29 Kasım 2021 Pazartesi

"Koro BİZ olmaktır"

Nilüfer Çoksesli Koro
İçinden geçtiğimiz şu zor günlerde birbirimizden ayrı düşmüş, nefes aldığımız sanat etkinlikleri sekteye uğramış, çok özlediğimiz konserler verilmez olmuşken, geri gelsin diye dört gözle beklediğim o günlerden bir damla, bir iksir gibi damladı ruhuma.
Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılı özel bir davetle kutlanacaktı. Koro şefi Zeynep Göknur Yıldız'ın davetine icabet etmemek olmazdı elbet.
Seve seve ve koşa koşa katıldığım gecede, Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılını Nazım Hikmet Kültürevi'nde mini bir konser ile kutladık. 
On beşinci yıl kutlamasına davet edilmek, Nilüfer Çoksesli Korosu'nu izlemek, onlarla birlikte olmak hem büyük bir keyif hem de büyük bir onurdu.

2006 yılında sevgili Zeynep Göknur Yıldız tarafından kurulan koro, verdiği konserler, yurt içinde ve yurtdışındaki yarışmalarda aldığı ödüller ve sahnedeki müthiş enerjisi ile kalplere taht kurmuştu. 
Yurt içinde Bursa, Ankara, Antalya, Uşak, İstanbul ve İzmir; yurt dışında ise Bulgaristan, Macaristan, Rusya, Makedonya, İtalya, Avusturya, İspanya, Almanya ve Yunanistan olmak üzere katıldığı festival ve yarışmalardan çok sayıda ödül almış, bu süreç boyunca 11 altın madalya, 4 gümüş madalya, 1 bronz madalya, 3 en iyi şef ödülüne layık görülmüş, bunlara ek olarak en iyi sahne performansı ödülü, en iyi kostüm ödülü, entonasyon ve homojenite gibi teknik ödüller de olmak üzere 10’a yakın özel ödül kazanmıştı.
Nilüfer Çoksesli Koro'nun kurucusu ve şefi Zeynep Göknur Yıldız, Bursa Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi ve aynı zamanda 15 yıldır Nilüfer Çoksesli Koro'nun şefliğini yürütüyor.
Zeynep Göknur Yıldız Antalya, İspanya ve İtalya’da gerçekleşen festivallerde en iyi şef ödülüne layık görüldü. Ayrıca 2016 yılında Interkültür tarafından Rusya’nın Sochi kentinde düzenlenen Dünya Koro Oyunlarında ilk Türk jüri üyesi olarak davet edildi. Yine Interkültür tarafından 2017’de Letonya Riga’da düzenlenen Avrupa Koro Oyunlarında jüri üyeliği yaptı. 2010'da Antalya'da, 2012'de İtalya'da ve 2014'te İspanya'da düzenlenen festivallerde En İyi Şef Ödülü'ne layık görüldü. 
Yıldız, Nilüfer Belediyesi desteğiyle 2017 yılında gerçekleşen Orhan Kemal Besteleri ve 2019 yılında gerçekleşen Anadolu Ozanları Projesi gibi projelerle Türk koro literatürüne katkı sağladı.
 Orhan Kemal Üçlemesi Konseri
Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılını kutladığımız gecenin sunucuları genç koristlerden Mehmet Çakır ve Aslı Öztabak idi.
Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Nilüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Zafer Yıldız, Nilüfer Belediyesi geçmiş dönem başkanı (ki koro kendisi döneminde kurulmuştur) Mustafa Bozbey, Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlü Nejla Aslan, Nilüfer Çoksesli Koro Şefi Zeynep Göknur Kara Yıldız ve Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beş yıllık koristlerinden biri olan ve koronun temsilciğini üstlenen Burak Ekin yaptıkları konuşmalar ile Nilüfer Çoksesli Koro'nun 15. yılını kutladılar.
Mustafa Bozbey Nilüfer'in sahip olduğu bu değere Bursa'nın da sahip çıkması ve Bursa'nın çok sesli müzik ile yoğrulması gerektiğini söylerken, önümüzdeki yerel seçimlerde Bursa Belediye Başkanlığı'na aday olduğunu ve seçildiği takdirde sanata göstereceği özenin haberini, "yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir" alt başlığı ile verdiğini düşündüm.
Turgay Erdem yaptığı konuşmada az zamanda çok yol alan çoksesli koronun başarılarını anlatırken, "Nilüfer çoksesliliği seviyor ve çok seslilikten uzaklaşmayacak." dedi.
Nilüfer Çoksesli Koro'yu doğuran ve bir bebek gibi büyüten Zeynep Göknur Yıldız da, "Koro biz olmaktır. Ve lütfen bizi izlemeye devam edin." dedi.
Burak Ekin çok heyecanlıydı, heyecanında da haklıydı. Yurt dışına, Türkiye'den akla gelen koro olmakla kıvançlıydı. 
 Sinan Turhan-Gülen Sari-Mehmet Çakır
Ekin, geceye katkısı olan Mehmet Çakır, Gülen Sari ve Sinan Turhan'a koro adına teşekkürlerini sundu.
Nilüfer Çoksesli Koro’da 5 yılını dolduran (Aslı Öztabak, Deniz Tan, Elif Aydın, Emrecan Niksarlı, Eyüp Aktay, Hatice Çeliktaş, İpek Ildız, İsmet Akkurt, Mehmet Çakır, Seda Mintaş, H. Serdar Turan, Turgay Yıldırım, Zeynep Özmelek) koristlere plaketleri Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlü Nejla Aslan tarafından, 10 yılını dolduran (Damla Mersin Alagaş, Gülen Sari, Elif Şerbetçi) koristlere plaketleri Nilüfer Belediyesi Yardımcısı Zafer Yıldız tarafından ve 15 yılını dolduran (Zeynep Göknur Yıldız, Burak Ekin, Emine Mina Kara, Kıvılcım Akın, Sinan Turhan) koristlere plaketleri Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem tarafından takdim edildi.
5. Yıl Anısına

 10. Yıl Anısına

15. Yıl Anısına
Herkes ayrı ayrı heyecanlıydı, herkes ayrı ayrı gururluydu.
On beş yıllık bir birliktelik, üstelik hep yükselen grafik ile yaşanan bir birliktelik büyük alkışı hak ediyordu. 

Kutlama konuşmalarının ardından, programın sonuna yaklaşırken koro olarak en iyi yaptıkları şeyle, şarkılarla veda ettiler geceye.
Çok sevilen ve çok istenen şarkılar olan Ceviz Oynamaya Geldim, Kızılcıklar Oldu mu, Çay Şukariye, Mamaliye, Jeriko ve La Cucharacha ile15. yıla özel mini bir konser verdiler. 
Nilüfer Çoksesli Koro'ya emeği geçenler, yolu Nilüfer Çoksesli Koro'dan geçmiş ama şimdilerde başka yerlerde olanlar ve Nilüfer Çoksesli Koro koristleri, daha doğrusu Nilüfer Çoksesli Ailesi hep birlikte sahnede bira araya geldiler. Elbette ki ayakta alkışlandılar.
Nilüfer Çoksesli Ailesi
Bu alkışlar şerefine, düzenlemesi Nedim Yıldız’a ait olan "Ceviz Oynamaya Geldim" halk türküsü bir kez daha söylendi. 

Nilüfer Çoksesli Koro'nun konserlerinde yer bulabilmek zor olurdu. Salonlara sığmayan izleyiciler bazen sadece Nilüfer Çoksesli Koro'yu, bazen de Nilüfer Çoksesli Koro ile birlikte sahne alan birbirinden değerli konuk koroları izlerdi. 
Bu özel gecede kendilerinden dinlediğimiz, adeta ezbere bildiğimiz eserleri tekrar dinledik. Hasret kaldığımız bu enerjiyi ciğerlerimize çektik.
Kutlamalar ve konser sonrası Nâzım Hikmet Kültür Merkezi fuaye alanında verilen kokteylde, uzun zamandır görüşemediğimiz dostlar ile sohbet etme imkânını bulduk.
Sanat, her şekilde birleştiriciydi, bir araya getiriciydi...

Zeynep Göknur Yıldız'ın dediği gibi, "Koro olmak BİZ olmak"tı.
Çok seslilik elzemdi.
Türkiye, farklı sesleri kısmak ya da yasaklamak yerine her sese kulak vermeli, çok seslilikten ahenkli bir ses üretip, şarkılar söylemeliydi.
Ülkenin, birinin nefesinin yetmediği yerde şarkıyı alıp götüren bir başka sese, çokseslilikten sanat yaratan şefe, kısacası BİZ olmaya ihtiyacı vardı.
29 Kasım 2021 / C.E.Y.

Gecenin fotoğraflarından ve videolarından oluşan albüm için tıklayınız
https://www.facebook.com/media/set?vanity=canan.e.yilmaz&set=a.10159416682853592

26 Ekim 2021 Salı

Uykusuz Hekim Sağlığa Zararlı

Bir insana yapılabilecek en büyük işkencelerden birisi de "uykudan yoksun bırakma" işkencesi olmalı. 
Bazen bu işkenceci gözü dönmüş bir cani, bazen de dünyaya gözlerini yeni açmış dünya tatlısı bir bebektir.. 
Lohusa anne gözlerinden uyku akarken bebeğini emzirmeye, altını temizlemeye, fıldır fıldır gözlerle benimle oyna diyen bebeği ile oynamaya çalışır. Hormonlarının ve bedeninin alt üst olmasına ek olarak gelen uyku düzeninin bozulması taze anneyi çıldırmanın eşiğine getirebilir. O yüzden de yeni doğum yapmış kadın "belli bir süre" yalnız bırakılmaz denir, başında beklenir.
Arife gününden bayram sabahına kadar çalışıp çok yorulan büyüklerimizin bayram yemeğinden sonra, başlarının öne düşüp uyuklamalarına kıkır kıkır gülerdik hep. Çocuk aklımızla anlamazdık biz mışıl mışıl uyurken bize bayramlık yetiştirmek için geçirdikleri uykusuz geceleri, yorgun bedenleri.
Uykumu almadığım günlerde zombi misali etrafta gezerken, yaptığım hiçbir işten (önce kendime olmak üzere) kimseye hayır gelmediğini gördüm. Nöbette uykusuz kalanların, vardiyalı çalışanların, günde üç saat uyuyarak yaşayanların bu düzensizliğe nasıl tahammül edebildiklerini hiç anlayamadım.
O uyku zamanında uyunacak, vücut toparlanacaktır ki sistem kendisini yeniden başlatabilsin.
(Bu arada; uykusuzluk kadar aşırı uyuma da bir sağlıksızlık belirtisi. Önemli olan kaliteli uyku.)

Ömrümün üçte birini uykuda geçiriyorken, "Ah ah, cânım zamanlar boşa gidiyor!" diye hayıflanıyorum bazen. Uyumasam ve uykuda geçen saatlerimi canlı canlı yaşasam ne güzel olur diyorum, ama bunun için de her gün bir o yana bir bu yana ışınlanıp, dünyanın uyumayan yüzünü kovalamam gerekeceğini düşünüyorum. 
İşin içinden çıkamayıp, uykum geldiğinde yatıp uyuyorum. Genellikle de uyuyarak iyileşiyorum. 
Uykusuzluğa dirençli olmayan biri olarak, bakalım uyku konusunda Google'da neler yazıyor diyorum sonra da. 
Uyumazsam ne olur, uyuyunca ne olur konusunu araştırırken yabancı bir kaynaktan çevrilmiş bu yazıyla karşılaşıyorum. 

Uykusuzluk
Uyuma dürtüsünün neden bu kadar güçlü olduğu bilinmiyor diyor yazıda. Uykunun tam olarak nasıl bir fonksiyonu olduğunun hâlâ açıklanamadığını, uykunun genel olarak vücudumuzdaki sistemleri yeniden ayarladığını, ayrıca düzenli ve gerektiği kadar uyumanın iyileşmeyi sağladığını, bağışıklığı güçlendirdiğini ve metabolizmayı düzenlediğini gösterdiğini yazıyor.
Yeterince uyumama halinde ise diyabet, kalp hastalıkları, obezite, depresyon ve diğer rahatsızlıklara dair risklerin arttığı, ihtimal ki, bu yüzden uyumamız gerektiğinde yorgunluk, enerji azlığı, gözlere bastırılıyormuş hissi, uykuya karşı direndikçe ise konsantrasyonumuz ve kısa dönemli hafıza oluşturma yeteneğimizin dibe vurduğunu söylüyor.
Tüm bu yan etkileri görmezden gelirsek akli dengesizliğin baş göstereceğini; ruhsal bir gelgit, paranoya ve halüsinasyon başlayacağını, kanda adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarının artacağını, tansiyonun yükseleceğini; kalp ritminin düzensizleşeceğini, bağışıklık sisteminin sarsılmaya başlayacağını, uykusuz kalan insanların bu nedenle daha kolay hastalanacağını yazıyor.
Günlerce uyumamak aşırı terlemeye, gözbebeklerinin iğne ucu kadar küçülmesine neden olup, birkaç hafta sonra ise uykuya dalma hali, uyurgezerlik ve istemsiz kas hareketleri başlayıp, kilo kaybı ve demansa (bunama) neden olup, ardından da ölüm baş gösteriyormuş.
Burada ölüme uykusuzluğun değil, hastalığın beyinde yarattığı hasarın neden olduğu düşünülüyormuş. Yazıda ek olarak, (İşkence yöntemi olarak uygulanan uykusuz bırakmadan dolayı tutukluların büyük acılar çektiği biliniyor; fakat bugüne kadar kimsenin öldüğü görülmemiştir.) diyor.
****
Lafı daha fazla dolandırıp uykunuzu getirmeden sadede gelelim.
23 Ekim’de, 36 saatlik nöbetinin ardından aracıyla evine gitmek için yola çıkan 25 yaşındaki Ankara Şehir Hastanesi Kadın Doğum Kliniği Asistanı Dr. Rumeysa Berin Şen, yol kenarında duran kamyona arkadan çarparak hayatını kaybetti. 
Bu da yıllardır “Çalışma şartlarımız bizi öldürüyor!” diyen hekimlerin seslerini bir kez daha duyurmak için haykırmalarına vesile oldu. Bursa'da bir araya gelen asistan hekimler, kaybettikleri meslektaşları Dr. Rumeysa Berin Şen’i anmak için Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi önünde toplandılar. Hekimler kamuoyuna, “Yorgun hekim, uykusuz hekim, tükenmiş hekim sağlığa zararlıdır” diye seslendiler. Uzun saatler süren nöbetlerin, ücret kesintilerinin ve baskıların asistan hekimleri ölüme sürüklediğini belirttiler. Rumeysa Berin Şen’in gün aşırı tuttuğu yorucu nöbetlerin ardından geçirdiği kazaya bakınca, bunun bir kaza değil, göz göre göre çalışma şartlarının sebep olduğu bir cinayet olduğunu söylediler.
Hekimlerin haykırışlarının Bursa Tabip Odası tarafından basın maili olarak yollanan halini elifine dokunmadan paylaşmak isterim sizlerle:
"Asistan hekimlerin çalışma şartlarının düzeltilmesi için kaç meslektaşımızın daha ölmesi gerekiyor?
Bir devlet memuru ayda ortalama 168 saat mesai yaparken bir asistan hekimin mesai süresi 360 saati bulmaktadır. Asistan hekimler çoğu branşlarda 36 saate varan sürelerde çalışıyor. Hekimler uykusuz, yorgun geçen gecenin ardından polikliniklerde 100’e yakın hasta muayene ediyor, gözleri uykudan kapanmak üzereyken ameliyata giriyor.
Hastalarımıza soruyoruz…
30 saattir çalışan asistan hekimin 80. hastası ya da ameliyat ettiği kişi olmak ister misiniz?
Biz asistan hekimler nöbet ertesi dinlenmeden mesaiye devam ettiğimiz gibi bir de gün aşırı nöbetler tutuyor, neredeyse ayın yarısında evimize gidemiyoruz. Maksimum ne kadar çalışacağımız hiç konuşulmazken maksimum ne kadar ücret ödeneceği ise her yerde karşımıza çıkıyor. Bu çok net ki, ucuz iş gücü olarak görülüyoruz. Performans sistemi nedeniyle ücret kesintisi yapılacağı zaman akla ilk gelenler hastanenin iş yükünü sırtlayan asistan hekimler oluyor.
İnsanca nöbet sayısı ve nöbet ertesi izin hakkını dillendirdiğimizde hocalarımız ve kıdemli asistan hekimler tarafından “Biz çalıştık, siz de çalışacaksınız.” Yanıtını alıyoruz.
HAYIR! Biz bu düzeni kabul etmiyoruz. Kışkırtılmış sağlık talebinin, basamaklandırılmayan sağlık sisteminin, belirsiz yönetmeliklerin, adaletsiz görev dağılımının yükünü SIRTLANMAYACAĞIZ!
Bizi bu şartlarda çalışmaya zorlayanlara soruyoruz…
Yanlışa yanlış demeden, yanlışın düzeltilmesi için çaba göstermeden iyi hekimlik yapılabilir mi? Ne zaman bu düzene dur demek için sorumluluk almaya başlayacaksınız?
Biz asistan hekimler artık yeter diyoruz.
Hekimlik yaparken dayatılan insanlık dışı çalışma şartları nedeniyle bir arkadaşımızı daha kaybetmeye tahammülümüz yok!
Uzmanlık eğitimi almak için geldiğimiz kliniklerde asıl görevimizin öğrenmek olduğunu hatırlatıyor, nitelikli eğitim İSTİYORUZ.
İnsanca çalışma koşullarının sağlanmasını adaletsiz görev dağılımına son verilmesini
TALEP EDİYORUZ!
Yataklı kurumlar yönetmeliğinde değişikliğe gidilerek nöbet ertesi izin hakkının ücret kesintisi olmaksızın ön koşulsuz tanımlanmasını İSTİYORUZ.
HATIRLATIYORUZ: Köle değil uzmanlık öğrencisiyiz, Yorgun hekim, uykusuz hekim, tükenmiş hekim sağlığa zararlıdır!

Uykusuz kişi canlı bomba
Yazıya başlarken uyku ve uykusuzluk üzerine pek çok söz söyledik.
Rumeysa Berin Şen ve daha nice vakalarda gördüğümüz üzere, uykusuzluğun yarattığı hasar sadece demans olmakla kalmıyor, uykusuzluk ile gelen dikkat eksikliği kişinin hem kendisini hem de çevresindekileri felaketlere sürüklüyor.
Çift şoför çalıştırmayan otobüs firmalarını, uyumadan saatlerce, belki günlerce yol yapan otobüs şoförlerini, direksiyonda uyuklayan TIR-kamyon şoförlerini ve bunların sebep olduğu kazaları hepimiz biliyoruz.
Uykusu gözünden akan şoförün kullandığı araca binmek ne kadar intiharsa, uykusuzluktan zihni paramparça olmuş bir hekimin karşısına çıkmak da öyle.
"İktidarın başı" hekimleri "halkın kölesi" haline getirip insafsızca çalıştırınca, hekimin kapısındaki "efendi" de aynı insafsızlığı gösterip hekime saldırmayı marifet zanneder oldu. 
Sağlıkçıların pek çoğu yurt dışına çıkıp, insanca çalışma ve insanca yaşama derdindeler. "Yakında hekimsiz, hemşiresiz kalacağız" diyor İlber Ortaylı.
Zor şartlarda çalıştırılan, şiddet gören, öldürülen ya da meslek hastalığı bile sayılmayan Covid-19 yüzünden ölen sağlıkçılar elimizden uçup gidince bakalım biz ne yapacağız...

Otomasyon 
Sistem tamamen dijitalleşip otomasyona geçtiği zaman uyku ve uykusuzluk gibi bir problemimiz olmayacak.
Yapay zekanın kullandığı araçlar içerisinde yol alırken uykusuzluk sadece biz yolcunun sorunu olacak. O da belki yol boyu uyuyarak aşılacak.
Yine yapay zeka ve dijitalleşme ile birlikte hasta muayene, bakım ve operasyonlar robotlara devrolacak.
Robotların uyku problemi olamayacak ancak bizim her halûkarda uykuya ihtiyacımız olacak.

Friedrich Nietzsche der ki, "Öyle kolay bir sanat değildir uyumak onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir."
Immanuel Kant der ki, "''İnsanlardan ümit ve uykuyu alın, onu dünyanın en bahtsız ve en perişan insanı haline getirmiş olursunuz.''
Robert Louis Stevenson der ki; "Bir insanın yükü ne kadar ağır olursa olsun, onu ancak yatma zamanına kadar taşıyabilir."
Emil M. Cioran der ki; "Uykusuzluk hastalığı, yatakla bağdaşmayan tek kahramanlık biçimidir."

Melatoniniz dozunda, uykunuz derin olsun... 

26 Ekim 2021 / C.E.Y. 

(Kapak fotoğrafı 2013 yılında yapılan 'Uykusuz Doktor Ölüm Demektir' kampanyasında kullanılmış.) 

20 Ekim 2021 Çarşamba

Yazmak Lâzım Cancağzım

Erkan Solmaz'ın "Diğer Ülke Vatandaşı" kitabının imza gününde Şenol Gül bir kitap uzattı bana. "Okuyacağım ama elimdeki kitap bitince." dedim. Önce Erkan Solmaz'ın insanı zaman zaman ürküten, zaman zaman üzen, zaman zaman da hınzır hınzır ya da tatlı tatlı gülümseten öykülerden oluşan kitabını bitirdim. Sonra da sıradaki Ahmet Ümit'in Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını. 
Ahmet Ümit'in kitabını bitirince Şenol Gül'ün verdiği kitabı aldım elime. Babası Selim Gül'e ait olan "Efendi'nin Kızı, Babamın Evleri, Hestir ve Uçak" kitabını okurken, yazmanın ve arkada belge bırakmanın önemini bir kez daha anladım.

Köy Enstitüleri ile Değişen Bir Hayat
Şenol'un babası Selim Gül, Artvin'in Kaptahor köyündeki çocukluğunu, okumak için köyünden çıkışını, Köy Enstitüsü günlerini, evliliğini, öğretmenliğini, ev sahibi oluşunu, çocuklarını yetiştirdiği günleri bir bir yazarak bir kitap haline getirmiş ve gelecek kuşaklara çok kıymetli bir miras bırakmış.
Kitabı okurken o günleri adeta ben de yaşadım. Öyle sıcak, öyle samimi, öyle içtendi anlatım.
Ülkenin savaş sonrası manzarası, eğitimde verilen büyük mücadele, Köy Enstitüleri'nde eğitim gören çocukların değişen çehresi ile değişen ve gelişen ülke, azim, çalışkanlık, irade ve Cumhuriyet ruhu resmigeçit yaptı zihnimde. 
Ailesine düşkün, öğrencilerini de ailesinin bir ferdi gibi gören, bizim dönemlerimizin öğretmenlerinden biriydi o. 
Kitabın arka kapağında Selim öğretmenin evlatları Yücel, Şenol, Osman ve Ayşe tarafından yazılan not, Selim öğretmenin ve sevgili eşi Ayser Hanım'ın tüm o zorluklara boşuna katlanmadıklarını anlatıyordu.
Şenol'un sosyal medya hesabından aile fotoğraflarına baktım sonra. Her şey tam da yazıldığı gibiydi. 
Her şey çok değerliydi, çok güzeldi...

Köy Enstitüsü'nde Bir Genç Kız
Birkaç yıl önce Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nin Bursa buluşmasına annesi Kadriye Yeşilyaprak ile katılan Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak da bana "Arifiye Köy Enstitülü Annemle Damla Söyleşiler" kitabını imzalamıştı. Annesi ile röportaj tadında söyleşiler yapan Binnur Hanım bu damla söyleşileri toplamış ve kitaplaştırmış. 
Kadriye hanım, Köy Enstitüsü ile değişen hayatını, yatılı okul anılarını, arkadaşlıklarını, ilk öğretmenlik günlerini, evliliğini, 33 yıl süren meslek hayatını, değişen düzen ile büyük bir saldırıya maruz kalan, sonrasında da kapatılan Köy Enstitüleri'ni anlatmış. Kitap oluşurken bu anılara fotoğraflar da eşlik etmiş.

O kitabı okurken de, Selim Gül'ün babasının kitabını okurken de iyi ki yazmışlar dedim hep. 
İyi ki yazmışlar ve hem ailelerine hem de ülkelerine yazılı bir eser bırakmışlar.
Malum söz uçar yazı kalır. 
Söz kulaktan kulağa, nesilden nesile geçerken değişir, gerçeklikten uzaklaşır.
Yazı ise hep sağlamdır.
Kitaplar bize yüzyıllar öncesinden konuşur...

Şimdi-Geçmiş-Gelecek
İnsan çocukken ve büyürken 'şimdi'yi yaşayıp 'gelecek'i düşünüyor. Geçmişini hiç merak etmiyor. Anne baba yaşanmışlıkları anlatmaya çalışsa da ilgilenmiyor. Yaş kemale erip, çocukluk bitip, gelecek de gelince, geçmişe çeviriyor gözlerini. Kendisine kurulan hayatın meşakkatlerini, anne babasının ilk gençliğini, soyunu kökünü merak ediyor. 
Lakin o gün geldiğinde, geçmiş günlerin canlı tanıkları ya bu dünyadan göçmüş, ya geçmişi artık eskisi kadar iyi hatırlamıyor ya da artık eskisi kadar önemsemiyor oluyorlar. 
Anne babanın, büyükanne büyükbabanın, yakın akrabaların dimağları henüz gençken sorulmayan sorular, bugün sorulduğunda cevap alınamıyor. 
O yüzden akıl yerinde ve anılar henüz silinmemişken o günleri bir yerlere yazmak lazım.
****
Anı kitaplarının ardından kitaplığımdaki Lemanser Sükan'ın "Memleket Yollarında 1-2" kitaplarını, Zeki Baştürk'ün "Yaşamdan Yansımalar" kitabını, İ. Hakkı Tonguç'un "Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy" kitabını çıkartıp koydum önüme. 
Sedef Kabaş'ın Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı sohbetlerden oluşan "Muazzam Muazzez" kitabı da göz kırptı karşıdan. "Bir kez daha okuyacağım seni, söz!" dedim ona. 

Bu kitaplarda hepsi (Tonguç'un kitabını kişisel anı kitabı dışında tutuyorum.) kendini, kendi geçmişini, kendi yaşadığı günleri anlatıyorduysa da, esas anlattıkları bir dönemdi, bir ülkenin tarihiydi.
Zaten, tarih tarih kitaplarından öğrenilmez, romanlardan, anı kitaplarından öğrenilir denmez miydi?

21 Ekim 2021 / C.E.Y.

3 Ekim 2021 Pazar

Ölmüşüz De Haberimiz Yok

Ölen insan öldüğünü bilmezmiş. 
Ölen kişinin yakın çevresi arkasından ahlayıp vahlarken o toprak altında doğaya karışmaya başlar hemen. Bazen de organlar toprak altında çürümesin diye organ bekleyenlere bağışlanır. Eğer ki ölüm şüpheli bir ölüm ise otopsi yapılır ve ölüm sebebi bulunmaya çalışılır. Kişi bir cinayete kurban gitmişse ve arkada delil kalmasın diye bedeni de ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa ya yakılır, ya parçalara ayrılıp gömülür, belki çöpe atılır, ya asitte eritilir ya da başka bir yöntem ile ölü beden yok edilir.
Tüm bu yaşadıklarından ölünün haberi olmaz.
Paramparça edilse de, fırınlarda yakılsa da artık canı yanmaz.
Ölmüştür zaten...

Biz de tam öyleyiz sanki. 
Paramparça ediliyoruz, yerden yere vuruluyoruz, yalandan yalana savruluyoruz, kimsede tık yok.
Sedat Peker "Türkiye uyuşturucu trafik rotasında" diyor, yolsuzlukları, hırsızlıkları, kara para aklamaları, rüşvetleri, tüm kirli ilişkileri adlı adınca, tarihiyle saatiyle mekânıyla açıklıyor, savcıları göreve çağırıyor. Araştırın soruşturun diyor. Hükümet ise sessizlik pelerinine bürünmüş, söylenen hiçbir şeyi kale almıyor, adeta "yok" sayıyor, görmezden geliyor.
Diyanet İşleri Başkanı kendine nasıl bir vazife belirlediyse, neredeyse mahalle bakkalının açılışına bile elinde kılıç ile gidip bakkalı dua ile açacak.
Uzmanlık alanı ekonomi olan cumhurbaşkanımız sayesinde dolar 10 liraya dayandı. Faizler bir aşağı bir yukarı oynuyor. Merkez Bankası Başkanı bir aşağı bir yukarı indirilip bindiriliyor. Dolar-Euro ise hep yukarı, hep yukarı tırmanıyor.
Ak Partili olmayan belediyeler "topal ördek" misali çalıştırılmıyor. Başkan tarafından belediye meclisine sunulan her öneri, iktidar yanlısı meclis üyeleri tarafından sorgusuz sualsiz reddediliyor. Halka hizmet Hakk'a hizmetmiş, onların umuru olmuyor.
Öğrenci yurtları yetersiz, ev kiraları arşı aleme çıktı. Üniversite için şehir dışına çıkan gençler sokakta kalıp isyan edince adları "Gezici"ye çıkıyor.
17 yaşında bir kız çocuğu ailesi tarafından yıllarca erkeklere pazarlandığını haykırıyor. 12 yaşındaki çocuk için sıraya giren koca koca adamlar, kızın yaşının küçüklüğüne bakmadan küçük kızın narin bedeni üzerinde şehvetini söndürüyor. Sonra da -ihtimal ki- kahvede olsun, camide olsun, evde olsun ahlaktan, namustan, dinden söz edip, üniversite öğrencisi uzun saçlı delikanlı ile tayt giyen kızı ahlaksızlıkla suçluyor. 
Kim bilir bunlar gibi kaç aile geçimini evlatları üzerinden fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık gibi suçlarla sağlıyor.
T.C. Cumhurbaşkanı Amerika Birleşik Devletleri'ne giderken yanında zırhlı Mercedes arabalar taşıyor. Kimden ve neden korkuyor ya da kime ve neye "show" yapıyor?
Ülkesinden ümidi kesen gençler kapağı yurt dışına atmaya bakıyor. Burada sürünmektense orada sürünmeyi göze alıyor. Çünkü burada tünelin ucunda ışık görmüyor.
İşsizlik ve ekonomik darboğaz insanların bazen tek, bazen de ailece canlarına kıymalarına sebep oluyor.
Millet bir maaş bulamıyorken bir kısım zevat maaşları üçer beşer götürüyor.
Asgari ücretlinin aldığı ücret insanca yaşamasına yetmiyor. Kirasını ödese açlık, karnını doyursa evsizlik ile karşı karşıya kalıyor. 
Az buçuk parası olanlar da öyle bir garip ki, spor için yürüyüşe çıkanlar yürüyüşü "telefonda sohbete", dinlenmek için tatile çıkanlar tatili "defileye" çeviriyor. Görgüsüzlük, umursamazlık, saygısızlık had safhada.
Hapishaneler iddianamesi dahi olmayan mahkumlarla ve muhalif yazılar yazan gazetecilerle dolu ve buna rağmen sayın Cumhurbaşkanımız biz özgürlükte ABD'den ileriyiz diyor,
Devletin verdiği çakarlı araçlar görev dışında da çaka çaka kullanılıyor. Trafik kurallarıymış, emniyet şeridiymiş, hepsi "itinayla" ihlal ediliyor.
Düğünden cenazeye her yerde "protokol" krizi yaşanıyor. Düğün sahibi nikah anında, cenaze sahibi cenaze namazında arkalara iteleniyor.
Televizyonlarda gündüz kuşağı "Reality Show" programlarındaki gerçek hayat öykülerindeki çarpık üzeri çarpık ilişkilere, birbirleri ile konuşma tarzlarına, kullandıkları sözcüklere alışılmış, bu garabet artık dudak bile ısırtmıyor.
Bir felaket anında Hızır gibi yetişmesi gereken kurumlar ilk iş olarak vatandaşa el açıp, telefonlarına "yardım isteme mesajı" gönderiyor.
Aşı karşıtlığını savunanlara inananlar aşı olmayıp sapır sapır ölüyor.
Fısıltı gazetesinde aşı karşıtları için para karşılığı sahte aşı raporu düzenlendiği haberleri yayılıyor.
Saraya yakın sanatçılar program üzeri programla ödüllendirilirken, kendi halinde müzisyenler üç gün daha geçinebilmek için müzik enstrümanlarını satıyor.
Market raflarındaki bebek mamaları raflara kilitleniyor.
Markette satılan ürünlerdeki zamlara söz söyleyip "beş büyük market"e çemkirilirken, ürün rafa çıkana kadar geçtiği yollara bakılmıyor. Elektrik, su, doğalgaz zamlarına ise hiç ses çıkartılmıyor.
Beton dökülmedik tek bir alan kalmayana kadar her yere beton dökülüyor, yer gök betona boğuluyor. Sel baskını olunca da halka çay dağı.., pardon paket paket çay fırlatılıyor.
Korunması gereken tarihi zenginlikler hoyratça "restore" ediliyor. 
Arkeoloji müzelerinden bazı eserler buhar olup uçuyor, bunu dile getiren bir müze görevlisi baskılara dayanamayıp çareyi intihar etmekte buluyor. Bir daha da böyle bir "kaybolma" haberi duyulmuyor.
Pandemi boyu en çok çalışan ve en çok can veren motosikletli kuryelerden biri, karşı şeritten gelen otomobil ile kafa kafaya çarpıştığı kazada ölüyor. Otomobil sürücüsünün bir yakını ise olay yerinde görüntü almaya çalışan basın mensubuna, "Bunun bir haber değeri yok ki, motor kazası, ne haber değeri var onu anlamadım." diyor.

Her şey gözümüzün önünde, göz göre göre oluyor.
Taşlar bir anda yer değiştiriyor. İnsan bu bozuk düzende bir anda kurban olan, bir anda da kurban eden olabiliyor.
Ölmüşüz de haberimiz yok.
Her an etimizden et kopartıyorlar, hissetmiyoruz.
Gözümüz açık ama görmüyoruz.
Kulağımız açık ama duymuyoruz.
Ağzımız açık ama konuşmuyoruz.
Yaşıyor görünüyoruz ama yaşamıyoruz.
Çenemizi çekip çukurlarımıza da pamuk tıkadılar mı tamamdır.

Ey şimdilik yaşayan cemaat-i müslimin, 
Hiç olmazsa o malum soruyu sordukları zaman dürüst cevap verin. 
Verin ki silkinip kendinize gelin.
"Nasıl bilirdiniz mevtayı?"

3 Ekim 2021 / C.E.Y. 

23 Eylül 2021 Perşembe

Müzikal Bir Yolculuğa Çıkmaya Var Mısınız?

Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol 2015 yılında, ardında dosyalarca projeler bırakarak ayrılmıştı aramızdan. 
Bunlardan birisi de Müzik Aletleri Müzesi kurulması projesi idi. Her gittiği ülkeden aldığı enstrümanlar artık evine sığmaz olmuş ve bunları bir müzede toplamak gerekliliği doğmuştu. 
Şubat 2016'da Sanlıkol ailesi ve Nilüfer Belediyesi arasında imzalanan protokol ile bu projenin işbirlikçisi Nilüfer Belediyesi olacaktı.
Araya giren Pandemi şartları müzenin açılışını biraz geciktirmişti ama Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol'un hayali olan Müzik Enstrümanları Müzesi sonunda açılmıştı. Parkan Bey'in koleksiyonu olan, dünyanın dört bir yanından edinilmiş, tüm kıtaları temsil eden 200'ün üzerinde enstrüman ile çıkılan yolculuk, müzenin kuruluş çalışmaları esnasında müziksever bağışçıların katkılarıyla zenginleşmiş ve sayısı 284'e ulaşmıştı.

Müzik Enstrümanları Müzesi Açılışı
Reyhan Öztaş'ın mimari olarak projelendirdiği, tasarımı Ayşegül Özmen'e ait olan müze 21 Ağustos 2021 tarihinde Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, CHP Bursa Milletvekilleri Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Erkan Aydın, KKTC İstanbul Başkonsolos Vekili Mehmet Tuncan, merhum Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol’un eşi Fethiye Sanlıkol, kızı Saadet Leman Sanlıkol, oğlu New England Konservatuarı Müzik Tarihi ve Müzikoloji Bölümü öğretim üyesi ve Kültürlerarası Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol, aralarında Türk keman virtüözü, besteci Prof. Dr. Cihat Aşkın’ın da bulunduğu müzik dünyasından da çok sayıda isimin katılımıyla açılmıştı.
Açılış töreninin ardından bir de konser gerçekleşmiş, Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol, BAOB Oditoryum’da sanatseverlerin karşısına çıkmış, piyano, ney ve vokalde Mehmet Ali Sanlıkol’un olduğu konserde George Lernis davul ve perküsyonda, kontrbasta da Kağan Yıldız yer alarak dinleyenlere keyifli bir gece yaşatmışlardı.
İşte ben açılışını heyecanla beklememe rağmen şehir dışında olmam sebebiyle Müzik Enstrümanları Müzesi MEM'in açılış gününü kaçırmıştım.

Müzik Enstrümanları Müzesi MEM
Şehre döner dönmez Müzik Enstrümanları Müzesi'ni ziyaret ettim. Ücretsiz olarak ziyaret edilebilen müze, Bursa'nın Nilüfer ilçesinin Odunluk mevkiinde, Sur Yapı Marka AVM karşısındaki Harmony Towers'ın İzmir-Bursa yoluna inen yanında, Ramada Otel'in tam karşısında (Carrefoursa'nın arkasında) kalıyor.
Girişte ziyaretçileri tabii ki enstrüman figürleri karşılıyor. Müze alanı alt katta. Ahşap merdivenler, metal aydınlatmadan yayılan yumuşak gün ışığı, antrasit renkte duvarlar beni içine çekiyor. 
Merdivenlerin yanındaki dikey siyah metal tasarım için Arp'ten, müze girişinde kullanılanlarda ise piyanonun tuşlarından esinlenildiğini düşünüyorum.
İçeriye girip merdivenlerden alt kata indiğimde karşımda enstrümanların sergilendiği salonu görüyorum. 
Salona girmeden önce Dr. Parkan Sanlıkol'un biyografisinin yer aldığı panodaki metni okuyup, panonun üzerindeki ekranda, dönen Parkan Bey'in hayatından kesitlerin yer aldığı videoyu izliyorum.
Dr. Hüseyin Parkan SANLIKOL kimdir? 
1944 yılında Kıbrıs’ta doğdu. 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1975 yılında fizik tedavi ve rehabilitasyon ihtisasını tamamlayıp Bursa SSK Hastanesi’nde göreve başladı.
Gerçek bir müzik sevdalısı olan Parkan Sanlıkol, küçük yaşlardan itibaren akerdeon ve trompet çalmayı öğrenip karma koro ve bando ile Kıbrıs televizyonunda konserlere katıldı. Kendisi 1994 yılında oluşturulan Çizakça Çoksesli Korosu’nun kurucularından olup daha sonra Dünya Müziği Derneği adını alan bu kurumda uzun yıllar görev yaptı. Bursa'daki müzik serüveni ise, İngiltere'den sertifikalı piyano eğitmeni eşi Fethiye Sanlıkol'un ders verdiği çocuklara muhtelif salonlarda piyano resitalleri organize etmesi ile başladı.
Bursa Filarmoni Derneği çatısı altında başlattığı çocuklara yönelik enstrüman kursları, daha sonra Nilüfer Belediyesi'nin Konak Kültür Merkezi'nde devam etti. 5 yılda 800 öğrenciye ulaşılıp, birbirinden güzel etkinliklerin yapılmasının bizzat mimarı oldu. 2003 yılından itibaren KKTC Fahri Konsolosu olarak görev yapan Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol'un en büyük ideallerinden biri, dünyanın dört bir yanından topladığı müzik enstrümanlarının sergilendiği bir müze açmaktı.
Kendi el yazısı ile yazdığı Müzik Aletleri Müzesi notu

Müzikal Bir Yolculuk 
Müzenin yolculuğu hakkındaki yazıyı okumadan geçmiyorum.

KITALAR, ADALAR
Müzede, dünyanın farklı kültürlerine ait enstrümanlar kıtalararası bir yolculuğun izinde yerleştirilmiş. Enstrümanlar ülke ve milliyetlere göre değil, dünya üzerindeki dağılımına göre sınıflandırılmış. 13 adadan oluşan bu müzikal coğrafyanın merkezinde, çok yönlü yapısı ve koleksiyonda yer alan enstrüman çeşitliliğinden dolayı Türkiye adası bulunuyor.
Türkiye
Müzenin kitapçığında gördüğüm kadarıyla müzede, 'Güneydoğu Asya-Avustralya' adasında 11 enstrüman, 'Uzak Doğu' adasında 10 enstrüman, 'Orta Asya' adasında 12 enstrüman, 'Güney Asya' adasında 15 enstrüman, 'Rusya-Kafkaslar-Balkanlar' adasında 11 enstrüman, 'Orta Doğu-Kıbrıs' adasında 11 enstrüman, 'Afrika' adasında 23 enstrüman, 'Karayipler' adasında 8 enstrüman, 'Güney Amerika' adasında 15 enstrüman, 'Kuzey Amerika' adasında 7 enstrüman, 'Avrupa' adasında 15 enstrüman, 'Orkestra-Bando-Elektrikli Enstrümanlar' adasında 28 enstrüman ve 'Türkiye' adasında 49 enstrüman sergileniyor. 
(Broşürde yer alan sayılar bağışçılar sebebiyle daha da artmış olabilir.)
Güneydoğu Asya Avustralya
Adalarda, kültürel anlamda öne çıkan enstrümanlara dair kısa açıklamalar yazılmış. Ziyaretçiler hem müzik enstrümanları hem de müzikal geleneklere dair bilgilendirilerek, tüm insanlığın zengin kültür mirası gözler önüne serilmiş. Müze aynı zamanda, enstrümanların ses örneklerinin ve geleneksel bağlamlarında çalınma şekillerinin interaktif olarak da izleyiciye sunulduğu bir altyapıya sahip, ancak bu sistem henüz aktif olmamış olmalı ki görevli arkadaşlar böyle bir sistemin varlığından bahsetmediler.

Her Şey Enstrüman Olabilir
Müzedeki nefesli, telli, telli yaylı, vurmalı enstrümanlarda, sukabağı, bambu kamışı, bambu yaprağı, ahşap, kumaş, deri, demir, pirinç, su kamışı, plastik, yılan derisi, ipek, seramik, pişmiş toprak, Hindistancevizi kabuğu, kurutulmuş bitki, çelik, boynuz, bakır, balık derisi gibi pek çok malzeme kullanılmış. 
Bilirsiniz; şişenin ya da bardağın ağzında gezdirdiğimiz parmak, dişlerimizle tutup gerdirdiğimiz ambalaj lastiği, boy boy ve ters çevrilmiş tencereler- tabaklar, farklı dolulukta bardaklar, tepetaklak edilmiş teneke kutular, sıralar, masalar, nefesimizi üfleyeceğimiz minik bir alan bırakarak katladığımız kağıt parçaları ve daha pek çok şey enstrümandır aslında. 
İnsan evladı her türlü nesne ile ses çıkartma ve müzik yapma ihtiyacını hissetmiş olmalı ki, binlerce yılda binlerce çeşit müzik aleti icat etmiş.
Orkestra | Bando | Elektrikli Enstrümanlar
Alçak Sesli Enstrümanlar-Yüksek Sesli Enstrümanlar
Orkestra ve bando sınıflamalarının kökeni Ortaçağ Avrupa'sında yüksek sesli enstrümanlar ile alçak sesli enstrümanlar arasında yapılan ayrıma dayanır. Senfoni/filarmoni orkestraları olarak bilinen geniş topluluklar alçak sesli enstrümanlar olarak tasnif olunan yaylılar ve flüt gibi yumuşak tahta üflemeli çalgılar kombinasyonundan, bandolar ise yüksek sesli enstrümanlar olarak tasnif olunan bakır/pirinç üflemeli ve vurmalı çalgılar kombinasyonundan türer.

Yalnız Enstrüman  
Enstrümanlar sese eşlik etseler de, hep birlikte çalarak güzel bir armoni yaratsalar da, tek başlarına da çok etkililer. Bir mandolin, bir keman, bir ağız mızıkası, bir saksafon, bir çello yeter bazen insanı alıp götürmeye. Yalnızlığı ile insanın yalnızlığını alır ya da içinde hissettiği yalnızlığı koyulaştırır. Bir trampet, bir davul tek başına neşeye boğar ortamı. Bir boru tek başına saygıyı, hüznü ve kaybı ifade eder. 
Söz olmasa da olur, insan sesi olmasa da olur.
Yalnız enstrüman güçlüdür, vakurdur, kadimdir...

"Müzik adeta lisan gibi insanın asırlardır kendini ifade etmek için kullandığı evrensel bir olgudur."
Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol'un oğlu Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol müzede bir panoda yer alan metinde "Müzik"i ve "Enstrüman"ı böyle anlatmış.
"Müzik enstrümanları da insan sesinin yanı sıra, bu amaçla kullanılan araç ve aletlerdir. Afrika'daki gikendi ve kora gibi kimi enstrümanların sadece bir coğrafyaya mahsus olması, coğrafyanın kültürel dokusunu oluşturan karakteristik öğeleri temsil etmelerinden kaynaklanmaktadır. Öte yandan, rebab ve viyolonsel gibi yaylı sazların türevlerinin dünyanın çok çeşitli yerlerinde bulunması da, kimi enstrümanların tarih boyu gerçekleşmiş göçler sonucunda farklı coğrafyaların kültürel dokularına adapte olduklarını düşündürtmektedir. Kısacası, müzik enstrümanları bir bütün olarak ele alındığında dünyadaki karmaşık ve zengin kültürel mirası gözler önüne sermektedir. Ancak müzik, diğer sanat formları ile mukayese edildiğinde, özünde soyut bir form olduğu için bu karmaşık yapının basite indirgenmesine imkân tanımaktadır. Zira müziğin dokunulmayan, gözle görülmeyen yapısı, dünyadaki tüm kültürlerin müzikal geleneklerinin ve enstrümanlarının birbirleri ile yan yana gelmelerinde bir sorun olmayacağı ve müziğin evrensel bir dil olduğu gibi bir takım kanıların benimsenmesini de mümkün kılmıştır. Halbuki müzik, kendi içinde birbirinden farklı ve fevkalade zengin birçok gelenek barındıran kompleks bir yapıya sahiptir. Dünya üzerinde konuşulan farklı lisanlar gibi çeşitli müzik geleneklerini özümsemenin yolu da uzun süre söz konusu geleneklerle meşgul olmak ve hatta geleneği temsil eden bir enstrümanın icrasını öğrenmekten geçmektedir. Böylesine zor bir süreci ve mesafeleri ortadan kaldırıyormuş gibi gözüken teknolojik gelişmeler ve dijital platformlar ise yanılsamaları besleyerek turistik ve egzotik bir takım klişelerin perçinlenmesine neden olmaktadır. Öte yandan, teknolojik gelişmeleri pozitif bir etkene dönüştürerek farklı kültürler üzerine derinlemesine çalışıldığında, kültürlerarası bakış açısında var olan hiyerarşik, egzotik ve basmakalıp yaklaşımların ortadan kalktığını görmekteyiz." 

Mehter'den Big Band'e
Adalarda yer alan metinlerde ilginç bilgilere de rastlıyoruz. 
"Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde icracıları çalıcı mehterler olarak anılan mehter müziği, Avrupa'da bando müziği ile klasik Batı müziğini derinden etkilemiş ve dolayısıyla estikleri Amerikan caz Big Band'lerine kadar uzanmıştır. Mehter topluluklarının "torunu" diyebileceğimiz New Orleans marş bandolarının zamanla çağdaş caz Big Band'lerine dönüşmesi de Amerikan ve Osmanlı/Türk müzik gelenekleri arasındaki bu şaşırtıcı tarihi bağlantının bir yansımasıdır."
Mehmet Ali Sanlıkol
New Orleans'tan Çiftetelli'ye
Peki ya New Orleans Çiftetellisi'ne ne dersiniz?
Prof.Dr. Mehmet Ali Sanlıkol, 16 Temmuz 2017 tarihinde, Bursa Açık Hava Tiyatrosu'nda, modern caz kompozisyonlarını Türk müziği etkileriyle birleştiren özel bir konserle, Japonya kökenli, ABD'li caz trompet sanatçısı Tiger Okoshi ve türlere meydan okuyan topluluğu Whatsnext? ile 56. Uluslararası Bursa Festivali'nde sahne almış ve New Orleans çiftetellisini icra etmişti. (İzlemek için tıklayınız.)

Dünyada Müzik Enstrümanları Müzeleri
Bu arada merak ettim ve Google'a dünyadaki müzik enstrümanları müzelerini sordum. Karşıma, netyazi.com'da Ayşegül Uyar'ın kaleme aldığı, dünyadaki müzik enstrümanları müzelerini anlatan bir araştırma yazısı ile çıktı. Okuduğuma göre, dünyanın en eski müzik müzelerinden biri İsveç Stockholm Müzik Müzesi, size kendi müziğinizi yapma fırsatı sunan müze Belçika, Brüksel Müzik Enstrümanları Müzesi, bir diğer müzik müzesi Berlin Müzik Enstrümanları Müzesi imiş. Türkiye'de en büyük müzik müzesi ise İbrahim Alimoğlu Müzik Müzesi imiş.

Müziksiz kalmayalım, nefessiz kalmayalım
Ben o gün müzede çıktığım müzikal yolculuktan, yukarıda yazdıklarım ile gönlü ve kalbi ve aklı dolu dolu olarak döndüm. Müzedeki metinlerde okuyup da burada yazmadığım daha pek çok bilgi var. Onları da sizin müze ziyaretinize bırakıyorum...
23 Eylül 2021 / C.E.Y. 

Dr. Parkan Sanlıkol ve Dünya Müziği Derneği üzerine yazdığım yazılar:
Maestro! / 13 Ekim 2015

Dr. Parkan Sanlıkol'un mirası olan Kent Piyano Günleri üzerine yazdığım yazılar:

Nurcan Neslihan Karataban röportajı:
bursa.com’da yer alan, Parkan-Fethiye Sanlıkol çiftinin hayatını anlatan ve 2009 yılında yayımlanmış bu röportaj, Nurcan Neslihan Karataban’ın bloğundan alınmış.

Ayşegül Uyar'ın kaleme aldığı, dünyadaki müzik enstrümanları müzelerini anlatan araştırma yazısı:

16 Eylül 2021 Perşembe

Yeldeğirmeni Esintileri

İki yakası üç köprü ve iki tüp geçit ile bir araya gelen ya da gelemeyen İstanbul şehrinin, Rumeli'ye göre "karşı yakası" olan Anadolu yakasının, en eski yerleşim birimlerinden Kadıköy'ün, en görülesi semtlerinden Yeldeğirmeni semtinin sokaklarındaydım geçtiğimiz cumartesi.
 
Tarih eylül ayının yarısına yaklaşmış, mevsim sonbahara adım atmış iken, ben ve benimle birlikte (ikisi özel davetli öğrenci olmak üzere) on beş konuk, Gezi Uzmanı · Profesyonel Rehber · Turizm Danışmanı · Yazar · Konuşmacı · Belgesel Yapımcı Özge Ersu rehberliğinde, Yeldeğirmeni sokaklarının başka insanlara ait zamanlarında yaşanan günlerin izlerini sürüp, o zamanlardan bu zamanlara kalabilen yapılarını gördük, Yeldeğirmeni'nin ağızdan ağıza, nesilden nesile geçen hikâyelerini Özge Ersu anlatımıyla dinledik.
Yeldeğirmeni sokaklarını, yaklaşık kırk beş senedir Kadıköy'de yaşayan Özge Ersu ev sahipliğinde adımlarken; İstanbul'un ilk kare planlı kent örneği apartman semti olan Yeldeğirmeni'nde yerleşim olmadan önce burasının yeldeğirmenleri ve çayırlarla kaplı olduğunu, 15. ve 16. Yüzyıllarda bahçeli evlerin var olduğu yazılan bu yerleşim alanında 1774-1789 yılları arasında, Padişah I. Abdülhamit tarafından ordunun, sarayın ve halkın un ihtiyacını karşılamak için (bugüne ulaşamasa da) dört adet yel değirmeni yaptırıldığını, Yeldeğirmeni'nin şimdiki Haydarpaşa Garı'nın olduğu yerden başlayıp, İbrahimağa'yı da içine alarak Acıbadem'e kadar uzanan Haydarpaşa çayırı içinde kalan bir alan olduğunu, Haydarpaşa Çayırı'nda Osmanlı'nın süvari birliklerinin talim yaptığını, bu alanın süvariler tarafından kullanılmasından sonra Talimhane'de de piyadelerin talim yapmaya başladığını (Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’ın düğünü esnasında çayır semalarında uçuşa geçen İtalyan Komasgi’nin balonunun sert bir rüzgara kapılarak Marmara Denizi istikametinde kaybolup gitmesi ve kendisinden bir daha haber alınamaması da Haydarpaşa Çayırı’nın ünlü hikayelerindendir.), 
Haydarpaşa Çayırı’nda Adile Sultan’ın düğünü ve Komasgi’nin balonu
Kadıköy'ün eskilerinin Talimhane adıyla bildikleri yerin şimdiki Halit Ağa caddesi ve Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu'nun bulunduğu düzlük olduğunu, Yeldeğirmeni semtinin bu iki kalabalık arasında oluştuğunu, Yeldeğirmeni'ndeki eski yapılardan sinagog, kilise ve okulların hepsinin adının Haydarpaşa ile başladığını, Mekke'ye gitmek üzere yola çıkan Hacı kafileleri ve Surre Alayları'nın son olarak uğurlandığı yerdeki çeşmenin adının Ayrılık Çeşmesi olduğunu, Yeldeğirmeni'nde sokakların 1789-1807 yılları arasında, Padişah 3. Selim zamanında oluşmaya başladığını, 1845 yılında düzgün sokakların oluştuğu bu semtte, Abdülmecit'in emriyle kurulan Kadıköy'ün ilk postanesinin hizmet verdiğini, Yeldeğirmeni'nde 1800'lü yılların ikinci yarısında yerleşimin hızlandığını, özellikle 1872 yılında Kuzguncuk Dağhamamı yangınından sonra buradaki Yahudilerin Yeldeğirmeni'ne gelmesi ile birlikte apartmanlaşmanın başladığını, devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamid döneminde (30 Mayıs 1906 tarihinde) yapımına başlanan ve 19 Ağustos 1908 tarihinde hizmete giren Haydarpaşa Garı'nın yapımında çalışan Alman mimar ve mühendislerin Yeldeğirmeni'nde kendilerine okul, kilise ve apartmanlardan oluşan bir yaşam alanı yarattığını, Yeldeğirmeni'nin en güzel günlerini 1923-1970 yılları arasında yaşadığını, 1970 sonrası kat karşılığı inşaatçılığın hızlanması ile eski alçak katlı evlerin yok olduğunu, Yeldeğirmeni'nin insan profilinin değiştiğini, şimdilerde sanatçıların atölyelerinde sessiz sakin çalıştıkları, özellikle de Erasmus öğrencilerinin tercih ettiği bir yerleşim yeri olduğunu öğrendik.
Mamicini - Ayrılık Çeşme Sokağı
Bir sokaktan diğerine geçerken Art Nouveau mimari, I. Ulusal Mimari Akımı, Ankara Kübiği, Fransız Balkonu, eli belinde binalar, cumbalar, kendi haline bırakılıp yıkılması beklenen kimsesiz evler, mimari dokuya uygun restore edilenler, restore edilmeseymiş daha iyiymiş denilenler, eşsiz güzellikte ama bazıları bakımsızlıktan köhnemiş bazıları dimdik ayakta, bazılarında asansör yeri hazır olarak yapılan asansörsüz apartmanlar ve yalı olmayan yalılar üzerine bilgilendik. 
Duvarlar protest yazılarla doluydu. Malum, Kadıköy muhalif duruşu olan bir ilçe. 
Deniz Hotel
Yürüyüş esnasında karşımıza neler çıkmadı ki. Sanat atölyeleri, sanatçılar, antikacılar, kahve içilip sohbet edilen mekânlar, mahalleye ismini veren küçücük Rasimpaşa Camisi, Rıhtım Caddesi üzerindeki denize nazır Deniz Oteli'nin yapım hikâyesi, Ahmet Haşim'in Evi, Yazansoylar'ın Evi, oteller, hosteller, sokaklarda sere serpe uzanmış herkese kendini sevdiren kediler, gelene geçene merakla ve heyecanla bakan köpekler, graffitilerle süslenen sağır duvarlar, duvar resimleri, muraller, günün her saati ötebilen horoz ve sahibi tarafından horozun ötüşünün bir anlamı olduğunu, horoza kızılmaması gerektiğini anlatan yazı metninin asılı olduğu çit, hiç beklemediğiniz bir yerde karşınıza çıkıveren minicik bir kafe, iki katlı evinin sokakla göz hizası olan ilk katının penceresinden yoldan geçene sesleniveren bir kadın, her tarafı oyuncak ayılarla bezeli bir ev, çizgi roman ve cep foto roman satan Kuzgun Çizgi Roman Evi, un öğüten yel değirmenlerinin yerinde yeller esse de hâlâ yaşayan fırınlar, Bayan Yanı, sinagog, kilise, çan kulesi, okul ve sosyal hizmet binaları, geçit, Nahçıvan Pasajı.
Pandelli'nin Bakkalı'nın yerine açılan simitçi fırını
6-7 Eylül 1955 olayları esnasında dükkanı yakılan Pandelli'nin Bakkalı'nın içimizi acıtan, bizi utandıran hikâyesi, yakın zamanda Gezi olayları sırasında darp edilerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz için yapılan park, attığı kartopunun kırdığı camın sahibi esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen, son sözleri "N'olur bu bir rüya olsun" olan Nuh Köklü'nün anısına yapılan ama yanında yamacında hiçbir açıklama bulunmayan anıt heykel, şimdilerde Kameroğlu Tekel&Büfe olan Nedim'in Kahvesi'nin müdavimi olan ünlüler, minibüs yolu, köşeyi alamayıp devrilen tramvay hikâyeleri (Karakolhane Caddesi Yeldeğirmeni sahili doldurulmadan önce Kadıköy- Üsküdar- Bağlarbaşı semtlerini birleştiren, Yeldeğirmeni'nin ana aksının olduğu caddedir. Bu caddeden tramvay geçer ve aşağıya inip köşeyi dönerken bazen hızını alamayıp devrilir.), Kayışdağı Suyu Çeşmeleri (Kayış Dağı’nın çam ormanlarının, çınar ağaçlarının altından süzülen yağmur sularının, doğal kaynağa karışarak yeryüzüne fışkırması ile hayat bulan ve oldukça üstün niteliklere sahip olan Kayışdağı Suyu, kilometrelerce çelik borularla kaynağından Anadolu Yakası’nın farklı semtlerindeki çeşmelere aktarılır), Kadıköy Meydanı'ndaki meşhur Boğa heykeli ve heykelin Kadıköy Meydanı'na geliş hikâyesi ve şimdi hatırlayamadığım pek çok detay ile dolu dolu geçen dört buçuk saatlik süre bizlere, İstanbul'un başlı başına bir tarihi hazine olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Henüz daha gezimizin ilk dakikalarında, Özge Ersu'nun şimdilerde Erzurumlular Kültür ve Dayanışma Vakfı'nın ikamet ettiği Esther Apartmanı anlatımını yolda durarak, hayranlıkla dinleyen kişinin, vakfın Başkanı emekli kurmay albay Cevat Karakelleoğlu olduğunu öğrendik. Cevat Bey'in nazik daveti ile dışından gördüğümüz Esther Apartmanı'nın içine girip, asansör ile üst kata çıkıp, terasındaki lokalde çaylarımızı yudumladık. 
Çoğunlukla Yahudilerin gösterişli apartmanlarının görüldüğü bu semtte Müslüman Türklerin ve diğer gayrimüslimlerin apartmanları daha azdı. Bunlardan bilinen iki tanesi Celal Muhtar (Türk)  Apartmanı ve Demirciyan (Ermeni) Apartmandıydı. 
Yahudilerin birçok apartmanından en ünlü iki tanesi ise İtalyan apartmanı adıyla bilinen Valpreda ve Kehribarcı apartmanlarıydı.
Valpreda Apartmanı
Apartmanlar yığma taş ve tuğla olup, çoğunlukla art-nauveau süslemelerle donatılmıştı.
Bu apartmanlar karşıdan çok güzel görünüyor ama içinde yaşamaya kalksam yaşar mıydım acaba diye sordum kendi kendime.
Evet yaşardım ama şimdiki zamanda değil, yapıldıkları dönemde ve o zamanda yaşardım diye cevapladım kendimi.

Kitaplarda Kadıköy'ün ilk yerleşim yeri olan Khalkedon şehrinin korunması için yapılan surların Yeldeğirmeni, Altıyol ve Yoğurtçu'dan geçtiği yazar. Yeldeğirmeni, Pendik ve Yarımburgaz'da deniz kabuğu kalıntıları bulunmuştur, bu durum bir zamanlar buraların da su altında olduğunu göstermektedir der. "Yalı olmayan yalı" demiştim yazının başlarında. Hacı Niyazi Musa Başçılar Yalı'sıydı dediğim. Yalı sahilden "biraz" yukarıdaydı ama hem kendisini yalı olarak nitelendirecek kadar yukarıda değildi hem de Yeldeğirmeni'nin sular altında olduğu zamanlar kadar eski değildi.
Belli ki Musa Bey'in keyfinin kâhyası konağına "yalı" demek istemişti.
****
Özge Ersu'nun takdim ettiği gezi paketindeki kulaklık sistemi sayesinde onun anlattığı her şeyi kaçırmadan dinledim. Gezinin sonunda Kadıköy ve Yeldeğirmeni benim için bir anlam kazanmıştı. Okuduğum yazılar, gördüğüm fotoğraflar yerini bulmuştu.
Lafı gelmişken;
Çok okuyan mı, çok yaşayan mı, çok gezen mi bilir diye sorarsanız, 
Yaşayıp, okuyup, gezen derim.
****
Bu yazıyı yazarken Özge Ersu anlatımlarından dinlediğim ve aldığım notlar ile Arif Atılgan'ın Kadıköy ve Yeldeğirmeni üzerine yazdığı yazılardan çok faydalandım.
Haliyle, İstanbul ne anlatmakla ne yaşamakla ne de gezmekle biter. Özge Ersu'nun yaptığı gibi nokta atışı yapıp dağınık olmayan bir rota belirlemek ve gezilen görülen yerleri içimize iyice sindirmek en güzeli.
Anlatılanlar satırı satırı hatırımızda kalmayacaktır ama ruhumuzda bir esinti, zihnimizde bir fikir, bir anlayış, bir bakış oluşacaktır.
Kadıköy Kent Konseyi'nin seçilmiş ilk başkanı olan Arif Atılgan "Kadıköy'de Zaman" kitabında, "İnsan ilişkileri sınırsız olan gerçek bir semt idi Yeldeğirmeni. Yeldeğirmeni'nde düzgün bir fiziki çevre sağlanamadığından insanlar semtlerini terk etmekteler." der ve ekler, "Yeldeğirmeni Projesi Yeldeğirmenliler olmadan olmaz."
Belli ki Yeldeğirmeni Mahalle Yenileme Projesi ve Yeldeğirmeni'nde soylulaştırma sürecinde sıkıntılar var. 
Dileriz ki yüzük taşı kadar kıymetli bu nadide semt vahşi anlayışın kurbanı olmaz ve masumiyetini yitirmez.
Bize de o masumiyeti ve huzuru bozmadan gezmek düşer.