1993 yılında Amerikalı yazar Lois Lowry tarafından yazılan ve yayımlanan,1994 Newbery Ödülü'nü kazanan ve dünya çapında 12 milyondan fazla satılan distopik kitap "The Giver", 2014 yılında Phillip Noyce yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılarak "En Sevilen Dramatik Film" dalında People's Choice Ödülü'ne aday gösterilir.
Yazar kitabında; büyük felaketlerden geçen toplumun bir kez daha aynı felaketleri yaşamamak adına, Baş Yaşlı da dahil olmak üzere yaşlılar tarafından nasıl yönetildiğini, toplumu son derece düzenli, yani ütopik hale getirmenin nasıl bir distopya yarattığını anlatır.
"Yıkım" olarak adlandırılan felaketlerin ardından, toplum yeniden düzenlenmiş, iyi ya da kötü her türlü duygu ortadan kaldırılmıştır. Bebekler genetik mühendisliği yoluyla dünyaya getirilmekte ve nöroleptik benzeri ilaçlarla güçlü duygular ve cinsel arzular bastırılmaktadır. Eski anıların tamamı, toplumun geri kalanını korumak için "Hafıza Alıcısı" tarafından saklanmaktadır.
Alıcı, tüm tarihin anılarını saklayan ve izin verilen metinler dışındaki kitaplara erişmesine izin verilen tek kişidir. 12 yaşındaki Jonas Hafıza Alıcısı pozisyonunu devralmak üzere seçilince, eski Alıcı olan yeni Verici, topluluğun hiç bilmediği vazgeçilmiş anılarını Jonas'a aktarmaya başlar. Vazgeçilmiş anılarda savaşlar, acılar, felaketler vardır. Yıkım'da öyle zarar görülmüştür ki; ki toplum renkleri bile terk etmiştir.
Ancak renkleri bilmeyenler için bu renksizlik normaldir.
Verici ise Jonas'a bir gökkuşağı gösterir. Geçmişte acılar olduğu kadar rengarenk bir dünya da vardır.
Yaşlılar Jonas'ın geçmiş ve bugün arasındaki savruluşlarını izlerken, Baş Yaşlı, "İnsanlara seçme özgürlüğü verildiğinde her seferinde yanlışı seçiyorlar." der.
Şimdi soru şudur: Yeni Hafıza Alıcısı Jonas acaba renksiz ve ruhsuz ama hem ütopik hem distopik bir dünyayı mı, yoksa renkli ve içinde her türlü duyguyu barındıran ama kaoslarla yaşayan bir dünyayı mı seçecektir?
Cevabı kitabı okuyanlara ya da filmi izleyenlere bırakalım ve biz 1993 yılından otuz üç yıl sonrasına, bugüne ışınlanalım.
Evet; 1993 yılının üzerinden 33 yıl geçti ve bu OTUZ ÜÇ yılda dünya dijitalleşme yolunda zıplaya zıplaya ilerleyerek fersah fersah yol aldı. Yapay Zekâ işin içine girdi gireli ise bu ilerleyiş boyut değiştirerek tüm dünyayı bir bilinmezlik içine sürükledi.
İnsan bilmediğini özlemez
Her nesil kendi yenisini yaratıp onu yaşar, onu eskitir, sonra da, tıpkı şimdi biz eskilerin yaptığı gibi, kendi eskisine özlem duyar.
İlerleyiş özlem değil, değişim odaklıdır.
Yalnız; itiraf edelim ki insanlık tarihinde hiçbir değişim bu kadar hızlı olmamıştır.
İşte bizler tam bu geçişin ortasında, hem eskinin renklerini bilip hem yeni renkleri öğrenenler olarak eski renkleri kaybetmeme savaşı verirken aynı zamanda da bir var oluş savaşı veriyoruz.
Yapay Zekâ, gerçeklik algısı, robot teknolojisi, değişen değerler derken gelecekten korkuyor olmamız gayet normal.
Ancak, çok da korkmamalı; geleceği biz değil yeni nesiller yaşayacak ve onlar da bir şekilde kendi yollarını bulacak.
Malum; her yeni çağ kendi kaosunu yaratırken bir yandan da kendi kurallarını koyar.
Bize düşen Hafıza Vericisi olarak ardımızda iz bırakmak...
O BİR İZ BIRAKAN • FAİK KAPLAN
Fotoğrafı yalnızca güzel bir görüntü üretme aracı değil; bakmakla görmek arasındaki farkı kavrama yolu olarak tanımlayan Faik Kaplan, görsel anlatım yolculuğunu yıllardır kısa filmler ve insan odaklı sosyal projelerle sürdürüyor. İnsanı ve toplumu merkeze koyan projelere imza atan Kaplan'ın, erken yaşta ellerinden hayatları alınan çocukları konu eden "Çocuk Gelinler - Ölüm Bizi Ayırana Kadar" ile engelli bireylerin dünyasına ışık tutan "Engeliz" gibi çalışmaları mevcut. Yalnızlık, değişen yaşam biçimleri ve toplumsal sorunlar onun kadrajından yansıyan kavramlar.
| İbrahim Orhan • Necla Orhan |
Bu süreç, Kaplan'ın aynayı yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da tuttuğu kişisel bir farkındalık yolculuğu olmuş. O yüzden Kaplan'ın tüm çalışmalarının odak noktasında "insan" yer alıyor.
| "Kadrolar karar verebilir, adalet insan ister!" |
"Bu bir sergiden çok kendimize tuttuğumuz küçücük bir ayna...
Yıllar önce bu yola çıktığımızda kafamızdaki soru basitti: Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, neden sanki her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorduk? Sokaklarda, kafelerde, otobüslerde bu sorunun peşine düştük. Kadrajımıza aynı masada oturup birbirinin yüzüne bakmayanları, kalabalığın ortasında tek başına kalmış insanları aldık. İşin en sarsıcı yanı da şuydu: Fotoğraflarını çektiğimiz o yüzlerin aslında birer yabancı olmadığını, dönüp dolaşıp kendimizi kadraja aldığımızı anladık.
Ve kendimizi dijital bir dünyanın tam merkezinde bulduk, yapay zekânın kalbinde... insan olarak bizler artık yapay zeka ile sohbet edip, bütün sorularımızı ona sorup, derdimizi onunla paylaşır olduk. Derken sorduğumuz soru da kabuk değiştirdi: Zamanla fark ettik ki mesele artık sadece bir yalnızlık hikâyesi değil; bu kadar teknolojiyle çevrilmişken insan kalabilmek.
Niyetimiz teknolojiyi suçlamak ya da düşman ilan etmek değil teknoloji bizi hızlandırdı, bize güç kattı, mesafeleri ortadan kaldırdı. Ama asıl soru şu: Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz? Bir sofrada gerçekten kaç kişiyiz? Bir dostumuz anlatırken aklımız bildirimlerde mi, yoksa onda mı? Binlerce 'takipçi' arasında, gecenin bir yarısı içimizi dökebilecek birini bulabiliyor muyuz?
Biz size hazır cevaplar sunmaya gelmedik. Sadece bir anlığına durun, fotoğraflara bir kez daha bakın. Belki o karelerde kendinizden bir parça bulursunuz. Buradan çıkarken telefonunuzu kapatmanızı istemiyoruz, başınızı kaldırın ve yanınızdakinin gözlerine bakın belki uzun zamandır yakınsınız ama birbirinizi ilk kez gerçekten göreceksiniz."
Şefik Bursalı Sanat Galerisi'nde açılan fotoğraf sergisinin ve sergideki fotoğraflardan oluşan İngilizce-Türkçe olarak basılan "Sanal Yalnızlık" kitabının imza töreninin ardından Tayyare Kültür Merkezi'ne geçerek "Geçmişten Geleceğe Yolculuk" ve "Hücresel Veri" kısa filmlerini izledik.
Yapımcı ve Proje Koordinatörü, bu projeyi "İnsanî Zorunluluk Projesi" olarak nitelendiren Faik Kaplan. Fotoğraf ve Görsel Tasarım Leyla Emektar'a, Grafik Tasarım Sümeyye Aydın'a ait. Kısa filmlerin Yönetmeni Ufuk Kıray.
Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan da akademik destek kuvvet olarak ekibin içinde yer almış.
| Sümeyye Aydın • Saliha Türksöz Kaplan • Leyla Emektar • Ufuk Kıray |
Yapay zeka ile oluşturulmuş fotoğraf sergisi ve film gösterimi, yüz yüze bir sohbet ile devam etti. Günün sunumunu üstlenen Güzin Abraş'ın usta moderatörlüğünde Uzman Psikolog Saliha Türksöz Kaplan ve Nilüfer Kent Konseyi Başkanı Doç.Dr. Mustafa Berkay Aydın dijital dünyanın ortasında şaşkınlıkla kalakalan insan hallerimizi anlattı bize.
Artık bizler sanal kalabalıkların gerçek yalnızları değil miyiz?
Sanal dünyanın birer yalnız ferdi olarak oluşturduğumuz sanal kalabalıklarda yalnız yaşamayı ve bireysel davranmayı, içi boş bir sohbettense susmayı biz tercih etmedik mi?
Heyecanımız da eskisi gibi değil, sabrımız da, tahammülümüz de, toleransımız da.
Hayatımız 30 saniyelik "NEXT!" kaydırmacaları ile akıyor.
Telefonsuz yaşayamıyoruz diye sızlanacağım ama artık telefon "sadece telefon" değil. Banka, posta servisi, galeri, arşiv, hesap makinesi, yol tarif edici, akıl hocası, ansiklopedi, kütüphane ve dahası. Kısacası telefon her şeyi barındıran BİR şey! O yüzden de gözümüzün önünden ayırmamamız çok normal. Ve artık ev telefonu yok. Ve henüz telepati ile anlaşamıyoruz! Ve bu küçücük makine büyük kolaylaştırıcı.
Üstelik onu telefon olarak pek kullanmıyor, birbirimizle konuşmaktansa yazışmayı ya da sosyal medyada kaybolmayı seviyoruz. Hatta ChatGPT çıktı çıkalı insanlar onunla konuşmayı sever oldu. Çünkü ChatGPT dinliyor, anlıyor, cevap veriyor, yorulmuyor, kırılmıyor, darılmıyor, sabırlı, nazik ve bilgi deposu bir bilge. (Zamanında ChatGpt'nin gelene geçene galiz küfürler savurduğu günlerini de unutmuyoruz tabii ki! Sonra ayar çekildi de kibar oldu. Yani bu durum onun marifeti değil, yine insanın marifeti. Korkutucu olan ise hakkımızdaki her şeyi kaydetmesi, unutmaması ve Yapay Zekâ "şahıslarının" kendi aralarında iş çevirmeye başlamaları. Bu da mı GOL değil ha, bu da mı GOL değil?)
Çünkü insanlar karşısındakini dinleyip anlamaktansa kendilerini anlayan dinleyen birilerini istiyor. Kimse karşısındakine laf anlatmak istemiyor. Çünkü insanlar yorgun, bıkkın ve üzgün. Çünkü insan, "İNSAN"...
Müfide İnselel'in Yok Öyle Bir Sevgili şarkısında "Bu ben de değilim ne yazık ki!" dediği gibi, kimse artık "kendi için istediği "ChatGPT kişisi" gibi bir kişi değil. Çünkü artık insan istenen değil, isteyen olmayı seçti. Çünkü ekranın ışığı büyüdükçe insanın gölgesi küçüldü. Çünkü artık sanal dünya ne kadar sanal, gerçek insan ne kadar gerçek anlaşılmıyor.
Çünkü artık kişisel gelişimcilerin pompaladığı "biricik, eşsiz, mükemmel şahıs" olarak kimseyi kendine muhatap almıyor.
Çünkü artık eskisi gibi mahalledeki birkaç kişi değil gözünün önündeki; koskoca bir dünya ve sonsuz sayıda seçenek serili önünde.
E göz bu; dönüyor haliyle. O zaman da her seçenek, tıpkı kendisi gibi, önemsizleşiyor. Herkes çok çabuk vazgeçiyor, başkalarının vazgeçileni olmayı da pek önemsemiyor.
"Dünyanın öbür ucuyla bağlantı kurarken, yanı başımızdakini duyabiliyor muyuz?" sorusunu da "Kardeşin duymaz el oğlu duyar" diyerek farklı bir açıdan cevaplarken, en yakınındakinin sesini duymayıp da en uzaktakinin sesine kulak vermesinin yeni bir şey olmadığını bir kez daha üzülerek sorgulayalım...
****
Program bitip Tayyare Kültür Merkezi'nden Şehreküstü Metro İstasyonu'na yürürken, tek tük açık kalmış esnafın dükkanları önüne attıkları taburelerde, hepsi kendi telefonundan ayrı ayrı aynı maçı izlediklerini gördüm.
Metrodaki klasik manzara yine eldeki telefona eğilmiş başlar idi.
Nilüfer İstasyonu'na vardığımda Bursaspor-Batman Petrolspor maçı sona ermiş, maçı Üç Fidan Parkı'ndaki dev ekrandan topluca izleyenler dağılmaya başlamıştı.
Yalnızlığı sevdiğimiz gibi birlikte olmayı da seviyoruz dedim.
Seçilmiş yalnızlık ve gönüllü birliktelik sağlıklıydı.
Kalabalıklar içindeki yalnızlık ve gönülsüz birliktelik ise adeta bir işkenceydi.
Bu hayat bize neler sunuyor, bizden neler alıyordu.
Teknolojiyi araç olarak kullanmak, onun kölesi olmamak lazımdı.
Lakin "Bir ürün için bedel ödemiyorsan orada ürün sensin" söylemini de unutmamalıydı.
Küçük küçük gönüllü yüklemelerle koskoca bir veri havuzuna döndürdüğümüz bu âlemde yaşamayı severken şimdi artık boğulmaktan korkuyorduk.