14 Nisan 2012 Cumartesi

Bu çocuğu kim yetiştirdi?


Yumurta mı tavuktan çıkar tavuk mu yumurtadan çıkar sorusu yıllardır insanları meşgul edip durmuştur.
Kimisi yumurta tavuktan çıkar der, kimisi de tavuk yumurtadan.
Yumurta tavuktan çıkar, orası kesin.
Lakin yumurtadan her zaman tavuk çıkmaz, orası da kesin.
Tabi bu arada bu polemiğe girmeyip, yumurta üretimi konusunda üzerine düşen vazifesini eksiksiz ifa eden horoz’u da unutmayalım...
****
Cevabını bir türlü netleştiremediğimiz konulardan birisi de çocuğu yetiştirenin sadece "anne" olarak belirlenmesi...
Erkek şiddetinin kol gezdiği bugünlerde annelerin iyi erkek evlatlar yetiştiremediğinden söz edip duruyoruz. Onları da yetiştiren biz kadınlar isek demek ki bizler işimizi iyi yapamıyoruz.
Peki biz kadınlar çocuk sahibi olduktan sonra çocuklarımızı da yanımıza katıp, gidip başka bir gezegende mi yaşıyoruz?
Biz kadınlar evlenmeden önce evlilik olarak neyi görüp neyi belliyoruz?
Biz kadınlar “sen kızsın” denile denile her yerden el çektirilmiyor muyuz?
Biz kadınlar sürekli bir baskı altında, sürekli savunmada, sürekli ürkek, sürekli korkak yetiştirilmiyor muyuz?
Haliyle siz bizi nasıl yetiştiriyorsanız, biz de çocuklarımızı öyle yetiştiriyoruz. Şu durumda bizden daha fazlasını beklemeye kimsenin fazlaca bir hakkı yok...
Bu sindirilmişlikle bazen ezilmişliğimizin hırsını çocuklarımızdan alıyoruz, bazen de ezilmişliğimize çocuklarımızı ortak ediyoruz.
Çocuklar da genelde anneyle daha çok zaman geçirdikleri için, annenin huyunu suyunu almaları kaçınılmaz oluyor.
****
Şu çağda dahi “Baba beni okula gönder” kampanyaları yapılan bir memlekette yaşıyoruz.
En temel hak olan eğitim hakkını bile yalvar yakar sağlamaya çalışıyoruz.
“Haydi kızlar okula” diyenler zındıklıkla suçlanıyor.
Kardelenler'i yaratanlar dinsiz imansız ilan ediliyor...
****
Kişiler böyle düşünebilir. Kabûl...
Kişiler kız çocuklarını henüz çocuk yaşta evlendirip başlarından atmak isteyebilir. Okula yollamak istemeyebilir. Kabûl...
Bu onların cehaletini ve yaşadıkları bölgenin -yazılı olmayan ama baskın olan- kanunlarını gösterir.
Fakat devlet böyle düşünemez...
Devlet; toplumun iyileştirilmesi için her bireye ayrı ayrı ve cinsiyetine bakmaksızın eğitim vermek zorundadır.
Devlet; kız çocuklarının sadece cinsiyetlerinden dolayı hayatın dışına itilmesine izin vermeyip, onları da fırsat eşitliğinden yararlandırmalıdır.
Ve bunu kızlara bir lütuf olarak değil de, olması gereken olarak yapmalıdır...
Ağasına babasına bakmadan devlet politikası olarak kız çocuklarının eğitimine el atmalıdır, atmalıdır ki o kız çocuklar gün gelip de anne olduklarında ruhları sağlıklı evlatlar yetiştirebilsinler.
Bu iyileşme sihirli değnek değmişsecine bir anda olmasa da, zaman geçtikçe nesiller iyileşmeye başlayacaktır.
Yoksa; erkeğin her şekilde baskın olduğu bir ailede kadının esamesinin okunması mevzu bahis olamaz.
Çocuklarının gözleri önünde yerden yere atılan kaşık düşmanını kim anne olarak sayar, kim anne olarak sözüne itibar eder. Üstelik bu şartlarda o kadının itibar edilebilecek bir fikri oluşabilir mi?
Oluşmaya başlasa bile eminim ki o fikir daha fazla palazlanmadan hemen oracıkta boğazlanıverir.
O kadın; bütün bedenini ve bütün maharetlerini hizmet etmeye adamış, hizmet ettikleri tarafından da kullanılması gereken bir “mal” dan öteye geçememiştir.
****
Demem o ki; çocuk yapma işini nasıl sadece kadın tek başına gerçekleştiremiyorsa, çocuk yetiştirmeyi de bir tek kişinin üzerine yükleyemezsiniz.
Bu demek değil ki erkek olarak çocuğun altını sen de değiştir, sen de yemeğini yedir, sen de yüzeysel bakımı üstlen.
Somut işlerde de işbirliği önemlidir. Ki üstelik keyiftir de.
Bir çocuğun büyümesine şahit olmak ve her evresini paylaşmak çocuk ve ebeveyn arasındaki bağı da güçlendirir.
Çocuğun yetiştirilmesinde esas önemli olan aile birliğini oluşturup, sevgi dolu, saygı dolu bir ortam sunmakta.
Çocukları güzel bakan bir "Dört göz" arasında büyütmekte...
****
Düşünün bir, denizin ortasındaki bir sandalda tek kürekle ilerleyebilir misiniz?
Ben size söyleyeyim, ilerleyemezsiniz ve olduğunuz yerde döner durursunuz.
Küreği bir sağ ıskarmoza, bir sol ıskarmoza takarak yol almaya çalışırsınız belki ama o zaman da çok emekle çok az iş yapmış olursunuz.
Bacaklarınızdan birisi olmadığında da yürüyemezsiniz değil mi? İlla ki olmayan bacağın yerine bir yol bulur ve iki bacaklı olursunuz.
Bilirsiniz ki yürümek için iki bacak lâzımdır.
Demek ki; çocuk yapmak için iki kişi lâzımsa, çocuk yetiştirmek için de iki kişi lâzımdır...
(Bu arada; birbirlerinden boşanmış olsalar dahi çocuklarından boşanmamış ve gözlerini de ellerini de çocuklarından çekmemiş insanların ebeveynlikleri, dört göz arasında çocuk büyütmek adına her türlü rezilliğin yaşandığı evliliklerdeki ebeveynlerden evladır. Bunu da es geçmeyelim)
"Ben çocuğuma hem analık hem babalık ettim" diyenlere de inanmayalım.
Dönüp bunu bir de çocuğa soralım...
****
Ben'ce;
Bir çocuğun yetişmesi için herkes elinden geldiğince emek verir ve katkı sağlarsa, “Ben yaparım sen bakarsın” diyerek kestirip atmazsa, iyi yetişmiş çocukların iyi gençlere ve dolayısıyla iyi bir topluma dönüşeceği gözardı edilmezse, içinde bulunduğumuz şiddet ve cinayetler çağı da kendiliğinden sona erecektir.
Kendine güvensiz ve komplekslerle dolu cahil insanların oluşturduğu, çevresine ve çevresindeki canlıların her türlüsüne saygısız hale gelmiş bu toplum yerini; kendi halinde yaşayan, sakin, neşeli, sevgi ve saygı dolu bir topluma bırakacaktır.
Ki çağ artık onu gerektirmektedir...
Bunların hepsi hayal mi dersiniz?
Bilmem...
Bildiğim tek şey, her şey önce hayal etmekle başlar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder