sekerek ilerler. Ekin kargası yürür. 
* Eski zamanlarda kaz tüyleri yazı yazmakta kullanılırdı.
* Tepeli akbaba uçucu kuşların en büyüğüdür. Kanat açıklıkları 3 metreden fazla olup 5 bin metreye kadar yükselebilir. (Albatros 4 metreye ulaşan kanat açıklığı ile en uzun kanat açıklığına sahip olan kuştur. Kanatlarını sabitleyen özel bir kiriş yapısı - omuz kilidi sayesinde fazla kas enerjisi harcamadan kanatlarını açık tutmayı başarırlar. Açık deniz kuşlarıdırlar. Yumurtlamak ve kuluçkaya yatmak için karaya çıkarlar.)
* Bazı kuşlar uçarken uyuyabilir. (Albatros gibi)
* Kuşların kemikleri hava ile doludur ve hafiftir. 
* İshak kuşu ülkemizdeki en küçük baykuş türüdür. 
* Penguenler 45 metreden fazla derinliğe dalabilir. (Kutup ayıları penguen yemez. Çünkü Kutup ayıları kuzey kutbunda, penguenler Güney kutbunda yaşar.)
* Suya dalarak avlanan tek yırtıcı kuş türü balık kartalıdır.
* Karabatakların duruşları kendine özgüdür. Avlandıktan sonra bir süre kanat açarak dinlenir ve kanatlarını kuruturlar.
* Kuşlar mevsimsel olarak hareket ederek bir bölgeden diğerine geçerler. (Ülkemiz Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında bulunduğundan, göçmen kuşlar için stratejik bir geçiş köprüsüdür.)
* Göçe en geç başlayan kaz türü Boz Kazdır.
* Baykuşlar bazı yiyecekleri bütün olarak yutarlar.
* Dünyanın en küçük kuşu Karayip adalarında yaşayan Arı Sinek kuşudur ve ağırlığı 1.8 gramdır.
* Flamingoların pembemsi renkleri besin kaynaklarındaki karotenoid pigmentlerinden gelir. Bu pigmentler özellikle flamingoların yediği algler ve karideslerde bulunur.
* Kuşcenneti Millî Parkında görülen nesli tehdit altındaki kuşlar Aladoğan, Dikkuyruk, Büyükorman Kartalı, Elmabaş Patka ve Sibirya Kazıdır.
* Süs kuşları yetiştiren kuş meraklısına KUŞBAZ denir. (Bu ek bilgi müzeden değil, benden.)
 
Şimdi oyun zamanı
Çocukların, hatta büyüklerin bile en sevdiği şey oyun. Şenol Gül çocuklarla oynarken ortada öğretmen-öğrenci kalmamış, herkes "kanka" olmuştu. 
Çocukların ardından yarışma-oyun sırası annelere geldi. Bu kez çocuklar annelerini izledi. Bu kez anneler çocuk oldu...
Günün sonuna doğru bizi Kuşcenneti Köyü'nde bekleyen aracımıza doğru yürürken çevrede av için heykel gibi duran ya da yerdeki hafif uzun bitkiler arkasında pusuya yatan kuşlar gördük. Hepsinin üzerine bir de yurdumuza Mersin'den girip Yunanistan'a geçen Akpelikan sürüsüyle karşılaşmadık mı? İşte bu tam bir bonustu. 
Etkinliğin sonunda hepimizdeki "kuş" algısı değişmiş, çeşitlenmiş, özelleşmişti...
Saat 16:00'da hareket ederek Bursa'ya döndük. Malum, yarın pazartesi. Okul var, iş var, tamamlanacak ödevler, ütülenecek gömlekler var. 
 
"Doğaya ayak izimizden başka bir iz bırakmıyoruz" 
Manyas Kuşcenneti Parkında iken bir ara fırsat buldum ve Şenol Gül ile kısa bir sohbet videosu kaydettim. Benim soracaklarım vardı, onun da anlatacakları. Mesela, bu etkinlik neden "Anne - Çocuk" etkinliği idi? 
Buyurun, Şenol Gül anlatıyor:
"Yaklaşık 20 yıldır doğa yürüyüşleri yapıyorum. Yetişkin doğa yürüyüşlerinde kadın katılımcı arkadaşların düzenli gelemediğini, evde bıraktıkları çocuklarıyla ilgili kaygı taşıdıklarını gördüm. Ya hiç gelemiyorlardı ya da ruhları rahat edemiyordu. Karı-koca değişerek gelen yürüyüşçülerden kadın yürüyüşçüler saat 10:00'da saatine bakmaya başlar. Çünkü evdeki çocuğun kahvaltı yapıp yapmadığından emin değildir. Ama erkek arkadaşın öyle bir kaygısı yoktur. Bunu düşünürken sınırlı zamanımı daha dezavantajlı gördüğüm gruplardan yana değerlendirmek gibi düşüncem oldu. Sınırlı zaman dedim çünkü öğretmenim. MEB'de çalışıyorum. Lisanslı dağcıyım. 8,5 yıldır anne çocuk faaliyetlerini yürütüyorum. Buna bir cinsiyetçi rol tarifi yapmadan, kadın faaliyeti olarak başlamıştım. Annelerin aklının çocuklarında kaldığını görünce; anneler çocuklarıyla gelsinler, çocuklarla ben ilgileneyim, anneler de rahat etsin dedim. Pazar gününü kapalı mekânda, muhtemelen bir AVM'de geçirecek olan arkadaşların nefes alacakları bir zaman dilini yaratmak, doğayla doğru temas etmelerini sağlamaktı amacım.
Bu etkinliklerde genellikle 4-5 km arası, 5 yaş grubunun dahi yürüyebileceği, tamamı orman içerisinde parkurlar tercih ediyoruz. Doğal su kaynaklarından su içiyorlar, köprülerden geçiyorlar, istasyon oluşturarak yukarılara tırmanıyorlar. 7 yıldır burada olan çocuklar var. Bundan 6 yıl önceki, 2 yıl önceki, 1 yıl önceki davranışlarıyla şimdiki davranış kodları arasındaki pozitif değişimi ebeveynler anlatıyor. Çocuklar burada verili ilişkilerin dışında, yeni ilişkilerle hareket etmeye yeteneği kazanıyor. Örneğin sınıf arkadaşları verili ilişki, apartman komşusu verili ilişki, kuzeni verili ilişki. Ama burada, serbest bir ortamdalar. Bunu kadın arkadaşlar için de çoğaltabiliriz. 
Bir yürüyüşten sonra kadın arkadaşlardan küçük notlar yazmalarını istemiştim. Birisi '35 yaşındayım ve ben ömrümde kendime ait bir gün olacağını ilk kez fark ettim' yazmış. Bu bir yandan çok acı bir şey. 35 yaşında bir kadının kendine ait bir gününün olamaması ne demek? Buna vesile olduğum için inanılmaz mutluyum. Tumturaklı cümleler kurmak yerine bir kadına şunu yazdırabilmek, söyletebilmek, söyleyemese de düşündürebilmek, hissettirebilmek için tüm hafta sonlarımı verebilirim. 
Her etkinlikte yanımızda eldivenler ve çöp torbaları olur.  Bulunduğumuz alan kirliyse o alanı mutlaka temizleriz. Sonra etkinliğimizi yapar, bir daha temizleriz. Çünkü biz doğaya ayak izimizden başka bir iz bırakmıyoruz."
 
Yuvayı yapan şu Dişi Kuş!
Yazının sonunda iki kelam da ben edeyim.
Günümüzde de bir kısım kafa tarafından devam ettirilen ve mağara döneminden kalan "erkek avlanır getirir, kadın kotarır pişirir, yavrularını yetiştirir" anlayışı; kadınların içeride, erkeklerin dışarıda olması üzerine kurulmuş bir anlayış. Yıllar boyu kadınların sosyalleşmesi çay-kahve günlerine, dışarıdan görünmeyen kapalı avlulara, kına gecelerine, gelin hamamlarına, kadın matinelerine sıkıştırılmış. 
Üstelik eski Türk kadını erkeklerden kaçan, evin ancak harem kısmında yaşayan bir zümre değildi. Eski Türk toplumunda kadınlar; hakları olmayan, pasif bir grup olmaktan çok uzaktı. Sosyal ve siyasî hayatın her noktasında aktif olarak yer almış, saygı gösterilmiş ve değer verilip, korunmuş bireyler olarak yaşamışlardı.  
Eski Türk toplumunda hem erkek hem kadın eşit haklara sahipti ve cinsiyet ayrımı asla yapılmıyordu. Kadınlar büyük bir serbestliğe sahipti. Ata binmek, avlanmak, dövüşmek ve şaman ayinlerini düzenlemek gibi görevleri üstlenebilirlerdi. Boyları üzerinde çok etkili oldukları ve hatta devlet içinde yüksek görevlere geldikleri dönemler de olmuştu. (*) 
Sözde hayat müşterek ama geri kalan her şey erkeklerin olmuş. İstedikleri gibi, istedikleri kadar ve istedikleri saatte gezdikleri sokaklar erkeklerin, boş boş oturdukları kahveler erkeklerin, şoför koltuğundan televizyon koltuğuna ve dahi makam koltuğuna  kadar tüm koltuklar erkeklerin. 
Ya kadın? 
Kadın oturmasa da olur. Gün boyu bir o yana bir bu yana koştursun, evi temiz, ev halkını tok tutsun, görevi bu. Nihayetinde yuvayı dişi kuş yapar. O da yuvasından çıkmasın!
Yuva neden sadece kadının evde oturmasına bağlı diye zinhar sormasın.
 
Artık mağara devrinde yaşamıyoruz!
Zaman değişti. Köprünün altından çok sular aktı. Artık kadın da çalışıyor, kadın da kazanıyor. Artık erkeğin eli de ev işine değiyor. Hayatın müşterekliği tam da burada yerini buluyor. 
Birlikte çalışıp, birlikte üretip, çocukları birlikte büyütmek, evi birlikte çekip çevirmek lazım. Üç kuruş para kazanınca bunu kadının kafasına kakıyorsan, iki kap yemek yapıp üç gömlek ütüleyince adamı canından bezdiriyorsan olmaz.
Sonuçta bu çark dönecek. Bunun için de herkes elini taşın altına koyacak. Yok öyle Kral ya da PiLeMses gibi davranmak. 
Bak, Nazlı ile Yaren öyle mi yapıyor? Sırayla avlanıp yuvayı sırayla bekliyorlar ve bunu 13 yıldır böyle sürdürüyorlar. Didişmek yok, kapışmak yok, trip yok, naz yok. Birbirine yarenlik var...
Fotoğraf • Alper Tüydeş
Doğadan öğreneceğimiz çok şey var. Yeter ki bakmasını, görmesini ve anlamasını bilelim. Bunu da çocukken öğrenelim, öğretelim...
Bu farkındalığı yaratmaya baş koyduğu ve hayatı kucakladığı için Şenol Gül'ü bir kez daha kutluyorum. 
Malum, ağaç yaşken eğilir. Gün gelir çocuklar da uçar gider kuşlar gibi. Doğayla hemhal olmuş çocuklar gittikleri yerlere iyilik ve güzellik götürür. İyilik ve güzellik dalga dalga yayılır. 
Umut yayılır. 
Neşe yayılır.
Dünya daha güzel bir yer olur...
13 Mayıs 2026 / C.E.Y.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

"Sen Öksüz Değilsin Safiye"

5 Mayıs akşamı Minik Serçe Sezen Aksu'ya, "Bak çağdaşların birer birer dönüyor, sen de geri dön" dedik. Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Korosu'ndan Sezen şarkıları dinledik. 
7 Mayıs akşamı ise bugünden yirmi sekiz yıl önce dönülmez akşamın ufkuna gitmiş ve artık hiç dönmeyecek ama hep aramızda yaşayan öksüz bir ismi, bülbül sesli Safiye Ayla'yı Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu'nun verdiği "Ben Öksüzüm" temalı "Safiye Ayla'yı Anma Konseri"nde kendisiyle özdeşleşmiş şarkılarla andık. 
Gecenin sunucusu Perihan Öztürk ve Koro'nun Şefi T.C. Kültür Bakanlığı Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Ses Sanatçısı Filiz Başıbüyük'ün şarkı aralarındaki anekdotlarıyla Safiye Ayla'nın hayatına yakından baktık. Onun nezdinde Cumhuriyet döneminde çocuk olmayı, genç olmayı, kadın ve kadın sanatçı olmayı anlamaya çalıştık. Entelektüel bir kişiliğe sahip olan Atatürk'ün tarih, fen bilimleri ve edebiyatın yanında sanata olan düşkünlüğü ile sanata ve sanatçıya verdiği kıymeti bir kez daha gördük.
Bir yandan da yıllar içinde söylenişi aslından kaymış ve özünü kaybetmiş şarkıları Filiz Başıbüyük'ün titiz çalışmaları ve müzik bilgisi sayesinde bestelendikleri zamanki orijinallikleri ve zamanın ruhuna uygun halleri ile dinledik. 
Solistler, söylenmesi zor şarkıları ustalıkla icra ettiler. Bizi geçmiş günlere götürdüler.
Geceyi sunan Perihan Öztürk konserin son sunumunu şu sözlerle yaptı: "Bu akşam sadece eser icraları dinlemedik. Bir dönemi, bir anlayışı, bir Cumhuriyet sanatçısını andık. Sanat köklerine bağlı kaldıkça yükselir. Zarafetle icra edildikçe kalıcı olur. Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu olarak bu düsturla hareket ederek Türk musikisini en doğru ve en zarif haliyle sizlere sunmak için huzurlarınızdaydık."
Sık sık konserlerde karşılaştığımız Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren şarkıları büyük bir keyifle dinledi. Çiçek takdiminin ardından koristlerin arasına karışarak kapanış şarkısına eşlik etti. 
"Ben Öksüzüm"
Kuş kadar minik, öksüz bir kızdır Safiye. 14 Temmuz 1917 günü Osmanlı Devleti İstanbul'unda doğar. Doğumundan önce babası, üç yaşındayken de annesi kapamıştır gözlerini dünyaya. Kimsesi olmayan Safiye Kağıthane'deki Çağlayan Dârüleytâmı'na bırakılır. İlkokulu burada bitirir. I. dönem Bursa milletvekilliği yapan Şeyh Servet Efendi tarafından evlat edinilir ve Bursa Muallim Mektebi'ne kaydedilir. Geçirdiği hastalıklar sonucu Muallim Mektebi’nden diploma alamadan ayrılır. Eyüpsultan'da bir ilkokula öğretmen yardımcısı olarak atanır. Bu dönemde Eyyubi Mustafa Efendi ile tanışır. Ondan usul ve makam öğrenir. Ardından Yesari Asım Bey’den müzik dersleri alır. İlk plağını 1930’da Columbia Plak Şirketi adına doldurur. Yesari Asım Bey’in “Sevda Yaratan Gözlerin” ve “Bekledim de Gelmedin” şarkılarını seslendirir. Kısa süre içinde meşhur olur.
Bir gün Darüttalim Musiki Heyeti'nin bir konserinde sahneye çıkan Safiye Ayla, siyah önlükle sahneye çıktığı için maarif müfettişlerinin tepkisini çeker. Bu yüzden öğretmenlikten ayrılır ve gazinolarda çalışmaya başlar. 
Sanat yolculuğu başlamıştır. Bu yolculuk onu zirvelere taşıyacak, Atatürk'ün iltifatlarına mazhar olacak, Türk halkı onu bağrına basacak, ona öksüzlüğünü unutturacaktır.
Osmanlı İstanbul'unda başlayan 81 yıllık hayat yolculuğu 14 Ocak 1998 günü Türkiye Cumhuriyeti İstanbul'unda sona erer.  

Sanat Yolculuğu Devam Ediyor
Safiye Ayla, "Seninle doğan güldür bu gönül" ve "Aşk yaprağına konarak koza öresim gelir" adlı iki eser bestelemiş. 1942'de Rey Kardeşler'in "Alabanda" revüsünde Kraliçe Mimoza rolünü canlandırarak oyunculuk yapmış. Sadettin Kaynak’ın Türk Kurtuluş Savaşı’nı konu alan "Yanık Ömer" adlı bestesini seslendirdiği konserin sonunda Atatürk bu şarkının Batı müziği tarzında çok sesli düzenlemesinin güzel olacağını söyleyince; Safiye Ayla Atatürk’ün ölümünden sonra onun vasiyeti yerine getirmek için orkestrasyonunu Muammer Sun’a hazırlattığı eseri Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde çok sesli seslendirerek bant kaydını gerçekleştirmiş. Son sahne konserini Atatürk’ün anısına Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yararına 1987’de İstanbul AKM’de vermiş.
Safiye Ayla, Cumhuriyet ile modernleşmeye başlayan ülkenin modern yüzüdür. Giderken ardında seslendirilmiş yüzlerce eser ve bir dönem hikâyesi bırakmıştır. Bu sayede onun sanatı elan devam ediyor.

İKİ ANEKDOT
"Allah Allah!"
Çile Bülbülüm Çile şarkısına Allah'ları Safiye Ayla ekler. Çünkü şarkıyı Yanık Ömer gibi memleketin halini anlatan bir eser yerine koyar ve öyle okur. Okurken, bu eser her notasında memleketim kokuyor der. Okudukça içi coşar, coştukça Allah der. Emel Sayın bir ara İstanbul Radyosunda şarkıyı Batı sazlarıyla okur. Safiye Ayla gibi "Allah!" da der. Safiye Ayla buna çok kızar ve "Bu eser Batı sazlarıyla değil bizim sazlarımızla okunur! Üstelik Allah'lar da bana ait!" diyerek ültimatomu çeker. TRT'ye ve Emel Sayın'a dava açar. Hem TRT hem de Emel Sayın kendisine 200 lira telif öder. Aradan yıllar geçer. Emr-i hak vaki olup da Safiye Ayla hayata gözlerini kapayınca tabutunun başında en çok ağlayanlardan biri de Emel Sayın'dır.

"Yemen Türküsü"
Bir ağıttır bu türkü. Yemen'de şehit düşmüş Osmanlı askerleri için yakılmış, 1944 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı için araştırma yapan Muzaffer Sarısözen, Halil Bedii Yönetken ve Rıza Yetişen'den oluşan ekip tarafından Duriye Keskin isimli mahallî sanatçının parçasından derlenmiş, Muzaffer Sarısözen tarafından notaya alınmış. 
Türküde geçen ve çok tartışılan Huş-Muş-Hış konusunu bir kenara bırakıp çemene odaklanalım. Askerler sevdiklerine yolladıkları mektupların içine çiçek koyarlarmış. Yemen'de çiçek bulamayınca çimen koymuşlar.. Yemen'den gelen mektupların içinden gül değil  çimen (çemen) çıkar olmuş. 
Hatırlayın; 
Ah o Yemen'dir, gülü çemendir
Giden gelmiyor, acep nedendir
Atatürk'ün Yemen Türküsünü çok sevdiğinden bahseder Safiye Ayla. Bu eseri Dolmabahçe'de okuduğunda icrasını çok beğenen Atatürk'ün kendisine kendisi için ne yapabileceğini sorduğunu, "Sağlığınız Paşam" dedikten sonra aslında beynelmilel bir sanatkâr olmak istediğini fısıldadığını anlatır. 
Safiye Ayla (1917-1998) 4 oktavlık bir mezzosopranodur. Çağdaşı olan Maria Callas (1923-1977) ya da Leyla Gencer (1928-2008) gibi 20. yüzyılın önemli sopranolarından biri olabilirdir. Ama Atatürk ona “Yurtdışına gidip soprano olma; sen onlara Türk musikisini dinlet, sevdir” der. Maalesef ki Türk Musikisi Türkiye sınırlarını aşamayan bir müzik türüdür. 
Yaşadığı sürece 500 plak doldurur. Türkiye'nin Diva'sı olur. Zorluklar içinde büyüdüğü için, kendisi gibi eğitim alamayan çocukları hiç unutmaz. Vehbi Koç’la ve dolayısıyla Türk Eğitim Vakfı TEV ile tanışınca bütün mal varlığını TEV’e bağışlar.
Ölümünün 21. yılında, TEV bir anma haftası düzenler. Safiye Ayla'yı anlatan bir belgesel film çekilir. Filmin yönetmen koltuğunda Türkan Derya oturmaktadır. “Muganniye Safiye” isimli belgeselde Safiye Ayla’yı Ezgi Çelik canlandırır. 
(TEV'in YouTube sayfasında filmin kısa tanıtım videosu mevcut. Maalesef ki tam halini bir yerde bulamadım. TEV sayfasına koysa da yeni nesiller Safiye Ayla'yı tanısa.)
****
Şarkılarla ve anekdotlarla geçen bu konser gecesi, radyodan dinleyip televizyonda izlediğim, sanatsal ve tarihî değeri olan bir ismin, Safiye Ayla'nın hayatını araştırma fırsatı verdi bana. Dinledikçe yazdım, yazdıkça okudum. Gördüm ki onun hayatını anlatmaya sayfalar yetmez. 
O zaman bu yazıyı "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş, onun adı da Safiye Ayla imiş" diyerek nihayetlendirelim.
Keşke herkes kendi adıyla ve kendi tınısıyla bir hoş sada bıraksa şu kubbede ve o hoş sadalar böyle sonsuzluğa uzansa dileğini eklemeyi de ihmal etmeyelim...
11 Mayıs 2026 / C.E.Y.

9 Mayıs 2026 Cumartesi

"Hekimlik Yalnızca Muayene Odalarında Yapılan Bir Meslek Değildir!"

Bursa Tabip Odası’nın 12 Nisan 2026 günü yapılan Olağan Seçimli Genel Kurulu'nun ardından göreve başlayan yeni Yönetim Kurulu, 9 Mayıs 2026 Cumartesi sabahı Tabipler Lokali’nde ‘Basınla Tanışma Kahvaltısı düzenledi. 
Sağlık konusunda verecekleri mesajları topluma iletecek ve toplumda sağlıkla ilgili eksik gedik, doğru yanlış ne varsa kendilerine iletecek olan kurumun basın olduğunun bilinci ile düzenlenen bu buluşmada Bursa Tabip Odası Başkanı Dr. Ferda Firdin ve Yönetim Kurulu Üyelerinden Dr. Deniz Alpan, Dr. Serdar Sarıtaş, Dr. Özlem Sezen ve Dr. Kenan Ergus hazır bulundu. 
Başkan Ferda Firdin; bunun yalnızca bir tanışma kahvaltısı değil; Bursa’da sağlık hakkını, toplumun doğru bilgiye ulaşması hakkını ve kamusal sorumluluğu birlikte konuşabileceğimiz bir dayanışma ortamı olduğunu söyleyerek başladı konuşmasına. 

"Hekimlik yalnızca muayene odalarında yapılan bir meslek değildir"
Bursa Tabip Odası olarak hekimliğin yalnızca muayene odalarında yapılan bir meslek olmadığına inandıklarını, hekimliğin toplumun sağlığını, yaşam hakkını ve insan onurunu savunma sorumluluğu olduğunu, bu nedenle sağlık alanında yaşanan her sorunun, aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu dile getirdi ve bu noktada basının rolünün son derece değerli olduğunun altını çizdi. Doğru bilginin, sağlık gibi doğrudan insan yaşamını ilgilendiren alanlarda, toplum için adeta koruyucu hekimlik işlevi gördüğünü, bilimsel gerçeklerin, halk sağlığını ilgilendiren gelişmelerin ve sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunların kamuoyuna doğru biçimde aktarılmasının büyük önem taşıdığını, Bursa Tabip Odası olarak şeffaf, ulaşılabilir ve yapıcı bir iletişim anlayışı içinde olacaklarını; eleştirileri de önerileri de toplum yararını merkeze alarak paylaşacaklarını, sağlık sistemindeki aksaklıkları konuşurken yalnızca sorunları değil, çözüm yollarını da birlikte tartışmayı önemsediklerini belirtti. Sağlıkta şiddetin arttığı, hekim göçünün derinleştiği, vatandaşın nitelikli sağlık hizmetine ulaşmakta zorlandığı bir dönemde, toplumun sağlık hakkını ve hekimliğin etik değerlerini kararlılıkla savunmaya devam edeceklerini, daha sağlıklı ve daha umutlu bir kent için basın ile yan yana yürümeyi dilediklerini belirtti. 

Bu kısa ve öz açılış konuşmasının ardından sorular ardı ardına gelmeye başladı. 
İlk soru tabii ki sağlık alanlarının satışı konusu oldu. 24 Nisan 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla, içinde Bursa Memleket Hastanesi yerleşkesinin, Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesinin, AOS Hastanesi ek hizmet alanının, Bursa Nilüfer FSM'deki "Hastane Alanının", Bursa Ağız ve Diş Sağlığı Araştırma Hastanesinin, Bursa Yenişehir'deki eski aile sağlığı merkezi binasının, Bursa Mustafakemalpaşa'daki Tepecik Aile Sağlığı Merkezinin de olduğu, 32 ildeki toplam 71 sağlık alanı ve tesisi özelleştirme kapsamına alınmıştı. 
Ferda Firdin bu konuda üzerlerine düşeni yapmaya devam edeceklerini, Bursa Tabip Odası olarak sağlık hizmetlerinin ticari bir meta değil, bir kamu hakkı olduğunu savunduklarını ve halkın vergileriyle oluşturulmuş sağlık alanlarının özelleştirilmesini kabul etmediklerini; bu konuda 27 Nisan günü AOS Onkoloji Hastanesi önünde bir açıklama yaptıklarını söyledi. 

Türkiye’nin ilk “Devlet Hastanesi” Bursa Gureba Hastanesi
Burada araya girelim ve zamanda hızlı bir yolculuk yapalım. Bursa Devlet Hastanesi'nin tarihi epey eskilere gider. Tanzimat Dönemi Bursa'sında açılan ilk hastane Hamidiye Gureba Hastanesi'dir. Darüşşifa 1855 depreminde zarar görünce, “Anadolu Sağ Kol Müfettişi” sıfatıyla Hüdavendigar vilayetinin valisi olarak 1862 yılında göreve başlayan Ahmet Vefik Paşa, Bursa’da tüm çevrenin ihtiyacına cevap verebilecek bir hastane yaptırabilmek için eski saray (Devlet Hastanesinin karşısındaki çamlık alan)  diye anılan yerdeki Damat Efendi Konağı’nı kamulaştırarak onarım çalışmalarını başlatır. Binanın onarım çalışmaları ve gerekli malzemelerin sağlanması sırasında Ahmet Vefik Paşa görevden alınır. Binanın onarımı ancak Vali Hakkı Paşazade Hacı İzzet Paşa zamanında biter. Hastane, 1868 yılında Bahattin Efendi vekaletinde, Ahmet Vefik Paşa’nın da onayı ve izniyle açılır. Ahmet Vefik Paşa, 1879 yılında ikinci kez Bursa Valisi olunca, hastaneyi geliştirerek 45 erkek ve 15 kadın hasta kapasitesini sağlar. Böylece Bursa Gureba Hastanesi Bursa’nın ilk modern sağlık kurumu ve aynı zamanda Türkiye’nin de ilk “Devlet Hastanesi” olarak tarihe geçer. (Kaynak: OSMANLILAR DÖNEMİNDE BURSA’DA  YAPTIRILAN HASTANELER  Sezer ERER)
Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi arşivi
Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi arşivi
Hastanenin tarihî kimliği böyleyken, 
Bursa'nın kalbindeki Memleket Hastanesi 16 Temmuz 2019 günü kapatıldı. Çünkü 4 Temmuz 2019 tarihinde şehrin dışında koskocaman bir Şehir Hastanesi açılmıştı. Artık Memleket Hastanesine gerek YOK'tu. Herkes, o tarihte henüz yolu dahi olmayan, Şehir Hastanesi'ne gitmeliydi. Ya da şehrin içinde çoğalan özel hastanelerden imdat dilenmeliydi. 
Ahmet Emin Yılmaz 29 Kasım 2020 tarihli yazısında, Memleket Hastanesi'nin yeniden açılması için oluşan yoğun talep üzerine AK Parti Bursa Milletvekili Dr. Mustafa Esgin'in konuyu Ankara'ya taşıdığını ve emeklerinin karşılığı olarak Bursa'ya müjdeli haberi getirdiğini yazmış:
Esgin, "Depremsellik sorunu olan bina restorasyonu yapılıp yenilenecek. Kentin anılarının yaşadığı bina (400 yataklı) Memleket Hastanesi olarak Bursa’ya yeniden sağlık hizmeti verecek.” demiş.
Ama...
13 Nisan 2022
Sonra, sonra hiçbir şey olmadı.  
Sonra yine hiçbir şey olmadı.
Sonra bir şey oldu ve Bursa Memleket Hastanesi 24 Nisan 2026 günü yayımlanan kararla kendini sağlık alanı satışı içinde buldu. AK Parti Bursa eski milletvekili Mustafa Esgin yine konuyla ilgili bir açıklama yaptı ve Bursa’da sağlık kuruluşlarının satışa çıkarıldığı iddialarını yalanladı. “İçinde sağlık kuruluşu bulunan, fiilen çalışan veya yapımı devam eden hiçbir sağlık tesisinin ne arsası ne binası satılmaz, satılamaz. Herkes rahat olsun.” diyerek kamuoyuna güvence verdi. 
(Bu açıklamadan "içinde sağlık kuruluşu yoksa ya da fiilen çalışmıyorsa satılabilir!" sonucu çıkıyor ya neyse.)

Şehir büyük, yatak az!
Ferda Firdin'in belirttiğine göre Türkiye'nin dördüncü büyük şehri olan Bursa maalesef ki yatak sayısında 35. sırada imiş. Hâl böyleyken var olan hastanelerin kapatılması elbette ki kabul edilemez diyor Firdin. Bu karardan geri dönülmezse halk ile birlikte mücadeleyi sürdüreceklerini söylüyor. "Bursa Tabip Odası sadece hekimlerin özlük haklarını savunmuyor, halkın sağlığını da önemsiyor." diyor.
BaĞzıları gelişmeyi doktor dövmeyle ölçse de, zamanında hastaneyi imece usulü yapan halkın torunları dedelerinin emanetine sahip çıkıyor. Bursa Tabip Odası da yanlarında duruyor..

Hasta çok, hastane az!
Belli bir yaşın üzerindeki pek çok kişi hastaneleri ya da sağlık ocaklarını sosyalleşme alanı olarak kullanıyor ayrı. Şehir içindeki sağlık ocakları teknik olarak yetersiz kaldığından hastanelerin acillerinde yaşanan yığılma ayrı. Hastanelerden randevu alabilmek ayrı. Hastayı muayene edebilmesi için doktora verilen süre ayrı. Her hâlükârda doktor da çaresiz kalıyor, hasta da, hastane personeli de. Her bir tarafın ayrı ayrı haklı ve ayrı ayrı mağdur olduğu sağlık sistemin sağlıklı olduğunu söylemek zor. 

Bursa Tabip Odası Ferda Firdin ve Yönetim Kurulu Üyesi doktorlarımızın konuşmalarından birkaç satırbaşı:
* "Kamu kaynaklarının özele aktarılmasına karşıyız. Özel hastaneler özel kalmalı."
* "Hekime yönelik şiddette Bursa nispeten iyi durumda."
* "Halkın bizi yukarıda değil, kendilerinin yanında görmesini istiyoruz."
* "Tıp Fakültelerinde kapasitenin çok üzerine çıkılıyor. Bu da kaliteyi düşürüyor."
* "Hanta virüsünün Pandemi yaratacağını düşünmüyoruz."
* "Hastanede sosyalleşmenin sebepleri araştırılıp çözüm üretilmeli. İşsiz psikologlar istihdam edilebilir. Sağlıklı Yaşam merkezleri çoğaltılabilir."
* "Aşı reddi yaygınlaşıyor. Kızamık vakalarında artış var. Geç kızamık diye bir vaka var. Aşı yaptırılmamış bir çocuk 12-13 yaşlarında sinir sistemi tutulumuyla felç oluyor. Bunun tedavisi yok. Bu çocuğun kurtuluşu yok. Aşı konusunda ısrarcıyız."
* "Aşı karşıtlığı sürerse ileride bildiğimiz hastalıkların pandemisini yaşayabiliriz."
* "Yürüyormuş gibi görünse de sağlık sistemi çökmüş."
* "Koruyucu hekimlik gereken önemi görmüyor."
* "Hasta memnuniyeti önceleniyor. Sağlık, satın alınabilir bir şey oldu."
* "Sağlıkta denetlemeye ve düzenlemeye ihtiyaç var. Sağlığı para kazanma alanı olmaktan çıkarmak gerekiyor."
* "Doktorların ülkeyi terk etmesinin altında yatan sebep sadece "ekonomi" değil."
* "Türkiye gelişmiş ülkelerin hem cihaz hem de ilaç anlamında pazarı. Çok fazla tarama yapıyor, çok fazla ilaç kullanıyoruz."
* "Basamaklı sağlık sistemi olmalı."
* "Doktorun ücreti performans baskısı ile oluşmamalı."
* "Aile Sağlık Merkezleri çoğalmalı."
****
Hastaneleri basan haşaratlardan radyolojik görüntülemelere kadar pek çok konunun konuşulduğu basın toplantısını anlatmak için masama oturduğumda ülkenin Sağlık ve Eğitim bütçesini sorgulamak düştü aklıma. ChatGPT'ye sordum kısaca. Şöyle bir döküverdi verileri:

Sağlık Bütçesi 2026
2026 yılı için merkezi yönetim bütçesi toplamı yaklaşık 19 trilyon TL olarak teklif edilmiştir ve bu miktarın sadece %7,8'i Sağlık Bakanlığı için ayrılmıştır. (1 trilyon 482 milyar)
Koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan pay toplam bütçenin %28'i. (280 milyar 414 milyon 960 bin)
2026 yılı bütçesinden şehir hastanelerini inşa eden ve işleten şirketlere en az 136 milyar TL ödenecektir. 
(Yukarıda yazdıklarımın üzerine başka bir şey söylemiyorum.)

Eğitim Bütçesi 2026
2026 yılı eğitim bütçesi, yükseköğretim kurumları da dahil olmak üzere 2 trilyon 896 milyar TL olarak belirlenmiştir. 
MEB bütçesi: Milli Eğitim Bakanlığı'na (MEB) 2026 yılı için 1 trilyon 944 milyar TL ödenek ayrılmıştır. 
(Okullar temizlik ve ısınma işlerini Okul Aile Birliğine yapılan bağışlarla döndürüyor.) 

Malum; siyaset, kaynakların nereye kullanılacağını belirler. 
Ben iki bakanlığı sorguladım. Diğer bakanlıkların bütçesini de siz sorgulayın. Bakalım hangi kaynaklar nerelere dağılıyor. Biz sıradan vatandaşlar göremeyiz ama; acaba örtülü ödeneklerle hangi paralar hangi mecralara akıtılıyor...
Alım gücümüzün düşmesine ve temel gıda maddelerine dahi ulaşımımızın zorlaştığına bakarsak, bunu sormak en doğal hakkımız...
9 Mayıs 2026 / C.E.Y.

Bu bir 'Körükçü Süleyman' öyküsüdür (Konuralp Başol) / 5 Haziran 2014
"Biz Ölüyoruz!" (Koronavirüs) / 19 Ağustos 2020
Milletin Cebinden Kimlerin Cebine? (Şehir Hastaneleri) / 25 Ocak 2023
Ben Sana Doktor Olamazsın Demedim! (Yenidoğan Çetesi) / 21 Ekim 2024
Aşıdan Korkma, Geç Kalmaktan Kork! (Kanser) / 3 Nisan 2026