9 Nisan 2015 Perşembe

‘Emek sömürülmeden sıçrama olmaz’

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla Mandıra Filozofu filmini izledim sinemada. Komik film beklentisiyle gidenleri biraz hayal kırıklığına uğratacak filmin ana karakteri ve felsefesi ile kendi felsefemin ne kadar örtüştüğümü gördüğümde, hayatı böyle yaşamanın doğru olduğunu bir kez daha teyit ettim.
Yıllar önce okuduğum Emre Yılmaz’ın “Şeytanın Fısıldadıkları” kitabından unutmadığım cümleler geçti zihnimden film boyu.
Ve o cümleler, dün katıldığım bir panelde yapılan konuşmalar esnasında da alt yazı olarak resmi geçit yaptı gözümün önünde.
Size önce panelde konuşulanları anlatacağım, sonra da aklımdan geçenlerle birlikte Emre Yılmaz’dan alıntılar yapacağım.
Başlığa gelince;
O da yazının içinde…
****
BUSİAD Evi’nde düzenlenen ve moderatörlüğünü Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ‘ın yaptığı, “Türkiye Ekonomisi, Alternatif Model Arayışları” konulu bu panelin panelistleri Gazeteci Yazar Ege Cansen ile yine gazeteci yazar Osman Ulagay idi.
Panelin açılış konuşmasını Bursa Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Günal Baylan yaptı. Baylan konuşmasında 2001 krizi sonrasında uygulanan sıkı maliye politikası, esnek kur ve yüksek enflasyonu yenebilecek makro ekonomik çerçeveye sadık kalarak yapılan reformların ülke için artık yeterli olmadığını kaydetti.
Ardından Hakan Güldağ’ın “Patinaj çekiyoruz” cümlesiyle başlayıp, kısaca Türkiye’nin ihracatı ve ekonomik gelir dağılımına değinerek ve “Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bile ortaların altında yer alıyoruz” diyerek sözü Ege Cansen’e vermesiyle panel başladı.
Cansen söze stratejinin tarifiyle girdi.
Strateji, tersi savunulabilen yol demektir, savunulamayana iyileşme denir. Strateji tercih ve maliyet içerir.” dedi. Risk almak ve farklı bir şeyler söylemek üzerine söylediği “Herkesin onayladığını söylerseniz hiçbir şey söylemiş olmazsınız.” sözü aklımda kalan cümlelerdendi.
Ege Cansen Türkiye Cumhuriyeti’nin kafa yapısını anlamak için önce Osmanlı’nın kafa yapısına bakmak gerektiğini söyleyerek Osmanlı’nın ekonomik yapısından bahsetti kısaca.
“Osmanlı’da kamu finansmanı haraç üzerine bağlıydı. Kısacası Osmanlı güvenlik hizmeti satıyordu. Askeri gücünü kaybetmeye başladığında da Osmanlı çökmeye başladı. Bırak başkasını korumayı, kendisini bile koruyamaz hale geldi. Dolayısıyla haraç alamaz oldu. Avrupa da Osmanlı’ya; “Korkma, haraç alamazsan borç alırsın” dedi ve borç vermeye başladı. Osmanlı böylece her şeyde dışa bağlanmaya başladı. Olmayan üretime ithalat eklendi.” dedi.
Lozan Antlaşması sırasında İsmet İnönü’nün aldığı hakları elinden almak için fırsat kollayan ve “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım…” diyen Lord Curzon’a fırsat vermemek için geçilen kapalı düzen ve kendine yetebilen ekonomiyi anlattı. Daha sonra iktidara gelen Demokrat Parti’nin İnönü’den kalan döviz rezervlerini tüketişini, ithalatı serbest bırakışını, “İthalat İkamesi” kanununu anlattı.
“Gelişme doğaldır, her ülke kalkınır” derken sakat çocuğun da büyüdüğüne dikkat çekti.
Ama önemli olan “Sıçramalı Büyümedir” diye de ekledi.
Sıra geldi çağ olarak benim de şahit olduğum 80’ler ve Turgut Özal dönemine.
Özal’ın ülkede bir zihniyet değişikliği yarattığı malum.
Bu da Özalizm; özelleştirme, enflasyonu sıfırlama, fiyat istikrarı ve liberalizasyon olarak adlandırıldı.
80’lerin başında İthal ikamesinden vaz geçilip ihracat teşvikine geçelim mi düşüncesi gelişti.
79’ların son aylarında bir toplantıda Özal; “En pahalı döviz bulunmayan dövizdir. En pahalı elektrik olmayan elektriktir. En pahalı benzin bulunmayan benzindir. Biz öyle bir şey yapacağız ki bunların hepsi bulunacak” dedi.
“79’ların sonlarının felaketi ve 1980 /24 Ocak kararlarının ardından Haziran 1980’de bütün bu sorunlar kalkmıştı” diyor Cansen.
Daha sonra ödenmeyen borçlar, ne kadar enflasyon o kadar devalüasyon, yabancı sermayede kıstlamaları kaldırma modeline doğru gelinirken Tayyip Erdoğan iktidara gelmeden önce kalkınmak için para lazım geldiği fikrini yakaladı.
“Parasız kalkınma olmuyor, para da dışarıda var, o zaman dışarıdan para gelsin” diyerek ve Türkiye’nin en çok toprağı olduğunu düşünerek, lakin toprağın akışkan olmadığını da görerek, araziden arsa, arsadan binaya geçiş sağlayarak rant yarattı.
Kısacası; “Ne olursa olsun para gelsin” dedi.
ABD ve Çin arasında esen rüzgârların Türkiye üzerinde çarpışması ile ülkeye bol para akışı ve bolluk geldi. Fakat daha sonra basınç farkları eşitlenince rüzgâr durdu.
Ve biz bugüne geldik…
****
Cansen’in sözünü tamamlamasının ardından Hakan Güldağ konuşulanlarla ilgili kısa bir değerlendirme yaparak sözü Osman Ulagay’a bıraktı.
Ulagay 24 Ocak kararları ile ithal ikamesinden çıkmak durumunda kaldığımızı yineleyerek, “Modeli tıkanma noktasına gelmeden değiştirmeli. Krize gelmeden politika değiştirmeyi pek bilmiyoruz.” dedi.
1982 yılında Özal ile yaptığı röportajı ve o zaman Özal’ın ettiği “Piyasa Modeli tüm dünyaya hakim olacak” sözünü hatırlatmadan geçmedi ve devam etti;
“Zaman içinde dünya ile birlikte Türkiye de sıçrama yaptı. Ama dünya büyük sıçradı, Türkiye dünyaya ayak uyduramayınca sorunlar baş gösterdi. 2001 krizi sonrası alınan kararlarla Türkiye ekonomisinin toparlanmaya başladığı 2002’nin sonbaharında Ak Parti iktidara geldi. Ak Parti eski programı devraldı ve onu sürdürmeye dikkat etti. Ak Part kuruluş aşamasında, Tayyip Erdoğan iktidara gelmeden önce Ali Babacan ve bazı diğer yetkilileri uluslararası piyasalara gönderdi. Dışarıya kapalı olmadıklarının mesajını verdi. Ak Parti seçimi kazandığı gece Erdoğan öncelikli hedeflerinden birinin AB ile bütünleşmek olduğunu söyledi.
Kişi başı yıllık milli gelir 2002’de 3 bin 500 dolardan 2008’de 10 bin 500 dolara geldi. 2014’de ise 10 bin 400’e geriledi. Tam bir patinaj. 2002-2007 karnesi çok olumluyken sonra düşmeler ve geri sıçramalar başladı ve büyüme performansı ciddi derecede düştü.
Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda bunun bir kader olmadığı görülüyor.
Çünkü Türkiye’de felsefede sapmalar oldu. Siyaset ve ekonomi birbirine karıştı. Gezi’den sonra sapma yeni boyut kazandı.
Söylemlerde seçildikleri zamankinin tam zıddı bir tavır gelişti.
“Dış dünya bizim kötülüğümüzü istiyor, biz kendi bildiğimizi okuruz, rating kuruluşlarının notlarını tanımayız, bizi değerlendirmeleri hiç önemli değil” gibi söylemler tutturuldu. Faiz lobisi gibi hayali düşmanlar icat edildi. Meydan okumalar öne çıktı.
Zengin ülkeler 2008 krizinde fakir ülkelere kendilerini kurtarmaları için sağladıkları yardımlarla dünyayı paraya boğdular. 2013 Mayıs’ında ABD para bolluğunu ve genişlemeyi durdurdu.
Biz ve bizim gibi ülkeler zora girdi. Türkiye olumsuz algılanan ülkeler arasında yer aldı.
Bugünün dünyasında model değiştirmek için tavır değiştirmek gerek. Dünyayla yararlı bir biçimde bütünleşmek gerek.
Teknoloji devrimi kapıda, hatta başladı, buna ayak uyduramayan ülkeler her alanda büyük darbe yiyecekler. Biz buna ayak uydurmak için adım atmıyoruz. Kimsenin umru değil. Plan proje yok.
Eğitimde ne yapmalıyız, nasıl bir insan gücü yetiştirmeliyiz ve nasıl bir kafa yapısına bürünmeliyiz diye düşünmeliyiz.”
Sıçrama modeli var mı yok mu?
İkinci kez söz alan Cansen her şeyin palavra olduğu sözü ile başladı konuşmasına.
İlk bölümde bahsettiği “İyileştirme ve sıçrama”ya geri döndü.
“İtiraz edilmiyorsa stratejik karar olmaz. Acıtan kararlar alabilmeli. İktisadi kalkınmanın esası sermaye birikimidir. Sermayeyi dışarıdan bulma yolunuz izledik biz hep. Osmanlı’dan beri kalkınmayı yabancı sermaye ile yapmaya çalıştık. Yabancı sermaye ile kalkınma olmaz. Biz böyle yuvarlanır gideriz ama sıçrayamayız.” dedi.
“Türkiye sıkıştığı zaman gazetelerde ‘Petrol bulundu’ haberi çıkar. O zaman bilin ki memlekette sıkıntı var. Türkiye sürekli ‘petrol çıktı’ rüyasını gören insanlar ülkesi.” diye devam etti.
“Sıçramalı kalkınma ancak emek istismarıyla olur. Emek sömürülmeden sıçramalı kalkınma olmaz. Sömürülen emek sermaye olur, o sermaye ülkeyi kalkındırır.” dediğinde kafalarda oluşacak soru işaretlerini bildiği için bunların kendince cevaplarını da verdi.
“Türkiye’de ücretler gerilemelidir. Başka hiçbir çaresi yoktur. Erdoğan her şeyin farkında. Acı reçeteyi halka ödetmemek için yurt dışından para getiriyorlar. Boğaz’ı satalım, Çamlıca’yı satalım derdindeler. Şimdi de Katar’dan para gelecek. ‘Reel ücretler düşmeli’ deyince bunu uygulamak onlara zor geliyor.” dediğinde akıllardan ‘Satalım mı yoksa cebimizden mi verelim?’ düşünceleri geçti.
“Emeğin daha sömürülecek nesi kalmıştı? Kemerlerde daha sıkılacak kaç delik vardı? Bizde emeği sömürülen daha kaç nesil olacaktı? Reel ücretler daha ne kadar aşağıya alınacaktı? Sıçrarken birileri eziliyorsa o sıçrama ne kadar adildi?”
Ben bunları sorgularken o Çin’in nasıl büyüdüğünü anlatmaya başlamıştı bile.
“Çin emek sömürüsüyle büyüdü.” dedi. Düşük kalitede mal üretip çok ucuza sattı. Sonra orta kaliteyi ucuz fiyata sattı. Sonra kaliteyi de, çalışan işçinin sosyal düzeyini de gittikçe iyileştirdi.” dedi.
“Az sayıda ürettiğin kadar kaliteli ürüne ulaşamazsın. Ürettikçe öğrenirsin, ürettikçe kaliten artar.” diye ekledi.
“Ve sanayide ustalık, basit adamlarla nitelikli ürün yaratmaktır. Ve esas kalite dizayn ile başlar.” sözleri akıllara Almanya’da en meşhur otomobil fabrikalarında çalışan okuma yazma bilmeyen Türk işçilerini getirdi.
Emre Yılmaz burada der ki; “Fiziksel olarak en pis işlerde çalışanlara en düşük ücretleri öderiz. Ruhen en pis işlerde çalışanlara ise en yüksek.”
Ege Cansen, “Herkes ucuz mal ister ama kimse ucuz malın nasıl üretildiğini sorgulamaz.” diyerek kendimizi sorgulamamızı sağladı.
İki bin kişiyi vardiyalı çalıştıran bir kurumun niçin bin kişilik yatakhaneye sahip olduğunu düşünün bir. İşte talep ettiğimiz ve tercih ettiğimiz ucuzluğun düşük maliyetinin sırrı orada..
Herhangi bir mamulün maliyetinin % 85’i emektir. KDV’nin % 50’si işçiliktir. Kâr, kira, faiz, ücret derken tarladan gelişten itibaren başlarsak % 85’i buluruz. O yüzden emekten kısmak zorunda kalır sistem.
Ulagay da son sözlerinde Çin’in, köylüyü köyden alıp kente getirdiğine ve ucuz işçi olarak kullandığına, köylü için şehre gelmenin ilerleme olduğunu söyledi. Bugünün dünyasında bir yerlere gelmek için tek modelin Çin modeli olmadığını, bu modele karşılık Amerika’daki Silikon Vadisi modelinin olduğunu kaydetti. Bu bölgede çalışan insanların iyi koşullarda bulunduklarının ve değer ürettiklerinin altını çizen Ulagay, “Türkiye’nin bundan sonra uygulaması gereken model Çin modeli değil, Silikon Vadisi modelidir. Yani ucuz işçilik modeline değil, nitelikli işçilik ve ileri teknoloji modeline yönelmemiz gerekiyor. Zor da olsa hedef bu model olmalı” şeklinde konuştu.
Soru-cevaplarla uzayan toplantı sonunda nihayetlendi. Teşekkürler, plaketler, çiçekler derken veda ettik ve çıktık salondan.
                                   
Bir bakıma iktisat dersi dinlemiş ve yakın tarihimizin ekonomik geçmişini az da olsa öğrenmiş olarak her şeyin başının-sonunun para olduğunu, savaşların çıkmasından tutun da, evlilik dahil tüm kurumlara kadar herkesin ekonomik krizlerden nasibini aldığını bir kez daha gördük.
Belki de sorun hep “para kazanmaya” programlanmak üzerine olmaktaydı. Biraz da paranın nasıl kontrol edilebileceğini öğrenseydik keşke…
Bu kadar kart borcu olan bir memleket olmazdık o zaman herhalde değil mi?
Bütün bu kapitalist yaklaşımlar insanı allak bullak ediyor.
Üretim hedeflenirken bir yandan da üretilenleri tükettirecek kitleler gerekiyor. Tam bir kısır döngü…
Emre Yılmaz burada der ki; “Çalışmak zorunluluğu halkın yularıdır. Tüketmek, daha çok tüketmek ise kamçısı.”
Üretilenlerin ne kadarına ihtiyaç var, ne kadarı gerekli hiç sorgulanmıyor.
Yetecek kadar bir alanda, yetecek kadar seviyede yaşamak varken niçin hep daha fazlası, hep daha fazlası isteniyor? Üstelik bu düzen içerisinde efendilik de bir çeşit köleliğe benzemiş iken…
Emre Yılmaz’dan alıntılarla bitirelim yazımızı:
EFENDİLER SEFALETİ
İş adamları çalışarak kaybettikleri hayatın bütün lezzetlerini, çalışarak kazandıklarıyla bir gün tekrar satın alabilecekleri umuduyla çalışırlar. İşte bu yüzden toplumun en uyanık geçinen enayileridir.
Eskiden köleler itilerek, kakılarak, yollarda kâh yürüyerek, kâh bekletilerek çalıştırılırlarmış ki efendileri zevk-ü sefa içinde harpler, avlar ve maceralarla oyalanarak, saraylar ve tapınaklar inşa ederek yaşasınlar. Bugün ise efendiler de köleleri gibi sabah yedi, aksam yedi eşekler gibi çalışıyorlar. Hiç olmazsa bir tarafın hep kazandığı bir ihtişamdan, ortak paylaşılan bir sefalet içine düşüldü.
Zengin-fakir, efendi-köle, emir veren-emir alan… Bugün herkes tüketmeye çalıştığı nesnelerin üretiminde çalıştırılarak tüketilen birer nesnedir. Biri iki milyon dolarlık bir villa için çalıştırılmaktadır, diğeri iki bin dolarlık kullanılmış bir araba için. Sistem için bugün herkes- köle olsun, efendi olsun- hem üretici hem de tüketici olarak iki ucundan yakılmış bir mumdur.
Şehir trafiğinde sıkışmış, işine yetişmeye çalışan bir Mercedesliyle, halk otobüsünün içindeki kara kalabalıklar, kalkınmanın ve endüstrileşmenin karabasanında eşitlenmişlerdir. Bu imtiyazsız yaşanan bir kâbustur. Mülkiyet esasına dayanan ekonomik ve siyasi sistem, geçmiş çağlarda olduğu gibi, efendi-köle, emir veren-emir alan ayrıcalığını muhafaza ediyor. Ama ilk defa bu çağda ayrıcalığın imtiyazları yok olmuştur.
AYRICALIK VE İMTİYAZ
Herkes kendini farklı hissetmek istiyordu bu çağda…
Başarıyorlar da doğrusu..
Range Roverlar, Paris’te akşam yemekleri, şık villalar, yatlar ve çiftlikler.
Ama kimse imtiyazlı değil..
İşte bu yüzden bu kadar sefil ve fakir görünüyor şu ayrıcalıklı zenginler…

VAKİT ve NAKİT
“Vakit nakittir” iş adamlarının düsturudur.
ve bu hayata karşı takındığı en nankör tavırdır.
Zaman nakit değildir. Öyle olsaydı çarşıda pazarda satılırdı. Ama nakit zamandır. Kazandığımız ve harcadığımız her liranın arkasında, onun uğruna harcanılan hayatlarımız vardır. Çarşıdaki her mal ve pazardaki her hizmetin temel ölçüsü, o mal ve hizmet yaratılırken harcanan yaşam süreleridir. Nakit, o yaşam sürelerine biçtiğimiz değerdir. Ve her şey böyle ölçülünce hayat denilen mucize ne kadar ucuza gider yarabbi!
****
Çalışkan, zamanını satarak paraya çevirmeye çalışır. Çok parası olunca da bu sefer parasını satarak zamanın geri almaya çalışır. Zenginliğin en büyük paradoksu da budur.
****
”Gerçekten çok şanslıyım, çünkü mutsuzluğumu bedavaya getiriyorum!” dedi bir berduş. ”Kimileri her gün on iki saat çalışarak ve kucak dolusu dolar harcayarak bu hale geliyorlar.” ”Evet, ben de herkes kadar keyifsiz ve yalnızım. Ama bunun için ne sabah dokuz-akşam beş çalışıyorum, ne de üste para veriyorum.”
Bir berduşun verdiği cevabı bin Süleyman veremeye…
****
Sırtını bir ağaca dayayıp yüzünü güneşe çevirmek kapitalizme baş kaldırmaktır.
Uzanıp çimenlere bulutları seyretmek, kurulu düzene karşı en tehlikeli isyandır.
Herkes böyle beleşe kafa dinlerse kapitalizm çöker.
Otel sahiplerinin, tur operatörlerinin, garsonların, komilerin, velhasıl bütün sadık ve çalışkan kölelerin üretme ve tüketme haklarını kimseye bedavaya yedirmez kapitalizm.
Ve işte bu yüzden keser, mülkiyetini birilerine devredip, gölgesini satamayacağı her ağacı.”

ÇALISMAK
Kendi seçmediğim bir yerde, kendi seçmediğim bir zamanda, kendi seçmediğim bir işte, kendi seçmediğim bir süratte, kendi seçmediğim insanlarla, muhakkak bir amirin sıkı gözetimi altında direktif alarak, bütün o çocukça ceza ve ödül sistemleri ile ruhumu, bedenimi ve aklımı meşgul etmek…
****
Şimdi bu sözlerin ne kadarına katılırsınız ne kadarına katılmazsınız bilemem…
Emre Yılmaz şu anda nerdedir, ne yapar, nasıl yaşar onu da bilemem.
Belki bu kitaptan kazanmış olduğu parayla bir yerlerde keyif çatıyor ya da kazandıklarını tüketmiş bir halde gözden uzak bir sahil kasabasında kendi halinde yaşıyordur.
Belki de eleştirdiği kapitalist sistem içinde yerini almış lüks yaşamını karşılayabilmek için delice çalışıyordur.
Kim bilir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder