14 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Asırlık Hak Mücadelesi

31 Aralık 1929

Mert Rüstem Koleksiyonuna ait bu fotoğraf 1930'a girerken Türkiye'nin fotoğrafı, aşağıda okuyacaklarınız ise 2030'a ilerlerken gerileyen Türkiye'nin fotoğrafı…
Nasıl mı?
İşte böyle:
Biz bir salon dolusu insan, Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi tarafından Bursa Barosu, Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliği ile düzenlenen '100. Yılında Medeni Kanun ve Kadın Paneli'nde kadın haklarını ve miras hukukunu medenî medenî konuşurken, Bursa'da bir kadın, öğretmenlik yaptığı okulun çıkış saatinde eski nişanlısı tarafından vuruldu
Yazı bu kadar. Dağılabiliriz.

"Hiç mi ilerlemiyoruz?"
Her sözün boşa düştüğü, her cümlenin anlamını yitirdiği zamanlar olur hani; yukarıda yazdığım haberi okuduğum zaman "Biz neyi konuşuyoruz ki?" dedim kendime. Sonra da; "İşte tam da bunu konuşuyoruz!" dedim. Yine ikna olmadım ve kendime şunu sordum: 
"Peki neden bir asırdır konuşuyoruz, hiç mi ilerlemiyoruz?" 
Ve kapaktaki fotoğraftan utandım...

"Kötülük, bir başkasını görmezden gelmektir"
Malum; birçok ülkeden önce teslim edilmiş hukukî haklarımız ve birçok ülkeyle eşit kanunlarımız var. Var da; kadınlar yüz yıl sonra neden hâlâ görmezden geliniyor, neden hâlâ ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, neden kadınlar hâlâ insanca yaşamak için tırım tırım tırmalıyor, nedir bu mücadele, niye bu kadar yoruyorsunuz bizi?
Ve neden doğuştan gelen yaşama hakkımız dahi bir erkeğin namlusunun ucunda? Bir erkek bir kadını delik deşik etme, psikolojiğinden ekonomiğine çeşit çeşit şiddet uygulama hakkını nereden alıyor?
Sadece ERKEK doğmuş olduğundan mı?
Diyeyim dedim; hiç kimse kendi inisiyatifi dışında sahip olduğu özellikleri sebebiyle yüceltilemez de aşağılanamaz da...

"BEN ve benim dediklerim, benim isteklerim!"
Maalesef ki bu kanun tanımazlıktan öte bir şey. Bu, bir insanı hiçe saymak. Bu, saf kötülük. Bu, cezasız kalacağını, toplum tarafından dışlanmayacağını bilmek. Bu bir empati yoksunluğu, bu bir özgüven fazlalığı, bu bir ego şişmesi, bu bir "ben"lik hadisesi. 
"BEN ve benim dediklerim, hep benim isteklerim!"

Yaşadığım kızgınlıkla lafı çok uzattım. Şimdi artık paneldeyiz…

Tijen Sözeri Barın
Medenî Kanun Yüz Yaşında
Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Başkanı Tijen Sözeri Barın'ın açılış konuşmasıyla başlayan 100. Yılında Medenî Kanun anması etkinliğine, Bursa CHP Milletvekilleri Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve Hasan Öztürk, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Direkçi, Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Metin Tunçel, Mudanya Belediyesi Başkan Yardımcısı Av. Baran Güneş, Bursa Barosu, Bursa Barosu Kadın Hakları Merkezi, Kent Konseyi Başkanları, siyasi partilerin kadın kolları, BTSO Eğitim Komisyonu, STK üyeleri ve başkanları ile Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer katıldı.
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Tijen Sözeri Barın, "Bugün burada sadece 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun'un yıldönümünü kutlamak için değil, bir milletin tebaadan vatandaşa, bir kadının ise hür bir bireye dönüşme devrimini selamlamak için bir aradayız." sözleriyle başladı, "Türk Medeni Kanunu'nun yüzüncü yılı kutlu olsun!" diyerek sürdürdü.  
Medeni Kanun sadece bir hukuk metni değil, Cumhuriyet'imizin çağdaş uygarlık hedefinin temel taşıydı. Kadını her alanda erkek ile omuz omuza getiren bir devrim, laikliğin ve demokrasinin en büyük teminatıydı. Atatürk, "Medeni hukukta takip edeceğimiz yol medeniyet yolu olacaktır!" demişti. TKB Bursa Şubesi bu büyük hukuk reformunun sadece koruyucusu değil, hakların daha ileriye taşımanın temsilcileriydi. Biliyorlardı ki Medenî Kanun zayıflarsa demokrasi zayıflar, kadın geri kalırsa toplum karanlığa gömülürdü.  

Medenî Kanun Medeniyet Demektir 
Açılış konuşmasının ardından TKB Bursa Şubesi üyelerinin "Medenî Kanun"u tanımlayan sözlerinden oluşan kısa bir video izlendi.  
Medenî Kanun demek 'Türk kadının haklarının güvence altına alınması; eşit miras, eşit temsil, eşit yaşam için en büyük güvence; ailede kadın ve erkek eşitliği; kadına yönelik yapısal şiddetin son bulması; çağdaş kadınlarla çağdaş toplum yaratmak' demekti. Medenî Kanun Cumhuriyet'in imzasıydı...
Etkinliğin konukları da panel öncesi kısa birer konuşma yaparak günün anlam ve önemine değindiler.
100. Yılında Medenî Kanun ve Kadın Paneli
Moderatörlüğünü Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'nın yaptığı panelde Dr.Öğr.Üyesi Yasemin Kurtoğlu "Tarihte Medenî Hukuk Örnekleri"Doç.Dr. Aysenur Şahin Caner "Medenî Kanun ve Aile Hukuku"Doç.Dr.Arb.Av. Çiğdem Mine Yılmaz da "Medenî Kanun ve Miras Hukuku" başlıkları altında birer sunum yaptı. 
Panelin kapanış konuşmasını konuşulan konuları özetleyen bir anlatım ile yine Prof.Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa'ya ait idi.

"Tarihte Medenî Hukuk"
Yasemin Kurtoğlu anlatımını kısaca özetlersek: Medenî sözcüğü Arapça medine (şehir) kelimesinden türetilmiş ve medineli (şehirli) anlamına geliyor. (Medeni Hukuk - Şehirli Hukuk) Roma Hukuku'nda Romalılar kuralların sadece Roma şehrinde yaşayanlara (Ius Civile) özgü olmasını uygun görmüşler ve dışarıdan gelenlere uygulamamışlar. Çünkü Romalı olmak, kurallardan yararlanabilmek ve ayrıcalıklı olmaktır. 
M.Ö. 2300'e gittiğimizde ilk yazılı hukuka, medeniyetin başlangıcına varıyoruz. İlk yazılı kanun metni Sümer Kent Devleti Lagaş Kralı Urukagina döneminde yazılmış. O dönem yazılan medeni kanuna göre boşanmak isteyen kocalar devlete 6 şegel boşanma bedel ödemeli (bu kanun erkeklerin şikâyeti üzerine kaldırılıyor), kadın boşanmak isterse nehre atılıyor. Hammurabi kanunlarında ise boşanmak isteyen kadın önce incelemeye alınıyor. İnceleme sonrası kadın evini ve iffetini koruyan bir kadınsa ve bir kabahati yoksa ve ihmalkâr olan kocaysa, o zaman kadına boşanma hakkı tanınıyor. Aksi takdirde kadın nehrin dibini boyluyor. 
Kadınlar birden fazla eş bulundurursa (ki yasak) yine nehre atılma ile cezalandırılıyor. 
Nişanlanma ve nişan bozulma da kurallara bağlanmış. Nişanda erkek tarafı kız tarafına hediye verecek, nişanı kız tarafı bozarsa aldığı hediyelerin iki katını ödeyecek. Nişanın bozulmasına damadın arkadaşı sebep olursa kız tarafı hem iki kat bedel ödeyecek hem de kız, nişanın bozulmasına sebep olan kişi ile evlenmeyecek.
Hammurabi Kanunlarında (m.128) der ki: "Eğer bir adam bir kadını alır fakat sözleşme yapmazsa o kadın adamın karısı değildir!"
Levirat evliklerde, kadının kocası ölürse kadın koca tarafının erkekleri ile evlendiriliyor. Kocası ölen kadının eşini seçme hakkı yok, kişinin kim olacağına kayınpeder karar veriyor. (Gelini kendi de alabilir, diğer oğullarına da verebilir.) 
Çokeşlilik kadının ağır hasta ya da çocuk sahibi olamaması durumunda devreye giriyor. İkinci evliliği yapan adam ilk eşine ölene kadar bakmakla yükümlü. Eski eş hastaysa eğer, yeni eş ona da bakmak zorunda. Asurlular döneminde boşanan erkeğin karısına tazminat ödemesi erkeğin canının isteğine bırakılmış. (Kanunları erkeklerin yazdığını söylememe bilmem gerek var mı?)
Kurtoğlu yaptığı sunumda, Sümerliler ile başlayan medenî hukuk konusunu günümüz hukukuna kadar getirdi.

"Medenî Kanun ve Aile Hukuku"
Ayşenur Şahin Caner, Türk Aile Hukuku’nda nişanlanma, evlenme, evlilik birliği, mal birliği ve mal ayrılığı, boşanma, nafaka, velayet, vesayet ve evlat edinme konularını anlattı. Yasalarda (kadın ya da erkek) zayıfların korunması esastı. 
Önceleri kadın dışarıda çalışmıyorsa eve maddi katkı sağlamıyor olarak görülüyor ve evlilik sırasında edinilmiş mallarda hak sahibi olamıyordu. Artık oluyor. Çünkü kadın evde de çalışıyor.
Caner sunumunda, Medenî Hukuk ile ilgili tüm kanunlara maddeleriyle ve içerikleriyle detaylıca değindi.

"Medenî Kanun ve Miras Hukuku"
Çiğdem Mine Yılmaz eşi ölen kadının/erkeğin miras hakkının evlatlar ya da alt soylar ile olan bağını anlattı. Eskiden erkeğin yasal eşi dışında bir başka kadından olan çocuğu babasının yasal miras haklarına sahip değildi. Artık sahip. (BaĞzı aileler bunu hiç "beğenmiyor"sa da çocuğun günahı ne?) 
Bu arada; boşanma aşamasında olunan eş vefat ederse, kalan eş hukuken evli görüldüğü için (kusurlu taraf olduğu ispat edilmemişse) tüm miras hakkından faydalanıyor. 
Çoğunlukla kadınların dinlediği, erkek konuklardan bazılarının açılış konuşmalarının hemen ardından ayrıldığı etkinlik, konuk konuşmacılara teşekkür belgesi ve çiçek takdimiyle sona erdi.
Bu arada Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi Onursal Başkanı Günay İzer de unutulmadı.

Ey Kadın, Sen Nereden Çıktın?
Bu kıymetli sunumların özetlerinin ardından, "kadın" üzerine pek çok yazı kaleme almış bir kişi olarak, tam da '14 Şubat Sevgililer Günü'nde birkaç kelam da ben edeyim.
Sümerlilerle başlayan, Fransız Devrimi ile devam eden yasa oluşturma süreçlerinde kadını konumlandırmak hep zor olmuş.
1789 Fransız Devrimi'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla yayımlanan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde kadınları ara ki bulasın. Neden mi? Nedenini bir bilen olarak Araş. Gör. Diren Çakmak, "Fransız Devriminde Kadın: Eksik Yurttaş" başlıklı çalışmasında devrim öncesi Fransız kadının yerini şöyle anlatır:
"Hem Devrim yanlısı hem de Devrim karşıtı kadınların erkeklerle eşit bir statüye sahip olmamaları bir yana, erkekler nezdinde kötü bir imaja sahiptiler. İkiyüzlülük ve diğer tüm erdemsizliğe dair özellikler kadınlara atfedilirdi. Öyle ki hem Montesquieu hem de Rousseau'ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü, bir diğer deyişle istediğine ulaşmak için gerçek duygularını gizlemeyi kadınlar öğretmiştir. Devrimden önce ve devrim süresince üst sınıf kadınları kamu alanına girmek için edebiyatın, sanatın ve gündemdeki siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu salonları kullanmışlardır. Ancak bu salonlar, 
birçok erkeğe göre erdemin çiğnenmesiydi. Erdemin galip gelmesi için kadının ait olduğu özel alanda kalması gerekmekteydi."

Kadının adı 'Sevgililer Günü'nde bile yok
14 Şubat demişken; kökeni Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan '14 Şubat Sevgililer Günü'nün kadın-erkek sevgililiği üzerine değil de, Valentine ismindeki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günü olduğunu öğrenince, kadının adı sevgililer gününde bile yokmuş demiştim. 
Hoş, sevgi gününü sevdiğinin kalbinde geçirmek esas olan. Konuyu hediye beğendirme gününe çevirmemek, sevgiyi verilen hediyenin ederiyle ölçmemek, önemsemek, özlemek, değer verdiğini ve sevdiğini göstermek; işte bu kadar...

Romanlarda Öyle Yazıyor
Günümüz Avrupa'sı öncesini anlatan kitaplarda ve filmlerde görürüz ki ölen eşin ardında bıraktığı miras karısına ve kız çocuklarına kalmıyor. Eğer ailenin erkek çocuğu varsa en büyük olana, erkek çocuk yoksa babanın erkek kardeşine kalıyor. O yüzden de anneler kızlarını allayıp pullayıp bir an önce iyi bir yere vermek istiyor. Kızlar balolarda piyasaya çıkarılıyor, sosyeteye takdim ediliyor, böylece "vakitlerinin geçmemesi", "hasarlanmamaları" ve "evde kalmış kız kurusu"na dönüşmemeleri sağlanıyor. 

Savaşta Dışarı, Barışta İçeri
Avrupa'da kadınlar, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası evlerinin dışına çıkıyor. Savaşa giden erkeklerin yerini alıp hayatı idame ettiren, tarladan santrale kadar her konuma yerleşen kadınlar, savaş bitip de erkekler geri geldiğinde kendilerine verilen "Evinize dönün!" emrini uygulamıyor. Erkekler de sadece zor zamanlarda değil, bol zamanlarda da hayatın her alanını kadınlarla paylaşmayı, onlarla yaşamayı öğreniyor.
Kurtuluş Savaşımız sırasında Anadolu kadının gösterdiği gayret de aynı şekilde takdire şayandır ve görmezden gelinemez. Mustafa Kemâl bu gayretin karşılıksız kalmamasına daha savaş meydanında karar vermiştir. "Savaş bitince kadınlar için şunu şunu şunu yapacağız!" demiştir ve hepsini tek tek yapmıştır.

Günümüz erkeğinin kadınla derdi ne?
Kadın ilerlesin, gelişsin diyoruz da, kadının tek başına ilerlemesi yeterli olmuyor. Günümüzde yaşanan şiddetin altında da belki bu yatıyor. Kadın daha çabuk uyum sağlayıp daha hızlı koşuyor, erkek ise daha yavaş kalıyor. Geride kaldıkça yıllardır sürdürdüğü "hükümranlığın" çöktüğünü düşünüyor. Oysaki bu hükümranlık onun omuzlarına ne kadar ağır bir yüktür. Bunu paylaşıp hafifletmek varken, emek kısmını kadına yükleyip güç kısmını kendi elinde tutmak istemek ne kadar adaletsizdir. 
Kadın erkek yan yana yürünen evlerde büyüyen çocukların böyle bir derdi yoktur. Çünkü en iyi öğrenme aracı gözdür.
Namustan tutun da yuva yapmaya kadar her şeyin hani o "beğenilmeyen" kadına yüklendiği ve kadının sürekli aşağılandığı evlerde büyüyen çocuklar, ya onların derdi? Üstüne bir de, "Oğullarınızı da siz yetiştiriyorsunuz!" diyerek ortaya çıkan anormalliklerin tüm sorumluluğun yine kadına yıkılması! 
Ne demiştik, en iyi öğrenme aracı gözdür.
Kızmak yok, sen ne gösterirsen çocuk onu öğrenir, onu doğru bilir. 

Ev Kadını Çalışmayan Kadın mı?
Dışarıda mesaili ve bordrolu çalışan kadın evindeki işlerini yapması için evine yardımcı kadın alıyor ve yardımcı kadın "çalışan kadın" olup sigortası ödeniyor. Aynı işi yapan ev kadını ise basitçe "ev kadını" olarak nitelendiriliyor. Ne bir maaş, ne bir sigorta. Sadece boğaz tokluğuna. Beğenmezsen de kapının dışına! Ama artık öyle değil ve baĞzı erkekler bunu hiç "beğenmiyor"!

Boş Ol, Boş Ol, Boş Ol
Boşanmalardaki en büyük sorun velayet ve nafaka konusu. Öncelikle, kadının boşanmak istemesi erkeğe çok koyuyor. Niyeyse erkek istenmemeyi hazmedemiyor. Kendisinin kadını istiyor olmasını yeterli buluyor. Kendi gönlü bir başkasına kaydığında ise onlarca yıllık eşini tığ teber bir halde kapının önüne koymaktan zerre kadar çekinmiyor.
Nafaka mevzubahis olduğunda erkek kişi; “Bu kadın hem bana (her şekilde) hizmet etmiyor hem de üste para mı vereceğiz!” diye düşünüyor. Yıllarca ev dışında çalışmamış, hayallerinden gönüllü ya da zoraki vazgeçmiş bir kadını çocuğu ile birlikte nafakasız bırakabiliyor. Yasal olarak belirlenen nafakayı doğru düzgün ödemiyor. Ödediği nafaka ile partilendiğini, parasının başka erkekler ile yendiğini, kendi parası ile kadının gününü gün ettiğini düşünüyor. Kısacası; birlikteyken medenî yaşayamayan adam medenîce ayrılamıyor.
Kadın ise (istisnalar bir yana) o sırada çocukları ile hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyor. Elinden gelen herhangi bir iş ile eve ek gelir getirmeye, çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor.
İstisnalarda ise zengin bir koca avlayıp, üstüne bir de çocuk yapıp, hayatını garanti altına almak ve ömür boyu yan gelip yatmak var.

Hayat Müşterek
Güzel kardeşim sen de biraz gözünü aç. Hormonlarını biraz dizginle. Sadece güzel diye bir kadına kapılma. Aklına, mantığına ve duruşuna bak. Erkeklik taslayıp "Ben karımı çalıştırmam!" deme. Tembellik edip "Sen çalış ben yatayım!" deme. "Ben erkeğim, benim dediğim olur!" deme. "Çocuğu ben yaparım sen bakarsın!" deme. Kadını kendine muhtaç bırakıp bundan zevk alma. Hayatını sana muhtaç olmayan bir kadınla paylaş. Ki evlilik de kolay olsun, ileride boşanmak gerekirse boşanmak da...

Avukat Kadınlar
Erkeklerin bitmek bilmeyen adaletsiz tutumları kadınları HUKUK'a yöneltmiş olmalı ki son dönemlerde kadın hukukçuların, özellikle de kadın avukatların sayısında epey bir artış var. Onların birçoğu davalarda pozitif kadın ayrımcılığı yapsa da, birçoğu adil davranıp kanun ne diyorsa onu uyguluyor. İçindeki anaçlıkla kadına da erkeğe de haksızlık etmiyor. Sonuçta kız çocuklarımız da bizim, oğullarımız da. Hangisinin mağdur olmasını isteriz ki?
Her şeyin başı adil olmak, adaletli davranmak. Bunu içselleştirmiş olan kendi iç adaletinin sesini dinliyor, olmayana ise kanun nizam işlemiyor, o hep arka yollara baş vuruyor.

İçimizdeki BEN
M.Ö. 2300 yıl artı M.S. 2026 yıl eşittir 4326 yıl eder. Evlerden sokaklara taşan cinnet haline bakarsak, her türlü teknolojik ilerlemeye, her türlü kanun maddesine karşın insanlık namına pek de ilerleyemediğimizi görüyoruz. En ufak bir tahrikte ta derinlerimizdeki o ilkel "yaratık" bizi çok kolay ele geçiriyor. Sonrası, vahşet...

Kâlû Belâdan Beri 
Türk kadını için mücadele bir asırlık olsa da, esas mesele Kalu Beladan Beri süren, çözülemeyen, ancak kanunlarla kontrol edilebilen bir mesele. Tabii ki kanunu sadece koymak yetmez, uygulamak da lazım. 
Kazanılmış haklar kendiliğinden korunmuyor. Cumhuriyet'in imzası ve çağdaşlığın adı olan bir asırlık hak mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdürmek de lazım. 
14 Şubat 2026 / C.E.Y.

Türk Kadınlar Birliği ve Bursa Şubesi
Türk Kadınlar Birliği ilk olarak 7 Şubat 1924 tarihinde kurulur. Kurucuları arasında, Nezihe Muhittin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye (Sertel) vardır. Şükufe Nihal aktif üyelerden birisidir. Derneğin kuruluş amacı, kadının siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanmasıdır. Çalışmalar sonucu, 1926 yılında kabul edilen Medeni Yasa ile kadınlar toplum içinde kimliğini elde eder, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını yasayla kazanır. 1935 yılında yapılan beşinci dönem milletvekili seçimlerinde, Meclis’e 18 kadın milletvekili girer. Amaçlarını gerçekleştirdiğini düşünen Türk Kadınlar Birliği dernek için fesih kararı alır.
Mevhibe İnönü’nün de yer aldığı kurucularla 13 Nisan 1949'da dernek ikinci kez kurulur. Hakların kazanılması için olduğu kadar korunması ve geliştirilip genişletilmesi de gereklidir. 
Aynı yıl Dr. Behiye Olgaç'ın girişimleriyle Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi açılır. Ancak 1960 öncesinde Behiye Olgaç'ın politikaya atılması nedeniyle şube kapanmak zorunda kalır. Birliğin Bursa Şubesi ikinci kez 1991 yılında dönemin Bursa Valisi Erdoğan Şahinoğlu’nun eşi Zerrin Şahinoğlu başkanlığında, Günay İzer, Prof. Ülkü Özalp, Tamay Akan, Ayşe Kaya, Fatma Aydemir ve Şükran Aşlar tarafından kurulur ve bugüne kadar gelir. 

TKB Bursa ile yazılar:
"Biz Yoksak Siz Yoksunuz" / 5 Aralık 2023

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder