19 Kasım 2014 Çarşamba

Tanrı’nın dili bu, duy ve dinle

Ölümde, hele hele de bize zamansız ve çok erken gelen ölümde tüm yelkenler suya iniyor.
Tüm hırslar, tüm kavgalar, tüm dudak bükmeler, tüm dünyevî gaileler hepsi kifayetsiz kalıyor.
Şiddetli hesaplaşmaların ardından "Ne ölüme, ne dirime" dense de, ölümün ardından yine de sızlıyor o yürek.
Geçmiş soğukluklar geçmişte kalıyor.
Yürekteki ateş hala sıcaksa da, bir yandan da "Keşke böyle olmasaydı" diyor akıl...
İşte artık öfkelendiğin o kişi yok.
Gitti ve bitti.
Bundan sonraki her kavga kendin iledir...
İstiyorsan etmeye devam et...

Milyonlar önünde kavga eden, birbirlerine olmadık laflar eden milletvekillerinin acıda nasıl birleştiğini gördük son cenazelerde.
En yakınlardan iki cenazede; 12 Temmuz 2014, DSP eski Genel Başkanı Zeki Sezer’in eşi Ülkenur Sezer'in ve 15 Kasım 2014, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural'ın eşi Tuba Vural'ın ölümünde.
Hem Zeki Sezer ve hem de Oktay Vural konuşma ve tartışmalarda bel altı vuruşlara hacet görmeyen, zarafetleriyle ve sevecenlikleriyle farklıdırlar her zaman.
İki erkeğin ortak kaderi de hayat arkadaşlarını kanserden kaybetmek oldu.
Eskiye göre makul ama şimdiki zamanda çok erken sayılabilecek bir yaşta verdiler sevgililerini toprağa.
Ki ikisi de hastalık evrelerinden geçmiş, belki de sonu çok önceden tahmin etmiş, her ayrıntıyı bilmiş ve beklemiş akil adamlar.
Lakin gerçeği başka...
Bilmek başka, yaşamak başka.
İkisi de bitkin, ikisi de haraptı cenazede...
Acıları sonsuzdu...
Ve o acıyı yaşarken her şeyden arınmış ve acının kollarına bırakmışlardı kendilerini...
Erkekler de ağlardı.
Hem de nasıl ağlardı...
Onlar darmadağın yerle yeksan olurken cenaze boyunca, yanlarında yakınları, dostları ve çalışma arkadaşları... Hepsi acıya omuz vermiş, hepsinin üzüntüsü her halinden belli.
Daha dün kâh medya önünde, kâh kürsüde hepsi birbirinin gözünü oymuştu belki...
Belki de bu siyasetin insan haliydi.
Hep özlediğimiz hali...

Çalışma arkadaşları dedim ya; Meclis ziyaretimizden bir anektod anlatayım:
Salı grup toplantısında konuşmasını dinlediğimiz MHP Başkanı Devlet Bahçeli ile yaptığımız görüşmenin ve sohbetin ardından, MHP Başkan Yardımcısı İsmet Büyükataman ile birlikte yemeğe inmiştik Meclis Lokantasına.
Masalarda farklı partiye mensup milletvekilleri vardı sessiz sedasız yemeklerini yiyen.
"Burada kavga olmuyor mu?" dedim Büyükataman'a.
"İki adım ötede zaman zaman yumruk yumruğa giriyorlar ya hani, o yüzden..."
"Yok" dedi, "Burada asayiş berkemal"...
O zaman aklımdan geçen:
Kavganın yemek için edildiği lakin sofrada barışın olduğu idi.
Demek onların kavgası işleri gereğiydi.
Ha, kavga etmek gerekli miydi, evet zaman zaman gerekliydi.
Yeter ki kavgalar insanî boyutu aşıp da kin'e ve şiddete dönüşmesindi.
Kendilerine yetki veren ve temsil ettikleri millete galeyana getirecek kadar sorumsuzca edilmesindi...
Hak aramak herkesin hakkı idi ve bu da adabınca yapılmalı idi...
****
16 Eylül 2012 BDP’li Sırrı Sakık’ın 25 yaşındaki oğlunun Ankara’daki evlerinin balkonundan atlayarak intihar ettiğini hatırlarsınız. O gün evlat acısıyla yanan Sakık'a, sosyal medyada oğlunun ölümüyle ilgili öfke ve hakaret dolu akıl almaz yorumlar yapılmıştı.
O anda aciz durumda olan kişiye bir tekme de gerçek acizler atıyordu.
Hiçbirisi hakaret yağdırdıkları adamın karşısına geçip konuşamaz, hakkını savunamazken, Vurun Kahpeye giriyordu yine devreye.
Birey olamayanların topluluk içine kaynayarak hem suça karışması hem de suçtan kendini sıyırmasıydı bu...
"Sen bir taş attın sadece. Ne belli senin taşının öldürdüğü?", değil mi?
Evet, Madımak'taki gibi, Menemen'deki gibi, Suç var, Suçlu yok.
****
Ölüm belki de bize bir uyarı, bir örnek, bir dur demek...
Dur, nereye koşuyorsun.
Bak ölüm de var.
Bak ve ibret al...
Tanrı'nın dili işte bu...
Kulak ver, duy ve dinle...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder