23 Şubat 2021 Salı

İtibardan Tasarruf Günleri

Merak ediyorum. 
Bunlar kimin işi, kimin sorumluluğu?
Metinleri kim yazıyor, kararları kim alıyor, etkinlikler nasıl organize ediliyor?
Her şey o kadar birbirine girdi ki, acaba bu işleri yöneten ekip mi değişti?
Değiştiyse yeni ekip eski ekibin size neler söylettiğini biliyor da özellikle mi tam tersini söyletiyor, yoksa sizin zamanında neler konuştuğunuzu bilmiyor mu, öğrenmeye çalışmıyor mu?
Siz yanlış yanlış üstüne yaparken itibardan "tasarruf" ettiğiniz masaya yatırılmıyor mu?

Mesela;
* Hangi akıl Maske-Mesafe-Hijyen günlerinde geniş katılımlı parti kongreleri yapma kararı aldı?
* Hangi akıl, maskesiz gezenlere cezaların yağdığı, açık havada dahi maske kontrolünün sıkı tutulduğu, esnafın kepenk kapattığı, müzisyenlerini mekân sahiplerinin kan ağladığı, birçoğumuzun kurallara riayet ettiği günlerde, tıklım tıklım kongrelerle övünen Cumhurbaşkanımızı ikaz etmedi?
* Hangi akıl yaptı da, Cumhurbaşkanının 16 şehidin verildiği gün gülücükler saçarak yaptığı parti kongresi konuşmasının ekranlara yansıyan görüntüsünün üzerine 16 şehit haberi bindirildi ve servis edildi?
* Kim akıl verdi de Cumhurbaşkanımız parti kongresinin sahnesinden şehit annesini cep telefonundan arayarak kendisi ile iletişim kurmaya çalıştı?
* Akıl veren yoksa ve bunlar Cumhurbaşkanımızın kendi aklı ise, bu akla kim dur demedi?

Karşıdan gelen sesi duydum:
"Sümme hâşâ, bre zındık, sen kim olursun da sayın cumhurbaşkanımızın aklını sorgularsın!"
El cevap:
"Keşke siz sorgulasaydınız ya da sorgulayanları kale alsaydınız da, sorgulamaya sorgulamaya düştüğünüz şu duruma düşmeseydiniz!"

LEBALEB
Geçen hafta T.C. Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rize'de partisinin 7. il kongresinde konuşmuş, Aksaray, Eskişehir ve Konya'daki kongrelere de seslenmiş ve salgın sürecinde gerçekleştirdikleri kongrelerin tıklım tıklım dolu olmasını, "Salgının olduğu bir dönemde kongre yapıyoruz ve Rize'de salon lebaleb dolu" sözleriyle   övmüştü. (Sayın Fahrettin Koca sakin olunuz, sinirlenmeyiniz.)
Erdoğan geçtiğimiz günlerde Bursa kongresindeki hınca hınç kalabalığı da övdü.
Cumhurbaşkanı'nın da katıldığı AKP İzmir İl Kongresinde de benzer görüntüler sergilendi, benzer övgüler yinelendi.
Kentlerdeki her türlü açık hava toplantısı, yürüyüş, oturma eylemi, basın açıklamaları, vatandaşların demokratik ve Anayasal hakkı olan toplanma ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı yasaklanırken, cenazelere kişi sınırlaması getirilirken, iktidarın çifte standartta sınır tanımaması Adan Zye her vatandaşın bu adaletsizliği sorgulamasına sebep oldu.
Olağan kongreler, olağan virüs yayıcı şüphelilerle doldu.

Nasıl görmüyorsunuz?
* Sayın Cumhurbaşkanım, her gün kürsüden milletinize seslenirken kendinizi Alice Harikalar Diyarında mı zannediyorsunuz?
* Neden sadece kendi medyanızı izliyor da muhalif kanallarda konuşulanları duymuyorsunuz? Duysanız da o seslere kulak vermek yerine niçin hepsini teröristlikle suçluyorsunuz?
* Niçin "Ey CeHaPe!" ve "Bay Kemâl!" demeden konuşamıyorsunuz?
* Metin yazarlarının ve çevrenizi kale duvarları ile kuşatıp dışarısını size göstermeyen ya da farklı gösteren bir kesimin işi mi bu?
* Odanızda televizyon da mı yok, koskoca sarayda internet de mi yok, elinizde akıllı telefon da mı yok, sosyal medyaya girmeyi de mi bilmiyorsunuz?
* Esnaf bitik durumda, intihar üzerine intihar yaşanıyor, aileler parçalanıyor, kötülük aldı başını gitti, bunların başka ülkede yaşandığını mı zannediyorsunuz?
* Yarın bir gün yine "Aldatıldım!" derseniz yine inanacak mıyız?
Son gelişme olarak:
* Madem damadınız o kadar iyiydi de niçin vazifeden "affettiniz"?
* Niçin insanların sorgulamalarını "kudurmak" olarak nitelendiriyorsunuz?
* Hayatınız kıskanmak-kıskandırmak üzerine kurulu mu da herkesin sizi kıskandığınızı düşünüyorsunuz? Yoksa siz her şeyi kıskandırmak, çatlatmak, kudurtmak için mi yapıyorsunuz?

Siz kim, Biz kim?
Sanki başka memleketin cumhurbaşkanı gelmiş de bizim ülkemizi ve cumhurbaşkanımızı eleştiriyor gibi bir havada yaptırılan konuşmalar, henüz birkaç yıl arkamızda duran konuşmaları satır satır hatırlayan, hiç unutmayan kişiler ve teknoloji sayesinde ortalara seriliveriyor.
Artık sosyal medya size söyletilenleri karşılaştırmaktan yoruldu.
Bir öyle bir böyle konuşmalarınızdan örnek vermeye kalksak sayfalar yetmez.
Muhalefete muhalefet eden parti başkanları gördük ama kendine muhalif partili cumhurbaşkanı olarak sadece sizi gördük.
Kendi yaptıklarını bu kadar yerden yere vurmak ve bu kadar dışlamak da sizin marifetiniz.
2002'den bu yana sizden başkasını görmedik.
İyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla her şey sizin eseriniz.
Soralım o zaman;
Övündükleriniz "BİZ YAPTIK!" oluyor da, yerindikleriniz niçin "SANKİ BİZ YAPTIK" oluyor?

23 Şubat 2021 / C.E.Y.

20 Şubat 2021 Cumartesi

Baştan Ayağa Mobbing!

Nefret dilinin tek dil olmaya evrildiği şu günlerde, o dili bilmeyen insanlar kendilerini muhafaza etmek için suskunluğa sığınıyor. Belki de suskunluğunun altında, konuşursa kendini o dile kaptırma korkusu yatıyor.

Öyle acı ki konuşulanlar, öyle kötülük dolu, öyle yırtıcı, öyle tırmalayıcı, öyle vahşi, öyle nefret dolu ki kullanılan dil, bu dile sahip olmak için nerelerde neler yaşandı, nerelerde neler öğretildi diye sormadan edemiyor insan.

İyi-Kötü
Herkes doğuştan belli imkânlara sahip olamıyor malum. İnsanlık var olalı beri de olmadı.
İçine doğduğu coğrafya, içine doğduğu ülke, şehir, ev, kucaklarına bırakıldığı aile, aile bireylerinin hayata bakışı, koşturduğu sokaklar, gittiği okullar, edindiği arkadaşlar, hepsi kişiyi an be an şekillendiriyor.
İyi şartlara doğan her insan iyi olmadığı gibi, kötü şartlara doğan her insan da kötü olmuyor. 
İnsanın iyiliğini ya da kötülüğünü, beslendiği sofradaki yemekler değil, içinde yaşadığı toplumun kendisini ne ile beslediği belirliyor.  
Kişi iyilikle beslenirse iyi, kötülükle beslenirse kötü oluyor.

Çalışkan ve sebatkâr insanlar, hayatın dengesizliği içinde kendisine yer bulmaya çalışırken şikâyetlenmek yerine çabalamayı öğreniyor.
Yıllarca nefret dili ile beslenen, mağdur edebiyatını kendine şiar edinen, içi hınç ve öfke ile tıka basa doldurulmuş insanlar toplumun orta yerine pimi çekilmiş bir bomba misali bırakılınca, nerede patlayacakları belli olmuyor.
Zannediyorlar ki memlekette, hattâ dünyada mağdur olan sadece kendileri ve kendileri dışındaki herkes güllük gülistan yaşıyor.

Çirkin
Kürsülerde hep bu dil, ekranlarda hep bu dil, yazılarda hep bu dil...
Ağızlardan tükürükle karışık çıkan sözcükler, imalar, meydan okuyan bakışlar, buraların ağası biziz tarzı külhanbeyi tavırlar. 
Ne bir kucaklayıcılık, ne bir bağlayıcılık, ne bir paylaşımcılık, ne bir samimiyet, varsa yoksa kükreme. 
Cumhurbaşkanımız da Ak Parti Genel Başkanı olarak aralıksız her gün ekranlardan kükrüyor.
Kızıyor, bağırıyor, hakaret ediyor, aşağılıyor. Prompterlarda yazılanların okunması bitince bugünkü vazifesini de yerine getirmiş olarak evine huzurla dönüyor.
Alt kadrolar da açılan yolda, gösterilen hedefe doğru gözlerini kırpmadan ilerliyor, yarım kalanları da onlar tamamlıyor.
Zamanında el ele kol kola yol yürüdükleri eski yol arkadaşları ile ettikleri kavgalar caddelere, sokaklara taşıyor. Haliyle memleket ahalisi de aynı ağız ile birbirine giriyor.
Akıllı uslu ve sakin konuşanlar izlenmiyor, dinlenmiyor, okunmuyor.
Varsa yoksa hamaset.
Memleket adeta hamasetten besleniyor.

Hiddetli ve Şiddetli Dil
TBMM AK Parti Grup Başkanvekili, TBMM 25. ve 27. dönem Ak Parti Tokat Milletvekili Avukat Özlem Zengin'in (Özlem Hanım unvanını çok önemsediği ve sürekli üstüne basa basa söylediği için ben de tam yazmak istedim.) Meclis'te gündeme gelen çıplak arama iddialarına yanıt verirken yaptığı konuşma esnasındaki beden dili ve "Bir kadını çıplak arayacaksın, dakikasında bundan rahatsızlığını beyan eder, bir sene beklemez. Onurlu kadın, ahlaklı kadın bir sene beklemez" sözleri haliyle ve haliyle büyük tepki çekti.
(Filmlerde gördüğümüz, röportajlarda izlediğimiz kadarıyla o öyle olmuyor Özlem Hanım. Bu sözlerinizi bir kez daha değerlendirin isterseniz.)
Özlem Hanımın kadın hakları üzerine çalışmaları var. Ancak anladığım kadarıyla onun kadın haklarından anladığı türbanlı kadınların hakları.
Olsun, kadın kadındır.
Kadınlığıyla ve türbanıyla ve şortuyla ve saçıyla ve kaşıyla değerlendirilemez.

Türban Out, İnsan Hakları In
Yıllardır sıcak tutulmaya çalışılan ama artık soğuyup anlamını yitiren türban kavgasında, türbanı olanlar türbanı olmayanların iyi şartlarda yaşadıklarını düşündüler hep. Oysa ki başında türban olmayanlar da zor şartlarda okumaya çalışıyordu. Ki onların pek çoğu türbanlı arkadaşlarına destek verip, türbanını çıkartmadan derse girmek isteyen arkadaşlarının haklarını savundu. 
İşler hallolup "türban hasıl olunca" açık kızlar perdesiz pencereye benzetilerek dışlandı. 
Nihayetinde dere geçilmişti. Artık birlikteliğe hacet yoktu...
Şimdilerde gençlere bakıyorum da, hiç kimsenin artık böyle bir derdi yok. Türban mağduriyeti anlamını yitirmiş, yerini el ele, kol kola verdikleri insanlık ve insan hakları mücadelesi almış.
Böylece mağduriyetten beslenen ahtapotun bir kolu (kolun yeniden çıkması için büyük gayret sarf edilse de) kesilmiş. 

Terörist olan PKK
Gördüğüm kadarıyla, Halkların Demokratik Partisi HDP kendini PKK'dan ne kadar uzaklaştırmaya çalışıyorsa, PKK da kendini HDP'ye bir o kadar yakınlaştırıyor.. 
Yıllarca rehin tutulduktan sonra kurtarma operasyonu sırasında PKK tarafından vahşice katledilen evlatlarımızın öyküleri PKK'ya nefret olarak yansırken, bir el bu nefreti HDP'ye ve HDP seçmenine yönlendiriyor.

Parti olan HDP
15 Ekim 2012'de kurulan, Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde seçimlerinde %13,12 oy alarak 80 milletvekiliyle TBMM'ye giren, sonrasında kurulan 63. Türkiye Hükûmeti'nde iki bakanlıkla temsil edilen HDP, mecliste sandalyesi bulunan resmi ve yasal bir parti.
Vatandaş olarak bu partiye oy verirsin ya da vermezsin ama varlığını kabul edersin.
İktidar olarak diğer partilerle seçimlerde yarışırsın ama yarışı kazanmak için yarışçıları ve izleyicileri çekip vurmazsın.

Mobbing
Bu hiddet, şiddet ve nefret dili ülkenin kılcal damarlarına kadar yayılıp, insanlar arasında "bezdirme taktiği"ne, yani mobbinge dönüşüyor. 
Geçtiğimiz günlerde Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli asistan doktor Mustafa Yalçın “Kayak yapmaya gidiyorum” diyerek evden çıkmış ve saat 11:00'de girmesi gereken ameliyata gitmeyince durum jandarma ve polise bildirilmiş, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonunda Yalçın'ın cansız bedeni Uludağ'da bulunmuştu. Yalçın kendi hazırladığı ilacı kullanarak kendi hayatına son vermişti. Ardında ise 6 sayfalık bir mektup bırakmış ve mektupta kız arkadaşının da kendisiyle aynı serviste görev yaptığını, bazı kişilerin kız arkadaşıyla birlikte kendisine mobbing uyguladığını belirtmişti. Haberde, mektupta "Ben bu hayattan keyif almıyorum. Artık yaşamak istemiyorum" dediği yazıyordu.
Soralım o zaman, bir insana canından bezdirecek kadar eziyet etmek hangi ahlâka, hangi vicdana sığar?
Kendinize gelmeniz için illa ki birilerinin ölmesi mi lazım?
Ölüm de mi kendinize getirmiyor sizleri?
Ezilmemek için ezmek üzerine kurulu bir düzende kim ne kadar mutlu ve başarılı olabilir?
Kaybeden "kişi/insan" gibi görünse de, kaybedilen "ülke/insanlık"tır. 

Gülümsesek de mi geçsek, gülümsemesek de mi geçmesek? - 1
Ölümünün 103. yıl dönümü için II. Abdülhamid’in türbesi önünde toplanan Devlet-i Aliyye Ocakları üyeleri, padişahın IV. kuşaktan torunu ve kurucu başkanları Kayıhan Osmanoğlu’nu mehter takımı ve “Yolun yolumuzdur şehzadem” sloganlarıyla karşıladı. Sultanahmet meydanına çakarlı araçlarla gelen Kayıhan Osmanoğlu, araçtan kapısı açılarak indi, hazır kıta bekleyen fesli dernek üyeleri kendisine doğru slogan atarak yaklaştı,  şehzade kendisini karşılayanlara baktı, onlar slogan attı, o baktı, baktı, baktı. Sonra video bitti.
Osmanlı tarihini dizi filmlerden öğrenenler, Osmanlıyı Osmanlıspor olarak anlayanlar ve Osmanlı ailesini diriltmek için uğraşanlar Osmanlı tarihini, dünya tarihini ve Türk tarihini ne kadar biliyorlar bilmem. 
Osmanlı İmparatorluğu Sezon II'yi yüklemek isterken kendileri için ne bekliyorlar onu da bilmem.
Kapıkulluğu mu, Yeniçeri Ağalığı mı, Sadrazamlık mı, ne? 

Gülümsesek de mi geçsek, gülümsemesek de mi geçmesek? - 2
2017 yılında Binali Yıldırımın "Sosyal Medyadaki Yazılı Dil Yozlaşması" üzerine yaptığı konuşma metni ile 2021 yılında Cumhurbaşkanının aynı konu üzerine yaptığı konuşma metninin bire bir aynı olmasına gülümsesek mi gülümsemesek mi, ne dersiniz?
Ülke istikrarını sürdürüyor ne güzel mi desek, metin yazarları "copy-paste" ile günü kurtarmış mı desek yoksa dört yıl arayla aynı metnin okunduğunu kimin fark ettiğini ve sosyal medyaya kimin servis ettiğini mi sorgulasak?

Metin yazarlarının da işi zor
Her gün bir konu bulacaksın, uzun uzun anlatacaksın, yazacaksın yazacaksın yazacaksın.
Malum, Cumhurbaşkanı her gün en az bir kez uzun bir konuşma yapıyor. Pardon, okuyor.
O konuşmalar içinde dün ak denene bugün kara denmiş, dün haykıra haykıra söylenen bugün inkar edilmiş, kimin umurunda...
Demeden geçemeyeceğim; Prompter'dan okuma dersinden not vermiş olsam, Binali Yıldırım 3, Erdoğan 5 alırdı.

Bugünler epey hareketli geçiyor kısacası
Her cenahtan, her kafadan bir ses çıkıyor.
En ufak bir muhalif ses, (bknz: "Uğur Dündar’ın sunduğu programdaki sözleri nedeniyle 'Cumhurbaşkanına hakaret' iddiasıyla 4’er yıl 8’er aya kadar hapisle cezalandırılmaları istenen Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın yargılandığı davanın ikinci duruşmasında savcı mütalaasını açıklayarak usta sanatçıların cezalandırılmasını talep etti."), hemen kesilmeye çalışılıyor.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum: "İletişim Başkanlığı'nı eleştirmek devleti eleştirmektir" diyor.
Boğaziçi Üniversitesinin istenmeyen rektörü Melih Bulu, "Bana dokunan devlete dokunmuş sayılır!" diyor.
Boğaziçili öğrenciler olsun, öğretmenler olsun, tüm muhalif kişiler terörist ilan ediliyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Garadaki şehitlerle ilgili sorduğu sorulara karşılık T.C. Cumhurbaşkanından "Terbiyesiz herif!" cevabı alıyor.
Virüs nedeniyle herkese yasak olan toplanma, Ak Parti Kongrelerinde yasak dinlemiyor. Hatta Sayın Cumhurbaşkanımız virüse rağmen salonların "lebaleb" dolu olmasıyla övünüyor.

Tepeden Tırnağa Mobbing
Kısacası, ülke olarak Mobbing içinde yaşıyoruz.
Baştan ayağa kim kime dişini geçirebilirse ona Mobbing uygulayıp canından bezdirmeye çalışıyor.
Yetmediyse daha saldırganlaşıp daha sertleşiyor.
İçeri alıyor, gözdağı veriyor, tutukluyor...
Kimse kendisi gibi olmayan hiç kimseyi sevmiyor.
Kendisi gibi olduğunu düşündüğü kişilerin içini ise hiç kimse bilmiyor.

Ne demiştik bir zaman hatırlayın:
Bak bak, daha iyi bak...

20 Şubat 2021 / C.E.Y.

14 Şubat 2021 Pazar

Aşk Olsun mu?

Aşka mı aşıksın, aşığa mı aşıksın, aşık olmaya mı yoksa aşık olunmaya mı aşıksın?
Seni cezbeden ayrıyken yaşanan yürek çırpıntısı, mide spazmı, heyecan, melankoli, kıskançlık, özlem mi, yoksa birlikte yaşanan anlardan aldığın haz mı?
Aşkını kendi kendine yaşamayı mı tercih ediyorsun, yoksa aşığınla bir olup, birlikte yaşamayı mı?

Bir coşan sel gibiyim engeller aşıyorum
Gecenin sükununda sensiz dolaşıyorum
Ne çıkar aramasan, sormasan, hiç gelmesen
Ben seni iç dünyamda tadarak yaşıyorum
İçindeki büyük aşkı, aşkına münasip ve layık bulduğun bir bedene tutturup onun da sana aşkla bağlanmasını mı istiyorsun, yoksa delice aşık olunup arzulanmayı mı?
Aşk senin içinde mi, yoksa dışında mı?
Bir yandan sonsuz aşkın olmadığından yakınırken, bir yandan da sonsuz bir aşkla bağlanmaktan ya da bağlanılmaktan mı korkuyorsun?
Bir anda aşık olup, aşkı zirvelerde yaşayıp ve yaşatıp ve tüketip, bir zaman sonra balon gibi sönüyor musun?
Yoksa aşkı yudum yudum, uzun uzun, ağır ağır, yıllanmış bir şarap tadında, her ânı hücrelerine nakşederek mi yaşayıp yaşatıyorsun?
Beyninle kalbin birlikte mi atıyor, yoksa kalbin hiç kimseleri dinlemeden başına buyruk bir aşka mı konuyor?
Aşkın alevli halini mi daha çok seviyorsun yoksa dingin halini mi?
Yoksa dinginliğin içinde kor haline gelen, aşina olduğun o ateşi alevlendirmeyi mi?

Herkesin aşkı kendine aşk
Herkes nasıl sevilmek istiyorsa öyle seviyor.
Aşka inanmayanın da, kendine aşık olanın da aşkı olmuyor.
İçinde aşk taşımayan, hiç kimseye aşık olmuyor.
Bazıları sadece aşık olunmak, bazıları da sadece aşık olmak istiyor.
İki tarafın da "talep eden" olduğu bir aşkta taleplerin ardı arkası kesilmiyor. 
Alan almaktan bıkmıyor, veren vermekten yılmıyor. İkisi de bu alış verişi aşk zannediyor.
Aşk dediğin bir hayalden ibaret, hayal kime uyuyorsa "aşk" da o oluyor.
Aşk ile hemhâl olanın gözü başka bir aşk görmüyor.
Birbirlerinin gözbebeklerinde kaybolanlar aşkı doya doya yaşıyor.

Türk filmlerinin unutulmaz aktörlerinden Mete İnselelin kızı Müfidenin şarkısındaki gibi mi artık sevgililik ve aşk?
Sadece beklenti mi?
Kişi mükemmel aşkı ararken dönüp de kendisine bakmıyor. Kendisiyle hiç yüzleşmiyor.
Müfide yüzleşmiş ve "O ben de değilim ne yazık ki" deyivermiş.

Geceyi gündüz eden
Güvenen güvendiren
Ama gücendirmeyen
Yok öyle bir sevgili

Gönlünü hoş eyleyen
Koşulsuz, şartsız seven
Özenen, hep hoş gören
Yok öyle bir sevgili

Kaldı ki;
Bu ben de değilim ne yazık ki

Yalnız, sen olduğun için seven seni
"Susmak erdemdir' diyebilen biri
Bir ömrü, aynı yastıkta eskitecek gibi
Ama yok ki, yok öyle bir sevgili

Ne çok şey istiyoruz
Aslında çok, çok, çok
Ama yok öyle bir sevgili
Yok ki de yok

Öyle bir sevgili var mı yok mu bilmem. 
Her isteği yerine getiren ya da hep isteyen birinden sevgili olur mu onu da bilemem...

Aşk Başa Girince Akıl Seyahate Çıkar
Akıl seyahatten dönünce aşk bitiyor. Ya da aşk bitince aklın havalarda seyreden seyahati sona eriyor.
Gariptir ki, erer ermez de akılsızlık hâli tekrar özlenmeye başlıyor. 
Yine içinde kelebekler uçsun, yine aklı baştan gitsin, yine ve yeniden yeni bir aşk yaşasın, hayatı yine aşk ile anlamlansın istiyor insan.
Aşkı bu anlara yükleyenler hep bu anların peşinden koşuyor. Koşmaktan yorulanlar bir limana sığınmaya çalışırken, bazıları içten içe çürüseler de, ağaçlar gibi dimdik ayakta ve yalnız kalmaya devam ediyor.
Yalnız kalmışlar değil, yalnız kalmak istemişler ile yalnız kalamayanlar ve yalnız kalmamak için "bir insana razı olanlar" aşkı birbirinden farklı algılayıp, farklı yaşıyorlar...

İnsan yaş aldıkça anlıyor ki, aşk sadece üreme organlarının kışkırtmasıyla yaşanmıyor.
İnsanın içinde aşk varsa ve insan içindeki o aşkı dünyaya aktarabiliyorsa, dünya da onu aşk ile sarıp sarmalıyor.

Sevgililer Günü Beklenti Günü değil, aşk olsun...
Seven bekletmez, haberiniz olsun.
İçinizde her an aşk olsun. 
Her gününüz Aşk Günü olsun.

Adı konmuş madem biz de kutlayalım o zaman:
14 Şubat Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun

Mutsuzum / 14 Şubat 2020
Aşk Olsun mu? / 14 Şubat 2021

3 Şubat 2021 Çarşamba

Tezgâha Gel-Me

Boğaziçi Boğaziçi olalı böyle günler yaşadı mı bilmem.
Atanan rektörü reddeden öğretim üyeleri ile öğrenciler bir yanda, üniversitenin gelenekleri ve kuralları bir yanda, ülkenin en itibarlı üniversitelerinden birine girebilmiş gençlerin terörist muamelesi görmesi bir yanda, evlatları yerlerde sürüklenen ailelerin isyanı bir yanda, tepeden inme atanan ve istenmeyen rektör ile onu oraya atayan akıl ve o aklı ölümüne destekleyen akıllar öte yanda.

Protestoyu suça dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan karanlık eller ise tüm hepsinin ortasında.
Karanlık ellerin vazifesi, haklarını koruma ve savunma hakkını kullananların arasına karışıp; bir slogan, bir Tweet, bir hareket, bir pankart ile kendini ifade etmeye çalışan gençleri kışkırtmak, kışkırtıcı marifetlerini özellikle medyanın gözüne sokmak ve kötülüklerini Boğaziçili gençlere bulaştırıp onları karalamak.
Başardılar mı?
Her zamanki gibi başardılar, evet.
Malum, bu tezgâh hiç şaşmaz.

Yaşadığımız onca yıldan sonra biliyoruz ki hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Gezi, 15 Temmuz, 12 Eylül, 6-7 Eylül olayları ve dahası ve dahası.

Önce kazana bir damla deterjan damlat, sonra elini kazanın içine sok, çalkala çalkala çalkala, köpürt köpürt köpürt. Köpüğü kesmek için bas köpük kırıcıyı, tüm kazanı kimyasala boğ ve kullanılamaz hale getir.

Önce insanlara tepki gösterecekleri bir olay dayat, sonra tepki gösterenlerin arasına hain sok, karıştır  karıştır karıştır, olayları büyüt büyüt büyüt. Büyüyen olayları bastırmak için güvenlik güçlerini daya, tüm alanı şiddete boğ ve toz duman arasında ayrım yapmaksızın her öğrenciyi terörist ilan et, sistemi kullanılamaz hale getir.

İşte şimdi elinizde nefis bir kapkaranlık tablo var.
Ve şimdi artık siz bu tabloyu kullanarak istediğiniz her şeyi yapabilir, bir taşla beş kuş vurabilirsiniz.

İstifa mı, o ne?
En büyük hayalinin Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olmak istediğini açıklayan ve istifa etmeyi asla düşünmediğini söyleyen Melih Bulu, o kadar istenmemeye, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının “İstifa et” davetine ve pek çok kişinin ve kurumun bu işin sarpa saracağını söylemesine rağmen makam koltuğunda kalmakta bir sakınca görmüyor.
Boğaziçi arazisi ile ilgili komplo teorileri de devreye girince her şey iyice kördüğüm oluyor.

Nefret Dili
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada tüm gençleri ve onlara destek verenleri şu sözlerle terörist ilan ediyor.
"Aydınım diye geçinen zavallılar, sivil toplum kuruluş hüviyeti taşıyan fırsatçılar, demokrasi ve hukuk sınırları içinde siyaset yaptığını zanneden gafiller tarihi yanlıştadır. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylara destek vermek geldiğimiz bu aşamada teröre destek vermektir."
İçişleri Bakanı Süleyman Soylunun attığı Tweet ise nefret söylemi içerdiği için Twitter tarafından kaldırıldı. 
O kadar mı derseniz, evet o kadar...

Beyin Göçü
Hoşgörünün ve demokrasinin en yüksek seyrettiği, bilim ve sanat yuvası Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini bu nefret dili ve bu şiddet ile mi dize getireceksiniz?
Beyin göçünü tersine çevirmeyi planlıyordunuz hani?
Demokratik bir ortam içinde daha da parlaması beklenen beyinler, okulu öyle böyle bitirirler ancak bitirir bitirmez arkalarına bile bakmadan memleketlerini terk ederler.
Ki siz de biliyorsunuz, ne acı ki gençlerin büyük kısmı kapağı yurt dışına atma sevdasında.

Ortama Gel
Sesine kulak verilmediği, anlaşılmaya çalışılmadığı, insan yerine konulmadığı bir ortamda nasıl verimli olabilir ki insan?
Hepimiz kavgadan, düzenden, kumpastan, dayatmadan, iftiradan, terörden, sevgisizlikten bıktık.
Gençler ise bu çekişmenin nedenini hiç anlamıyor.
Haksızlık karşısında başını öne eğip "Tabi efendim!" demiyor genç dediğin.
Onun idealleri var, hayalleri var, neşesi var. Yeniliklere açık. Ruhu özgür. Yaratıcı. Meraklı.
Onun hayatı algılamasına, sorgulamasına, anlamaya çalışmasına engel olmasak da, ona kucak açarak kendi bildiklerimizi aktarsak, sonra da öğrendiklerini deneyimlemek ve kendisini geliştirmek için onu serbest bıraksak.
Biz ki şu yaşa geldik, pek çok şeyi zaman içinde öğrendik ve anlamaya başladık. 
Genç daha yolun başında. 
Hatırlayın yolun başındaki çaylak günlerinizi. 
Öğrenme ve anlama dediğin sonsuz bir yolculuk. Bırakınız onlar da kendi yolculuklarının hazzını yaşasınlar. 
Hem, siz hiç genç olmadınız mı? Kanınız hiç deli akmadı mı? Hiç saçmalamadınız mı? Hiç hata yapmadınız mı? Hiç pişman olmadınız mı? Şimdiki tecrübelerinizi bu yollardan geçerek kazanmadınız mı?
Unutmayın;
Eğer ki gençlerin enerjisi çağlar boyu engellenmiş olsa idi, biz bugün hâlâ (yontma bile değil) bildiğin düz Taş Devrindeydik.

Tezgâha Gel
İllüzyon bir resme bakar gibi gözler kısılıp bakılınca tezgâh net görülüyor.
Bu tezgâhlar kimin kirli emelleri için kuruluyorsa, geleceğimiz göz göre göre ateşe atılıyor.
İhtimal ki ülke, 12 Eylül öncesi olduğu gibi, okullarında ders yapılamayan bir sistem içine sürüklenmek istiyor.

Tezgâha Gel-Me
Gençlerden, araya karışan kötü sesleri ayırt edebilmelerini ve tezgâha gelmemelerini istiyoruz.
Emniyet güçlerinden, henüz hayatlarının baharındaki gençlere, halkın vergileri ile sahip oldukları orantısız güç ile saldırmamalarını istiyoruz.
Büyüklerimizden de, yangına körükle gitmemelerini istiyoruz.

3 Şubat 2021 / C.E.Y.


23 Ocak 2021 Cumartesi

Marketingen Haşırtingen

Şehirliler olarak evde yağ bitecek, peynir bitecek, ekmek bitecek, un makarna pirinç bitecek de market alışverişine gideceğiz diye ödümüz kopuyor. 
Niye koptuğunu biliyorsunuz.
Çünkü her market ziyaretinde fiyatları bir ziyaret öncesine göre "güncellenmiş" görüyoruz da ondan.
Hem de ne güncellenmek.
Güncelleme, yani ZAM oranları %30, %40, %50 ile rekora koşuyor.

Her zaman 100 liralık benzin alan vatandaş misali, vatandaş da her markete gidişine 100 lira ayırdığında, torbanın ağırlığı gittikçe azalıyor, içine paketlerce ürün sığan torbada birkaç paket birbirlerine değmeden sesiz sedasız oturuyor.
Eğer kişi evin tüm ihtiyacını bir kalemde gidereyim diyecek olursa, market arabası tepeleme dolarken kredi kartı hızla boşalıyor.
Kart kullanmayıp da nakit üzerinden alış verişte ısrar edenler ayaklarını yorganına göre uzatmayı daha iyi biliyorlar. Lakin onların da üzerlerine örttükleri yorgan çeke çeke düdük gibi kaldı. Yorgan altından görülen yırtık çoraplara, dizleri eprimiş pijamalar eklendi. Bu gidişle yorgan buhar olup uçacak, insanlar cıscıbıldak ortada kalacak.

Salgın dolayısıyla insanlar sosyal hayattan el çekince giderlerinden birçok kalem düştü ve bu giderlerin neredeyse tamamı gıdaya yöneldi ya, marketler de bu krizi fırsata çeviriverdiler.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur deyip vücudu sağlamlaştırmak isteyenler ile evde canı sıkılanlar kendilerini yemeğe vurdu. Mutfak giderleri bir anda gider pastasında en büyük yeri tutar oldu.
Ev ahalisi arasında, Zoom’a bağlanıp bağlanamama muhabbetinden sonra en çok konuşuna konu, "Sabah kahvaltıda ne yiyeceğiz, öğlen yemeğinde ne yiyeceğiz, akşam sofrasında ne yiyeceğiz, aralarda ne atıştıracağız, akşam yemeğinden sonra ne içeceğiz, çayın yanına börek çörek olsa mı?" oldu.
Market fişleri uzadıkça uzadı, evdeki elektrik su tüketimi arttıkça arttı. 
Market ve Mutfak arasında geçen bir hayatın ortasına düşmek hem kesemize dokundu, hem de canımıza yetti.

Korona Öncesinde aç mı geziyorduk diyeceksiniz?
K.Ö. çocuklar okula, büyükler işe gider, akşam herkes evde buluşurdu. 
K.S. ise herkes tokur tokur evlerde.
Her odada ders, her odada bir insan: Mutfak ve banyo harıl harıl çalışıyor. 
Durmadan "Acıktım!"  diyenlerden mütevelli evin mutfaktan çıkamayan annesinin canı burnunda, kime ne yemek yetiştireceğini şaşırıyor.

Bu yazıda can sıkıntısından yemekten değil de, temel gıda maddelerini alabilmekten bahsedelim.
Ekmek, süt, yumurta, peynir, yağ, sabun gibi bir evin olmazsa olmazı ürünlere ulaşmak her geçen gün zorlaşıyor.
Memlekette Koronavirüsten ve raflarda her gün değişen fiyatlardan başka bir şey konuşulmaz oldu.
Bu nasıl bir JET HIZINDA artıştır, ki kimse hesabın içinden çıkamaz oldu.

Üretim mi düştü, tedarikte mi sıkıntı var, hammadde mi yok, ithalat mı yapılamıyor, yoksa temel gıdadan alınan vergiler de mi arttırıldı?
Hadi şarap rakı içmeyek, sigara içmeyek, somon havyar ejder meyvesi yemiyek, tamam da yumurta da mı yemiyek, peynir de mi yemiyek, süt de mi içmeyek, ne yapek?

İnsan merak ediyor:
Marketing dersi veren uzmanlar bu "Marketingen Haşırtingen" konusunu ayrı bir ders olarak işliyorlar mı?
****
Köyde yaşasak birkaç koyun ile birkaç kuzu, bir kümes tavuk, birkaç evlek toprak ile karnımızı doyururduk. Ancak şehirlerde iş öyle değil. Markete ürün getirirlerse yeriz, gazı açarlarsa ısınırız, suyumuzu kesmezlerse yıkanırız.
Temiz suya ulaşmak için derenin başına gidemeyiz, kurbağa sobada yakacak odunu bulmak için ormana dalıp ağaç kesemez, ateş tutuşturmak için çalı çırpı toplayamayız. Toplanma alanlarının bile betonlaştığı koca şehirlerde bir karış toprak bulup da domates biber ekemeyiz. 
Kısacası, kendi kendimizi besleyemeyiz.

Şimdi;
Şu kadar insan şehirlere kilitlenip kalmış iken ve insanların alış veriş için marketlerden başka seçeneği kalmamış iken ve market fiyatları da alıp başına gitmiş iken, düşük gelirli insanların merdiven altı üretilen ürünleri talep etmelerini kim, nasıl kınayacak?
En temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve insanca yaşama hakkından yoksun kalan insanların hakkını kim, nasıl savunacak?
İnsanca yaşayamayan insanların insanca davranış göstermelerini kim, nasıl bekleyecek?

Demedi demeyin;
Bu gidişle tokların tombul etleri açların iştahını kabartacak ve açlık sofuluğu bozacak.
Komşusu aç iken tok yatanlar tokluklarının kefaretini tombul etleri ile ödeyecek

23 Ocak 2021 / C.E.Y.

15 Ocak 2021 Cuma

"Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok"

Son zamanlarda ekrana bakıp bakıp iç çekiyorum. Ne elim yazmaya gidiyor, ne de dilim konuşup anlatmaya.
Kime ne desem, ne söylesem fayda etmeyecek ümitsizliği içinde koyu bir suskunluğa gömülüyorum.

Olanları şöyle bir saysam siz de bana hak vereceksiniz.
Korona bir yanda, aşı karmaşası bir yanda, ölüp giden canlar bir yanda, acımasızca sürüp giden siyasi kavgalar bambaşka bir yanda.
Ekonomi deseniz kanatlanmış uçuyor. Kimse hızına dayanamadığı için ekonomi kuşunun her kanat çırpışında üzerinden onlarca, yüzlerce insan düşüyor.
"Taciz-tecavüz-cinayet-şiddet" vakaları Mahşerin Dört Atlısı gibi köyde kentte dört nala at koşturuyor.

Siyasilere yönelen şiddet gittikçe artarken, şiddet, yapanın yanına kâr kalıyor. Saldırganın ceza alması beklenirken, saldırgan ceza yerine sırt sıvazlama ile ödüllendiriliyor.
Tabii ki ceza alıp almama şiddetin kime yöneldiği ile değişiyor. Malum, muhalif kanada her türlü şiddet mubah. 
Muhalif kanattan yükselen tek bir söz ise "halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği" gerekçesiyle hemen cezalandırılıyor. Cezalandırılma sosyal medya linçi ile başlayıp, CİMERe şikâyet ile devam ediyor, kişi hakkında hemen dava açılıyor, kişi hemen gözaltına alınıyor, bazen birkaç gün tutulup gözü korkutulduktan sonra serbest bırakılıyor, bazen de dava tutuklanma ile son buluyor.
Böylece sade vatandaşlara, "Biz herkese her şeyi söyleyebilir, herkese her şeyi yapabiliriz ama siz sesinizi çıkartamazsınız, fikrinizi söyleyemezsiniz, hatta düşünemezsiniz bile!" deniyor.
Aman ha, Düşünürseniz Düşünce Suçu, yan bakarsanız Yan Baktı Suçu, susarsanız Sustu Suçu, konuşursanız Konuştu Suçu gibi her çeşit suçla suçlanabilirsiniz.
İyisi mi, ne bakın, ne görün, ne duyun, ne konuşun ne de düşünün...

* Ekim 2018de İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşenerin evi basıldı, ses yok. Nisan 2019da Kılıçdaroğlu yumruklandı, ses yok. Aralık 2020’de Kılıçdaroğlu Çakıcı tarafından tehdit edildi, ses yok. Bugün, Ocak 2021’de Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ'a sopalarla saldırıldı, ses yok. Yine bugün, Yeniçağ gazetesinin Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu evinin önünde üç kişi tarafından dövüldü, ses yok.
Ses yok derken, adalet arayan, adaleti sağlayan, duyulması beklenen güçlü bir ses yok.
Suçlayan, ötekileştiren, "Hak etmişti zaten, oh olsun!" diyen ses ise pek çok. 

Muhalif sesleri terör örgütü üyeliği ile suçlayıp seslerini kesmeye çalışmak işin en kolayı. Anlamaya çalışmak, dinlemek, kulak vermek bu kadar mı zor anlamadım ki...  

* Boğaziçi Üniversitesinin içinden seçilerek değil de, tepeden inme atanarak rektör yapılan Melih Bulu'ya tepki gösterdiler diye ne öğrencilerin teröristliği kaldı ne de hocaların.
Boğaziçi olayları, tezinde intihal olduğu kanıtlanan Melih Bulu'nun hâlâ rektörlük makamında oturması, bir de makam odasının penceresinden kendisini protesto eden öğrencilere el sallaması ve üniversitenin demir parmaklıklı kapısına polis tarafından kelepçe takılması ile tarihe geçti.

* Cuma namazına ya da aşı olmaya itibardan tasarruf olmaz diyerek koskoca bir koruma ordusu ile giden cumhurbaşkanı bir yanda, işsizlikten kendisini yakanlar ya da bir yerlerden atanlar öte yanda.

* İşsizlik nedeniyle intihar girişiminde bulunan ve ağır yaralanan 28 yaşındaki genç, "Artık kuracak bir hayalim de, hayattan bir beklentim de kalmadı." demiş. Atanamayan öğretmenler deseniz, pek çoğu derin bir umutsuzluğa kapılıp ardı ardına intihar ediyorlar. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk'un beyanatlarına bakarsanız ülkede açlık da işsizlik de yok. Selçuk, “Türkiye’de yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk, sorun olmaktan kalktı” demişti, hatırlayın.
Ben de kendi kendime sormuştum, "Ne oldu, hepsi öldüler mi?" diye...

* Cumhurbaşkanımızın, "Ben tıptan anlamam, benim alanım ekonomi" sözlerine bakıp kendisinin ekonomi dalındaki diplomasını sorgulamak isteyebilirsiniz. Sorgulamayın. Bir yüzük ile çıktığı yolda vardığı yere bakın ve söylediği sözün haklılığını kabul edin.

Diploma konusundan devam edersek, diplomalılar iş bulamadıkları için intihar ederken diplomasızlar en üst mertebelere getiriliyor.

* Her konuda engin bilgi sahibi, Yeliz kod adlı Ahmet Hamdi Çamlı'nın TBMM sitesindeki bilgilerine bakıyorum, eğitimi hakkında "ilahiyat mezunu" yazıyor. Hangi okul, hangi lise, hangi fakülte belli değil. 26. ve 27. dönemde İstanbul Milletvekili seçilen, Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Üyesi olarak görev yapan ve Dışişleri Komisyonu Üyesi olarak görevini sürdüren Çamlı'nın faaliyet raporuna bakıyorum, faaliyet karnesi sayfası adeta boş. Hakkını yemeyelim, sayfada gördüğüm kadarıyla en aktif olduğu konu Genel Kurul ve Komisyon Konuşmaları. Ha bir de, birbirinden âlâ basın açıklamaları.

* FILA tarafından "Asrın Güreşçisi" unvanı ile onurlandırılan Hamza Yerlikaya, TBMM’nin sitesinde üniversite mezunu, AK Parti’nin resmi sitesinde ise lise mezunu görülüyor. Cumhuriyet gazetesinin yayımladığı bir habere göre, üniversiteye meslek lisesinden aldığı sahte diplomayla kayıt yaptırdığı için açılan davada, Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Yerlikaya’nın lise mezunu olmadığına ve "resmi evrakta sahtecilik" yaptığına karar kılmış. Aralık 2020'de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Hamza Yerlikaya’nın lise diplomasının sahte olduğu haberlerine "unutulma hakkı" gerekçesiyle erişim engeli getirildi. 23. Dönem Milletvekillerinden olan Yerlikaya'nın 23. Yasama Faaliyetleri yok denecek kadar az. 
Yerlikaya şu anda Vakıfbank Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı. 

Hep kötü haber vermeyelim. Ülkemizde iyi şeyler de oluyor.

* Türkiye Cimnastik Federasyonu sporcuları yurt içinde ve yurt dışında madalya üzerine madalya alıyorlar mesela. Federasyon başkanı Suat Çelen, dünya jimnastik literatürüne çifte burgulu hareketi Çelen Hareketi olarak geçiren Türk millî jimnastikçi. Eğitim gördüğü dalda çalışmalar yaparak büyük başarılara imza atıyor. Herhangi bir bankanın ne başkanı ne de yardımcısı. 
O sadece en iyi bildiği işi en iyi şekilde yapıyor.

Tüm bunları duydukça içiniz cız etmiyor mu?
Bu kadar büyük potansiyeli olan gençler sevgi ve bilgi ile işlendikçe başarı katlanarak geliyor ve ülke gururlanıyor; aynı gençler itilip kakılınca ve yok sayılınca olan yine ülkeye oluyor, fırsatını bulan kendini yurt dışına atıyor, pırıl pırıl beyinler başka ülkelere göçüyor ve ülke hızla kontrol edilebilir ve uysal vasıfsızların eline kalıyor demiyor musunuz?

Derin bir nefes alıyorum;
Taner Şener bir yerlerde Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok şarkısını söylüyor içli içli.
Boğaziçili gençler Metallica'nın "Master of Puppets" şarkısı eşliğinde dans ederek gösteriyorlar tepkilerini. 
Kadın Ritmik Cimnastik Grup Milli Takımı, Ritmik Cimnastik Avrupa Şampiyonası’nda ‘3 çember 2 labut’ aletinde şampiyonluğu elde ettikleri performansları ile göğsümüzü kabartıyor. 

Bir yanda hayatlar solarken, bir yanda umutlar yeşeriyor.
Canım vatanımda solanların değil de yeşillerin daha çok olması, gencecik insanların hayatlarının  baharında solup gitmemesi gerekiyor.

16 Ocak 2021 / C.E.Y.

9 Ocak 2021 Cumartesi

Katil Kadınlar

8 Ocak 2021 günü, Antalya’da ellerini kelepçeleyip kendisini çıplak halde saatlerce döven eşi Ramazan İpek’i av tüfeği ile vuran Melek İpek’in ifadesi kan dondurucuydu. 8 ve 6 yaşlarında 2 kız çocuğu annesi olan Melek, jandarmadaki ifadesinde, cinayete giden süreci ve işkence gecesi yaşadıklarını detaylarıyla anlattı. Her satırında kanımın donduğu ifadeyi okumamın ardından, yeni bir yazı yazmak yerine 28 Haziran 2011 ve 10 Mart 2016 tarihli yazılarımı okumanızı istedim.

Ne acıydı ki, tarihler değişse de olaylar hiç değişmiyordu.

Katil Kadınlar / 28 Haziran 2011

Her gün üç-beş insanın öldürüldüğünü okuyoruz gazetelerde.
Basına yansımayan daha ne cinayetler var kim bilir.
Genelde katiller, saldırganlar hep erkek taifesi. Ya birbirlerini katlediyorlar ya da yanlarındaki kadınları. Güçlü ve baskın olan erkek ‘sevdiği’ kadının en doğal hakkı olan ‘Yaşama Hakkı’nı elinden almayı kendisine bir hak saymış.
Kadın öldüren erkekler kadar bir de erkeklerini öldüren kadınlar var. Kocalarını ya da sevgililerini gözlerini kırpmadan öldürebilenler…
Kimse onlarla pek ilgilenmiyor. Kadınların öldürülmesi vak’aları daha çok haber yapılıyor. Hele de habere ‘namus cinayeti’ yaftası yapıştırıldı mı kadın bir kez de gazete sayfalarında öldürülüyor.
Neden erkek bu kadar kolay öldürür diye soruyor insan. Ya maddi sıkıntılar sonucu çıldırma noktasına gelmiştir ya da yanındaki kadını kaybetmiş olmayı hazmedememiştir. Öyle mi?
Yoksa bütün bunlar öldürmek için birer bahane mi?
Esas neden kişilik bozukluğu mu? Hazımsızlık, duyarsızlık, sevgisizlik, ve merhametsizlik mi?
Erkek, bir insanı öldürürken olacakların önünü ardını pek düşünmüyor. Ne hapiste yatacağı günleri, ne şartların zorluğunu, ne de arkasında bıraktıklarını.
Trafikte yol vermeyen sürücüyü de öldürebiliyor, istediği şarkıyı söylemeyen sanatçıyı da. Çıkartıyor belinden tabancasını ve oracıkta saydırıveriyor. Pişman olmadığı gibi arkasında kaç ‘leş’ bıraktığıyla övünebiliyor bile…
‘Ya benimsin ya kara toprağın’ sözünü arabalarının arkasına yazan bir memlekette yaşıyorsak daha fazlasını beklemek de bizim hayalperestliğimiz olsa gerek…
Erkek çocuklar doğduklarından itibaren tabancalarla-kılıçlarla oynarlar. Karga yavrularını, kedi ya da köpek eniklerini yalaklara daldırıp çıkartarak zavallıcıkları hiç acımadan boğarlar.
****
Kız çocuklarsa o sırada bebekleriyle evcilik oynuyorlardır.
Anaçlık kadınların doğasında vardır. Öldürmeye değil doğurmaya ve yaşatmaya programlanmışlardır.
O yüzdendir ki kadın öldürürse öyle öfkeye kapılarak öldürmez. Yudum yudum dolarak gelir o raddeye. Planlar, programlar ve uygular.
Cinayet işlemiş dahi olsa, eğer ki psikolojik bir hastalığı yoksa, kadın cani değildir.
O cinayetlerin ardındaki hikâyeleri ise kimse dinlemez.
Kocasına itaat etmemesi, kendisine ekmek getirenin canına kastetmiş olması en büyük suçtur.
Yediği dayaklardan bunalıp da kocasını şikayet etmek için gittiği emniyette dahi ‘Hanım hanım, kocandır döver de sever de!’ denir.
Korunmaz, kollanmaz. Şiddet gördüğü için kocasını dava ettiğinde, davaya bakan mahkeme heyeti kadına manidar gözlerle bakar.
Başkaldıran bir asidir o. Doğru düzgün bir kadın olmuş olsa zaten kocası onu niye dövsündür, değil mi? Kesin hak etmiştir…
Kadın dediğin kan kusup kızılcık şerbeti içtim demelidir. Boyun eğmelidir. Ses çıkartmamalıdır.
Kocalarını öldüren kadınlar için ‘Niçin öldürüyor, boşansın gitsin der’ bazıları da.
İşkembeden atmak denir ya hani, işte öyle atarlar kendi tuzlarının kuruluğunda.
Onların dediği gibi medenîce boşanabilir mi sanki o kadınlar?
Görmüyor musunuz boşanmak istedi diye paramparça edilen kadınları?
Sadece ayrılmak istemiş olması dahi öldürülmesi için yeterli bir suç.
Ayrılıp baba evine dönse sanıyor musunuz ki durum orada daha iyi olacak. Bu kez de babası, ağabeyleri ve ailedeki diğer erkekler göz açtırmayacaklar kadına. Bir yandan da etraftaki erkekler musallat olacaklar.
Sığınma evlerine gitse, o da nereye kadar. Orada da bulup infaz etmiyorlar mı zaten.
Kadın bütün bunları ölçe-biçe-tarta karar verir. Verir ki; ya ölecek, ya da öldürecek…
Bir kadın; öldürmekten zerre kadar korkmaz hale gelmişse, yuvasından ve evlatlarından ayrılmayı göze almışsa varın siz hesap edin ne kadar büyük bir cenderede sıkıştığını.
Unutmayın ki kaybedecek bir şeyi olmayanlar her zaman en tehlikeli kişilerdir.
Hapiste yaşamak korkutmaz onu artık. Zaten yaşadığı hayat da bir çeşit hapishane değil midir? Üstelik de her an her türlü işkenceye tabi tutulduğu bir hapishane.
En azından gerçek hapishanede sağdır. Arada sırada da olsa sevdiklerini görebiliyordur. Yaptığından belki pişmandır belki değildir ama her iki şekilde de bu hayatı hak etmediği gün gibi ortadadır.
Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisinin son sahnesini hatırlayın. Ali Kaptan’ı vuran kişi kendi öz annesiydi. Demek insan bazen o kadar çaresiz kalabiliyor ki, gözünden sakındığı evladına dahi kurşun sıkabiliyor.
Birinin hayatta kalabilmesi için son çare bir diğerinin ölümü olmamalı.
Keşke ailelerine sürekli zarar veren hasta ruhlu bu insanlar tedavi edilebilseler. Keşke toplumda zararsız yaşamayı öğrenebilseler.
Bir suç işlediklerinin ertesi günü sorumsuzca salınıvermeseler. Devreye psikologlar, psikiyatrlar girse. Devlet vatandaşına sahip çıksa.
İnsanların çaresizliğine çare olunsa. Yasalar çıkartılsa, yaptırımlar uygulansa. Fizikî ya da ruhî şiddet uygulayıp çevresindekilerin hayatlarını cehenneme çevirenlere ağır cezalar verilse.
Ve bu cinayetler artık bitse.
Ne yazık ki medenice yaşamayı da, medenice ayrılmayı da beceremeyen bir toplumuz.
Ben’ce;
Ne kadınların hepsi birer melek, ne de erkeklerin hepsi birer şeytan;
Bütün mesele insan olabilmektedir, insan!


Katil Oldum Ben! / 10 Mart 2016

Adana’da eski eşi 33 yaşındaki Hasan Karabulut’u öldüren 28 yaşındaki Çilem Doğan yaptığı savunmasında “Öldüyse hepsi benim suçum mu?” dedi.
Karar mahkemenin, lakin savunmasında anlattıklarına bakılırsa, değil…
Mahkemeye getirilirken üzerine giydiği tişörtte yazan, “Dear past, thanks for all the lessons” yazısı genç kadının kendi hayatına bir seslenişi sanki.
Devamında yazan; “Dear future, I’m now ready!” ona keza…
O tişörtü tesadüfen giydi belki ama hayat zaten bir tesadüfler silsilesi değil mi?
Yine savunmasında, “Hep kadınlar mı ölecek, biraz da erkekler ölsün” demesinden katil olmaktan başka çaresi kalmadığını anladım ben.

Yıllardır gördüğüm o ki, erkek ve kadın farklı biçimlerde katil oluyorlar.
Erkek neden bu kadar kolay öldürür diye sorgularsak;
Ya maddi sıkıntılar sonucu çıldırma noktasına gelmiştir ya da yanındaki kadını kaybetmiş olmayı hazmedememiştir.
Aslında ise, erkek olmayı kendine taşıyamayacağı kadar ağırlaştırmış ve “önce insan” olarak yetiştirilmemiştir.

Erkek kişi bir insanı öldürürken olacakların önünü ardını pek düşünmez mesela. Ne hapiste yatacağı günleri, ne şartların zorluğunu, ne de ardında bıraktıklarını.
Trafikte yol vermeyen sürücüyü de öldürebilir bir çırpıda, istediği şarkıyı söylemeyen sanatçıyı da.

Kadınsa öldürmeye değil doğurmaya ve yaşatmaya programlanmış.
O yüzden kadın öldürürse öyle öfkeye kapılarak öldürmüyor. Yudum yudum dolarak geliyor o raddeye. Planlıyor, programlıyor, uygun bir zamanı kolluyor ve planını uyguluyor.
Ya da Çilem’in durumunda olduğu gibi, yaşadığı tüm vahşet onu bir anda katil ediyor!
Katil doğulmuyor ama katil olunuyor…

Çilem’in kocasına itaat etmemesi, yani kendisine ekmek getiren velinimetinin canına sıkmış olması topluma göre en büyük suçtur.
Yediği dayaklardan bunalıp da kocasını şikayet etmek için gittiği emniyette ‘Kocandır döver de sever de!’ denilerek evine geri gönderilir.
Devlet tarafından korunmaz, kollanmaz.
Başkaldıran bir asidir o.
Doğru düzgün bir kadın olmuş olsa zaten kocası onu niye dövsündür, değil mi? Kesin hak etmiştir…
Çilem tam bunları yaşamış işte.
Ya o gün o ölecek ve sıradan “BİR KADIN CİNAYETİ DAHA” haberi olarak ekranlarda 3 dakika görünüp unutulup gidecekti, ya da yaşamak için öldürmeyi seçecekti.
Karar vermek için düşünemezdi, bekleyemezdi…
Başka şansı da kalmamıştı.
Boşansa, BOŞANAMAZDI…
Yalnız yaşasa, YAŞAYAMAZDI…
Baba evine dönse, DÖNEMEZDİ…
Sığınma evlerine gitse, GİDEMEZDİ…
Bir kadın öldürmekten ve hapse düşmekten zerre kadar korkmaz hale gelmişse, hele hele yuvasından ve evlatlarından ayrılmayı göze almışsa varın siz hesap edin ne kadar büyük bir cenderede sıkıştığını.
****
Birinin hayatta kalabilmesinin çaresi bir diğerinin ölümü olmamalı elbet.
Ne yazık ki biz ne medenice yaşamayı ne de medenice ayrılmayı becerebiliyoruz.
Egomuz ŞİŞ, hem de çok ŞİŞ,
Ama içi BOŞ, hem de BOMBOŞ…

Çilem Doğan / 8 Mart 2020
Çilem Doğan, 2013 yılında evlendiği 1 çocuğunun babası Hasan Karabulut’u şiddet gördüğü ve kendisini fuhşa sürüklemek istediği gerekçesiyle 8 Temmuz 2015'te tabancayla vurarak öldürdü. Tutuklanan Çilem Doğan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılandığı 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘tahrik ve iyi hal indirimi’ ile 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Doğan’ın avukatı 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ne müvekkilinin uygun görülecek adli kontrol tedbirleriyle tahliye edilmesi için talepte bulundu. Mahkeme heyeti ise Çilem Doğan’ı 20 Haziran 2016'da 50 bin TL kefaletle tahliye etti. Dava ise Yargıtay’a gönderildi, ancak henüz karar verilmedi.”
Kaynak: Cumhuriyet.com.tr
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cilem-dogan-kadin-haklari-8-martta-degil-her-gun-gundemde-olmali-1725866

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nda yer alan Anıt Sayaç’taki verilere göre, 2020’de 388 kadın öldürüldü.
2021’e girdiğimiz şu birkaç gün içinde 6 kadın öldürüldü.

Ölen kadınların ardından ah vah edip unutuyor, birkaç gün sonra yeni bir cinayetle sarsılıyor, sonra onu da unutuyoruz.
Kadınlar ise ölmemek için öldürüyor, kurtuluşu ya cinayette ya da intiharda buluyorlar. İki halde de olan hem kadının gençliğine, hem de bu vahşete tanıklık eden çocuklara oluyor.

9 Ocak 2021 / C.E.Y.


Kadına Şiddet ve Kadın Cinayetleri Yazılarım

Nerde kalmıştık? / 4 Ocak 2011
Öyle bir ceza ki! / 1 Şubat 2011
Diğerleri’nin meraklıları / 8 Şubat 2011
Aşkım için yaptım Hakim Bey! / 18 Şubat 2011
Bugün kutlayacaksınız, ya yarın? / 8 Mart 2011
Meclis’te Kadın Olmak / 19 Nisan 2011
At — Avrat — Silah / 27 Mayıs 2011
Katil Kadınlar / 28 Haziran 2011
Şafak’ın Eteği / 5 Temmuz 2011
8 bin 372 / 12 Temmuz 2011
Taammüden / 26 Temmuz 2011
Gitmek mi zor, kalmak mı? / 6 Eylül 2011
İsyan bu, haykırış… / 16 Eylül 2011
O kadın bir kez de o manşette öldürüldü / 11 Ekim 2011
Suçlu, ayağa kalk! / 3 Kasım 2011
Tecavüzcüden koca olur mu? / 4 Kasım 2011
Son karar: Kendi rızası ile! / 18 Kasım 2011
Aklından bile geçirme! / 29 Aralık 2011
Hırsızın hiç mi suçu yok! / 2 Şubat 2012
Şiddete şiddetle karşıyım! / 18 Şubat 2012
Benden artık bu kadar… / 3 Mart 2012
Siz hiç dayak yediniz mi? / 24 Mayıs 2012
Şeytan da bir Melek ise… / 15 Haziran 2012
Tabancamın sapinu gülle donatacağum / 3 Aralık 2012
Toplumsal Cinsiyet Bilinci / 8 Aralık 2012
Onlar, toplu tecavüzcüler / 15 Aralık 2012
Anlayan anladı Bakan Bey, anlayan anladı! / 15 Nisan 2013
Kan Kırmızı, Ruj Beyaz / 30 Nisan 2013
Eline, beline, en çok da diline… / 13 Temmuz 2013
Göbek değil, bebek bebek! / 25 Temmuz 2013
4 parmakla değil, 5 parmakla STOP! / 22 Ağustos 2013
Kanla yıkanınca temizlenen namusumuz var bizim / 15 Eylül 2013
Ajda’yı sahneden kovan paralı adam… / 16 Eylül 2013
Anne 9 günlük tatilde, 2 aylık bebek evde! / 21 Ekim 2013
Şeytan bu işin neresinde? / 5 Kasım 2013
Allah da sizi güldürsün e mi! / 23 Ocak 2014
Bu kadar günahın vebali öte tarafta mı ödenecek? / 7 Mart 2014
Bu kez neyi kutluyoruz? / 8 Mart 2014
Kıyım kıyım kıyıyorlar hiç acımadan / 18 Nisan 2014
Anlaman için her gün sana ‘çüş’ mü dememiz gerek? / 23 Nisan 2014
Dişe diş, kana kan, hattâ idamsa idam! / 2 Mayıs 2014
Bırakınız gülelim, bırakınız sevelim / 1 Ağustos 2014
Susturamadığından korkar insan / 23 Ağustos 2014
Sen kimsin be adam! / 22 Eylül 2014
Duvağın altındasın, SOBE! / 14 Ekim 2014
Gelenekler binlerce olsa da gerçek tektir! / 15 Ekim 2014
Dünya’nın derdi ‘KADIN’ olmuş / 26 Kasım 2014
Her şeyin müsebbibi kadın! / 10 Aralık 2014
O kadınlar hep Anan, Bacın, Avradın! / 7 Ocak 2015
Bir 14 Şubat’a daha ulaştık sürünerek / 14 Şubat 2015
Soysuzun soyu kurusun, çoğalmasın / 15 Şubat 2015,
Artık utanan taraf kadın olmayacak! / 16 Şubat 2015
Kadın Doğdum Ben / 10 Mart 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Biz mi gidelim, siz mi gidersiniz? / 7 Mayıs 2015
‘Topuklularımı hiç çıkartmadım’ / 15 Mayıs 2015
Hoşgörüsüzleri hoş görmüyorum / 29 Mayıs 2015
"Oraya geri dönemem!" / 3 Haziran 2015
Bir insan olarak sus! / 1 Ağustos 2015
Sizin olsun bu dünya / 7 Kasım 2015
Bitmeyen savaş yapmışlar / 13 Aralık 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 26 Aralık 2015
Hodri Meydan / 4 Ocak 2016
Namussuz! / 26 Ocak 2016
Beleşçisin arkadaş! / 29 Ocak 2016
Bu kadar günahın vebali kimin boynunadır? / 30 Ocak 2016
Benimle Dans Eder Misin? / 1 Şubat 2016
Kadın yiyen canavar / 24 Şubat 2016
Katil oldum ben… / 10 Mart 2016
“İffetli kadın olmak istemiyoruz!” / 16 Mart 2016
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Çocuk sayını söyle bana porsiyonunu söyleyeyim sana / 6 Haziran 2016
Neye güldün arkadaş? / 28 Ekim 2016
Hesapta biz de varız! / 5 Aralık 2016
Ben erkek olsaydım / 9 Aralık 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Eşitlik Berekettir / 7 Mart 2017
Seçmece bunlar! / 22 Eylül 2017
Bir kızım olsaydı eğer / 11 Ekim 2017
Ne nikâh bağlar bizi, ne mahkeme ayırır / 18 Ekim 2017
Yazık, çok yazık… / 15 Aralık 2017
Şeytan üflemekle kalmamış / 26 Aralık 2017
İzin verme, BEKLET! / 4 Ocak 2018
Fırsatçı yağmacılar / 9 Ocak 2018
Cennet-i âlâ / 18 Ocak 2018
Son Perde inmeden / 29 Ocak 2018
Tüyden Elbiseli Kadınlar / 25 Şubat 2018
Koş koş, asansörcü ağabeyi getir! / 28 Şubat 2018
Umutsuz değil, Umut Dolu Kadınlar / 6 Mart 2018
10 güncelleme onay gerektiriyor / 11 Mart 2018
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Büyük Gözler Bizi İzler / 22 Ağustos 2018 
Kaç Çocuk Yedin? 2 Temmuz 2018
Kadın, Şiddet, Medya ve dahası / 30 Ekim 2018
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Perperişan! / 4 Ocak 2019
Kadınlar Burada, Erkekler Nerede? / 3 Mart 2019
Türk Kadınının Savaşı Başka / 19 Mart 2019
Yasalarımız Var, Evet! / 25 Mart 2019
Kırmızı Başlıklı Kız da Değişti / 25 Haziran 2019
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Tekdîri geçelim, tokmağa gelelim! / 23 Ağustos 2019
Ben Kendimi Anlayamıyorum! / 5 Aralık 2019
Yapabilirim, Yapabilirsin, Yapabiliriz / 12 Aralık 2019
Kapı / 20 Aralık 2019
Şiirin Peşinde Kadın / 9 Mart 2020
Cinsiyetçi Dilden Yılanlar! / 15 Haziran 2020
Trafikte Kadın Olmak / 14 Ağustos 2020
Madalyonun Üç Yüzü / 23 Kasım 2020
Kadının Adı Mezar Taşında / 30 Aralık 2020
Katil Kadınlar / 9 Ocak 2021
Baldan Tatlı Zehirli Öfke! / 7 Mart 2021
Kraliçe olmak mı, ASLA! / 11 Mart 2021