7 Mart 2020 Cumartesi

'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler

Neredeyse 100 yıllık tarihi olan ülkemizde yerine tam oturamayan, her gelen siyasi iktidar tarafından, hâtta ülkeyi yıllardır yöneten aynı iktidar tarafından bir o yana bir bu yana çekiştirilen, hâlâ daha nasıl yapılacağına bir türlü karar verilemeyen konulardan en önemlisi "EĞİTİM". 
Eğitim eskisi gibi 5+3+3 mü olsa, yoksa 4+4+4 mü olsa, müfredatta sayısala mı yoksa sözele mi ağırlık verilse, yoksa bilimi bir tarafa bırakıp dinî eğitime mi yönelinse, kültür sanat konularından çalınıp başka derslere mi eklense, sınıfta kalma olsa mı olmasa mı, müzik-resim-beden eğitiminde "gereksizce" zaman harcanmasa mı, sosyoloji, psikoloji, mantık ve felsefe dersleri hiç olmasa mı, dersler boş geçiyor olsa da öğretmenler atansa mı atanmasa mı, nasıl yapılsa edilse de çocuklar "kendi istediğimiz şekle" bürünse çalışmaları ülkeyi çok yordu.
Oysa formül basitti.
2 x 2 = 4
Yani, "Tevhîd-i Tedrîsât".
Yani, "Öğretim Birliği Yasası"...

Çağdaş Eğitim Kooperatifi - ÇEK
23 aydın tarafından 25 Temmuz 1995 tarihinde kurulan ÇEK, Atatürk ilke ve devrimleri ile laik Türkiye Cumhuriyeti'nin her gün biraz daha yıpratıldığı, "Anayasa", "Milli Eğitim Temel Yasası" ve "Öğretim Birliği Yasası"nın göz ardı edildiği, çağ dışı eğitim veren okul ve kursların çoğaldığı, devlet olanaklarının yetersiz kaldığı, farklı amaçlar için kullanıldığı ve yanlış yönlendirildiği bir ortamda, topluma karşı duyduğu sorumluluk duygusu ile "Her şeyin temelinde eğitimin yattığına" inananlar tarafından "imece" geleneği üzerinden gidilerek kuruldu.
Türk toplumunun "İmece" geleneğine, yardımlaşmaya ve dayanışmaya uygun olması, demokratik işleyişin, öz denetimin her an yapılabilmesi, alınacak tüm kararlarda her üyenin "bir oy hakkı" ile "eşit temsil" edilmesi nedeniyle "Kooperatif" modeli seçildi.
Türkiye'nin ilk ve tek eğitim kooperatifi olan ÇEK, çeşitli mesleklerden ve siyasi görüşlerden, hiçbir beklenti içinde olmaksızın, sadece "eğitim için harcanan çabanın verdiği mutlulukla yetinen" bireylerin oluşturduğu özgün bir örgütlenme modeli.
Kuruluşuna ve devamlılığına katkı koyanlara kâr payı dağıtmayan Çağdaş Eğitim Kooperatifi'nde elde edilen artı değerler; burslara, yatırımlara, sosyal sorumluluk projelerine, çalışanların özlük haklarının iyileştirilmesine aktarılıyor. ÇEK tam bir sosyal kooperatif, çünkü kamu yararı için çalışıyor.
ÇEK, ÇEK(İ)mece, ÇEKirgem, ÇEKsanat ve Kır Çiçekleri Okusun Diye sosyal sorumluluk projeleri ile sosyal ve kültürel alanlarda da çalışmalar yapıyor.
Bursa'da Özel 3 Mart Beşevler Anaokulu, Özel 3 Mart Azizoğlu İlkokulu, Özel 3 Mart Ortaokulu, Özel 3 Mart Anadolu Lisesi, Özel 3 Mart Halil Güleç Fen Lisesi olan ÇEK'in hedefi "üniversite" kurmak.
ÇEK'in ayrıca, orta öğrenim öğrencileri için Güler-Osman Köseoğlu Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu, üniversite öğrencileri için de Görükle Yükseköğrenim Öğrenci Yurdu var.
Görüldüğü üzere; Çağdaş Eğitim Kooperatifi'nin tüm eğitim kurumları isimlerini 3 Mart'tan alıyor. Bunda amaç bu anlamlı günün akıllarda kalması ve unutulmaması. 

ÇEK ne der?
14. Çek Ödülleri töreni gecesinde açılış konuşmasını yapan ÇEK Yönetim Kurulu Başkanı Buğra Küçükkayalar, çağdaş insanların sesi olarak yaptı konuşmasını.
96. yılını kutladığımız 3 Mart'ın önemine değinerek başladı sözlerine.
Buğra Küçükkayalar
Küçükkayalar'ın konuşmasından bazı pasajları kendi sözleriyle paylaşmak isterim:
"3 Mart 1924 yılında kabul edilen Eğitim Birliği Yasası, laikliğin, bilimsel eğitimin, ulusallaşmanın, modernleşmenin, çağdaşlaşmanın ve Atatürk Devrimleri'nin temelinin atıldığı tarihin adıdır. Hukuk ve bilim din kurallarının baskısından ve egemenliğinden kurtarıldı. Dogmalar yerini akıl ve bilime bıraktı.
2020 Türkiyesine baktığımızda hukuk, adalet, özgürlükler, kültür, sanat, eğitim, fırsat eşitliği ve benzeri konularda yerimizde saydığımız, hâtta daha da geriye gittiğimiz bir gerçek.
Devlet okullarında, özel okullara göre sınıflarda çok daha fazla sayıda öğrenci var. Öğrenci başına yapılan harcama çok az. Eğitim kalitemiz ve teknolojik gelişmişliğimiz yeterli değil. Matematik ve Türkçe okur yazarlığımız iyi değil. Eğitimi hükümet politikası olmaktan çıkartıp devlet politikası haline getirmeliyiz. Ezberci ve sınav odaklı eğitim yerine, düşünen, sorgulayan, spor ve sanatla yoğrularak sosyalleşmiş, takım çalışmasına yatkın, tasarımcı, yaratıcı, proje üretici bireyler yetiştirmeliyiz. 
Ülkemizde en fazla göz ardı edilen konulardan birisi de pedagoji, yani eğitim bilimidir. Eğitimin bilimi yapılmadan nitelikli bir eğitim modeli oluşturmak mümkün değildir. 
Öğretmenleri sürekli iyileştirme çalışmaları yapmalıyız. Ara eleman yetiştiren meslek okullarına yönelmeli, sanayi ile işbirliği yapmalıyız. Açılmış ve açılacak olan teknik, imam hatip, sanat, kültür ve spor okullarının müfredat içeriğini çağımıza ve ülkemizin gereksinimlerine uygun hale getirmeliyiz.
İmam hatip okullarını bir meslek okulu olarak görmeliyiz. Eğitim sistemimizde dinsel öğretilerin kişisel olması, kişilerin vicdanına bırakılması gerekliliğinden ve iyi ahlâklı, temiz, çalışkan ve dürüst bireyler yetiştirmek amaçlı olduğunu belirtmeliyiz. Dini eğitimi siyasallaştırmamalı, zorlamamalı, tek hedef yapmamalı ve bilimsellikle hiçbir şekilde kıyaslamamalıyız. Okullar arasındaki donanım ve eğitim dengesizliğine en kısa zamanda çözüm bulmalı, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamalıyız. 
Sosyal kooperatifçilik yapısı altında, kâr amacı gütmeyen yapılanmalarla kırsala kadar uzanabilmenin önünü açmalı, devletten ve diğer sosyal oluşumlardan destek ve teşvik sağlamalıyız.
Üniversitelerin özerkliğini önemsemeli, atama ve yönetimlerinde, bilimsellikten ve liyakattan sapmamalıyız. 
Eğitimin geri kaldığı ülkelerde toplumsal ilerleme ve gelişmenin gerçekleşmesi olanaksızdır. 
Sanatçılarımıza, yazarlarımıza ve gazetecilerimize gereken değer verilmeli.
Karşıt düşüncede olanların fikirlerine dayanabilmeli, doğruyu bulmak için dinlemeyi öğrenmeliyiz. Ortak paydalarda buluşabilmeliyiz. Hoşgörülü olmayı bırakmamalıyız. Kadınlarımıza çağ dışı uygulamalarda bulunulmasını önlemeliyiz. Tüm çocuklarımızı, özellikle de kızlarımızı mutlaka okutmalı, onlara iş olanakları sunmalıyız."
Konuşmasına "Biz öğrencilerimizi geleceğe hazırlıyoruz." sözleriyle devam eden Küçükkayalar, eğitimdeki geliştirici çalışmalarını anlattı. Eğitim yerleşkelerindeki okulların çatılarına yerleştirilen güneş panelleri ile güneş enerjisinden yararlandıklarını, anaokulu yerleşkesindeki ekolojik tarım uygulama projelerini anlatırken doğayla iç içe yaşamayı öğrenen nesiller yetiştirmeyi hedeflediklerini gördüm. 
Bursa dışında Çanakkale, İzmir ve Mersin'de faaliyet gösteren üç ÇEK daha bulunduğunu belirten Küçükkayalar, hedeflerinin ÇEK'lerin tanınması ve sayılarının artması olduğunu söyledi.
ÇEK'lerin sayısını yediye çıkartarak birliğin oluşmasını sağlayacaklarının altını çizdi.
Fotoğraf: Adnan Dönmez
14. Çek Ödülleri
ÇEK her yıl, Eğitim Birliği Yasası'nın kabul edildiği tarih olan 3 Mart tarihinde eğitime katkı koyan kişilere "Eğitim Ödülleri" dağıtıyor. Bu yıl on dördüncüsü düzenlenen Çek Ödülleri'nde, bu yıldan itibaren "Eğitim", "Teşvik" ve "Hizmet" dallarında ödül verileceği duyuruldu. 
Ödül töreni Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde gerçekleşti.
Çağdaş, bilimsel, laik, demokratik ve eğitim konularında toplumu bilinçlendirmeyi ve Öğretim Birliği ilkelerine sahip çıkmayı görev edinen Çağdaş Eğitim Kooperatifi ödülleri, "eğitim konularına çaba harcayan ve özveride bulunanları onurlandırmak ve topluma tanıtmak" amacıyla veriliyor.
Bu yıl, 'Eğitim'de Prof.Dr. İoanna Kuçuradi ve Prof.Dr. Ebru Aktan Acar, 'Hizmet'te BUİKAD, 'Teşvik'te Osman Canik ödüle layık görüldü.
Rahatsızlığından dolayı törene katılamayan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi kendisini izleyenlere barkovizyondan seslendi. Prof. Dr Ulviye Özer kendisini ziyaret ederek plaketini takdim etmiş ve Kuçuardi'nin teşekkür konuşmasının kaydı yapılmış.
Prof. Dr. İoanna Kuçuradi
"Bir çocuk açsa onu eğitemezsiniz"
İoanna Kuçuardi yaptığı konuşmasında, "Ben insan hakları üzerine çalışıyorum, insan haklarının korunabilmesi için laikliğin şart olduğunu düşünüyorum. Laiklik de tek başına yetmez, Hitler rejimi de laikti. Kamu yaşamında insan haklarının belirleyici olmasını istiyorsak, kamunun düzenlenmesi, işletilmesi, hukukun oluşturulmasında kültürel normların belirlememesi gerekiyor. Bugün en önemli ihtiyacımız devletin teşkilatlanmasının ve işletilmesinin insan haklarına göre yapılması. Bir çocuk açsa onu eğitemezsiniz." dedi.
Prof. Dr. Ebru Aktan Acar
"Çocuğu merkeze aldığımız bir eğitim programımız var"
Ebru Aktan Acar, "Bir ülkenin refahı ve huzur eğitim seviyesiyle bağlantılı. Eğitim sadece devlete bırakılamaz. 2008 yılında Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde başlattığımız proje, "Çok Amaçlı Erken Çocukluk Eğitim Merkezi" ÇABA ile biz de sizler gibi çabalayan birçok kişiyle birlikte eğitime katkı sağlamaya çalışıyoruz. Çocuğu merkeze aldığımız bir eğitim programımız var." dedi.
Oya Eroğlu - BUİKAD
"Onurlu Ödül"
Oya Eroğlu, "140 üyesiyle iş hayatındaki kadının sayısını arttırmayı hedefleyen Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği BUİKAD olarak, daha aydınlık bir gelecek için mücadele eden ÇEK'ten bu ödülü almak büyük onur." dedi.
Osman Canik
"Aydın insanlar temel taşlarıdır"
Osman Canik, "Bizlerin, yurdumuz ve dünya insanları için yapabileceği en iyi şeyin eğitime destek olmak olduğunu düşünüyorum. Aydın insanlar daha barışçıl ve daha iyi bir dünya için temel taşlarıdır. Bizim kalkınmamız için üç alan var. Birincisi, eğitilebilir genç nüfusumuz. İkincisi modern ve teknolojik tarım. Üçüncüsü turizm. Ben olgunluk zamanımı eğitimi desteklemek için kullanıyorum." dedi.
Ben ve ÇEK
2013 yılından bu yana Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK'in çalışmalarını takip ediyor, elimden geldiğince çalışmalarını anlatmaya ve tanıtmaya gayret ediyorum. Çağdaş eğitime gönül veren çağdaş insanları hayranlıkla izliyorum. Onların özverili çalışmalarına şahitlik ediyor, çorbada benim tuzum da yazılarımla olsun diyorum.
Şimdiye dek ÇEK ile ilgili yazdığım yazıları şöyle bir taradım da, bakın neler çıktı karşıma:

'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz
İmece’nin adı ÇEK olmuş
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri
Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası
Geleceğe imza atan adam...
Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri
Orada Duruverdi Zaman  
Atatürk Bizim Bütünümüzdür 
Umudun Senfonisi Hiç Bitmez
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil
Anladığımızı severiz biz…
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu

Özel Okul Kaosu
Her köşe başında açılan apartmandan bozma, bahçesi dahi olmayan özel okullara mahkûm edilen çocuklar ile 3 Mart kurumlarında eğitim alan çocukları mukayese edince, eğitimde fırsat eşitliğinin önemini ve ÇEK'lerin neden çoğalması gerektiğini anlıyor insan.
Devlet okullarının pek çoğu maalesef ki her konuda yetersiz durumda. Isınmalarını ve temizliklerini kendileri sağlamak zorunda kalıyorlar, çünkü devletin verdiği destek hiçbirisine yetmiyor.
Her özel okul da özel değil. Parası neyse verelim mantığında olan aileler çocuklarını özel okula gönderiyorlar fakat okulun verdiği eğitim ile pek ilgilenmiyorlar. Pek çoğu da mahallede açılan imam hatip okulunda okumak zorunda kalmamak için özel okula kaçıyor.
Buğra Küçükkayalar'ın dediği gibi, imam hatipler meslek liseleridir. Mesleğini imamlık olarak seçmek isteyenlerin gideceği okullardır. Zorunlu tutulamaz.
Tornacı olmak istemeyen bir çocuğu tornacılık eğitimi veren bir okula gitmeye zorlayabilir misiniz?
Bu da aynısı...

Hem esir, hem sefil
"Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder." der Atamız. 
Esir ve sefil olmak istemiyoruz değil mi?

GÖRÇEK
Ödül töreninin ardından sanatçı Sunay Akın, "Görçek" isimli gösterisi ile bizleri yine büyüledi.
Bildiğimizin bin katı kadar bilmediğimiz vardı. Sunay Akın bilmediklerimizi yine gözlerimizin önüne serdi. 
Farklı pencerelerden bakabilmeyi, farklı sesleri duyabilmeyi, iyi bir orkestra olabilmeyi, Osmanlı ile Osmanlıspor'u karıştırmamak gerektiğini, ülkelerin hafızası olan müzelerin önemini, hafızasını kaybeden ülkelerin Alzheimer (Şu anda hafıza sildirme yapıldığının farkındayız değil mi?) olacağını, bir ülkenin geleceğinin bir çocuğun hayallerinde olduğunu, nota bilmenin önemini anlattı.
Bilginin ışığında, bel altı şakalar yapmadan, kötü sözler kullanmadan güldürdü bizleri.
Daha önce izlediğim ve Yaaaaa! başlığı ile yazdığım gösteriden bir pasaj ile nihayetlendirelim yazıyı. 

"Nota bileceksin!"

Satranç oyuncusu gibi öngörüsü vardır Atatürk'ün. Kültür politikası vardır. Diline, tarihine ve coğrafyasına sahip olsun ister Türk halkı. O yüzden Ankara Üniversitesi'nde, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ni kurar. Yıllar ve yıllar sonrasını gören iyi bir satranç oyuncusudur o.
Anadolu sazından orkestraya getirir sözü sonra. "Elindeki enstrüman ne olursa olsun nota bileceksin. Orkestraya nota bilmeyenleri almayacaksın." der. Ülkede herkesin farklı söyleminin olmasını farklı enstrümanlara benzetir. Lakin her enstrüman çalan orkestraya (yönetime) girecekse eğer nota bilmelidir!
Çağdaş eğitime gönül verenler, nota bilenler ve geleceği görenlerdir. 

7 Mart 2020 / C.E.Y.

ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:

Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014

Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 5 Mart 2022

23 Şubat 2020 Pazar

İyi İnsanlar Geliyor, Çekilin

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nin etkinliklerinde olmayı ve yaptıkları çalışmalar ile T.C. tarihindeki bir dönemi daha iyi anlamama vesile olmalarını seviyorum.
Köy Enstitülerinde eğitim görmüş öğretmenler o günleri anlatırken, adeta aynı günleri tekrar yaşıyormuşcasına heyecana ve coşkuya kapılıyorlar ya, ben de onlarla o günleri yaşıyorum.
Köy Enstitüleri'nin ülkenin gelişimine katkısını, sonrasında bu enstitülerin bir çabuk kapatılarak tüm sistemin nasıl dağıtıldığını, ülkenin gidişatının nasıl farklı bir rotaya oturtulmaya çalışıldığını ve başarıldığını dinliyorum. O günleri dinledikçe bugünleri çok daha iyi anlıyorum.

YKKD Bursa Şubesi'nin 19 Şubat tarihinde, Bursa Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı ile birlikte düzenledikleri etkinliğin konu başlığı "Köy Enstitülerinde Sanat Eğitimi" idi. Etkinlik tam da sanatın merkezinde, Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Konferans Salonu'nda gerçekleşti.
YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Jülide Akköprü ve BUÜ Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanı Hatice Onuray Eğilmez'in hoşgeldiniz konuşmalarının ardından, "Köy Enstitülerinde Sanat" konulu söyleşinin bitiminde mini bir konser verecek olan YKKED Bursa Şubesi Mandolin Topluluğu, söyleşiyi sahneden dinleyeceklerini söyleyerek sahnedeki yerlerini aldılar.
"Köy Enstitülerinde Sanat Eğitimi" konulu söyleşinin konukları YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mustafa Yıldırım ve Arifiye Köy Enstitüsü çıkışlı Zeki Çubuk idi. YKKED Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Jülide Akköprü'nün Köy Enstitüleri tarihi ve YKKED'in kuruluş amacını anlattığı konuşması salonda bulunan genç öğrenciler tarafından ilgiyle dinlendi.
Mustafa Yıldırım ve Zeki Çubuk kendi anılarını ve o zamanların anlayışını anlattılar. Anadolu'nun ücra bir köyünden çıkışlarını, hayata hazırlanışlarını, sanatla, mandolin ve kemanla tanışmalarını, bu tanışıklığın üzerinden yıllar geçmesine rağmen enstrümanlarına aynı duygularla sarılışlarını dinledik kısaca.
Söyleşinin ardından Mustafa Yıldırım ve Zeki Çubuk, YKKED Mandolin Topluluğu'ndaki yerlerine döndüler ve Dilek Sevütekin Görgülü şefliğinde keyifli mi keyifli bir dinleti sergilediler. Müzik Eğitim Fakültesi'nde olduklarından olsa gerek çok heyecanlı, çok dikkatli ve çok özenliydiler. 
Pek çoğunun mandolini en az 40 yıllıktı.
Öğretmen Marşı, Ziraat Marşı, İzmir Marşı, Orda Bir Köy Var Uzakta derken tam 10 eser seslendirdiler.
Dinletide Serpil Ilgaz Uğur Çanakkale Türküsü ile, Sezan Özek Kaya da Santa Lucia ile birer solo yaptılar. Mandolin grubundan bir çift, çaldıkları bir parça esnasında gruptan ayrılarak vals yapmaya başladılar.
Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Konferans Salonu ilk kez böylesi bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor olmalıydı. Salon, Köy Enstitülüler ile üniversite öğretmenleri ve birkaç yıl içinde öğretmen olacak öğrencilerle doluydu. İhtimal ki bugün bu salonda bulunan öğrenciler 'Köy Enstitüleri'ne aşinaydı ve daha çok öğrenmek, daha iyi anlamak için katılmışlardı bu etkinliğe.
Bugün, bu salonda nesillerarası iletişim sanatla ve sohbetle kuruluyordu.

Jülide Akköprü de amaçlarının geçmişi masalsı dizgilerle anlatarak, yüzlerde tebessüm yaratmak değil, her yıl düzenledikleri çalıştaylarla sürekli gelişen dünyayı anlamak ve uyum sağlamak olduğunu söylüyordu. Çalıştayı yapmakla bırakmıyor, çalıştaydan çıkan sonuçları kitaplaştırıyor ve paylaşıyorlardı.
O kitapları okumak, anlamak ve bugün ile uyumlandırmak lâzımdı.
****
Buraya kadar iki gözüm ile gördüklerimi anlattım.
Bir de üçüncü gözüm ile gördüklerim var.

MUTLUYDULAR, ÇÜNKÜ
Yolu köy enstitülerinden geçen, ülkenin aydınlanma sürecine dahil ve şahit olan, kadın erkek el ele bir yenilenmeyi yaşayan, köy enstitüleri sayesinde ırgatlığı bilim ile birleştirerek daha ileriye taşıyan, kendi yolunu, okulunu, çeşmesini yapabilen, kendi yiyeceği ürünü yetiştirebilen, öğrendiklerini çevrelerindekilere öğretip onları da bilinçlendiren, köylerinde kalsalar körleme bir ırgatlıktan öteye gidemeyeceklerinin bilincinde olan mutlu insanlardı hepsi. 
Eskiyi özlüyorlardı.
Eski günlerle birlikte gençliklerini özlüyorlardı.
İzleyiciler arasında Köy Enstitüsü mezunları vardı ve onlar da aynı heyecanı yaşıyorlardı.
Onların heyecanını izleyen öğrenciler bambaşka bir dünyayı canlı canlı keşfediyorlardı.
Medenî, hevesli, idealleri olan, yüzünü Batı'ya dönmüş bir Türkiye'nin "insan gibi insan" olmayı ve "insanca" yaşamayı öğrenmiş insanlarıydı onlar.
Mandolin çalarken de, mandolin eşliğinde vals yaparken de mutlu ve onurluydular.
Gözlerinde o günler canlanmış, geri gelmiş, sanki tekrar yaşanıyordu.
Kızlı erkekli yaşamaya, hayatı birlikte sırtlanmaya, üzüntüde de sevinçte de birbirlerine yaslanmaya, birbirlerinden güç almaya alışıktılar.
Hayatlarını öyle kurmuş, öyle yaşamışlardı.

MUTSUZLAR, ÇÜNKÜ
Bugün artık memlekette ne köy ne de köy enstitüsü kalmışken bir avuç insan aynı heyecan ile o günleri anmaya ve yaşatmaya gayret ediyor.
Yüzlerinin bir yarısı geçmiş günlerin aydınlığı ile ışıldarken, bir diğer yarısı bugünlerin karanlığı ile gölgelenmiş.
Analarının babalarının kadın-erkek demeden çıktıkları yol, "kızlı-erkekli" yaşamanın büyük ahlâksızlık sayıldığı bir uçuruma varmış.
Köylerinde kalsalar okuma yazma dahi öğrenemeyecek o çocuklar, İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel sayesinde birer kandil olmuş, önce kendilerini aydınlatmış, sonra da çevrelerine ışık saçmaya başlamış. 
Lakin lambanın düğmesi bir anda ÇIT diye kapatılıp da tüm lambalar söndürülünce ve bu gelişimin önü kesilince, ülke gün be gün karanlığa yuvarlanmış.
Karanlığın içine doğanlar karanlığa doğuştan alışıktırlar, ancak güneşin ışığı ile aydınlanmış nesiller bu karanlığın ziyadesiyle farkındalar.

EĞİTİM EĞİTİM EĞİTİM
İkinci Dünya Savaşı esnasında Avrupa'dan kaçan Yahudi asıllı bilim insanlarını Türkiye'de yaşama imkânı sağlayıp, üniversitelerde öğretmenlik yapmalarını isteyen Mustafa Kemâl Atatürk, böylece eğitim sistemini de güncellemişti.
Ülke, ihtiyacı olan yetişmiş insanı yine kendi içinde çıkartmaya çalışıyordu.
Devlet, yurt dışına öğrenci gönderip eğitim aldırıyor, eğitim gören kişi yurduna dönüp memleketine hizmet ediyordu.
Bugünkü gibi beyin göçü yaşanmıyordu kısacası.
Kimse ülkesinden kaçmak istemiyordu.
Yetişen her birey onlarca, yüzlerce, binlerce insan yetiştiriyordu.
Lakin herkes üniversite eğitimi alamazdı. Kırsal kesimde yaşayan yoksul ve cahil halkın kalkındırılması ve bilinçlendirilmesi gerekiyordu.
Hem okulda öğrencilerine öğretmenlik yaptılar, hem de öğrencilerin ailelerine, yani topluma.

KÖY ENSTİTÜLERİ
1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve üretim yapıldı. Aynı dönemde 750.000 yeni fidan dikildi. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapıldı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirildi.
Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel'in 1946'da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etti. Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürüldü. Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatıldı. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdi. (Wikipedia)

NEDEN KAPATILDILAR?
Madem bu kadar yarayışlıydı bu köy enstitüleri de neden kapatıldı derseniz, onun cevabı da sorunun içinde. Daha detaylı anlatım isterseniz, o da "Umudun Senfonisi Hiç Bitmez" başlıklı yazımın içinde.
Pınar Ayhan, müzikal belgesel Orada Duruverseydi Zaman'da anlatır Köy Enstitülerinin kısa ama bugünlere uzanan uzun öyküsünü.
Yücel'in Çiçekleri belgesel filminde de anlatılır tüm o zamanlar.
Üretim ve Entelektüel Yeti
Bugünkü sohbeti dinleyen gençler, Köy Enstitülülerin kendi okullarını inşa ettiklerini, kendi sebzelerini yetiştirdiklerini, kendi hayvanlarını beslediklerini, kendi sütlerini sağdıklarını; bir yandan da keman, mandolin, bağlama ve akordeon eğitimi aldıklarını, okuma saatlerini, halk oyunları ve tiyatro çalışmalarını duyduklarında, enstitülerde üretim ile entelektüel yetileri geliştirmenin hedeflendiğini anlamışlardır elbette.

Ensen neden kalın?
Karamsar bir tablo çizeceğim şimdi biraz. Üretim durduğu anda açlık, sonrasında yağma ve sonrasındaysa vahşet kaçınılmaz olacak. O yüzden, kendi başına yetebilmeyi öğrenmek ve öğretmek lazım.
Dünya boşuna tahıl ambarı kurmuyor, çocuklarını bir yandan bilim, teknoloji ve sanat ile donatırken, bir yandan da doğada hayatta kalma becerilerini geliştirecek şekilde boşuna yetiştirmiyor. 
Bir bildikleri var elbet.
İnsanları Hayatta Kalma Enstitüleri'nde bilimi kullanarak doğayı anlamaya, sanatı ve felsefeyi kullanarak duyarlı ve iyi insan olmaya, beceriler geliştirerek doğada hayatta kalmaya ve topluluk halinde paylaşımcı yaşamaya hazırlamak lazım demek ki.
****
Söz buraya gelince, hayatta kalma ile ilgili bir okul var mı acaba diye araştırdım ve karşıma 2003 yılında kurulmuş olan Türkiye'nin ilk sivil Hayatta Kalma Okulu çıktı.
Lakin bu okul bir çeşit "Survivor" çıktı...

24 Şubat 2020 / C.E.Y.

14 Şubat 2020 Cuma

Mutsuzum

Biliyorum, siz de mutsuzsunuz.
Mutluyuz numarası yapmayın hiç.
Mutsuzsunuz.

Kameralara bakarken verdiğiniz pozlarda gülen gözlerinizin ardından yansıyor mutsuzluğunuz.
Eski günleri yaşatmak, kuyruğu dik tutmak, postu kaptırmamak derdindesiniz.
Yoksa siz de farkındasınız neyin içinde olduğunuzun.

Ben kendi mutsuzluklarımı yazayım önce, sonra siz de kendi mutsuzluklarınızı sıralayın altına.

Mutsuzum çünkü:
2019 yılında erkekler tarafından 474 kadın öldürüldü. 2020'nin ocak ayında 27 kadın cinayeti işlendi, 7 kadın şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Bu durumda, her ay ortalama 30 kadın öldürülüyor hesabından hareketle, bu yılı 360 cinayet ile kapatırsak ne alâ! 2020'nin sonunda, "2020'de kadın cinayetlerinde azalma oldu." diye "sevinçli" haberler okuyabilirsiniz.

Mutsuzum çünkü:
Corona virüsü nedeniyle ölenlerin sayısı bin beşyüz'e yaklaştı. Corona virüsü görünmezlik pelerini ile etrafta rahat rahat dolaşıyor, her yere girip çıkıyor,  seyahat ediyor, ülkeler aşıyor, kılık değiştiriyor, yayıldıkça yayılıyor. Dışarı çıkmaya, toplu alanlarda bulunmaya, oraya buraya dokunmaya, hattâ nefes almaya korkar oldum.

Mutsuzum çünkü:
Ciddi anlamda fakirleştik, alım gücümüz iyiden iyiye düştü, kırılan kırıldığı yerde, dökülen döküldüğü yerde kalır oldu. Yollarda tamirciye uğrayamayan hasarlı araçlar, caddelerde boyası yenilenememiş binalar, her yerde insanlarda her an birbirini boğazlayacak bir ruh hâli mevcut. 

Mutsuzum çünkü:
Aydınlık ve güler yüzlü insanların yerini karanlık ve gülmeyi bilmeyen insanlar aldı. Rengarenk ülkem siyahlarla grilere boyandı. O karanlık grupların içinde daha az ve daha renksiz kadınlar var. Silinmekten ve görünmez olmaktan memnun, "daha fazla kapatılmak için özgürlük isteyen" ve bunun mücadelesini veren kadınlar.

Mutsuzum çünkü:
Her köşe başında el açan çocuklara üzülmekle, o çocukların büyüdüğü günlerden korkmak arasında gidip geliyorum. İçimizde yaşayan mültecilerle, sınırda bekleşen mülteciler ciğerimi söküyor. Mağdur olmuş o insanlara üzülürken, o insanların dağdan gelip bağdakini kovmasını, benim insanımın canını yakmasını kabul edemiyorum. Irkçı mı oldum, ayrımcı mı oldum, ne oldum diye sorgular oldum kendimi.

Mutsuzum çünkü:
Arap Baharı Arap Kışına döndü. Askerlerimiz İdlib'de toprağa üçer beşer düşer ve gelen her şehit haberi içimi dağlarken, şehit haberlerinin "Ama biz de 3 katını öldürdük!" sözleri ile verilmesi yaraya tuz bastı. Mesele daha çok öldürmek değil de, daha çok yaşatmak değil miydi? 

Mutsuzum çünkü:
Bir felaket anında kimse ne yapacağını bilmiyor. Daha geçtiğimiz günlerde yaşadığımız "deprem, çığ felaketi ve düşen uçak" vak'alarında gördüğümüz gibi önce felaketi önleme konusunda yetersiziz, sonra da felakete yardım etme konusunda. Yardım toplama konusunda süperiz ama maşallah! Bir çırpıda birlik olup yardım yağdırıyoruz. (Van depremi afetzedelerine bikini göndermişliğimiz bile var.) Lakin yardımları bile adaletli dağıtamıyor, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştıramıyoruz.

Mutsuzum çünkü:
İş yerleri takır takır kapanıyor, kapanmamak için direnenler çok zor günler geçiriyor. İşçiler ayrı zorda, patron ayrı. Bazen maaşlar verilmiyor, verilse de yetmiyor. Hiç yoktan iyidir deyip boyun bükülüyor. Yara büyüyor, delik büyüyor, evde çoluk çocuk aç bekleşiyor. Çoluğunu çocuğunu doyuramayan kendini ya bir yerden atıyor, ya da herkesin gözü önünde yakıyor. 

Mutsuzum çünkü:
Eğitimde gerinin de gerisinde kaldık. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) üç yılda bir yayımladığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2019 sonuçlarına göre, Türkiye, üç yıl önceki son PISA sonuçlarında en çok düşüşü okuma ve fen bilimlerinde yaşamıştı. 11 sıra birden gerileyerek, 72 ülke arasında fen bilimlerinde 52, matematikte 49, okumada ise 50'inci sırada yer alabilmişti. Yani okumayan, okusa da okuduğunu anlamayan bir kitle ile karşı karşıyayız. 

Mutsuzum çünkü:
Dini değerler yükseltilirken ahlâk ve vicdan yerin dibine gömüldü. Çocuğa, kadına ve hayvana, yani kendinden güçsüz bulduğu her canlıya her istediği eziyeti yapabilmeyi hak gören erkek anlayışı, rezilliklerini ve sapkınlıklarını din kisvesi altında en rezilinden uygular oldu. 

Mutsuzum çünkü:
Yapılan her iş yarım yamalak. Yepyeni yollar paramparça, yepyeni binalar dökülüyor, her işte bir hile, her işte bir sahtekârlık, her işte bir kurnazlık. Ve sonuç, söküp atılan cânım yapıların üzerine dikilmiş pespayelikte sınır tanımayan, avam detaylarla bezeli, malzemeden çalınmış ama üzeri cilalanmış bir dolu beton. Ki o janjanlı yapılar en ufak bir sallantıda içindekilere mezar olacak.

Mutsuzum çünkü:
"Yol yapdık, köprü yapdık!" diye diye gözümüze sokulan köprülerle yollar toptan satılıyor. Yeni sloganımız "Sattık!". "Hem de her şeyi sattık!" Vergilerle soyup soğana çevrilen halk, verdiği vergilerle yapılan yollardan, köprülerden yine üzerine para vererek, hem de öyle böyle para değil, epey iyi para vererek, geçmeye çalışırken bir kez daha soyuluyor. Sonra bir bakıyorsunuz, onlar da satılmış.

Mutsuzum çünkü:
Pek çok kurum devletin bünyesine geçirilip üzerine çökülüyor ve içi boşaltılıyor. Medya deseniz tek elden yönetiliyor. İzlediğiniz her yayın belli bir politika ile üretiliyor. Hele de tartışma programları diye ortaya sunulanlar hep aynı kişilerin tekelinde. Kaldır kondur aynı konuklar, kaldır kondur aynı konular. 
Sonuç; "Bazıları konuşur, Ak Parti yapar!"

Mutsuzum çünkü:
Zamanında işe girerken geçerli olan kanunlar üzerinden emekli olması gereken kişiler, emeklilikte yaş sınırının ötelenmesi sebebiyle emekli olamıyorlar. Emeklilere maaş vermekten imtina ediliyor. Emekliye ne zaman zam yapılsa, çalışanların primlerine de aynı oranda zam yapıyor. Yani çalışandan alınıp emekliye veriliyor. Buna rağmen çalışandan alınmaya devam edilirken, daha fazla emekliye maaş verilmek istenmiyor.

Mutsuzum çünkü:
Şehirlerde yeşil alan bulmak imkânsıza ulaştı. Varsa da bizden önce birisi o yeşil alanı keşfedip hemen griye boyuyor. Şehirlerimiz taşlı tarla misali görünüyor uzaktan. Yakından ise trafik ve her şekilde izansızlık ile mücadele ediyor. Toplanma alanı diye bırakılan avuç içi kadar yerlerde nasıl toplanılacak, küçük de olsa var olan o alanın etrafındaki dev gibi binalar yıkılırken orada toplanmış insanlar yıkıntı yağmurundan nasıl korunacak, sağ kalanlar insani ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak? 

Mutsuzum çünkü:
İstanbul Boğazı'ndan nasiplenemeyen zevat için Kanal İstanbul yapılarak yeni bir boğaz kültürü oluşturulmaya çalışılıyor. Yapılacak yapay boğazın kenarında oturmaya kimlerin meraklı olduğunu siz de biliyorsunuz? Memleketin dokusunu parçalamayı başardılar, şimdi de coğrafyasını parçalayacaklar. Bir makas Karadeniz'den Marmara'ya, bir makasa Marmara'dan Ege'ye derken, üç tarafı denizlerle çevrili yarımada ülkemiz, dört tarafı hainlikle çevrili adacıklara dönecek.

Mutsuzum çünkü:
Ülkede artık üniversite mezunu olmak hiçbir şey ifade etmiyor. Profesör olmak da hiçbir şey ifade emiyor. Liyakatsızlarla doldurulmuş kurumların yaptığı işler hiçbir şey ifade etmiyor. Bilim öğrenmek için üniversiteye girmiş öğrencilere, depremin küçük kızlarla evlenmenin önünün tıkandığı için olduğunu söyleyebilen öğretmenler ders veriyor. Öğrenciler de öğretmeni protesto edip sınıflarını terk ederek öğretmene iyi bir ders veriyor! Verilen bu 'ders'in öğrenciye nasıl döneceğini tahmin edebiliyoruz ama olsun. Dünyayla iç içe geçmiş bir gençliğe bu yapılmaz!

Mutsuzum çünkü:
Bir kısım kesim çok mutlu. Neden bu kadar mutlu olduklarına şaşırdığım, "ya körler ya sağırlar ya da akıldan yana kıtlar" dediğim mutlular onlar.
İhanetin dibini yaşayan ama ne yaşadığının farkında olmayan, olsa bile üç maymunu oynayan, eline verilen oyuncaklarla avunan mutlular.
Nedir ki size vadedilen? Üç beş katlı bir ev, dört çekerinden bir araç, en pahalısından bir çanta mı?
Öte tarafta vadedilenleri saymıyorum. 
Eğer ki siz öte dünyaya, yani cennet ve cehenneme inanıyor olsanız zaten bunları yapmazsınız.

Mutsuzum çünkü:
Mutsuzluk öyle bir gün kendimi kötü hissettim, bir gün iyi hissettim gibi bir şey değil. 
Mutsuzluk BÜTÜN bir şey.
İşte ben o bütünden dolayı MUTSUZUM!

İçinizi kararttım değil mi?
O zaman biraz sevgi konuşalım.
14 Şubat Sevgililer Günü'ne binaen, 
Bu ahval ve şerait içinde,
Yapabildiğinizden daha fazlasını yapın.
Sevdiğiniz sarılın, birbirinize güç katın ve bu sevgililer gününü sevgi dolu kutlayın. 
Kısacası, bulduğunuz her fırsattan mutluluk çıkartın.
Lakin derin mutsuzluğumuzun sebeplerini de unutmayın.

14 Şubat 2020 / C.E.Y.

7 Şubat 2020 Cuma

Kasap Et Derdinde

"İşte modern Türkiye bu. Biz bunu yaptık. Malatya'da bunu yaptık, Elazığ'da bunu yaptık. Her yerde yaptık. Tabi bu arada yeni bir haber daha geldi. Çığ altında kalanların sayısı 33 oldu. Allah rahmet eylesin. Maalesef çığ, heyelan, bütün bunlar hep tehditler. Ve TOKİ vasıtasıyla bugüne kadar 4794 konut inşa ettik. 927 konutun yapımı ise sürüyor. Kentsel dönüşüm çalışmalarımız kapsamında il genelinde toplam 2123 bağımsız riskli birimin yıkımını gerçekleştirdik."

"İşte modern Türkiye bu. Biz bunu yaptık. Malatya'da bunu yaptık, Elazığ'da bunu yaptık. Her yerde yaptık. Tabi bu arada yeni bir haber daha geldi. Çığ altında kalanların sayısı 33 oldu. Allah rahmet eylesin. Maalesef çığ, heyelan, bütün bunlar hep tehditler. Ve TOKİ vasıtasıyla bugüne kadar 4794 konut inşa ettik. 927 konutun yapımı ise sürüyor. Kentsel dönüşüm çalışmalarımız kapsamında il genelinde toplam 2123 bağımsız riskli birimin yıkımını gerçekleştirdik."

"İşte modern Türkiye bu. Biz bunu yaptık. Malatya'da bunu yaptık, Elazığ'da bunu yaptık. Her yerde yaptık. Tabi bu arada yeni bir haber daha geldi. Çığ altında kalanların sayısı 33 oldu. Allah rahmet eylesin. Maalesef çığ, heyelan, bütün bunlar hep tehditler. Ve TOKİ vasıtasıyla bugüne kadar 4794 konut inşa ettik. 927 konutun yapımı ise sürüyor. Kentsel dönüşüm çalışmalarımız kapsamında il genelinde toplam 2123 bağımsız riskli birimin yıkımını gerçekleştirdik."

Acaba aynı paragrafı neden üç kez yazdı, yoksa yanlışlık mı yaptı diye düşünmeyin. Yapmadım. Bile isteye 3 kez tekrarladım.

"Yeni bir haber daha geldi. Çığ altında kalanların sayısı 33 oldu. Allah rahmet eylesin. Maalesef çığ, heyelan, bütün bunlar hep tehditler." ile "Ve TOKİ vasıtasıyla bugüne kadar 4794 konut inşa ettik. 927 konutun yapımı ise sürüyor." arasında bir bağ yakalayabilmek için harcadığım çabayı siz de harcayın istedim.
Mevzuyu, "TOKİ evlerini o kadar sağlam yapıyoruz ki zinhar yıkılmıyorlar, ne depremde yıkılıyorlar ne de çığ altında kalıyorlar!" diyerek bağlasaydı bari. 
Gerçi, 'prompter'da yazmayınca bağlamak da zor tabi.

Benim gibi siz de bu bağlantısızlığa şaşırıp kalmışsınızdır.
Bir de sesli dinleyin o zaman. Cumhurbaşkanının 16:44'üncü saniyede başlayıp 17:05'inci saniyeye kadar süren 21 saniyelik "çığ" muhabbetindeki beden diline, ses tonuna, umursamazlığına ve 21 saniyenin ardından "Nerde kalmıştık!" havasında sanki hiçbir şey olmamış gibi 'prompter'daki okumasına kaldığı yerden, TOKİ ile devam etmesine siz de şaşıracaksınız.
Hani bankalardan ordan burdan telefonla arayarak size bilgi aktarmak isteyen, neredeyse yapay zekâ olduğunu düşündüğünüz kişilere arada bir siz soru sorarsınız da bir sessizlik olur, cevap vermez, bekler ve sonrasında kaldığı yerden bir robotmuş gibi aynı ses tonuyla devam eder ya, aynı öyle hissettim ben 21 saniyelik bu bölümü izlediğimde.
Zamanında "Ya Tutarsa!" diyerek savurduğum varsayımlar tutmuş muydu yoksa?

T.C. Cumhurbaşkanı'nın, yani Ak Parti Genel Başkanı'nın konuşması esnasında yanındakilerin, özellikle de cumhurbaşkanının konuşmasının sonunda milletin üzerine çay paketlerini attığı sıralardaki hallerine ve 1 paket çayı havada kapmak için birbiriyle yarışan milletin hallerine bakınca bir kez daha şaşıracaksınız.

İçiniz cız etti değil mi?
Nerde Atamın "Türk milleti zek'idir, Türk milleti çalışkandır!" sözleriyle onurlandırdığı millet, nerde tavuklara yem atar gibi üzerlerine çay atılan, atılan çayları "simide pike yapan martı" misali havada kapmak için birbiri ile yarışan millet...

İnsanların 1 paket çaya muhtaç hale geldiklerine mi üzülürsünüz, o insanların 'çoğunu anlamadıkları konuşmaları' dinlemek için buz gibi havada bekleştiklerine mi üzülürsünüz, konuşan şahsın paltolu, yanındakilerin incecik takım elbiseler içinde olduklarına mı üzülürsünüz, baĞzı haber kanallarının ekranlarını ikiye bölerek hem çığ felaketini hem de cumhurbaşkanının mitingini aynı anda vermesine mi üzülürsünüz, çığın altında kalanları kurtarmaya gidenlerin de çığ altında kalışlarına mı üzülürsünüz, öte yandan Ulaştırma Bakanı Mehmet Cahit Turhan'ın İstanbul Havaalanı açıldıktan sonra daha da yoğunlaşan Sabiha Gökçen Havaalanı'ndaki pistin yorgun olduğunu açıklamasından 24 saat sonra piste iniş yapan uçağın duramayarak sürüklenmesine, pistin sonundaki hendeğe düşmesine, üç parçaya ayrılmasına ve üç canın ölümü ile 180 kişinin yaralanmasına yol açmasına mı üzülürsünüz bilemem.
Açıkçası artık neye üzüleceğimize şaşırdık.

"Allah bunu unutturacak acı vermesin!"
24 Ocak'ta Elazığ depremi olmuştu hatırlayın, henüz 15 gün bile geçmedi üzerinden ama onu bir çabuk unuttuk değil mi?
Allah bunu unutturacak acı vermesin der büyükler hep, videoda izlediğiniz üzere, koyunun canını düşünmeyen kasap, daha çok, daha çok, et derdinde olunca biz daha çoook acıyı unuturuz çok...

Bir soru ile yazıyı kapatalım:
Akılsız başın cezasını onu kendine baş seçenler çeker derler.
Peki ya seçmeyenler neyin ceremesini çekerler?