14 Ocak 2018 Pazar

Evcilleştir beni Küçük Prens

Doğduğu gezegenden ayrılıp bambaşka gezegenlere yolculuk yapıyor insan hayat boyu ve başka gezegenleri ziyaret ettikçe kendi gezegenini daha iyi tanıyor, kendi gezegenindeki bir tanecik çiçeğin dahi kıymetini daha iyi anlıyor.
Anlıyor ki başka çiçeklerle ilgilenirken kendi çiçeğini sulamazsa, ona özenle bakmazsa ve ona sadık kalmazsa eğer, "benim çiçeğim" dediği ve çok sevdiği o çiçek sararıp solup ölecek.
Sorumluluk almış bir ruh gezegenler arasında dolaşırken hep kendi çiçeğini düşünüyor, bir an önce kendi gezegenine dönmek ve bir an önce çiçeğini sulayarak ona can vermek istiyor.

Kitap Kurtları Kitap Kulübü olarak aralık ayında okuduğumuz Antoine De Saint-Exupéry'nin Küçük Prens kitabında; kitabın kahramanı Küçük Prens'in kendi gezegeninden ayrılıp diğer gezegenleri ziyaret ederken diğer gezegenlerde karşılaştıkları, kendisi ve diğerleri hakkında düşündükleri, o masum ve basit diliyle sorduğu sorular, kendisine sorulan sorulara yine aynı dille verdiği basit cevaplar, her sorunun ve her cevabın okuyucunun kendi hayatı içinde karşılık bulması ve kitabın bu kadar eşsiz ve bir o kadar da nahif olmasıdır bana yazıdaki ilk paragrafı yazdıran.

Kitabın yazarı Antoine De Saint-Exupéry'nin kendisi de bir pilottu aslında. 
Kitabında uçağı Sahra çölüne düşen bir pilotun çölde karşılaştığı olağanüstü güzel sarı saçlı bir erkek çocukla olan konuşmalarını anlatıyordu. Kitabın kahramanı pilot gibi Saint-Exupéry de kıtalararası posta seferlerinde pilotluk yaparken, 1935 yılında Paris’ten Saygon’a uçtuğu bir seferinde Sahra Çölü’ne düşmüştü.

İkinci Dünya Savaşı başlayıp da Fransa Almanya tarafından işgal edilince Saint-Exupéry Fransa'yı terk ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş, New York’ta bir otel odasında Küçük Prens'i kaleme almış, kitap 1943 yılında hem İngilizce, hem de Fransızca olarak aynı anda bin sayfa olarak yayımlanmıştı. 
Daha sonra yazar ülkesine dönerek Fransız Hava Kuvvetleri'nin Kuzey Afrika’daki birliklerine katılmış, 31 Temmuz 1944’te bir keşif uçuşu sırasında Alman birliklerinden kaçarken uçağı düşürülmüş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı.
Bu durum 1998 yılında Marsilyalı bir balıkçı tarafından yazara ait bir bilekliğin bulanmasına ve 2004 yılında yine Marsilya kıyılarında yapılan araştırmalar sonucu uçağın enkazına ulaşılmasına kadar sürdü. 
Ölümünden 65 yıl sonra, bir Alman pilotu olan Hors Rippert, yazarın kullandığı uçağı düşürdüğünü itiraf etti ve "İçinde kimin olduğunu bilseydim ateş etmezdim" dedi.
Bernard Mark adındaki bir tarihçiye göre ise Saint-Exupery’nin intihar etmiş olması olasılığı yüksekti.

Saint-Exupéry, kitabın yazarı olmasının yanı sıra, kitaptaki bütün çizimleri de suluboya ile kendisi gerçekleştirdi. Saint-Exupéry'nin yaptığı çizimler için model alabileceği bir hayvanat bahçesine erişimi yoktu. Bu yüzden hem kendi oyuncaklarını hem de arkadaşlarının evcil hayvanlarını model olarak kullandı.
Okuyucu da dikkat etmiştir, kitabın en önemli karakterlerinden biri olan pilot (anlatıcı) okura hiçbir çizimde gösterilmemiş.

Küçük Prens hem yazarın hem de pilotun ve hem de Küçük Prens'in ta kendisiydi belki.
İhtimal ki yazar Sahra Çölü'nde yarı baygın yatarken hep kendisiyle konuşmuştu, içindeki o güzel çocuğu orada tanımıştı ve kitabında da onu anlatmıştı.

Küçük Prens'le tanışan pilot anlamıştı ki Küçük Prens'in küçücük bir dünyası vardı ve orada hiçbir şeyi sınırlandırmaya gerek yoktu. Dikensiz gül, bağlanmaya gerek kalmayan koyun hep oradaydı. Küçük Prens sandalyesini bir-iki adım ilerleterek güneşin batışını bir günde 44 kere izleyebildiğini söylüyordu mesela. Üstelik insan çok üzgün olduğunda güneşin batışını izlemeyi sever diyordu. Küçük Prens güneşin batışını 44 kez izleyecek kadar mı üzgündü? 
Küçük Prens'in gezegeninde toprağın içine tohum salmış kötü baobaplar da vardı ne yazık ki ve onlardan zamanında kurtulmak gerekiyordu. Küçük Prens tembellik eder de bugünün işini yarına bırakıp üç baobap filizini sökmeyi ihmal ederse baobaplar büyüdüklerinde gezegeni patlatabilirdi. 
Bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında keşfedilen B-612 gezegeninden mi gelmişti Küçük Prens acaba?

Hiçbir çiçek koklamayan, gökyüzüne hiç bakmayan, hiç kimseyi sevmeyen insanlara kızgındı Küçük Prens. Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu birbirine karıştırıyordu o insanlar hep. 
Ne anlaşılmazdı şu büyükler. 
Kendi süslü çiçeğini kendisi de anlayamamıştı oysa. Çiçeğin ona oynadığı oyunların ardındaki sevecenliğini görememişti. Çünkü o henüz sevmeyi bilemeyecek kadar deneyimsizdi.

Bir başka gezegende emir verirken insaflı davranan ama emirlerine karşı gelinmesine tahammül edemeyen ve otoritesine çok önem veren bir Kral vardı, bir diğer gezegende kendini beğenmiş bir adamla karşılaştı Küçük Prens. 
İçtiğinden utandığını unutmak için içen bir ayyaşla tanıştı bir gezegende, bir diğerinde saymakla delicesine meşgul olduğu için kafasını kaldırıp Küçük Prens'in suratına bile bakmayan bir iş adamıyla. 
Yıldızları sayıyordu iş adamı. Yıldızlara sahip olmayı ilk o düşündüğü için de zengin olduğunu düşünüyordu.
Yıldızların ne işe yaradığını anlamamıştı Küçük Prens. İş adamının da yıldızlara ne yararı olduğunu anlamamıştı. Ne tuhaftı şu büyükler. 
Ziyaret ettiği beşinci gezegendeki lamba yakıcısının yaptığı işin bir anlamı vardı Küçük Prens'e göre. Lambacı ise öyle düşünmüyordu. Gezegenin dönüşü gittikçe hızlanmış ve sonunda bu süre bir dakikaya düşmüştü. Lamba yakıcısı lambayı dakikada bir yakıp söndürüyordu ve çok ama çok yoruluyordu. Günde bin dört yüz kırk gün batımı kolay değildi elbet. Lambacı sadece uyumak istiyordu. Sadece uyumak...
Altıncı gezegendeki coğrafyacı, bir kâşif ile bir coğrafyacının farkını anlattı Küçük Prens'e. "Kâşif çok fazla içki içerse ve bir de yalan söylerse büyük felaketlere neden olur" dedi.
Çünkü sarhoşlar her şeyi çift görürdü. Kâşifler de keşiflerini somut bir şekilde kanıtlamalıydılar. Coğrafyacıdan öğrendiğine göre coğrafya kalıcıydı, çiçekler geçiciydi.
Küçük Prens'in aklına gezegeninde bıraktığı çiçeği aklına geldi birden ve bir anda içine dolan pişmanlıkla "Eyvah!" dedi.  
Coğrafyacı ona "çok iyi ve ünlü bir gezegen" olan dünyaya gitmesini önerdi.
Dünya sıradan bir gezegen değildi nihayetinde. Orada "yüz on bir tane kral, tam yedi bin coğrafyacı, dokuz yüz bin iş adamı, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş, kısacası yaklaşık iki milyar büyük insan" vardı. Dünya o kadar büyüktü ki; elektrik icat edilmeden önce dünyadaki anakaraları aydınlatabilmek için tam "dört yüz altmış iki bin beş yüz on bir" lamba yakıcısından oluşan bir orduya gerek vardı. 
Yazarın dünya gezegenini anlattığı bölümdeki "Avustralya ve Yeni Zelanda'dan başlayan lamba yakma töreni"ni anlatan paragrafı okurken gözümün önüne Meksika Dalgası hareketi geldi. Ne muhteşem bir görüntüydü o öyle... 

Ve tilki...
Küçük Prens'e "Evcilleştir beni" diyen tilki.
"Ancak evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin ve evcilleştirdiğin şeyden sonsuza dek sorumlusun" diyen tilki.
"Hep aynı saatte gel, geleceğin saati bilirsem bir saat öncesinden mutlu olmaya başlarım, zaman ilerledikçe daha mutlu olurum, mutluluğun değerini öğrenirim" diyen tilki. 
"İnsanların hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yok, her şeyi dükkandan hazır alıyorlar, arkadaşlar da dükkanda satılmadığı için hiç arkadaşları olmuyor" diyen tilki.
"Özde olanı sadece kalp görebilir, gözler özde olanı göremez" diyen tilki.
**** 
Yazının burasında kitabın anlatımını durdurup, kitabın devamını okuyucuya bırakalım.

Yaşamın, var oluşun, yok oluşun, gözümüzle göremediklerimizin, kalbimizle görebildiklerimizin, değer verdiklerimizin, değerini bilmediklerimizin, yanımızdayken yanımızda olduğunu hissetmediklerimizin, uzaktayken yanımızda olduğunu hissettiklerimizin, dostluğun, vefanın, sorumluluğun, emeğin, en çok da basitliğin, daha doğrusu masumiyetin kitabıdır Küçük Prens.
Yüzlerce dile çevrilmiştir. 
Yazar bu kitabı "çocuk kitaplarını bile anlayabilecek" bir kişiye, yazarın dünyada sahip olduğu en iyi dost olan Leon Werth'e, daha doğrusu dostu Leon Werth'in küçük bir çocuk olduğu zamanlara ithaf etmiştir.

Siz de çocuk zamanlarınız ile okuyun kitabı. Büyüyün bir daha okuyun, dönün çocuk olun bir daha okuyun.
Kitabı okurken de, hayatı yaşarken de kendi çiçeğinizin nerede olduğunu hiç unutmayın...

9 Ocak 2018 Salı

“Çalış-a-mayan Gazeteciler Günü”

10 Ocak 1961 gazetecilerin çalışma koşullarını iyileştiren ve ileri haklar getiren 212 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarihtir. Bu yasa ile basın emekçilerinin sigortalı çalışması, işten çıkarılmaları durumunda ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmesi, yıllık ve haftalık olmak üzere belirlenen tarihlerde izin yapmaları ve gazetecilik faaliyetlerini özgürce yürütmeleri güvence altına alınmıştır.
Bu yasanın çıkartılmasından 57 yıl sonra bugün, basın-yayın sektöründe çalışan bir gazeteci ekonomik ve sosyal haklarını, en çok da kalem özgürlüğünü kullanamaz haldedir. Öyle ki “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” tanımı neredeyse “Çalış-a-mayan Gazeteciler Günü” olarak değişmiştir.
Oysa gazeteci; halk adına gören göz, duyan kulak olan, halk için gözlemleyip gözlemlerini kamuoyunun bilgisine taşıyan, yani toplumun sesi olan, objektif ve doğru habercilik anlayışı içinde, meslek ahlâkına bağlı kalarak çalışan kişidir. Bu bakımdan demokrasilerde medya; yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü güçtür. Ancak bugün tüm bunların ne kadar uzağında olduğumuz çarpıcı biçimde önümüzde durmaktadır. Gazeteciler Günü kutlamaları sadece söylemlerde sıkışıp kalmıştır.

İnternet Çağında Gazetecilik
Maliyet artışları ve yaşanan baskılar yazılı medyayı geri plana iterek etkisini azaltırken, internet gazeteciliği ve sosyal medya ön plana çıkmaktadır. Yazılı medyada göremediğimiz birçok haberi internet haber sitelerinden, sosyal medyadan ve bağımsız gazetecilerin görüntülü yayınlarından öğrenebiliyoruz. Bu bakımdan internet gazeteciliği halkın en önemli haber alma kanallarından biri durumuna gelmiştir.
Yazılı basının yaşadığı sıkıntıların benzerleri internet medyası için de geçerlidir. 
İnternet medyası ile ilgili bir yasa olmadığı için internet gazeteciliği yapanlar birçok haklardan yararlanmıyorlar. Ayrıca yasaya bağlı bir internet gazeteciliği çerçevesi oluşturulmadığı için ortaya çıkan boşlukta gazetecilik mesleği ve etiğinden uzak kişiler gazetecilik adı altında faaliyette bulunuyorlar. Bu da internet gazeteciliğini gazetecilik ahlâkı ile yapmaya çalışan gazetecileri her anlamda zor duruma bırakıyor. Maalesef ki gazetecilik mesleği hızla irtifa ve itibar kaybediyor.
Yine internet medyasıyla ilgili bir yasanın olmaması nedeniyle internet gazetecisi 212 Sayılı yasanın gazetecilere tanıdığı haklardan yararlanamıyor. İnternet gazetecisi sarı basın kartı sahibi olamadığı gibi, daha önce yazılı medyadan basın kartı sahibi olan kişi internet gazeteciliği yapmaya başladığında kartını iade etmek durumunda kalıyor.
İnternet gazetecileri olarak bizler; 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı’nın bir anlam kazanabilmesi için Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile Basın İlan Kurumu, basın meslek örgütleri ve internet gazeteciliği örgütlerinin bir araya gelerek bir çalıştay ile gerekli düzenlemelerin ivedilikle yapılmasını bekliyoruz.
Bununla birlikte yazılı, görsel, işitsel ve internet medyası örgütlerinin basın özgürlüğü konusunda seslerini daha gür çıkartarak, birlikte hareket etmeleri ve halka doğru haber vermeleri 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı adına bugünün en acil ihtiyaçlarından biridir.

Canan Ekinci YILMAZ
BUİGDER Yönetim Kurulu Başkanı

Fırsatçı yağmacılar

Kim onlar? 
Tanıyor musunuz onları? 
Tanıyorsunuz tanıyorsunuz.
Onlar çok uzakta değiller aslında, yanıbaşımızdalar.
Sokakta caddede evde, çarşıda pazarda alış veriş merkezinde, okulda kursta derste, dolmuşta takside, metroda minibüste otobüste, camide ibadette, konserde eğlencede, çayır çimen yayıldığı piknikte, sahilini işgal ettiği denizde, kısacası baktığınız her yerde..
Hep rastlıyorsunuz onlara aslında.
Bazen görüp 'Ya sabır!' çekiyorsunuz, bazen görmezden gelip 'Bana bulaşmasın da...' diyerek sesinizi çıkartmıyorsunuz, çok zaman da korkuyorsunuz.
Evet korkuyorsunuz...
(Siz dediğime bakmayın, buradaki "siz" hepimiziz aslında.)

Sokak ortasında yanındaki kadını itip kakan adama 'Ne yapıyorsun kardeşim?' demeye korkuyorsunuz mesela. 
Adam kadına tekme tokat dalıyor, dirsek yumruk atıyor, bazen de yatırıp kıtır kıtır doğruyor, pek çok korkak bu sahnelere, çoğunlukla da elindeki telefonun kamerasını doğrultup canlı yayına geçerek, sadece bakıyor. Biliyor ki sevdiği(!) kadına bunu yapan başkasına ne yapmaz. 
Bazıları daha korkak, şahit yazılmasın diye olay yerinden koşa koşa uzaklaşıyor. 
"Aman neme lazım!"
****
İki çocuğu babaları tarafından öldürülen Dilek'in öyküsü gibi öyküler basına yansıyınca başlıyor ahlar vahlar. O zamana dek herkes sus pus.
Dilek kimin kapısını çalsa yüzüne kapanmış hep kapılar. Kimden aman dilese duyulmamış sesi. Kimse el uzatmamış, kimse sahip çıkmamış. Meydanı boş bulan koca da atını istediği gibi oynatmış. Sonuç; önce Dilek'i bıçaklamış çocuklarının babası, sonra da daha bebek denecek yaştaki evlatlarını katletmiş, o kadar alamamış ki hırsını en son da kendisini öldürmüş.
Dilek bıçaklandığı anda ölmüş olsaydı eğer, bu vaka da "Bir kadın cinayeti daha" olarak yansıyacaktı topluma ve geçilip gidilecekti, Dilek'in yaşadıkları hiç bilinmeyecekti. 
Oysa cehennemi yaşamış Dilek...
Şimdiyse yaşayan bir ölüden farksız artık.

Şu anda Başbakan Binali Yıldırım konunun incelenmesi için talimat vermiş. 
İnceleme ile olayda kamu görevlilerinin ihmali olup olmadığı araştırılacak. İhmal ve kusur tespit edilirse soruşturma başlatılacak. Müfettişler, annenin hangi makamlara ne zaman başvuruda bulunduğunu ve hangi işlemlerin yapıldığını tek tek inceleyerek rapor halinde Başbakan’a sunacak. Herhangi bir ilgisizlik, ihmal ve kusurun tespit edilmesi halinde incelemenin soruşturmaya dönüştürülebilecek. 

Soruşturma yapılırsa suçlular bulunacak, dava yıllara yayılacak, bu gibi vakalarda çoklu ihmal olduğu için herkes sorumluluğu bir başkasının üzerine yıkacak, sonuçta ya bir günah keçisi bulunup ona ihale edilecek her şey, ya da bir kişi bile suçlu bulunmayacak. 
Her ne yapılırsa yapılsın Dilek için artık değişen bir şey olmayacak.

Diğer Dilekler olmaması için ise delice bir çalışmaya ihtiyaç var şimdi. Kanunlar, yaptırımlar, cezalar, kısacası devlet tarafında yapılması gereken tüm çalışmalar. 
Bir de tanık olduğu vahşete "DUR!" diyecek insanlara ihtiyaç var. Bir kişiden korkmaz elbet suç işleyen, ama ya herkes hep bir ağızdan "DUR!" derse.
Ya o kişiyi alıp polise teslim ettiklerinde polis ve yargı gereğini layıkıyla yerine getirirse...
****
Kendinden güçsüzlere borusu öten bu malum kişiler çok tırsaktırlar aslında. Karşılarında kendilerinden güçlü birilerini gördükleri anda kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp başlarlar titremeye. Lakin güvenmeyin onlara hiç. Bir fırsatını bulurlarsa hemen palazlanırlar yine. 
O yüzden fırsat vermeyin onlara. 

Eğitim ve eğitimsizlik bir yana; onlar fırsat buldukları için ayaklarını camdan uzatıp öyle kullanıyorlar araçlarını, fırsat buldukları için terör estiriyorlar her yerde, fırsat buldukları için bellerinde silah ile geziyorlar ve en ufak bir can sıkıntısında silahlarını ateşlemekten zerre kadar çekinmiyorlar, fırsat buldukları için çöküyorlar çocuk genç yaşlı demeden kadınların tepesine, fırsat buldukları için bu kadar cesurlar, fırsat buldukları için bu kadar pervasızlar, fırsat buldukları için bu kadar vahşiler.

Hani savaş esnasında her şey mübah derler ya, işte tam da öyle...
Fırsat bu fırsattır deyip götürüyorlar malı. Adeta bir ülkeyi zapt etmişler de sanki ganimeti yağmalıyorlar.
Yağmaladıkları kendi vatanları, katlettikleri de kendi vatandaşları, bunun farkına varmıyorlar.
Onlar fırsatçı yağmacılar, sadece fırsattan istifade ediyorlar...

6 Ocak 2018 Cumartesi

Zübükzâdelerden misiniz, Zübükzede misiniz?

Aziz Nesin Zübük romanını yazdığında sene 1961'i gösteriyordu.
Eser, Erdal Gülver'in oyunlaştırması ve yönetmesi ile Nilüfer Kent Konseyi Kadın Meclisi Tiyatrosu tarafından sahnelendiğinde tarih 5 Ocak 2018 idi.
Çalışmaları Kasım 2015'te başlayan oyun, o günün üzerinden geçen iki yılın ardından nihayet Uğur Mumcu Sahnesi'nde karşımızdaydı.
Oyun, yönetmen Erdal Gülver'in o gün rahmetli olan Münir Özkul ve Aydın Boysan'a taziyelerini sunması ve bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Tamamı kadınlardan oluşan tiyatro ekibi neredeyse tamamı erkeklerden oluşan bir oyunu oynuyorlardı. Zübükzade İbraam Bey'i canlandıran Betül Soylu Kırlangıç kadar, Bedir Hoca, Kör Nuri, Kasap Osman, Terzi Celâl gibi karakterlere can veren kadınlar üstlendikleri rolleri başarıyla canlandırıyorlardı. 
Hani hepsinin (Songül Günay, Zarif Ulak, Yünel Zorlubaş, Binay Yücel, Ülker Yonak, Emel Çıtak Helvacı, Leyla Demir, Vildan Nasır, İffet Karaca, Şükran Kılıç, Şerife Akyürek, Güler Köseoğlu Terimeri, Nebahat Ulugül, Dilek Arıncı, Gülten Üstünkaya Kaçmaz, Ayla Çelik) kadın olduğunu bilmesem ve hepsini yakinen tanımasam...
Oyun eleştirel bir oyundu ve sanatın gücü ile insanlara ayna tutuyordu.
Seyirci Zübükzâde İbraam Efendi'nin halkı nasıl "keklediğine" ve halkın nasıl "keklendiğine" gülerken, aslında bir yandan da kendisine gülüyordu. Seyirci biliyordu ki 1961'den bu yana hiçbir şey değişmemişti...
"Kurnazlar olmasa dolandırıcılar aç kalır" sözündeki gibiydi her şey. Köy ahalisi o kadar kurnazdı ki beğenmediği Zübük'ten o küçük aklıyla nemalanmaya çalışıyordu. Zübük bu yutar mı, o da "Soğan ektiğimi söylemezsen sarımsak yediğini söylemem" tavrıyla hepsini yoldukça yoluyordu. Hepsinin gocunacak yarası vardı. Zübük de zaman zaman hepsinin yarasını kaşıyıveriyordu. 
Bir yandan da "Sıçımlar yaklaşıyordu". Yani yine "sıçacaklardı". "Zübük'ten kurtulmak lazım" diyordu bir yanları, yaraları kaşınınca Zübük'ün ayağına kapanıp aman diliyordu diğer yanları. Dün yedikleri hurmalar bir yerlerini tırmalıyordu haliye. Hepsinin dibi birbirinden karaydı. Daha karasını seçmekle bir bakıma kendilerini aklıyorlardı.
Muhalefet desen, zinhar konuşturulmuyor, vatandaşın ek yerleri kullanılarak bin türlü entrika ile defteri dürülüveriyordu.
Zübük akıllı adam, onlara bir yandan hurmayı gösteriyor, bir yandan da hepsinin sırtlarına semer vurup "Deh!" diyordu. Kamçıyı yiyen can havliyle tepik atmak yerine, Zübük'ün gözüne soka soka önünde sallandırdığı hurmaya salyalarını akıtarak dört nala kalkıyordu.
Müritler böyle zübük olursa Şeyh Zübük kanatlanıp uçmaz mıydı hiç?
****
Oyun eleştirel demiştik. Eleştiren kişi pek sevilmez bizde. Aziz Nesin de bağzıları tarafından hiç sevilmedi elbet.
Aziz Nesin'in yazdıklarına kulak vermek yerine, neden olduğunu bilmez bir hınçla Nesin'den ölümüne nefret etmişti o insanlar. 
(Hatırlayın, itfaiyeci kıyafetli bir kişi 2 Temmuz 1993 yılındaki Sivas / Madımak vak'asında Nesin'i kurtarmak(!) için uzattığı itfaiye merdiveninden aşağıya atmak istemişti Nesin'i. O an Nesin'in Madımak Oteli'ni yakarak içindeki 35 canı katleden çığrından çıkmış güruhun eline düştüğünü bir düşünsenize.)
Bir ses öyle buyurmuştu, bir ses gözünü ve kulağını kapatmış, kendi bildiği yolda delice bir koşuyla koşuyordu. Oysa o ses bu koşuyu halkın iyiliği için yapıyor olmuş olsaydı eğer, yolunu açmaya çalışan akılları yakmak yerine o akıllara şükran duyardı. 
Akıllı kişi kendi aklını kullanırken daha akıllı kişi başkalarının da aklını kullanmaz mıydı?
****
Akıl kullanmak ile ilgili ufak bir bilgi anlatalım o zaman:
Ağustos 1957'de John Grigg, bilinen adıyla Lord Altrincham, o tarihte henüz 31 yaşında ve beş yıldır kraliçe olan genç İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in Jaguar fabrikasının açılışında yaptığı duyarsız konuşmanın ardından, Kraliçe'nin çevresindeki yaşlı danışmanların sözünden çıkmamasını, Kraliçe'nin dış dünyaya kapalı olmasını ve Kraliçe'nin eline verilen metinleri ruhsuz ve boğuk bir ses tonuyla okumasını yayıncısı olduğu dergide kaleme aldığı epey sert bir yazı ile eleştirmişti. Lord Altrincham yazdığı bu yazı üzerine BBC'ye, Robin Day'in sunduğu programa çağrılmış ve televizyonda kendisinin monarşiye olan bağlılığını ve yaptığı her eleştiriyi monarşinin devamlılığı için yaptığını samimiyetle anlatmıştı. 
Eleştirileri okuyan ve televizyon yayınını izleyen "Buckingham Palace", Lord Altrincham'ı görüşme yapmak üzere saraya davet etmişti. Sarayda herhangi bir yetkili kişi ile görüşeceğini düşünen Lord karşısında bizzat Kraliçe'yi bulmuştu. Kendisine yönelttiği eleştirileri sorgulayarak genç gazeteciyi dinleyen Kraliçe, görüşmenin ardından gazetecinin samimiyetle ve yüreklilikle söylediği bu sözleri dikkate almış ve yol haritasında yeni düzenlemeler yapmıştı. 
Ki bugün Lord Altrincham Monarşiyi değiştiren ve Monarşiye en büyük faydayı sağlayan kişi olarak anılır.
Ve biz bundan böyle Büyük Britanya'dan bahsederken bu ufak detayı da aklımızın bir köşesinde bulunduralım.

Oyuna dönecek olursak;
Oyunun sonunda köylü (nihayet) akıllanıp da Zübük'e sırt çevirince Zübük bu kez de "Canım vatandaşlarım!" tavrıyla biz seyircilerin üzerine oynamaya başlamaz mı! 
Neyse ki paçayı Zübük'e kaptırmadan oyun sona erdi de kurtulduk.
O gece oyundaki Zübük'ten kurtulduk lakin hayattaki Zübük'ten ve içimizdeki zübüklerden kurtulmak için ne yapmalıydık? 
Bunun için önce aynaya bakıp kendi zübüklüğümüzü sorgulamak, sonra da çevremizdeki zübükleri tanımalıydık. 
Toplum ahlâklı olursa ahlâksız kişileri de arasında yaşatmazdı. Toplumu oluşturan tek tek her bireyin bu ahlâksızlıklara katkısı vardı. Konuşmak bazılarına göre bir suçsa da, susmak topluma karşı suç işlemekti.
Bir bakıma işlenen suçlara iştirak etmekti.
Eleştiri-Yorum
Bu gece sahnedeki oyuncular benden tam not aldılar. 
Lakin oyunu izlerken telefonunun sesini kapatmayan, üstüne üstlük bir de çalan telefona cevap vererek sanki etrafta kimse yokmuş gibi konuşan, oyunu yanındaki kişiye yüksek ses ile anlatan, oyun esnasında sallana sallana oyundan ayrılan, gerekli gereksiz attığı kahkahalar ile oyuncuların dikkatlerini dağıtan, oyuncuların bu oyunu sahnelemek için verdikleri emeklere saygısızlık eden tüm izleyicilere düşük not vermek kaçınılmaz.
Nilüfer gibi sanatla yoğun bir şekilde haşır neşir olan ve medeniyetiyle övündüğümüz ilçemize daha büyük salonlar gerekli olduğu kadar, sosyal adap bilen seyirci de lazım.
Yoksa kentsel dönüşüm ile Nilüfer'in profili de mi değişiyor diye sormadan edemiyor insan...

Tiyatro Yazılarım:
Ha Romalı, Ha Aromalı / 29 Eylül 2013
Savaşın öteki yüzü / 11 Mart 2015
Babaanneler unutmasın / 11 Mart 2016
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Aşk mı, Kalori mi? / 25 Şubat 2019
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
Aşk Varsa Sanat Var / 21 Mart 2019
Bir Dünya Tiyatro / 29 Mart 2019
Hora Hora Barışa / 20 Haziran 2019

Kurnazlık üzerine yazılarım:

4 Ocak 2018 Perşembe

İzin verme, BEKLET!

Kız çocuklarının erken yaşta (9) evlilik yapabileceğini onayladığı söylenen Diyanet İşleri Başkanlığı, halkın erken yaşta evlilik konusuna tepki vermesi üzerine 2 Ocak 2018 günü bir basın açıklaması yapmış.
Diyanet'in internet sitesinde yayınlanan açıklamada şöyle yazıyor:

Bugün bazı basın yayın organlarında yer alan, Diyanet İşleri Başkanlığının kız çocuklarının erken yaşta evlenebilecekleri yönünde açıklamada bulunduğuna dair haberler asılsız olup, kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Dini Kavramlar Sözlüğü adlı yayınımızdaki tanım ve maddelerin çarpıtılmasıyla böyle bir iddia üretmek iyi niyetle izah edilemez.
Kız çocuklarını anne olma ve aile kurma sorumluluğuna sahip olmadan, psikolojik ve biyolojik olgunluğa erişmeden evlendirmek, nikâhta rıza ve irade hürriyetini şart koşan İslam dini ile bağdaşmaz.
Nitekim Başkanlığımız, tarihi boyunca erken yaşta evliliklere asla onay vermemiştir, vermeyecektir. 
Kurumumuz tarafından gerçekleştirilen Din Şuraları ve İl Müftüleri Seminerleri gibi üst düzey toplantıların Sonuç Bildirgelerinde, kız çocuklarını erken yaşta evlendirmenin asla dini referanslarla desteklenemeyeceği defalarca kayda geçirilmiştir. Din İşleri Yüksek Kurulumuzun görüşü de bu yöndedir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

* Yapılan bu basın açıklaması ile Diyanet İşleri Başkanlığı halka, "Siz bizi yanlış anladınız" demiş kısacası.
Yanlış anlaşılıp anlaşılmadıklarını anlamak için yine Diyanet'in internet sitesine bakalım o zaman.

Anasayfa /  AİLE HAYATI /  Evlilik (Nikâh) sekmesinde pek çok alt başlık var:
Evlenmenin dinî hükmü nedir?
Kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar kimlerdir?
Kişi hangi akrabaları ile evlenemez?
Ehl-i kitaptan biri ile evlenilebilir mi?
Müslüman kadın gayrimüslim bir erkekle evlenebilir mi?
Nikâhın tescili şart mıdır?
Resmi nikâh kıydıran kimse ayrıca dinî nikâh kıydırmalı mıdır?
Nikâhta şahitliğin hükmü nedir?
Velisiz kıyılan nikâh geçerli midir?
Gizli nikâhın hükmü nedir?

NİKÂH
Sözlükte "evlenmek ve cinsi ilişkide bulunmak" anlamına gelen nikâh, bir fıkıh terimi olarak, karşı cinsten iki kişinin, birlikte yaşamalarına ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkân veren ve taraflara karşılıklı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir. Medenî bir sözleşme olan nikahı Hz. Peygamber tavsiye etmiş ve "Nikâh benim sünnetimdir." buyurmuştur (İbn Mâce, Nikâh, 1). Evlilik, kişiyi zinadan korur, insan neslinin devamını sağlar. Kişinin gayri meşru ilişkiye girme tehlikesi bulunması halinde evlenmesi vaciptir. Buna karşılık, eşlerin birbirine karşı olan hak ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği ve haksızlık yapacağı kanaatinin ağır basması halinde ise mekruhtur. Bunların dışında evlilik sünnettir. Nikâhın, iki şahit huzurunda tarafların irade beyanında bulunmak suretiyle akdedilmesi gerekir. Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikâhlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, velisinin de bulunması menduptur. Nikâhın sahih olması için, evlenecek kişilerin evlilik engelleri bulunmamalıdır. Şartlarına uygun olarak gerçekleşen evlilik; dinin izin verdiği ölçüler içinde eşleri birbirine helâl kılmakta, hısım akrabalığı, nesep, miras, mehir, nafaka gibi hukukî sonuçlar doğurmaktadır. Hukuken tanınmayan evlilikte, bu sonuçlar güvence altına alınamadığından, resmen tescil ettirilmeyen evlilik kanunen suç olduğu gibi, dinen de doğru değildir

BULÛĞ
Sözlükte "ulaşmak, yetişmek, iş gayesine varmak gibi" anlamlara gelen bulûğ, fıkıh terimi olarak, bir kimsenin çocukluk dönemini bitirip, ergenlik çağına ulaşması demektir. Bulûğ çağına ulaşan kimseye bâliğ denir. Ergenlik yaşı çocuğun vücut yapısına ve iklim şartlarına göre değişebilir. İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Bu yaşa ulaştıktan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilmeçağına ulaşması fiilî olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ olduklarına hükmedilir. Buluğ, kişinin dinen mükellef sayılıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse artık tam edâ ehliyeti kazanır. Böylece, ibâdet, helal ve haram gibi dinî hükümlere muhatap; cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur.

* Konu 'erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi ve gebe kalabilmesi'ne gelince kendimi bir belgeselin ortasında buldum sanki. Çiftleşmeye hazır olup olmadığını anlamak için sürüdeki dişilerin anüsünün şişkinliğine, kızarıklığına ve salgıladığı kokuya bakan maymunlardık sanki.

MAYMUNLAR ve İNSANLAR
Maymunlar insana en yakın canlı türü. Bunların da kendi içinde alt türleri var ve çiftleşme bakımından her biri farklı bir özellik taşıyor.
Şebekler ömür boyu tek eşli iken, şempanzeler birçok dişi ve erkeğin olduğu topluluklar halinde yaşıyor ve rastgele çiftleşiyorlar. Gorillerde ise bir tek baskın erkeğin çok sayıda dişiyle çiftleşmesi söz konusu.
Her erkeğin bir tek dişiyle çiftleştiği canlılarda rekabet pek olmadığı için erkeklerin onları güçlü gösterecek boynuz, yele gibi uzantılara ihtiyacı olmuyor. Aynı canlının erkeği ile dişisi arasında büyüklük ve boynuz gibi görünüş farklılığının belirgin olduğu canlılarda tek eşlilik olması ihtimali az.
Örneğin tek eşli şebeklerde erkek ile dişi arasında bu tür farklar pek yoktur. Gorillerde ise erkek goril dişiden çok daha büyüktür. İnsan ise ortalarda bir yerde denebilir.
Aynı şekilde tek eşli canlıların erkeklerinde testislerin büyük olması gerekmiyor. Fakat tek eşli olmayanlarda daha fazla sperm üretebilmek için testisler de daha büyük oluyor.
Bazı uzmanlara göre, insanların çiftleşme stratejisi, tek eşli şebeklerden çok, rastgele çiftleşen şempanzelere ve “serbest aşk” uygulayan bonobolara daha yakın.
Kısacası, hayvanlar aleminde sekste tek eşlilik bir efsaneden ibaret. Böyle olduğu nadir zamanlarda ise pragmatik nedenler söz konusu.
Ancak, eşler arası bağın gelişmesini sağlayan evrimsel nedenler yavruların öldürülmesine dair olsa da o bağı yaşayan çiftler arasında bilinç durumuna göre sevgiye benzer bir bağın olduğundan söz edilebilir.

İnsanlar doğal haline bırakılsa tek eşli olmayabilir belki ama insanı insan yapan en önemli özelliği içgüdülere karşı durabilmesi.
Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160310_vert_ear_hayvanlarda_tek_eslilik
**** 
Yazının bundan sonrasında birkaç kelam da ben edeyim:
* Kişinin mükellef kişi sayılıp yetişkin insan statüsü kazanmasını resmi sitemizde sadece "bedenen hazır olmak" olarak açıklarsak, bu anlatım yetersiz kalır ve her yoruma açıktır. Aklı bâliğ olmak ile Bedeni bâliğ olmak aynı kefeye konulamaz. Mesela o zaman 18 yaş altına yasaklanan her şey erkekte 12 yaş, kızlarda da 9 yaşa indirilmesi talep edilebilir.
Evlilik için gereken kurallardan birinde bulûğa erme kavramı yeterli sayılınca, insanın aklına sadece "Hayvanlardaki gibi çiftleşmeye/üremeye hazır olmak" kavramı gelir. 
Oysa insanlar sadece çiftleşmez, anne-baba olur, evlâtlarını büyütür ve yıllarca, hatta ölene dek onları koruyup kollarlar. O yüzden yetişkinlikte ve mükelleflikte bedeninin baliğ olmasından ziyade aklın baliğ olması öne çıkar.
* Erken evliliklerde yaşanan erken doğumlar annenin ölümüyle sonuçlanabilir. Çünkü vücut henüz doğum yapabilmeye hazır değildir. (Kişinin regl olmaya başlamış olması evliliğe ve doğuma hazır olduğunu göstermez, sadece üremeye hazırlanmaya başladığının emarelerinden biridir.)
* 12 ve 9 yaş ölçüleri kızların aklının ve bedeninin erkeklerden erken olgunlaştığı demek midir?
* Neden tüm konular kadının kiminle evlenip evlenmeyeceği üzerinde dönüyor ve neden bunun karar vericisi erkekler oluyor? Hem biz kadınlar siz erkeklerden 3 yıl önce olgunlaşmıyor muyduk?
* Diyanetin sosyal konularda ettiği fikirler yasaların ve bilimin üzerinde midir?
* Diyanetin, dolayısıyla camideki imamın sözlerini ölçü alarak bu verileri yorumlayamayan vatandaşın suçu ne? 
* 9 yaşındaki kızınızı evlendirir miydiniz?
* 9 yaşında bir gelininiz olsun ister miydiniz?
* 9 yaşında bir kumanız olsun ister miydiniz?
* Kız çocuk her anlamda kullanılacak bir mal mıdır?
* Ya 9 yaşında "kendi rızası" ile evlenen çocuğun rızası 11 yaşında başka birisine kayarsa? 
* Kız çocukları velileri marifetiyle erken evliliğe teşvik edileceklerine, devlet küçük kızları erken evlendirmemelidir. Veli izin verse de devlet "BEKLE" demelidir. Bekle derken neden beklemeleri gerektiğinin altını çizmeli, eğitimini vermeli ve kişilerin yasal olmayan yollara gitmesinin önünü kesmelidir.
* Küçük bir kıza ilgi duyan yetişkin bir erkek pedofilik değil midir ve pedofili suç değil midir? 
* Neden kız çocukları doğduklarından itibaren hep gelin gibi süslenir? Neden ağabeyinin sünnet cemiyetinden tut da hatim törenine kadar pek çok cemiyette küçük kızlara gelinlik giydirilir?
* Neden evlenmek "aile kurmak" olarak değil de "evlenme etkinlikleri" olarak görülür?
* Neden evliliklerde "koltuk-halı-perde" uyumu "ruh ve ten" uyumunun önüne geçer?

Gördüğünüz üzre soruların ardı arkası kesilmiyor. 
İsyan edilen kavramlar ile kabul edilen kavramlar hep birbiriyle çelişiyor.

Oysa çocuk yaştaki evlilikte doğru tektir:
Gelecek nesillerin sağlığı bakımından oyun çağındaki bir kız çocuğa gelinlik giydirilip o kızın tüm çocukluğu Duvağın altındasın "SOBE!" denilerek sobelenemez. 
Bu oyun değil SUÇTUR.
Devlet bu suça aracılık edemez.
Devlet bekletir, izin vermez...

UNICEF Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde der ki;
"Ulusal yasalarca 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır. Hakların hepsi, istisnasız bütün çocuklar için geçerlidir. Çocuğun hangi biçimde olursa olsun ayrımcılıktan korunması ve haklarının savunulması için yapıcı girişimlerde bulunulması devletin yükümlülüğüdür."

İzin verme, BEKLET! / 4 Ocak 2018