2 Nisan 2019 Salı

Mızıkçı

Seçim sözcüğünün İngilizce karşılığı olan "election"a bir göz attım şöyle. 
Sonra sözcüğün Türkçe ile olan ses benzerliğinden ve bana neyi çağrıştırdığından yola çıktım, okunuşuna baktım, 'elekşın'a elemek, yani ayıklamak, yani seçmek, yani elimine etmek dedim, oradan dolanıp yine İngilizce bir sözcük olan 'elimination'a vardım.
Bu kadar dolanmanın ardından vardığım sonuç ile Sayın Devlet Bahçeli'nin 40'ı bulma hesabının yanından geçemesem de, 'election' ile 'eleme'yi kuzen ilan ettim. 
Zamanında Bahçeli'ye ses etmediyseniz bana da ses etmeyiniz.
Hem, göçlerle oradan oraya sürüklenen insanlığın, beraberinde götürdüğü diller ile ortak bir dilin tohumlarını dünyanın dört bir yanına saçtığını biliyoruz. Coğrafya olarak bir çeşit "kavşak" konumunda olan Anadolu'nun da farklı Dil Aileleri'nin hepsinden beslendiği ve zenginleştiği ortada.

Lakin mesele sözün benzeşmesinde değil, özün benzeşmesinde.
Bir çok ülke "election"larını layıkıyla yaparken, biz niçin "seçim"lerimizi elimize yüzümüze bulaştırıyoruz hep?
Elemek, seçmek, tercih etmek fiilini adaletli bir şekilde gerçekleştirmek; hileye başvurmadan, koltuğu kaptırma korkusuna kapılmadan, "her yol mubah" anlayışına sarılmadan, sakince ve vakur ile halkın sesine kulak vermek; görevi bir bayrak taşıma olarak görüp, bayrağı taşımayı da, devretmeyi bilmek; kendisini seçtiği zaman teveccüh gösterdiği seçmene, kendisini seçmediği zaman kin beslememek çok mu zor? Ya da neden bu kadar zor? 

Say Dostum
Kaç seçimdir ayyuka çıkan dedikodular gölgesinde seçim kazanırken kulağının üzerine yat, şimdi sonuçlar istendiği gibi çıkmayınca, "Hile var, bir daha sayalım, olmadı bir daha sayalım" diye tuttur.
Haydaaa, tüm trafoların anahtarları sizin elinizdeyken CeHaPe'nin kedisi Şero mu girdi trafoya yani?

Oraya buraya çemkirme işini bir tarafa bıraksanız da, "Acaba seçmen bu seçimde bize ne dedi?" diye düşünseniz ve mesajı alsanız daha iyi olmaz mıydı? 
Yıllardır ağır ekonomik şartlar altında inim inim inleyerek ayakta kalmaya çalışan, ailesini korumak ve evlatlarını yetiştirmek için çok zaman ek bir iş yaparak, kimseye el açmadan yaşamaya çalışan, aldığı eğitimin hakkını vererek topluma hizmet sunan, verdikleri tüm bu mücadeleye rağmen hani sizin gidip gelip azarladığınız seçmenin mesajını belki almışsınızdır. 

Yok almadıysanız ben diyeyim, Oy vermek için "Alnı secdeye değiyor" kriterinin yeterli olduğu kesim ufak ufak terk-i dünya ederken, yerine gelen yeni profili diyor ki:
Daha da bana bağırma!
Daha da evladıma bağırma!
Daha da anama babama bağırma!
Daha da komşuma bağırma!
Daha da arkadaşıma bağırma!
Daha da kimseye bağırma!
Daha da dünyaya bağırma!
Bağırmadan konuşamayacaksan, sus hiç konuşma!
Ha bir de; oyunda kaybettiğin zaman mızıkacaksan, otur köşende hiç oynama!
"Top benim, alır topumu evime giderim!" demeyesin sakın, bi kere top senin değil, bizim, hepimizin...

Lafı çok uzatmayayım:
2014 "Başkanlık" seçimlerinde bugünlerin sinyalleri çakmıştı aslında. O günlerde yazdığım bir yazının başlığını Bir Dahaki Seçime Başkan O koyarken, sinyalleri değerlendirmiş ve tam da bugünkü değişimi anlatan bir profil çizmiştim.

"Derli toplu yaşamasını seven, 
Yüzünden gülümsemesi eksik olmayan, temiz-pak, iyi niyetli, elinden geleni ardına koymayan, içinde sevgi barındıran, saygıyı hayatının birinci kuralı yapan,
Kabalaşmayı marifet sanmayan, hayatını kurnazlığa ve üç kağıda dayandırmayan, içten, samimi ve dürüst,
İşçi patron fark etmez. İşçi olup patronuna, patron olup işçisine ihanet etmeyen,
Zengin fakir fark etmez. Zengin olup parasıyla azıtmayan, fakir olup fakirliğinden utanmayan,
Üzerine giydiği kıyafeti temiz, özenli ve uyumlu olan,
Hoyrat değil nazik, tembel değil çalışkan, boyun eğen değil dik duran,
Müziği seven, ister şarkı, ister türkü olsun, yüreğinden de dilinden de müzik eksilmeyen, hâttâ canı çok istedi mi 'O ne der, bu ne der' demeyip kalkıp dans edebilen,
Dünyanın sahibi değil bir parçası olduğunu bilen,
Kendinden güçsüzlere eziyet etmeyen,
Tanısa da tanımasa da insanlara bir 'Merhaba'yı esirgemeyen,
Baki kalan bu kubbede ardında hoş bir sâda bırakmak isteyen..." bir yönetici profiliydi çizdiğim.

Azarlayan değil bağrına basandı,
Anlamayan değil anlayandı,
Geçmişe saygılı, geleceğe odaklıydı,
Gölgesinden korkan değil cesur olandı,
Gelmeyi bildiği gibi gitmeyi de bilendi.
Sakindi, vakurdu, şıktı, zarifti, eğitimliydi.
En önemlisi de,
Mızıkçı değildi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder