4 Mart 2026 Çarşamba

'Fatmanur'ların Suçu Ne?

Fatmanur Çelik "Başıma bir şey gelirse..." dedi ve başına en az yaşadıkları kadar kötü bir şey geldi...
Fatmanur Çelik ve kızı İkra Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.
Fatmanur Çelik 2017 yılında cinsel saldırıya uğradığını, baskıyla faille evlendirildiğini, kızının da 3 yaşından itibaren istismara maruz kaldığını söylemişti. Doktor raporları vardı. Savcılık tutuklama talep etmişti. Ancak şüpheli serbest bırakıldı, tedbirler kaldırıldı, dosya kapatıldı.
Adliye önünde tuttuğu nöbette "Bu faili kim koruyor? Neden hâlâ dışarda? Ben öldükten sonra adaletin sağlanmasını istemiyorum. Ben 5 Mayıs’a kadar hayatta kalabileceğimi düşünmüyorum. Güvenliğimden endişe ediyorum. Başıma bir şey gelirse bu karanlık yapı ve beni koruyamayanlar, sesimi duyup da susanlar sorumludur. Kamuoyuna sesleniyorum; intiharım asla söz konusu değildir. Başıma bir şey gelirse intihar süsü verilerek üzerinin örtülmemesini, peşine düşülmesini istiyorum." demişti.
Bu sözlerin ardından gelen ölümde, kimse bunun doğal ölüm olduğuna inanmadı. Cenazeyi bir erkek imam kıldırdıysa da kadınlar tabutu erkeklerin taşımasına izin vermedi. 
Şimdi dosyayı tamamen kapatabilirsiniz. İçiniz rahat, uykularınız deliksiz olsun. Artık Fatmanur da yok, İkra da. 

Fatmanur Çelik "Can güvenliğimiz yok!" dedi ve uyarısının doğruluğunu canını vererek kanıtladı.
Çekmeköy'de bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen öğretmen Fatmanur Çelik de daha önce yapılan bir disiplin kurulu toplantısında bu öğrencinin saldırganlığına dikkat çekerek "Can güvenliğimiz yok!" demiş. İddiaya göre 17 yaşındaki F.S.B., babası tarafından iki gün önce Bakırköy Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden çıkarılmış. Hastaneden çıkan F.S.B., iddiaya göre okulun ders programını kontrol ederek, hedef aldığı öğretmenin hangi saatte hangi sınıfta olduğunu öğrenip, buna göre plan yapmış. Sonra da planını uygulamış...

Birer gün arayla aynı sonu paylaşan, aynı isme sahip iki kadın hayattan kopartıldı. Biri başı açık bir öğretmendi, biri tırnağına kadar kapalı ve çalışmak istemiş, iş aramış ama bulamamış genç bir kadındı. Biri 44 yaşındaydı biri 30. Biri çocuğuyla birlikte can verdi, biri çocuğunu öksüz bıraktı. 
Farklılıkları önemli değildi. İkisi de uyarmıştı, ikisi de yardım istemişti, ikisi de imdat demişti. İkisinin de sesi yeterince duyulmadı. Ya da belki vızırtılarına kulak asılmadı.
Kadın işte, vızırdar durur...

63 Günde 66 Kadın
Biliyoruz ki kadın ölümleri her gün 1-2 ya da 2-3 kadın olmak üzere yaşanmaya devam ediyor. 2026'nin bilançosu, bugün itibarıyla, 63 günde 66 cinayet.
Anıt sayaçta sadece isim ve sayı olarak yer alan bu kadınlar birer evlat, birer kardeş, birer anne, birer abla, birer kardeş, birer arkadaş, birer teyze, birer hala, birer yenge, birer komşu, kısacası yaşayan ve değeri olan birer insan. 

Kadınlar dövülerek, bıçaklanarak, parçalanarak, yakılarak, boğularak, kurşunlanarak katlediliyor. Cinayete kılıf çoktan hazır. Namus, ahlâk, ihanet, kılık kıyafet, hizmette eksiklik, çorba sıcak-çorba soğuk ve saire. 

Eş olmak ya da sevgili olmak ya da herhangi biri olmak bir insanı öldürme hakkını nasıl verir insana? Bir insan karşısındakini öldürme hakkına sahip olduğunu nasıl düşünür? 

Geldiğimiz noktada bir kesimin bunu haz alarak düşündüğünü ve haz alarak uyguladığını açık ve net görüyoruz. Saklanmıyorlar ve yaptıkları şeyden gurur duyuyorlar. Çünkü bu yönde destekleniyorlar...

Şimdi artık ne sokaklar güvenli ne de evler. Üstelik bir cinayetin kurbanı olmak için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Dahlimizin olmadığı vakalar arasında pamuk ipliğine bağlı yaşarken hasbel kader hayattayız. Yarın ise meçhul...

Türkiye cephesinde yeni bir şey yok!
Önümüzdeki saatlerde bir kadın daha aldığı darbelerle toprağa düşerken haberlerde kendine 3 saniyelik bir yer bulacak ya da hiç bulmayacak. Sıradanlaşan cinayetlerin adliyelerde itinayla kapatılan dosyaları gibi, cemiyet hayatındaki dosyaları da "Allah sabır versin" ve "Mekânı cennet olsun" mesajları ile kapatılacak.
Ve sıradaki beklenecek...
Kısacası; 
Türkiye cephesinde yeni bir şey yok sayılacak!
4 Mart 2026 / C.E.Y.

3 Mart 2026 Salı

Yan Yana İyi Olacağız

İnsanın çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa uzanan hayat yolculuğunda, bu yolculuğa
 şiirleriyle, şarkılarıyla, yazılarıyla, resimleriyle eşlik eden ve kişinin hayatını biçimlendiren isimler oluyor.  Bazen bir replik, bazen bir dize, bir cümle, bir tını, bir bakış ya da bazen bir dokunuş insanın hayatına yön verebiliyor. 
Gün gelip de, kendi çağının içinden geçerken birbirinden habersiz ama "yan yana" yol aldığı ve yüz yüze hiç tanışmadığı isimlerle karşılaştığında ise, o isme dair içinde ne varsa bir araya geliyor ve ortaya büyük bir enerji çıkıyor. 

2 Mart 2026 günü Bursa Balat’ta, Orhan Holding çatısı altındaki Orhan Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Ninecim Sanatevi’nde sergilenmeye başlayan, küratörlüğünü sanat yazarı İbrahim Karaoğlu’nun, koordinatörlüğünü Dr. Zeki Hozer’in ve danışmanlığını H. Mehmet Balcı’nın üstlendiği "YAN YANA" resim sergisi ve sergiyi oluşturan isimler bende işte bu heyecanı yarattı.

Yan Yana Bursa'da
70'li yıllarda televizyon ekranından evlerimize konuk olan efendi, bıyıksız ve gülümseyen gözlerle nahif şarkılar söyleyen ve hepsini de zihinlerimize nakşeden genç mimar Erol Evgin; yaptığı resimlerle Devlet Sanatçısı unvanını almış ressam Devrim Erbil ve genç bir isim: Neslihan Özkan
Hayatları sanat kavşağında kesişmiş bu üç isim şimdi yan yana gelmiş ve çalışmalarını birlikte sergiliyor.

"Sanat, çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir."
1937 doğumlu Devrim Erbil 1955 yılında, o dönem adı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan, Mimar Sinan Üniversitesi'nin Resim Bölümüne yetenek sınavını kazanarak girmiş. Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi olan Erbil, 1962 yılında Akademi'de asistan olmuş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyelerinde görev almış. 1963 yılında Altan Gürman, Adnan Çoker, Sarkis ve Tülay Tura ile Mavi Grup'u  kurmuş. İspanya Hükümeti'nin sanat bursu sınavlarını kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona'da başladığı sanat araştırmalarına Paris ve Londra'da devam etmiş. 1991 yılında devlet sanatçılığına, 2019 yılında (resim dalında) Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık bulunmuş. 
Benim kısaca yazdığım ancak buradaki satırlara sığmayacak bir öykünün öznesi olan Devrim Erbil, serginin açılışında yaptığı konuşmada hepimize şu sözlerle seslendi:
"Çağdaş bir ülkede önce sanat gelir. Sanatçı sadece eser veren bir insan değildir. Öncüdür, yaratıcıdır, duyarlıdır, kibardır. Toplumun sanata değer vermemesi insanların hoşgörülü, duyarlı ve kibar olmaması demektir. Bu da savaşları getirir. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dediği gibi, 'Sanat Beyoğlu'ndan Beyazıt'a gitmedikçe varlığından bahsedilemez. Çok elit bir kesimin elinde bir gösteri aracı değildir.'. Sanat uygarlığın ölçütüdür. O yüzden Atatürk olağanüstü bir ileri görüşlülük ve önsezi ile sanatı topluma yaymaya çalışmıştır. Şimdi ise o günlerden geri düştük. Türk insanı bu değil. Türk insanı yaratıcıdır. Minyatürleri ve halıları Batı yok sayıyor. Ben bunların savaşçısıyım. Halı Sanattır temalı sergiler açıyorum. Biz sanatın neferleriyiz. Sanatı yaymaya çalışıyoruz. Ben hâlâ o heyecanımı taşıyorum."
Devrim Erbil'in sergideki eserlerinde neler var derseniz; renklerin cümbüşü ile Anadolu Çeşitlemesi, Soyutlama, üzerinde kuşlar uçuşan kıpkırmızı İstanbul, berrak gökyüzünde kuşların uçuştuğu masmavi İstanbul, gün ışığı ile aydınlanmış sapsarı İstanbul, güneşin alevden saçlarına dolanmış kıpkızıl İstanbul, üzerine akşamın çöktüğü lacivert İstanbul, betona boğulmuş gri İstanbul, içinden deniz geçen, 'iki kıta bir şehir' dediğimiz eşsiz İstanbul, Tarihî Yarımada, Galata, Sultanahmet, At Meydanı, Ayasofya, Kapalı Çarşı, Haliç ve kuşlar kuşlar kuşlar ile çizgiler çizgiler çizgiler var derim...

İşte Böyle Bir Şey
Erbil ve Evgin arasındaki on yıllık yaş farkı Devrim Erbil'i, o dönem Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Yüksek Mimarlık okuyan Erol Evgin'in hocası yapmış. Sadece Devrim Erbil de değil; Cemal Tollu, Neşet Günal ve Özdemir Altan da Erol Evgin'in resim hocaları olmuş. 1947 doğumlu Erol Evgin 56 yıllık müzik yaşamının ve mimarlığının yanı sıra, bu kıymetli hocalardan aldığı esinle yirmi beş yıldır tutkuyla resim yapan bir isim olmuş.  
Erol Evgin açılışta yaptığı konuşmada, elli yıldır Bursa'ya gelip gittiğini, geldiğinde Çelikpalas'ta konakladığını, hatta kendisine Atatürk'ün kaldığı odanın verildiğini, henüz daha akademide iken dar bütçesine rağmen resim toplamaya başladığını, şu anda üç yüz resimlik bir yağlıboya koleksiyonuna sahip olduğunu, koleksiyoner olmanın insana manevi bir zenginlik sağladığını, koleksiyona başlamak isteyenlerin hiç çekinmeden ufak ufak başlamalarını söyledi. Resim macerasının 25 yıllık olduğunu anlatırken, "Mimar olarak resim eğitimi almıştım, ancak resmin çizgisi ile mimarînin çizgisinin çok farklı olduğunu gördüm. Resimde daha refleksli hareketler vardır ve değerli olan budur. Mimarlar ise düşünerek çizer. Resme başlarken Mahir Güven ile bir yıl kara kelem çalıştım. Sonra yağlıboyaya geçtim ve dört yıl yağlıboya eğitimi aldım. 2005 yılında ilk sergimi açtım. Devrim Erbil önerisiyle üç yıl önce Ankara'da birlikte 'Yan Yana' sergisi açtık. Sergi daha sonra Kuşadası'na, Urla'ya, İzmir'e ve Mersin'e gitti. Daha sonra aramıza Neslihan da katıldı." dedi.
Erol Evgin'in kuvvetli olduğu alan mimarlık olduğu için resim çalışmalarında da mimarîyi önde görebilirsiniz. Anadolu'nun zengin kültürü ve doğal renkleri onun tablolarında can bulmuş. Ayasofya, Galata, Mardin, ağaçlar, evler, merdivenler ve kubbeler ona ilham vermiş. Bunların yanında eserlerin arasında tek insan yüzü çalışması olan oto portresi de görülmeye değer. 
Bizim dönemlerin Erol Evgin'in müzik hayatını çok iyi bildiğini düşünerek o konuya hiç girmiyorum.

Apolla'dan Medusa'ya
Devrim Erbil'in asistanı olan 1992 doğumlu Neslihan Özkan, resim eğitimi hayatına 2007 yılında, Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi'nde başlamış. 2013 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nü birincilikle kazanmış. Eğitim hayatı boyunca hem resim hem de heykel alanında üretim yapmış. 2022 yılında Devrim Erbil atölyesinde çalışmaya başlamış. Daha sonra kendi atölyesini kurmuş. Elan Devrim Erbil'in yanında çalışıyor.
Çok genç, çok zarif ve çok yetenekli bir isim olan Neslihan Özkan'ın, heykel ve çizgiyi buluşturduğu çalışmalarının ana karakterleri mitoloji ve kadın figürleri. Apollo ve Defne, La Pieta'nın Gizemi, Nike'da Aşkın Yüzü, Latona ve Çocukları, Medusa, Kaçırılmanın Öyküsü eserleri Neslihan Özkan ile farklı bir boyut kazanmış. 
29 Nisan'a kadar her gün ziyaret edilebilecek "Yan Yana" sergisinin açılış programı, Necla Orhan'ın sanatçılara ve sergi ekibine teşekkür belgesi takdimi ile nihayetlendi.
Bursa'nın sanatla olan bağının kopmaması için emek veren tüm oluşumlara, tüm kurumlara, tüm isimlere ne kadar teşekkür etsek az. Sanatı takdir etmek, beslemek, geliştirmek, yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak istiyorsak, yeni sanatçıların doğması için ortamlar sağlamamız, okullar açmamız ve yeni gelenlere fırsat tanımamız ve destek olmamız lazım. 
Malum; ülkenin içinden geçtiği bu sıkıntılı günlerde sanatı yapmak da sanatı ulaştırmak da zor. 
Her zorluğu sanat şemsiyesi altında yan yana durmak ve birbirine tutunmakla aşacağız. Bazen neşemiz taşacak içimizden, bazen kahrımız. Renklerle, sözlerle, ezgilerle anlatacağız hepsini. 
Bu bize iyi gelecek... 
İyi olacağız... 
3 Mart 2026 / C.E.Y.

İğne ile Çuvaldız!
Şimdi yazacağım minik eleştiriyi lütfen üzerimize alınalım. 
Sergiye koşa koşa gelip sanatçılarla fotoğraf çekilme yarışına girenlerin pek çoğu açılış konuşmaları esnasında sohbetlerine öyle bir ara vermediler ve arka planda öyle bir uğultu yarattılar ki; sanatçıların konuşmalarını duymakta zorluk çektik. Devrim Erbil'in uyarısına rağmen kesilmeyen uğultu beni ve benimle birlikte pek çok kişiyi utandırdı desem yalan olmaz. 
Yine de ne Devrim Erbil ne Erol Evgin ne de Neslihan Özkan yüzlerinden gülümsemeyi eksik etti. 
Böylece iyilik, hoşgörü ve sanat onlarda, utanç ise bizde kaldı...