12 Mart 2015 Perşembe

Bağımsızlığımız, Bayrağımız, Marşımız

Hatırlayın, ilkokulda 5'inci sınıfı bitirme sınavlarında İstiklâl Marşı'nın on kıt'asını ezberlemek zorunluluğu vardı.
Biz ufaklar tatile girmiş okulun bahçesinde oyunlar oynarken, bizden büyüklerin havanın sıcağından camları açık sınıflardan gelen İstiklâl Marşı'nı okuma seslerini dinlerdik hayranlıkla.
Nasıl ezberliyorlardı o kadar uzun bir şiiri?
Son sınıfa gelip de sınavlara girme sırası bize dayanınca anladım o şiirin nasıl ezberlendiğini. Su gibi akıp gitmişti o on kıta.
O zamanlar Osmanlıca eğitimi ilkokula henüz girmediğinden, hoş; girse de fayda etmeyeceğinden pek çok kelimenin anlamını bilmeden, ama yine de büyük bir coşkuyla okuduğumu hatırlıyorum şiirin tamamını.
Okul yılları boyunca Pazartesi sabahları ve Cuma akşamları söylüyorduk marşımızı. Televizyonun kapanışı hep o marş ile yapılıyordu.
Liseye gelip de Edebiyat dersiyle tanışınca tek tek tüm kelimelerin anlamlarını ve şiirin tüm sırlarını anlattı Edebiyat Öğretmenimiz Sinan Kangal bize.
Şiirin seçilişini, marş haline getirilişini, kısacası tarihini de...
Vikipedia'ya danışarak tekrar güncellediğim bilgileri sizlerle de paylaşmak isterim:
Maarif Vekaleti tarafından, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklâl Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenlemiş ve yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştı.

Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur Milletvekili Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi'nin ısrarı üzerine, Ankara'daki Taceddin Dergâhı'nda yazdığı ve İstiklal Harbi'ni verecek olan Türk Ordusu'na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştu.
Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif'in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmişti.
Meclis'te İstiklâl Marşı'nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştu.
İnce bir ayrıntı; Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı'nın Türk Milleti'nin eseri olduğunu beyan etmişti.
Şiirin bestelenmesi için açılan yarışmaya 24 besteci katılmış,1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmişti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştı.
Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre, beste aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştı ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemişti. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin, "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur.
Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklâl Marşı olarak söylenmekte.
1936 yılında ölen şair, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, siyasetçi, İstiklâl Madalyası sahibi Mehmet Akif'in hayat öyküsü Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarını kapsar.
Niye cenazesine resmi katılım olmadı, niye mezarını gençler yaptırdı, niye emekli cüzdanının son sayfasında “600 lira borç” ibaresi yazıyordu sorularını ise tarihçilere sormak lazım...
****
Bir milletin kurtuluş destanına feyz olan marşın kabûlünün 94. yılındayız.
94 yıl öncesinin şartlarında yazılmıştı bu şiir.
Koskoca bir imparatorluk son nefesini vermek üzereyken, ülke toprakları tam bir bataklığa dönüşmüşken ve bu bataklıktan çıkmak için, üç kuruşa satılan vatan topraklarını kanlarıyla, canlarıyla almaya çalışan bir millete yazılmıştı.
O marş ki milletine KORKMA! diyerek korkusuzluğu öğreten...
"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım" derken haksızlığa başkaldıran isyanın gücünü iliklerimize kadar hissetiren...
"Şühreda fışkıracak toprağı sıksan şüheda" derken kanla sulanan toprakları, o topraklara düşen gencecik fidanları gözümüzün önüne getiren...
"Ulusun, korkma" derken halkın hem medeniyet denilen tek dişi kalmış uluyan canavardan korkmaması gerektiğini, hem de ULU'luğunu dikte eden...
"Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın" derken vatan için ölmenin onursuzca yaşamaktan evla olduğunu bir kez daha dillendiren...
"Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli" derken dalgalanan bayrak kadar okunan ezanların da vatanın mihenk taşı olduğunu açık açık beyan eden...
"Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın" derken geleceği görmenin bilgeliği ile olacaklara karşı uyararak, açıkça emir veren...
İşte o marş her nerede okunursa okunsun tüylerimizi diken diken eden,
Ellerimizi iki yanımıza birleştirip, başımızı dikleştiren,
Gözlerimizi buğulandırıp  göğsümüzü iman ve gururla yücelten...

Peki ya 94 yılda neler değişti de marşın dizelerinden ve anlamından bihaber insanlar türedi.
Üstelik onlar bir de başımıza yönetici kesildi...

Ve şimdi sanki bütün o günler yaşanmamış sayılarak, ne marşa, ne şehitlere, ne de Atatürk'e sahip çıkılmayarak, sadece ve sadece Osmanlı'nın ön plana çıkartıldığı ve Kurtuluş Destanı'nın adeta yerden yere vurularak anlamsızlaştırıldığı ve unutturulmak adına ne mümkünse yapıldığı günler...

Sanki Osmanlı'yı yıkan Mustafa Kemal idi.
Sanki o günlerde Osmanlı en parlak çağında refah içinde yaşıyor idi.
Sanki Mustafa Kemal Osmanlı'nın bir askeri değildi.
****
Bu gidişatta bir yanlış var ama nerde?
Ve o yanlış her neredeyse hala daha devam etmekte...
Bir araya gelerek birleşen Çılgın Türkler'in neler yapabileceğini bildikleri için, milleti lime lime doğrayarak, bölüp parçalayarak devam etmekte...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder