18 Ekim 2020 Pazar

Bekir Bey...

Twitter üzerinden kendisine Pati ile ilgili bir yazı yolladığımda beni takibe almıştı. Sonrasında birkaç yazımı retweet etmiş, bu da benim başımın üzerinde rengarenk baloncuklar uçuşturmuştu. Sevinmiştim.
17 Haziran 2015'te Twitter mesajlarımda bana yazdığı mesajı gördüğümde ise havalara uçmuştum.
“Senin kalemin çok güçlü, Ankara’ya gel görüşelim.” diyordu mesajında. Telefon numarasını vermiş, ara beni demişti. Hemen aradım tabii. Önümüzdeki hafta için sözleştik. “14:00–15:00 arası gel ama o zamana kadar ben de yazımı bitirmiş olurum.” demişti.

Konuştuğumuz gün Ankaraya gidiyorum.  Tunalı’da bir cafe’de oturup saat 14:00’e kadar oyalanıyorum. 14:15 gibi “Ben buradayım” diye mesaj atıyorum. “Gel gel,” diyor, “yazım bitmek üzere.” Yürüyerek Sözcü gazetesinin binasına ulaşıyorum. Girişte kırmızı halı serili, “Ne gerek vardı Bekir Bey” diye gülümsüyorum içimden. Binaya giriyorum, asansöre binip üst kata çıkıyorum, zili çalıyorum, açıyorlar, “Bekir Bey ile görüşecektim, bekliyor beni” diyorum. İçeriye buyur ediyorlar. Odasına götürüyorlar. Kapı açılınca koskoca bir odada koskoca bir masada oturan Bekir Coşkun hemen ayağa kalıyor ve “Ooo hoş geldin Canan!” diyerek sarılıyor. Sanki kırk yıldır tanışıyoruz. Sonra masasının başına geçiyor yine, “Az kaldı.” diyor. O ara çaylarımız geliyor. O bir sigara yakıyor. Kavuniçi renkli kahve fincanına külünü silkeleyince, fincan sandığım şeyin silikon bir kül tablası olduğunu anlıyorum. Oturduğumuz kadar sigaraları ardı ardına ekliyor. Bir ara bilgisayarını bana çevirip, “Bak bakalım usta, oluyor mu?” demez mi!

Aman Allah’ım, bu ne büyük onurdur. Karşımda yazısının ham hali duruyor. Okuyorum satır satır. Burasını böyle mi deseydiniz acaba diyorum (Evet hadsizim). Dur bakayım diyor. Bir-iki tıkırdatıyor. Hadi olmuştur deyip yazısını postalıyor. Sonra sohbete dalıyoruz.
Elini uzatıyor bir ara, “Çok duygusalsın değil mi?” diyor. Yazılarımdaki duygu yoğunluğunu, hayat aşkımı çok iyi biliyor. Çünkü zaman zaman çakışacak kadar aynı duygularla yazıyoruz. Ve birbirimizi okuyoruz.
Uzun uzun soruyor, anlattırıyor. "Yazılarını topla, kitap yapalım" diyor. "Yazmaya devam et, sakın bırakma" diyor. Konuşuyoruz, çay içiyoruz, karşılıklı anlatıyoruz. 

Ayrılmadan önce bir fotoğrafımız olsun istiyorum. “Arkadaşlardan rica etsek de bir fotoğrafımızı çekseler.” diyorum. (Selfie çekelim diyecek kadar da hadsiz değilim.) Lakin Bekir Bey, “Niye, sen selfie çekmeyi bilmiyor musun?” diyor. Selfie çekmeyi bilmemek de ne demek, alâsını çekerim deyip sarılıyorum telefona. Boyu uzun olduğu için kadraja sığmaya çalışıyoruz, sonunda başarıyoruz.

Image for post

Ayrılmadan önce, sana bir kitap armağan edeyim diyor ve çalışma masasının yanındaki dolabın alt gözünden kitap seçiyor.
“Başın Öne Eğilmesin”
Ne kadar anlamlı bir seçim…
“Meslektaşım, Dostum” sözleriyle imzalıyor kitabı. (Allah’ım, ölebilirim!)
Akşam olmaya başlayınca ben izin istiyorum. Ankara Otogarı’na gidip, otobüs ile Bursa’ya dönüyorum. Yolculuk esnasında kitabı bir solukta bitiriyorum.

Zaman zaman WhatsApp ya da Facebook MSN üzerinden laflıyoruz. Bir sohbette ben kendimi kaptırmış prompterların hacklenmesi üzerine projeler üretirken, “makale gibi …al koy köşeye… yazı hırsızı demeseler:)” diyor. Hemen o gece “Fasulyeyi geceden ıslatacaksın” yazısını yazıp kendisine gönderiyorum. “N’olmaz n’olmaz, fikrim çalınır falan, ben yazayım vaktince dedim.” diye de ekliyorum.

(Uzun aralıklarla da olsa neler neler konuşmuşuz. Şimdi hepsini tek tek okuyorum da. Ankara’dayken çektiğim fotoğraflardan birine, “Bunu koyma beğenmedim.” demiş. Ben zaten onu değil diğerini koymuşum. Hattâ kül tabağını ve sigarayı kesip koymuşum. Bir yazısıyla ilgili bir fıkra yollamışım, çok güldüm demiş. Radikal’de yazıyorum diye müjdelemişim, sevinmiş. Ve dahası ve dahası.)

11 Ocak 2016’da Ankara’ya ikinci ziyaretimi yapıyorum. Önce Ankara Kitap Fuarını geziyor, sonrasında Bekir Bey’e uğruyorum.
Nedense Sözcü binası içinde hangi kata çıkacağımı şaşırıyor ve asansörle katlar arası dolaşıp, en sonunda kendimi en alt katta buluyorum. Şaşkın ördek misali ya da “Köyden indim şehire” misali kapının önüne doğru yürürken Bekir Bey ile karşılaşıyoruz. “Canan ne yapıyorsun?” diyor. Hangi katta olduğunuzu bulamadım diyorum, birlikte asansöre binip gazeteye çıkıyoruz. O da mahkemeden geliyormuş.
Ertesi gün fuarda imza günü var. Bense fuardan Titanic Kemancıları kitabını almıştım, ofisinde çay ve Kavala Kurabiyesi eşliğinde bana özel imzalıyor, ben de fotoğraflıyorum. (Hep hediye kitap olmaz, emeğe saygı önemli.)

Bugün canı biraz sıkkın. Mahkemeler, davalar onu yoruyor.
Ama ama , neden bu kadar çok sigara içiyor? :(
Yine sohbet muhabbet derken akşamı yapıyoruz, bir dahaki sefere rakı-balık yapacağız diyoruz. Ben ayrılıp Bursa’ya dönüyorum.

Bir keresinde Twitter hesabı çalındığında, okurların hesaptan yazılan saçma sapan Tweet’leri Bekir Beyin atmadığını bilip kendisine nasıl sahip çıktıklarını söylediğimde, “ah o okurlarım için canımı veririm…” dediği çıkıyor karşıma.
“Senden bir ricam var, enteresan ve komik notları al, salı günü onu yazı yapayım…”, “Ödül olarak bir rakı ziyafeti.” demiş. Ben notlar alıp kendisine yolluyorum ancak o, o yazıyı yazmıyor. Ödül konusu da aramızda hoş bir espri olarak kalıyor.

Sonra Bekir Bey hastalanıyor…
Eskisi kadar sık olmasa da yine haberleşiyoruz. Ben onu yormamak için çok sık yazmıyorum. Ama sağlığı için meraklandığımı, rakı-balık mevzusunu da unutmadığımı yazmadan duramıyorum.
Biliyorum ki ona en iyi gelecek ilaçlardan biri de sevgi ve dostluk.
Arayanı soranı o kadar çok ki, o, onlarla hayata tutunuyor.

Bu arada 9 Aralık 2019 günü kitabımın çıktığı haberini veriyorum ona. “Tebrik ederim kapağı çok güzel. İmzalayıp gönder. Yaşasın…” diyor. Hemen imzalayıp, kargo ile yolluyorum.

Hepimiz sağlığı ile ilgili haberleri Emin Çölaşan’ın yazılarından alıyoruz.
En son 24 Nisan günü yazıyor bana. Bir başka gün telefonlaşıyoruz, “Bu melun hastalık bırakmıyor yakamı.” diyor.
Ve sonra susuyor… Bir daha konuşmuyoruz…
Ve sonra bugün, 18 Ekim 2020 günü artık sadece yazılarında konuşmak üzere ebedi suskunluğa bürünüyor.

Bekir Bey’in doğruluktan şaşmayan, başını eğmeyen, boyun eğmeyen yanını hepiniz biliyorsunuz.
Ben bu yazımda benim gözümden Bekir Coşkun’u anlattım sizlere.
Bir gönül insanı, bir yaren, bir dost, bir Atatürk ve Cumhuriyet aşığı, bir meslek büyüğü, sadeliğinden vakur akan bir insan, bir hayvansever, bir can dost, Türkiye’nin usta kalemi, Onuncu Köy’ün sade vatandaşı, Andree’sinin koca bebeği, sevdalısı Bekir Coşkun ile olan, bana onur veren muhabbetlerimizi anlattım.
Şimdi biz, kafesinde içli içli öten bir kuşta, topallayan bir köpekte, kuyruğu kesik bir kedide, kesilen bir ağaçta, ayarı kaçmış bu bozuk düzende, onun ülkesine ve insanına olan aşkı ile yazdığı yazılarını özleyeceğiz.

Yazıların harika derdiniz ya hep bana,
Yine “harika” bir yazı yazdım ben bugün.
Bu kez sizi yazdım USTA…

Eminim ki On Birinci Köyde büyük alkışlarla karşılanmışsınızdır.

18 Ekim 2020 / C.E.Y.

11 Ekim 2020 Pazar

ÇEK Çıldırmış Olmalı!

Koronavirüs sahneye çıkıp da tüm konforumuzu elimizden almadan önce katıldığım son etkinlik, 9 Mart 2020’de, 2020 yılının Kadın Haftası kapsamında Nilüfer Belediyesi Görme Engelliler Spor Kulübü BUGES yararına düzenlenen şiir gecesiydi. Bursa Inner Wheel Kulübü ve Erguvan Gönüllüleri’nden beş kadın, İzzet Boğa tarafından hazırlanan Benim Adım Aşk Şiir Dinletisi ile sahnedeydiler.

O günün üzerinden geçen yedi ayın ardından, 10 Ekim 2020 günü yine İzzet Boğa’nın daveti ile ilk etkinliğime katıldım.
İzzet Boğa, ÇEK diyordu, SANAT diyordu, TİYATRO diyordu ve 17 Ekim günü gerçekleşecek açılış öncesi birkaç sanat sevdalısını Görükle Kültür Merkezi’ni ve ÇEKSANAT’ı anlatmak ve ilk oyunu izlemek üzere GKM’ye davet ediyordu.

Konu ÇEK ve SANAT olunca, bir de davet eden kişi İzzet Boğa olunca, davete icabet etmek tabii ki kaçınılmazdı.
ÇEK Görükle Yükseköğrenim Öğrenci Yurdu’nun yanındaki GKM’de buluştuk ve İzzet Boğa bizlere önce ÇEK’i tanıttı, sonra da ÇEKSANAT olarak hedeflerini anlattı.

ÇEKSANAT ve GKM’den önce, ÇEK ile tanışmamış olanlar için ÇEK’e şöyle bir göz atalım:
Okuyanlar bilir, bir ÇEK gönüllüsü olarak Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK’in eğitim üzerine yaptığı çalışmaları, her yıl 3 Mart’ta verdiği eğitim ödüllerini ve çeşitli etkinliklerini yazılarımda dilim döndüğünce anlatırım.

Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK
Bundan 25 yıl önce bir avuç Bursalı aydın ile “Her şeyin temelinde eğitim yatar.” diyerek çıkılan yolda ÇEK bugün, beş eğitim kurumuna sahip.
Özel 3 Mart Beşevler Anaokulu
Özel 3 Mart Azizoğlu İlkokulu
Özel 3 Mart Ortaokulu
Özel 3 Mart Anadolu Lisesi
Özel 3 Mart Halil Güleç Fen Lisesi
Gördüğünüz üzere, Eğitim Birliği Yasası’nın kabul edildiği gün olan “3 Mart”, ÇEK okullarının isimlerinin olmazsa olmazı.
Eğitim kurumlarının yanı sıra Güler-Osman Köseoğlu Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu eğitim imkanı olmayan Kır Çiçekleri’ne, Görükle Yükseköğrenim Öğrenci Yurdu da üniversite öğrencilerine kucak açıyor.
ÇEK’in eğitimde kooperatif modelini kendilerine örnek alan İzmirMersin ve Çanakkale’de de ÇEK okulları mevcut.Ve ÇEK, KIR ÇİÇEKLERİ OKUSUN DİYEÇEK(İ)MECEÇEKİRGEM programlarının ardından şimdi de ÇEKSANAT projesini hayata geçirdi.

ÇEKSANAT
ÇEK Görükle Yükseköğrenim Öğrenci Yurdu’nun yanında yıllar önce yapılmış binanın atıl kalmasının ÇEK Yönetim kurulunu rahatsız etmesi, ÇEK Başkanı Buğra Küçükkayalar’ın bu binayı tekrar canlandırarak, Görükle’ye ve Bursa’ya kazandırma fikri, ÇEK Yönetim Kurulu tarafından oluşturulan Kültür Sanat Kurulu ÇEKSANAT’tı doğurmuş. Genel Sanat Yönetmenliğini, ÇEK Kültür Kurulu Üyesi İzzet Boğa’nın yaptığı ÇEKSANAT’ta, tiyatro sanatçısından avukata, eğitimciden mühendise kadar geniş bir yelpazede meslek gruplarından bireyler yer alıyor. Kurul, kentin kültür sanat alanındaki etkinliklerinde belirleyici olmanın ve yön vermenin yanında, bunları yerelden ulusala, ulusaldan evrensele taşımayı hedefliyor.

Kurul’un temel felsefesi, kültürel mirası korumak, kültür ve sanatı yaşamın doğal bir parçası haline getirmek, toplumun bilinçlenmesine katkı koymak.
ÇEKSANAT, bir yandan kentin sanat üretimine ve sanat eğitimine kalıcı katkılar sunacak, diğer yandan da Görükle Kültür Merkezi ile bölge halkına ve öğrencilere sanatı ulaşılabilir kılacak.
İzzet Boğa’nın tanımıyla GKM, “Sanatın uğradığı bir yer değil de, içinde sanatın üretildiği bir yer” olacak ve böylece devamlılık sağlanacak.
Her yaşa hitap edecek şekilde etkinlikler planlayan Kurul, sanatın birleştirici gücünden kuvvet alıp, Bursa halkını kültür-sanat başlığı altında toplamayı amaçlıyor.
ÇEKSANAT, Görükle Kültür Merkezi GKM’de faaliyet gösterecek ve burada ürettikleri sanat ile yurdun farklı bölgelerine, köylere, kentlere gidecek, festivallere katılacak.
Görükle Kültür Merkezi kapılarını 17 Ekim’de açacak.

GÖRÜKLE KÜLTÜR MERKEZİ GKM
Aslında GKM binası yeni değil. Yıllar önce ÇEK tarafından “Görükle’de yaşayan bir kültür hayatı olsun” denilerek yaptırılmış ve çeşitli şekillerde kullanılmış ya da yeterince kullanılamamış. Şimdi ise etkin olarak kullanılmak ve sanat üretmek üzere ÇEKSANAT tarafından tekrar hayata geçiriliyor.
GKM 257 kişi kapasiteli bir tiyatro salonuna, 110 kişi kapasiteli bir sinema salonuna, yine 110 kişi kapasiteli çok amaçlı bir salona ve 270 metrekarelik bir atölye sergi alanına sahip. Ayrıca giriş katta yer alan “Cafe”si de tüm vatandaşlara açık olarak hizmet veriyor.
GKM’de sadece ÇEKSANAT’a değil, sanatla ilgili her etkinliğe, her gruba, her ekibe yer var.
Tiyatro haftada üç gün oynayacak. İlki 17 Ekim’de olmak üzere, ayda bir kez edebiyat söyleşisi yapılacak. Dans ekim ayı içerisinde faaliyete başlayacak.
Sinema kasım ayında faaliyete başlayacak ve ilk ücretsiz sinema olarak sanat filmleri gösterilecek.
Şu anda alt fuayede BUFSAD fotoğraf sergisi yer alıyor.

BUFSAD Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği
İzleyici için biri üst kattaki “cafe” olmak üzere iki fuaye alanı olduğu gibi, sanatçılar için de ayrıca bir fuaye alanı mevcut.
Öğrenciler için en önemli konulardan birisi de bilet fiyatları; o da makul ve ulaşılabilir seviyede tutulmuş.


Görükle Kültür Merkezi

GKM’ye nasıl gidilir?
Görükle içinden kültür merkezine ulaşım kolay olsa da Bursa merkezden ya da farklı ilçelerden gelecekler için “Bursa Metrosu’nun” Uludağ Üniversitesi’ne kadar gelip de binlerce üniversite öğrencisinin yaşadığı Görükle merkeze ulaşmaması büyük sıkıntı. Metrodan in, minibüse bin, kampüsün içinden dolana dolana Görükle’ye gel, ömrünün yarım saatini 5 dakikalık yola ver.
Metronun Bursa Otogarı’na uzatılması ne kadar elzem ise, Görükle’ye kadar uzatılması da o kadar elzem.
Öğrenci yoğunluklu nüfusun Bursa merkeze, üniversiteye ve terminale tek bir sefer ile ulaşması bu kentin, bu üniversitede okuyan öğrencilere yapmak zorunda olduğu en “küçük” hizmet diye düşünürüm hep.

ÇEK TİYATRO
ÇEK, kendi bünyesinde profesyonel bir tiyatro kurulmasını ister ve eğitim kurumu olduğu için de bu tiyatronun “gençlik ve çocuk tiyatrosu” olması konusunda hemfikir olur. Türkiye’de örnek teşkil edebilecek, çağdaş bir tiyatro olması hedeflenir. Çocuk ve genç kitlenin yanında yetişkin kitle de eklenerek tiyatronun ulaşacağı kesim daha genişler. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü önceki dönem başkanı Prof Dr. Tülin Sağlam Bursa’ya davet edilerek kendisinden öneri ve yardım alınır. Ekibe Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü emekli öğretim üyesi Doç. Nedim Yıldız da katılır. İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Yavuz Pekman da kurula destek verir. Tülin Sağlam’ın önerisi ile Yönetmen Güray Dinçol da ekibe dahil olur. İzzet Boğa dahil beş hoca, “Fiziksel Tiyatro” ve “Anlatı Tiyatrosu” kriterlerini göz önüne alarak oyuncu seçmelerini yaparlar.
Farklı şehirlerden Bursa’ya gelerek yerleşen oyuncuların hepsi sigortalı ve sözleşmeli yapılır. Oyuncular bir ay uyum eğitimi alırlar ve birbirlerini tanırlar. Daha sonra Yönetmen Güray Dinçol ile atölye çalışması yaparlar. Don Quijote oyunun oynanmasına karar verilir. Oyun, İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın “Don Quijote de La Mancha” romanından İzzet Boğa tarafından “Aile Oyunu” (8+ ve 12 yaş üzeri çocukların aileleriyle birlikte izleyebilecekleri oyunlar) olarak uyarlanır. Güray hoca da oyunu kendi üslubunca, bambaşka bir şekilde sahneye hazırlar.
İşin içine müzik katılır, pedagoglar, psikologlar ve alanında uzman kişiler oyunun her evresinde görüşlerini bildirirler.

Ring üzerinde at koşturdular!
Sahneye kurulan ahşap platform üzerinde, sahneyi daha küçülterek ve taşınabilir yaparak, dekora ve perdeye ihtiyaç duymadan, bedenlerini ve seslerini kullanarak, altı oyuncu rolleri kendi aralarında döndürerek, hepsi sırayla Sancho Panzao ve Don Quijote olarak, Dulcinea, Rosinante, yel değirmenleri, koyun sürüleri, yani düşmanlar, okunan kitaplar, yakılan kitaplar, Acapella müzik, beden oyunculuğu, step dansı misali topuklarını yere vurarak at koşturmalar, ritim ve dahası ile 65 dakikalık enerji dolu, Sancho’nun eşeği gibi miskin değil, Don Quijote’nin Rosinante’si gibi dolu dizgin bir oyun izledik.

ÇEK Tiyatro’nun bize özel ilk oyunu bir bakıma “seyircili prova” oldu. Oyun her oynanışında daha da olgunlaşacak ve daha da yol alacaktır. Kervan yolda düzülür misali, önce yola çıkılmalıdır. Ve çıkılmıştır da.
Tek perdelik oyunun ardından Yönetmen Güray Dinçol ve oyuncular, Elif Yalçınkaya Kesoğlu, Gözde Akın, Hilalnur Vardar, İlkay Zengin, Cantuğ Yavuz, Kağan Şenbaş sahneye bir kez daha çıkarak izleyici ile sohbet ettiler, izleyicilerin yorumlarını dinlediler, soruları yanıtladılar, kendilerini anlattılar.
ÇEK Tiyatro
 Elif Yalçınkaya Kesoğlu, Gözde Akın, Güray Dinçol, Hilalnur Vardar, İlkay Zengin, Cantuğ Yavuz, Kağan Şenbaş

Soruları yanıtlayan Güray hoca, Pandemi sürecinde pek çok sektörün sekteye uğraması gibi sanat camiasının da ağır bir darbe aldığının, tiyatrolara ve diğer sanat dallarına destek verilmesi gerektiğinin altını özellikle çizdi.
Oyun öncesi yaptığımız sohbette, “Normalleşeceksek kültür kurumlarında normalleşeceğiz.” demişti İzzet Boğa. İzleyicisinden oyuncusuna, temizlikçisinden rejisine kadar tüm bireyler kurallara riayet ederse, maske ve mesafeye dikkat edilirse kültür sanat kurumları da ayakta kalacaktır.
En ufak bir aksaklıkta, oluşan bir felakette önce kültür ve sanatın sesi kesiliyor malum.
Sanki sanat sadece eğlenmek için yapılırmış, sanki sanatçılar topluma duyarsızmış ve sanki sanatçılar sadece havayla yaşarlarmış gibi.

ÇEK neden çıldırmış olmalı?
Yönetmen Güray Dinçol’un dediği gibi, tiyatroların kapandığı bir dönemde Bursa’ya Görükle Kültür Merkezi GKM’yi kazandırıp, ÇEKSANAT’ı ve ÇEK Tiyatro’yu kurduğu ve sanatçılara verilmesi gereken değeri verdiği için elbette.
Çocuğa “çocuk gibi” davranmayıp, peluş oyunlar yerine çağdaş oyunlarla çocuğu geleceğe hazırlamaya çalıştığı için, çocuğu, genci ve yetişkini aynı salonda ağırlamaya soyunduğu için, sanatı kendi evinde üretip başka mekânlara, başka şehirlere ve tiyatroya gelemeyenlerin ayağına taşımaya niyet ettiği için, eğitime verdiği özeni, eğitimin başlıca ayağı olan sanata da gösterdiği için elbette.
Hoş, ÇEK zaten Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün izinden gitmesi ile, açtığı okullar ve yurtlar ile, geliştirdiği projeler ile yel değirmenlerine karşı yıllardır bir başına savaş veriyor, mücadele ediyor.
Don Quijote Tanrı’ya ve yavuklusuna inanan, düşünceleri iffetli, konuşmaları utangaç, davranışları cömert, güçlüklere sabırla göğüs geren, çarpışmalarda yürekli, yoksullara karşı merhametli, canı pahasına doğrudan yanaydı.
Don Quijote’nin bu özelliklerine ek olarak ÇEK, mücadelesinde Don Quijote gibi yenilmeyip, kalkanlarını güçlendirip, yüzlerce, binlerce çocuğun hayallerini gerçeğe döndürüyor.

11 Ekim 2020 / C.E.Y.

Gecenin fotoğraf ve videolarına buradan ulaşabilirsiniz.

ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:

Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014

Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 5 Mart 2022
Tiyatro Yazılarım:
Ha Romalı, Ha Aromalı / 29 Eylül 2013
Savaşın öteki yüzü / 11 Mart 2015
Babaanneler unutmasın / 11 Mart 2016
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Aşk mı, Kalori mi? / 25 Şubat 2019
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
Aşk Varsa Sanat Var / 21 Mart 2019
Bir Dünya Tiyatro / 29 Mart 2019
Hora Hora Barışa / 20 Haziran 2019

7 Ekim 2020 Çarşamba

Hadi Uyan!

 

5 Ekim 2010'da “Ben’ce” diyerek başladığım yazı yolculuğum 5 Ekim 2020 itibarıyla 10 yılı devirdi. Binden fazla yazı, onlarca video, etkinliklerde kaydettiğim sayamayacağım kadar çok fotoğraf ve video ve bir de “Anlat Canan Anlat” kitabı sığdı bu 10 yıla.

“Facebook Anılar”da dolaşırken 16 Mart 2009 tarihli bir yazıma rastladım bugün. Bu yazıda “Haydi uyan uyuduğun uykulardan ve yaz!” diyordum kendime sessizce. Belki de haykırarak fısıldıyordum kulağıma. Kulağıma ve kalbime ve parmaklarıma ve ellerime.
Bugün sizlerle 2009 tarihli o yazımı paylaşmak istedim yorumsuzca…

Hadi Uyan!
Kaldır kafanı ve bak gökyüzüne.
Bak gör gökyüzü herkesin. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, kuşlar…
Bak denize…
Balıklar, balıkçılar, martılar…
Toprağa bak. Ekilmiş-ekilmemiş topraktan fışkıran her şeye.
Her yerde yaşamaya çalışan canlar.
Bir sen misin şimdi bu dünyaya küsen? Ne haberi var denizin senin küslüğünden? Kuşun ne haberi var? Güneş doğmuyor mu her sabah sen küskünsün diye? Kimin umurunda?

Hadi, hadi kalk artık oturduğun yerden. Uyan uykularından.. Tırman tutunabildiğin yerden. Elbet sana da yer var bu dünyada.

Sen elini uzatmazsan kim tutar elini. Sen gözlerini açmazsan kim görür gözlerini.
O kadar da mühim değil artık her şey. Kızdığın kadar değil.
Şunun şurasında ne kadar kaldı ki zaten. Geçti “geçmez” dediğin her şey. Kalanlar da geçer göz açıp kapatıncaya kadar nasılsa.
Bak kaç nesil geldi arkandan. Hepsi boy boy boylandılar.

Renkler değişti sen bakmazken.
Sözler değişti sen konuşmazken.
Şimdi yeni renkler var görülecek, yeni sözler var duyulacak..
Senin de sözlerin olmalı söyleyecek..

Evet;
Benim de sözlerim var söyleyecek...
16 Mart 2009 / C.E.Y.

Bu yazının üzerinden geçen yaklaşık on yedi ayın ardından ilk yazım yayımlandı. O günden bugüne elim dilim hiç susmadı, söyleyeceklerim, anlatacaklarım hiç sonlanmadı.
Sizin de kendinizle ve dünyayla derdiniz had safhadaysa, yazmak ve yazmak ve yazmak, anlatmak ve anlatmak ve anlatmak istiyorsanız, durmayın; sarılın klavyeye…

7 Ekim 2020 / C.E.Y.

25 Eylül 2020 Cuma

Gidemem Gitmem!

25 Eylül 2020 tarihli haberde; ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin 3 Kasım’da düzenlenecek seçimlerin ardından yarışı kaybetmesi halinde barışçıl bir devir teslimi kabul etme taahhüdünde bulunmayı reddeden Başkan Donald Trump’a, “Türkiye’de değilsiniz, Kuzey Kore’de değilsiniz. Rusya’da ve Suudi Arabistan’da da değilsiniz. Sayın Başkan Amerika Birleşik Devletleri’ndesiniz ve burası bir demokrasi ülkesidir. Neden ABD Anayasası’na göre ettiğiniz yemine bağlı kalmaya çalışmıyorsunuz?” dediği yazıyordu.
Pelosi’nin “Türkiye’de değilsiniz!” çıkışına, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan tepki geldi ve Çavuşoğlu, Pelosi’ye “Türk milletinin iradesine saygı duymayı öğreneceksiniz.” dedi.
26 Eylül 2020
Bu söz ile, “Türk milleti 18 yıldır aralıksız Ak Parti’yi, daha doğrusu, Recep Tayyip Erdoğan’ı seve seve seçiyor, bizde demokrasi var, siz kendinize bakın!” dedi.
Çavuşoğlunun tepkisi “Hıh, sen kendine bak!” kıvamındaydı. Bu da, “Evet, dediklerin doğru ama sen de bizden aşağı değilsin, eksiğin yok fazlan var!” demek oluyordu herhalde.

Yıllardır içinde bulunduğumuz baskı ve korku düzeni dışarıdan böyle görünüyormuş demek ki diye düşünmedi.
Suudi Arabistan, Kuzey Kore ve Rusya ile aynı kazanda kaynadığımıza kızdı ama sade bir vatandaşın dahi şu soruların soracağını hesaplamadı.
Mesela;
Sayın Erdoğan sürekli “Ben ne dersem o!” demiyor mu?
Sayın Erdoğan makamı bırakmamak için hangi kanunu çıkartacağını şaşırmıyor mu?
Sayın Erdoğan sonucu beğenmezse seçim iptal ettirmiyor mu?
Sayın Erdoğan seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanmış kişileri getirmiyor mu?
Memlekette sayın Erdoğan’dan habersiz kuş uçabiliyor mu?
Bakanlar tarafından yapılan her açıklamaya, verilen her beyanata, başına Sayın Erdoğan’ın adı zikredilmeden başlanabiliyor mu?
Sayın Erdoğan en yakın camiye giderken dahi kendisine yüz tane araba, bin tane koruma eşlik etmiyor mu?
Sayın Erdoğan "Rabbim affetsin" deyince hemen affedilmiyor mu?
Sayın Erdoğan Beştepe’deki sarayın haricinde her köşe bucağa bir saray, bir köşk, bir konak yaptırıp, maaile tatil yapmıyor mu?
Sayın Erdoğan geniş ailesi, ailesine devlet katlarında yer vermesi ve sürekli Osmanlı’yı gündeme getirmesi ile memlekette yeni bir haneden kuruluyor görüntüsü vermiyor mu?
Sayın Erdoğan’ın ailesi alışveriş için mağaza kapatıp, en en en pahalı ürünleri peynir-ekmek alır gibi satın almıyor mu?
Sayın Erdoğan kendisi hakkında çıkan en ufak bir muhalif sesi dahi itinayla susturmuyor mu?
Sayın Erdoğan prompterdan okuyacağı bir metin yoksa eğer halkın ya da gazetecilerin karşısına çıkabiliyor mu?
Sayın Erdoğan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Aziz Türk milleti!” sözleriyle seslendiği Türk milletinin üzerine çay paketleri fırlatmıyor mu?
Ve ve ve ve,
Ülkenin profili her geçen gün bir Arap ülkesine benzemiyor mu?

ABD’ye bakacak olursak, Donald Trump da Erdoğan gibi davranmıyor mu?
“Türkiye Küçük Amerika olacak derken Amerika Büyük Türkiye oldu!” denmiyor mu?

Yazımın burasında 21 Ocak 2017 tarihine yazdığım “Süleyman Hep Başbakan” başlıklı yazıya gidelim ve görev süresi dolunca gidenler ile koltuğu bırakıp gidemeyenlere şöyle bir göz atalım:

Sezen Aksu’nun “Gidemem, gitmem” şarkısını bilirsiniz. Hayatımızın neredeyse temel taşı olmuştur şarkıdaki bu sözcükler.
Nasıl bir vefaysa artık…
Gidemeyenler arasında en bilineni olan ve Türk siyasetine damga vuran, 6 kere gidip 7 kere gelen 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’i hatırlayın mesela.
Süleyman hep başbakan” diye şarkısını bile yapmıştı Fikret Kızılok.
Demirel 7 yıl cumhurbaşkanlığı yapmış, 7 farklı hükümette görev almış ve 10 yıldan fazla başbakanlık yapmıştı.
Kızılok’un dediği kadar vardı kısacası.
Şöyle bir araştırdım da; bu şarkı ve Demirel’in elli yıllık siyasi hayatından karelerin yer aldığı şarkı klibi için hiçbir aykırı söz söylenip, Kızılok için hiçbir dava açılmamış.
Demirel kendisiyle o kadar barışıktı ki, güler geçerdi bu tarz eleştirilere.
Barışıklığı ve aldırmazlığı gidiş-gelişlerin sayısından de belli değil mi zaten?
Gidemeyenler arasında “Bizi ancak ölüm ayırır” diyerek koltuğuna yapışıp da bir türlü ayrılamayan bürokratlar da vardır, miadı dolmuş bir ilişkiyi sürdürmeye çalışıp sürünenler de.
Vefalı olmak güzel bir şey elbette ama vakti geldiğinde gitmeyi de bilebilmeli insan.
Hele ki söz konusu ‘hizmet’ ise yerini yeni gelene devredebilmeyi bilmeli.
Bunu yenilgi olarak değil de, bir çeşit bayrak yarışı olarak görüp, bayrağı arkadan gelen taze nefese layıkıyla teslim edebilmeli ve tecrübelerini bilgelikle paylaşabilmeli.
Gitmem de gitmem diyerek ve kalmak için her yolu mubah sayıp direnerek karizmayı çizdirmemeli.
Eninde sonunda gideceksin nasılsa, vakitlice git de bari gidişin muhteşem olsun…
Biz böyleyiz işte,
Gidemiyoruz bir türlü.
Ne makamdan, ne kurumdan, ne de dosttan arkadaştan ayrılamıyoruz, kopamıyoruz.
Hele de o kaynaktan besleniyorsak, yani makam ile var olmuşsak, makama değer katmak yerine makamdan değer alıyorsak kat’iyetle o makamı bırakamıyoruz.
Kendi içimizde güçlü olmuş olsak eyvallah deyip gitmeyi de bilirdik ya, hep zayıflıktan işte.
Hep tutunarak yaşamaktan…
****
Demirel gitti gitti geldi demiştim yazının başında. 1965 yılında Türkiye’nin 30. Başbakanı olarak başladığı siyasi koşusuna 1993 yılında kulvar değiştirip 9. Cumhurbaşkanı olarak devam etmiş, görev süresinin bitimine doğru cumhurbaşkanlığı süresinin beş yıl daha uzatılmasını öngören T.C. Anayasası’nın 101. maddesi ilgili değişiklik teklifinin 5 Nisan 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda reddedilmesiyle 2000 yılında Köşk’e (mecburen) veda etmişti.
Bu yıllar arasından ABD’de, Lyndon B. Johnson (1963–1969), Richard Nixon (1969–1974), Gerald Ford (1974–1977), Jimmy Carter (1977–1981), Ronald Reagan (1981–1989), George H. W. Bush (1989–1993), Bill Clinton (1993–2001) olmak üzere 7 adet başkan değişmişti.
Biri gitmiş, diğeri gelmişti.
Rusya da ABD’den farklı değil.
İngiltere de…
Onlarda kişiler böyle değişip dururken ve bu değişimlerde sıkıntı yaşanmıyorken bizim aynı kişilere takılıp kalmamız bizden mi kaynaklanıyordu, yoksa kişilerden mi?
Biz mi seçmeyi bilmiyorduk, yoksa seçtiklerimiz mi gitmeyi bilmiyordu?
Israrcı olan biz miydik, yoksa onlar mı?
Üzülerek söylüyorum ki, galiba seçtiklerimizin gidecek başka hayatları yoktu.
Yazık…

Trump’ın da mı gidecek başka hayatı yok yoksa, ne dersiniz?
26 Eylül 2020 / C.E.Y.

2 Eylül 2020 Çarşamba

Aziz Türk Milleti’nden, Çaylar Şirketten’e

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı sayfasında gördüğüm habere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Giresun'daki sel afetinden zarar gören ilçelerden Dereli'de Belediye binası önünde halka hitap ediyor. Şunu yapacağız bunu edeceğiz diyor. Şunu yanlış yapmışlar, bunu yanlış yapmışlar (kimler?) deyip halka birilerini (kimi?) şikâyet ediyor. Hepsini düzelteceğiz, hepsini yenileyeceğiz, zararı telafi edeceğiz diyor. Doğadan giriyor dünyanın kadim işleyişinden çıkıyor. Uzun konuşmasını "Unutmayın kaza ve kader bizim imanımızın gereğidir." sözleriyle nihayetlendiriyor. 
Sonra da konuşma yaptığı otobüsün üzerinden halka paket paket çay fırlatıyor. Orada toplanan insanlar da atılan paketleri tutabilmek için birbiriyle yarışıyor.
Hoppalaaa!

Bu kaçıncı aynı sahne unuttum artık.
Çayı kapışanlara çok laf ediliyor ama ben çayı kapışanlardan ziyade çayı milletin üzerine fırlatanları ayıplıyorum. Üzerlerine çay fırlattığınız insanların çayı yakalamak için mücadele etmeleri çok mu hoşunuza gidiyor? Çok mu eğleniyorsunuz? 
İnsanların üzerine tavuklara yem atar gibi çay atılması, o insanların da gelinin arkasını dönüp fırlattığı gelin çiçeğini kapmak için yarışan genç kızlar gibi çay paketlerini yakalamaya çalışmaları benim çok zoruma gidiyor açıkçası. Atılan çayları kapmaya çalışan insanlar hakikaten 1 paket çaya muhtaçlar mı, yoksa beleşten 1 paket çayın kime ne zararı var mı diyorlar, o da ayrı mevzu. 
Bu insanlar 1 paket çaya muhtaçlarsa ayrı utanç, değillerse ve 1 paket çay için savaş veriyorlarsa ayrı utanç.
Kafasına kafasına!
Hediye vermenin de, yardım yapmanın da bir adabı yok mudur? Siz evinize gelen misafire çay ikramını önüne atarak mı yapıyorsunuz? Bir arkadaşınıza hediye aldığınızda onu kafasına mı fırlatıyorsunuz? Yardım yaptığınız insana yaptığınız yardımı ulu orta her yerde yüzüne mi vuruyorsunuz? Her şeyi kaşığınla verip sapınla mı çıkartıyorsunuz? 
Ömer Seyfettin’in Diyet hikâyesindeki gibi, yardıma muhtaç bir kişiye yardım ederken onun onurunu yerle bir etme hakkını da satın aldığınızı mı düşünüyorsunuz?  

Hoş, günümüzde her şey göstermelik hale geldiği ve çağ da “Algı Çağı” olduğu için çok da kınamamak lazım.
“Göstermeyeceksek tatile gitmenin ne anlamı var, göstermeyeceksek yeni bir evin ne anlamı var, göstermeyeceksek yeni bir gözlüğün ne anlamı var, göstermeyeceksek fotoğraf çekmenin ne anlamı var,  göstermeyeceksek evlenmenin, hamile kalmanın, çocuk doğurmanın ve çocuk büyütmenin ne anlamı var, göstermeyeceksek yardım etmenin ne anlamı var?”
Onlar da her şeyi göstere göstere yapıyorlar işte. Yardımı da, çıkışmayı da, posta koymayı da, siyaseti de, aşureyi de...

Kadrolu izleyiciler
Karadenizlileri tümden “gömmeyelim” tabii ki. Sadece sahnenin önündekilere ve sahnenin üzerindekilere, yani, SAHNE’de yaşananlara bakalım. Sahnede başrol oyuncusu var, figüran var, izleyici var, alkışçı var. Kadro tamam. Ve sahne!
Kameralar, koro, alkışlar, çaylarrrrrr!

30 Ağustos’ta da Anıtkabir’deydi bu kadro. Bu kez Cumhurbaşkanı onların üzerine bir şey atmadı,  Cumhurbaşkanı merdivenlerde görününce onlar slogan atmaya başladılar. Evet evet, Anıtkabir’de attılar sloganı. “Receep Tayyiiip Erdoğan, Recep Tayyip Erdoğan!”
Kimisi tedirgin, kimisi coşkulu haykırdı. Sesler birbirine karıştı, sesler bir yükseldi bir alçaldı, ortaya çok sesli bir "slogan atma etkinliği" çıktı.
Yahu, bu gösterileri kim akıl ediyorsa biraz daha özen göstersin, mizansenler pek bir "mizansen"...

Çaya geri dönelim.
Çay paketlerini kapışanlara bakıp, “Daha birkaç gün önce selde evleri barkları gitmiş, ne afetin sebebini sorguluyorlar ne bir şey, 3-5 içimlik çay peşine düşmüşler, birkaç kilometre gitseler her yer çay bahçesi, Karadeniz demek Çay demek.” diyoruz.
Lakin, terzinin eteği sökük olur.
Çaykur sayfasından çay fiyatlarına şöyle bir göz attım da, Çaykur Tiryaki Çayı 1000 gr 35,65 TL imiş, Çaykur Rize Turist Çay 1000 gr 33,50 TL. Çay da almış başını gitmiş kısacası. Ne yalan söyleyeyim, bizim evde sürümü çok olmadığından dolayı çay piyasasından pek haberdar değildim. Akşam saati markete gittiğimde Çaykur Tiryaki çayının kaçtan satıldığına dikkat ettim. Fiyat, 32,75’ti.
                     
Çay piyasası üzerine bir şeyler okumak isteyip, Google’a danışınca, karşıma 13 Ekim 2017 tarihli bir yazı çıktı. Dünya Gazetesinden Ercan Üslü’nün haberinde Çaykur Üretim Planlama Müdürü Hilmi Kocabey, Türkiye’de tüketicinin çayın kalitesinden önce fiyatına baktığını söylemiş.

Aynı haberde “Çayda Küresel Tablo" rakamları da yer almış:
* Türkiye çay üretim maliyeti 3.47 dolar. Bu rakam dünyada ortalama 2.40 dolar seviyelerinde.
* Dünyada 1995’te 2.5 milyon ton, 2016’da 5 milyon 563 bin ton çay üretimi oldu. 2030’da 7 milyon 765 bin tona çıkacağı öngörülüyor.
* Her yıl %5 büyüyen sektörün 2020’de 30 milyar dolar büyüklüğe ulaşması bekleniyor.
* Üretim-tüketim makası açılıyor. Dünyada 2016 üretimi 5 milyon 563 ton iken, tüketim 5 milyon 114 ton oldu. 2030’da üretim 7 milyon 765 tona çıkacak, tüketim 6.4 milyon tonda kalacak.
* Türkiye’de sektör yıllık 800 milyon dolar büyüklüğe sahip
* 45 ülkede üretim var. Çin, 943 bin hektarla birinci sırada. Türkiye, 77 bin hektarla Hindistan, Sri Lanka, Kenya ve Endonezya’nın ardından 6’ncı sırada.
* Dünya kuru çay üretiminde Hindistan 845 bin tonluk üretimle 1’inci sırada. Çin, 820 bin tonla ikinci sırada. Türkiye, Sri Lanka ve Kenya’dan sonra 200 bin tonu aşkın üretimiyle 5’inci sırada.

Kapış Kapış
Çayı bir kenara bırakıp “kapış kapış kapışmaya” geri dönelim.
Afet alanlarında çok gördük bu kapışmayı, paylaşmamayı, hakkını razı olmayışı. Sıraya girmek yok, nizam yok, düzen yok, beklemek yok, diğer afetzedelere de kalsın demek yok. Kapabildiğin kadarını kapıp hepsini kendine saklamak var.
Yardımı dağıtan ayrı hoyrat, alan ayrı.

Kuyruk yok, fırlatma var!
“70li yıllarda tüp kuyrukları vardı!” deyip o dönemler küçümsenir hep. O kuyrukları ben de biliyorum. Kimse böyle nizamsız ve kapış kapış değildi. Herkes sırada efendi efendi beklerdi. Başkasının hakkına tasallut etmezdi.
Şimdi kuyruklarda beklemiyoruz, her gün artan zamlar, pardon fiyat ayarlamaları, sayesinde sepet her geçen gün daha az ürünle doluyor. Hayrına yapılan dağıtımlarda da çayı şekeri kafamıza kafamıza yiyiyoruz.

İnsanca yaşamayanlardan insanca davranmalarını beklememeli miyiz diye soruyor insan kendi kendine. Peki ya insanca yaşamak nedir diye soruyor sonra da. Teknesi ya da arabası olmak, paraya para dememek mi? Yoksa, kimseye muhtaç olmayacak şekilde yaşayabilmek, barınabilmek, ısınabilmek, temel gıda maddelerine ulaşabilmek, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek, açlıktan ve soğuktan ölmemek, bir bardak tavşan kanı çayı ağız tadıyla içebilmek midir?
Herkesin insanca yaşam tanımı farklı oldu artık.
Sabahattin Ali
’nin dediği gibi; “Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı?” 

Oy oy oy, Oy Korona
Bir de mitinglerin Koronavirüs yanı var ki evlere şenlik.
Sayın büyüklerimiz; öncelikle, milli bayramlara katılımı sınırlayarak bizlerin sağlığını koruduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyoruz.
Lakin cami açılışı, miting ve toplantılara davet ettiğiniz halkın sağlığını hiç düşünmediğinizi düşünüp üzülüyoruz.
Böyle zamanlarda virüsler omuzdan omuza atlaya atlaya halay çekiyorlardır ihtimal. Ancak, olan sağlık ordusuna ve kendini korumaya çalışan masum insanlara oluyor. Ona yanarım...

“Alan razı satan razı” mı?
Bunları söylediğime bakıp “Halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyorsun!” diyenler çıkabilir.
Onlar halka çay fırlatınca bir şey olmuyor, halk fırlatılan çayı almak için birbirini ezince bir şey olmuyor, ben bunları söyleyince halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyor oluyorum diyorsunuz yani.
Yani elleme, biz böyle iyiyiz mi diyorsunuz?
Alan razı satan razı, sana ne oluyor mu diyorsunuz?

Ne demek bana ne oluyor?
Bu toplumda yaşadığıma göre tabii ki bana da çok şey oluyor.
Öncelikle, bu görüntüler benim çok zoruma gidiyor.
Halkın 1 paket çaya muhtaç olması zoruma gidiyor.
Atamızın “Aziz Türk Milleti!” ya da “Efendiler!” ya da “Ey kahraman Türk kadını!” ya da “Hanımefendiler, beyefendiler!” sözleriyle hitap ettiği Türk ulusunun insanlarına böyle muamele edilmesi zoruma gidiyor.
İnsanların böyle muameleye alışmış olması, onların da birbirlerine böyle davranması, toplumun tümden sevgisiz ve saygısız bir hale dönüşmesi zoruma gidiyor.
Gelir ve fırsat eşitsizliğinin bu kadar yüksek olması zoruma gidiyor.
Ha bir de;
Sürekli “Cumhurbaşkanı
’nın Halkı” denmesi zoruma gidiyor. 
Doğrusu, “Halkın Cumhurbaşkanı” olacak. Yani, Cumhurun Başkanı.
Aman yanlış anla(t)ma olmasın...

3 Eylül 2020 / C.E.Y.