Henüz 13 yaşlarında, belki daha küçük bir çocukken babamın okuduğu kitaplar arasında bulunan Kastil Büyücüsü kitabını okumuş; Engizisyon işkenceleri sahnelerinden çok korkmuştum.
O yaşta ne Endülüs ne de İspanya tarihi üzerine bir bilgim vardı. İspanya benim için Akdeniz'in kuzeyinde, Avrupa'nın en batısında, İber yarımadası üzerinde hem Akdeniz'e hem Atlas okyanusuna kıyısı olan, boğa güreşleri ile müziği ve danslarıyla meşhur bir ülkeydi. Başkenti Madrid, Afrika ile Avrupa arasındaki boğaz ise Cebelitarık idi. Ha, bir de Kristof Kolomb...
Özge Ersu'nun 2026 Gezileri programında "Endülüs" gezisini görüp katılmaya niyetlenince, Kastil Büyücüsü kitabını bir kez daha okumak istedim. Ancak baba evimdeki kitabın yerinde yeller esiyordu. Neyse ki imdada Nadir Kitap yetişti ve tam da benim okuduğum, 1955 basımı kitap elime geçti. Yola çıkana kadar hem Kastil Büyücüsü'nü hem de Özge Ersu tarafından gezi öncesi evlerimize gönderilen hediye paketinin içinden çıkan Endülüs'e Veda kitabını okudum.
Vandalucia > Andalucia > Endülüs
Gideceğimiz coğrafyanın en güzel mevsiminde, ekim ayının sonlarında Málaga'ya ayak bastık. 23 Ekim'de başlayan gezimiz 31 Ekim'de sona erecekti. Tam 8 gece 9 gün Endülüs'te dolaşacak, Tarık Bin Ziyad'ın 711'de Afrika'dan Avrupa'ya geçmesi ve gemileri yakması ile başlayan ve 1492'de Granada'nın düşmesi (Reconquista) ile sona eren, neredeyse 800 yıllık bir tarihin izlerini sürecektik.
Kısacası; 9 gün 8 gece süren gezide, Özge Ersu'nun oluşturduğu rota ile Endülüs'te hem tarihî hem coğrafî hem de gastronomik tam bir tur attık.
İspanya'nın güneyinde, doğudan batıya uzanan Sierra Morena dağlarının altında kalan bölgede yaptığımız bu tura; ziller, şallar, güller, kastanyetler, Flamenko, saraylar, camiler, camiden dönüşmüş kiliseler, minareden dönüşmüş kuleler, her ne kadar silinmeye çalışılsa da her bir köşeden, her bir yüzden yansıyan Arap medeniyetinin izleri eşlik etti.
Özge Ersu'nun zengin anlatımı bilgi dağarcığımıza, ülkenin fotojenisi hem gözümüze hem de kameralarımıza bayram ettirdi...
Málaga'dan çıktık yola
Sabah erken İstanbul'dan kalkan uçağımız Yunanistan'ın kuzeyinden, İtalya'nın topuğundan, Sardunya'nın ortasından geçerek, Akdeniz üzerinden Málaga'ya indiğinde, İspanya'ya bir gün önce inmiş olan rehberimiz Özge Ersu bizleri bekliyordu. Her ayrıntının dakika dakika hesaplanıp aksamadan yürüyeceği ve yürüdüğü gezimiz başlamıştı.
Otobüsümüz kırmızı kiremitli, avlulu beyaz evlerin önünden solumuz kara, sağımız deniz olmak üzere ilerlerken Özge Ersu anlatmaya başlamıştı bile.
Havaalanından Málaga şehrine gelip, bir gün önceden gelerek Malaga'da konaklayan konukları otellerinden alıp; ilk gecemizi geçireceğimiz Granada'ya devam etmeden önce yılın 300 günüm güneşli olan Málaga şehrinde kısa bir tur yapıyoruz.
Yolumuzu bir bankta tek başına oturarak şehri izleyen Málaga doğumlu Pablo Picasso kesiyor. Tek başına oturan Picasso'ya bir fotoğraflık da olsa yarenlik ederken, eserlerinden, en çok da 1937 yılında resmettiği Guernica tablosunun hikâyesini hatırlıyoruz.
Ki daha sonra Özge Ersu bizlere Guernica tablosunun resmedilme hikâyesi ile tablodaki detayları anlatacak ve gezi sonunda (orijinali Madrid'de, Reina Sofia Müzesinde bulunan 7,76 x 3,49 büyüklüğündeki) bu tablonun reprodüksiyonlarını takdim edecektir.
Nazi Almanyasına ait 28 bombardıman uçağı 26 Nisan 1937'de İspanya'nın Guernica şehrini bombalar. Saldırı sırasında 250 ilâ 1600 kişi ölür, çok daha fazla sayıda kişi yaralanır.
İspanyol hükûmeti, Paris'teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya'ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere Pablo Picasso'ya büyük bir duvar resmi sipariş etmiştir. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamlar.
Tablo dünya turuna çıkar. 1939'da Nazilerin Polonya'yı işgalinden altı hafta sonra bu müzede açılan bir retrospektif Picasso sergisinin temel eseri olarak sergilenir.
Bir söylentiye göre; II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris'te yaşayan Picasso, Gestapo tarafından sorgulanır. Bir Nazi subayı ressamın evinde Guernica'nın fotoğrafını görünce, "Bunu siz mi yaptınız?" diye sorar. Picasso, "Hayır, siz yaptınız!" der.
Málaga sokakları ve El Pimpi
Şehre yukarından bakan Gibralfaro Kalesi surlarının altında uzanan şehirde, zeytin ve kauçuk ağaçlarının gölgesinde Málaga Katedrali, Alcazaba, Pablo Picasso Müzesi, Tarihi Meydan, Park Caddesi gibi birbiri ardına sıralanan dönemin mimarîsini yansıtan binalar, çan kuleleri, heykeller, tarihî merkez ile Alcazaba'nın anıtsal Mağribi Kalesi arasında yer alan Roma döneminden kalma antik tiyatro, cıvıl cıvıl meydanlar ve parklar geçerek öğlen yemeğimizi alacağımız "Málaga'nın Oturma Odası" El Pimpi'ye varıyoruz.
El Pimpi, şehrin hafızasını dolu dolu taşıyan ve yaşatan bir mekân.
Her bir duvar, her bir sandalye, her bir köşe buram buram tarih kokuyor. Yukarıda gördüğünüz variller üzerinden Antonio Banderas dahil pek çok tanınmış kişinin imzası mevcut.
Her bir duvar, her bir sandalye, her bir köşe buram buram tarih kokuyor. Yukarıda gördüğünüz variller üzerinden Antonio Banderas dahil pek çok tanınmış kişinin imzası mevcut.
Yemeğin ardından bizi gezimizin en Doğu şehrine, iki gece konaklayacağımız Granada'ya götürecek otobüsümüze doğru yürürken farklı ama benzer bir ülkede olduğum hissine kapılıyorum.
![]() |
| Demokrasi adına yürüyüş yapan (emekli) vatandaşlar |
Granada • Gırnata ve NAR
Granada İspanya'daki son İslam toprağı. Granada düşünce her şey bitiyor. Şehrin isminin anlamı nar. Şehrin armasında da nar var. Bu ismin Magribi dilinde "yabancılar tepesi" anlamına gelen 'Garnathaht'tan geldiği de söyleniyor.
![]() |
| Hotel Palacio De Santa Paula |
Kale Saray • Elhamra
Sabahın erkeninde ve serininde otobüsümüz ile yola çıkarak, Sierra Nevada eteklerindeki Sabika Tepesine kurulmuş olan Elhamra Sarayına ulaşıyoruz.
UNESCO Dünya Miras Listesinde bulunan Elhamra, hem estetik hem matematik şaheseri, kırmızı bir saray.
İslamî Arap mimarisi ile inşa edilen kaleyi, Gırnata/Granada emiri Muhammet Nasır yeniletmiş. Sultan 1. Yusuf 1333'te kaleyi saraya çevrilmiş. 1492'den sonra saraya Rönesans mimarisi eklentileri yapılmış. Otuz kulesi olan saray dışarıdan sade görünüyor. İçerisi ise oya gibi, nakış gibi, dantel gibi işlenmiş.
Sarayı gezerken Yavuz Bahadıroğlu'nun "Endülüs'e Veda" kitabından sahneler canlanıyor gözümde. Granada'nın son dönemleri, saray içi çekişmeler had safhada, Sultan Ebu’l Hasan rahat tahtından kalkıp savaşmak istemiyor(*), Kraliçe İzabella'ya özenen Emire Ayşe, Sultan Ebu’l Hasan'ın yerine oğlu Ebu Abdullah Muhammed’i tahta geçirmeye çalışıyor, İslam Devletleri arasında birlik bozulmuş, parçalanmış, İzabella ile Ferdindand ise Granada kapısında.
İzabella "Granada'yı nar gibi yiyeceğim!" diyor, Granada düşene kadar yıkanmıyor. Böylece adı Kirli İzabel'e çıkıyor. "Kirli Sarı" rengi adını, İzabel'in yıkanmamaktan sararmış çamaşırlarından alıyor.
Kale Saraya Dönüşünce
(*) Endülüs'e Veda kitabında 'saraydan çıkıp savaşmak istememe' üzerine ilginç bir paragraf var.
"Efsaneye göre, Elhamra yapılırken dülgerlerin arasına karışan bir İspanyol papazı, yahut büyücüsü, temel taşlarının arasına bir muska gömmüştü. Bu muska sultanları tembelleştirmek için yapılmıştı. Elhamra'ya bir kere yerleşen bir daha çıkmak istemiyor, ne kadar büyük bir kahraman olursa olsun birden pısırıklaşıyor, duygusuzlaşıyordu."
(Aynı muska bütün sarayların temeline gömülüyor olmalı. Malum; rahatlık insanı atalete sürükler, yaratıcılığını ve mücadele gücünü örseler. Bu da düşmanların ekmeğine yağ sürer. Ve düşman gelip sarayı ele geçirince döngü tekrar başlar.)
Ters Işığın Büyüsü
Elhamra'nın kendi içinde ufak oyunları var. Mesela, bir elçiyi karanlık odada bekletip güneş ışığının düştüğü odaya alıyorlar ve büyülü bir ortam yaratıyorlar. Saraya giren konuklar, güneşin geliş açısına göre hazırlanan makamda sultanı hemen göremiyor, arkadan vuran güneş ışığının gözlerini kamaştırmasından dolayı sultanı sadece bir siluet olarak görüyor, gözleri güneş ışığına alıştıktan sonra sultanı yavaş yavaş görmeye başlıyorlar.
La Galibe İllallah
Gırnata/Granada emirliğinin sloganı olan bu söz, Elhamra sarayının duvarlarında defalarca ve defalarca tekrar edilmiş.
Hatta Yahya Kemal İspanya'da, dışişlerinde görevli iken, saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bu cümleye istinaden, 1928 yılında Elhamra için şöyle bir metin yazmış.
"Dünyanın hiçbir yerinde Allah adını bu kadar çok zikreden sütun, kemer, kubbe, tavan, kapı ve duvara sahip başka bir saray bulmak mümkün değildir."
Bir söylenceye göre Kastilyalıların Sevilla'yı ele geçirmesinden sonra, Granada'daki kalabalıklar "Galip geldi!" diyerek hükümdarı karşılamış. Kastilyalılara yardım ettiği için pişman olan hükümdar ise "Allah'tan başka galip yoktur." sözleriyle cevap vermiş.
Diğer bir teoriye göre, İber Yarımadası'ndaki Müslümanlar arasındaki sürekli çekişme nedeniyle Müslüman halk sonunun yaklaştığını biliyordu ve bu yüzden gelecek nesillere İslam'ın bir zamanlar İberya topraklarını yönettiğini bildirmek için bu cümleyi duvarlara ve kapılara yazmaya başladılar.
Generalife Bahçeleri • Mimarın Bahçesi
Elhamra sarayının yanından başlayarak karşılara kadar uzanan bahçeler Elhamra manzaralı. Bahçeler orijinal olarak Elhamra Sarayı'na direkt bağlantılı olarak inşa edilmiş ancak zaman içinde bu iki kompleks birbirinden erozyonla oluşmuş bir vadi ile ayrılmış.
İslamiyet'te ve dahi cennet tasvirinde su önemli yer tutar. Su hem serinlik veriyor hem suya yansıma ile mimariyi daha iyi yansıtıyor.
Bahçelerin yürüme yolları geleneksel Granada stiline uygun olarak çakıl taşı şeklindeki mozaiklerle döşeli. Bu mozaik taşlar Darro nehri ve Genil nehrinden getirilmiş. Bahçede kolonlar, havuzlar, çiçekler, çeşmeler ve özel pavyonlar var. Cennet ül Arif bahçeleri bir bakıma cennetin kopyası olmuş.
Aslında bu bahçeler saray işgal edilirse kendi kendine yetecek bir bahçe olarak yapılıyor. Seyir terasları tarım arazisi olarak kullanılıyor.
Yani önceleri kale iken güvenlik öncelikli iken sonraları kale saraya dönüşünce zevk-ü sefa önceleniyor.
(Dülger temele bıraktığı muskada ne yazmıştı?)
![]() |
| Aslanlı Avlu |
Aslanlı Avludaki bu 12 aslan Hz. Yakup'un 12 oğlu, Yahudiliğin 12 kavmi olarak tasvir edilmiş. Gökyüzünden akan su aslan ağızları ile yeryüzüne eşit dağıtılıyor. Bu da Emir'in adaletini ve mücahit oluşunu simgeliyor.
![]() |
| Elhamra'dan Albayzin |
Rotamız Granada Katedrali ile Katolik Kral ve Kraliçenin anıt mezarının bulunduğu Royal Chapel.
Katedral ve Şapel
Papa VI. Aleksander'ın dediği gibi "Yüzde yüz Katolik İzabella" / I. İzabel ve kocası II. Ferdinand'ın naaşları,1504'te yapılmaya başlanan Kraliyet Şapeli'nde yatıyor. Şapel 15 yılda tamamlanmış. İzabel ve Ferdinand şapelin bittiğini göremeden ölmüş. Şapelin mimarı olan Enrice Edas, Granada Katedralinin de mimari. Şapelin üzerinde kartal figürü var. Dört İncil'den birinin yazarı olan Yohanna'nın sembolü olan I-F baş harfleri var.
Şapelin yanındaki Granada Katedrali, Ferdinand ve İzabel tarafından, Arap döneminde şehir camiinin bulunduğu yere yapılmış ve şapelden daha az gotik. Edas'ın yanı sıra Diego de Siloe gibi farklı mimarlar işin içine girince gotiklik biraz yumuşamış. Siloe projenin başında 40 yıl kalmış. Gotik tarzda başlayan yapıyı Rönesans tarzına çevirmiş. Böylece Siloe, ilk Rönesans katedralini yapan isim olmuş. İnşaat 1523'te başlamış, 181 ya da 200 yıl sürmüş. Projedeki 4 kulenin 3'ü, zeminin ağırlığı kaldıramayacağı düşünülerek hiç inşa edilmemiş.
Üniversite bitiren kişilerin isimleri katedral duvarlarına yazılmaya başlanmış. Duvarlarda dönemin ileri gelen ailelerinin isimleri ve armaları da var.
Fotoğraf çekiminin yasak olduğu bu yapıları gezmemizin ardından şehirde kendi kendimize dolaşacağımız serbest zamanımız var. Biraz dolaşıp, biraz dinlenip, akşam izleyeceğimiz çok özel programa hazırlanıyoruz.
Mağaralarda Flamenko
Bu akşam, gündüz Elhamra'yı gezerken karşıdan gördüğümüz, Granada'nın en eski mahallesi Al Albaicin/Albayzın'a gidiyoruz. UNESCO Dünya Miras Listesindeki Albayzın'ın labirent gibi dar sokaklardan geçerek Elhamra'yı karşıdan gören Çingene (Gitano) mahallesi Sacromonte'de, kayalar içine oyulu mağaralarda, kökleri Morisko düğünlerine uzanan Zambra Flamenko izleyeceğiz.
Yaklaşık bir saat süren bu gösteri sahnede değil, tam önümüzde gerçekleşiyor. Dansçıların önümüzde dans ederken bedenlerinin titreyişi, yüz ifadeleri, ayak vuruşları, kol atışları, saçlarını savuruşları, eteklerini toplayışları bir kol uzatımı mesafede.
Ekibin içinde geleceğin dansçısı da hem dansçıları izleyerek hem arada ayak vurarak, bilek kıvırarak şimdiden Zambra Flamenkoyu öğreniyor.
Bizim seansımızın sona erişinin ardından dansçılar yeni gösteriye hazırlanır, yeni konuklar mağaraya dolarken, biz de akşam yemeğimiz için soluğu Elhamra'yı karşıdan gören bir restoranda alıyoruz. Yemeğin ardından yürüyerek bir seyir terasına, Mirador de San Nicolás'a çıkıp Abayzın'dan Elhamra'yı fotoğraflıyoruz.
Bizim seansımızın sona erişinin ardından dansçılar yeni gösteriye hazırlanır, yeni konuklar mağaraya dolarken, biz de akşam yemeğimiz için soluğu Elhamra'yı karşıdan gören bir restoranda alıyoruz. Yemeğin ardından yürüyerek bir seyir terasına, Mirador de San Nicolás'a çıkıp Abayzın'dan Elhamra'yı fotoğraflıyoruz.
![]() |
| Albayzın'dan Elhamra |
Arap mahallesinde, Elhamra'yı karşıdan gören, İspanya iç savaşında hasar görmüş ve 2002 yılında yenilenmiş Ulu Camii, İspanya'da ezanın minareden okunabildiği tek cami. İspanya'da 2 milyon Müslüman nüfusun 36 bini Granada'da yaşıyor. İspanyollardan da Müslüman olanlar var ve Ramazan geleneği yaşanıyor.
Elhamra ile Albayzın'ı ayıran vadinin kenarındaki meşhur Darro sokağının ismi, Roma döneminde sokağın yanında akan derenin yatağında altın arayanlar varmış. Darro adı da Auros'tan Adarro'ya, oradan da Darro'ya dönüşmüş.
Darro sokağı üzerinde, kraliyet hamamlarından daha küçük diye El Banyoella (Novel / Novella gibi) denen banyo, korunarak kalmış. Çünkü İspanyol istilasının hemen ardından üzerine ev yapılmış.
Reconquista'nın bedelini ödeyenler
Zaten İspanyollar "temizlik" hareketine önce Çingeneler ve Yahudiler ile başlar, Müslümanlara ses etmezler. Sonra işler çığırından çıkar ve Müslümanlar da bu "temizlik" hareketinden nasibini alır.
Engizisyon mahkemeleri, aşırı güçlenen kilise, işkenceler, cadı avı, Müslümanlıktan Hırıstiyanlığa dönen ya da döndüğünü söyleyen Moriskolar, zorunlu göç yapıyoruz diyerek gemilere doldurulan ve denizin ortasında denize dökülüveren biçareler...
Yolculuk Cordoba'ya
Gezimizin üçüncü gününde bir gece konaklayacağımız Cordoba'ya hareket ediyoruz. Ancak yolumuzun üzerindeki, terk edilmiş tren istasyonu Baena'ya da uğramadan geçmeyeceğiz.
![]() |
| Baena |
Zeytin üretiminde İspanya 8 milyon ton ile dünya ölçeğinde hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye ise yılda 3.5 ton zeytin üretiyor. Oysa iklim ve coğrafya neredeyse aynı.
Zeytinyağında da birincilik İspanya'nın. İkinci sırada Türkiye, üçüncü sırada İtalya var.
Ülkemiz zeytinlikleri imara açar, zeytinciliği de bilimsel metotlarla yapmayı önemsemezse, sanırım sıralama her geçen yıl aleyhimize değişecek. İnsanımız 1 kg zeytin, 1 litre zeytinyağı alamayacak. Sonunda "Zeytinyağlı yiyemem aman şarkısı"nın altındaki maksat nihayet hasıl olacak...
İspanya Fas zeytinciliğini nasıl baltaladı?
Fas halkı da maksat kurbanı. Halk, "İspanya halkı zeytin ağacından yapılma mobilya istiyor" diyen ve 1'e 7 veren İspanyollara zeytin ağaçlarını keserek teslim edince Fas zeytinciliği sizlere ömür...
Selâmınaleyküm Córdoba • Kordoba • Kurtuba
Baena nefeslenmesinin ardından bir buçuk saatlik bir yolculukla Cordoba'ya ulaşıyoruz. Gezimizin en kuzey noktasındayız. Córdoba şehri kendini adeta kuzeyindeki Sierra Morena silsilesine yaslamış. Guadalquivir (Vadiyü'l Kebir) nehri üzerindeki köprüden geçerek tarihî şehir merkezine giriyoruz. O köprü üzerinden atım ile rahvan yürüyüş geçtiğimi hayal ediyorum. Zamanlar birbirine karışıyor...
Kulelerle korunan köprü ve köprünün bitiminde şehrin görünümü son derece davetkâr. Hiç nazlanmadan bu davete (yürüyerek) icabet ediyoruz. 1984 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınan tarihî Roma köprüsü 331 metre uzunluğunda ve köprüyü Baş Melek Rafael heykeli koruyor.
Köprünün sağında eski tip bir değirmen göze çarpıyor. Tam karşıda bir taç kapı, kapının sağında ise devasa büyüklükteki Mezquita-Catedral de Córdoba / Kurtuba Camii görünüyor.
Şehir, Senatörler Şehri Felsefeciler Şehri olarak anılmış. Müslümanlar gelene kadar şehre Vizigotlar sahipmiş.
Cordoba yüzyıllar önce Yahudi, Müslüman ve Hıristiyan toplulukların bir arada barış içinde yaşadığı, o dönemde cadde aydınlatmasına sahip, hamamları olan, dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri imiş. Avrupa'da kağıdın imal edildiği ilk şehir olan Córdoba, birçok bilim insanı, filozof ve sanatçının katkısı ile Avrupa'nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Şehirde, 700-900 yılları arasında 600’ün üstünde kütüphane ve bir milyon üzerinde el yazması kitap mevcutmuş. O kütüphaneden 30 cilt kitabın kurtarıldığı söyleniyor.
(Yok olan o kütüphanelerin ve kitapların üzerinden geçen yaklaşık bin yılın ardından Córdoba Public Library - Córdoba Halk Kütüphanesi 12 Temmuz 1842'de, 1835-1837 yılları arasında elden çıkarılan manastır, kilise ve manastırlara ait tüm fonları envanterlemek ve gruplandırmak için oluşturulan bilimsel komisyonların koruması altında kurulmuş.)
At nalı şeklinde taş kapıların altından geçerek Yahudi Mahallesi Juderia de Córdoba sokaklarında kayboluyoruz. Her yer ne kadar süslü, her köşe ne kadar özenli, yerler ne kadar temiz, sokaklar ne kadar dar, ufacık meydanlar ne kadar sürprizli ve yemekler ne kadar leziz...
Yürüyüşümüze bilim insanlarının ve Seneca, Meymün gibi filozofların heykelleri eşlik ediyor.
Bir gece kalacağımız Córdoba'da öğle yemeğimizi de akşam yemeğimizi de otelimize yürüyerek gidebildiğimiz yakınlıkta restoranlarda alıyoruz. Menüler özenle seçilmiş. İçecek konusu sınırlanmamış...
Sabah otelden ayrılıyoruz ancak şehirden ayrılmıyoruz. Daha Kurtuba Camii'ni göreceğiz.
Kurtuba Camii
Camide sahın usulü kolonlar sıra sıra sıralanmış. Caminin içi bu kolonlar ile bir ormana benziyor. Kolonları birbirine bağlayan kemerler sadece bu camiye özel olarak çift at nalı şeklinde ve kırmızı tuğlalar ile beyaz mermerden oluşuyor. Bu da ortaya palmiyemsi bir görüntü çıkartıyor. Sanırsınız ki Kurtuba Camii'nin içinde 856 palmiyelik bir orman yaşıyor.
Sanki nokta oyunu oynar gibi, yavaş yavaş büyüyen camide kolon sayısı en iyi zamanında 1100 imiş. Zaman içinde sökülerek bu sayı 856'ya düşmüş.
Caminin içi iki, caminin dışı bir futbol sahası büyüklüğünde.
Camide 40 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş Caminin kıblesinde 40⁰ hata var. Ancak bu hata camiyi nehre sıfırlamak istedikleri için bilinçli yapılmış. Eski Roma şehri de nehre sıfır olduğundan bozmamışlar.
Caminin kubbeleri, üzeri imzalı kolonları, kemerleri, tavanları, zemini, ibadet bölümleri ve perspektifi son derece etkileyici.
Cami aslında 600'lerde kilise olarak inşa edilmiş. 711'de başlayan Müslüman istilası ile Cordoba Müslümanların eline geçince 786-1146 yılları arasında çeşitli eklemeler yapılarak cami olarak kullanılmış. Reconquista ile Cordoba Camii tekrar kiliseye dönmüş ve Cordoba Katedrali olarak kullanılmaya başlanmış.
Caminin kiliseye dönüşmesi için emir veren 5. Karlos, yani Şarlken, yapılanı görünce kızmış. "Dünyada eşi benzeri olmayan bir şeyin içine her yerde görülebilecek bir şeyi inşa etmişsiniz, mahvetmişsiniz!" demiş.
![]() |
| At nalı şeklindeki Mihrabın Mozaikleri, Mozaik ustası ile birlikte Bizans döneminde İstanbul'dan gelmiş. |
Kendi inandığına inanmayanı yok etmenin mantığı sadece güç sahibi olmak istemekle açıklanabilir. Sonuçta sen de onun inandığına inanmıyorsun değil mi?
Müdeccenler • İspanya Müslümanları
Granada 1492'de düşmüş olsa da Müslümanlar Endülüs'te yaşamaya devam etti. İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk fark etmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen vatanlarını terk etti. Böylece Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.
Moriskolar • İspanya'nın Gizli Müslümanları
1500'lerde Endülüs tamamen yok edildikten sonra, diğer sürülenler gibi İber yarımadasından, yani vatanlarından sürülmek istemedikleri için Hristiyanlığa dönen Müslümanlara Morisko deniyor. Daha sonraları bu unvan, Katolik olarak bilinen fakat gizlice Müslümanlığı yaşamaya devam ettiğinden şüphelenilenlere karşı kötüleyici bir anlamda kullanılmaya başlanıyor.
Atlının Türküsü
Kurtuba'ya, İspanya İç Savaşı'nın başlangıcında (1936'da) 38 yaşında iken öldürülen Federico García Lorca'nın "Atlının Türküsü" (Canción de jinete) şiiriyle veda edelim.
Kurtuba.
Uzakta tek başına.
Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya.
Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında.
Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya.
Kurtuba.
Uzakta tek başına.
Bu şiir Türk edebiyatına Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Eyuboğlu tarafından kazandırılmış.
Beyaz Endülüs'ten bir bukle
Camiden ayrılışımızın ardından otobüsümüz ile buluşup Sevilla'ya doğru yola çıkıyoruz. Ama durun, Sevilla'ya hemen girmeyeceğiz. Rotamızın üzerinde masal gibi bir minik beyaz şehir var. Carmona!
Ve bu şehirde eski bir değirmen binasında hizmet veren Michelin yıldızlı bir yerel restoran var. Molino de la Romero!
Tahmin edeceğiniz üzere yemekler hazır olana kadar ben hızlıca şehrin sokaklarına dalarak, bu daracık, bomboş ve tertemiz sokaklarda kısa bir tur attım. İçimde bir soru döndü durdu. "Neden bizim köylerimiz, şehirlerimiz böyle değil? Hiç mi estetikten ve temizlikten nasibimizi almadık? Hani temizlik imandan gelirdi?
Cevap basitti: Gelişmiş ülkeler sokaklara, caddelere, toplu yaşam alanlarına önem veriyor; gelişmemiş ülkeler ise sadece evlerinin içini önemsiyor, sokakları çöplüğe çeviriyordu.
Restoranımızın olduğu yere geri geldiğimde yukarıdan aşağıya şöyle bir baktım ve o anda Mardin'de, Kasımiye Medresesi'nden aşağıya baktığımı, yine o anda düşündüğüm gibi birisi bana "Dünya düz müdür?" diye sorsa, "He valla düzdür!" diye cevaplayacağımı hatırladım.
Karnımızı doyurup biraz nefeslendiğimize göre şimdi artık Sevilla'ya doğru yola çıkabiliriz.Cordoba Sevilla yolunda Işık Kulesi
Sevilla ile Córdoba arasındaki yolculuğumuz esnasında Özge Ersu bize uzaklarda bir yerde "parlak ışık kulesi"ni işaret etti ve kulenin çalışma sistemini anlattı.
Gemasolar Güneş Enerjisi Santrali'nde, kule etrafına dizilen binlerce devasa ayna (heliostat), güneş ışınlarını merkeze, yani yüksekteki kuleye doğru odaklar. Buraya yansıyan güneş enerjisi normalin bin katına kadar yoğunlaşır ve kule üzerinden devasa, göz alıcı parlak bir ışık demeti/parlama yayılır. Kulede toplanan bu yoğun ısı, 500 dereceyi aşan sıcaklıklardaki erimiş tuz dolu depolarda saklanır. Bu sayede güneş battıktan sonra bile gece boyunca bu depodaki ısıyla türbinler çalıştırılarak kesintisiz elektrik üretilebilir.
Bu teknolojik bilgi ve görsel ziyafet sonrası biraz moralinizi bozayım. Her şey ve her yer de masal aleminden çıkmış gibi değil elbette. Zaman zaman şehre giriş manzaraları hiç romantik değil mesela. Kapatılmış balkonları ile böyle bir bina gördüğünüzde, tipik bir Türk şehrine girdiğinizi düşünebilirsiniz. Benziyoruz demiştim ama...
Neyse ki bu binalar azınlıkta. Şehirler çok ama çok temiz ve çok derli toplu, çok süslü, çok estetik.
Sevilla (Seviyya) • İşbilye
Gezimizin dört, beş ve altıncı gecelerini, üç gün üç gece Sevilla'da geçirmek demek, Sevilla'nın keyfini sonuna kadar çıkartacağız demek. Diğer şehirlerde olduğu gibi burada da otelin şehrin merkezinde olmasının konforu ile yaşam alanlarına iki adımda ulaşabileceğiz demek. İster alış veriş yap, ister çay kahve iç, ister şarap. Günü bir İspanyol gibi, halkın arasına karışarak yaşa. Da; ne mümkün! Sokaklar Türk turist kaynıyor. Konuşma duyulmadığı zamanlarda herkes birbirine yabancı muamelesi yapıyor. Arkasından biri yanındakine Türkçe bir şeyler söyleyince, Aaa Türkmüşsünüz diyerek kahkaha atılıyor. Böyle durumlarda karşıdakinin yabancı sanılıp fütursuzca Türkçe konuşulması komik olaylara sahne oluyor. (Bizzat yaşadım.)
Üç gün üç gece boş gezeceğimizi düşünmeyin. Özge Ersu bizi asla boş bırakmaz. Kimsenin aklına gelmeyen icatlar ile başımıza iş çıkartıp bizi hayal edemeyeceğimiz ortamlara, hayal edemeyeceğimiz kılıklara sokar.
Şimdi onları düşünmeyelim ve Guadalquivir nehri kıyısında, Torre del Oro • Altın Kule manzaralı bir restoranda akşam yemeğine gidelim. Sabah ola hayrola...
Sabah yürüyerek meydanlardan geçip İspanya İmparatorluğunun denizaşırı topraklarıyla ilgili pek çok belgeyi barındıran Archivo General de Indias'a giriyoruz. Arşivde 43 bin dosya, 8 bin harita, 80 milyon yaprak belge var.
![]() |
| Bu sandık kaç kilitle kilitleniyordur? |
Bina ve arşiv 1987’den bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde.
Arşiv binasının ardından tekne gezisi için, bir gece önce karşısında yemek yediğimiz Torre el Oro Altın Kule önündeyiz. Hava hafif serin ve bulutlu. 1220'lerde yapılan Atın Kule 36 metre yükseklikte. Eskiden Amerika'nın keşfinden sonra Amerika'dan ülkeye akan altınların bu kulede tutulduğu söylentisi varmış. İslam devletinin zenginliğini göstermesi için bu kulenin altınla kaplandığı da söyleniyormuş. Gerçek ise 2005 restorasyonunda ortaya çıkmış. Preslenmiş saman ve kireç harcı kulenin güneş ışığında parlamasına neden oluyormuş. Bir de suya yansıması...
Guadalquivir Nehri üzerindeki bu "antik tekne", Ferdinand Magellan ve Juan Sebastián Elcano komutasında 1519-1522 tarihleri arasında dünyayı ilk kez dolaşan tarihî Nao Victoria gemisinin birebir boyutlardaki replikası imiş. Evet evet, okyanusları bu ceviz kabuğu benzeri ahşap tekne ile turlamışlar.
Tekne gezisinin ardından dünyanın en büyük Gotik eserlerinden olan Sevilla Katedrali'ne rezervasyonlu olarak gireceğiz.
İçinde Kristof Kolomb'un "toprağa değmeyen" mezarının da bulunduğu katedral, dünyanın en büyük üçüncü katedrali. 12. yüzyılda Almohad Hanedanlığı döneminde büyük bir cami olarak inşa edilen yapı, Sevilla'nın Hristiyan yönetimine geçmesi (Reconquista) sonrası 1402-1506 yılları arasında devasa bir katedral olarak yeniden şekillendirilmiş ve inşası tamamlandığında, yaklaşık bin yıldır dünyanın en büyük kilisesi unvanını elinde tutan Ayasofya'yı geride bırakmış. Ayasofya'dan bildiğimiz uçan payandalar burada da kullanılmış.
Cami döneminden kalan 104,5 metre yüksekliğindeki minare, üzerine eklenen çan kulesi ile katedralin bir parçası olmuş. Kulede her türlü mimari görülüyor. Gotik, İslami, Rönesans.
Müezzinin kuleye at sırtında rahatça çıkabilmesi için basamak yerine 34 adet eğimli rampa tasarlanmış.
Katedral 1980'den bu yana UNESCO Dünya Miras Listesinde. Süslemeler Güney Amerika'dan gelen altınlarla yapılmış.
Kristof Kolomb'un dört kral figürü tarafından omuzlarda taşınan ihtişamlı anıt mezarı da Sevilla Katedrali içinde yer alıyor.
![]() |
| Tabut dört kral tarafından taşınıyor |
Sevilla Katedrali'nin ihtişamından sıyrılıp sakin sokaklarda serbest zaman değerlendirmesi yaparken karşıma bu sefer de ihtişamlı kauçuk ağacı çıktı.
![]() |
| Las Setas |
Arkitektuel sayfasında yer alan bilgilere göre burası eskiden bir pazar yeri olarak kullanılıyormuş. Meydanın yıkılmasından sonra 30 yılı aşkın süre şehrin göbeğinde bir boşluk olarak durmuş. Alman mimar Jürgen Mayer tarafından tasarlanan ve 2011 yılında tamamlanan bu fütüristik yapı, dünyanın en büyük ahşap strüktürü (yapısı) olma unvanına sahip. Ahşap elemanların örülerek birbirine geçmesi ile oluşturulmuş bir kanopi (gölgelik) olan ve ‘Şehir şemsiyesi’ anlamına gelen Metropol Parasol, meydanın üzerine yerleştirilmiş bir örtü görevi görüyor. Yapıyı oluşturan ahşap kafes sistem, betonarme temeller üzerinden yükseliyor. Ahşap kanopinin üzerinde, bazı bölgelerde yükselip bazı bölgelerde kanopinin altına giren yürüme yolları bulunuyor.
Yarın buraya gelip yapı hakkında bilgilenecek, dev şemsiyenin altındaki bir sahnede Flamenko izleyecek, ardından akşam yemeğine geçeceğiz.
Ama onları yapmadan önce Sevilla'nın son gününde çok önemli bir işimiz var. İspanyol kıyafetleri ile Plaza de España'da salınmak...
Nasıl mı olacak? Gelin anlatayım.
Gezinin başlama tarihinden bir ay kadar önce Özge Ersu erkeklerden şapka ölçüsü de dahil olmak üzere hepimizden kıyafet ölçülerimizi istedi. Çünkü hepimize özel İspanyol kıyafeti dikilecekti.
Sevilla'daki bu son günümüzde lobiye, geceden odalarımıza bırakılmış olan kıyafetlerimizi giymiş, küpelerimizi takmış, şalımızı omuzumuza atmış olarak indik.
Bizi lobide bekleyen ilgililer eksik gedik tamamlama, saça gül takma, şalı omuzlara yerleştirme gibi işlerde hepimize yardımcı oldular. Hazır olduğumuzda dörderli gruplar halinde otelin önünde bekleyen faytonlara binerek İspanya Meydanı'na doğru yola çıktık. Sabah sabah yedi faytonun Flamenko kıyafetleri içinde birilerini taşıdığını görseniz şaşırırdınız değil mi? Sevilla halkı da şaşırdı tabii.
Biz kendimizden emin bir halde meydanda faytonlarımızdan inip meydanın ortasında bugüne özel bizimle olan profesyonel fotoğrafçıya poz vermeye başladık.
Bizi gören meydandaki turistler etrafımızı sararak birlikte fotoğraf çekilmek istediler. Baş edemeyince kendileri bizi çekmeye başladı. Önce bizi Flamenko grubu zannettiler. Bir festival için gelmişizdir ve belki de dans edeceğizdir diye düşündüler. Çünkü hepimiz kıyafetleri giyip gülleri saçımıza takınca İspanyol havasına bürünüverdik. Demiştim pek farkımız yok diye ama değil mi? Bir kez daha diyeyim...
Fotoğraf çekiminin ardından yürüyerek Santa Cruz mahallesine geçtik. Orada bizi bekleyen üç kişilik müzik ekibinin hem çalıp hem söylediği ezgiler ile Murillo Bahçelerinde yürüyerek bizi almaya gelen otobüsümüze bindik. Otobüs bizi, otelin önüne kadar giremediği için her zamanki noktada bıraktı, biz yine oradan otelimize Flamenko kıyafetleri içinde salına salına yürüyerek döndük. Bu kez daha da kalabalıklaşmış olan sokaklardaki insanlar daha çok baktı. Otele döndük, kıyafetleri teslim ettik. Neşemiz ve keyfimiz yerindeydi...
Akşam üzeri yine yürüyerek önce Las Setas'a, ardından Flamenko izleyeceğimiz mekâna, sonra da aracımız ile akşam yemeğine geçtik.
Artık gezimizin sonlarına yaklaşıyoruz. Yedinci günün programı 29 Ekim'de Sevilla'ya veda ile başladı. Otelden ayrılışımızın ardından Cumhuriyet Bayramımızı İstiklâl Marşımızı söyleyerek ile kutladık.İstikamet Atlantik
Rotamızın en doğusundaki şehir Granada idi, şimdi ise en batıdaki şehre, Cadiz'e doğru gidiyoruz. Önce yolumuzun üzerindeki Jerez şehrine uğrayıp safkan Endülüs atlarının eğitildiği Kraliyet Binicilik Sanatı Okulunun gösterisini izleyeceğiz. Gösteri öncesi atların eğitildiği tesisleri gezecek, ahırları görecek, koşum takımlarından at süslerine ve at arabalarına kadar atçılıkla ilgili malzemelerin sergilendiği müzeyi ziyaret edeceğiz.
Bize özel açılan bu programda atlara dokunmak ve onlara bu kadar yakın olmak hepimizi mutlu etti. Atların kimisi durgun, kimisi umursamaz, kimisi de şımarıktı.
Gösterinin başlama saati geldiğinde ön sıradaki yerlerimize oturarak müzik eşliğinde farklı biçimlerde yürüyen, dans eden, binicisinin komutuyla şaha kalkan atları izledik.
Binici at üzerinde, binici yerde ve at arabası ile üç farklı biçimde yapılan gösteriler büyük alkış aldı. Her gösteri sonunda binicilerin şapkalarını vakur bir şekilde çıkarıp kraliyet locasını selamlamaları çok etkileyiciydi.
Dört yaşında eğitilmeye başlanan bu hayvanlar üzerinde büyük bir emekleri vardı.
Gösterideki atlar son derece sağlıklı ve eğitimli idi.
Gösteriden ayrılıp dışarı çıktığımızda, kapıda bekleyen faytona koşulmuş atlara gözüm gitti. Ne yazık ki fayton atları, gösteri atları kadar şanslı değildi.
Reconquista, Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma.
"Duvande-Duvende'de kalmak", dansçının tam olarak flamenkoya odaklanması. Sabah kahvaltılarımız otelde, öğle ve akşam yemeklerimiz yerel lezzetler ile buluştuğumuz restoranlarda idi. Karides, kalamar, balık, kırmızı et, paneler, soslar, peynirler, Churro, tatlılar, dondurmalar ve tabii ki TAPAS...
Flamenkoda yüzde seksen ağıt var. Herez'den çıktığı söylenir.
Kastanyette, sol el daha az ses, sağ el daha çok ses çıkartır.
Ole, Allah nidasından kalma olabilir.
14:00-16:00 arası Siesta saatlerinde şehirler boşalıyor. Dükkanlar kepenk indiriyor, kapısına kilit vuruyor. Turistmiş, alış verişmiş, kazançmış, kayıpmış, kimse umursamıyor.
Şallar ve yelpazeler ile seramik çanak çömlek turistik dükkânların baş köşesinde.
Zeytinliklerde güneş panelleri kurulmuş. Böylece aynı araziden iki farklı ürün elde ediliyor.
Yayalar olması gerektiği gibi yaya geçitlerini kullanıyor. Şuradan karşıya koşturuvereyim demiyor. Tüm sistem yaya öncelikli olduğu için araçlar geçiş önceliğini her zaman yayaya veriyor.
Sokaklarda dolaşırken bolca Türkçe konuşma duyduk. Çünkü 29 Ekim tatilini hafta sonu ile birleştiren Türkler Endülüs'e akın etmişti. Adeta RE-Reconquista yaşanıyordu.
Cordoba'nın kardeş şehirleri arasında Türkiye'den Adana, Hatay ve Konya var.
Camiler kilise, minareler çan kulesi olmuş.
Hıristiyanlık her alanda baskın şekilde vurgulanıyor.
Kapalı avlulu evler ile muhafazakârlık devam ediyor.
Porta kapılar hiç yabancı değil.
Demleme çay yok. Sallama var.
Şehirlerde çeşmeden su içilebiliyor. İspanyol hükûmeti ve Avrupa Birliği standartlarına göre kamu sularının yaklaşık %99,5'i güvenlik açısından içme suyu kriterlerini karşılıyor.
Sevilla Katedralinin içindeki org altı bin borudan oluşuyor.
Avrupa'da yaşanan olaylar Madrid'de de yaşanıyor ama Güney şehirleri sakin.
Biz Sevilla'da iken (28 Ekim 2026) Madrid'den Sevilla'ya gelmekte olan bir hızlı tren, sinyalizasyon hatası sebebiyle önündeki trene çarptı ve kazada 70 kadar kişi can verdi. İspanya'da olduğumuzu bilen dostlar hepimize mesaj yağdırdı.
Bu yazıyı yazarken gezdiğimiz tüm şehirleri, oraları 360⁰ ve beş duyum ile görmüş, gecesini gündüzünü yaşamış biri olarak, Google Earth üzerinden bir kez daha inceledim. Şimdi her şey daha anlamlı.
Görülecekler görülmüş, öğrenilecekler öğrenilmiş, gidilmiş yerlere bir kez daha, bu kez koşmadan, gidilmeli ve sokaklarında kaybolunmalı...



.jpg)
.jpeg)








.jpg)





























































.jpg)








