6 Eylül 2011 Salı

Tarih kitaplarında yer almayan bir tarih

70'li yıllarda ilkokul hayatına başlayanlara bir sorum var...
İlkokul, ortaokul ya da lise yıllarındaki Tarih derslerinde 6-7 Eylül olaylarından bahsedildiğini hatırlıyor musunuz?
Ben mi hatırlamıyorum yoksa bu olaylar gerçekten de hiçbir zaman tarih kitaplarında yer mi almadı?
Babamın alıp da okuduktan sonra atmadığı, sakladığı dergiler olurdu. Bir gün o dergileri karıştırırken 1955 yılında İstanbul İstiklâl Caddesi'ndeki talanı gördüm. Her şey sokaklara saçılmış, dükkânlar yerle bir edilmiş, her yer büyük bir karmaşa içerisinde. 
Ne olmuş da bunlar olmuş diye merakla okumaya başladım.
Okuduklarım o anda buzdağının su yüzeyindeki görüntüsünden başka bir şey değildi aslında.
Yaşandığı zamanda görünen ya da gösterilen ile üzerinden birkaç zaman geçtikten sonra işin aslının astarının ortalara döküldüğü olaylardan biriydi bu da.
Öyle organize, öyle planlı ve öyle uzaktan kumandalı...
Tarih kitaplarında yer almayan bu olayla ilgili yapılan araştırmaların metinlerini okudukça, buzdağının suyun altında kalan kesiminin ne kadar da büyük olduğunu bir kez daha anladım.
İnsanları galeyana getirebilmenin ne kadar kolay olduğunu gördüm.
Din-iman-vatan-millet denerek insanların ne kadar da çabuk kışkırtılabildiğini gördüm.
Tek başınayken karıncayı dahi incitmekten kaçınan insanların, topluluk içine girdiklerinde insanlıktan çıkıp ne kadar saldırganlaşabildiklerini gördüm.
Ekonomiyi Türkleştirmek adı altında planlanan bütün bu senaryonun, ekonomiye aslında ne kadar zarar verdiğini gördüm. Yıllarca komşuluk etmiş insanların zaman zaman birbirlerine nasıl sahip çıktıklarını, zaman zaman da birbirlerini nasıl gammazladıklarını gördüm.
Sadece korkutma ve sindirme amacıyla başlayan olayların nasıl kontrolden çıktığını, nasıl yağma, talan ve tecavüze dönüştüğünü gördüm.
Olayların bu şekilde olmasını isteyen esas büyük patronların da, işleri bittiğinde kullandıkları piyonları nasıl ateşe attıklarını ve nasıl arkalarını dönüp gittiklerini gördüm.
Hani Zülfü Livaneli bir yazısında der ya: "Kutsal kavramlardan çok korkarım" diye; hakikaten de o kavramların hepsi hem bağlayıcı, hem de kopartıcı, tahrip edici, yıkıcı...
****
Her şey sanki şimdi daha mı farklı? 1993 temmuzunda Sivas'ta onlarca insanı cayır cayır yakanlar, yangın merdiveninden inmeye çalışan Aziz Nesin'i kendinden geçmiş topluluğun ortasına atmaya teşebbüs edenler, ki paramparça edilebilirdi, yangını izlerken kutsal bir iş yapıyormuşcasına, bir ayin izliyormuşcasına tekbir getirenler...
Kendi içlerinde kaynayan, şu anda yaşanan ve daha önce yaşanmış katliamların tek tük duyulduğu Suriye, Libya, Filistin ve daha niceleri...
Geçmiş zamanlar da farklı değil.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Toplama Kampları'nda yaşananlar...
Orta Çağ'da, İspanya'da ve Roma'da kurulan Engizisyon mahkemeleri...
1990'lı yıllarda tarihin en kanlı soykırımlarından birinin yaşandığı Ruanda...
1985-86 yıllarında Bulgaristan'da yaşayan Türklerin göç etmelerini sağlamak adına uygulanan zulüm...
1992-95 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı'nda; 95'in 11 Temmuz günü Srebrenisca'da 8 bin 372 kişinin katledilişi...
Tarihin tozları arasına karışmış, kayda geçmiş ya da geçmemiş, bilinen-bilinmeyen-unutulan bütün sürgünler, sindirmeler, can alışlar...
****
Hepsi masa başlarında oynanan oyunların kanlı hamlelerinden başka bir şey değil.
Bütün bu kıyımlarda kaybedense hep insanlık...
Geleceğe kalan utanç dolu bir geçmiş.
Ve maalesef hep aynı şekilde tekerrür eden tarih...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder