7 Aralık 2021 Salı

"Kadına Şiddet Haberlerinde Medyanın Sorumluluğu"

“25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”
İstanbul Rumeli Üniversitesi tarafından, “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”ne istinaden, 25-26 Kasım tarihlerinde düzenlenen "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Sempozyumu"nda kadına şiddetin eğitim boyutu, hukuk boyutu, psikoloji boyutu ve medya boyutu akademisyenler tarafından enine boyuna konuşuldu. 
İstanbul Rumeli Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencileri tarafından hazırlanan sokak röportajında, sokaktaki insanın "kadına şiddet"e nasıl baktığını izledik. 
İkinci günün konuşmacılarından birisi de bendim. Yazan bir kişi olarak ben de "Kadına Şiddet Haberlerinde Medyanın Sorumluluğu" başlıklı bir sunum yaptım.
Program Zoom ve YouTube üzerinden gerçekleşiyordu, ben de kendi yayınımı kendim kayda aldım. İstanbul Rumeli Üniversitesi yetkililerinin de onayıyla kendi sunumumun olduğu bölümü kendi sosyal medya hesaplarımda paylaştım. Sunumun çalışma metnini de yazı olarak saklamak istedim.
Video metin içinde mevcut. Arzu ederseniz metni okuyabilir, arzu ederseniz videoyu izleyebilirsiniz.
Daha güzel konuları konuşmak dileğimle...
26 Kasım 2021 / C.E.Y.

"Kadına Şiddet Haberlerinde Medyanın Sorumluluğu"
Konuşmama, Fatih Altaylı’nın (25 Kasım 2019 tarihinde) Journo haber sitesine yaptığı, ‘bıçaklı manşet’ yorumu ile başlamak istiyorum. (Bu bölümde Journo’da yapılan röportajdan yararlandım. https://journo.com.tr/fatih-altayli-haberturk-bicak-manset)
Hatırlar mısınız bilmem, 7 Ekim 2011 tarihli Habertürk'te sarsıcı bir manşet epey büyük bir tartışma yaratmıştı. 
Manisa’da iki çocuk annesi bir kadın 6 Ekim 2011 tarihinde kocası tarafından sırtından bıçaklanmış ve kaldırıldığı hastanede can vermişti. 
Habertürk ertesi gün haberi ve dehşet verici o fotoğrafı buzlamadan, “Kadına şiddette son nokta” başlığıyla sekiz sütuna manşet yapmış, “Günün olayı” vinyetini de eklemişti.
O tarihte bu vahşeti okurlara, Guy Debord’un ‘Gösteri Toplumu’ kehanetine uygun bir biçimde, gerçek şiddetin ne olduğunu göstermek için yayımlandığı gerekçesiyle sunmak tartışmalara yol açtı. 
Erkek şiddeti ile öldürülen bir kadının yarı çıplak halde ve sırtında bıçakla iç organları parçalanmış olarak gösterilmesi, haberde böyle bir fotoğrafın kullanılması, bir bakıma maktulü tekrar öldürmek anlamına geliyordu. Ki ben de o tarihte yazdığım yazımın başlığını “O kadın bir kez de o manşette öldürüldü” olarak atmışım. 
Fatih Altaylı haberi o gün (2011) verdiği şekle 8 yıl sonra bakıp, “O gün yazı işlerindeki ortamla bugünkü ortam farklı. Ben bu haberi kadın cinayetlerine dikkat çekmek için yaptığımı defalarca kez söyledim. Ama bugün aynı haber yazı işlerinde nasıl bir hava oluşturur, bilmiyorum. O yüzden bugün yapar mıydım, bilemiyorum.” diyor.
“Fatih Altaylı bu haberden sonra kadın cinayetleriyle ilgili bir yazı dizisi ya da kampanya yaptı mı? Yok. Demek ki farkındalık yaratmak için değil, gazetesinin tirajı artsın diye manşet yapmış. Dolayısıyla burada etik bir durum yok.” diyebilirsiniz.
Burada ben de şunu belirteyim:
Gazeteci ya da yazar sorun çözmez, soruna işaret eder. Kamuoyuna sunar, gereğinin yapılması onun vazifesi değil, yetkililerin vazifesidir.
İyi gazetecilik bu mu değil mi diye soralım.
İyi gazetecilik yapmak adına; kan ve vahşet görüntüleri altında kadın bedenini vermek yerine, kadına yönelik şiddetin arka planında yatan namus kavramı, erkeğin kadın üstünde kurmak istediği denetim, erkeğin kadın davranışı üzerine kurduğu kontrolü kaybetmesinden kaynaklanan utanç veya bu yöndeki algısı ile bu utancı tetikleyecek, kışkırtacak aile veya mahalle baskısı gibi etmenleri irdeleyip, insan hakları, kadın hakları odaklı habercilik yapmak gerekir diyebilirsiniz. 
Gazetecinin hakları, halkın haber alma hakkının ve ifade özgürlüğünün, meslek ilkeleri ise dürüst ve doğru iletişimin temelini oluşturur.
Gazeteci olmadıkları halde çeşitli biçimlerde gazetecilik faaliyetine katılanlar da bu sorumluluklar kapsamındadır. 
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi; dijital platformlarda yapılan yayıncılık, gazete ve dergilerin sosyal medyadaki faaliyetlerini de kapsar.

Mesela Fotoğraf ve görüntü için der ki:
Cesetleri yakın plan gösteren, kan ve şiddet unsurları içeren fotoğraflara yer verilmemelidir. Gizli kamera gibi teknolojik yöntemler sadece yayınlanmasında kamu yararı olan ve başka türlü elde edilemeyecek istisnai durumlarda kullanılmalıdır.
Drone gibi insansız hava araçlarıyla fotoğraf ve görüntü çekimi sırasında özel hayatın gizliliğine saygı gösterilir. Hava trafiği ve uçuş güvenliği dikkate alınır, insan ve diğer canlıların hayatını tehlikeye atacak tutum ve davranışlardan kaçınılır.
Bu arada; çağımızın en büyük tehlikelerinden birisi de DRONE TERÖRÜ aslında.

Dijital Teşhir Çağı, Dijital Vahşet Çağı
Gazeteciliğin üzerine sosyal medya geldi, vatandaş gazeteciliği geldi. Gazeteler vatandaş gazeteciliği ile baş edemediler, çareyi Whatsapp iletişim hattı kurmakta buldular.
Yine de vatandaşın yayınladığı videolar, bir gazetede ya da televizyonda izlendiğinden daha fazla izleniyor. Görsel ya da yazılı medya da (her haberi yapamadığından, eli kolu bağlı olduğundan dolayı) ayakta kalmak, daha fazla tık almak, daha fazla satılmak adına verdiği haberleri adeta pornolaştırdı. 
(Üstelik bir de sizin bizim görmediğimiz, Deep internet diye bir şey var.
Oralarda ise canlı canlı kafa kesmeler, canlı canlı işkenceler ve daha pek çok vahşi davranışın canlı canlı yayınlandığı söyleniyor.)
Sonunda hepimiz şiddetin röntgencileri haline geldik. Böylelikle şiddet normalleşti, sıradanlaştı; kadın cinayetleri toplumsal bir olay değil de adli bir vakaymış gibi haber olmaya başladı.
Maktulün fotoğrafı kullanılmadan da bu alanda farkındalık yaratmanın mümkün müydü, başka bir bakış açısıyla farkındalık yaratılır mıydı, Habertürk’teki bu fotoğraf farkındalık yarattı mı bilmem ama bu olayın iletişim fakültelerinde okutulduğunu duymuştum.
Mesela o fotoğrafı ya da diğer şiddet fotoğraflarını görmeseydik bu da sıradan bir cinayet gibi algılanacaktı.
Bu da işin diğer bir yanı.

Kamera Hakkı, Ölme Hakkı
Ölüme, ölüye, ölü yakınlarına saygının rafa kaldırıldığı ve adeta ‘kamera hakkı’nın, ‘ölme hakkı’nın önüne geçtiği günümüzde medya tarafından şiddetin röntgencileri haline getiriliyoruz. Böylelikle şiddet normalleşiyor, sıradanlaşıyor; kadın cinayetleri toplumsal bir olay değil de adli bir vakaymış gibi haber yapılıyor.
Kötülüğün sıradanlaşmasına en büyük katkı görsel medyadan geliyor. Diziler olsun, gündüz kuşağı programları olsun toplumu ahlaksızlığa ve kötülüğe duyarsız hale getirdi.
İbret olsun amacıyla kurgulanması gereken programlar “örnek” oldu.

Nazi Almanya'sında Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Otto Adolf Eichmann, savaş sonrası kaçtığı Arjantin'de, Buenos Aires'in kenar mahallelerinden birinde 11 Mayıs 1960 tarihinde  yakalanır ve İsrail'e getirilir. 11 Nisan 1961'de Kudüs Bölge Mahkemesi'ne çıkartılır ve on beş ayrı iddiayla suçlanır. 
Kudüs'teki yargı sürecini felsefeci olarak değil, New Yorker dergisi adına izleyen Yahudi kökenli New Yorklu politik teorisyen Hannah Arendt, bu duruşmalarda Yahudilerin çektiği acıların, soykırımın ve insanlık suçunun göz ardı edildiğini, duruşmaların sadece kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini söyleyen ve terfi etmekten başka bir şey düşünmeyen, savaşın tam ortasında Bratislava'da İçişleri Bakanı'yla bowlinge gittiğinden başka bir şey hatırlamayan Eichmann'ın yaptıklarına indirgendiğini söyler.
Arendt, Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann'ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeker. Özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurgular. 
Arendt, kötülüğün sadece zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını, şartlar sağlandığında ve yeterli motivasyonla sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahip olduğunu savunur. 
Eichmann da savunmasında Hannah Arendt'in dava sonrasında ortaya attığı "sıradan kötülük" kavramının arkasına saklanıp, "Ben hiç kimseyi öldürmedim. Sadece üstlerimin emirlerine uydum. Bir makinenin çarklarının sade bir dişlisiydim. Antisemitist değilim, hatta Yahudi arkadaşlarım bile vardı. 1937'de Filistin'e gittiğimde Siyonizm projesine de hayran kalmıştım. Bana Siyonist bile diyebilirsiniz." der.
Lakin daha sonra ortaya çıkan bazı gizli belgelerde Eichmann'ın Arjantin'de yaşarken bir gazetecinin, "En büyük pişmanlığınız nedir?" sorusuna şu yanıtı verdiği ortaya çıkar: "En büyük pişmanlığım, Yahudilerin tümünü öldürememiş olmamdır". 
(Eichmann'ın bu söylediklerini dikkate alırsak; Arendt’in, "O bir şeytan değil, sıradan bir 'kötü'dür. Emirlere uymuştur, o kadar" yaklaşımı bu dünyada kendine yatacak yer bulamaz.)
Daha sonra Aralık 1944'te savaşın bitimine doğru patronu Himmler'in "Dur!" emrine rağmen toplu Yahudi cinayetlerini uygulamaya devam ettiği de ortaya çıkar!
Yazılanlara göre Eichmann dava boyunca suçsuzu oynar, 31 Mayıs 1962'de Ramla'da idam edilirken son sözleri "Holokost'un Yahudilere karşı işlenmiş tarihin en büyük katliamı olduğunu kabul ediyorum. Savaşın kurallarına ve bayrağıma sadık olmak zorundaydım. Aileme ve eşime sevgiler. Artık hazırım." olur.

Milgram Deneyi
Adolf Eichmann yargılandığı bu dava Stanley Milgram'ı harekete geçirir. Doktora tezini psikoloji profesörü Solomon Asch’ın 1951 tarihli ünlü 'uyum' deneyi üzerine hazırlayan Milgram otoriteye boyun eğip eğmeme üzerine bir deney hazırlar ve deney için (günlüğü 4 dolardan) gönüllüler bulur ve deney başlar.
Deneyde; deney odasında her defasında biri deney yöneticisi kılığında olan üç kişi bulunuyor. Aslında denek gibi davranan diğer kişi de bir işbirlikçi ve denek odadaki tek deneğin kendisi olduğunu bilmiyor, diğer kişiyi de denek sanıyor. 
Denek bir paravanın arkasına oturtulan öğrenciye elektro şok kablolarının bağlanmasına bizzat nezaret ediyor ve şokun fiziki etkisini hissetmesi için de deney başlamadan deneğe 40 voltluk hafif bir şok uygulanıyor. Öğrenci rolünü oynayacak olan işbirlikçi sandalyesine bağlandıktan sonra denek paravanın öbür tarafındaki elektro şok makinesinin başına oturtuluyor.
Denekten elektro şok makinesine bağlanan öğrenciye elindeki kâğıttaki kelime eşleme sorularını sorması isteniyor. Yanlış cevapta öğrenciye elektrik şoku vermesi ve her yeni yanlış cevapta da bu şokun voltajını 15 volt arttırması isteniyor. Denek, paravanın öbür tarafındaki öğrencinin her yanlış cevapta gerçekten de elektrik şokuna maruz kaldığını sanıyor Ama gerçekte öğrenciye herhangi bir şok verilmiyor. Her voltaj artırımından sonra deneğe (daha önce kaydedilmiş olan) acı dolu çığlıklar banttan dinletiliyor.  
Voltaj derecesi yükseldikçe öğrencinin çığlık derecesi de yükseliyor. Belli bir voltajdan sonra öğrenci paravanı yumruklamaya başlıyor ve kalbinin sıkıştığını haykırıyor. Daha yüksek voltajda ise öğrencinin sesi ve tepkisi tamamen kesiliyor. Bu aşamada birçok denek deneyi durdurup, öğrencinin iyi olup olmadığını kontrol etmeleri gerektiğini söylüyor yöneticiye. 135 volttan sonra bazı denekler, deneyin amacını sorgulamaya başlıyor. Ancak çoğunluk, sonuçlardan sorumlu tutulmayacakları garantisi verilince, öğrenciye şok vermeye ve voltajı artırmaya devam ediyor.
Denek, deneye son vermeleri gerektiğini söylediği her an, yöneticinin 4 aşamalı sözlü uyarısına maruz kalıyor. Deney yöneticisi rolünü oynayan kişi, şok vermekte tereddüt eden deneğe ilk olarak, 'Lütfen devam et' diye sesleniyor. Ardından, ‘Deneye devam etmenizi gerektiriyor’ diyor. Eğer yine tereddüt gösterirse, 'Devam etmeniz çok önemli' deniyor. Son olarak, 'Başka seçeneğiniz yok, devam etmeniz lazım' uyarısı yapılıyor. Bu son uyarıdan sonra da denek, deneye devam etmeme iradesi gösterirse, deney sonlandırılıyor. Aksi halde deney, öğrenciye verilen şokun voltajı 450 volt olana kadar devam ediyor ve bu seviyede üç kez elektro şok uygulanıyor.
Deney başlamadan önce deneklerin çoğunun bir başkasına 150 volttan fazla elektrik şoku vermeyi reddedeceği tahmininde bulunan Milgram'ın, Yale Üniversitesi'ndeki bir grup psikiyatrist ve psikolog arasında yaptığı ankette de deneklerin sadece yüzde 1'inin 450 volta kadar çıkacağı tahmini yapılır. Ama deney sonunda herkesi şok eden bir sonuç ortaya çıkar. İlk deney grubunda bulunan 40 denekten 26'sı, yani yüzde 65'i, acı içinde bağıran öğrenciye kulaklarıyla duydukları halde, otoriteye itaat ederek 450 voltaj uygulamaya kadar ulaşır. Daha da vahimi, deneklerin bir tanesi bile, 300 volt seviyesinden önce deneyi bırakmaz.
Milgram, "İtaatin Riskleri" başlıklı makalesinde, deneklerin kötülük yaptıklarını düşünmediklerini, bir zulmün parçası olan sıradan insanların, sadece görevlerini yaptığını düşündüklerini, böylece, içinde herhangi bir nefret ve düşmanlık hissetmeden de muazzam bir yıkıcılığın parçası haline gelebildiklerini söylüyor. Milgram'a göre buradaki kritik eşik, itaatin zararlı sonuçlarının oluşmaya başladığı an. Bu eşiği geçen bir kişi her kötülüğü yapmaya hazır hale geliyor.

Doğurgan Kötülük
Hırsızlık, taciz, tecavüz, cinayet, iş cinayeti, kadın-çocuk-yaşlı-genç-hayvan-doğa-arkadaş-dost-akraba-komşu-evlat-anne-baba demeden herkes her türlü kötülüğü bir diğerinin üzerinde uygular oldu.
Televizyonlar, gazeteler ve sosyal medya bu haberlerden geçilmiyor.
Öyle ki bu kötülükler sıradanlaştıkça medya da dikkat çekmek için daha kanlı ve daha vahşi haber arar oldu. (Bazen mizansen bile yapar oldular)
Gazeteler ve televizyon kanalları kendilerine özel Whatsapp numaralarına gelen kayıtlar üzerinden vatandaşın ulaştırdığı canlı canlı kötülük haberlerini yapar oldu.
Bir aksaklık, bir haksızlık, bir yanlışlık haberinden ziyade "sıkı" bir kötülük haberi daha çok okunur oldu.
İyilik ve güzellik anlatan yapımlar değil, kötülük ve hainlik içeren yapımlar daha çok izlenir oldu.
Kötü haberler okundukça ve kötülük fışkıran yapımlar izlendikçe kötülük hem sıradanlaştı, hem de bu yapımlar insanlara kötülük öğreterek onları daha da kötüleştirdi.
Sıradanlaşan kötülük içinde "iyiler sıra dışı", kötü köleler ise “sıradan” oldu.
Olaylar aynı, isimler değişiyor.
Artık yazmak da anlamsızlaştı.
****
New York Times gazetesi, Milgram deneyini duyurduğu haberinde, 
"Kim bir köle gibi kendine her emredileni yapıp, milyonları gaz odalarına gönderebilir?" 
diye sorar,
ve yine kendisi, 
"Herhangi birimiz" 
diyerek cevaplar sorusunu...
(Bu bölümü Sıradanlaşan Kötülüğün Sıradan Köleleri başlıklı yazımdan alıntıladım.)

İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin içindeki vahşeti bir türlü yok edemiyor.
Her şey yolundayken efendi, sakin, birçok kavram ile donatılmış bir insan, kendi çıkarları söz konusu olduğunda ya da ceza sistemi ortadan kalktığında (savaş gibi) bir anda mağara adamına dönüşebiliyor.
Bakınız Pandemi'de karantinanın başlayacağı ilan edilince insanların markette birbirlerine saldırmaları. Ya da dün gördüm, akaryakıt sırasında neredeyse cinayet çıkacaktı.
Muhabirler her yere yetişemiyor ama vatandaşın kamerası her an teyakkuzda olduğu için bunları görebiliyoruz.
Dünya eskisinden kötü değil ama artık televizyon var diye bir söz duymuştum. Televizyonu geçtik, internet var, sosyal medya var, akıllı telefonlar var…

Bu arada; Yasalarımız Var, Evet. Lakin meselemiz o yasaları uygulamakta.
Bir suçluyu saçını yana yatırdı diye, takım elbise giydi diye, namus töre ve en önemlisi de ölen kişinin ispatlayamayacağı bir şekilde iftira atarak ceza indirimi alıyor ya da salıveriliyor. Kendisinden zayıf canlılara karşı işlenen tüm suçlar İnsanlık Suçu olarak değerlendirilmeli aslında.
Yurt dışında da şiddet var! Deniliyor.
Var da, yasaların en sert uygulanması da var.
When They See Us (Gerçek Suç) filmini izlediyseniz, orada da suçlunun bir an önce bulunması odaklı polis şiddetini, suçsuz yere tutuklanan gençlerin yıllar ve yıllar boyunca cezaevlerinde yaşadıklarını görürsünüz. 

Erkek dünyasında kadının saygı görmesi için ya erkekleşmesi ya da yaşlanması, yani cinselliğini yok etmesi/kaybetmesi gerekiyor.
Erkek gibi kadın derken kadın yüceltiliyor, karı gibi erkek gibi deyince kadınlık aşağılanıyor.
Kadınlar da mecburen gittikçe erkekleşiyor.
Erkekler, kendilerine muhtaç olmayan kadına hem imreniyorlar hem de sinir oluyorlar.
Kadınlar da gücü ellerine geçirince bunu (genetik kodlarındaki yılların ezilmişliği ile) erkeğin burnundan getiriyorlar. 
İki taraf da insan olmayı bilemiyor.
Cinsinin kıymetini bilmiyor.
Birbirini tamamlamak için yaratıldıklarını bilmiyor.
Topuklularımı hiç çıkartmadım demişti Gülden Türktan. (Ben de o günkü sunumu bu başlıkla köşeme taşımıştım) Erkek gibi olmadan var olmuştu. 

Siyasi iklim insanlara insanlıklarını unutturdu. 
Kötülük sıradanlaştı.
Sadece kadına değil, bu kötülük kendinden güçsüz herkese yöneldi.

Kabataş yalanını destekleyen “kadın gazeteciler” oldu.
Kadın şiddetini yerden yere vuran ama evde karısına şiddet uygulayan erkek gazeteciler oldu. Fatih Altaylı olsun Cüneyt Özdemir olsun pek çok gazeteci eşlerine/kadınlara değer veren söylemleriyle benim gönlümü fethediyorlar.
Kadıköy metrosundaki bıçak çekme olayını görmüşsünüzdür. 
Cüneyt Özdemir bunu da gündeme getirdi ve bıçaklı adama karşı duran kadını kahraman ilan etti.
Bu da kadınlara ve kadınları destekleyen erkeklere güç veriyor.
Bu ülkede kadın olmak zor.
Emin olun erkek olmak da zor. (“Ben erkek olsaydım” başlıklı bir yazım vardır mesela.)

Sonuç itibarıyla,
Toplum mühendisliğinde ve yönlendirmede medya üzerine düşen sorumluluğu taşımayı öğrenmeli.
Medyayı toplumsal cinsiyet eşitliğini öğrenmiş, vicdanlı, ahlaklı ve iyi yöneticiler yönetmeli. Medyada eril dil hakim. (En basitinden, kadın şoför, kadın gazeteci, kadın jokey, kadın doktor, kadın vs vs diye her mesleğin başına kadın konulur illa ki. Ama erkek şoför denmez, erkek doktor denmez. Ama iş adamı denir. Kadın dernekleri bu dili ısrarla düzeltmeye çalışıyorlar. Ben de kendilerine destek veriyorum. İş adamı-iş kadını ayrımı yapılmaksızın iş insanı tanımı kullanılıyor. Burada da ayrıma gidemiyor. Genel tanım iş insanıdır. Lakin Rahmi Koç iş adamıdır, Güler Sabancı iş kadınıdır)
Haberi yapan kişinin kendisi de şiddet kullanıyor belki. Ya da kadının başvurduğu polis de. Ve kadını, “kim bilir sen ne yaptın” sözü ya da bakışı ile suçlayabiliyor.
Uğur Şahin ve Özlem Türeci haberlerini bile Uğur Şahin ve Eşi olarak verenler oldu. Bu tanım çok da ciddi tepkiler aldı. 
Tepki vermekten çekinmemeli. Bana ne dememeli. Artık utanan taraf kadın olmamalı.
Sarı inek hikâyesine dönüyor yoksa.

Gazeteyi gazeteci değil de iş insanı yönetince maalesef ki böyle oldu. 
Gazetecilik ne kadar reklam o kadar paraya geldi. Gazete okunsa da okunmasa da, tv izlense de izlenmese de sorgusuz sualsiz akan reklam gelirleri var. (Malum bunları da siyaset belirliyor.) 
Gazeteci de para kazanacak, aç kalıp sürünmeyecek, özgürlüğünün bedeli parasızlık olamayacak. Ancak yaptığı haberler ile (artı-eksi) haksız kazanç sağlamayacak.   
Basın İlan Kurumu kaynaklarının yönlendirilmesi de ayrı mevzu.
Medya konusu çok boyutlu, çok katmanlı bir konu.

Medya bozuldu her şey bozuldu.
Özdemir Asaf’ın, “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.” sözünü bilirsiniz. 
Beyaz, dalga boylarındaki tüm renkleri kapsayan renktir. Tüm renklerin bileşimidir.
Kısacası, tüm renkler bozuldu...

5 Aralık 2021 Pazar

Antiochia'dan Xenobotlar'a

 Hatay Kronolojisi
Bu yazımın başlığını, "15-17 Kasım tarihleri arasında katıldığım Hataysız Kul Olmaz gezisi, 5 Aralık sabahı Evrim Ağacı ve Barış Özcan kanallarında eşzamanlı olarak yayınlanan Xenobotlar, 21 Kasım günü Coşkun Aral kanalından yayınlanan Afrodit ve Dionysos-Dünyanın İlk Borsasından Yeni Yüzler görüntüleri arasında şimdiki zamanı yaşamak" koyabilirdim.
Bu başlık çok uzun olduysa, "Tarih, Arkeoloji, Mozaikler, Robotlar" diyebilirim.
O da uzun olduysa "Geçmiş, Şimdi, Gelecek" diyebilirim.
Aslında, yazının başlığını bir kenara bırakıp söze Hatay gezisinden başlamak en iyisi demeliyim.

HATAYSIZ KUL OLMAZ
15-17 Kasım 2021 tarihleri arasında, Turdinaryus Özge Ersu ve Seyahat Terzisi Tarkan Arslan ile çıktığımız (isim babası Özge Ersu olan) "Hatay'sız Kul Olmaz" gezisinde, Antakya Müze Otel'de, binlerce yıllık geçmişin üzerinde konakladık. Hatay ilinin Antakya'sını, Belen'ini, Payas'ını, İskenderun'unu ve Arsuz'unu görmeyi iki gece üç günlük geziye sığdırdık. Eminim ki on gün daha kalsaydık Hatay gezmekle bitmezdi ancak ben yine de geziden, sanki on üç gündür Hatay'daymışım hisleriyle döndüm. 
Seyahat Terzisi geziyi tam üzerimize göre kesip biçip dikmişti. Özge Ersu da yılların profesyonelliği ile gittiğimiz her yeri bizlere en ince detaylarına kadar anlatmıştı.
Özge Ersu 
DOĞU'NUN KRALİÇESİ ANTAKYA
Bu üç günde nereleri gezmedik, hangi lezzetleri deneyimlemedik ki; 
Dünyanın ilk mağara kilisesi St. Pierre Kilisesi, Hatay Arkeoloji Müzesi, Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi, dünyanın en büyük mozaiği, Harbiye Şelâleleri, Eros, Apollon, Defne, Zeus, Aphrodite, Sarhoş Dionysos, Neşeli İskelet, Kem Göz, Peutinger Haritası, kafa biçimlendirme, heykeller, steller, lahitler, mağaralar, höyükler, savaşlar, tarih, arkeoloji, mitoloji, mimari, sanat, Antakya gece hayatı, Mualla'da müzikli gece, Konak Restoran'da doğum günü kutlaması, Uzun Çarşı, Vitamin Dünyası Atom, Habibi Neccar Tepesi, Habibi Neccar Camii, yerinde yeller esen Amik Gölü, kuruyan Amik Gölü'nün ortasına yapılan, yağışlarda su altında kalan Hatay Havaalanı, Arsuz'da balık, Belen Tepesi'nde "Eşeğini Kaybedenler Kulübü" kitabımın imza töreni, İskenderun Tren Garı, Payas Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, Cin Kalesi, 1360 yaşındaki zeytin ağacı, 41. Fırka Belen Şehitler Abidesi, Asi (Orantes) Nehri, Kral Şuppiluliuma, bir şehrin nereye kurulacağındaki kartal ve et hikâyesi, midye baklava, kömbe, havuç dilimi, künefe, çörek otu yağı sıkımı, kadayıf dökümü, envai çeşit baharat, damak çatlatan yeşil zeytinler, Hatay'da Fransız izleri, Atatürk'ün Hatay'ı Fransızlara bırakmamak için yaptığı hamleler, Habibi Neccar, Şem'un Safa, Aziz Petrus, Müze Otel, Kurşunlu Han, tepsi kebabı, ipek dokumalar... (Hepsi "Hataysız Kul Olmaz" Facebook albümünde.)
 Kral Şuppiluliuma / Hatay Arkeoloji Müzesi
Konakladığımız The Museum Hotel Antakya, hem mimarisiyle hem de inşaatı bu mimariye yönlendiren hikâyesiyle görülmeye ve kalınmaya değer bir otel olmuş. Otele adım atar atmaz karşılaştığınız devasa boyuttaki mozaikler, yapım aşamasında karşılaşılan mozaiklerin üzerinde (Eyfel misali) 66 çelik bacak ile kutu kutu yükselen otel, odalara ya da diğer birimlere yine mozaikler üzerine kurulmuş olan hava köprüleri ile geçiş ve modern bir kafe, bar ve bistro olan Birdy'de binlerce yıllık tarihle göz göze bir şeyler yudumlayan insanlar, alışılmış otellerin dışında bir otelde olduğunuzun ilk göstergeleriydi. 

KARTAL-BIRD-ASFUR-KUŞ
İskender'in generallerinden I. Seleukos Zeus'un hayvanı olduğuna inanılan kartala bir parça kurban eti vermiş ve kartalın bu adağı taşıdığı yere Antakya (Antiochia) şehrini kurmuştu.
Antakya'nın kuruluş öyküsündeki kartal ve otelin sahibi Necmi Asfuroğlu'nun soyadındaki serçe kuşu için tesadüf mü dersiniz, asırlarca geriden yazılan bir tarih mi dersiniz, kader mi dersiniz bilemem.
İki kuş birleşip Birdy olmuş, alçaktan da olsa mozaiklere, yani binlerce yıllık tarihe kuş bakışı bakmamızı sağlamıştı.
Forum'a giden yol
Kim daha şanslıydı, bugünden geçmişe bakan mı, geçmişten bugüne bakan mı? Çağlar arasında, konuşmadan, bakışarak kurulan bir iletişimdi bizimki.
"Eskinin şanlı ve varlıklı kenti, eğitilmiş insanların ve özgür bilimlerin yurdu Antakya" şehrinin öyküsündeki kartal misali uçmuş, o yılların üzerinde kanat çırpmıştım.
Kartal ve et
Zülfü Livaneli'nin Konstantiniyye Otel kitabındaki gibi, kaldığımız otelde geçmiş dönemlerin fısıltılarını duyuyordum, benim görünümümden pek de farkı olmayan insanların nasıl yaşadıklarını görüyordum. Bugünde uyuyup geçmişte uyanıyor, geçmişte uyuyup bugünde uyanıyordum. 
Yüzyıllar boyunca durmaksızın yükselen toprakta daha ne hazineler gizliydi, merak ediyordum.
1000 senede 1 cm toprak oluşturan dünya bugün 12 metre yükseldiyse aradan kaç yıl geçmişti, aklım almıyordu.
Gezinin son günü, otelde kaldığımız sürece yukarıdan gördüğümüz müzeyi ziyaret ettik.
Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi, 2009 yılında, Antakya kent merkezinde yapılacak bir otel inşaatının kazıları sırasında ortaya çıkan arkeolojik kalıntıların yerinde korunarak (in-situ) sergilenmesi amacıyla kurulmuş ve 2019 yılında da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilerek ziyarete açılmıştı.
Dünyada bilinen en büyük tek parça halindeki Antik Roma dönemine ait taban mozaiği, 1050 metrekarelik bir alanı kaplıyordu.
Dünyanın en büyük zemin mozaiği
Şehrin yerleşim planı, binlerce yıl önce Romalı askerlerin, tüccarların, şairlerin dolaştığı caddeler, sokaklar, hamamlar, forum, şehre su getiren su yolları, heykeller, mozaikler (tesseralar) derken, tarihte kayboldum. (Antakya Müze Otel ve Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi görselleri ve videoları için tıklayınız:)
Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi'nin ardından gittiğimiz Hatay Arkeoloji Müzesi, Anadolu'da ortaya çıkmayı bekleyen kim bilir daha kaç uygarlık var dedirtti bana. (Hatay Arkeoloji Müzesi görselleri ve videoları için tıklayınız:)
İhtimal ki biz de birkaç bin yüz yıl sonra arkeolojik buluntu olup, çağlar sonrasına dokunacağız. Bizi bulanlar geçmişe dokunduklarını düşünürken, biz yüzyıllar süren uykumuzdan uyanıp geleceğe dokunacağız. 
O zamana kadar da, arkeologların bir buluntu ile karşılaştıklarında, "Eğer koruyamayacaksan göm" dedikleri gibi, toprak altında gömülü uyuyacağız.

AIZANOI ANTİK KENTİ 
Arkeoloji ve mitolojinin iç içe geçtiği zamanlardan uyanıp bugünlere gözlerini açanlardan biri olan Aizanoi Antik Kenti'ni ve kentte yeni bulunan Afrodit ve Dionysos heykellerini Coşkun Aral'ın YouTube kanalından öğrendim. Farklı medeniyetlerin kalıntılarına ve dünyanın en eski borsasına ev sahipliği yapan, UNESCO'nun Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alan ve “İkinci Efes” olarak bilinen, tarihi M.Ö. 3000'li yıllara dayanan Aizanoi Antik Kenti, Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesinde, yani Bursa'ya yaklaşık üç saatlik mesafede imiş.
Coşkun Aral
Aizanoi, Avrupalı gezginlerce 1824 yılında keşfedilmiş, 1830-1840’lı yıllarda incelenmiş, tanımlanmış ve 1926 yılında M. Schede ve D. Krencker başkanlığında Alman Arkeoloji Enstitüsü'nce ilk kazılar yapılmış. 1970 yılından bu yana kazı çalışmaları her yıl düzenli olarak devam ediyormuş. (Kütahya Valiliği sayfasında yer alan Aizanoi Antik Kenti tanıtımını okumak için tıklayınız:)
Tarihi beş bin yıl öncesine dayanan bir uygarlığın izlerini sürmek, çağlar öncesinden seslenen seslerini duymak, elleri ile yoğurdukları medeniyetlerini görmek, kısaca yaşantılarına şahit olmak istiyor insan.

XENOBOTLAR ile TANIŞIN
Antiochia, Aizanoi deyip geçmiş zamanlarda dolaşırken, adeta ışınlanarak kendimi bir anda Xenobotlar'ın arasında buldum. 
Çağrı Mert Bakırcı, Evrim Ağacı YouTube kanalındaki son videosunda, "Dünya üzerindeki yaşam, tam 4 milyar yıldır, *biyolojik olarak* evrimleşiyor. Ama ilk kez bir canlı, bir yapay zeka tarafından tasarlandı ve biyolojik yollarla değil, bilgisayar programları içinde evrimleşti. Bu canlı, evrimleştiği o son hâliyle gerçek hayatta sıfırdan inşa edildi ve gerçekten de yaşamayı başardı. Tamamen bilgisayar-insan ortaklığıyla yaratılan, dünya tarihinde hiç var olmamış, canlı bir robot hayal edin! Bilimkurgu, şimdi gerçek oldu. Xenobotlar ile tanışın..." diyordu. 
Videoda, kurbağa hücreleriyle yeni canlı formları yaratmak, kök hücreleri yeni yaşam formlarına dönüştürmek, evrimsel algoritmalar ile canlı formları tasarlamak anlatılıyordu. Yapay zekanın tasarlamış olduğu, genleri hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan Pac Man şekilli hücre yığınları, kendiliğinden su içindeki partikülleri, yani kendi vücutlarını da oluşturan tekil kurbağa hücrelerini  toplayıp yumak haline getirebiliyorlardı.
Xenobotlar
Xeno bebek inşa edecek halde toplanan hücreler bir süre sonra canlanarak ebeveynleri gibi partikül toplamaya ve öbekler oluşturmaya başlıyordu. Gücünü evrimden alan ve yapay zeka tarafından üretilen bir tasarım gerçek dünyada çalışan biyolojik bir robot yaratmıştı. 
Boston Dynamics'in endüstriyel robotları gibi, insanların istediği bir şeyi yapabilmeleri için üretilmişlerdi, lakin genlerine hiç dokunulmamıştı. (Programın tamamını izlemek için tıklayınız:)
****
Geçmişe ve geleceğe şöyle bir göz atınca bugünün siyasi çekişmeleri ve günlük sıkıntıları bir nebze de olsa anlamını kaybediyor. Bir nebze de olsa diyorum, çünkü tarih geçmişte de aynı çekişmeler sebebiyle ya da vesilesiyle yazıldı.
Lakin kendilerini kısır çekişmelere kaptıranların geleceğe uzanan yolda yaya kalacağı gün gibi ortada.
Tarih sarkacı, mağara devrinde kalan "karnını doyurup hayatta kalma" güdüsü ile geleceği inşa eden "yenilikler peşinde koşma" güdüsü arasında bir o yana bir bu yana sallanıp durur bin yıllardır.
Karnını doyuran yeniliğe, aç olan yemeğe koşar. 
İnsanı bir anda ilkel davranışlara sürükleyiveren açlık, siyasilerin yanlış politikalarının sonucudur. 
Ve açlığın sonu, siyasilerin sonu olur.

Ignazio Silone'un Fontamara kitabından minik bir pasaj ile bitirelim yazıyı:
"Papa Roma’daki kiliselere, manastırlara bir yazı göndermiş, daha fazla fukara çorbası dağıtılmasını istiyor. Bu, korku çorbasıdır. “Fate-bene-fratelli” müessesi son zamanlarda her perşembe günü çorbaya birer parça domuz yağı pastırması atıyor. Bu da korku yağıdır. Ama iki milyarı unutturmak için çok çorbalar, çok yağlar lazım!"
(Canan der ki: EYT yağı, 3600 ek gösterge yağı, asgari ücret düzenlemesi yağı gibi mi mesela?)
 
5 Aralık 2021 / C.E.Y. 

29 Kasım 2021 Pazartesi

"Koro BİZ olmaktır"

Nilüfer Çoksesli Koro
İçinden geçtiğimiz şu zor günlerde birbirimizden ayrı düşmüş, nefes aldığımız sanat etkinlikleri sekteye uğramış, çok özlediğimiz konserler verilmez olmuşken, geri gelsin diye dört gözle beklediğim o günlerden bir damla, bir iksir gibi damladı ruhuma.
Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılı özel bir davetle kutlanacaktı. Koro şefi Zeynep Göknur Yıldız'ın davetine icabet etmemek olmazdı elbet.
Seve seve ve koşa koşa katıldığım gecede, Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılını Nazım Hikmet Kültürevi'nde mini bir konser ile kutladık. 
On beşinci yıl kutlamasına davet edilmek, Nilüfer Çoksesli Korosu'nu izlemek, onlarla birlikte olmak hem büyük bir keyif hem de büyük bir onurdu.

2006 yılında sevgili Zeynep Göknur Yıldız tarafından kurulan koro, verdiği konserler, yurt içinde ve yurtdışındaki yarışmalarda aldığı ödüller ve sahnedeki müthiş enerjisi ile kalplere taht kurmuştu. 
Yurt içinde Bursa, Ankara, Antalya, Uşak, İstanbul ve İzmir; yurt dışında ise Bulgaristan, Macaristan, Rusya, Makedonya, İtalya, Avusturya, İspanya, Almanya ve Yunanistan olmak üzere katıldığı festival ve yarışmalardan çok sayıda ödül almış, bu süreç boyunca 11 altın madalya, 4 gümüş madalya, 1 bronz madalya, 3 en iyi şef ödülüne layık görülmüş, bunlara ek olarak en iyi sahne performansı ödülü, en iyi kostüm ödülü, entonasyon ve homojenite gibi teknik ödüller de olmak üzere 10’a yakın özel ödül kazanmıştı.
Nilüfer Çoksesli Koro'nun kurucusu ve şefi Zeynep Göknur Yıldız, Bursa Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi ve aynı zamanda 15 yıldır Nilüfer Çoksesli Koro'nun şefliğini yürütüyor.
Zeynep Göknur Yıldız Antalya, İspanya ve İtalya’da gerçekleşen festivallerde en iyi şef ödülüne layık görüldü. Ayrıca 2016 yılında Interkültür tarafından Rusya’nın Sochi kentinde düzenlenen Dünya Koro Oyunlarında ilk Türk jüri üyesi olarak davet edildi. Yine Interkültür tarafından 2017’de Letonya Riga’da düzenlenen Avrupa Koro Oyunlarında jüri üyeliği yaptı. 2010'da Antalya'da, 2012'de İtalya'da ve 2014'te İspanya'da düzenlenen festivallerde En İyi Şef Ödülü'ne layık görüldü. 
Yıldız, Nilüfer Belediyesi desteğiyle 2017 yılında gerçekleşen Orhan Kemal Besteleri ve 2019 yılında gerçekleşen Anadolu Ozanları Projesi gibi projelerle Türk koro literatürüne katkı sağladı.
 Orhan Kemal Üçlemesi Konseri
Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beşinci yılını kutladığımız gecenin sunucuları genç koristlerden Mehmet Çakır ve Aslı Öztabak idi.
Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Nilüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Zafer Yıldız, Nilüfer Belediyesi geçmiş dönem başkanı (ki koro kendisi döneminde kurulmuştur) Mustafa Bozbey, Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlü Nejla Aslan, Nilüfer Çoksesli Koro Şefi Zeynep Göknur Kara Yıldız ve Nilüfer Çoksesli Koro'nun on beş yıllık koristlerinden biri olan ve koronun temsilciğini üstlenen Burak Ekin yaptıkları konuşmalar ile Nilüfer Çoksesli Koro'nun 15. yılını kutladılar.
Mustafa Bozbey Nilüfer'in sahip olduğu bu değere Bursa'nın da sahip çıkması ve Bursa'nın çok sesli müzik ile yoğrulması gerektiğini söylerken, önümüzdeki yerel seçimlerde Bursa Belediye Başkanlığı'na aday olduğunu ve seçildiği takdirde sanata göstereceği özenin haberini, "yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir" alt başlığı ile verdiğini düşündüm.
Turgay Erdem yaptığı konuşmada az zamanda çok yol alan çoksesli koronun başarılarını anlatırken, "Nilüfer çoksesliliği seviyor ve çok seslilikten uzaklaşmayacak." dedi.
Nilüfer Çoksesli Koro'yu doğuran ve bir bebek gibi büyüten Zeynep Göknur Yıldız da, "Koro biz olmaktır. Ve lütfen bizi izlemeye devam edin." dedi.
Burak Ekin çok heyecanlıydı, heyecanında da haklıydı. Yurt dışına, Türkiye'den akla gelen koro olmakla kıvançlıydı. 
 Sinan Turhan-Gülen Sari-Mehmet Çakır
Ekin, geceye katkısı olan Mehmet Çakır, Gülen Sari ve Sinan Turhan'a koro adına teşekkürlerini sundu.
Nilüfer Çoksesli Koro’da 5 yılını dolduran (Aslı Öztabak, Deniz Tan, Elif Aydın, Emrecan Niksarlı, Eyüp Aktay, Hatice Çeliktaş, İpek Ildız, İsmet Akkurt, Mehmet Çakır, Seda Mintaş, H. Serdar Turan, Turgay Yıldırım, Zeynep Özmelek) koristlere plaketleri Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlü Nejla Aslan tarafından, 10 yılını dolduran (Damla Mersin Alagaş, Gülen Sari, Elif Şerbetçi) koristlere plaketleri Nilüfer Belediyesi Yardımcısı Zafer Yıldız tarafından ve 15 yılını dolduran (Zeynep Göknur Yıldız, Burak Ekin, Emine Mina Kara, Kıvılcım Akın, Sinan Turhan) koristlere plaketleri Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem tarafından takdim edildi.
5. Yıl Anısına

 10. Yıl Anısına

15. Yıl Anısına
Herkes ayrı ayrı heyecanlıydı, herkes ayrı ayrı gururluydu.
On beş yıllık bir birliktelik, üstelik hep yükselen grafik ile yaşanan bir birliktelik büyük alkışı hak ediyordu. 

Kutlama konuşmalarının ardından, programın sonuna yaklaşırken koro olarak en iyi yaptıkları şeyle, şarkılarla veda ettiler geceye.
Çok sevilen ve çok istenen şarkılar olan Ceviz Oynamaya Geldim, Kızılcıklar Oldu mu, Çay Şukariye, Mamaliye, Jeriko ve La Cucharacha ile15. yıla özel mini bir konser verdiler. 
Nilüfer Çoksesli Koro'ya emeği geçenler, yolu Nilüfer Çoksesli Koro'dan geçmiş ama şimdilerde başka yerlerde olanlar ve Nilüfer Çoksesli Koro koristleri, daha doğrusu Nilüfer Çoksesli Ailesi hep birlikte sahnede bira araya geldiler. Elbette ki ayakta alkışlandılar.
Nilüfer Çoksesli Ailesi
Bu alkışlar şerefine, düzenlemesi Nedim Yıldız’a ait olan "Ceviz Oynamaya Geldim" halk türküsü bir kez daha söylendi. 

Nilüfer Çoksesli Koro'nun konserlerinde yer bulabilmek zor olurdu. Salonlara sığmayan izleyiciler bazen sadece Nilüfer Çoksesli Koro'yu, bazen de Nilüfer Çoksesli Koro ile birlikte sahne alan birbirinden değerli konuk koroları izlerdi. 
Bu özel gecede kendilerinden dinlediğimiz, adeta ezbere bildiğimiz eserleri tekrar dinledik. Hasret kaldığımız bu enerjiyi ciğerlerimize çektik.
Kutlamalar ve konser sonrası Nâzım Hikmet Kültür Merkezi fuaye alanında verilen kokteylde, uzun zamandır görüşemediğimiz dostlar ile sohbet etme imkânını bulduk.
Sanat, her şekilde birleştiriciydi, bir araya getiriciydi...

Zeynep Göknur Yıldız'ın dediği gibi, "Koro olmak BİZ olmak"tı.
Çok seslilik elzemdi.
Türkiye, farklı sesleri kısmak ya da yasaklamak yerine her sese kulak vermeli, çok seslilikten ahenkli bir ses üretip, şarkılar söylemeliydi.
Ülkenin, birinin nefesinin yetmediği yerde şarkıyı alıp götüren bir başka sese, çokseslilikten sanat yaratan şefe, kısacası BİZ olmaya ihtiyacı vardı.
29 Kasım 2021 / C.E.Y.

Gecenin fotoğraflarından ve videolarından oluşan albüm için tıklayınız
https://www.facebook.com/media/set?vanity=canan.e.yilmaz&set=a.10159416682853592

26 Ekim 2021 Salı

Uykusuz Hekim Sağlığa Zararlı

Bir insana yapılabilecek en büyük işkencelerden birisi de "uykudan yoksun bırakma" işkencesi olmalı. 
Bazen bu işkenceci gözü dönmüş bir cani, bazen de dünyaya gözlerini yeni açmış dünya tatlısı bir bebektir.. 
Lohusa anne gözlerinden uyku akarken bebeğini emzirmeye, altını temizlemeye, fıldır fıldır gözlerle benimle oyna diyen bebeği ile oynamaya çalışır. Hormonlarının ve bedeninin alt üst olmasına ek olarak gelen uyku düzeninin bozulması taze anneyi çıldırmanın eşiğine getirebilir. O yüzden de yeni doğum yapmış kadın "belli bir süre" yalnız bırakılmaz denir, başında beklenir.
Arife gününden bayram sabahına kadar çalışıp çok yorulan büyüklerimizin bayram yemeğinden sonra, başlarının öne düşüp uyuklamalarına kıkır kıkır gülerdik hep. Çocuk aklımızla anlamazdık biz mışıl mışıl uyurken bize bayramlık yetiştirmek için geçirdikleri uykusuz geceleri, yorgun bedenleri.
Uykumu almadığım günlerde zombi misali etrafta gezerken, yaptığım hiçbir işten (önce kendime olmak üzere) kimseye hayır gelmediğini gördüm. Nöbette uykusuz kalanların, vardiyalı çalışanların, günde üç saat uyuyarak yaşayanların bu düzensizliğe nasıl tahammül edebildiklerini hiç anlayamadım.
O uyku zamanında uyunacak, vücut toparlanacaktır ki sistem kendisini yeniden başlatabilsin.
(Bu arada; uykusuzluk kadar aşırı uyuma da bir sağlıksızlık belirtisi. Önemli olan kaliteli uyku.)

Ömrümün üçte birini uykuda geçiriyorken, "Ah ah, cânım zamanlar boşa gidiyor!" diye hayıflanıyorum bazen. Uyumasam ve uykuda geçen saatlerimi canlı canlı yaşasam ne güzel olur diyorum, ama bunun için de her gün bir o yana bir bu yana ışınlanıp, dünyanın uyumayan yüzünü kovalamam gerekeceğini düşünüyorum. 
İşin içinden çıkamayıp, uykum geldiğinde yatıp uyuyorum. Genellikle de uyuyarak iyileşiyorum. 
Uykusuzluğa dirençli olmayan biri olarak, bakalım uyku konusunda Google'da neler yazıyor diyorum sonra da. 
Uyumazsam ne olur, uyuyunca ne olur konusunu araştırırken yabancı bir kaynaktan çevrilmiş bu yazıyla karşılaşıyorum. 

Uykusuzluk
Uyuma dürtüsünün neden bu kadar güçlü olduğu bilinmiyor diyor yazıda. Uykunun tam olarak nasıl bir fonksiyonu olduğunun hâlâ açıklanamadığını, uykunun genel olarak vücudumuzdaki sistemleri yeniden ayarladığını, ayrıca düzenli ve gerektiği kadar uyumanın iyileşmeyi sağladığını, bağışıklığı güçlendirdiğini ve metabolizmayı düzenlediğini gösterdiğini yazıyor.
Yeterince uyumama halinde ise diyabet, kalp hastalıkları, obezite, depresyon ve diğer rahatsızlıklara dair risklerin arttığı, ihtimal ki, bu yüzden uyumamız gerektiğinde yorgunluk, enerji azlığı, gözlere bastırılıyormuş hissi, uykuya karşı direndikçe ise konsantrasyonumuz ve kısa dönemli hafıza oluşturma yeteneğimizin dibe vurduğunu söylüyor.
Tüm bu yan etkileri görmezden gelirsek akli dengesizliğin baş göstereceğini; ruhsal bir gelgit, paranoya ve halüsinasyon başlayacağını, kanda adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarının artacağını, tansiyonun yükseleceğini; kalp ritminin düzensizleşeceğini, bağışıklık sisteminin sarsılmaya başlayacağını, uykusuz kalan insanların bu nedenle daha kolay hastalanacağını yazıyor.
Günlerce uyumamak aşırı terlemeye, gözbebeklerinin iğne ucu kadar küçülmesine neden olup, birkaç hafta sonra ise uykuya dalma hali, uyurgezerlik ve istemsiz kas hareketleri başlayıp, kilo kaybı ve demansa (bunama) neden olup, ardından da ölüm baş gösteriyormuş.
Burada ölüme uykusuzluğun değil, hastalığın beyinde yarattığı hasarın neden olduğu düşünülüyormuş. Yazıda ek olarak, (İşkence yöntemi olarak uygulanan uykusuz bırakmadan dolayı tutukluların büyük acılar çektiği biliniyor; fakat bugüne kadar kimsenin öldüğü görülmemiştir.) diyor.
****
Lafı daha fazla dolandırıp uykunuzu getirmeden sadede gelelim.
23 Ekim’de, 36 saatlik nöbetinin ardından aracıyla evine gitmek için yola çıkan 25 yaşındaki Ankara Şehir Hastanesi Kadın Doğum Kliniği Asistanı Dr. Rumeysa Berin Şen, yol kenarında duran kamyona arkadan çarparak hayatını kaybetti. 
Bu da yıllardır “Çalışma şartlarımız bizi öldürüyor!” diyen hekimlerin seslerini bir kez daha duyurmak için haykırmalarına vesile oldu. Bursa'da bir araya gelen asistan hekimler, kaybettikleri meslektaşları Dr. Rumeysa Berin Şen’i anmak için Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi önünde toplandılar. Hekimler kamuoyuna, “Yorgun hekim, uykusuz hekim, tükenmiş hekim sağlığa zararlıdır” diye seslendiler. Uzun saatler süren nöbetlerin, ücret kesintilerinin ve baskıların asistan hekimleri ölüme sürüklediğini belirttiler. Rumeysa Berin Şen’in gün aşırı tuttuğu yorucu nöbetlerin ardından geçirdiği kazaya bakınca, bunun bir kaza değil, göz göre göre çalışma şartlarının sebep olduğu bir cinayet olduğunu söylediler.
Hekimlerin haykırışlarının Bursa Tabip Odası tarafından basın maili olarak yollanan halini elifine dokunmadan paylaşmak isterim sizlerle:
"Asistan hekimlerin çalışma şartlarının düzeltilmesi için kaç meslektaşımızın daha ölmesi gerekiyor?
Bir devlet memuru ayda ortalama 168 saat mesai yaparken bir asistan hekimin mesai süresi 360 saati bulmaktadır. Asistan hekimler çoğu branşlarda 36 saate varan sürelerde çalışıyor. Hekimler uykusuz, yorgun geçen gecenin ardından polikliniklerde 100’e yakın hasta muayene ediyor, gözleri uykudan kapanmak üzereyken ameliyata giriyor.
Hastalarımıza soruyoruz…
30 saattir çalışan asistan hekimin 80. hastası ya da ameliyat ettiği kişi olmak ister misiniz?
Biz asistan hekimler nöbet ertesi dinlenmeden mesaiye devam ettiğimiz gibi bir de gün aşırı nöbetler tutuyor, neredeyse ayın yarısında evimize gidemiyoruz. Maksimum ne kadar çalışacağımız hiç konuşulmazken maksimum ne kadar ücret ödeneceği ise her yerde karşımıza çıkıyor. Bu çok net ki, ucuz iş gücü olarak görülüyoruz. Performans sistemi nedeniyle ücret kesintisi yapılacağı zaman akla ilk gelenler hastanenin iş yükünü sırtlayan asistan hekimler oluyor.
İnsanca nöbet sayısı ve nöbet ertesi izin hakkını dillendirdiğimizde hocalarımız ve kıdemli asistan hekimler tarafından “Biz çalıştık, siz de çalışacaksınız.” Yanıtını alıyoruz.
HAYIR! Biz bu düzeni kabul etmiyoruz. Kışkırtılmış sağlık talebinin, basamaklandırılmayan sağlık sisteminin, belirsiz yönetmeliklerin, adaletsiz görev dağılımının yükünü SIRTLANMAYACAĞIZ!
Bizi bu şartlarda çalışmaya zorlayanlara soruyoruz…
Yanlışa yanlış demeden, yanlışın düzeltilmesi için çaba göstermeden iyi hekimlik yapılabilir mi? Ne zaman bu düzene dur demek için sorumluluk almaya başlayacaksınız?
Biz asistan hekimler artık yeter diyoruz.
Hekimlik yaparken dayatılan insanlık dışı çalışma şartları nedeniyle bir arkadaşımızı daha kaybetmeye tahammülümüz yok!
Uzmanlık eğitimi almak için geldiğimiz kliniklerde asıl görevimizin öğrenmek olduğunu hatırlatıyor, nitelikli eğitim İSTİYORUZ.
İnsanca çalışma koşullarının sağlanmasını adaletsiz görev dağılımına son verilmesini
TALEP EDİYORUZ!
Yataklı kurumlar yönetmeliğinde değişikliğe gidilerek nöbet ertesi izin hakkının ücret kesintisi olmaksızın ön koşulsuz tanımlanmasını İSTİYORUZ.
HATIRLATIYORUZ: Köle değil uzmanlık öğrencisiyiz, Yorgun hekim, uykusuz hekim, tükenmiş hekim sağlığa zararlıdır!

Uykusuz kişi canlı bomba
Yazıya başlarken uyku ve uykusuzluk üzerine pek çok söz söyledik.
Rumeysa Berin Şen ve daha nice vakalarda gördüğümüz üzere, uykusuzluğun yarattığı hasar sadece demans olmakla kalmıyor, uykusuzluk ile gelen dikkat eksikliği kişinin hem kendisini hem de çevresindekileri felaketlere sürüklüyor.
Çift şoför çalıştırmayan otobüs firmalarını, uyumadan saatlerce, belki günlerce yol yapan otobüs şoförlerini, direksiyonda uyuklayan TIR-kamyon şoförlerini ve bunların sebep olduğu kazaları hepimiz biliyoruz.
Uykusu gözünden akan şoförün kullandığı araca binmek ne kadar intiharsa, uykusuzluktan zihni paramparça olmuş bir hekimin karşısına çıkmak da öyle.
"İktidarın başı" hekimleri "halkın kölesi" haline getirip insafsızca çalıştırınca, hekimin kapısındaki "efendi" de aynı insafsızlığı gösterip hekime saldırmayı marifet zanneder oldu. 
Sağlıkçıların pek çoğu yurt dışına çıkıp, insanca çalışma ve insanca yaşama derdindeler. "Yakında hekimsiz, hemşiresiz kalacağız" diyor İlber Ortaylı.
Zor şartlarda çalıştırılan, şiddet gören, öldürülen ya da meslek hastalığı bile sayılmayan Covid-19 yüzünden ölen sağlıkçılar elimizden uçup gidince bakalım biz ne yapacağız...

Otomasyon 
Sistem tamamen dijitalleşip otomasyona geçtiği zaman uyku ve uykusuzluk gibi bir problemimiz olmayacak.
Yapay zekanın kullandığı araçlar içerisinde yol alırken uykusuzluk sadece biz yolcunun sorunu olacak. O da belki yol boyu uyuyarak aşılacak.
Yine yapay zeka ve dijitalleşme ile birlikte hasta muayene, bakım ve operasyonlar robotlara devrolacak.
Robotların uyku problemi olamayacak ancak bizim her halûkarda uykuya ihtiyacımız olacak.

Friedrich Nietzsche der ki, "Öyle kolay bir sanat değildir uyumak onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir."
Immanuel Kant der ki, "''İnsanlardan ümit ve uykuyu alın, onu dünyanın en bahtsız ve en perişan insanı haline getirmiş olursunuz.''
Robert Louis Stevenson der ki; "Bir insanın yükü ne kadar ağır olursa olsun, onu ancak yatma zamanına kadar taşıyabilir."
Emil M. Cioran der ki; "Uykusuzluk hastalığı, yatakla bağdaşmayan tek kahramanlık biçimidir."

Melatoniniz dozunda, uykunuz derin olsun... 

26 Ekim 2021 / C.E.Y. 

(Kapak fotoğrafı 2013 yılında yapılan 'Uykusuz Doktor Ölüm Demektir' kampanyasında kullanılmış.) 

20 Ekim 2021 Çarşamba

Yazmak Lâzım Cancağzım

Erkan Solmaz'ın "Diğer Ülke Vatandaşı" kitabının imza gününde Şenol Gül bir kitap uzattı bana. "Okuyacağım ama elimdeki kitap bitince." dedim. Önce Erkan Solmaz'ın insanı zaman zaman ürküten, zaman zaman üzen, zaman zaman da hınzır hınzır ya da tatlı tatlı gülümseten öykülerden oluşan kitabını bitirdim. Sonra da sıradaki Ahmet Ümit'in Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını. 
Ahmet Ümit'in kitabını bitirince Şenol Gül'ün verdiği kitabı aldım elime. Babası Selim Gül'e ait olan "Efendi'nin Kızı, Babamın Evleri, Hestir ve Uçak" kitabını okurken, yazmanın ve arkada belge bırakmanın önemini bir kez daha anladım.

Köy Enstitüleri ile Değişen Bir Hayat
Şenol'un babası Selim Gül, Artvin'in Kaptahor köyündeki çocukluğunu, okumak için köyünden çıkışını, Köy Enstitüsü günlerini, evliliğini, öğretmenliğini, ev sahibi oluşunu, çocuklarını yetiştirdiği günleri bir bir yazarak bir kitap haline getirmiş ve gelecek kuşaklara çok kıymetli bir miras bırakmış.
Kitabı okurken o günleri adeta ben de yaşadım. Öyle sıcak, öyle samimi, öyle içtendi anlatım.
Ülkenin savaş sonrası manzarası, eğitimde verilen büyük mücadele, Köy Enstitüleri'nde eğitim gören çocukların değişen çehresi ile değişen ve gelişen ülke, azim, çalışkanlık, irade ve Cumhuriyet ruhu resmigeçit yaptı zihnimde. 
Ailesine düşkün, öğrencilerini de ailesinin bir ferdi gibi gören, bizim dönemlerimizin öğretmenlerinden biriydi o. 
Kitabın arka kapağında Selim öğretmenin evlatları Yücel, Şenol, Osman ve Ayşe tarafından yazılan not, Selim öğretmenin ve sevgili eşi Ayser Hanım'ın tüm o zorluklara boşuna katlanmadıklarını anlatıyordu.
Şenol'un sosyal medya hesabından aile fotoğraflarına baktım sonra. Her şey tam da yazıldığı gibiydi. 
Her şey çok değerliydi, çok güzeldi...

Köy Enstitüsü'nde Bir Genç Kız
Birkaç yıl önce Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nin Bursa buluşmasına annesi Kadriye Yeşilyaprak ile katılan Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak da bana "Arifiye Köy Enstitülü Annemle Damla Söyleşiler" kitabını imzalamıştı. Annesi ile röportaj tadında söyleşiler yapan Binnur Hanım bu damla söyleşileri toplamış ve kitaplaştırmış. 
Kadriye hanım, Köy Enstitüsü ile değişen hayatını, yatılı okul anılarını, arkadaşlıklarını, ilk öğretmenlik günlerini, evliliğini, 33 yıl süren meslek hayatını, değişen düzen ile büyük bir saldırıya maruz kalan, sonrasında da kapatılan Köy Enstitüleri'ni anlatmış. Kitap oluşurken bu anılara fotoğraflar da eşlik etmiş.

O kitabı okurken de, Selim Gül'ün babasının kitabını okurken de iyi ki yazmışlar dedim hep. 
İyi ki yazmışlar ve hem ailelerine hem de ülkelerine yazılı bir eser bırakmışlar.
Malum söz uçar yazı kalır. 
Söz kulaktan kulağa, nesilden nesile geçerken değişir, gerçeklikten uzaklaşır.
Yazı ise hep sağlamdır.
Kitaplar bize yüzyıllar öncesinden konuşur...

Şimdi-Geçmiş-Gelecek
İnsan çocukken ve büyürken 'şimdi'yi yaşayıp 'gelecek'i düşünüyor. Geçmişini hiç merak etmiyor. Anne baba yaşanmışlıkları anlatmaya çalışsa da ilgilenmiyor. Yaş kemale erip, çocukluk bitip, gelecek de gelince, geçmişe çeviriyor gözlerini. Kendisine kurulan hayatın meşakkatlerini, anne babasının ilk gençliğini, soyunu kökünü merak ediyor. 
Lakin o gün geldiğinde, geçmiş günlerin canlı tanıkları ya bu dünyadan göçmüş, ya geçmişi artık eskisi kadar iyi hatırlamıyor ya da artık eskisi kadar önemsemiyor oluyorlar. 
Anne babanın, büyükanne büyükbabanın, yakın akrabaların dimağları henüz gençken sorulmayan sorular, bugün sorulduğunda cevap alınamıyor. 
O yüzden akıl yerinde ve anılar henüz silinmemişken o günleri bir yerlere yazmak lazım.
****
Anı kitaplarının ardından kitaplığımdaki Lemanser Sükan'ın "Memleket Yollarında 1-2" kitaplarını, Zeki Baştürk'ün "Yaşamdan Yansımalar" kitabını, İ. Hakkı Tonguç'un "Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy" kitabını çıkartıp koydum önüme. 
Sedef Kabaş'ın Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı sohbetlerden oluşan "Muazzam Muazzez" kitabı da göz kırptı karşıdan. "Bir kez daha okuyacağım seni, söz!" dedim ona. 

Bu kitaplarda hepsi (Tonguç'un kitabını kişisel anı kitabı dışında tutuyorum.) kendini, kendi geçmişini, kendi yaşadığı günleri anlatıyorduysa da, esas anlattıkları bir dönemdi, bir ülkenin tarihiydi.
Zaten, tarih tarih kitaplarından öğrenilmez, romanlardan, anı kitaplarından öğrenilir denmez miydi?

21 Ekim 2021 / C.E.Y.

3 Ekim 2021 Pazar

Ölmüşüz De Haberimiz Yok

Ölen insan öldüğünü bilmezmiş. 
Ölen kişinin yakın çevresi arkasından ahlayıp vahlarken o toprak altında doğaya karışmaya başlar hemen. Bazen de organlar toprak altında çürümesin diye organ bekleyenlere bağışlanır. Eğer ki ölüm şüpheli bir ölüm ise otopsi yapılır ve ölüm sebebi bulunmaya çalışılır. Kişi bir cinayete kurban gitmişse ve arkada delil kalmasın diye bedeni de ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa ya yakılır, ya parçalara ayrılıp gömülür, belki çöpe atılır, ya asitte eritilir ya da başka bir yöntem ile ölü beden yok edilir.
Tüm bu yaşadıklarından ölünün haberi olmaz.
Paramparça edilse de, fırınlarda yakılsa da artık canı yanmaz.
Ölmüştür zaten...

Biz de tam öyleyiz sanki. 
Paramparça ediliyoruz, yerden yere vuruluyoruz, yalandan yalana savruluyoruz, kimsede tık yok.
Sedat Peker "Türkiye uyuşturucu trafik rotasında" diyor, yolsuzlukları, hırsızlıkları, kara para aklamaları, rüşvetleri, tüm kirli ilişkileri adlı adınca, tarihiyle saatiyle mekânıyla açıklıyor, savcıları göreve çağırıyor. Araştırın soruşturun diyor. Hükümet ise sessizlik pelerinine bürünmüş, söylenen hiçbir şeyi kale almıyor, adeta "yok" sayıyor, görmezden geliyor.
Diyanet İşleri Başkanı kendine nasıl bir vazife belirlediyse, neredeyse mahalle bakkalının açılışına bile elinde kılıç ile gidip bakkalı dua ile açacak.
Uzmanlık alanı ekonomi olan cumhurbaşkanımız sayesinde dolar 10 liraya dayandı. Faizler bir aşağı bir yukarı oynuyor. Merkez Bankası Başkanı bir aşağı bir yukarı indirilip bindiriliyor. Dolar-Euro ise hep yukarı, hep yukarı tırmanıyor.
Ak Partili olmayan belediyeler "topal ördek" misali çalıştırılmıyor. Başkan tarafından belediye meclisine sunulan her öneri, iktidar yanlısı meclis üyeleri tarafından sorgusuz sualsiz reddediliyor. Halka hizmet Hakk'a hizmetmiş, onların umuru olmuyor.
Öğrenci yurtları yetersiz, ev kiraları arşı aleme çıktı. Üniversite için şehir dışına çıkan gençler sokakta kalıp isyan edince adları "Gezici"ye çıkıyor.
17 yaşında bir kız çocuğu ailesi tarafından yıllarca erkeklere pazarlandığını haykırıyor. 12 yaşındaki çocuk için sıraya giren koca koca adamlar, kızın yaşının küçüklüğüne bakmadan küçük kızın narin bedeni üzerinde şehvetini söndürüyor. Sonra da -ihtimal ki- kahvede olsun, camide olsun, evde olsun ahlaktan, namustan, dinden söz edip, üniversite öğrencisi uzun saçlı delikanlı ile tayt giyen kızı ahlaksızlıkla suçluyor. 
Kim bilir bunlar gibi kaç aile geçimini evlatları üzerinden fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık gibi suçlarla sağlıyor.
T.C. Cumhurbaşkanı Amerika Birleşik Devletleri'ne giderken yanında zırhlı Mercedes arabalar taşıyor. Kimden ve neden korkuyor ya da kime ve neye "show" yapıyor?
Ülkesinden ümidi kesen gençler kapağı yurt dışına atmaya bakıyor. Burada sürünmektense orada sürünmeyi göze alıyor. Çünkü burada tünelin ucunda ışık görmüyor.
İşsizlik ve ekonomik darboğaz insanların bazen tek, bazen de ailece canlarına kıymalarına sebep oluyor.
Millet bir maaş bulamıyorken bir kısım zevat maaşları üçer beşer götürüyor.
Asgari ücretlinin aldığı ücret insanca yaşamasına yetmiyor. Kirasını ödese açlık, karnını doyursa evsizlik ile karşı karşıya kalıyor. 
Az buçuk parası olanlar da öyle bir garip ki, spor için yürüyüşe çıkanlar yürüyüşü "telefonda sohbete", dinlenmek için tatile çıkanlar tatili "defileye" çeviriyor. Görgüsüzlük, umursamazlık, saygısızlık had safhada.
Hapishaneler iddianamesi dahi olmayan mahkumlarla ve muhalif yazılar yazan gazetecilerle dolu ve buna rağmen sayın Cumhurbaşkanımız biz özgürlükte ABD'den ileriyiz diyor,
Devletin verdiği çakarlı araçlar görev dışında da çaka çaka kullanılıyor. Trafik kurallarıymış, emniyet şeridiymiş, hepsi "itinayla" ihlal ediliyor.
Düğünden cenazeye her yerde "protokol" krizi yaşanıyor. Düğün sahibi nikah anında, cenaze sahibi cenaze namazında arkalara iteleniyor.
Televizyonlarda gündüz kuşağı "Reality Show" programlarındaki gerçek hayat öykülerindeki çarpık üzeri çarpık ilişkilere, birbirleri ile konuşma tarzlarına, kullandıkları sözcüklere alışılmış, bu garabet artık dudak bile ısırtmıyor.
Bir felaket anında Hızır gibi yetişmesi gereken kurumlar ilk iş olarak vatandaşa el açıp, telefonlarına "yardım isteme mesajı" gönderiyor.
Aşı karşıtlığını savunanlara inananlar aşı olmayıp sapır sapır ölüyor.
Fısıltı gazetesinde aşı karşıtları için para karşılığı sahte aşı raporu düzenlendiği haberleri yayılıyor.
Saraya yakın sanatçılar program üzeri programla ödüllendirilirken, kendi halinde müzisyenler üç gün daha geçinebilmek için müzik enstrümanlarını satıyor.
Market raflarındaki bebek mamaları raflara kilitleniyor.
Markette satılan ürünlerdeki zamlara söz söyleyip "beş büyük market"e çemkirilirken, ürün rafa çıkana kadar geçtiği yollara bakılmıyor. Elektrik, su, doğalgaz zamlarına ise hiç ses çıkartılmıyor.
Beton dökülmedik tek bir alan kalmayana kadar her yere beton dökülüyor, yer gök betona boğuluyor. Sel baskını olunca da halka çay dağı.., pardon paket paket çay fırlatılıyor.
Korunması gereken tarihi zenginlikler hoyratça "restore" ediliyor. 
Arkeoloji müzelerinden bazı eserler buhar olup uçuyor, bunu dile getiren bir müze görevlisi baskılara dayanamayıp çareyi intihar etmekte buluyor. Bir daha da böyle bir "kaybolma" haberi duyulmuyor.
Pandemi boyu en çok çalışan ve en çok can veren motosikletli kuryelerden biri, karşı şeritten gelen otomobil ile kafa kafaya çarpıştığı kazada ölüyor. Otomobil sürücüsünün bir yakını ise olay yerinde görüntü almaya çalışan basın mensubuna, "Bunun bir haber değeri yok ki, motor kazası, ne haber değeri var onu anlamadım." diyor.

Her şey gözümüzün önünde, göz göre göre oluyor.
Taşlar bir anda yer değiştiriyor. İnsan bu bozuk düzende bir anda kurban olan, bir anda da kurban eden olabiliyor.
Ölmüşüz de haberimiz yok.
Her an etimizden et kopartıyorlar, hissetmiyoruz.
Gözümüz açık ama görmüyoruz.
Kulağımız açık ama duymuyoruz.
Ağzımız açık ama konuşmuyoruz.
Yaşıyor görünüyoruz ama yaşamıyoruz.
Çenemizi çekip çukurlarımıza da pamuk tıkadılar mı tamamdır.

Ey şimdilik yaşayan cemaat-i müslimin, 
Hiç olmazsa o malum soruyu sordukları zaman dürüst cevap verin. 
Verin ki silkinip kendinize gelin.
"Nasıl bilirdiniz mevtayı?"

3 Ekim 2021 / C.E.Y.