15 Eylül 2015 Salı

Onlar mı, onlar Suriyeli...

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin Temmuz başında yaptığı açıklamaya göre Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 13 bine ulaşmış. Ülke içinde evlerini bırakıp başka yere göç etmek zorunda kalanların sayısı ise 7,6 milyonu bulmuş.
Türkiye'deki Suriyeli mülteci sayısının da 1,8 milyonu aşarak 2 milyona yaklaştığı belirtiliyor.
Kaçabilme fırsatını bulan atmış kendisini ülkeden dışarıya.
Kalanların hali ise meçhul...
İçinde yaşayanların farkında olmadığı, kendilerinin diğerlerinden farklı olduklarını var saydıkları ve farklı olmadıklarının farkına varamadıkları bir manzara var dünyanın her tarafından görünen...
Dünyaya yayılmaya başlayan mültecilere bakın.
Mülteciler hep aynı okullarda okumuş, aynı tarihi paylaşmış, aynı sokaklarda yaşamış, hepsi üç aşağı beş yukarı aynı görünümde, hepsi aynı dili konuşuyor.
Daha düne kadar evlerinde işlerinde, hepimiz gibi hepsi dünya halindeki bu insanlara dümdüz baktığımızda hepsi aynı.
Farklılıkları kimseyi ilgilendirmiyor.
Dünyaya göre onların hepsi "Suriyeli".
Yol kenarlarında dilenenler, yol boyu yürüyenler, bindikleri botla bazen karaya ulaşan, bazen de denizde can verenler, barındıkları kamplarda gelecek kaygısı ile çaresizce bekleyenler.
Doktor, sanatçı, işçi, mühendis, esnaf, memur, genç, yaşlı, çoluk çocuk...
Ne fark eder?
Düz ara hepsi "Suriyeli"...

Diğer ülkelere göre hiçbirisi ülke sınırından içeriye alınmamalı!
Ki bir dönem Avrupa ülkeleri olsun, Mısır, Ürdün ve Lübnan olsun kota dahilinde mülteci kabul ettiler.
Lakin ilticanın ardı arkası kesilmedikçe bu akın ile onlar da baş edemediler ve kendi halklarını korumak adına kapılarını kilitlemek istediler.
****
Buradan çıkacak olan sonuç ne derseniz;
Öncelikle; ülke olarak ne olursa olsun savaştan kaçınacak, savaşa bulaşmayacaksınız.
Taş yerinde ağırdır ve en nadide cevher dahi olsa insan başka bir ülkede sığıntıdır...

Bir sözüm de el altından savaşa destek verenlere;
Siz siz olacaksınız bir ülkeyi savaşa gark ederken savaştan kaçanları da hesap edeceksiniz.
Bu öyle ilahi bir adalettir ki, savaştan kaçanlar gider bu savaşta az da olsa çok da olsa tuzu olanların kapısına dayanır.
Bu öyle bir paradokstur ki, savaştan kaçanlar gider savaşı çıkartanların ülkesine sığınır.
Savaş acıdır, savaş yıkıcıdır, savaş akılsızdır, savaş yangındır.
Ve o yangından sıçrayan her kıvılcım gider herkesin eteğine yapışır...

12 Eylül 2015 Cumartesi

Duyarsız Duyarlı

Pek çok insanın önüne gelen ve gerçekliğinden bihaber olduğu her kışkırtıcı haberi, her agresif fotoğrafı, her vahşet kokan çağrıyı paylaştıklarına baktıkça ve bir de böyle paylaşımlara pirim vermeyenleri duyarsızlıkla suçladıklarına şahit oldukça, hele de bu bilgilerden çoğunun halkı birbirine düşürmek için düzmece olduğu ortaya çıktıkça; bu protestolarla bilerek ya da bilmeyerek kime ve neye hizmet ediyoruz diye sorguluyor insan haliyle.
Akıl süzgecinden geçirmeden bir yorum yapmak istemiyor.
Her bir yana kulak vererek, her bir tarafı gözleyerek, geçmişten geleceğe yaşananları tazeleyerek bir çıkarım yapmak istiyor.
Neler olduğunu anlamaya çalışıyor.
Malum oyun büyük, oyuncular profesyonel...

Bu coşturmalarla bir araya gelerek piranha sürüsüne dönmüş ve bilgisizliğin verdiği duygusallıkla gösterilen her hedefi anında yok etmesi an meselesi olan bir güruhu dizginlemek değil marifet, marifet oluşmasına izin vermemek.
Yoksa taşkın akan bir selin karşısında hangi kaya durabilir?

Memleket yangın yerine dönmüşken ve can kayıpları durmaksızın artıyorken insanların ayarlarıyla oynamak kolay tabii.
Herkes gerildikçe gerilmişken, herkes diken üzerindeyken ve komşu komşuya, arkadaş arkadaşa, için için değil, aleni diş biliyorken aklıselim davranmak gittikçe zorlaşıyor.
Lakin duyarlılığı da akıl ve mantıkla dengelemek gerek.
****
Baş rolünde Şener Şen'in oynadığı "Namuslu" filminin son sahnelerinde, çevresindekilere namuslu olduğunu bir türlü anlatamayan Şener Şen'in sonunda pes edip namussuzluğa soyunuşunu, halkı dolandırıp kaçarken de dolandırdıklarının Şen'in ardından "Namussuz Namuslu!" diye haykırışlarını hatırlarsınız.

Özellikle de sosyal medyada duyarlı dediklerimizin aşırı duyarlılıktan nasıl duyarsızlaştıklarını gördükçe "Duyarsız Duyarlı" diyesim geliyor benim de.

Duyarlı olacağım derken ne yaptığının farkında olmaması, duyarlılıkta tavan yaparken duyarsızlıkta dip yapması, ortalığı birbirine katması ve halkın arasında infiale sebep olması dediğim.

Bu kışkırtmaları bilerek yapanlar zaten ne yaptıklarını biliyorlar.
Sorun dolmuşa gelenlerde.

Hani bir sözü söylemeden önce üç kez yutkunun derdi büyüklerimiz.
Bu asparagas fırtınası içinde de her paylaşımdan önce üç kez düşünmek lazım kanımca.
Ki duyarlılığımız elimizde patlamasın...

8 Eylül 2015 Salı

Aldığım her nefeste boğulurken…

Şarkılar hep eğlenmek için mi söylenir? 
Ağıtlar da şarkıya dahil değil midir?
Acılar, ayrılıklar, hasretler, özleyişler gelmez mi dile şarkılarda, türkülerde?
Yemen Türküsü, Çanakkale Türküsü, Kırım Türküsü ve daha niceleri yok mudur geçmişimizde?
Gözyaşlarının notaya, yürek ağrısının söze döndüğü, söyleyene ayrı, dinleyene ayrı işleyen deyişler yok mudur?
“Kalbim,
Neden hep olmazlarda,
Neden hep çıkmaz sokaklarda.
Kalbim;
Sevdin olmadı,
Bir dünya istedin kardeşçe, olamadı.
Kalbim,
Dayanmak artık kolay değil,
Bırakacak gibisin yarı yolda…” demiş Fikret Kızılok yıllar önce bir şarkısında.
Yaşamaktan yorulmuş kalbi dile gelmiş, isyan etmiş, şarkı olmuş.
Şimdi; üst üste gelen şehit haberlerinin acısı yorarken kalbimi, sol göğsümün, hattâ tüm bedenimin üzerine koskocaman bir taş oturup ezerken beni ığıl ığıl ve bu şarkı dönerken zihnimde durmaksızın…
Bir yandan günlük hayatı yaşamaya çalışıp, diğer yanda evladı yaşındaki çocukların paramparça oluşlarına, çatışmada yaralanmış, yerde yatıp yardım bekleyen, henüz bıyığı dahi terlememiş bir delikanlının çaresiz haline, ölmüş bir çocuğun gömülemediğinden evinin buzdolabında saklandığına, tecavüzün ağırlığı ile yaşayamayıp, derdini anlatamadığı için intihar eden liseli bir genç kıza şahit olurken.
“Kavga benim değil, savaş benim değil” deyip bir anda alevlenen bu savaşı sorgulayamıyorken.
Her şeyi görüyorken, yaşıyorken, biliyorken ve her şeye rağmen dik durup nefes almaya çalışırken.
Ve aslında almak istediğin her nefeste boğulurken…

Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek demiş ya Dostoyevski, işte öyle...
Ah kalbim;
Bırakacak gibisin yarı yolda…

3 Eylül 2015 Perşembe

Vebali kimin boynunadır?


Boğularak karaya vuran o çocuk diyorum,
Ne vatan bilirdi ne toprak.
Ne inanç bilirdi ne milliyet.
Ne savaş bilirdi ne barış.
Bildiği tek şey kardeşleri annesi babası, bir de acıkan karnı.
Kaçtıklarından beri küçük bedeni sokakta oynadığı için değil, ne olduğunu anlamadan oradan oraya sürüklendiği için yorgundu.
Umut bilmezdi, hayal bilmezdi, istemek bilmezdi.
Elinden tutar çekersin, gelir, "Nereye?" diye sormaz, elini tutanlara güvenirdi.
Karadan korkmaz, denizden korkmaz, ölmekten korkmaz.
Yanında ailesi olduktan sonra....
****
Dünyanın gözü önünde boğularak karaya vuran iki kardeş Galip ile Aylan Kurdi'nin ailesi Kobani'den kaçıp İstanbul'a, oradan da Bodrum'a gelmişler. Tüm kaçanlar gibi onların niyeti de Akyarlar'dan Kos'a geçmek.
O kadar yakın ki Kos Akyarlar'a, hani sanki yüzerek bile...
Yüzülmese de bir şişme bot geçirir insanı karşıya.
Karşısı umut. Karşısı özgürlük.

Umut çok olunca taciri de çok oluyor malum.
Savaşın yan sanayii adeta.
Herkesin yapacağı iş değil yalnız.
İnsafın olmayacak mesela. Acımayacaksın, merhamet göstermeyeceksin, insafa gelmeyeceksin.
Organizatör olarak 10 kişilik bota 17 kişiyi doldurup, üzerlerindeki can yeleklerini çıkartıp alabileceksin ve suya fırlatabileceksin. Sonra da salacaksın engine.
Batsınlar diye, boğulsunlar diye.
"Kendi devleti düşünmemiş, ben mi düşüneceğim" diyerek.
Ne meslek ama....
****
Savaş ve Göç hep yan yanadır.
Savaş ve Göç yüzyıllardır bitmek bilmeyen bir acıdır.
Savaşta kazanmak için yok etmek gereklidir.
Yok edilmek istenenler için ise çözüm yok edilmeden göçmektedir.
Yok edilenlerin öyküsü yok edildikleri yerde biter.
Göçenlerin öyküsü ise sürer gider.
Yollarda ve sonrasında göçtükleri yerlerde yazılır yeni hikâyeler.
Nesli sürsün, bir sonraki kuşak göçebeliği bilmesin ve göçtükleri yeri vatan bellesin diyedir tüm mücadele. Yine aş, yine iş olsun diyedir.
Yeniden var olma savaşıdır.
Hayatta kalma savaşıdır.
****
Hepimizin atalarının verdiği bir savaştır bu.
Ki o mücadeleden başarıyla çıkanların nesilleri olarak bizler sürdürüyoruz vatan mücadelemizi.

Ya çıkamayanlar?
Ya kaçamayanlar?
Onların vebali kimin boynunadır?
Vebali boynuna olanların da bu vebal ne kadar umurundadır?
Anlaşılan o ki bu oyunda kazanılan meblağ tüm kavramları yerle bir edecek kadardır...

Fotoğraf: Doğan Haber Ajansı (DHA) Bodrum Muhabiri Nilüfer Demir'e aittir...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Ya İrlandalı boksör çıkmasaydı!

Gün geçmiyor ki bir çılgınlık haline şahit olmayalım. Gün geçmiyor ki ağlasak mı gülsek mi durumlarda kalmayalım.
Zembereği kurulmuş gibi yaşayan, en ufak bir ters durumda tersten de ters olan, anlayıp dinlemeden saldıran, birlikten kuvvet doğar deyip bir parmak şıklatmada bir araya gelerek Voltran'ı oluşturan ve tek bir kişiye dahi onlarca kişi saldıran, teke tek durumlarda ise çok zaman yaya kalan bir güruh var ve bu güruh her an sıradan birini linç edebilir.
İstanbul Aksaray'da bir otelde kalan İrlandalı turiste yapılmaya çalışıldığı gibi...
Video görüntülerini izlediğim olayda İrlandalı olduğu söylenen turist su almak için marketin önündeki su kabinini biraz sert açınca, sallanan kabinin içindeki su şişeleri de açılan kapıdan yere düşüp etrafa yayılınca koptu kıyamet.
Turist saçılan şişelere şaşkın şaşkın bakarken market sahibi elinde sopayla attı kendini dışarıya. Turist ne olduğunu anlamadan başladı tepesine sopalar inmeye. Ardından Komşu Cemil'in "Koş Sevim, kavga var!" nidasını duyan esnaf da girdi işin içine. Eline ne geçerse kaparak kavgaya koşan onlarca insan saldırdı 1 (yazıyla BİR) tane adama.

Lakin adam normal adam değil, Bruce Lee çıktı.
Hatta adamın içinden Rocky Balboa çıktı.
Hatta adamın içinden Malkoçoğlu Cüneyt Cüreklibatur çıktı.
Aslında boksör olan adam bizim tayfaya daldıkça daldı, dalmaya doyamadı dinlendi dinlendi yeniden daldı.
Hele kendisine yumruk sallayan tüy siklet bir vatandaşımızı tek bir fiske ile yere serdi ki, yere serildikten sonra ayağa kalktığını gördüğümüz vatandaşın feleği tam anlamıyla şaşmıştı. Sallana sallana kaldırıma çıktı. Zannedersiniz ki 'akşamdan kalma'...
10 gün iş göremez raporu alsa yeri.
Kanımca daha da her çağrıldığı kavgaya koşmaz.
Eee, her kuşun eti yenmiyor malum...
****
Şimdi işi tersine çevirelim.
Ya o adam gerçek bir boksör olmasaydı?
Ya o adam kendini savunamasaydı?
Ya o adam her tarafına inen sopaların, tekmelerin, yumrukların arasında kalarak öte tarafı boylasaydı?
Bir 'linç'e imza atmış olacaktık böylece değil mi?
Sonra da "zaman aşımından"....
****
Cana geleceğine cama gelsin derdi bizim büyüklerimiz oysa.
Su'dan sebeplerden kavga çıkmaz derdi.
İncir çekirdeğini doldurmayan şeylere kafanızı yormayın derdi.
Hoşgörü, sabır, tevazu ve edep ile yoğrulurdu hayat.
Bilmediğimiz bir yerlerde ise aynı hayat kin, öfke, kibir ve şiddet ile yoğruluyormuş meğer.
Acıyla öğrendik...
****
Yazımızın sonunda tekrar İrlandalı turiste ve Aksaray esnafına dönelim ve havuz problemi misali bir soru soralım. Bakalım kim bilecek.
Soru:
"Bir Türk dünyaya bedelse ve bir İrlandalı da 15 Türk'e bedelse, bir İrlandalı kaç dünyaya bedeldir?"
Hadi kolay gelsin...
****
Bu arada; sopa ve sandalye darbelerine yumruklarıyla karşı koyarak fenomen haline gelen turistin, Kuveyt asıllı İrlanda vatandaşı Mohammed Fadel Dobbous olduğu ortaya çıkmış.

25 Ağustos 2015 Salı

Hıııı, taaaaam o zaman!


Ölenin arkasından konuşulmaz ama ölenin arkasından konuşanlar hakkında gayet güzel konuşulabilir.

Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde teröristler tarafından şehit edilen Yüzbaşı Ali Alkan'ın ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan'ın cenaze törenindeki tepkisinden sonra aile için 'Malatya Alevisi', 'Ulusalcı', 'PKK propagandası yapıyor' ve 'paralel' deniliyor hedefe kilitli dedikoducu troller tarafından.
Usta'nın dilini kullanıyorlar yani...

Şehit Ali Alkan alevi imiş.
Eeee?
Şehit Ali Alkan ulusalcı imiş.
Eeee?
Şehit Ali Alkan paralel imiş.
Eeeee?
Ha bir de PKK propagandası yapıyormuş.
Hııı, taaa(m)am o zaman, dağılalım...

Yani diyor ki "Boşuna üzülmeyin, hatta ‘iyi olmuş' diye sevinin".
Yani diyor ki "Neyine üzüleceksiniz?"
Yani diyor ki "O da insan mı la!"
Yani diyor ki "Saldırın!"...

Orduya alırken sesini çıkartma, savaşa yollarken sesini çıkartma, sonra şehit olup da cenazede bir feryat yükseldi mi, "Ama o bir Alevi!"...
Hıııı, taaaaam o zaman...
****
Kişiler birbirlerini sevmek zorunda değiller.
Kimsenin dinini, ideolojisini tasvip etmek zorunda değiller.
Peki ya siz devleti niye kişiselleştiriyorsunuz?
Niye devletin tüm organlarını kendi hırsına kurban ediyorsunuz?
Devlet halkındır,
Hükümet de halkındır.
Hükümet devlet eliyle halkına hizmet eder.
Yani halkı için vardır.
Halkının insanlarını ayırt etmez, halkını bölmez.
Hani balkon konuşmalarında diyordunuz ya "Bana oy vermiş vermemiş herkesi kucaklayacağım" diye...
Unuttunuz zannedersem...

Yoksa sizde unutma hastalığı da mı var?
Hııııı, taaaaaam o zaman...

Canınız 'köfte' mi çekti?

Yediğini içtiğini kendisi bilen, söylemek gerektiğinde de söze "Söylemesi ayıp...." diyerek giren bir neslin ahfadı olarak yeme-içme muhabbetlerini paylaşma konusuna az biraz hassasım ben de.
Lâkin iyi yapılmış bir yemeği tavsiye etmekten ya da tarifini vermekten imtina etmem.
Sezar'ın hakkı Sezar'a der, "Ellerine Sağlık"ı ağız dolusu söylerim.
Mutfak işinden anlayan bir insan olarak iyi bir yemeğin geçtiği evreleri bilirim çünkü.
İyi bir malzeme ile yemeği pişirme esnasındaki itina ve sevgi bir araya geldi mi o yemek tadından yenmez.
Yani iyi bir yemekte malzeme ne kadar önemliyse "el" de o kadar önemlidir.
Bir de her keresinde aynı lezzeti yakalamak.
Ve o lezzeti nesilden nesile aktarmak...
****
Bursa'ya mâl olmuş değerlerden birisi de 'Rodop Köfte'dir.
Tarihidir.
Eskidir.
Zaman içinde pek çok badire atlatmış olmasına rağmen, tüm zorluklara direnerek insanlara iyi köfte yedirmek derdindedir.
Ve Çekirge'deki yerinde elan hizmetinizdedir.
****
Köfteyi çok seven ama dışarıda köfte yemeyi pek tercih etmeyen biri olarak önünden defalarca gelip geçmeme rağmen yıllardır Rodop Köftecisi'ne girip bir porsiyon köfte yememiştim.
Üstelik mekân sahipleri aile dostumuz iken. Üstelik defalarca davet edilmiş iken.
Sonunda geçtiğimiz günlerde şeytanın bacağını kırdım ve Serhat-Hümeyra Şensoylu'ya "Ben geliyorum, köfteler ızgaraya atılsın" dedim.
Bir yandan köftelerin tadına bakarken bir yandan da sohbet ederiz, ben de Rodop Köftecisi'nin tarihini öğrenirim ve sizlere de anlatırım derdindeydim.

Rodop Köftesi nereden gelmiş?
1942 yılında Yunanistan'ın İskeçe kasabasından Türkiye'ye gelen Halil Şensoylu o tarihte Besler Köfte'nin yanında işe başlıyor. Köfte işini Besler'den öğrenerek dört yıl sonra, yani 1946'da Setbaşı Köprü çıkışında, bugünkü Mahfel'in bahçesine denk gelen yerde kendi dükkânı olan Rodop Köftecisi'ni açarak işe başlıyor.
Araya bir "flash back" yapalım:
Serhat Şensoylu ile evlenen Hümeyra Barçın henüz yeni gelin iken kayınvalidesi ile birlikte Mehmet Besler'i ziyarete gidiyorlar. Mehmet Besler diyor ki; "Senin kayınpederin var ya senin kayınpederin, o çok uyanık bir adam. Ben bu mesleği yaptım, kimse benden bu formülü alamadı. Bizim bir imalathanemiz vardı. Orada malzemeyi kendi formülümce koyar, köfteyi hazırlar, sonra ustaları çağırırdım, onlar karardı. Ama senin kayınpederin imalathanedeki bir ahşabın budağını çıkartarak kendisine göz deliği açmış ve ne yaptığımı oradan gözleyerek öğrenmiş. Ama helâl olsun, iyi öğrenmiş. Hatta boynuz kulağı geçer denir ya, o beni geçmiş."

Yeninden günümüze geri dönelim;
1952 yılında Mahfel'deki dükkanların yangında yanması ve yıkılmasıyla birlikte sırasıyla Basat Caddesi'ne (şimdiki Ressam Şefik Bursalı Caddesi), Santral Garaj ve Ulu Cami'nin karşısındaki Çınarlı Oteli'nin altına açılıyor Rodop Köftecisi. 1992 senesine kadar çalışıyor bu işletmeler. Sonra Santral Garaj'da devam ediyor. Hafif Raylı'nın Osmangazi İstasyonu Santral Garaj'a denk gelince Rodop Köfte oradan da ayrılıyor. Bu arada sağlık sorunları sebebiyle köfteciliğe biraz ara veriliyor.
Şu anda ise işletme üçüncü nesil köfteci olarak Serhat Şensoylu'nun oğulları Oray ve Barçın Şensoylu kardeşler tarafından Çekirge Meydanı'nda hizmet vermeye devam ediyor.
Torunların amacı, dedelerinin ismini yaşatmak ve bu isme lâyık olmak...

Biraz da köfte konuşalım;
Köftenin tarifini istemeyeceğim tabii. Ama yine de biraz soracağım, hangi et, hangi yağ, hangi usta?
Ustalar Halil Şensoylu döneminden beri aynı ustalar. Şu anda 63 yaşında olan Veysel Usta askere gitmeden önce işe başlamış, askerlik dönüşü yine dönüp gelmiş. 70 yaşında olan Aydın Usta ona keza.
Ve mekânın en eskisi 74 yaşındaki Hasan Usta ona keza.
Hepsi o gün bugündür vefa ile hizmete devam ediyorlar.
Emekli olmalarına rağmen dükkânı yalnız bırakmıyorlar ve mekânın sembolü olmuşlar.
Laf aramızda ustaların yaşını duyunca şaşırmadım değil. İkisi de gayet dinç ve genç idiler.
Eskiden zihnimize nakşolan yaşlılık kavramı ile bugünün yaşlıları pek uyuşmuyor ya neyse...

Köfteye dönelim; yüzde yüz yerli kesim danalardan ve özellikle hayvanın özel yerlerinden alınan etlerden yapılıyor kıyma. O kıyma bir gece dolapta dinleniyor. Sona ekmekleniyor. Sonra da soğan suyu katılarak pişmeye hazır hale getiriliyor. Köftede kesinlikle iç yağ, katkı malzemesi ya da sakatat kullanılmıyor.
Günlük belli bir porsiyondan fazla köfte yapılmıyor. İhtiyaç halinde akşam üzeri tekrar bir fasıl köfte yapılıyor.
Menüde köfte dışında kuzu şiş ve kuzu pirzola da mevcut.
Günümüzün olmazsa olmazı olan 'evlere servis' hizmetini Rodop Köfte de veriyor.
Özellikle Yemek Sepeti'nde çok başarılılar.
"Şu anda Yemek Sepeti'nde Bursa'da en fazla beğeni alan mekânız" diyor Hümeyra Hanım. "Bir porsiyon köftede 140-150 gr et yemiş oluyor" müşteri diyor bir yandan da.
O bunları anlatırken bana da web sitelerinin adresini duyurmak düşüyor.
Siteye ulaşmak için tıklayın:
****
Biz sohbet ederken mangalda pişmiş köftelerimiz de geliyor. Kaşarlı ve klasik olarak karışık köfte istemiştim ben.
Evet, Hümeyra Abla (Hanım demeyi bıraktım) haklı; bıçak kesmez, soğuduğu zaman taşa dönen köftelerden değil bu köfteler. Bu yumuşaklık hayvanın özel yerinden alınan etlerden dolayı imiş zaten. Onu söylemişti az önceki konuşmamız esnasında.

Köftenin yanında tabakta közlenmiş domates ve biber, ortaya piyaz, yanına ister şıra ister ayran, ister kola... Yemeyi çok tercih etmesek de masaya gelen ekmek sünger gibi değil, tok bir ekmek. Bir dilim de olsa yedik tabii.
Devamında kaymaklı Kemalpaşa Tatlısı (Tatlı hanesine kış mevsiminde kabak tatlısı da dahil oluyormuş) ve üzerine sıcak sıcak demleme çay...
Yanında Ustalarla olsun Hümeyra Abla ile olsun uzun uzun sohbet.
Karşısında Kervansaray Otel, önünde Çekirge Caddesi ve kapının önünden akıp giden yaşayan bir şehrin canlı dokusu...
**** 
Her gittiği yeri anlatmıyor insan malum. Hizmet iyi değilse eş dost hatırı da geçmiyor.
Bursa'ya değer katan, işinde iyi, insanın yüzünü ağartan yerler olunca ise insan görmezden gelemiyor.
Hele de işin içinde kocaman bir yürek ve bir o kadar da hayat mücadelesi varsa, alıp başına taç ediyor...
Veda vakti geldiğinde ise bir selfie çekilmeden olmuyor... :)

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Çingeneye beylik vermişler...

Cenazemiz var.
O kadar çok var ki hem de...
Hangi birine dönsen, hangi birini dinlesen, hangi birine döksen gözlerindeki yaşları...
Tabutlar sıra sıra,
İnsanlar tükenmiş.
İnsanlar isyanlarda...

Şehit cenazelerinde ön saflarda yer tutanlar var bir de.
Aileden değil.
Şehidin yakını değil.
Sadece 'protokol'!
VIP yani...
Mevta mühim bir şahsiyetse ön saflar yakın olmasa da hatırlı kişilerle doludur.
Hatırlı ve saygın kişiler törene katılmış ve acıya ortak olmuşsa şükran duyulur.

Lâkin şehit cenazeleri başka...
Orada 'makam' olmaz.
Orada 'sıra' olmaz.
Orada 'parti' olmaz.
Orada 'ego' olmaz.

Orası ölenin en yakınlarını iteleye iteleye ön saflarda yer tutup kameralara 'şov' yapma yeri değil;
Orası saygı, acı ve yürek yeridir.
İnsanları isyana sevk etmek, sonra da isyan edenleri bir bir fişlemek için mi geliyorsunuz siz bu cenazelere, yoksa kalbiniz gerçekten ağrıdığı ve bu ölümlerden bir nebze olsun sorumluluk duyduğunuz için mi?
Öyle olsa anlardı bu millet değil mi?
Ki olmadığını anladığı gibi...
O gençler 8'er 10'ar elden gidiyorlarken bir de insanlara şehitlik mertebesinin kutsallığını öğretmeye çalışıyorsunuz ya; bu ufak hesaplarınızla kutsal kavramların tümünden nefret ettiriyorsunuz...
Üstüne üstlük bir de memleketin gidişatından şikâyetleniyorsunuz.
E biz ne yaptık şimdi?
Her ne yaptıysanız siz yaptınız 13 senedir.
"Duble duble yollar!" diye haykırıp yolları gözümüze gözümüze sokarken iyiydi.
Sevaplar sizin günahlar bizim mi oldu şimdi?

Bakın artık millet susmuyor.
Bakın artık millet galeyana geliyor.
Bakın artık her şey sarpa sarıyor.
Ha istediğiniz buysa eğer,
İstediğiniz bir iç savaşsa ona da ramak kaldı...
****
Son yıllara bakıp bakıp "Çingeneye beylik vermişler önce babasını kesmiş" deyişi geliyor insanın aklına.
"Akılsız başın cezasını onu kendine baş seçenler çeker" geliyor.
"Kurunun yanında yaş da yanar" geliyor...

Demem o ki insan ya makamına yakışmalı ya da yakıştığı makamdan fazlasına zıplamamalı.
Seçenler de yakışmayacak insanlara o makamları sunmamalı.
Yoksa kesilmedik ne babamız kalacak, ne de evladımız...

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Bilemedim, seçemedim…

751’de Türkler’in İslamiyetle tanıştığı Talas Savaşı’ndan girdim Türk tarihindeki savaşlara, Türklerin en geniş batı sınırlarına ulaştığı ve Batı’daki son toprak kazanılan anlaşma olan 1672’deki Bucaş anlaşmasına, oradan 1699’da Osmanlının toprak kaybettiği ilk anlaşma olan Karlofça Anlaşması’na ulaştım, oradan da 1921’deki Sakarya Savaşı’na kadar olan geri çekilmeyi başlatan 1683’deki II. Viyana Kuşatması’na kadar dayandım.
Yaklaşık 238 sene boyu kaybedilen savaşlar, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemâl ile başlayan süreç ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve kuruluştan 40 yıl sonra da bu Cumhuriyet’in içinde buldum kendimi.
70’li yılların ikinci yarısından sonrasına kadar iyiydi her şey benim için.
Kötü olanların da ben farkında değildim.
Çocukluk güzeldi, ailem güzeldi, dünyam küçüktü ve o hepsinden güzeldi.
Sonra başladı “Sağ-Sol”…
İlk gençlik günleri tam bir karmaşa içerisinde geçti. Sonra huzur(!) sağlandı netekim.
Devamını hepiniz biliyorsunuz…
Türk Tarihi böyleyken Dünya Tarihi de pek farklı değil.
Tarih boyu yaşanan savaşları araştırırken en büyük 10 savaş ve bu savaşlarda yitip giden insan sayısı takıldı gözüme.
1. İkinci Dünya Savaşı 1939 – 1945 / Dünya Genelinde – 40.000.000 Ölü
2. Moğol İstilası 1206 – 1368 / Avrasya – 30.000.000 Ölü
3. Qinq Hanedanlığı’nın Ming Hanedanlığı’nı Fethi 1616 – 1662 / Çin 25.000.000 Ölü
4. Taiping İsyanı 1851 – 1864 / Çin –  20.000.000 Ölü
5. I. Dünya Savaşı 1914 – 1918 / Dünya Genelinde – 15.000.000 Ölü
6. Timur’un Fetihleri 1369 – 1405 / Rusya,Asya – 15.000.000 Ölü
7. An-Lu Şan İsyanı 755 – 763 / Çin – 13.000.000 Ölü
8. Dungan İsyanı 1862 – 1877 / Çin –  8.000.000 Ölü
9. Rusya Sivil Savaşı 1917 – 1921 / Rusya – 6.000.000 Ölü
10. İkinci Kongo Savaşı 1998 – 2003 / Kongo –  5.400.000 Ölü
Buradaki rakamlara göre 177 milyon, hesaba katılmayanları da katarsak belki de 200 milyon ölü…
İlk 10’un dışında yaşanmış binlerce savaş var irili ufaklı.
Onlarda da yitip giden milyonlarca insan var…
****
Niye savaşları araştırıyorsun derseniz, kendime savaşsız bir zaman dilimi arıyorum şu dünyada.
Varsayıyorum ki elimde bir zaman makinesi var ve ben bir tuşa basarak istediğim zaman dilimine gidebileceğim…
Altı üstü 70-80 sene yaşayacağım nasılsa. Onu da şöyle 'hırsız-gürsüz', kimsenin kimseyi taciz etmediği, konuda komşuda da savaşın olmadığı, kıyımların yaşanmadığı bir dünyada yaşasam fena mı?
Savaş geçirmemiş ülke yok belki ama şu anda savaşmayan ve barış içinde huzurla yaşayan ülkelerin sayısı da az değil.
Nasıl başarıyorlar peki?
Vatansa vatan, insansa insan…
Ya başaramayanlar nasıl başaramıyor?
Onlarda da vatansa vatan, insansa insan…
****
Biz başaramıyoruz mesela.
Tam “Oh diyelim, işimize dönelim” derken karışıyor ortalık yeniden.
Bir anda basılıyor düğmeye, bir anda toz dumanın ortasında kalıyoruz…
Yeni yetme delikanlılar ellerine yakışmayan silahlarla verilen emirlere itaat ediyorlar.
Kurt savaşçılar ise paramparça ediyor o tazecik bedenleri çoğa varmadan.
Haneye düşen ateşin ardından geride kalan ise canhıraş bir isyan, tarifsiz bir acı ve her biri bir ömre bedel milyonlarca gözyaşı…
2015 Haziran dan beri dört yüze, son birkaç günde ise 20'ye yakın şehidimiz var
Ki her “1” tanesi anasının babasının göz bebeği…
Ah bilemedim nerelere gideyim…
Hangi yıla, hangi çağa?
****
Soruyorum durmaksızın; 

Öte taraftaki Cehennem ve Ateş bu tarafta olabiliyor da; yine öte tarafta vaat edilen Cennet ve Barış niçin bu tarafta olamıyor?
Ve cevaplıyorum yine kendimi; bu dünyadaki cenneti de cehennemi de yaratan hep insanoğlu.
Her çağda, her mecrada Melek de o, Şeytan da o…