1 Aralık 2019 Pazar

Mahcubiyet ve Haysiyet

Mahcubiyet ve Haysiyet Kitap İncelemesi
Norveç’in en ünlü (yaşayan) yazarlarından birisi olan Dag Solstad 1941 doğumlu. Yazarın 1960’lardan bugüne yazdığı otuz kitabı yirmi dile çevrilmiş. Kitapları birçok ödül almış. Mahcubiyet ve Haysiyet Dag Solstad’ın Türkçe yayımlanan ilk romanı. Kitap kendi dilinden çevrilmiş. İngilizcesi “Shyness and Dignty”. (shame utanç, shy utangaç, shyness utangaçlık) Kitap ismi olarak Utangaçlık yerine Mahcubiyet sözünün tercih edilmesini çok zarif buldum. Günümüzde, neredeyse unutulan bir kavram ve unutulan bir sözcük mahcubiyet. Çeviri Banu Gürsaler Syvertsen'a ait.

Dag Solstad 1965’te yayınlanan öykü kitabı Spiraller’le ilk büyük çıkışını yapmış. Kendisi Norveç Eleştirmenler Ödülü’nü üç kez kazanan yegâne yazar. 
Solstad çeviri eserlerin payının yüzde 4’lerde kaldığı İngiltere’de bile üç kez Bağımsız Yabancı Roman Ödülü’ne aday gösterilmiş.
Ülkesinde aykırı ses çıkaranlardan biri olarak görülmesine rağmen her zaman saygı görmüş ve kıymeti bilinmiş. 2006’da Afganistan Savaşı’yla ilgili yazdığı romanı “Armand V.”nin öneminden ilk olarak Dışişleri Bakanı bahsetmiş.

Paris Review’a verdiği bir röportajda yazar olma sebebini tek bir şeye bağlamış: 
Knut Hamsun’u okumak.” (O da bir Norveçli yazar.) 
Hamsun’un yazdığı her şeyi bir anda okuyan Solstad tek bir amaca yönelmiş: 
Yazdıklarının, okuyanlarda Hamsun’un ona yaptığı etkiyi bırakması.

Mahcubiyet ve Haysiyet (Gülsüm Şule BAYRAKTAR - http://kitablogum.com/dunya-edebiyati/mahcubiyet-ve-haysiyet-kitap-yorumu/)
"Mahcubiyet ve Haysiyet, hem insana dair sunduğu ruhsal gerçeklik, hem de zengin sosyal ve toplumsal arka planıyla okurun zihin dünyasını harekete geçirmeyi iyi başaran, modern dünyaya, “moderniteden gözleri kamaşmış insanlar” gibi sözlerle eleştirel göndermeler yapmayı da ihmal etmeyen, dikkate değer bir eser.
Bu yönüyle “yükte hafif, pahada ağır” değerlendirmesini de hak ediyor. 
Ah, bir de sayfalarca süren paragrafları olmasa!.."

"Kitap kişisel bir hesaplaşma metni gibi. Ancak baş karakterin kendisinden çok başkalarıyla yüzleştiği bir kitap olarak da okunabilir. Çünkü karakter okun yönünü daha çok dış çevreye çeviriyor ve 'başkalarına karşı duyduğu ve kendi davranışlarının sebep olduğu mahcubiyet' ile 'haysiyetli bir birey olmak' arasında kalıyor. Parçaladığı şemsiye ile “toplum dışına itilmesi”ni dert ediyor, yine kendi arzularını, aslında ne istediğini sorunsallaştıramıyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde kitap birey ve toplum arasında gerçekleşemeyen yüzleşmeyi imliyor."

Elias Rukla'nın Trajik Hayatı
Sedat Sezgin der ki; "Mahcubiyet ve Haysiyet tekrarlarla dolu, hacim olarak küçük ama içindeki ağırlık bakımında büyük ve edebi estetiği her şeyin üstünde tutan okurların kesinlikle vazgeçmeyeceği ve seveceği bir roman... Yazarın bu romanı yayımlandığında yaşının ellilerin üstünde olması ve öncesinde birçok kitabının yayımlanmış olması, açıkçası bu 'tekrarlayan' dilin acemilikle ya da unutkanlıkla hiçbir ilgisi olamadığını, aksine bir tercih olduğunu anımsattı bana."
Kitap, sıradan hayatlara sahip olan bizlerin sıradan tekrarlardan başka hiçbir şeyimizin olmadığını edebi bir lezzetle gösteriyor.
Mahcubiyet ve Haysiyet romanının yayımlandığı tarihte, yazar Dag Solstad ile kahramanı Elias aynı yaştalarmış. 

Elias kendisini yenik hissediyordu (Banu Yıldıran Genç https://birartibir.org/kultur-sanat/149-elias-kendisini-yenik-hissediyordu)
"Elias düşündükçe, biz de onun düşüncelerini öğrendikçe, kitabın en başındaki duygusuz, itici, empati kuramayan ya da kurmak istemeyen Elias’ı anlamaya başlıyoruz. Dag Solstad, tanıştığımızda hiç sevmediğimiz Elias Rukla hakkındaki düşüncelerimizi yavaş yavaş değiştiriyor. Bunu öyle ustalıkla yapıyor ki, nasıl olduğunu anlamadan son satırlarda artık üzüldüğümüz bir karakterle karşı karşıya kalıyoruz.
Mahcubiyet ve Haysiyet, tek parçadan oluşan, kısa ama okura çok da kolay bir okuma sunmayan, bol tekrarlı, mesafeli bir dille yazılmış bir roman. Çevirmen Banu Gürsaler Syvertsen de bu dili bize oldukça başarılı bir biçimde hissettiriyor."

Elias Rukla, 'başkalarına karşı duyduğu ve kendi davranışlarının sebep olduğu mahcubiyet' ile 'haysiyetli bir birey olmak' arasında kalışını anlatırken, okuyucuyu da bu sıkışmışlığın içine çekiyor.
Acaba artık mahçup olmayı biliyor muyuz? Mahçupluk ne demek biliyor muyuz? Ne kadar mahcubuz, ne kadar haysiyetliyiz. Bu kavramlara ne oldu?

Banu Gürsaler Syvertsen - Çevirmen
1956, İzmir doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji lisansüstü programını bitirdikten sonra, eğitimine Oslo’da devam etmek üzere 1981 yılında Norveç’e yerleşir. Norveç Radyo Televizyon Kurumunda radyo, TV ve daha sonra web sayfalarında haber, kültür ve çocuk programları yapımcısı ve sunucusu olarak 25 yıl görev yapar. Çeşitli kültür projelerinde çalışır, Türkçe öğretmeyi hedefleyen 16 dizilik “Merhaba” adlı radyo programını hazırlar, Nâzım Hikmet ve Sevim Burak’ın iki yapıtını çevirip televizyona ve sahneye uyarlar. 
Banu Gürsaler 1991 yılından bu yana Norveççeden Türkçeye çeviriler yapıyor.
KİTAP
İlk olarak akvavit sözcüğü ile karşılaştım kitapta. Aquavit, (akvavit), İskandinavya'nın milli içkisi sayılan ve patatesten damıtılıp çeşitli otlarla tatlandırılan alkollü bir içki imiş. 
Sonra Henrik Ibsen’in Yaban Ördeği oyunu ile karşılaştım. (Hemen söyleyeyim; kitapta Norveç ve dünya edebiyatı adeta resmi geçit yaptı.)
Edebiyat öğretmeni Elias 25 yıl boyu bu oyunu inceliyor.  Dr. Relling karakterini yazar Ibsen’in sözcüsü olarak görüyor ve bu karakteri gereksiz buluyor. Ta ki o gün Relling’in oyundaki işlevini fark edene kadar. https://edebiyatvesanatakademisi.com/yabanci-roman-ozetleri/yaban-ordegi-tiiyatro-henrik-ibsen/4525
Dr. Relling’in oyundaki yeri çok önceden başlatılıyor. 1 dk’lık bir görevi var kitapta. Ama bunun için kitaba çok önceden yerleştirilmesi gerek. 
Size yolladığım, sesli okuduğum o metinde Taylan Kara bunu çok güzel anlatmış. "Romanda Madam Bovary’nin çişe gittiğini anlatan bir sahne yok ama bu Madam Bovary’nin işemediği anlamına gelmez. Karakterin çişe gitmesi anlatılıyorsa eğer, bunun romanda bir yeri olması gerekir. İdrarında kan gelmesi ya da tuvalette düşüp bayılması gibi. Yoksa roman kahramanlarının 24 saatini anlatmakla roman olmaz." diyor. 
Mahcubiyet ve Haysiyet kitabının ilk sayfasında Elias’ın evden çıkmadan önce katlanır şemsiyesini alarak evden çıktığını okuduk. Sonra gördünüz şemsiye nelere sebep oldu… Hatta kapağa resim oldu. Bu arada gördünüz, o kibar adam nasıl bir anda ağzını bozdu.

9, Elias, Yazar Ibsen'in Dr. Relling karakterini kitaba, sadece yazarın kendi düşüncelerini aktarmak için yerleştirdiğini düşünüyor önce. 
“Roman yazarı kahramanı kendisi gibiymiş gibi konuşturur mu?” diye soralım ve yine benim geçenlerde Taylan Kara’nın yazısını okuduğum metne dönelim. O metni dinlediyseniz “Yazar kendi fikrini okuyucuya aktarmak için roman kahramanını kullanmalı mı?” başlığını hatırlayacaksınızdır.

Elias ve ondan sıkılan öğrencileri:
Bir öğretmensen eğer, her dönemde okuttuğun öğrenciler farklı anlatırlar seni. İlk öğretmenlik günlerinde öğrencin olmuş bir çocuk ile son dönemlerinde öğrencin olmuş bir çocuk aynı şeyi söylemeyebilir. Çünkü birisi senin genç halini bilir, birisi demlenmiş, birisi de eskimiş halini.
11, “Ders ne zaman biter? Zil çalınca mı, yoksa öğretmen bitti deyince mi?” İyi öğretmen zamanlamayı da iyi yapmalı ve dersi zilden birkaç dakika önce bitirebilmeli.
16, Öğretmen de öğrencilerin tezlerinden feyz alıyor. Hayatın her alanında hem öğrenciyiz hem de öğretmen.
19. Edebiyat bölümünde okumak bizde küçümseniyor gibiydi. Burada yüceltiliyor ve ulaşılması zor görünüyor.
28-29, Elias’ın farkında olduğu “sarsılmakta olan yapı” var. Bu bana yakın bir gelecekte "gereksizler" sınıfının oluşacağı konusunu hatırlattı. Elias da çağın değiştiğinin ve artık kendisine gerek kalmayan günlerin geleceğinin farkında ama kendisine itiraf etmiyor. Sessiz kalıp süreyi biraz daha uzatmaya çalışıyor.
Elias bunu karısıyla da yapıyor aslında. Eva’yla geçirdiği yirmi yıla rağmen Eva’nın kendisiyle niçin evlendiğini bir türlü anlayamıyor, ondan bir kere bile duymadığı “seni seviyorum” cümlesi içten içe ruhunu kemirip duruyor. Ama bunu Eva’ya hiç sormuyor. Alacağı cevaptan korkuyor. Böyle kalsın, Eva ne şekilde olursa olsun yanında dursun istiyor.

Öğretmen Elias Rukla
Elias kendini güncelleyemeyen bir öğretmen. Bugünü yakalayamamış, yerinde saymış.
Üvey kızı yükseköğrenime başlamak üzere evden ayrılırken ona öğretmen olmaması ile ilgili öğüt veriyor. ‘Lise öğretmeni olma, kendini okula hapsetme. İlle de olmak istiyorsan, 'başka bir iş yapmaya üşendiğin için' öğretmen ol. Sana bunu çok ciddi söylüyorum’ diyor. Elias kendini yenik hissediyor.

31, Elias Dr. Relling'in kitapta neden yer aldığını anladığı o gün, o meşum ders gününün ardından açılmayan bir şemsiye yüzünden deliriyor ve bu deliriş ile bitişe yaklaştığını düşünüyor. Yaptığına pişman oluyor. Şemsiyeyi çöpe atınca da rahatlıyor.
35, Sonra da gençlik günlerine dönüyor ve hikâye başlıyor. Flashback
37, Çağının genci iken herkes hayrandı oysa ona.
39, Buz hokeyi ve Rock'n Roll. 1960'lardan bahsediyor.
46, Elias okulda Johan’la arkadaş oluyor ve bir anda eksik yanını buluyor. Elias çekingen, Johan rahat, deli dolu.
47, Elias, deli dolu Johan’ın felsefe okuyor olmasına çok şaşırıyor. Burada da eksik tamamlanması var. Johan da farkında olmadan kendi eksik yanını tamamlamaya çalışıyor.
57, “Eva'nın yüzünü taşıyışı” terimine bayıldım. İnsanın kendi güzelliğinin farkında olması ve bunu iyi taşıması insanı daha da güzelleştiren bir beceri.
60, Elias 7 yıl boyu Eva Linde’i bekliyor. Sessiz sakin ve kabul etmiş bir şekilde, belki de beklediğini bilmeden bekliyor. 
Fakat Johan Corneliussen, Elias’ın kendinde fark etmediğinin farkında. Farkında ki giderken karısını Elias'a emanet ediyor. Elias’ın karısına olan hayranlığını biliyor. Hadi ben gidiyorum, ben çekiliyorum, istediğin gibi davran, sen onu mutlu edebilecek tek insansın, onlar seninle güvende olurlar diyor bu davranışıyla.

65, Kitapta Kapitalizm ve Marksizm sorgulanırken, kapitalizmin "cazibesine" kapılan insanlardan söz ediliyor. İnsanlar büyük kentlere göç ediyorlar. Geldikleri yerlerde daha iyi hayatları var ama yine de büyük kentte yaşamak istiyorlar. Büyük kentte güneşin ve ayın doğuşunu, gökteki yıldızları, çiçek açan ağaçları, zıplaşan kuzuları göremiyorlar ama yine de şehirde olmak istiyorlar. Şehir onları beslemiyor, tüketiyor, ama yine de vazgeçilmez bir sevgili gibi büyük şehirden vazgeçmiyorlar.
66, Johan da Marksizmi yorumlamak için kapitalizme ihtiyaç duyuyor. Burada bir kırılma gördüm ben Johan’da. Johan artık zengin olmak istiyor. Artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyor.
Johan neden değişti diye düşünürken, 'insan her 7 yılda bir değişir ve başka biri olur' sözü geldi aklıma. Johan da değişmişti. Soyadını bile kısaltmış Cornelius yapmıştı. Camilla da soyadını Corneliussen değil, Cornelius olarak kullandı daha sonra. Onlar değişime ayak uydurmuşlardı. Sorun olduğu yerde sayan Elias'taydı.

73, Elias içinde çok kavgaları olan ama dışına vuramayan birisi. 'Eva istediği yerde olamadığı için mu burada?' diye soruyor kendine. Ama Eva'ya soramıyor. Çünkü alacağı cevaptan korkuyor. Eva'nın gelme ve kalma sebebi her ne ise sormuyor, yeter ki burada kalsın diyor.
74, Mutfağı yenilemek isteyen Eva’ya karşı çıkıp “Bu imkansız!” deyince, Eva'dan Elias’a nefret dolu anlık bakış geliyor. Sonrasında geri adım atıyor. “Eva oynuyor mu?” acaba diyor insan o zaman. Eva da hayatta kalmak için bir şeyleri konuşmuyor. İkisi de susarak (mutlu mesut) yaşıyorlar. Birçok uzun ve mutlu evlilik gibi...
80, Elias pırıltısız, silik birisi. Johan'ın, ardından da Eva'nın pırıltısını kullanıyor. Eva’nın pırıltısı gidince Elias’ın pırıltısı da gidiyor. "İnsan parıltısını özler." sözü var kitapta. 
98, Eva’nın yaşlanmasının anlatıldığı yerler bana "The Reader" (Okuyucu) kitabını hatırlattı.

OKUYUCU
Lise çağlarındaki bir delikanlının kendisinden yaşça büyük bir kadınla yaşadığı tutkulu aşkla başlayıp, Nazi Almanyası ve o dönemde yaşanan malum olaylarla devam eden bir kitap Okuyucu. Yazarı Bernhard Schlink. O kitabın sonlarına doğru kurduğu iki cümlede takılıp kaldım ve ardından da “Ben Sende Genç Kaldım, Seninle Yaşlandım” başlıklı bir yazı yazdım ben.
https://cananekncylmz.blogspot.com/2013/09/ben-sende-genc-kaldm-seninle-yaslandm.html
O iki cümle şöyleydi:
“Uzun süre bakınca bu ölü yüzde canlı bir yüz, yaşlısının içinden genç bir yüz ışıdı. Yaşlı çiftlerde de böyle oluyor mutlaka diye düşündüm; yaşlı kadın, yaşlı adamda saklı kalan gençliği, adamsa yaşlı kadında gençliğin güzellik ve zarafetini görüyor olmalı.” Spoiler vermeyeceğim. Bu kitabı okumayı önereceğim.

Eva Artık Güzel Değil
“Okuyucu” kitabındaki karakterin tersine Eva güzelliğinden kurtulduğuna seviniyor. Yıllarca güzelliğinin yükünü taşımış ve güzelliğinden yorulmuş olmalı. Eva yaşlanınca kendi güzelliğinin zindanından çıkıp özgürleşiyor. 
Bizde de kadının sözü yaşlanınca dinlenmeye başlıyor. Ya da kadın “erkek gibi kadın” olunca değer görüyor. Güzelliğinden başka bir şeye sahip olsan da güzelliğin öne geçiyor ve sahip oldukların umursanmıyor. Ta ki güzelliğinden kurtuluncaya dek sürüyor bu.
“Güzel olmasam beni sevmeyecek misiniz, yanımda olmayacak mısınız?” sorusunu sorduruyor insana bu. O yüzden akıllı insan güzelliği bittikten sonra bile elinde değerli bir şeyler kalsın istiyor. Akılsız olan kişi ise güzellik hiç bitmeyecek, gençlik hiç geçmeyecek zannediyor. 
Eva da anlamlı bir eğitim almak istiyor ve Sosyal Hizmetler okuluna gitmeye başlıyor.
101, Bir yandan da Eva güzelliğinin farkında ve bunu kullanmayı biliyor, bir erkeğe baktığında bunun ne anlama geleceğini biliyor ve o yüzden “bakmıyor”.
Elias onun o yapmacıklı hallerini özlüyor. Yapmacıklı hallerinde genç Eva’yı buluyor.  Eva’nın başını yana atışında gençliği görüyor ama ona söylemiyor. Söylersem bir daha böyle yapmaz deyip susuyor. Elias eski Eva’yı özlüyor. 
Peki ya kendisi eski genç Elias mı?

#Güzelbirkadinsaneger tagına, yaşlanmak sana çok koyacak yazmıştım bir zaman. Yaşlılığın Eva’ya koymadığını görüyoruz. İnsan için için üzülse de yaşlılığı kabullenmek yaşamanın daha kolay bir yolu. Kabullenmeyip yaşlanmayı inkâr etmek ve yaşlılıkla kavga ederek yaşamak daha zor. Yaşlılığı sağlığını kaybetme olarak görürüm ben. Sadece fizik değil, ruh sağlığını da. Bedensel çökmeler kişinin ruhunun çökmesine de sebep oluyorsa, arada ufak müdahalelerde bulunulmasına soğuk bakmam. Öyle değil mi Mukaddes Hanım? :)

91, Öğretmenler odasına giren bir öğretmenin “Kendimi Hans Castrop gibi hissediyorum, yataktan çıkmasam iyiydi.” cümlesi bana kimdir bu Hans Castrop dedirtti. (Elias, öğretmenler arasında Hans Castrop’u bilen birinin olmasından çok mutlu oldu ama devamı gelmedi.)
Hans Castorp, Thomas Mann’ın Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen ve dünya edebiyatının çağdaş klasikleri arasında anılan Büyülü Dağ romanının, Hamburg'lu genç gemi mühendisi. Romanda, Castrop’un üç haftalığına kuzenini ziyarete gittiği bir İsviçre sanatoryumunda, kendisinin de tedaviye ihtiyacı olduğunu öğrenerek yedi yıl kalışı anlatılıyor. Mesele oymuş.
Salih de hasta olunca “Anne kendimi lego gibi hissediyorum” derdi. Çünkü Salih Hans Castrop’u bilmiyordu. Çocuk olduğu için legoları biliyordu. 
Tariflerimiz ve benzetmelerimiz kültür seviyemizi belirliyor...

82 , “Spikerin ölümünün acısı ailesine bırakılmalı.” sözü bana şehit cenazelerinde cenaze sahibinin önüne geçen protokol ya da cenazeyi kendi amaçları için kullanmak isteyen siyasileri hatırlattı. Acının aileye bırakılması, o çizginin aşılmaması çok ince bir düşünceydi.
Elias bunu üvet kızı Camilla üzerinde de yapıyor. Babası gibi davranıp o çizgiyi aşmıyor. Kraldan çok kralcı olmaya çalışmıyor.

Kitabın sonunda kitabın başına giderek acaba Elias kitabın başında şemsiyeyi kırdıktan ve eve gittikten sonra, ve yıllar geçtikten sonra ne oldu?
Eva ile mi yaşlanıp öldü?
Yoksa Elias çıldırdıktan ve işsiz kaldıktan sonra Eva başka birinin yanına mı, mesela kızının yanına mı taşındı? Belki de kızı yardım etmiştir onlara bu zor günlere. Kim bilir… 

Kitabın Özü
(9. sayfadaki) Yaban Ördeği kitabı karakteri Dr. Relling’in, Norveç edebiyatının en ölümsüz sözlerinden biri olan cümlesi, bu kitabın özü aslında:
“Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder