9 Haziran 2015 Salı

Sandık dediniz gittik, oy dediniz verdik!


N’oldu şimdi?
Ya da n’olacak şimdi?
Biz üzerimize düşen vazifeyi paşa paşa yerine getirdik.
Siz de sandıklar açıldıkça bir sevindiniz bir sevindiniz.
OKS ya da LYS sınavlarının ardından her okul sınav birincisinin kendisinden çıktığının reklamını yapar ya billboardlarda; aynen de öyleydiniz!
Sonra hepiniz birden havaya girdiniz.
“Ben onunla koalisyon yapmam!”

Yurt dışından parti getirtsek sizlere efendim, hangisini isterdiniz?
İtalyan Demokratik Partisi’ni mesela…
Ya da Fransız Komünist Partisi’ni…
Olmaz mı? Onları da mı istemezsiniz?
Hay Allah, vallahi kaldık biz böyle naçar.
Cem Yılmaz gibi diyelim o zaman; “Ne vereyim abime?”

Beyler, sandıktan birinci parti olarak çıkamayacağınızı ve koalisyon kuracağınızı hepiniz biliyordunuz değil mi?
Şimdi bu neyin kafası, bu neyin şımarıklığı, bu neyin mızıkçılığı?
Oturup kalkıp aritmetik hesaplar yapıyorsunuz. Ordan alıp buraya koyuyorsunuz.
Yok efendim kime kimden ne kadar oy kaydı? Kim azaldı, kim çoğaldı?
Azalan da çoğalan da bizim cenahtan net görünüyor.
Siz neyin peşindesiniz?

Şöyle bir hayal geliyor benim gözümün önüne mesela.
U şeklindeki bir şeffaf hortumun içindeki suyun hareketini izliyorum sanki.
Hani hortumun bir ucunu bir taraftan kaldırınca su diğer tarafa nasıl akar ve nasıl o tarafta çoğalır.
Ya da Carrefour arkasındaki şu binayı düşünüyorum.
Bir tarafı Ak Parti. Diğer tarafı HDP.
Bir tarafı yüksek, diğer tarafı daha az yüksek.
Şimdi HDP’nin yükselen katları AK Parti’den mi geldi, CHP’den mi geldi, MHP’den mi geldi bilmem.
HDP kaçak kat çıkamayacağına göre; karşıdan görünen o ki birinin katları azalırken, diğerinin katları artmış, ötekilerin ise ortada durağan kalmış.

Hiç kimse alıp başını semaya uzanamamış, başlı başına bir gökdelen olamamış.

O zaman şimdi yapılacak olan, şapkaları önünüze koyup çıkan sonucu değerlendirmek.
İşin kolayına kaçıp da “erken seçim” istememek.
‘Erken seçim yapıldığında manzaranın değişeceğini beklemek’ fikriyle boş boş iştigal etmemek…

Biz halk olarak bir seçim tıngırtısı daha istemiyoruz.
Onca masraf edilmesini, onca tantana ile tepemizde tepinilmesini, onca vaatler ile umutlarımızla adeta dalga geçilmesini istemiyoruz.

Yazımın başlığında da dediğim gibi;
Sandık dediniz gittik, oy dediniz verdik.
Ve sizi başımıza vekil tayin ettik. Bundan sonrası sizin…
Hükümeti kurmayı beceremeyip de mızıkçılık ederseniz daha da sandığa gitmeyiz, zırnık kadar da oy vermeyiz…

8 Haziran 2015 Pazartesi

Doktor can almaz, sen de alma!

Kasıtlı bir şekilde öldürülen Doktor Kamil Furtun hakkındaki haberleri okuyorum;
"Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Hastanesi'nde görevi başındayken uğradığı silahlı saldırı sonucunu hayatını kaybeden Op. Dr. Kamil Furtun............................"
"İsmail K. isimli bir kişi tarafından uğradığı silahlı saldırıda vücuduna isabet eden 3 kurşunla hayatını kaybeden Op. Dr. Kamil Furtun............"
"SAMSUN'da Op. Dr. Kamil Furtun'u öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan 30 yaşındaki İsmail Koyun'un çıkarıldığı nöbetçi mahkemede, "Bana aksakallılar göründü. Bunlar kadın ve uyuşturucu ticareti yapıyor" dediği.................."
"Bu olaydan önce hastanenin kantininde çalıştığı kantin ihalesinin el değiştirmesi üzerine işine son verildiği belirtilen İsmail Koyun'un daha önceden de kasten adam yaralamak suçundan sabıkalı olduğu..............."
Bu haberde iş biraz karışıyor;
"Türk Sağlık Sen Samsun Şube Başkanı Erdoğan Çakmak tutuklanan katil zanlısının Samsun'da bir siyasetçi tarafından, "İş bulunsun' gerekçesiyle Sağlık Bakanlığı Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Hastanesi Başhekimliği'ne yönlendirildiğini öne sürüyor ve: "Hastane başhekimliği bu kişiye 'Seni işe alamayız' diyor. Aynı kişi bi ara hastanenin kantin işletmesini almak istiyor. Ama olmuyor. Katilin hastanedeki bazı ilişkilerini kullanarak hastaneden kırmızı reçete kapsamındaki ilaçları alıp, piyasaya sattığı öne sürülüyor. Kişinin hastane içerisinde silahla gezdiği de konuşuluyor. Bir yıl önce de bir memurun burnunu kırıyor. Ancak resmi kayıtlara nedense yansıtılmıyor. Bu kişi son olarak bazı tetkiklerini yapan hastaları tarafından çok sevilen Kamil Hoca'nın odasına geliyor. Kamil Hoca'nın yanında o sırada başka bir ilden gelen, sigaraya karşı mücadele eden Yıldız Peşen hocamız da bulunuyor. Kişi aniden silahını çekiyor. Kamil Hocamız 'Tamam Doktor Hanım ben ikna edeceğim' diyor. Ancak şahıs silahını ateşliyor. Daha sonra kaçmak isteyen Kamil Hoca'nın elinden tutup bir odaya çekiyor. Orada üç el silah daha atıyor" diyor."

"Suçlu, Dr. Kamil Furtun'dur"
Uzm. Dr. Süleyman Barış Kartal da diyor ki; "Suçlu Dr. Kamil Furtun'dur"
"12 Nisan 2012 tarihinde henüz 30 yaşında gencecik bir hekim olan Dr. Ersin Aslan'ın kalbine soğuk ve keskin bir metal parçasının, bir bıçağın, bir başka insan tarafından sokulduğu gün, 'Allah hepinizin belasını versin, ben artık bu işi yapmıyorum. Hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden korkmuyorum. Ey ağalar paşalar, beni meslekten mi atıyorsunuz, hiç durmayın yırtın diplomamı. Ben artık bu işi yapmıyorum. Ve her şey düzelinceye kadarda yapmamaya ant içiyorum.' demediği, diyemediği için, suçlu Dr. Kamil Furtun'dur."

Sonra da kendine batırıyor çuvaldızı Kartal: "O yüzden eğer bir gün bu şekilde öldürülürsem, hiç kimse birilerini suçlamasın boş yere. Tek suçlu var öldürülmemde; o da sadece ben. Dr. Kamil Furtun'un, bir meslektaşımın öldürülmesine bugün sessiz kaldığım için… İşi sadece insanlara can vermek olan bir hekimin öldürüldüğü ve üstelik zevk için öldürüldüğü bir ülkede hala çalışmaya devam ettiğim için… Hakkımı aramaktan korktuğum için… Bir gün öldürüldüm ben, çünkü yaşamayı seçmediğim için."
****
Kamil Furtun'un ardından yazılan haberlerin dışında yakınları ya da diğer sağlık çalışanları tarafından yazılan o kadar çok isyan yazısı okudum ki günlerdir.
Doktorlar, doktor anaları-babaları, doktor eşleri, doktor evlatları, doktor yakınları....
Hepsinin haklı feryatları yükseldi dört bir yandan...
Her satırda doktor olmanın zorlukları, doktor yaşamanın zorlukları, doktor ailesi olmanın zorlukları vardı...
Yazılanlara katılmamak ne mümkün...
Tıbbıyeyi kazanmak kolay mı? Kazandın kazandın, bitirmek kolay mı? Bitirdin bitirdin mesleği yapmak kolay mı?
Her mesleğin kendince zorlukları var malum. Her meslek insan hayatı için ortaya çıkmış. Hepsi insana hizmet ediyor.
Doktorluk denince ise dünya duruyor.
Çünkü doktor insanın "ciğerini" biliyor...
****
Son okuduğum bir habere göre de; İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatan bir hastanın vefat haberini alan 60 kişilik bir gurup hastaneyi basmış. Servis sorumlusu hocayı ve serviste çalışanları tehdit etmiş. Hoca ve tüm çalışanlara küfürlerle hakaret etmiş.
Bu küstahlıkların özünde hükümetin doktorluğu itibarsızlaştıran uygulamaları mı var bilmem. Öğretmenlik ona keza...
Yoksa okumuş adama duyulan gizli bir hınç mı var hepsinin arkasında?
Aydınlıkları karanlıklara boğdurma niyeti mi var yoksa?
Eğer niyet bu ise; aydınlıklar azaldıkça karanlıkların birbirini boğmasına gelecek sıra ve işlem sona erecek.
Tereyağından kıl çeker kadar temiz bir iş.
Mis...

Şiddetin sadece doktorlarla sınırlı kalmadığını görüyorum hep ve 'bu milletin öncelikle sosyologlara ihtiyacı var' fikrimi bir kez daha yineliyorum. Öncelikle davranış bilimleri okutulması gerek çocuklara. Felsefe, mantık, sanat ve sporla yoğrulmalı çocuklar. Kabalaştıkça güçlü olacağını düşünmemeli kimse. Empati ve duyarlılığı acizlik görüp, 'ezik' olmamak uğruna çiğneyip ezmeyi marifet saymamalı.
En muteber ders sayılan Matematik öğretilirken hayatın da bir matematiği olduğu öğretilmeli mesela. İkisinin arasındaki farkın insanın ruhu ve duyguları olduğu öğretilmeli.
Bu yüzden de, en basitinden, riyaziyede iki kere ikinin her zaman dört ettiği; lakin hayat içerisinde insan davranışlarının her yerde farklı seyrettiği gösterilmeli.
Bu farklılıklar içerisinde 'Yaşama Hakkı'nın tek doğru olduğu zihinlere nakış gibi işlenmeli.

İyi yetişmiş bir doktor ile kötü bir hasta, kötü yetişmiş bir doktor ile iyi bir hasta bir arada olmuyor işte.
İkisinin kötülüğü ne kadar korkunçsa, birinden birinin kötü olması da aynı derecede korkunç sonuçlar doğuruyor...

Şehrin bir yerinde bir hasta ölüyor.
Ölüm de hayat kadar normal karşılanıyor.
Bir başka şehirde bir başka hasta ölüyor, birisi mahalleye koşarak dalıyor;
"Toplanın, doktor dövmeye / öldürmeye gidiyoruz! Hastamız ölmüş!" diye haykırıyor...

Bre zındık! İnsanın doğduğuna inanıyorsun da öldüğüne niçin inanmıyorsun?
Canı sen mi verdin de sen alıyorsun?
O doktora yapılan yatırımı bilmediğin gibi kendi canından başka can kıymeti de bilmiyorsun.
Ne yasa, ne kural, ne ahlâk, ne vicdan hiçbir şeyi dinlemiyorsun.
Her şeyi ama her şeyi kan davasına döndürüyorsun.
Ondan sonra da derdine derman bekliyorsun.
Diyeyim sana;
Bu gidişle daha çok beklersin çok...

7 Haziran 2015 Pazar

Göçün izleri geçmişte mi kalır, geleceğe mi uzanır?

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle Mudanya Lozan Mübadilleri Derneği tarafından düzenlenen ve 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus değişimini konu edinen ‘Dedelerimizin Toprakları-Ben Bir Mübadil Torunuyum’ isimli fotoğraf sergisi, Bursa Göç Tarihi Müzesi’nde izlenime sunuldu.

Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi'ndeki Göç Tarihi Müzesi'ni gezerken tek tek baktım her belgeye. Okudum tüm yazılanları.
Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü eski Başkanı Prof.Dr. Yusuf Oğuzoğlu Hoca'yı dinledim, anlattı göçler tarihini kısa da olsa...

Nasıl geldi onca insan Anadolu'ya.
Girit'ten, Rumeli'den, Kırım'dan, Kafkasya'dan, Balkanlar'dan...
Nasıl bir kopuş ve sonrasında nasıl bir bütünleşmeydi...
Bir yerlerde Selanik'te sahil boyu yayılmış gemi bekleyen binlerce insanın olduğu bir fotoğraf görmüştüm...
Uzun uzun bakmıştım fotoğrafa kerelerce...
Belki içlerindeki bir genç kız benim neslimin devamı için orada... Afife...
Ki göçüp gelecek, yine bir göçen ile evlenecek, kök salıp meyve verecek, neslini bu topraklarda sürdürecek...

Gün gelecek süren nesli köklerinin topraklarını merak edecek.
Hüsrev Hatemi'nin Rumeli Rüzgarı şiirindeki gibi GEL emri olacak hep bir yerlerde.
Bu emre uymak için can atacak.
Ataları nerelerde yaşadılar, kimlerle komşuydular, kimlerle arkadaştılar, sokakta mı oynadılar, çeşme başlarında sevdalılarıyla mı bakıştılar?
Sonra nasıl dediler onlara bir gecede; GİDİYORSUNUZ!
Nereye, nasıl demeye bile fırsat bulamadan...
Nasıl göçtüler...

Şimdi bana deseler ki;
"Haydi, gidiyorsun"...
"Al yanına bir kaç parça eşya ve düş yollara"...
Ne alırım? Hangisini, neyi?
Evim, eşyalarım, çiçeklerim, fotoğraflarım, tişörtlerim, ayakkabılarım, pantolonlarım, başucumda duran kitaplarım, tabaklarım, bardaklarım...

Hiçbirisini alamam ki.
Sadece elzem olanlar?
Ne ama ne? Elzem olan ne?
Birkaç parça çamaşır ve yükte hafif pahada ağır değerli eşya mı? Para mı? Ne?
Canını seven kaçsın derken canımdan başka neyimi götürebilirim? Yanımda taşıdığım canım dahi bana düşman iken daha değerli ne götürebilirim?
Can sağ olunca da ihtiyaçlar bitmiyor ne yazık. Yeme içme, barınma, yıkanıp paklanma, en çok da def-i hacet...

Evden birkaç gün ayrılınca bile evinin kokusunu özler insan hani. Halceğzini bilen evceğzine adım attığı gibi kapısını bacasına sarılıp öpesi gelir. Kendi kokusu, kendi temizliği, kendi pisliği, kendi gibi, kendisinin hepsi...
Ya artık hiç dönemeyeceğini bile bile gitmek?
Ve gidip de hiç dönememek?
Arkasına bile bakmadan kaçarken ev mi düşünür insan?
Aslolan hayatta kalmaksa ötesi teferruat değil midir?
Öyledir de; içi yanar insanın. Ait olduğu topraklardan atıldığında, bir bilinmeze doğru yol aldığında... Çocuklarını o yangın yerinden kurtarıp onları medeniyete taşıdığında.
Bir daha kim bilir ne zaman dönülür eve. Ya da dönülür mü?
Birkaç nesil sonra belki ancak...
Harabeler arasında aranır anılar.
Belki bir iz, belki bir ses...
Geri çağırıp tüm yaşananları, görülür mü hepsi, duyulur mı, o günler sahne sahne tekrarlanır mı?
****
Hiç bitmeyen bir hikâye GÖÇ...
Göçlerin hızlandırılmış bir çekimi olsa nehir gibi akan insan selleri görürdük doğudan batıya, kuzeyden güneye...
Kan ve gözyaşıyla, yüreklere çöreklenmiş acıyla...
Yolda yitip giden analar babalar evlatlar...
Genç analarının kucağında daha fazla taşıyamadığı için bir ağaç dibine bırakılıveren kundaklar...
Canının parçasını bırakır mı insan? Bırakıyormuş demek...

Gençsem ve göçeceksem eğer direnirdim onca acıya. Göçerdim ordan oraya. Yeni hayatlar kurardım, çocuklar doğurur hayatı onlara taşırdım.
Yaşlıysam, istemezdim o kadar acıyla yol almak. İsterdim ki vatan bildiğim ellerde ölüp sonsuza dek orada kalayım. Yerimden yurdumdan hiç kıpırdamayayım.
Çoluk çocuk gitsin yeter...
Bir de beni düşünmesinler o kaçışta. Ayaklarına bağ olmayayım...
Hayat ileri doğru yaşanır, geriye bakmak sadece saygıdandır...
****
Göç demek..
Sökülmek demek,
Atılmak demek onursuzca ve acımasızca...
Savrulmak demek ordan oraya...
Yokluk demek, ne orada ne burada istenmemek demek...

Bursa göçmen şehri. Ta o günlerden, hâttâ bilmediğimiz zamanların bilmediğimiz günlerinden bugünlere göçenlere açmış kapısını hep.
Gelenlere aş olmuş, iş olmuş, çare olmuş.
Çalışkan çıkmış göçmenler.
Varlıktan yokluğa düşüşü, yokluktan varlığa yükselişe dönüştürmüşler.
Yalın ayak geldikleri memlekette tutunup yerlisi olmuşlar. Yeni topraklarına sahip çıkmışlar.
Kolay olmamış elbet, yitip gidenler olmuş süreç boyunca.
Elene elene dirençliler kalmış hayatta.
****
Birinci Dünya Savaşı'nda gelenlerin üçüncü nesilleriyiz biz.
Savaş görmesek de anılarıyla büyümüş, yapılan zulümleri masal niyetine dinlemiş, geride kalan anıları merak etmiş, bazen hayallerde, bazen de gerçekte o topraklara gitmiş.
Çoğu da hiçbir iz bulamadan geri gelmiş.

Şimdi, suyun iki yakasının aynı adetleri, aynı yemekleri, farklı kelimelerle de olsa aynı dilleri...
O su ki ne senin ne benim,
O topraklar ki ne senin ne benim.
O gökyüzü ki ne senin ne benim...

Hayatın kendisi bir göç iken belki, gelip geçenlerdeniz işte biz de.
Hiçbir şeyin sahibi değil, emanetçisiyiz...

Dünya malı dünyaya demiş tecrübe.
İlk sahibine bak demiş bir diğeri.
Bakan bakmış, anlayan anlamış.
Anlamayanın halini anlatmayayım, hâlâ efendisi olan hırsının ve kibrinin köleliğini yapmaya devam etmekte...

3 Haziran 2015 Çarşamba

‘Oraya geri dönemem!’

Bir müzik çalar. 
Bir çığlık yükselir. 
O çığlık yüreğinin ta orta yerine çöreklenir.
Gün olur bambaşka bir yerde bir proje şekillenir, önüne gelir. Yıllar önce dinlediğin müzik saklandığı yerden çıkar, proje ile birleşir.
Bir film halini alır ve kısacık zaman diliminde binlerce kelimenin anlatamayacağı kadar çok duyguyu dile getirir.
İzleyenlere ayna tutar, belki birkaçının zihinlerinde bir soru işareti belirir.
"Şiddetin bahanesi nedir?"

İşte böyle bir film izledim ben. Dediğim gibi; kısacık.
İçinde erkek olmayan, erkek sesi, erkek nefesi, erkek görseli olmayan, lakin erkek şiddetiyle dopdolu bir film.
Ne ağzı yüzü dağılmış bir kadın vardı filmde, ne ağlak bir duruş.
Kadın sesleriydi şiddeti yapan.
Erkeklerin icat ettiği ve uygulamaları için başına kadınları asker ettiği kuralları en sertinden uyguluyordu kadınlar.
Ağlayan bir kadının iç sesi konuşuyordu kendi kendine. Kendisine şiddet uygulayan erkeğini haklı, kendisini ise haksız görüyordu. Ortada bir suçlu varsa o da kendisi olmalıydı. Evet evet öyle olmalıydı. Teselli veriyordu bir yandan kendine. "Seviyor beni, kıskanıyor, seven adam kıskanır, zorladım onu, benim de hatalı olduğum yerler var...."
Sonra kendine geliyordu bir anda.
"Oraya geri dönemem!"
Devreye yine erkeğin maşası kadınlar giriyordu;
"Biraz metanetli ol, sağlam dur, böyle şeyler olur canım, gayet normal, hepimizin hayatı çok mu kolay?"
Şiddet gördüğü eve dönmek istemeyen kadın çırpınıp yardım istedikçe kadınların sesi onu boğuyor, ardından da erkek gelip son noktayı koyuyordu.
İki el ateş!
İşte yine ne ailenin, ne de devletin koruyamadığı, hatta korumadığı bir kadın cinayeti daha...

Kime gitsindi bu kadın? Ne yapsındı? Kime duyursundu sesini? Kimden istesindi yardımı?
"Ne yardımı?" mı dediniz...
Susup otursaydı öyle mi?
Değil işte. Öyle değil.
Vurmaya alışmış bir erkeğe teslim edilmeyecek artık o kadın.
Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demesi istenmeyecek.
Bir el uzanacak, "Yalnız Değilsin" diyerek çekip çıkartacak onu kurtulmak için çırpındıkça battığı o bataktan.
Hani çok zaman adına "Kutsal Evlilik" denilen gayya kuyusundan...
Artık;
Her insan öğrenecek ki; kendinden zayıfa el kalkamayacak.
Her insan öğrenecek ki; şu dünyada herkesin yaşama hakkı bir diğerinden fazla değil.
Her insan öğrenecek ki; yüreklere korku salan insan gün gelir korkutamaz, gün gelir kimse ondan korkmaz.
Her insan öğrenecek ki; korkuda değil sevgide, sevgiyle birlikte saygıdadır hayat.
Önce "var olma" hakkına saygıda...

Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği şiddet hattına ve derneğe ulaşılması ve hattın yaygınlaştırılması amacıyla 1.5 dakika süren bir kısa film çalışması gerçekleştirdi geçtiğimiz günlerde. Ben de filmin Nilüfer Dernekler Yerleşkesi'nde düzenlenen tanıtım toplantısındaydım.
Filmden detay notlar;
Misi Köyü'nde gerçekleşen çekimlerde Daim Aydoğan'ın tarihi evi kullanılmış. Kısacık filmdeki anneyi İclay Polat, küçük kızı Nesil Uzun oynamış.
Filmin oluşmasına katkı sağlayanlar ise; filme maddi manevi destek veren Prusa Halk Oyunları Gençlik ve Spor Kulübü Başkanı Ahmet Aydemir, aynı destek ile senaryoyu yazan ve filmi çeken Musical Tailor ekibi / Hakan Kaplan ve Orkun Karaburun, filme sesiyle can veren de Deniz Kaptan imiş.

Film izlenmeye başlamadan önce kısa bir konuşma yapan Dernek Başkanı Dilek Üzümcüler, filmin izlenmesinin ardından gelecek tepkileri heyecanla bekliyordu.
RTÜK'ten geçerse tüm kanallarda kamu spotu olarak gösterilecek olan film, RTÜK'ten geçmediği takdirde reklam olarak yayınlanacakmış.
Filmin izlenmesinin ardından gelen alkışlar ve yorumlar emeklerin boşa gitmediğinin göstergesiydi.
****
Bilindiği üzre 2012 yılında kurulan Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın Bursa ilindeki tek iletişim derneği ve Valilik Şiddet Önleme Üst Kuruılu'nda yer alan tek STK.
7 gün 24 saat hizmet veren dernek şiddet mağdurlarına yol gösteren bir Şiddet Hattı'na sahip.
Ki kuruluşundan itibaren 1300 telefon gelmiş bu hatta. Sponsorların desteğiyle faaliyet gösteren dernek şimdiye dek sığınma evinden çıkan 978 kadın ve 520 çocuğa destek vermiş. Vermeye de devam ediyor.
****
Mor Salkım'ı ve bu anlamlı filmin hazırlanmasına el veren tüm gönüllülerü kutlarken film ekibiyle ve Başkan Üzümcüler ile bir karede ölümsüzleşiyoruz.

Kadına Şiddet ve Kadın Cinayetleri Yazılarım

Nerde kalmıştık? / 4 Ocak 2011
Öyle bir ceza ki! / 1 Şubat 2011
Diğerleri’nin meraklıları / 8 Şubat 2011
Aşkım için yaptım Hakim Bey! / 18 Şubat 2011
Bugün kutlayacaksınız, ya yarın? / 8 Mart 2011
Meclis’te Kadın Olmak / 19 Nisan 2011
At — Avrat — Silah / 27 Mayıs 2011
Katil Kadınlar / 28 Haziran 2011
Şafak’ın Eteği / 5 Temmuz 2011
8 bin 372 / 12 Temmuz 2011
Taammüden / 26 Temmuz 2011
Gitmek mi zor, kalmak mı? / 6 Eylül 2011
İsyan bu, haykırış… / 16 Eylül 2011
O kadın bir kez de o manşette öldürüldü / 11 Ekim 2011
Suçlu, ayağa kalk! / 3 Kasım 2011
Tecavüzcüden koca olur mu? / 4 Kasım 2011
Son karar: Kendi rızası ile! / 18 Kasım 2011
Aklından bile geçirme! / 29 Aralık 2011
Hırsızın hiç mi suçu yok! / 2 Şubat 2012
Şiddete şiddetle karşıyım! / 18 Şubat 2012
Benden artık bu kadar… / 3 Mart 2012
Siz hiç dayak yediniz mi? / 24 Mayıs 2012
Şeytan da bir Melek ise… / 15 Haziran 2012
Tabancamın sapinu gülle donatacağum / 3 Aralık 2012
Toplumsal Cinsiyet Bilinci / 8 Aralık 2012
Onlar, toplu tecavüzcüler / 15 Aralık 2012
Anlayan anladı Bakan Bey, anlayan anladı! / 15 Nisan 2013
Kan Kırmızı, Ruj Beyaz / 30 Nisan 2013
Eline, beline, en çok da diline… / 13 Temmuz 2013
Göbek değil, bebek bebek! / 25 Temmuz 2013
4 parmakla değil, 5 parmakla STOP! / 22 Ağustos 2013
Kanla yıkanınca temizlenen namusumuz var bizim / 15 Eylül 2013
Ajda’yı sahneden kovan paralı adam… / 16 Eylül 2013
Anne 9 günlük tatilde, 2 aylık bebek evde! / 21 Ekim 2013
Şeytan bu işin neresinde? / 5 Kasım 2013
Allah da sizi güldürsün e mi! / 23 Ocak 2014
Bu kadar günahın vebali öte tarafta mı ödenecek? / 7 Mart 2014
Bu kez neyi kutluyoruz? / 8 Mart 2014
Kıyım kıyım kıyıyorlar hiç acımadan / 18 Nisan 2014
Anlaman için her gün sana ‘çüş’ mü dememiz gerek? / 23 Nisan 2014
Dişe diş, kana kan, hattâ idamsa idam! / 2 Mayıs 2014
Bırakınız gülelim, bırakınız sevelim / 1 Ağustos 2014
Susturamadığından korkar insan / 23 Ağustos 2014
Sen kimsin be adam! / 22 Eylül 2014
Duvağın altındasın, SOBE! / 14 Ekim 2014
Gelenekler binlerce olsa da gerçek tektir! / 15 Ekim 2014
Dünya’nın derdi ‘KADIN’ olmuş / 26 Kasım 2014
Her şeyin müsebbibi kadın! / 10 Aralık 2014
O kadınlar hep Anan, Bacın, Avradın! / 7 Ocak 2015
Bir 14 Şubat’a daha ulaştık sürünerek / 14 Şubat 2015
Soysuzun soyu kurusun, çoğalmasın / 15 Şubat 2015,
Artık utanan taraf kadın olmayacak! / 16 Şubat 2015
Kadın Doğdum Ben / 10 Mart 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Biz mi gidelim, siz mi gidersiniz? / 7 Mayıs 2015
‘Topuklularımı hiç çıkartmadım’ / 15 Mayıs 2015
Hoşgörüsüzleri hoş görmüyorum / 29 Mayıs 2015
"Oraya geri dönemem!" / 3 Haziran 2015
Bir insan olarak sus! / 1 Ağustos 2015
Sizin olsun bu dünya / 7 Kasım 2015
Bitmeyen savaş yapmışlar / 13 Aralık 2015
Çocuklar İYİYMİŞ! / 26 Aralık 2015
Hodri Meydan / 4 Ocak 2016
Namussuz! / 26 Ocak 2016
Beleşçisin arkadaş! / 29 Ocak 2016
Bu kadar günahın vebali kimin boynunadır? / 30 Ocak 2016
Benimle Dans Eder Misin? / 1 Şubat 2016
Kadın yiyen canavar / 24 Şubat 2016
Katil oldum ben… / 10 Mart 2016
“İffetli kadın olmak istemiyoruz!” / 16 Mart 2016
Zevk alıyor muyuz? / 31 Mart 2016
Çocuk sayını söyle bana porsiyonunu söyleyeyim sana / 6 Haziran 2016
Neye güldün arkadaş? / 28 Ekim 2016
Hesapta biz de varız! / 5 Aralık 2016
Ben erkek olsaydım / 9 Aralık 2016
Buz yanığı yürekler / 30 Aralık 2016
Eşitlik Berekettir / 7 Mart 2017
Seçmece bunlar! / 22 Eylül 2017
Bir kızım olsaydı eğer / 11 Ekim 2017
Ne nikâh bağlar bizi, ne mahkeme ayırır / 18 Ekim 2017
Yazık, çok yazık… / 15 Aralık 2017
Şeytan üflemekle kalmamış / 26 Aralık 2017
İzin verme, BEKLET! / 4 Ocak 2018
Fırsatçı yağmacılar / 9 Ocak 2018
Cennet-i âlâ / 18 Ocak 2018
Son Perde inmeden / 29 Ocak 2018
Tüyden Elbiseli Kadınlar / 25 Şubat 2018
Koş koş, asansörcü ağabeyi getir! / 28 Şubat 2018
Umutsuz değil, Umut Dolu Kadınlar / 6 Mart 2018
10 güncelleme onay gerektiriyor / 11 Mart 2018
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Büyük Gözler Bizi İzler / 22 Ağustos 2018 
Kaç Çocuk Yedin? 2 Temmuz 2018
Kadın, Şiddet, Medya ve dahası / 30 Ekim 2018
Çocukları kanatmayın / 20 Kasım 2018
Perperişan! / 4 Ocak 2019
Kadınlar Burada, Erkekler Nerede? / 3 Mart 2019
Türk Kadınının Savaşı Başka / 19 Mart 2019
Yasalarımız Var, Evet! / 25 Mart 2019
Kırmızı Başlıklı Kız da Değişti / 25 Haziran 2019
Sistem Hata Veriyor / 2 Temmuz 2019
Tekdîri geçelim, tokmağa gelelim! / 23 Ağustos 2019
Ben Kendimi Anlayamıyorum! / 5 Aralık 2019
Yapabilirim, Yapabilirsin, Yapabiliriz / 12 Aralık 2019
Kapı / 20 Aralık 2019
Şiirin Peşinde Kadın / 9 Mart 2020
Cinsiyetçi Dilden Yılanlar! / 15 Haziran 2020
Trafikte Kadın Olmak / 14 Ağustos 2020
Madalyonun Üç Yüzü / 23 Kasım 2020
Kadının Adı Mezar Taşında / 30 Aralık 2020
Katil Kadınlar / 9 Ocak 2021
Baldan Tatlı Zehirli Öfke! / 7 Mart 2021
Kraliçe olmak mı, ASLA! / 11 Mart 2021