5 Mart 2022 Cumartesi

ÇEK Durmuyor, Koşuyor!

"Her şeyin temelinde eğitimin yattığına" inanan 23 aydın tarafından 25 Temmuz 1995 tarihinde kurulan Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK'in "16. ÇEK Ödülleri" töreninin konuklarından birisi de bendim.
3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu - Öğretim Birliği Yasası'na istinaden kurumlarının başında mutlaka "3 Mart" ibaresi bulunan ÇEK, on altı yıldır süregelen ödül törenini de her sene 3 Mart'ta düzenliyor. 

Pandemi dolayısıyla geçen yıl ödül töreni salonda değil ÇEK'in YouTube Kanalı ÇEK TV'de yapılmış, ödüller sahipsiz kalmamıştı. "15. ÇEK Ödülleri" 'Eğitim'de "Yurt Genelinde Görev Yapan Tüm Öğretmenler"e, 'Hizmet'te Yücel Edebali'ye, 'Teşvik'te Ömür Kurt ve Elif Sağdilek'e gitmişti. 

On altıncı ödül töreni bu yıl yine eskisi gibi gerçek bir ortamda, Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi AKKM'nin Osmangazi Salonunda gerçekleşti. Ödül törenine Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, ÇEK önceki dönem başkanlarından Mümin Ceyhan, Nejat Vardar, Buğra Küçükkayalar, sivil toplum örgütlerinin ve yerel yönetimin temsilcileri, ÇEK gönüllüleri ve ÇEK'in Kır Çiçekleri katıldı. 
Çağdaş Eğitim Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Müfit Parlak'ın açılış konuşmasıyla başlayan gecenin sürprizi, Nebil Özgentürk'ün ÇEK'in 25. yılına ithafen hazırladığı "25. Yıl Belgeseli" gösterimiydi. İzleyiciler arasında bulunan Özgentürk de filmi bizlerle birlikte izledi.
Prof. Dr. Müfit Parlak'tan kısa kısa
"16. ÇEK Ödülleri" töreninin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Müfit Parlak sözlerine, an be an telefon ekranlarından şahit olduğumuz Rusya-Ukrayna savaşını kast ederek, tüm dünyanın ekonomik çıkarlar ve emperyalist emeller uğruna verilen bir savaşa tanıklık ettiğinin, hiçbir haklı gerekçenin, Rusya'nın uluslararası hukuku hiçe sayarak Ukrayna'ya başlattığı saldırıyı ve işgali meşru kılamayacağının altını çizdi. Daha fazla acılar yaşanmadan, kan ve gözyaşı dökülmeden, barış için girişimlerin başlatılmasını, "Bir ulusun yaşamı ve bağımsızlığı tehlikeye düşmedikçe savaş cinayettir..." diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, "Yurtta barış, dünyada barış." sözlerine dikkat çekti ve "Savaşa Hayır!" dedi.
* "98 yıl önce bugün, laik eğitime, uluslaşma sürecine, modernleşmeye, akıl ve bilime, kulluktan yurttaşlığa ilk adım atıldı, demokrasi tohumları toprağa serpildi, 3 Mart 1924 tarihinde hızlanan devrim, önce yavaşladı, sonra geriye gitti, bugün laik eğitim sisteminin hiçe sayıldığı, Atatürkçü düşüncenin eğitimden arındırıldığı bir süreci yaşıyoruz."
* "Seküler toplum yapımızdan uzaklaşırken sosyal yaşam alışkanlıkları kabuk değiştiriyor. Hukuk, adalet, basın özgürlüğü, kültür sanat, bilim, eğitim, fırsat eşitliği ve sosyal haklar gibi insanlığın temel evrensel değerleri konusunda giderek çölleşiyoruz."
* "Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, gerek yaşama geçirdiği devrimleriyle gerekse söylemleriyle yıllar öncesinden bugünlere ışık tutuyor. "Eğitimi, kültüre, bilgiye ve aydınlığa açılan en geniş pencere" olarak tanımlayan Atatürk; ekonomide, sağlıkta, sanatta, sporda nerede bir sorun varsa temelinde eğitimin yatmakta olduğuna dikkati çekiyor."
* "Ülke olarak layık olduğumuz geleceği nasıl inşa ediyoruz? Dante'nin deyişiyle, "Ekmek ve sudan sonra halkın en önemli ihtiyacı olan eğitim"de ülke olarak ne durumayız?"
* "Dünyanın saygın kuruluşları tarafından eğitim alanında yapılan araştırmalarda tablomuz üzüntü verici olduğu kadar çok da düşündürücüdür."

Gerçekler Acıdır, Acıtır 
Konuşmasına, "Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'nün 'Eğitime Bakış 2021' raporuna göre, ailelerin sosyo ekonomik durumunun öğrencilerin eğitim hayatındaki fırsat eşitsizliğinde, OECD ülkeleri arasında ne yazık ki ilk sırada yer alıyoruz" diyerek devam eden Parlak, eğitimde geldiğimiz ya da düştüğümüz durumu rakamlarla ve grafiklerle anlattı. 
* "Okul öncesi 3-5 yaş eğitimi ve okullaşma oranı ortalaması OECD ülkelerinde %83, bizde ise %39."
* "Ülkemizde 15-19 yaş arasındaki çocukların eğitime erişim oranı %69, OECD ülkelerindeki ortalama %84."
* "OECD'nin "Covid 19 Salgınında Eğitim 2020" başlıklı raporunda, ülkelerde giderek derinleşen fırsat eşitsizliğinin eğitim alanındaki yıkıcı etkisinin, salgın sürecinde eğitim sistemi düşük performans gösteren ülkelerde okulların daha uzun süre kapalı kaldığının, internete ve dijital araçlara erişimde büyük sorunlar yaşandığının altı çizilmiştir. Devlet okullarında okuyan öğrencilerimizin bu süreçte yaşadıkları sorunlara birlikte tanıklık ettik."
Umutlarımız Hep Yeşil
Önümüze serdiği karanlık tablo ile bu güzel geceye gölge düşürmek istemediğini söyleyen Prof. Dr. Parlak, çocuklarımızın ve gençlerimizin, yaratıcı, yenilikçi, girişimci, eleştirel düşünen, sorun çözen, iletişimi güçlü, medya, bilgi, iletişim teknolojileri okuryazarlık, sorumluluk ve liderlik gibi 21. yüzyıl becerileriyle donatılması gerektiğini belirtti ve "Eğitime, kültüre, bilgiye ve aydınlığa açılan en geniş pencere olan ÇEK 3 Mart Eğitim Kurumları'nın; bilimsel yöntemleri uygulayan, sorgulayan, yabancı dil bilen, toplumsal sorumluluk ve demokrasi bilincine sahip, girişimci, sanatsal değerlere önem veren, sportif etkinlikler yapan, 21. yüzyıl becerileriyle donatılan bireyler yetiştirmektir" diyerek, 3 Mart Eğitim Kurumları gibi eğitim veren kurumların sayısının artarak yurt genelinde yaygınlaşmasını diledi.
Ayrıca, proje çalışmaları tamamlanan ve 10 milyon lira dolayında mal olması beklenen spor salonunun yapımı için destek istedi.
Anaokulundan Üniversiteye
27. yılında ÇEK'in, kooperatifçilik modeliyle yapılan sosyal amaçlı çalışmalarının ülke ve dünya kooperatifçiliğine örnek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Parlak, ÇEK'in sosyal sorumluluk projeleri olan "Kır Çiçekleri Okusun Diye", "ÇEK(İ)MECE", "ÇEKİRGEM" ve "ÇEKSANAT" hakkında bilgi verdi. Üniversite açma yolunda Bursa Çağdaş Eğitim ve Kültür Vakfı'nı (ÇEKVAK) kurduklarını bildirdi ve tüm yurtseverleri bu yapıyı desteklemeye davet etti. 

Rakamlarla ÇEK
Ortak üye sayısı 1815 olan ÇEK'te çalışan sayısı 246.
* Özel 3 Mart Beşevler Anaokulu 195 
* Özel 3 Mart Azizoğlu İlkokulu 498 
* Özel 3 Mart Ortaokulu 424
* Özel 3 Mart Ulviye&Ziya Gökalp Anadolu Lisesi - Özel 3 Mart Halil Güleç Fen Lisesi 327
* Güler-Osman Köseoğlu Ortaöğretim Öğrenci Yurdu 53
* Görükle Yükseköğrenim Öğrenci Yurdu 228 olmak üzere ÇEK Kurumlarının toplam öğrenci sayısı 1725.

16. ÇEK ÖDÜLLERİ 
Prof. Dr. Müfit Parlak'ın konuşmasının ardından ödül törenine geçildi.
"Eğitim"de Prof. Dr. Kayıhan Pala'nın ödülünü Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, yine "Eğitim"de Doç. Dr. Canan Dağdeviren'in ödülünü anne babası Mine-Cavit Dağdeviren'e ÇEK eski Başkanı Buğra Küçükkayalar, "Hizmet"te Prof. Dr. Ziya Gökalp Özer ve eşi Prof. Dr. Ulviye Özer'in ödülünü ÇEK eski Başkanı Mümin Ceyhan, "Teşvik"te Müjdehan Örs Filiz'in ödülünü ÇEK eski Başkanı Nejat Vardar, yine "Teşvik"te Mersin Liselileri Derneği Başkanı Ülker Arıkan'ın ödülünü ÇEK Başkan yardımcıları Prof. Dr. Füsun Kuter ve Zafer Tolunay ile birlikte Denetleme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Abdurrahim Korukçu takdim ettiler. 
 Doç. Dr. Canan Dağdeviren’in anne ve babası, Prof. Dr. Ziya Gökalp Özer, Prof. Dr. Kayıhan Pala, Müjdehan Örs Filiz, Ülker Arıkan
Prof. Dr. Kayıhan Pala, Müjdehan Örs Filiz ve Ülker Arıkan yaptıkları konuşmalarda ödüle layık görülmelerinden dolayı duydukları gururu dile getirdiler. Doç. Dr. Canan Dağdeviren geceye video konferans ile katıldı ve ÇEK Yönetim Kuruluna teşekkür etti. Prof. Dr. Ziya Gökalp Özer rahatsızlığından dolayı geceye katılamayan eşi Prof. Dr. Ulviye Özer'in bu geceye özel yazdığı mektubu okudu. 
ÇEK 25. Yıl Belgeseli
Ödül töreninin ardından çay-kahve molası ve sonrasında da Yönetmenliğini Nebil Özgentürk'ün yaptığı "ÇEK 25. Yıl Belgeseli" izlendi. Beyazperdede kuruluştan bu yana yaşananlar, yapılan çalışmalar, o  günlerden (birçoğuna benim de şahitlik ettiğim) pek çok görüntü aktı geçti. 
Perdeden de yansıdığı gibi, bir gönüllülük, bir aşk, bir sevda, bir ideal öyküsüydü bu. Özgentürk de bu sevdayı anlamış ve özgün diliyle anlatmıştı. 
Film sona erip ışıklar yanınca Nebil Özgentürk geldi sahneye. 
Yaklaşık yirmi dakika süren konuşmada okumamış ama çok okumuş babasının yaşamından, babasının eğitime verdiği önemden, çocuklarını okutmak için verdiği emeklerden, çocukluk günlerinden bahsetti. Belgeselde değindiği gibi, Köy Enstitüleri'nin önemine bir kez daha değindi. Bir Yudum İnsan Belgeseli'nden biraz buruk, biraz eğlenceli anılar paylaştı. 
Bir gecenin ardından
Bu yazıda sizlere tören gecesini ve ÇEK'i anlattım uzun uzun. İstedim ki daha önce duymadıysanız duyun, tanıyın, anlayın ve eğer ki aydınlık bir gelecek istiyorsanız elinizi taşın altına koyun, siz de ÇEK'li olun. Örgütlü çalışma olmadan sadece düşünmekle ya da dilemekle olmuyor hiçbir şey. 
Hareket lazım, devinim lazım, silkelenmek lazım, az ya da çok bir katkı koymak lazım.
Atatürk'ün açtığı yolda ilerlemek için o aklı anlamak lazım. 

"Gelecek Beklenmez, İnşa Edilir"
Bu sözü kim söyledi bilmiyorum ama ÇEK için son derece uygun bir söz.
Kâr amacı gütmeden, hizmet odaklı, gelecek odaklı bir kooperatif kurarak Çağdaş Eğitim Kooperatifi'ni ortaya çıkartan ve bugünlere taşıyan Cumhuriyet çocukları onlar. Yılların yorgunluğu bedenlerinde olsa dahi Ata'mızın açtığı yolda, gösterdiği hedefte son nefeslerine kadar çalışmaya yemin etmişler. Bana ne dememişler, benim tuzum kuru dememişler. Bilgilerini ve birikimlerini paylaşmaktan imtina etmemişler. Yanlarına genç nefesleri yaren etmişler, bu yolda daima yenilenerek güçlenmişler.
Verdikleri ödüller ile topluma örnek olmuş kişilere dikkat çekmişler ve çekmeye devam ediyorlar.
Onların sayesinde karanlığın gittikçe kesifleştiği yıllarda ışığı sönmeyen, umutları yeşerten, pırıl pırıl nesiller yetiştiren örnek bir kurum bugün ÇEK. 

O ışık hiç sönmesin diyorsanız, Müjdehan Örs Filiz'in "Giyilebilir 7/24 Eğitim" projesindeki gibi hiç durmadan, hiç duraklamadan, hiç duraksatmadan, 7/24 desteklemeliyiz bu ateşi. 
Gün durma günü değil, gün koşma günü.
Durma, koş...

5 Mart 2022 / C.E.Y. 

(Kapak Fotoğrafı: ÇEK Basın Birimi)
(Gecenin fotoğrafları ve videoları için tıklayınız:)

Bir ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:
Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014
Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 3 Mart 2022 

2 Mart 2022 Çarşamba

Kadının Gönlü Yok!

Ukrayna'nın Rusya'ya direnişine bakıyorum da, kendisinden boşanmış kadını zorla eve döndürmeye çalışan bir adama benzetiyorum Rusya'yı.
Kaba kuvvetle, zorla, kapısına dayanarak, vurarak kırarak elde etmeye çalışıyor kadını sanki. Kadın ise hiç alımkâr değil, direniyor. O köprülerin altından çok sular aktı, eski devirler değişti, çocuklar da seni istemiyor artık zaten diyor.
Kadın direndikçe daha kuduruyor adam. Ya benim olacaksın ya da kara toprağın diyor savurduğu tehditlerle. 
Kadın gelmem diyor, varmam diyor, istemem diyor. Zaten senin bu sertliğinden kaçtım ben senden, anlamıyorsun, daha ne sertliği diyor.
Yakarım yıkarım deyip ateşler yağdırıyor adam kadının üzerine. Eş dost yapma evladım, kadın da çocuklar da artık seni istemiyor diyorsa da dinlemiyor. 
Kadının malı mülkü var, kendine yetiyor, verimli toprakları engin ya; başkasına yedirmem diye diretiyor adam.
Sıraya girmiş taliplere parmak sallayıp, işimize karışmayın, bu bizim meselemiz, karı-koca arasına girilmez diyor. Bir yandan da kendisine destek istiyor.
Kadın da seçim benim, ben öyle değil, böyle yaşamak istiyorum diyor.
Talipler de kadını cesaretlendirip direnmesine yardım ediyorlar bir yandan.
Al kızım sana AB bileziği, al kızım sana Bayraktar tacı, al kızım sana havalı savunmalı kolye diye destekliyorlar açıktan.
Hırpalanan ama duruşundan taviz vermeyen kadın onca darbeye cesurca karşı koyuyor.
Lakin günler geçiyor, yaralı bir ayı kadar vahşileşen adam, bütün silahlarını kuşanıp en acımasız saldırılara soyunuyor. Yakarım Roma'yı da yakarım diyor.
Kadın ya kanının son damlasına kadar direnecek ya da belki gittikçe sertleşen bu darbelerden yorulacak, diz çökecek, teslim olacak.
O zaman içinden şunu geçirecek;
"Bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla!"
Ve o ruh yaşamaya devam ettikçe, bu gel gitler fasılalarla da olsa sürüp gidecek...

Ukrayna'nın Özgürlük Savaşı
Netflix'te Ukrayna'nın Özgürlük Savaşı belgeselini izledim geçen gece. Orijinal adı Winter on Fire - Ukraine’s Fight Freedom olan belgeselde, Kasım 2013’te başlayan, 93 gün süren, 22 Şubat 2014’te Başkan Yanukoviç’in Kiev’den kaçışı ve 25 Mayıs 2014’te seçim yapılacağı haberi ile sona eren Meydan direnişi anlatılmış.
O 93 günde 125 kişi öldürülmüş, 65 kişi hâlâ kayıp, 1890 kişi yaralanarak tedavi görmüş.
Meydan’dan sonraki günlerde Berkut güçleri kalıcı olarak dağılmış. Yeni hükümet AB ile anlaşma imzalamış. Putin Yanukoviç’e sığınma hakkı vermiş. Rusya kendi yanlısı ayrılıkçılara destek için asker göndermiş. Kırım’ı ilhak etmiş. Rus yanlısı protestocular Doğu Ukrayna’ya yayılmış.
Bu durum 2015 baharına dek süren ve 6 binden fazla kişinin ölümüne sebep olan çatışmalara yol açmış.
1991'de resmi olarak özgürleşen Ukrayna 2014'te fiilen de özgürleşmiş.
Ukrayna tarih boyu Moğol İstilası, Polonya-Litvanya Birliği, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları, Rusya Çarlığı arasında zor zamanlar yaşamış. 
"Coğrafyan kaderindir" sözündeki gibi, bereketli topraklar üzerinde olmasının bedelini ödemiş, ödemeye de devam ediyor.

Savaş Yapma, Barış Yap
Ruhu sende olmayan bir kadını kim ister, kim zorla döve döve eve döndürür diye sorarsanız, kadını kendi malı olarak gören kim varsa o derim.
Kadın seninle mutlu olsa gitmez kalırdı diye düşünse oysa. Neden gitti diye düşünse. Neden artık beni istemiyor diye düşünse. Hâlâ daha eski kafayı gütmese, eğer kadın onun için bu kadar kıymetliyse değişse, sarıp sarmalasa, kucaklasa ve onu özgür bırakıp kendi tercihine karışmasa.
Gelinen noktada kadında her şey bitmiş, adam hırsından kadını ve çocuklarını yok etme derdine düşmüş. Yenilmeye tahammülü yok. Kısacası, tam bir delilik hali...

Zelensky
Bu direniş, ülkesinden kaçmayan ve üzerine kamuflaj kıyafetlerini çeken Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelensky'yi kahramana dönüştürdü. Zelensky adeta kendinden bir başka Zelensky doğurdu. Onunla birlikte, belediye başkanları olsun, kurumların başındakiler olsun, hiçbirisi makamından ayrılmıyor. 
Haliyle onların bu direnişi halka da sirayet ediyor. Halk da umudunu Zelensky'ye bağlamış, onca kayba rağmen direnmekten vazgeçmiyor.
Şehirlerde barikatlar kuruluyor. Ukraynalılar Rus askerlerinin karşısına geçip yüzlerine karşı Ukrayna Ulusal Marşı'nı okuyor. Ukrayna direndikçe Rusya daha sert saldırıyor. Ölü sayısı arttıkça artıyor.

İp
Gerildikçe gerilen bu ip nerede kopacak ya da bu düğüm nerede çözülecek bilmiyorum.
Benim bildiğim Ukrayna'nın da, savaşla yatıp savaşla kalkan diğer ülkeler gibi ateşler içinde yandığı.
Silah sesleri altında doğuyor çocuklar, bomba çukurlarında oyunlar oynayarak büyüyorlar.
Oyuncakları taş, tahtadan silah, sapan.
Daha güzel bir hayat bilmiyorlar. 
Bu hayat içinde çocukça gülüyorlar, bazen de, sanki çok uzun yaşamışlar gibi ölüyorlar...

2 Mart 2022 / C.E.Y.

Kapak fotoğrafı: Rus Yazar Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış kitabından uyarlanan ve İngiliz BBC One kanalında yayınlanan dizinin afişi.

25 Şubat 2022 Cuma

Benim Aklım Ermiyor

Savaşacaksınız madem, eskisi gibi olsun savaşlar.
İki ordu çıksın meydane, her kim ki diğerinden merdane, kazanan o olsun. Akıllı, disiplinli, stratejiyi iyi kuran ve yöneten bir kumandan ile girsin ordu savaşa. Bileğinin gücü kavi askerlerden kursun orduyu. Ortada anlaşmazlık varsa ya masaya otursun çözsün ya da kanının son damlasına kadar savaşsın. Son asker kalmayana ya da geri çekilene kadar göğüs göğüse sürsün savaş. 
Bükemediği bileği öpsün yenilen taraf. Versin kazanan tarafa ne istiyorsa. 
İstendiği kadar malını, yetmiyorsa canını...
Lakin tüfek icat olunca mertlik bozuldu ve o savaşlar tarihe karıştı. Güçlü kuvvetli, dağ gibi bir asker, yarısı kadar kuvvette bir askerin doğrulttuğu silahtan çıkan ve bedeninin içinde patlayan bir mermi ile can verdi. 

Meydan Savaşı-Cephe Savaşı-Siper Savaşı
Tarih meydan muharebeleriyle meşhurdur. Türk tarihinde Mohaç, Ankara, Varna, Dandanakan, Kosova, Ridaniye, Malazgirt, Otlukbeli, Sakarya; dünyada ise Somme, Culloden, Waterloo hemen ilk akla gelenler. 
Birinci Dünya Savaşı ise kendinden önceki savaşlardan farklı özellikler gösterdi. Bütün savaşları bitirecek son savaş diye başlayan, askerlerin Noel'e evde oluruz diyerek güle oynaya gittiği, ancak dört yıl süren, Batı Cephesi'nde siperlerde kitlenip kalan, Avrupa'yı kasıp kavuran ve imparatorlukların, krallıkların sonunu getiren büyük bir savaştı bu savaş.
Siper savaşlarının yanında bir de, bu kez savaş ‘Topyekün Savaş’tı. 20. yüzyıldan önceki savaşlar belirli cephelerde yapılır, gıda ve ihtiyaç maddeleri sıkıntısı haricinde, halklar savaşın etkilerine pek maruz kalmazlardı. Savaşın sonucuna göre halk bir boyunduruktan diğerine girerdi. 
Fakat Birinci Dünya Savaşı bu durumu değiştirdi. Cephe gerisi saldırıları ve sabotajlar insanların sosyal hayatlarını sürdürmelerini imkânsız hâle getirdi.
İngiltere hariç, krallıkla yönetilen diğer büyük devletlerin ortadan kalktığı gibi, Osmanlı Devleti'nin de hezimetiyle ve yok olmasıyla sonuçlanan bu savaşın ardından ülkeyi yabancı kuvvetlerden arındırmak için topyekun bir savaş başlatan Atamızın, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Ve o satıh bütün vatandır!” sözleri, halkı da savaşa dahil ediyordu. Mustafa Kemal ve kendisi gibi tam bağımsızlık aşkıyla tutuşan silah arkadaşları, yıllardır naçar kalmış, savaşlardan yorulmuş, çulsuz çaputsuz, fakir fukara vatandaşların gayretiyle, onların vatan sevdasıyla, iradesiyle, kanıyla, canıyla, inancıyla bu cennet vatanı düşmandan arındırdı.

Nush ile Uslanmayan
Birinci Dünya Savaşı'nın bitişi otuz yılı doldurmadan koptu ikincisi. 
Birinci Dünya Savaşı'nın yenilgisini hazmedemeyen, yapılan antlaşmalarda ağır yaptırımlara maruz kalan Alman halkı, 30'lu yıllarda ortaya çıkan Hitler'in peşine takıldı ve bir çılgınlık haline tutuldu.
1939'a gelindiğinde Nazi Almanyası ordularını ve Nazi destekçisi faşist halkı zapt etmek artık imkansızdı.
30'ların başından 39'a kadar her anlamda güçlenmiş ve bilenmişlerdi.
Nazi askerleri uykusuzluğa ve yorgunluğa bana mısın demiyor, (ki bunun Pervitin isimli, ana maddesi metanfetamin olan ve Naziler tarafından, askerlere güç ve enerji vermesi için kullanılan bir ilaç ile sağlandığı bilinir), ordular akın akın komşu devletlere giriyorlardı. Ne asker ne sivil ayırdıkları vardı. Dünya Nazi zulmü pençesinde kıvranıyordu. 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği - SSCB
Bu kez savaşa, Ekim devrimiyle Birinci Dünya Savaşı'ndan çekilen Rusya da dahildi.
Altı yıl süren savaş sonrasında Hitler ve yandaşları yenilmiş; Rusya, Nazilerden arındırdığı Avrupa'nın doğusundaki ülkeleri, çektiği demir perde ile Avrupa'dan soyutlamıştı. Doğu Blok'u ülkeleri ile birlikte NATO'ya karşı Varşova Paktı kuruldu ve Soğuk Savaş başladı.
1990-1991 yılları arasında görev yapan Sovyetler Birliği'nin son lideri Mihail Gorbaçov'un Perestroika (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) reformları Soğuk Savaş'ı bitirdi ancak bu reformlar Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin ülkede politik üstünlüğünü kaybetmesine ve Sovyetler Birliği'nin 25 Aralık 1991'de resmen dağılmasına neden oldu. 
1991 Haziranında, Boris Yeltsin, Rus tarihinde doğrudan seçilen ilk lider olarak Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Devlet Başkanlığı'na seçildi. Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti 1991'in Aralık ayında bağımsız Rusya Federasyonu hâline geldi. Yeltsin 31 Aralık 1999 tarihinde istifa etti ve yerine Vlademir Putin'i atadı. Putin 2000 yılındaki başkanlık seçimlerini kazandı ve 22 yıl içinde Rusya'nın en tepesindeki, en güçlü adam oldu.

Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri
Çocukluğumuzda tarih dersinde olsun, coğrafya dersinde olsun SSCB olarak öğrendiğimiz devlet hangi ülkelerden oluşuyordu bir hatırlayalım. 
* Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti
* Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Beyaz Rusya Sosyalist Cumhuriyeti
* Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Tacik Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
* Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
Görünen o ki, Putin SSCB günlerine dönmeye Ukrayna'dan başladı. Çünkü Ukrayna'nın kendinden ayrı olduğunu değil, kendine ait olduğunu savunuyor. Burnunun dibinde NATO'ya ait olma ihtimali olan bir ülke değil, Varşova Paktı ruhunu taşıyan "uyumlu" bir ülke istiyor.
Bu sebeplerle ve farklı bahanelerle 24 Şubat 2022 günü, Moskova saatiyle 06.00 civarında Ruslar Ukrayna'ya dört bir koldan girdi. O günden bugüne, yani sadece 1 günde, sanki yıllardır süren bir savaşı an be an izliyoruz. Yazıyı yazdığım dakikalarda Ukrayna'da yaşayan Gazeteci Gulsum Khalilova, Twitter hesabından Ruslar'ın Kiev'i bombalama görüntülerini paylaştı. 
Belki Gülsüm bir canlı yayın esnasında bu savaşta canlı canlı can verecek. 
Ve dünya o görüntüleri de canlı ama elleri kanlı izleyecek...

Canlı Yayın Savaş 
Canlı olarak ilk kez Körfez Savaşı'nı izlemiştik televizyonlardan. Ukrayna'yı ise sosyal medyadan izliyoruz ânı ânına...
Artık savaşa götürülüp de "kahramanlık" yazıları yazdırılan yazarların yerini, gerçekliği tüm çıplaklığı ile gösteren sosyal medya kullanıcıları aldı. Savaşta yaşananlar bir askerin evine yazdığı mektuplardan ya da bir yazarın kaleminden çıkan romanlardan öğrenilmiyor.
Sezar'ın zaferle sonuçlanan savaş sonunda yaptığı ihtişamlı geçit töreninde, ellerinde fethedilen ülkenin alışkanlıkları ve kültürü hakkında Romalılara fikir verecek ganimetler ve semboller taşıyan geçit alayının yerini, Rus bir tankın yolda giden sivil bir vatandaşın arabasının üzerine doğru direksiyon çevirdiği, onu altına alıp, ezip, bir de dakikalarca üzerinde beklediği video aldı. (Tankın aracın üzerinden çekilmesinin ardından bumburuşuk bir kâğıda dönmüş araçtaki vatandaş yaralı olarak çıkartıldı.)
Savaş sonrası Alman halkına Nazi kampları gezdirilmiş ve Almanlar bu korkunç zulümden bihaber olduklarını söylemişlerdi.
1932-1933 arasında, Ukrayna ve Rusya'nın Kuban bölgesinde suni olarak yaratılan kıtlık sebebiyle yaklaşık 8 milyon insanın açlıktan öldüğü Holodomor'u pek kimse bilmez.

Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımı anlatan filmleri izlerken aklımdan geçen tek bir soru olurdu; “Bu vahşet yaşanırken nasıl oldu da diğer insanlar ve diğer ülkeler sanki her şey yolundaymış gibi yaşayabildiler?”
Sonra kendi çağımda yaşanan savaşlara baktım ve ben o zamanlarda ne yapıyordum, neredeydim diye kendimi sorguladım. Mesela Afganistan'da, Irak'ta, Filistin'de, Bosna'da, Hocalı'da, Ruanda'da... 

Aklım ermiyor
Teknoloji çağında kimsenin ben görmedim, ben duymadım, bilmiyordum diyeceği, kafasını kuma gömüp, kaçıp saklanacağı bir bahanesi yok. Herkes her şeyi an be an görüyor, anında duyuyor.
Lakin insanın aklı, yine bu çağda, masa başında, anlaşmalarla ya da yaptırımlarla çözülemeyecek ne sorunlar olduğunu, neden insanların üzerine illa ki bombaların ve ölümün yağması gerektiğini almıyor. Daha çok insan öldürmek için neden mükemmel silahlar icat edildiğini, barış için ise neden kıl kıpırdamadığını hiç anlamıyor. 
Çağlar değişiyor, teknoloji gelişiyor, tüm bu gelişmelere imza atan insan evladı ise yerinde sayıyor.

Uluslararası ilişkilere senin aklın ermez diyeceksiniz. Haklısınız. Ermiyor.
Geçmiş savaşların izlerine, bugün paramparça olmuş bedenlere, paramparça olmuş hayallere, korku içinde bekleşen insanlara bakıyorum ve 'uluslararası ilişkiler'e bir kez daha aklım ermiyor.
"Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir." der Bertrand Russell.
Ve ne yazık ki, ben ne dersem diyeyim dünyanın böyle döndüğünü, tarihin savaşlarla şekillendiğini, haklının değil güçlünün galip geldiğini biliyorum.
Bir yandan da haklı olan güçlüdür diyorum…
25 Şubat 2022 / C.E.Y.

Savaş ve Barış üzerine geçmiş yazılarım:
İşte benim köklerim / 9 Ekim 2010
8 bin 372! / 11 Temmuz 2011
Senin oğlun şehit oldu mu?
 / 19 Ekim 2011
Geçmiş zaman olur ki… 24 Kasım 2011
Savaşmaktan Değil, Savaştan Korkarım… 9 Ekim 2012
Dümdüz de etseniz… / 20 Kasım 2012
Ya siz neredeydiniz? / 26 Şubat 2013
Bursa’dan Bosna’ya uzansın eller
 / 7 Mart 2013
Siz savaşı ne zannediyorsunuz? / 14 Mayıs 2013
Senden korkuyorum! / 11 Eylül 2013
Ölerek Kazanıldı Bu Zafer! / 22 Mart 2014
Bu savaşı onlar çıkartmadı…
 / 20 Haziran 2014
Sadece barış için savaşalım… / 30 Ağustos 2014
Sarıkamış’ta Donmak! / 5 Ocak 2015
Hocalı’ya Giden Yol’a taş döşeyenler…
 / 28 Şubat 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Bilemedim, seçemedim… / 22 Ağustos 2015
Onlar mı? Onlar Suriyeli… / 15 Eylül 2015
İniltileri duymuyor musunuz?
 / 7 Aralık 2015
Tabutlar geçiyor yükle yürekle / 15 Mart 2016
Gözleri sonuna kadar hayata açık / 2 Mart 2018
Ne Konuştuğumuzun Farkında Mıyız? / 18 Temmuz 2019
Kardeş de bir yere kadar…
 / 28 Temmuz 2019

18 Şubat 2022 Cuma

On Dokuz Resim, On Dokuz Cümle

Sevgili İbtihal Odman arayıp da, "Sana bir kitap göndereceğim, adresini yazar mısın?" deyince, çok özel bir çalışmayı benimle paylaşmak istediğini anladım.
Kitap elime dün geçti. 
Özden Odman tarafından hazırlanan ve dokuz yüz doksan dokuz adet basılan Kral Korona - Corona the King kitabının yüz kırk yedincisi bana gelmişti.
19 cümle, 19 resim, 147/999
Koleksiyon değeri olan bu kitabın satışı yoktu.
İçinde Covid-19'un resimsel anlatımı 19 orijinal resmin olduğu bu kitap sosyal bir proje olarak 999 adet basılmıştı. 1000 değil de neden 999 diye sordum Özden Hanım'a. 1000 olmak için 1 lazım, hepimizin bir olması, birlik içinde olması lazım dedi bana.
Bu koleksiyona sahip olmak isteyenlerin istedikleri bir kuruluşa 250₺’lik bağış yaparak, dekontu +90 549 8396181 no'lu WhatsApp numarasına, isim soyad ve adresleri ile birlikte iletmeleri yeterliydi. 
Kitap 1 ay içinde ellerine geçecekti.

TEV'e bir tuz tanesi
Kitap bana bilâbedel gelmişti ama elbette ki bu benim içime sinmedi.
Eğitime verdikleri destek ile gönüllere taht kurmuş olan Türk Eğitim Vakfı TEV'in Bursa Şube Yürütme Kurulu Başkanı Mehmet Çalışkan'ı arayarak konuyu kendisine aktardım ve bir tuz tanesi de benden olsun diyerek Mehmet Bey'den aldığım banka hesap numarasına mütevazı bir bağış yolladım. Biliyordum ki bir tuz tanesi diğer taneler ile birleşip bir öğrencinin çorbasını lezzetlendirirecekti.

Kral Korona - Corona The King
Özel bir mazruf içindeki kitabın sayfalarını çevirince, son birkaç yıldır dünyayı başka bir boyuta taşıyan alemin kralı Korona ile karşılaştım. Kitap, Özden Odman tarafından suluboya kâğıdı üzerine karışık teknik uygulanarak resmedilen 19 eserden oluşuyordu. Her resmin yan sayfasında İngilizce ve Türkçe olarak bir cümle yazmıştı Özden Odman. Ayrıca kitap sahibinin o anki duygularını yazabilmesi için o sayfada boş bir alan da bırakmıştı. 
 "Kral Korona kendini bulmalıydı."
Kitabın sayfalarını çevirip cümleleri okurken, Küçük Prens'in gezegenler arasında yaptığı yolculuğu, sulaması gereken çiçeği, süpürmesi gereken gezegeni, arkadaşı tilkiyi ve Kral ile yaptıkları konuşmaları anımsadım ben.
Kitapta, coğrafyacı kişi Küçük Prens'e "çok iyi ve ünlü bir gezegen" olan dünyaya gitmesini önermişti.
Ancak Dünya sıradan bir gezegen değildi ki. Orada "yüz on bir tane kral, tam yedi bin coğrafyacı, dokuz yüz bin iş adamı, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş, kısacası yaklaşık iki milyar büyük insan" vardı. 
Ah Küçük Prens bir bilsen, bütün bunlara ek olarak şimdi bir de başımızda, bir türlü başımızdan atamadığımız, bir türlü kurtulamadığımız "Kral Korona" var…

El İşçiliği Bir Kitap
İç baskısında kullanılan kuşe kâğıdı, cildi, iplik dikişle yapılan kılıfı, baskı mürekkebi ile kitabın tamamı el işçiliği idi.
Kitabın içinden çıkan bilgilendirme notlarında resimlerin orijinalinin Hasan Ağaoğlu özel koleksiyonunda yer aldığını okudum. 
Hem Hasan Ağaoğlu hem de Özden Odman ayrıca birer metin yazarak kitap ile birlikte yollamış, yazdıkları metinde Korona günlerinin sanat çatısı altındaki birleştiriciliğine ve öze dönüşe dikkat çekmişler.
"Özde olanı sadece kalp görebilir, gözler özde olanı göremez" diyordu ya tilki Küçük Prens'e, Özden de kitabı vicdanlı beyinlere ithaf etmiş.

Değerlendirmesini bilen kalp gözü açık vicdanlı beyinler için bu zor zamanlardan çok ibret aldı, çok ders çıkarttı. 
Ben de benzer bir dil ile Dünya İçin Terbiye Vakti demiştim, hatırlayın...
Vicdansız ve akılsızlar ise yarattıkları girdap içinde dönüp durduklarının, gömüldükleri batağın çamurunda boğulduklarının hâlâ farkında değiller.
Biz "okuyan yazan çizen söyleyen konuşan anlatan" kişiler olarak kendi bildiğimizce düzeni anlamaya, anlatmaya ve tarihe not düşmeye devam ediyor, bu günlerin "GEÇÇEK"ine olan umudumuzu kaybetmiyor, "Siz de kaybetmeyin" diyoruz...

Özden Odman kimdir?
Bursalı Özden Odman'ı, kahveye ve telveye can veren, kahveyi sanata dönüştüren ve kültürel bir değer taşıyan kahVesaire, telVesile çalışmaları ile de tanırız. 
Utku Özden Odman 1979 Bursa doğumlu. Cleveland Shaker Heights Lisesi son sınıfta sanat dersleri ve ödüller aldı. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitim Bölümü, Resim-İş EAD'den mezun oldu. Özgün konseptli resim çalışmalarını projelendirerek çok sayıda sergi oluşturdu.

18 Şubat 2022 / C.E.Y.

9 Şubat 2022 Çarşamba

Akan Tuz, Kokan Tuz

Cem Yılmaz üst üste gelen zamları kastederek, "Bence hayat pahalılığından yakınmayan biri ya hırsızdır ya deli. İyi günler." sözleriyle biten bir Tweet attı üç gün önce.
Sonrası malum.
"Vay, Ceam abi, senin tuzun kuru, hayat sana güzel, nedir bu duyar kasmalar" misali milyon çeşit söz ile cevap verildi kendisine. Daha doğrusu, çağımızın milli sporu olan "Linç" ile linç yedi.
İşine bak Ceam diyen linççilere cevap yine kendisinden geldi.
"Bakıyorum zaten, kurumlar vergimi geçen hesapladık da o yüzden konuşuyorum… yoksa biz de mi 'Simit çok pahalı yaa' deyip sıramızı savalım mı? Memleket diyorum …zengin …zengin! Yalnızca bizim haberimiz yok! Misal hava 32 derece, hissedilen 18 gibi düşün."
Tabii bu Tweet de eğrisiyle doğrusuyla binlerce cevap, binlerce beğeni, binlerce Retweet ile Twitter'ın tozlu sayfaları arasında yerini aldı. 
****
Tuzunu kuru tutan ama kendi tuzunun kuru olmasının yeterli olmayacağını bilen insanlar, memlekette muhtaç insan kalmasın, kimse yatağa aç girmesin, soğuktan donarak ölmesin, kısacası insanca yaşayabilsin diye haykırıyorlar yıllardır.
Biliyorlar ki, aynı gökyüzü altında, aynı memlekette yaşıyor, aynı sokaklarda dolanıyorsak tuzu kuru olan ile olmayan eninde sonunda kesişecek ve bu kesişme felaketle sonuçlanacak.
Komşusu aç iken tok yatamıyor insan. Ancak kendini muhtaç duruma düşürecek derecede elindekini avucundakini götürüp zor durumdaki insanlara dağıtamıyor. 
Sahip olduklarının ve gelirinin bir kısımını yasalar dahilinde vergi olarak devlete veriyor. Bu vergi ile fırsat eşitliği sağlansın, hizmet edilsin, memleket mamur olsun istiyor. 
Vergisini düzenli ödeyen, memleket bilinci yüksek insanlar böyle davrandıkları için linç yerken; vergi vermeyen, fatura ödemeyen, milletin orasında burasında gözü olan emek sömürücüsü insanlar saygı görüp, karşılarında ceket ilikleniyor.

"Güzel kardeşim, bak benim tuzum kuru, akıyor; kendime yetecek bir evim, ayağımı yerden kesecek bir arabam, temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar gelirim var; çocuklarımın eli ekmek tutuyor, bana muhtaç değiller; ne vergi borcum, ne kredi kartı borcum, ne de ödenmemiş faturam var; giderim gelirimden çok değil; hesabımı da biliyorum, şükretmesini de, canım çekerse bir 'Cafe'de kahve içmesini de; lakin mesele bu değil." diyorsun;
Anlamıyor...

Mesele ne mi?
Mesele, tokun rahat uyuyabilmesi için komşusunun aç olmaması gerektiğini bilmek.
Mesele, fırsat eşitsizliğinin bir gün en olmadık bir yerde, en olmadık bir şekilde eşitleneceğini, canının çok yanacağını bilmek.
Mesele, ülkede delice artan fiyatlara erişemeyecek milyonların yaşadığını bilmek.
Mesele, yardıma muhtaç hale getirilip, o muhtaçlıktan çıkmayacak derecede yardım edilen insanların bunu büyük bir nimet sandığını bilmek.
Mesele, yardımlarla yaşamaya alışmış insanların emek vererek çalışmaktan imtina ettiğini bilmek.
Mesele, bu fakirliği ve bu zamları savunan insanların varlığını bilmek.
Mesele, ülkeye kültür, sanat, eğitim katkısı sunan insanların haince saldırılara uğradığını bilmek.
Mesele, çalışarak kazanan insanların eriştiği refahı kıskanan ve göz diken insanların olduğunu bilmek.
Mesele, kendilerinin haklarını savunan insanları sırtından hançerleyen insanların olduğunu bilmek.
Mesele, insanca yaşamanın ne demek olduğunu hiç bilmeyen insanların olduğunu bilmek.
Mesele, parayı "bir şekilde" bulan insanların diğerlerini nasıl ezdiğini bilmek.
Mesele, parayı her değerin üzerinde gören insanların olduğunu bilmek.
Mesele, ahlakın, kanunun, adaletin, hakkın, hukukun yerlerde süründüğünü bilmek.
Mesele, kadının, çocuğun, yaşlının, hayvanın, çevrenin, doğanın katledildiğini bilmek.
Mesele, tuzun koktuğunu bilmek...

Şimdi biz bunları bilmeyelim mi?
Şimdi biz bu gidişatı görmezden gelip, bana ne mi diyelim?
Ne haliniz varsa görün, beter olun mu diyelim?
Ben kendimi kurtardım, benden sonra tufan mı diyelim?
Tarihten hiç mi ibret almayalım?
Gittikçe açılan gelir makasının, gittikçe ayrışan bakış açısının, gittikçe kutuplaşan insanların toplumu nasıl da pimi çekilmiş bombaya çevirdiğini nasıl görmeyelim?
O bomba patladığında tuzu kuru ya da yaş, memlekette kim var kim yoksa alev topunun içinde kalıp, yanıp kül olacağını nasıl öngörmeyelim?

Bunları öngören pek çok "tuzu kuru" vatandaş canı pahasına haykırıyor "Olmaz, böyle olmaz!" diye.
Birçok gencin gelecek umudu tükendi, aldı kendini, memleketi terk etti.
Hesaplarını yurt dışı bankalarda tutan birçok kişinin bir harekette pılıyı pırtıyı toplayıp kaçması an meselesi.
Birçoğu ise hasırı çoktan başka bir memlekete serdi.

Biz kalanlar bizden önce gelip burayı yurt tutan, türlü meşakkatle kök salan büyüklerimiz için, neslimizin devamı çocuklarımız için, geleceğimiz için haykırmaya devam edeceğiz.
Ülkeyi karanlığa teslim etmemek için var gücümüzle direneceğiz.
Biliyoruz ki, arkadan yetişen, dünyayla aynı uzayda buluşmuş, dünya insanı olmuş nesiller bu karanlığın ülkeyi yutmasına izin vermeyecekler.
Ve diyecekler ki; 
"Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz!"

9 Şubat 2022 / C.E.Y.

7 Şubat 2022 Pazartesi

Adammışsın Diyojen

"Bizden önce elektrik yoktu, insanlar gazyağı lambasıyla, mumla aydınlanıyordu!" diyen Sayın Cumhurbaşkanına cevap adeta göklerden geldi. Artık ilahi düzen bile isyan etti ve Isparta'yı günlerdir elektriksiz koyup, bir muma, bir gaz lambasına muhtaç ederek, insanları soğuktan dondurarak, "Bu da size kapak olsun!" dedi. 

Bir metreye yaklaşan kar ve fırtına ile baş eden metropol belediyelerine gıcık olup, aynı kar ve fırtına ile baş edemeyerek "Örtmenim ama Ekrem balık yemeye gitti!" diyen kafa, Isparta'nın otuz santim kar altında günlerdir elektriksiz kalmasına diyecek bir şey bulamadı. 
Hatta o kafanın sesi hiç çıkmadı, böyle bir şey hiç yaşanmıyormuş, Isparta'da insanlar soğuktan donmuyormuş gibi davrandı.
Okullar tatil edildi ve eğitime "evden" devam edeceğiz denildi.
Tamam da, hangi elektrikle, hangi modemle, hangi internetle, hangi televizyonla, hangi tabletle hangi bilgisayarla?
Malum, tüm teknolojik ürünlerin tepesindeki patron "elektrik". 
Yoksa biz mum ışığında yaşamaya razıyız.
Da, bu çağda mum üretmek için de elektrik lazım.

Günlerdir elektriksiz kalan ahalinin elinde birkaç tane mum vardıysa, onlar da eriyip bitmiştir.
Kandil desen yağ lazım. Balina avına çıkıp, Moby Dick'in peşine düşüp, okyanustan okyanusa mı sürüklenelim?
Gaz lambası desen gaz lazım. Kaldı mı bir yerlerde elimizdeki şişeyi gazla doldurttuğumuz küçük mahalle bakkalı?

Hem, sadece aydınlanma değil ki mesele. Bu karda kışta ısınmak en önemlisi. Kış günü misafire en iyi ikram sıcak bir oda derlerdi büyükler. Bir de sıcak çayın varsa, değme keyfine.
Sobalı evlerde yaşayıp, odunu kömürü depolamış değiliz eskisi gibi. Aklınıza gelecek her ama her şeyimiz elektriğe bağlı. Birkaç saatlik bir kesintide bile sudan çıkmış balığa dönüyoruz, elimiz ayağımız titriyor.
Yemek yapmak için, gıdaları muhafaza etmek için, ısınmak için, çok katlı binalara inip çıkmak için, suyun üst katlara ulaşabilmesi için, hastanede ya da evde sağlık için kullanılması gereken makineleri çalıştırabilmek için, eğitim için, iletişim için, ulaşım için, ticaret için, üretim için.
Hangi birini saysam...

Şehir hayatının marifetleri hep bunlar. 
Daha çok ev, daha yüksek ev, daha çok beton diye diye bir karış yeşil kalmamacasına griye boyanıyor memleket. 
Delice bir hızla yapılan, içinde binlerce insanın yaşadığı 40-50 katlı lüks rezidanslarda yaşamaya özeniyorsanız bir kez daha düşünün derim ben. Elektrik yokluğunda o tepelerde nasıl yaşayacaksınız? Mevcut jeneratörler sistemi yaşatmaya ne kadar yetecek?
Aşağıya inmek için paraşüt, yukarıya çıkmak için mancınık mı kullanacaksınız?
Getir ya da Götür gibi uygulamalar siparişlerinizi camdan sarkıttığınız sepete mi dolduracaklar?
Sepeti aşağıya sarkıtmak için kaç metrelik ip gerekecek?

Ya su işini nasıl çözeceğiz?
İçmek için, temizlik için, yıkanmak için, tuvalet için, yemek yapmak için hep su lazım. Hem de öyle birkaç litre değil, epey bir litre lazım. Pompalar çalışmayınca merkezi sistem ile su dağılamaz hale gelecek. Sipariş ettiğiniz suyu taşıyan çocuk, sırtında 19 litrelik damacana ile o kadar yüksek binalara inip çıkamayacak.
(Yarının Suyu projesi gelecekteki su krizine işaret eder ve her gün sadece 25 litre su ile yaşamak zorunda olduğunuzu düşünün der. Uzak değil, çok yakında 25 litreyi bile bulamayacağımız günlerde su göçleri öngörülüyor.)
İhtimal ki, zar zor aşağıya inen bir insan, bir daha o kuş yuvası evine çıkmaz, çıkamaz. 

Görüldüğü üzere, avcı toplayıcı günlere dönmek pek uzak değil...
Lakin ne neyi avlayacağımızı ne de neyi toplayacağımızı biliyoruz. Marketten aldığımız un ve hazır mayayı karıştırarak yoğurduğumuz hamuru elektrikli fırında pişiriyor ve bununla övünüyoruz. 
Hani toprak, hani tohum, hani buğday, hani ekim, hani sürüm, hani hasat, hani değirmen, hani maya, hani ocak, hani ateş, hani fırın?
Pek çoğumuz, geçtim küçükbaşı büyükbaşı, ne tavuk kesmeyi ne de yolmayı biliyoruz. Ya süt sağmak, peynir mayalamak, tereyağ çıkartmak?

Yurt dışında bazı okullarda klasik derslerin yanında hayatta kalma tekniklerini boşuna öğretmiyorlar. Ki bizde de 70'li yılların müfredatında ziraat dersi, el işi dersi gibi dersler vardı. Hele köy enstitülerinde inşaattan marangozluğa her çeşit ders vardı. Bunların yanında sanat eğitimi ve folklor da vardı. 
Topluluk olma, birlikte kotarma, yardımlaşma, aidiyet, sorumluluk, paylaşım, gelişme ve geliştirme vardı.
Belki onlar gecelerini mumla, gaz lambası ile geçiriyorlardı, ancak yaydıkları ışık ile ülkeyi ışıl ışıl aydınlatıyorlardı.

Gündüz vakti elinde fener ile adam arayan Diyojen'e döndük sonunda.
Bireyselliğin yükselip liyakatin ortadan kalktığı günlere geldiğimizde, sorumluluk bilinci yerini büyük bir boşvermişliğe bıraktı ve tren raydan çıktı.
Domino taşları gibi üst üste devriliyor tüm sistem.

Her şey için dışarıya göbeğinden bağlı olunca, üretim de olmayınca paran da olsa açsın demektir.
Oysa güneş enerjisi için güneşimiz, su enerjisi için suyumuz, rüzgar enerjisi için rüzgarımız var. Bize düşen sadece helvayı karmak.
Ocak tütmeyip, tencere kaynamayınca, kurumlar da kat be kat zamlı faturaları millete dayadıkça dayayınca, insanlar neyin bedelini ödediklerini ve neden ödedikleri bedelin karşılığını alamadıklarını (nihayet) sorgulamaya ve sokaklar hareketlenmeye başladı. 
Artık bu işler dıJ güçlerin değil, tamamen iç güJlerin işleriydi.
Nasıl olmasındı ki! 

İnsanların kendilerine dayatılan korkunç rakamlardaki faturaları nasıl ödeyeceklerini bilemeyip çaresizlik içinde suskunluğa gömüldüğü günler geçti artık. 
Açlık sofuluğu bozar sözü bugünden değil, bin yıllardır edilmiş tecrübeden gelir.
Sofuluk bozuldu, korku barajı aşıldı. 
Çok basit, yakmadığımız gazın, harcamadığımız elektriğin, geçmediğimiz yolun köprünün, izlemediğimiz TRT'nin bedelinin soygun misali cebimizden (Ç)alınmasını istemiyoruz. Haksız mıyız?

Mumla, gaz lambasıyla, kandille değil, sayelerinde elektriğe kavuştuğumuz günlerde yaşıyoruz bunları.
Sene 2022. 
Hedef ise 2023. 
Çocuğuna süt alamayan, bez alamayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, insanca yaşayamayan, faturalarını ödeyemeyen, iş bulamayan, okuyup da atanamayan, canına kıyan, üstelik elektriği de kesik, soğuktan donan insanların yaşa(yama)dığı bir ülke midir hedef?
Orta kesim fakirleşisin, fakirler de ölsün müdür?

Solo Test oyunu gibidir bu iş. Ta ki tek piyon kalana dek her piyon bir diğerini yer.
Kazandıkça kaybedilen bir oyundur sanki.
Tek bir piyonun koskoca bir dünyada ne hükmü vardır ki..

Yöneticinin halka hesap vereceği yerde halktan hesap sorduğu, korku saldığı, tehdit ettiği bu anlayış sınıfta kalmıştır.
Yönetim değişmelidir, yöntem değişmelidir, anlayış değişmelidir, devlet sonsuza dek yaşamalı, devlet geleneği sürmeli, halk daha fazla sürünmemeli, hak ettiği refaha kavuşmalıdır.
Millet, ülkesinin ve Atasının kıymetini iyi anlamalıdır...

7 Şubat 2022 / C.E.Y.


21 Ocak 2022 Cuma

Kim Akıllı, Kim Deli?

Gülşen'in donunu Sezen Aksu'nun kafasına geçir, Selçuk Tepeli'nin elindeki ışın kılıcını al kabardıkça kabaran faturaları parçalat, Tarkan ile Mustafa Sandal'ı el ele tutuşturup Alp dağlarına çıkar, Heidi gibi atlaya zıplaya şarkılar söylesinler. 
Telefonunu göster diyen dayılarla öğrenciye ev vermeyen amcaları uzaya fırlat.
Tanrım Beni Baştan Yarat diyeni Allah'ın yarattığını beğenmemekle suçlayacağına bir estetikçinin kapısına bırak. 
Cübbeli'yi dinle ve kadının seçim hakkı olmadığı için kocasına verildiği cennette, eğer kocası yoksa kadını kurban eti gibi paylaştır. 
El kadar çocuğu "tekme tokat yumruk" döven öğretmeni baş melek olarak cennetin ana giriş kapısına dik. 
Karda mahsur kalanları Maldivler'e, kara karşı önlem almayan belediye başkanlarını kar küremeye yolla.
Elektrik faturasını doğalgaza, doğalgazı suya, suyu telefona yatır. 
Yastık altındaki altınların her birini Dolar'a Euro'ya sararak sakla. 
Doktor dövenlerin ellerine doktorluk diploması ver ve göreve başlat, hemşirelere saldıranlar hemşire kepi tak ve gece gündüz hasta baktır. 
Açız diyenlere mide küçültme ameliyatı yap, geçinemiyoruz diyenlerin maaşlarına el koy, ısınamıyoruz diyenleri soyup sokağa at.
Geleceğin bilim insanlarını insanlıktan çıkart, kendine kul et, kul olmayan kişiyi "iptal" et.
Ekilecek arazileri tesbit et, hemen imara aç, ot bulamazsan taş yersin.
Ormanları tırtıl misali ye, temiz hava bulamazsan tersine evrimleşir yeniden balık olursun.
Lakin sana kötü bir haberim var, artık su da nanay...

Neler yazmışsın böyle deyip kızmayın bana. Uzun zamandır ülke gündemi bu minvalde dönüp duruyor. Akıllı uslu laf etmek boşa zaman kaybı. Kimsenin kimseyi dinlediği yok. 
İzahı olmayan şeylerin mizahı olurdu kim sorarsa. Mizah bile olmuyor artık.
Bir delilik, bir gemi azıya almışlık, bir çığrından çıkmışlık hali ki, almış başını gidiyor.
Bu toz duman içinde araya kaynak yapıp hilafeti getirmek isteyen mi ararsın, Sezen'in kapısına dikilip Adem ile Havva'yı savunan aklı evveller mi ararsın, zamanında "Yetmez ama evet!" dediği için hükümet tarafından baştacı edilen Sezen'in yerden yere vurulduğunu görerek onu savunan "Hayır"cılar mı ararsın, ahlaklı insanları dinsizlikle suçlayan dindar ahlaksızlar mı ararsın...
Her şey birbirine girip düğüm olmuş kısacası.
Aç açabilirsen, çöz çözebilirsen.

Haftada üç kez yakıta zam gelir mi hiç diyorsun, sanki kendisi yakıtı 5 kuruştan alıyormuş gibi delice bir savunmaya geçiyor.
Elektrik faturası böyleyken böyle diyorsun, lambaları söndür diyor.
Dolap tamtakır, fare düşse başını yaracak diyorsun, açlık en büyük ibadettir diyor.
Emekli maaşı diyorsun, suratına sen daha yaşıyor musun gibi bakıyor.
Dolar yüksek diyorsun, maaşını dolarla mı alıyorsun diyor.
Yine dolar 5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16-17-18'e hızla çıkıp, çıktığından daha büyük bir hızla 18'den 11'e düşüyor, dolar düştü diye sevinip, sevincini göstermek için sokakta dolar yakıyor.
Başımızdaki zat söze "BUNLARR!" ile başlayıp gidişata karşı olanlara etmediği hakaret bırakmıyor, sonra da en ufak bir karşı çıkışta, en küçük bir eleştiride "insanları kin ve düşmanlığa sevk etmekle", "dinsizlikle", "hainlikle" suçluyor. 
Doğruyu söylemek ne zamandır suç oldu diyeceğim ama doğrucuların dokuz köyden kovulduğuna bakarsak hep suç imiş.
Tabii ki mesele doğrucularda değil, doğruyu duymak istemeyenlerde.
Sanki dünyaya kazık kakacak, sanki hiç gitmeyecek, sanki sonsuza kadar yaşayacaklar. 
Sanki göreve gelmiş maaşlı bir memur değil de, mal sahibi mülk sahibiler... 
E hani bunun ilk sahibi-ler?

Dönüp vatandaşa akıl satanlara bir bakıyorsun, aleme verir talkımı kendi yutar salkımı boyutunda yaşıyor. Cennet ve cehennem üzerine ahkam kesenler cemaate adeta porno film izletiyor.
Dünya zevkiyse dünya zevki, maaşlar bol sıfırlı, arabalar sıra sıra ve hepsi de "gavur" icadı, sofralarında kuş sütü eksik, hatta pudra şekeri bile var, hepsinde bir kibir, bir eda, bir ben neymişim havası...
Bir soralım bakalım kendisine, ey kibir abidesi, sen neymişsin?
Elindekileri alıverdiğimiz zaman geriye ne kalırsa sen oymuşsun.
"Bir kıvılcım ve bir sivilce" hikâyesini anlatmadılar mı size zamanında?
Keşke anlatsalardı...

Büyükler derdi ki dünya batacağı zaman binayla zina çok olacak. 
Bina çok olacak demek ekmeye dikmeye toprak, hayvanlarınızı otlatmaya otlak bulamayıp aç kalacaksınız  ve birbirinizi yiyeceksiniz demek.
Zina çok olacak demek, yalancılık, hırsızlık, sahtekârlık, kibir, yani hak gaspı ile başkalarının yaşantılara tecavüz etmekten çürüyüp kokuşacak ve birbirinizi yok edeceksiniz demek. 

Bu düzeni değiştirip, onurlu ve erdemli bir hayata kavuşmak için yeldeğirmenleri ile savaşan anlı şanlı şövalye Don Kişot gibi olmak lazım.
Bir kişi tek başına ne yapabilir demek yerine, koskoca tabloların, devasa ekranların milyarlarca noktadan ibaret olduğunu unutmamak lazım.
Akıllıyı ve deliyi bir yana, aptalı başka bir yana koymayı iyi bilmek lazım.

21 Ocak 2022 / C.E.Y. 

16 Ocak 2022 Pazar

Çiçekleri Koparmayın!

Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara kendini, eskiden TSK'da sözleşmeli uzman çavuş olan Oktay Dönmez ise eski nişanlısı Avukat Dilara Yıldız'ı aynı gün öldürdü.
14 Ocak tarihinde hemşirelik öğrencisi Melike Ş. ile hemşire Adile K. şüpheli şekilde balkondan düşerek can vermişlerdi.
Dayısı tarafından darp edilerek öldürülen 2 yaşındaki Ayşenur Kazık ile kocası tarafından silahla öldürülen 31 yaşındaki Gözde Korku 15 Ocak'ın kurbanlarıydı.
Raziye Oskay, Funda Koyuncu, Edanur Demir, Safiye G.,Nurcan K., Valeria Nesterska 2022 yılının ilk kadın cinayetlerinin maktulleriydi. Kocaları ya da eski kocaları, nişanlıları ya da eski nişanlıları tarafından, yani "kendilerini sevdiğini söyleyen adamlar" tarafından acımasızca katledilmişlerdi.
2018'den bu yana öldürülen kadın sayısı 400'ün altına düşmüyordu.
Nasıl bir sevgiydi bu böyle?
Ölümüne sevmek buysa eğer, neden seven değil de "sevilen" ölüyordu?

Öldürülenlerin bir anda hayattan kopartılıp alınması ne kadar acıysa, çaresizlik içinde kalıp çıkış yolunu bulamayan bir insanın kurtuluşu ölümde bulması bir o kadar acı.
Gittikçe artan umutsuzluk ve karanlık, gençleri ya yurtlarını ya da bedenlerini terk etmeye zorlar oldu.
Bizim nesiller nasıl olduysa umudunu hiç kaybetmeyen bir nesil olarak tarihe geçti. Belki geçmiş günlerin savaş ve kıtlık anılarıyla büyümüş olmak, yerle yeksan olmuş bir ülkenin baştan yaratıldığı günlere şahitlik etmek bizlere şükretmeyi öğretti. Bir amaç vardı, bir hedef vardı, tünelin ucunda hep bir ışık vardı.
50'li yıllardan sonra ülkeyi adım adım geriye çeken anlayış, küreselleşen dünya üzerinde her şeyden an be an haberdar olan yeni nesillere hitap edemedi.
Bilinçli olarak "dindar ve kindar" yetiştirilen bir güruh, dinden bihaber ama kinle yüklenmiş olarak sokaklara salınıverdi. 
Hoşgörü üzerine bina edilmiş olan din, zorbalar elinde zorbalıklar silsilesine dönüşen, tehdit eden, kafa kesen, taciz ve istismar eden bir dine dönüştü.
Din durduğu yerde duruyor ve hâlâ "hoşgörü" diyorsa da, dini uygulayanlar ağızlarından kanlı tükürükler saça saça, vahşi naralar ata ata gelenin geçenin "dinini" sorguluyorlardı.
Yoksa kendilerini Sual Melekleri Münker ve Nekir'in yeryüzünde vücut bulmuş hali mi zannediyorlardı? 

Böyle bir dünyada daha fazla yaşamaya razı gelmedi Enes Kara. İçinde yaşamaya zorlandığı dünyaya ait değildi. Kalırsa onlar gibi olmaktan korktuğu kadar, gitmeye kalksa gidecek bir yerinin olmaması korkutuyordu onu besbelli.
Onu dinleyen yoktu, anlayan yoktu, elini omzuna koyup "Tamam evladım, sen nasıl istiyorsan öyle olsun." diyen yoktu.
Her şey onun "iyiliği" için ve onu "çok sevenler" tarafından yönetiliyordu.
Onlar her zaman en iyisini biliyor, onun için en iyisini istiyorlardı.
Enes için iyi neydi, en iyi neydi, kimse ona sormuyor, yakarışlarını duymuyordu.

İnsan sevdiğine böyle zarar veriyordu işte. Anlamaya çalışmıyordu ama "seviyordu".
Çok fazla sevmekten mantığı çalışmıyor, duygularına kapılıp aklını kullanamıyordu.
Hele de etrafta akıl verenler fazlaysa, takma aklın peşine takılmayı marifet biliyordu.

Akıllı uslu yazdığıma bakmayın, içimdeki isyanlar, volkanlar, ateşler birbiri ile yarışıyor, hepsi birbirini daha çok alevlendiriyor, harlayan ateş bütün bedenimi yakıyor.
Hangi tarafa baksam insanımızı dibe çeken, aklımızla alay eden, göz göre göre yalan söyleyen, yılışık gülüşlü, utanmaz, küstah, kibirli, zorba, küstahlığı ve zorbalığına paye verilen kişiler görür oldum.
Azdılar, çok oldular. Çok oldukça azdılar, kaplarına sığamaz oldular.
Her alanda muhtaç oldukları eğitimli insanları birer birer yok etmeyi kendilerine hak gördüler.
Doktora şiddet kadına şiddet ile yarışır oldu.
Kadınsız, doktorsuz, mühendissiz, avukatsız, öğretmensiz bir dünyaydı istedikleri besbelli.

Gittikçe artan bu şiddet fırtınası nesli tükenen efendi insanları korkuttu, sessizleştirdi, içine kaçırdı.
Yeni nesil ise çareyi kendini dışarı atmakta gördü.
Yukarıda da dediğim gibi, ya ülkesinden kaçtı ya da bedeninden ayrıldı.

Tek istediği insanca yaşamaktı oysa.
Gençliğinin enerjisi ile spor yapmak, eğitim almak, sosyalleşmek, kültür sanat faaliyetlerine katılmak, okumak, izlemek, gülmek, eğlenmek ve geleceğe böyle hazırlanmaktı.
Eski nesiller çok zorluk çekmişlerdi evet. Tüm o zorluklara gelecek nesilleri rahat etsin diye katlanmışlardı.
O zaman dert neydi? Çocuklar rahat bir ortamda da geleceğe hazırlanamaz mıydı? İlla ki onlar da acı mı çekmeliydi? 
"Ben yaşamadım o yaşasın!" mantığı ne kadar hastalıklıysa, "Ben yaşadım o da yaşasın!" mantığı aynı derecede hastalıklıydı kısacası.
Bir türlü ortayı bulamıyor, dengeyi sağlayamıyorduk.
Nefret soslu sevgiler, dayatma soslu ilişkiler, gülen yüze düşman asık suratlı dindarlar, trafikte, çarşıda pazarda birbirinin üzerine zıplamaya hazır sıradan insanlar...
İlmek ilmek işleyerek getirdiniz bizi buraya, biliyoruz.
Yine de biz Cumhuriyet Çocukları, biz Atatürk Gençleri, bizler umudumuzu yitirmedik. Tünelin ucundaki ışığa doğru yürüyoruz usulca.
Biliyoruz ki karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu zamandır.
Biliyoruz ki hiçbir adaletsiz düzen sonsuza kadar var olmaz. İlahi denge yanlışı her zaman düzeltir, yolunu şaşıran yolcuyu olması gereken yola sokar.
Yolunu değiştirseniz de, su akar yolunu bulur. Yolunu bulana kadar taşkın yaşatır, sel olur önüne çıkan ne varsa sürükler, getirir çamurun içine bırakır. 

Çiçekleri Koparmayın!
Başka ülkelerin bahçelerinde de yazar mı bilmem ama "Çiçekleri Koparmayın" yazar bizim bahçelerimizdeki tabelalarda. Bilinir ki kopartarak çiçek sever bizim insanımız. Dalında kalsın istemez. Kendi istediği yerde, kendi istediği biçimde dursun ister. 
Suyunu eksik etmese de üç güne kurur o çiçek konduğu yerde. Onu atıp yenisini kopartmak kolaydır nasılsa.

Lakin, insanın ölenini atıp yerine yenisini koyamazsınız bir çırpıda. 
Bizler insanız. Vazodaki çiçek, bilgisayar oyunundaki "can" değiliz. 
Gidersek dönmeyiz...

16 Ocak 2022 / C.E.Y.