6 Ocak 2026 Salı

İki Yanlış Bir Doğru Etmez

Bilgisayarımın başına oturup da yazmaya başladığım ne varsa bir anda buharlaşıp yerini yeni bir olaya bırakıyor. Baş döndürücü bu hız ile serseme dönmüş durumdayım.
Operasyon üzerine operasyonlara, göz altılara, tutuklamalara, serbest bırakmalara ve o taraf bu taraf bakmaksızın herkesin kapısına gidildiğine bakılınca, bu iş memlekette son adam kalıncaya kadar devam edecek galiba diye düşünüyorum. Da, hani şu solo test oyunundaki gibi; acaba sona kalan şahıs kim olacak diye düşünmeden de edemiyorum.
Biz ülkemizde kendi kendimize zamlardı, maaşlardı, ekonomiydi, madde ve seks partileriydi, kadın cinayetleriydi, şiddetti, dinliydi dinsizdi konularıyla kaynarken, sağ olsun dünya için için kaynamayı bıraktı, dışın dışın kaynamaya başladı. 
Arap Baharı ile başlayan kaynatma Güney Amerika'nın kuzeyindeki ülkeler, Avrupa'nın batısındaki minnak ülke, Atlas Okyanusunun Amerika'ya yakın tarafındaki ada ve ABD'nin kuzeydeki sınır komşusu ile fokurdamaya başladı.
Mistır Prezidınt Tramp diyor ki, bunların hepsi bizim olmalı.
Ama neden diyor? Kendince süper bahaneleri var:
"Uyuşturucu tüccarı Latinos diğer dünya tüccarları ile birlikte en çok bizi zehirliyor." 
"Küba'da kahrolası gomünistler yaşıyor!"
"Kanada zaten bizden! Ayrı gayrı olmaya ne hacet!"
"Grönland civarında sevmediğimiz tipler dolaşmasın! Zaten bize daha yakın!"
"Danimarka, boyun kadar konuş!"
"Çin'in Venezuela'da ne işi var? Yedirmeyiz!"
"Rusya, sen Ukrayna'yla oyalan, bize sarma!"
"İran, rahat dur, vatandaşına zulmetme! Gelirim bak!"
"Meksika, sınıra duvar örmekle kalmam, dört bir yanına duvar örerim, nefes alamazsın!"
"Türkiye'de akıllı bir adam yaşıyor. Ben ne dersem onu yapıyor."

Görüldüğü üzere Netanyahu'ya ve Gazze'ye söz yok. Orası dokunulmaz.
Silah tüccarları uyuşturucu tüccarlarından daha az insan öldürmüyor ama onlara da laf yok. Üstelik destek var.

Mademki dünyayı adam etmeye kalkıştınız sayın bay tramp, hazır kendinizi Zeus ilan etmiş ve asanızı elinize almışken her yere yıldırımlar yağdırınız. Aman elinizi korkak alıştırmayınız ve çok yoruldum biraz dinleneyim demeyiniz, dünyada son kişi kalıncaya kadar Allah ne verdiyse gönderiniz.
Da, kalması gereken son kişi olarak kimi seçtiniz? Haliyle tevellüt 79. Haydi 10 yıl da ben vereyim. Etti 89. Olur da 10 sene daha yaşayacağım diye tutturursanız; demedi demeyin, son 10 seneyi altı bezli olarak yaşayacaksınız. Üstelik etrafta sizi bezleyecek kimse de kalmamış olacak.
Hoş, 2030'a kadar ölmeyenler yaşlanmayacakmış, haliyle de ölmeyecekmiş söylentisi var. Olur da doğru çıkarsa, 2030'dan sonra 85'lik bir delikanlı olarak sonsuza kadar dünyanın tepesindesiniz!
O zaman; #direntrump. Ama unutma, daha 85'e yolun var...

Kaynar Kazan Taşmaz Mı, Yol Buradan Aşmaz Mı?
Türküyü hatırlarsınız. Dörtlüğün devamı şöyle: "Sil gözünün yaşını, ayrılan kavuşmaz mı?" 
Yakılacak odunu toplayan, birbirinin üzerine çatan, fitili ateşleyip ateşi tutuşturan, üfleye üfleye harlatan, üzerine kazan koyan, koyduğu kazanı fokur fokur kaynatan, hatta taşıran, kaynayan kazandan sıçrayan kaynak sularla ve haddini aşmış ateşten fırlayan kıvılcımlarla yanmaya başlayınca da, "Tiz zamanda söndürün!" emri ile bütün suları ateşin üzerine boca ederek ortalığı tarumar eden, bambaşka yerlere savrulan insanları bu kez de ayrılık ateşiyle yakan kim?
Bilmem kim.
Ya da, bilmemkim...

Yanlış Hesap Bağdat'tan Döner
Böyle bir atasözümüz vardır bizim. Dedenin yediği koruktan torunun dişi sızlar, dedenin günahını torun çeker deriz. İlk düğmeyi yanlış iliklersen gerisi de yanlış gelir deriz. Adına ister karma deyin ister başka bir şey, biz ilahi adalete inanırız. Biliriz ki sistem bu kadar yanlışı kaldıramaz. Yanlış daha büyük bir yanlış ile doğruya dönüşmez. İki yanlış bir doğru etmez...

Kara, Pis, Çürük, Kanlı
Uyuşturucu ile mücadele etmek yerine yönetimi uyuşturucuya teslim olmuş devletlerin hali ortada. Halk sefalet içinde sürünürken uyuşturucu baronları zehirledikleri insanların kanından besleniyor. Gücünü kendi halkı ile birlik olmaktan alması gerekirken halkın kıt kanaat gücünü dahi kendine devşiriyor. Kapalı kapılar ardından yaptığı karanlık anlaşmalarla hayatı boyunca yiyemeyeceği kadar servet biriktiriyor. Ki Escobar yakalandıktan sonra toprağa gömülmüş ve gömüldüğü yerde çürümüş dolarlar çıkmıştı ortaya. 

Makas
Herkes çalıştığı kadar kazandığı, kimsenin kuyusunu kazıp hakkından fazlasına tamah etmediği bir ülkede huzur vardır. Millî gelirin adil bölüşüldüğüne inanan toplumlar yokluğu paylaşır, zor zamanlarda şikayet etmek yerine devletine omuz verir. Zenginlik ile yoksulluk arasındaki makasın delice açıldığı ülkelerde ise birlik beraberlik olmaz. Gün gelip sistem tıkandığında yanında zengin azınlık da durmaz, fakir çoğunluk da. Zenginler yeni kapılar aramaya, fakirler ise beter ol deyip tef çalmaya çoktan başlamıştır.
İmdat çığlığın karşılık bulmaz...

Yanlış Daha Büyük Bir Yanlış İle Doğruya Dönüşmez
Küba'dan dönüşte Caracas'a uğramış, 1 saatten fazla uçak içinde beklemiş, o saat zarfında uçak içi sıkı bir aramadan geçirilmiş ve biz Türkiye'ye öyle dönmüştük. 
Küba gezimizde Fidel ve Che efsanesinin yerinde yeller estiğini görmüş, halkın fakirliğine şahit olmuştuk. Duru ve Yalnız Ülke Küba başlıklı yazımda Küba'yı ve tarihini uzun uzun anlatmıştım. 
Batista döneminde yozlaşan Küba 1959 devrimi ile bir mucizeye imza atmış, SSCB'nin dağılması ile ise o koskoca efsane geçimini uyuşturucu trafiğine bağlar olmuştu. 
2024'ün Kasım ayında gördüğüm kadarıyla Küba içine çökmüş bir ülke idi...
Venezuela'ya kafayı takan Trump Maduro'ya, "Ya Küba'ya ya da Türkiye'ye git, buraları bize bırak!" derken ne demek istiyordu bilinmez. Malum, Venezuela'nın ağırlığı tonlarla ifade edilen altınının Çorum'da işlendiği haberlere konu olmuştu.
Maduro Erdoğan için "Dostum Maduro" idi. Binali Yıldırım'ın oğlu Erkam Yıldırım'ın Venezuela ile Türkiye arasında gidip gelen gemiciklerinde "maske ve sağlık malzemesi" taşınıyordu. ABD ile Türkiye arasında ise F-35 mevzusu vardı. 
Masada kim hangi eli açacak, oyunu kim kazanacaktı?
Ama Maduro bu oyunu bozdu ve Türkiye'ye gelmeyi kabul etmedi. ABD de başka bir ülkenin haklarını hiçe sayarak ve uluslararası kuralları ihlal ederek Maduro ve eşini son derece iyi planlanmış bir operasyonla, tereyağından kıl çeker gibi sıcak yatağından alıp New York'a getirdi. 
Venezuela halkının büyük çoğunluğu bu ince işe 'çok şükür' derken, düzeni bozulacak olan azınlık azıcık isyan etti. Malum petrol desen orada, kritik elementler desen orada, altın desen orada, doğal güzellikler desen orada. Anlaşılan o ki Venezuela Venezuelalıların kararına bırakılmayacak kadar önemli.
(Henry Kissinger Şili’de askeri darbe ile Pinochet diktatörlüğünü başlatan süreçte ABD’nin rolü hakkında, “Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.” demişti. 70'lerden bugüne ABD hep bildiğimiz ABD!)
Belki de oyun aslında "Hoca kurtar bizi fillerden" dedirtmek üzere kurulmuş, aktörler ona göre seçilmiş, oyun mükemmel oynanmış, son da istendiği gibi olmuştu. 
Olan şu ki, Türkiye şimdi masada Küba ile baş başa kaldı...
****
Neyin doğru neyin düzmece olduğunu bilmediğimiz günlerdeyiz. En basit videonun bile AI marifetiyle yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Uluslararası ilişkiler ne ola ki?
Sade vatandaşlar olarak analizleri dinleyip, yaşananları gözlüyoruz o kadar. "Vay be!" diyoruz arada, "Neler oluyormuş da haberimiz yok!" Biz geçim derdi ile dertlenirken atı alan Üsküdar'ı geçmiş diyoruz. Şimdi anladık biz neden bu kadar fakirleştik diyoruz. Uyuşturucu ile anılan bir ülke olduğumuz için, toplumun içine düştüğü çürümüşlük için, devletin ekonomik gücünü bize aktarmak yerine düzeni bizim vergilerimizle döndürdüğü için, üretim yapamaz hale geldiğimiz için, kendimizi güvende hissetmediğimiz ve her şeyden korktuğumuz için, gözümüze baka baka yalan söylendiği için, insan yerine konmadığımız için, en çok da kendi kendine yeten bir ülke olmaktan mercimeğe muhtaç bir ülke haline geldiğimiz için kahroluyoruz. 
Efendiliğini ve asaletini yitirmiş, cehaleti baş tacı eden, dilencilik kültürünün yerleştiği, şiddetin sıradanlaştığı bir ülkeyiz artık.
Kalite ahlâktan, ahlâk ekonomiden, ekonomi hukuktan doğar.
Hukukun kalmadığı bir ülkede hiçbir şeyin garantisi yoktur.
Halkın boğazına bu kadar çökülür ve boğulsun diye denize itilirse, çaresiz halk karşısına çıkan ilk yılana sarılır.
Ondan sonra olacak olan ne varsa halkın "kendi rızası ile"dir ama halkın menfaatine değildir. 
Timur'un Filleri yine çimenleri ezecektir...
6 Ocak 2026 / C.E.Y.

22 Aralık 2025 Pazartesi

Başka Hangimiz Söylüyor Aşkın Tangosunu?

TMMOB Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Türk Sanat Müziği Korosu'nun ‘Aşkın Tangosu’ adını verdiği ve BAOB Oditoryum’da verdiği konserde tangolar, kantolar ve valsler birbiri ardına sıralandı. Yirmi iki yıllık koronun şefi, aynı zamanda kendisi de oda üyesi bir makina mühendisi ve koronun da kurucusu olan Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Ses Sanatçısı olan Filiz Başıbüyük idi. Konserin sunumunu bir usta, eski Star TV spikerlerinden Melihat Perihan Öztürk yaptı.
İzleyiciler arasında Bursa Barosu TSM Korosundan ve Nilüfer Belediyesi TSM Korosundan isimler, BİMED dernek başkanı ve yönetimi, LÖSEV ailesinden ve yönetiminden isimler ile yargı mensupları vardı. 

Konser, 
Perihan Öztürk'ün MMO İstanbul Şubesi'nin düzenlediği 'Mühendisin Şiiri" Yarışması’nda birinciliğe layık bulunan Refik Yeşil’in "Başka Hangimiz Yaşıyor?” şiirini okumasıyla başladı.
Bilinenlerin dışında, taş plaklardan çıkartılan unutulmuş ya da unutulmaya yüz tutmuş eserler de gün yüzüne çıkartılarak repertuvara alınmıştı.
Mesela daha önce Sema Moritz'in seslendirdiği Kırık Gönül tangosunu, ki bu enfes eseri en az kendisi kadar enfes bir sesten, Filiz Başıbüyük'ten dinledik. 
"Maksadım Birazcık Yine Naz Yapmaktı" Emine Saydam & Hülya Kuşçu tarafından;
"Beraberdik Bir Zamanlar" İpek Diğdem Yolcu tarafından;
“Ey Deniz Gözlü Kadın / Aşk Denizi" Nedim Öztan tarafından;
"Cici Beyim Gel" Özlem Eroğlu tarafından;
"Atlı Karınca" Çiğdem Özen tarafından;
"Mazideki Günahımı Affet" Elif Şardar Altan tarafından;
"Şen Kuzu Gibi Bir Kuzu Gibi Hem Şen Hem Mahzun" Ece Şardar Dosay tarafından;
"Fındık Kurdu" Burçin Tekin Kurtaran tarafından,
“Zor Günümdeyim, Son Demimdeyim” Barlas Uçaroğlu tarafından,
"Belki Bir Gün Döner Diye" Cabir Kahraman tarafından;
"Yaralı Bir Gönülden Başka Ne Bıraktın Bende Hatıra" Sibel Özyörük tarafından;
"Elmalıya Vurgunum Aman" Aydan Yılmaz Dizman tarafından;
"Seni Beklerim Öptüğün Yerde" Buket Avcı tarafından;
"Ta Uzak Yollardan" Ayşenur Başak tarafından;
"Uyusam Dizlerinde Ilık Yaz Geceleri" Turgay Baz tarafından;
"Simsiyah Bakışların" Günay Aksoy tarafından;
Son solo "Papatya Gibisin" ise kendisi de papatya gibi olan Sıla Avcı tarafından seslendirildi. 
"Deniz Ne Kadar Güzel Hoş", "Sevdim Bir Genç Kadını", "Gönlüme Umutlar Ekip de Yollarına Bakmayacağım", "Yaz Aşkı" ve "Rumba da Rumba" şarkıları ise koro olarak icra edildi.
Koristlere kemanda Mesut Çaşka, kemençede Emre Apaydın, utta Sercan Erenler, kanunda Murat Yamangüç, klarnette Tümay Sarıbulut, ritim sazda Burcu Apaydın ve yine ritim sazda Muammer Urunca eşlik ederken; gecenin müzisyenleri arasında İstanbul'dan gelerek konsere katılan TRT İstanbul Radyosu Akordeon sanatçısı Bekir Sakarya da vardı.

Konser sonunda Filiz Başıbüyük duygularını şöyle anlatıyordu:
"Tangolar konusunda çok severek çalıştığımı herkes bilir. Bu yüzden pek çok tango konseri gerçekleştirdim. Makina Mühendisleri Odamızla ilk kez yaptık. Bu yüzden kendilerine özel bir repertuar hazırlayacağıma dair söz verdim. Öyle de oldu. Sararmış yapraklı notaları, arşivimin en derinlerinde sakladığım notaları, eserleri gün yüzüne çıkarttım. Taş plaklar çoğunlukta idi. Korist arkadaşlarımla çok çalıştık. Amatör ama profesyonelce bir çalışma ile seslendirdiler tüm eserleri. Salonu dolduran seyircimiz eserlerin çoğuna yabancı ama bir o kadar da mutlu idi. Alkışlarla beğenilerini sık sık gösteren kıymetli konuklarımıza ve seyircimize koromuz adına teşekkürlerimi sunuyorum
                                     
Aşkın tutkusunu anlatan en güzel dans tango olsa da tango söylemek ayrı bir tutku. Söyleyenleri dinlemek ise ayrı bir haz...
Konser boyu telden tele atlayan notalar, notalarla kâh buluşan kâh ayrılan sözler; zihnimde bu sözler kimler için yazıldı, hangi duygular ile bestelendi ve yıllar öncesinden bugünlere nasıl ulaşabildi düşünceleri; anılarımda TRT'nin tek kanal olduğu dönemlerde siyah beyaz televizyonlardan evlerimize, odalarımıza konuk olan, bazıları taş plakta kalmış, bazıları günümüze taşınmış isimler:  
Şecaattin Tanyerli, Necdet Koyutürk, Seyyan Hanım, Celâl İnce, Zehra Eren, Fehmi Ege, Necip Celâl Andel, Esin Engin, Nesrin Sipahi ile günümüzde tango söyleyen ses sanatçıları Dilek Türkan, Sema Moritz. 
Gençliğinde yaptığı Avrupa seyahatleri sırasında Vals ve Tango ile tanışan Mustafa Kemâl Atatürk; Arjantin'den çıkıp dünyayı dolaşırken Türkiye'yi de unutmayan, Türkiye Cumhuriyeti'nin Batılılaşan modern ve aydınlık yüzünü temsil eden bir dans ve müzik akımı; 
Buenos Aires aşklarını İstanbul aşklarıyla birleştiren hüzünlü sevda tınıları. 
Söyleyin bana, gün geçtikçe kararan bir dünyada başka hangimiz yaşıyor bu tınıları?
İçindeki aşkı yitiren toplumlarda başka hangimiz söylüyor aşkın tangosunu?
22 Aralık 2025 / C.E.Y.
TMMOB Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Türk Sanat Müziği Korosu

(Aşkın Tangosu Konser Kayıtları için tıklayınız.)

Başka Hangimiz Yaşıyor? • Refik Yeşil 

"ağaçlar kurudu, sular çekildi, kuşlar uçtu gitti
uçurtmalara yüklediler kalan ne varsa / sanki
tanrılar kapadı gözlerini / bulutlar boyadı yüzleri
birbirine benzedi insanlar, kentler caddeler…
iyi olan bir şey yok, anlatmayacağım."

kötü olanları biliyorsunuz:
cır cır böceklerini yutuyor sincaplar
ağaçlar sergiliyor ölülerini
karıncaları resmi geçitlerinden tanırım
gölgelerinde gizlenen kimdi?
soruyorum şimdi:
ben miydim ölen, başka hangimiz yaşıyor?

başka hangimizi istiyorlar?
üzerimize kapanan şemsiyeleri açalım
kıyılarda bekleyen arkadaşlarımız yağmurlarla gitti
sömürgeci çeteler geniş açar pencerelerini…

ah deniz, nasıl saldın renklerini sulara?
&
özgürlük dedikçe / buz sarkıklarından
damlıyor yasakları, ıslanma çocuğum 
yaşamı yıkan ne ateştir ne de donduran soğuk
toprağın yansıttığı kan kokularında 
örtüyorlar ölümlerle ölülerin üzerini.

takip edilen gölgelerimizde yakılıyorsak
doğanın üzerine sıçrayan ateşlerinde
titremez mi omzuna konan serçeler?
haykır deli akşamlarında 
karanlığa kan bulaşmadan duyur sesini 
rüzgarlar kırmızı esiyorsa ve kalmışsa küllerin.
&
içim fena geçmiş uyandıramadım diğerlerini
kısa gömleklerinden görünüyordu oysa kolları 
güneşi gün gün öldürüyorlar, haykırın duysun 
şehirler
kuşlar hüzün törenindeydi, başka hangimiz yaşıyor?

uğramayacağım sana / ışığını açık tut 
vurmasın  karanlık, yabancılaşmasın gece 
yavaş yavaş uyan sabaha ve tebessüm et güne.

zeytin ağaçlarından kalkışlarını hatırlarım 
sığırcıkların
nisan, mayıs…. sonra yaza gireceğiz / ayak
izlerimiz örtünmesin  / yeni doğumlarda filizlenecek 
toprak, 
yer - gök, insanlar, emek, aydınlık gün, 
sevinç törenlerinde kuşlar / başka hangimiz 
yaşıyor?
(MMO İstanbul Şubesi’nin düzenlediği ‘Mühendisin Şiiri” Yarışmasının birincisi)

18 Aralık 2025 Perşembe

Bizim Mektep'ten Bizim Meydan'a Zehra Budunç

Bursa Büyükşehir Belediyesi Aralık ayı Meclis toplantısında kabul edilen "Zehra Budunç Meydanı" kararı, Zehra Budunç'un yaşamını, mücadelesini ve bu kararın Bursa kent belleği açısından anlamını konuşma ihtiyacı hissettirmiş olmalı ki; Bursa Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Derya Şimşek Aksakal ve Bursa Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi, Tanıtım ve Turizm Dairesi Başkanı Güney Özkılınç'ın Zehra Budunç üzerinden kadının siyasetteki ve toplumdaki yerini anlattığı "Bir Kadının Adı, Bir Toplumun Hafızası" başlıklı bir söyleşi düzenledi.
Güney Özkılınç • Derya Şimşek Aksakal
Bizim Mektep ve Zehra Budunç
Bursa Kent Konseyi Kadın Meclisi'nin, Bursa üzerine araştırma yapanların çok iyi bildiği ancak Bursalıların pek çoğunun adını dahi duymadığı, şimdi yerinde yeller esse de tarihe geçmiş pek çok ismi yetiştirmiş olan 'Bizim Mektep'in kurucusu Zehra Budunç adının, Bursa'ya imza atan pek çok kadının adı gibi, ortaya çıkması adına Mart 2025'te verdikleri teklif Bursa Büyükşehir Belediyesi Meclisi'nde onay alınca, unutulan ya da hiç bilinmeyen Zehra Budunç tekrar gündeme geldi.

Oysa Mine Döğer Çömez'in "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bursa'da Öncü Bir Kadın: Zehra Budunç" çalışması vardı ve bu çalışma '2019 Yılmaz Akkılıç Bursa Araştırmaları Ödülü'ne layık görülmüştü. 
Zehra Budunç; Ceyhun İrgil, Güney Özkılınç ve Deniz Dalkılınç'ın birlikte hazırladığı ve içerisinde Bursa'ya dokunan kadınların fotoğraflı yaşam öykülerinin bulunduğu "Bursa'nın Kadın Yüzü" kitabında Bursa'nın İlk Kadın Belediye Başkan Yardımcısı olarak yerini almış; İlknur Güntürkün Kalıpçı'nın hazırladığı "Düşten Düşünceye Zamansız Kadınlar" ve "Bursa'nın Zamansız Kadınları" kitaplarında kendisine sayfalar ayrılmış; Nezaket Özdemir ve Alper Can'ın birlikte hazırladığı "Cumhuriyet Asrında Bursa / 1923-2015" kitabında uzun uzun anlatılmıştı.

Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği TÜKD Bursa Şubesi üyeleri ile birlikte İlknur Güntürkün Kalıpçı'nın tiyatral defile olarak sahneye koyduğu "Bursa'nın Zamansız Kadınları" projesinde ben de Zehra Budunç'u canlandırmış, o çalışma sırasında kendimi onunla bütünleştirmiş ve bundan büyük gurur duymuştum.
Canan Ekinci Yılmaz & Zehra Budunç
Osmanlı Bursa'sından Cumhuriyet Bursa'sına
Mine Çömez'in dediği gibi Osmanlı Bursa'sından Cumhuriyet Bursa'sına uzanan yolculukta öne çıkan isimlerden biridir Zehra Budunç. Güney Özkılınç Zehra Budunç'un hayat öyküsünü kısaca anlattı. Budunç 1896 yılında Selanik'te doğmuş, eğitim hayatını Üsküp Rüştiyesi'nde tamamlamış, Rumeli'de ve Bursa'da öğretmenlik yapmıştı. 
Bursa'nın 1920-1922 yılları arasında, 2 yıl, 2 ay, 2 gün süren Yunan  işgali altında olduğu günlerde Garp Cephesi Kumandanlığının emrinde istihbarat işlerinde çalışırken Yunanlar tarafından tutuklanarak Milos Adası'na götürülmüştü. Bu sebeple, 1919 yılında açtığı Bizim Mektep bir yıl kapalı kalmış, Bursa kurtulunca tekrar açılmıştı. Budunç, Milli Mücadele'de gösterdiği yararlıklarından dolayı İstiklâl Madalyası ile taltif edilmişti.
Bursalı gazeteciler Musa Ataş ve Rıza Ruşen ile öğrencisi olduğu okula daha sonra öğretmen olan Cemal Nadir (Güler) öğretmenlik yapmışlardı. Kız erkek karışık bu okulda Fransızca ve keman dersi de vardı ki; daha sonra Sümerolog olacak olan Muazzez İlmiye Çığ'ın babası tarafından bu okula gönderilmesinin en önemli sebeplerinden biri de buydu. (Bu detayı Çığ'ın katıldığı bir programda kendisinden dinledim. Programın YouTube bağlantısı yazının sonunda.)
Budunç Belediye Meclis Üyeliği sırasında İnkişaf İdman Yurdu Bandosu'nun, Kubilayspor'un, kuruluşunu sağlamıştı. Türk Ocağı, Halkevi, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Hava Kurumu gibi kuruluşlarda görev almıştı.
Budunç 1946 yılında Bursa'dan milletvekili seçilmiş ve VIII. Dönem CHP milletvekili olarak Meclis'te dört yıl görev yapmıştı.
14 Ağustos 1956 tarihinde Ankara'da sona eren 60 yıllık hayat yolculuğuna, direnişçilik, eğitimcilik, belediye başkan yardımcılığı ve milletvekilliğine sığdırmıştı. 

Şimdi onun adı, Atatürk Caddesi üzerindeki tarihî belediye binasının Kapalı Çarşı'ya bakan yüzündeki geniş alana verilecek.
Zehra Budunç Meydanı
Meydana yerleştirilen Zehra Budunç hakkında bilgi içeren tabeladan (QR kod ile daha geniş bilgi paylaşılabilir) Zehra Budunç'u öğrenecek, tanıyacak ve ondan feyz alacak. 
Meydan bizim, yani kadınların olacak. Kadınlar burada belki dans edecek, belki söyleşi, belki resim yapacak, belki kitap okuyacak, belki de eğitim verecek. Eğer ki meydana sabit bir kürsü konulursa, kadınlar Hyde Park misali çıkıp doğaçlama konuşma yapacak. Ve kimse konuştuğu için ceza almayacak.
Bizim Mektep'in sahibi Zehra Budunç bizlerle Bizim Meydan'da yaşayacak...

Kadının Siyasetteki Yeri
Bursa Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Derya Şimşek Aksakal, kadının siyasetteki yerinin geçmişini ve bugününü anlatırken, Cumhuriyet Dönemi'nde kadın milletvekili sayısı ile dünyada ikinci sırada olan Türkiye'nin, şimdi yüz otuz üçüncü sırada olduğunu söyledi. Siyasette Kadın 2025 haritasına göre TBMM'de 593 milletvekilinin sadece 118'i kadın. Cumhuriyet Döneminde Kadın Milletvekilleri sayıları ve oranlarına bakacak olursak; 1935-1939 döneminde 399 erkek 18 kadın, oran %4.51, 2018-.. döneminde 600 erkek 104 kadın, oran %17,33. Bu oran İsveç’te %47, Norveç’te %44.)
İlerlerken gerileyen biz miyiz yoksa gerideyken ilerleyen dünya mı bilemedim.
Aksakal konuşmasında, Cumhuriyet tarihindeki ilk kadın Belediye Başkan Yardımcısı olan Zehra Budunç'un geniş kitlelerce tanınmasını arzu ettiklerini, o yüzden Bursa'daki meydanlara Bursa'ya emeği geçmiş ya da yolu Bursa'dan geçmiş büyük kadın karakterlerin isimlerinin verilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu
Mesela Münevver Belen'in Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu'nun mimarı olduğunu kaç kişi biliyordu? Belen ile birlikte mimarlık fakültesini bitiren diğer isim Leman Cevat Tomsu'yu ona keza...
Mudanya Mütareke Meydanı'ndaki İsmet İnönü heykelinin heykeltraşı da bir kadındı. O, Türkiye'nin ilk kadın heykeltraşı Sabiha Bengütaş idi.
Mütareke Anıtı • İsmet İnönü Heykeli
Bursa'nın ilkleri saymakla bitmez. Kara Fatma'dan Nezahat Onbaşı'ya, Sabiha Gökçen'den Keriman Halis'e, Muzaffer Tolon'dan Süreyya Ağaoğlu'na kadar onlarca, yüzlerce kadın...
Bazılarının isimleri tarihe kazılmış, bazıları isimsiz kalmış...

Bursa'nın sokaklarında telaşe içinde oradan oraya yürüyen insanların şehirlerine dikkat etmedikleri, kendilerinden öncekileri ise hiç merak etmedikleri göz önüne alındığında; bu ve benzeri çalışmalar farkındalık yaratmak, şehrin belleğine sahip çıkmak ve geleceğe aktarmak adına kıymetli çalışmalar.
Eminim bu açılışta Zehra Budunç üzerine çalışma yapan, yolu Budunç ile kesişen kim varsa o gün o meydanda olur.
18 Aralık 2025 / C.E.Y.

Yazıyı yazarken yararlandığım kaynak kitaplar:
* Mine Döğer Çömez: "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bursa'da Öncü Bir Kadın: Zehra Budunç" 
(Yazımın kapak fotoğrafı da Mine Çömez kitabının kapağından alıntıdır.)
* Ceyhun İrgil - Güney Özkılınç - Deniz Dalkılınç: "Bursa'nın Kadın Yüzü" 
* İlknur Güntürkün Kalıpçı: "Düşten Düşünceye Zamansız Kadınlar" ve "Bursa'nın Zamansız Kadınları" 
* Nezaket Özdemir - Alper Can: "Cumhuriyet Asrında Bursa / 1923-2015"

Kaynak Bağlantılar:

Zamansız Kadınlar Yazılarım
* Zamansız Kadın Anadolu / 20 Mayıs 2022

15 Aralık 2025 Pazartesi

Dersimiz Türkçe

Dilimize “katılım sağlamak” ve “-yor olacağım” gibi saçma sapan iki kalıp girdi ve yapıştı ki gördükçe, duydukça kafamı duvarlara vuruyorum.
Vatandaş artık cenazeye bile “katılım sağlıyor”. (Katılım Belgesi de alıyordur belki.)
Hatta tek kalıp ile ikna olmaz ise ikisini karıştırıp “katılım sağlıyor olacağım” diyor.
Bir etkinliğe katılıp dönerken de “katılım sağlamış oldum” diyecek herhalde.
“Katıldım, katılırım, katılacağım” demeyi neden unuttuk acaba?
“Geli-yor, gülü-yor, gidi-yor, bekli-yor (vb) olacağım” kalıbı ise yerli yersiz her yerde kullanılıyor.
“Geleceğim, güleceğim, gideceğim, bekleyeceğim” çekimleri nerelere uçtu dersiniz?
Mesela bu kalıbı şöyle kullanabiliriz:
“Hani şu anda haftaya neler yapacağımızı konuşuyoruz ya; hah işte haftaya bu saatte tam da şu anda konuştuklarımızı yapıyor ya da yapmış olacağız.”
Eş zamanlı bir anlatım diyelim.
(Buna da “yapmış olmuş olacağız” derlerse yandık!)
Ya da, güven vermek için:
“Merak etme, sen havaalanına indiğinde ben seni orada bekliyor olacağım.” diyebiliriz.
“Bekleyeceğim ve beklerim” insana daha geniş, “bekliyor olacağım” ise daha kesin ve daha kuvvetli gelir diyelim ve bu kalıbı biraz aklayalım.
Neyse;
Pazar pazar “Dersimiz Türkçe” oldu.
Hepimize keyifli pazarlar.
14 Aralık 2025 / C.E.Y.

9 Aralık 2025 Salı

Benzersiz Bir Konser

Geçmiş günlerin tozundan sıyrılıp günümüze ulaşan şarkılar vardır hani. Yazıldıkları günlerin aşklarını, hüzünlerini, hasretlerini, özlemlerini, kalp yaralarını, bir başka kalbe meyledişlerini, sevinçlerini, neşelerini, tutkularını, bazen de sitemlerini taşıyan şarkılar. Kağıda yazılan sözlerin portedeki notalarla buluştuğu, kağıttan enstrümana, oradan da insan sesine dökülen şarkılar. Çalanın da okuyanın da zamanın ruhunu iliklerine kadar hissettiği, notaların ve sesin bazen havada asılı kalıp, oradan zarifçe kalplerimize düştüğü şarkılar. Yazanın hangi yarasıyla yazdığı, söyleyenin nasıl bir duygu ile söylediği, dinleyenin nasıl bir ruh hâli ile dinlediği bilinmeyen şarkılar. Ruhunu kaybetmeyen, zamana yenilmeyen, köhnemeyen ama ortalarda da pek görülmeyen, söylenmesi zor şarkılar. 
Kısacası, "Benzersiz Şarkılar"...
2025 yılı sona ererken, Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu'nun verdiği 'Benzersiz Şarkılar Konseri'nde konserin temasıyla müsemma, benzersiz bir gece yaşadık. 
Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Ses Sanatçısı Filiz Furuncuoğlu Başıbüyük şefliğinde ve Melahat Perihan Öztürk sunumuyla, 
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleşen konser, hem benzersiz hem de büyüleyici idi.
Gecenin solistleri Aygül Çetik, Ebru Çokal, Cabir Kahraman, Eda Garip, Ceren Alkan, Serpil Denkboy&Nejat Yahya, Melek Kırlı, Hüseyin Çağlayan, Çiğdem Baykal, Turgay Baz, Pınar Fırat, Aylin Bostanlı ve Gökalp Arı sesleri ve profesyonelleri aratmayan söyleyişleri ile izleyiciyi adeta büyüledi. 
Öyle ki, şarkılar okunurken salondan çıt çıkmadı. Ne çalan bir telefon, ne birbiriyle konuşan insanlar, ne sahnenin önünden gelip geçenler, ne açık bir kapı, ne geç kalanlar, ne fotoğraf için koşturan bir fotoğrafçı.
Sadece müzikti salonda var olan. 

Zaman zaman sahnede tek bir enstrüman ve okuyucunun sesi kaldı. Huşu içindeki okuyucuya adeta o sihri bozmak istemiyormuşçasına nahif dokunuşlarla eşlik ediyordu saz. Ses ve saz birbirine dolanıp göğe yükseliyor, şarkı olup üzerimize yağarken, sevdalar ağlıyordu. 

Notaları görüyordum, sesleri görüyordum. 
Görüyordum, bestekârlar ve güftekârlar da bir köşeden şarkılarını dinliyordu. 
İsmail Dede Efendi, Erol Sayan, Vecdi Bingöl, Selahattin Pınar, Sadettin Kaynak, Emin Ongan, Avni Anıl, Necdet Tokatlıoğlu, Cengiz Onural, İsmail Hakkı Bey, Şekip Ayhan Özışık, Muhlis Sabahâttin Ezgi, Karacaoğlan, Yusuf Nalkesen, Selahattin Altınbaş, Neveser Kökdeş, Cemal Safi, Selçuk Tekay, Mustafa Nafiz Irmak, Ratip Aşir Bey, Muazzez Abacı... 
Onlar artık aramızda değil demeyin, bu benzersiz gecede hepsi aramızdaydı.
Bu nezih icra ve bu nezih dinleyiş de onlara olan saygımızdandı...
Filiz Başıbüyük • Aygül Çetik
Nilüfer Belediyesi TSM Korosu'nun Şefi Filiz Başıbüyük, eşsiz sesi ve yorumuyla gecenin son solosunu icra eden Aygül Çetik'in bundan böyle koronun şef yardımcısı olduğunu ilan etti. 

Konserin sazendeleri, kemanda Gökhan Kiviz, kemençede Emre Apaydın, utta Sercan Erenler, neyde Tolga Saraçoğlu, kanunda Murat Yamangüç, ritim sazda Muammer Orukça idi.

Koro, Muazzez Abacı ile özdeşleşmiş olan Vurgun eserini Abacı anısına seslendirildi. Filiz Başıbüyük hocası olan Avni Anıl'ı ve Erol Sayan'ı minik birer anı ile anlattı. Avni Anıl'ın gözünde adının "Soprano Kızım" olarak kaldığını söylerken o anları biz de yaşadık.
Perihan Öztürk • Cihangir Başıbüyük • Şükrü Deviren • Filiz Başıbüyük • Özer Yavaş • Nurgül Işık
Konsere kendisi de bir sanat aşığı olan Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren, Kültür ve Turizm Bakanlığı Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şef Yardımcısı Özer Yavaş, Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Nurgül Işık ile sanatseverler katıldı.
Kendisi de TÜKD üyesi olan Filiz Başıbüyük ve TÜKD üyeleri
Fotoğrafımızı çeken kim derseniz; eşi de aramızda olan Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren derim ve böyle bir siyasetçi profilini özlediğimizi de sözlerime ayrıca eklerim...

Davet:
Gecenin sonunda Filiz Başıbüyük 19 Aralık 2025 akşamı Makine Mühendisleri Odası Korosu'nun BAOB sahnesinde vereceği "Aşkın Tangosu" konserine davet etmeyi unutmadı. 
Lütfen ajandalarınıza kaydediniz.
Bu konserler kaçmaz...

9 Aralık 2025 / C.E.Y.

'Benzersiz Şarkılar Konseri' video kayıtları ve fotoğraflar için tıklayınız


9 Kasım 2025 Pazar

Asil Kan Aranıyor!

Ata'mızın vefatının üzerinden 87 yıl geçti. Her fani gibi o da vefat etti ve toprağa karıştı. Kurduğu ülke ise 102 yaşında.
Türkiye'nin kuruluş adımlarını simgeleyen her resmî bayramda Anıtkabir dolup taşıyor. Mustafa Kemâl ve arkadaşları minnet ve şükran ile anılıyor. Biliniyor ki tarih sahnesinden silinmek üzere olan bir imparatorluğun halkından, milletin ta kendisinden ve millet ile birlikte yeni bir ülke kurulmuş, sınırları çizilmiş, geçmişin borçları ödenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti olarak kısa zamanda her alanda kendine yeten bir ülke haline gelinmiş.

Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, 1881'de başlayıp 1938'de nihayetlenen 57 yıllık kısacık hayatına onlarca savaşı sığdırdığı gibi, savaş bitip ülke özgürlüğüne kavuşunca (ki kaybetmeyi hiç düşünmemişti) yapılacak yüzlerce projeyi savaş alanlarında düşünmüş, savaş bitip ülke özgürlüğüne kavuştuğunda hepsini tek tek gerçekleştirmişti.
O, Devlet-i Aliyye'ye, yani Osmanlı'ya doğmuş, Osmanlı'da yaşamış, Osmanlı'nın içinden çıkmıştı. Ancak diğer krallıklar ve imparatorluklar gibi Osmanlı'nın da ortadan kaldırılmak üzere olduğunu anlamıştı. Yeni bir çağ başlıyordu ve bu çağda bağımsız ve özgür bir ülke olarak yaşamak gerekiyordu. 
Anadolu ise savaşlardan bitap düşmüş, hastalıklarla boğuşan, okuma yazması dahi olmayan, çaresiz ve fakir yaklaşık 3 milyonluk bir nüfusa sahipti. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu'ya sığınanlarla birlikte nüfus 13 milyona ulaştı. 
Üzerinde yüzlerce devlet kurulup yüzlercesi yıkılmış Anadolu'yu kanının rengine bakmaksızın Türklük şemsiyesi altında toplamak lazımdı. İşte Atatürk onları bir araya getirdi, onlara gelecek vadetti, onlara umut aşıladı.
Ve bugün buradayız...

Darbe Başka Devrim Başka
Bazılarına göre Atatürk bir anda ortaya çıkmış, 'Muhteşem Yüzyıl'ı bir anda sonlandırmış, adeta imparatorluğa darbe yapmıştı. Hatta arkasında 'DIJ Güçler' vardı. Oysa Mustafa Kemâl tüm o güçlerin tekerine çomak sokmuş, peşkeş çekilmiş ülkeyi gerçek sahiplerinin ellerine teslim etmiş, büyük oyunu bozmuş, işgalcileri yurttan kovduktan sonra kurduğu rejim ve peş peşe gelen devrimler ile ülkeyi aydınlığa çıkartmıştı.
Lakin hiçbirisi kolay olmamıştı...

İngiliz Muhipleri Cemiyeti
İngilizlerin işgal ettiği (İstanbul, önce 13 Kasım 1918, sonra 16 Mart 1920'de olmak üzere iki kez işgal edildi. İkinci işgalde idareye el kondu.) İstanbul'da İngiliz Muhipleri Cemiyeti vardı mesela. Atatürk Nutuk'ta cemiyeti şöyle anlatır:
"İstanbul'da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George (Loyt Corc) hükûmeti aracılığı ile İngiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, İngiliz Devleti'nin Osmanlı Devleti'ni bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer. Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halîfe-i Rûy-i Zemîn unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi. Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi."
Kaynak: Kara Harp Okulu 

O günden bugüne büyük oyuncular hiç boş durmadı. Büyük bir sabır ve inatla ülkemizi parçalama oyunlarına devam etti. Bunun için de silah olarak Türk halkının kendisini kullandı. Kâh Sağ-Sol dedi, kâh Türk-Kürt dedi, kâh Laik-Müslüman ayrımı ile insanları birbirine kırdıra kırdıra kaç nesli helak etti. 


Evet, Şükran Borçluyuz
Malum, son dönemlerde Atatürk'e saldırmak iyice moda oldu. Dün Saraçhane’deki Atatürk karşıtı etkinliğe (evet evet, böyle bir etkinlik düzenlenmiş ve güvenlik güçleri engel olmaya çalışmamış, bilakis etkinlikçileri korumaya almış.) 25 kişi katıldı ve 87 yıl önce ebediyete karışmış Atatürk'ü, Atatürk'ün kurduğu cumhuriyet içinde özgürce yaşarken zalimce protesto etti. 
"İnanca Özgürlük" sloganı atarlarken Atatürk'ün din ve inancı sağlama almak için Diyanet'i kurdurduğunu biliyorlar mıydı diye düşündüm. 
Anlaşılan, "Yaradan Rabbimizden Başka Kimseye Şükran Borçlu Değiliz" dövizi taşırken, Atatürk'ün gelişi için Yaradan Rab'be şükran duymaları gerektiğini, Atatürk'ün “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.” dediğini de bilmiyorlardı.
"Türkçe Ezan" dövizi ile bir dönem ezanın Türkçe okunduğunu protesto ediyorlardı ama oradaki iyi niyeti göremiyorlardı. Herkes Arapça bilmiyordu ama herkes Türkçe biliyordu. (Ezanın Arapça okunması Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle Diyanet tarafından 1932'de yasaklandı, 18 yıl sonra 16 Haziran 1950'de yasak kaldırıldı.) 
Hoş, ezan yüzyıllarca Arapça okunmuştu. Arapça da okunsa Türkçe de okunsa, herkes ezanın namaza davet olduğunu biliyordu. 

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti halkının Türkçe konuşmasını, Türkçe okumasını, Türkçe ibadet etmesini, Türkçe şarkı söylemesini istiyor, Osmanlı toprağı olduğu dönemlerde Arap yarımadasında ve Kuzey  Afrika'da bulunmuş, oralarda cenk etmiş, insanını tanımış biri olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin Araplaşmasını istemiyordu.
Ve Arapların en iyi yaptığı şey Arap olmayan ülkeleri Araplaştırmak idi.
Oysa biz Araplaşmadan da Müslümanlığını yaşayabilen göz bebeği bir ülkeyiz. Öyle de kalmaya devam edeceğiz...

25 Kişi
Gördüğümüz üzere artık 5816 sayılı kanun olan “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunu”nun kaldırılmasını da beklemiyorlar. Suçu aleni ve korkusuz işliyorlar. 
"25 kişiden ne olur, cürmü kadar yer yakmaz" demeyin. 
O 25 kişinin yaptığı/yaptırıldığı göstermelik bir test sürüşü olabilir. Her zamanki gibi hedef saptırma ve konuşulması gerekenlerin konuşulmamasını sağlamak olabilir. Atatürk'ü ve Allah'ı kullanarak milyonları tahrik etmek amaçlı olabilir. 
Her ne ise, bunun adı saf kötülüktür...

P ise Q
Atatürk'ü seversen Müslüman değilsin, Allah'a inanırsan Atatürk'ü reddetmelisin kafası işte...
O kafaya göre 'Atatürk' diyen milyonlarca insan Müslüman olmuyor, Allah'a inananlar da Atatürk'ü değil emperyalist devletleri onaylıyor. 
Evet, haklısınız, p ise q önermesi burada geçerli olamaz. Çünkü bu önermenin hiçbir mantığı yok.
Yoksa 85 milyon eksi 25'i nasıl açıklayabiliriz?

Su Uyur Düşman Uyumaz
Atatürk'ün ve din ve milliyet gibi kavramların kullanılması ilk değil. Hatırlayın; 1955 yılının eylül ayında yaşanan "6-7 Eylül Olayları", Kıbrıs Türklerine yapılan baskılarda Rum azınlığın desteği olduğu haberleri ile başlamış, Atatürk'ün Selanik'teki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklenmişti. Sonradan yakalanan bir Türk konsolosluk yetkilisinin dediğine göre bombalama, olayları kışkırtmak için kurgulanmıştı. 
1955'ten itibaren Demokrat Parti hükûmeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış, yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiş, şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin DP'den soğumasına yol açmıştı. Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre, muhalefeti kontrol amacıyla '7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine' olaylardan 15 gün önce zaten karar verilmişti. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirildi.

Binlerce Rum'un göç etmesine sebep olan olaylarda sorumluluk önce Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'ne, ardından komünistlere, sonra halka yıkıldı. Cemiyet işin içinden sıyrıldı, komünistler beraat etti. Hesap veren ise Adnan Menderes ve DP hükümeti oldu. Yassıada Duruşmalarında yargılandılar. Olaylar tam olarak aydınlanmadı ancak amacına ulaştı. Azınlık nüfus iyice azaldı, sermaye el değiştirdi.
****
Güzel ve her bakımdan zengin bir coğrafyada yaşamanın bedeli her daim rahatsız edilmek olmalı. Atatürk de bunu biliyordu ve zaman içinde yaşanabilecekleri görüyordu.
Ki gençliğe böyle seslendi:

"Ey Türk Gençliği!  
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.  
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

'Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni satır satır, kelime kelime, hece hece okuduktan ve dönüp günümüze baktıktan sonra ne düşündünüz?
Haklı mıymış, haksız mıymış?
Ya asil kan, o kan hâlâ damarlarda akıyor muymuş? 
Yoksa kan koyulaşmış ve damarlar da tıkanmış mıymış? 
9 Kasım 2025 / C.E.Y.

O'nu anlatamadık mı? / 10 Kasım 2010
Ulusun, korkma! / 10 Kasım 2016
"Beni Hatırlayınız" / 11 Kasım 2019

22 Ekim 2025 Çarşamba

Umudun Tablosu ONKODAY

Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği ONKODAY'ın kurulduğu 1997 yılından itibaren yaptığı çalışmaları anlatan "Son Yaprağın Resmini Yapmak" isimli belgesel filminin galası 21 Ekim 2025 akşamı Konak Kültür Merkezi'nde gerçekleşti.
Film gösterimi öncesinde konuşan Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği ONKODAY Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen, yönetim kuruluna, gönüllülere ve ONKODAY'a gönül verenlere teşekkürlerini sundu ve "İyi ki bizimlesiniz" diyerek daha uzun yıllar birlikte olmayı diledi.
ONKODAY Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen
Belgesel filmini hazırlayan ve geceyi sunan Güzin Abraş, Pandemi döneminde başlanan arşiv çalışmalarının meyvesinin bugün ortaya çıktığını, filmin bir kolaj çalışması olmadığını, filmde konuşan isimlerden bazılarının şu anda hayatta olmayışının duygu yoğunluğu getirdiğini, geçen bu 27 yılda hastalıktan kurtulan insanların duygularını yansıtmanın büyük bir sorumluluk olduğunu söyledi ve bu sorumluluğun kendisine vermelerinden dolayı ONKODAY'a teşekkür etti.
Güzin Abraş • Güz Yapım
"Son Yaprağın Resmini Yapmak"
Film, daldaki son yaprak dökülünce öleceğini düşünen hastanın hikâyesi ile başladı. Hani arkadaşının 'yaprak düşmesin, umut bitmesin' diyerek hastanın penceresinden görünen ağacın arkasındaki duvara yaprak resimleri çizdiği o hikâye. Ki o resim umudu var etmenin, başkası için çabalamanın, sevginin resmidir.

Sonrasında ONKODAY'ın kuruluş aşamalarını, kurucularını, ilk üyelerini, yıllar içinde yapılan çalışmaları, çocuk iken kanserle tanışıp şimdi iş güç sahibi olmuş isimleri dinledik. Belgeselde 44 kişi konuştu. Ki Güzin Abraş'ın dediği gibi; daha 144 kişi daha konuşabilirdi...
Filmin Görüntü Yönetmenliği Hakan Serpen ve Orhan Balaban'a, Post Prodüksiyonu ise Mustafa Altıyol'a ait idi.
Onkoday'ın ilk üyesi Nebahat Özaltolmaz ve arkasında dikiş makinesi
Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği ONKODAY"Kanser toplumsal bir sorundur" diyen Prof.Dr. Kayıhan Engin tarafından 1 Nisan 1997 tarihinde, merkezde tedavi görmüş eski hastalar, hasta yakınları ve merkez çalışanları ile birlikte Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoterapi Merkezi'nde kurulmuştu. Kendisi de bir onkoloji hastası olan ve gördüğü tedaviler ile şifa bulan Füsun Önen, 1999 yılından bu yana derneğin başkanlığını yürütüyor. Füsun Hanım hayata bağlılığı ve dernek çalışmalarında çıtayı hep daha yükseğe koyması ile kanser hastalarına rol model olup umut dağıtıyor. Mesaj net: İYİLEŞEBİLİRSİN!
Son Yaprağı Yere Düşürmeyenler
Yıllar perdede su gibi aktı geçti. Bu zaman zarfında neler yapılmamıştı, nelere imza atılmamıştı, son yaprağın yere düşmemesi için ne kadar büyük özveriyle çalışılmıştı.
Bilgilendirme çalışmaları, farkındalık etkinlikleri, hastane etkinlikleri, fotoğraf ve resim sergileri, atölyeler, derneğe gelir sağlamak ya da için yapılan el işi çalışmaları, çocuk hastalar için üretilen örgü bebekler, örülen battaniyeler, dikilen ürünler, konserler, sosyal faaliyetler, mesela şehirde otobüs turu, şehrin hastalara tanıtılma gezileri, sünnet organizasyonları, dijital yayınlar ("Umut Hikâyeleri", "Tanı-Yorum", "Bilimin Işığında"), anıtlar ("Doğaya Saygı Anıtı", "Toplumsal Duyarlılık Anıtı", "Umut ve Savaşım Anıtı"), Onkoday Tiyatro Terapi Grubu, OnkoDay Gündem - Sağlıklı Yaşam Dergisi, ödüller ("HASVAK Sağlıkta Başarı Ödülü", "ÇGD Sosyal Yaşama Katkı Ödülü", "HİÇ Son 5 Yılın En İyi Proje Ödülü", "HİÇ 2014 En İyi Proje Ödülü", "LIONS Melvin Jones Ödülü"), Kaplıkaya Umut Evi, Kültürpark içindeki ONKODEM, Neş'e Teyze Kurabiye Şenliği, ONKODAY Ormanı, İstanbul'da Pembe Festival...
Sadece bu kadarla kalmayıp hastaların ömürleri boyunca takip edilmesi, çocukların büyüyüp okuması, sağlanan burslar, iş hayatları, evlilikleri, hepsinde gönüllülerin ve bağışçıların büyük emeği var.
Açıkçası bu kadar çok etkinlik yaptıklarının farkında değildim. Ya onlar yeterince görünür değildi ya da hayat çok hızlı akıyordu ve bu büyük mücadele de akışın hızında kaybolup gidiyordu...
Konak Kültür Merkezi Fuaye Alanı
Konak Kültür Merkezi Fuaye Alanı
ONKODAY Eğitim ve Anı Park
Eski günlerden bir çay bahçesi samimiyeti taşıyan ONKODAY Parkı, siteler diyarı Nilüfer'in içinde nefes aldığımız bir vaha. 2000 yılından bu yana 25 yıldır hizmet veren ve derneğe gelir sağlayan parkta çocuk bahçesi, 75 kişilik amfi tiyatro ve kafeterya mevcut. Genel kullanıma açık olan ONKODAY Park'ta arkadaşlar buluşuyor, iftarlar veriliyor, doğum günleri kutlanıyor, ONKODAY’ın kutlama organizasyonları yapılıyor. 
5 Ağustos 2018
Çamlar altındaki bu park benim için özellikle de yaz günlerinin vazgeçilmezi...

ONKODAY Hasta Konuk Evi
Lions 118-K Yönetim Çevresi ve Nilüfer Belediyesi işbirliğiyle yaptırılan ONKODAY Hasta Konuk Evi, şehir dışından Bursa’ya kanser tedavisi için gelen ve kalacak yer sorunu yaşayan kanser hastalarına (yakınları ile birlikte) tedavileri boyunca konaklama imkânı sunuyor. Fikir anası Seher Özgen olan konuk evi 1+1 müstakil evlerden oluşuyor. 
21 Ocak 2014
Evlerde güneş enerjisi kullanılmış. Konukevinde kalan hastalar ONKODAY'ın rehabilitasyon çalışmaları ile sosyal ve kültürel faaliyetlerinden yararlanıyor. 

El Ele Hep Birlikte
Onkoday Ailesi, 1997 yılından beri hastalarımıza hizmet etmenin ve onlara yoldaş olmanın gururunu yaşıyoruz diyor.
Onkoday sayfasında gördüğüm elektronik sayaca istinaden; dernek olarak şimdiye kadar106 etkinlik yaptıklarını,1247 konuk ağırladıklarını, dernekte 2453 gönüllü çalıştığını öğrendim.
21 Ocak 2014
Siz bakana kadar elektronik sayaçtaki rakam değişmiş olabilir. 

Umudun Adı ONKODAY
Filmi izlerken kendimi güvende hissettiğimi fark ettim. Olur da hastalanırsam çok yakınımda bana yol gösterecek, rehberlik edecek, sarıp sarmalayacak bir dernek vardı. Bencilce bir düşünce evet ama önce kendimi düşündüm. Hep başkaları hasta olacak diye bir şey yoktu. Ben sağlığımı korumak adına elimden geleni yapıyordum ama hastalık beni kapının arkasında mı, kuşun kanadında mı bekliyordu bilmiyordum. 

Pembe Tütülü Pakize 
Pakize uyarıyor, ben de sevdiklerimi üzMEMEk adına kendi kendime MEME muayenesi yapıyor, belirli aralıklarla mamografi çektirerek MEME kanserine karşı önlem alıyorum.
Pembe Tütülü Pakize 
Çok yıllar önce fibrokistik bir vaka karşısında endişe içinde karşısına geçtiğim doktor bana "Korkma ölmeyeceksin!" demişti. Nasıl bir yüz ifadem varsa, doktor kafamın üzerindeki baloncukta beliren "Ölecek miyim doktor bey?" sorusunu okumuştu. O gün bugün ölmedim. Ama şairin dediği gibi; "Kim bilir nerde nasıl kaç yaşında!"

Öldüren Yaşamın Kendisi
Aslında öldüren hastalık değil, yaşamın kendisi. Eninde sonunda hepimiz öleceğiz. Anne rahmine düştüğümüz anda hem yaşamaya hem de ölmeye, kısacası iki kapılı bu handa gündüz gece yürümeye başlıyoruz. Yaşamaktan keyif aldığımız kadar ise ömrümüzü uzatıyoruz. 
Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar, "Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder." der.
Uzaklaşmak mümkün değilse de, karamsarlığa kapılıp her an ölümü düşünmemek lâzım. Malum; kişi ölümü fazla düşünürse de hiç düşünmezse de kendisine bahşedilen hayatı layıkıyla yaşayamaz.

Her Yeni Gün Bir Hediye
İtiraf edelim; insan kendi var olmayacağı günlerde yaşanacakları düşünmeden edemiyor. "Bensiz mi eğlenecekler? Daha ne gelişmeler olacak? Allah'ım lütfen, ölmesem olmaz mı?" 
Ne gereksiz çırpınışlar... 1900 senesinde yoktum, 2100'de de olamayacağım.
(Bu arada NASA yaşamın ne zaman sona ereceğini hesaplamış. Bu hesaba göre, gezegenin yüzey koşullarının tüm canlılar için yaşanmaz hale geleceği tarihi 1.000.002.021 yılı imiş. Yaklaşık 5 milyar yaşında olduğu söylenen dünya için çok küçük, ortalama ömrü 80-90 yıl olan insan için çok büyük bir zaman.)
Her sabah yeni bir güne doğup o günü son günmüş gibi yaşamak varken beyhude sorularla zaman kaybetmenin ne anlamı var. Hem insan en çok yaşadıklarından değil, yaşayamadıklarından pişman olmaz mı? Hani şu "Şimdiki aklım olsaydı!" hadisesi...

Kanserin En Acı Yanı
Aklın ve güzel düşüncenin ışığında yaşanmış bir hayat herhangi bir hastalıkla karşılaştığında sağlık sisteminin, bilimin ve koruyucu meleklerin eşliğinde daha kolay atlatılabilir. 
Bunun yanında acı gerçekleri de es geçmeyelim.
Ortada sahtekârların hastaneden çaldıkları kanser ilaçlarının yerine su doldurması, sahte kanser ilacı üretimi, ilaçların "tercih edilen" hastalara kaydırılması gibi karanlık işler de dönmüyor değil.

Görüldüğü üzere bir insanlara umut olmak isteyen gönüllüler var, bir de insanların umudunu sömüren çeteler.
Arada da can derdinde hastalar...
Biz her zamanki gibi yine Umudun Tablosu ONKODAY'da bir renk olalım. 
Hayatımızdan hevesi ve umudu hiç çıkartmayalım...
22 Ekim 2025 / C.E.Y.