13 Ekim 2016 Perşembe

Varsayalım yok saydık!

Telefonda konuşan kişinin tacizkâr sözlerini duymamak için ahizeyi kulaktan alıp duvara tutmak iyi gelir insana. 
Varsın bilmeden 'ha sana konuşmuşum ha duvara' desin ahizenin ucundaki. 
O önce insanca konuşmayı öğrensin.

Üç gün televizyon izlemeyip beş gün gazete okumazsan, güllük gülistan olur dünya. Gülücükler saçan çocuklar, sakin bir parkın bankında oturmuş huzurla sohbet eden yaşlılar, yollarda sarmaş dolaş yürüyen aşk sarhoşu sevdalılar, işine gücüne koşturan insanlar, radyoda çalan şarkı, yaramaz oyuncu kediler, coşkuyla ötüşen kuşlar, çiçekler böcekler, ağaçlar dallar yapraklar...
Varsın sana bakıp 'hangi dünyada yaşıyorsun sen?' desin hayatı cehenneme döndüren hain.
O önce insanca düşünmeyi öğrensin.

Sen sana söylenen sözleri söylenmemiş, yaşanan acıları yaşanmamış sayarsın lakin yok saymakla yok olmaz hiçbir şey.
Uzağa değil, son on beş yıla bakınca; Güneydoğu'da binlerce asker şehit düşmedi, Madımak'ta otuz beş insan yanmadı, Suruç'ta, Ankara Garı'nda, Sultahahmet'te ve daha pek çok yerdeki canlı bomba patlamalarında onlarca insan ölüp bir o kadarı sakat kalmadı, aydınlar, düşünürler, bilim adamları, iyi yetişmiş askerler hain kumpaslar ile mapuslara atılmadı, sınavlarda, seçimlerde, ihalelerde yolsuzluklar yapılmadı, el ele kol kola beraber yürünen yollarda al takke ver külah işlere imza atılmadı, devletin altı oyulmadı, kurumların içi boşalmadı, ordu hain yuvası yapılmadı. 
Şimdi bunları oldu mu sayalım, olmadı mı sayalım?

'Osmanlı' tarihini var sayıp Cumhuriyet tarihini yok sayma derdindeler ya hani, varsayalım yok saydık, buhar olup uçtu mu şimdi 1919'dan sonraki tüm tarih? 
Ya öncesi?
Selanik'ten, Arnavutluk'tan, Dağıstan'dan kopup gelmedi o zaman atalarım. Yunan, İngiliz, Ermeni, İtalyan, Fransız işgal etmedi yurdu. Onca kan akmadı, onca nesil heba olmadı...
Hangisini yok sayalım?
Üç kıtaya nam salmış Muhteşem Süleyman'ı mı, İstanbul'u fetheden Fatih Sultan'ı mı, Mondros'a, Sevr'e imza koymak zorunda kalan son padişah Vahdettin'i mi, kısacası, kuruluşuyla, yükselmesiyle, duraklamasıyla, gerilemesiyle 1299’dan 1922'ye uzanan 623 yıllık Osmanlı hanedanlığını mı; yoksa Samsun, Erzurum, Sivas, Sakarya, İnönü, Anafartalar, Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal ve O'nun Osmanlı'dan geriye kalan biçare halktan yarattığı yepyeni, genç, hevesli, heyecanlı, atak bir devleti, Türkiye Cumhuriyeti'ni mi? 
****
Yeni bir tarih yazmaya çalışıyorsunuz farkındayız. Yeni bir Kurtuluş Savaşı destanı, yeni bir Mustafa Kemal yaratmaya çalışıyorsunuz kendinizden.
Bunun için adeta önce kargaşa çıkartıp, sonra da kahramanı oynuyorsunuz.
Hani hoşlandığı kızın üzerine arkadaşını saldırtıp, sonra da kızı kurtaran çakma kahramanlar gibi.
Oysa kolayına kaçmadan, sevgiyle, ilgiyle, bilgiyle, şefkatle, beceriyle, akılla, dürüstlükle, emekle, şeffaflıkla da olunurdu kahraman. Zor değildi. 
Hem;
Varsayalım tarihimizi yok saydık,
Onlar yoksa biz de yokuz o zaman. 
Siz kendinizi var sayıyorsanız düşünürüm ki, kökleriniz bu geçmişe dayanmıyor o zaman...

2 Ekim 2016 Pazar

Dış çekim şeysi

Evlenmeye karar vermek, evlilik teklifi almak, evlenme teklif etmek, bir arada yaşanacak günlerin hayali, çiçekler böcekler, gülücükler kalpçikler, romantik anlar, uçuş uçuş heyecanlar güzel de;
Evlenmek zor...
Adetler, törenler, alış verişler, kız tarafı, erkek tarafı, koltuk takımı, yemek odası, lambası halısı, gelinliği takısı... Bak anlatırken bile yoruldum. 
Bitmedi;
Düğün günü gelin başı, damat tıraşı, gelin arabasının ve gelinin fiyonklarla sunuma hazırlanışı, gelin alma, davul zurna mehteran...
Ve bir de en olmazsa olmazı stüdyo fotoğrafı...
Yarın bir gün çocuklara torunlara hatıra kalacak, olur da evlilik yürümezse yırtılıp bir kenara atılacak. 
"Başınızı hafifçe yana eğin gelin hanım, sizin başınız da gelin hanıma yakın olsun damat bey, çekiyoruuum, çeeektim."
Daha düne kadar böyleydi nikâh fotoğrafı çekimi. 

Sonra nasıl olduysa oldu birileri stüdyodan sıkılmış olmalı ki dış çekimi keşfetti. Ya da birisi bu fikri yurt dışından ithal etti. Sonra da bizim fotoğrafçıları tut tutabilirsen...
Çekim için günler öncesinden randevulaşmalar, o güne özel hazırlıklar, en gidilmemiş mekânlarda verilen en verilmemiş pozlar, masumane el ele tutuşmalarla göz göze bakışmaları demode kılan türlü çeşit yakınlaşmalar...
Sosyal medyada garip garip dış çekim pozları görüyordum. Fotoğraf çekimi için gelinlik ve damatlık ile denize giren çiftler olmuştu. En son geçtiğimiz günlerde yaşanan 'çöplükte çekim olayı' ise 'dış çekim şeysine' kuş kondurmuştu.
Bugün ben böyle bir çekimin canlısına bizzat şahit oldum.

Gördüklerimi kısaca anlatayım:
Dış çekimlerin gözde mekânlarından Mudanya'nın Kumyaka Köyü bugün böyle bir çifti ağırlıyordu. 
Limana doğru yürürken birisinin elinde fotoğraf makinesi, diğerinin elinde de flaş olan iki genç kız gelinle damada çeşit çeşit pozlar verdiriyorlardı. Limana yürüyüp kayalarda oturup yazdan kalma güneşin ve dingin havanın hazzını yaşarken, gözüm karşıya, evlerin önündeki kumsal alana takıldı bir an. Az önce gördüğüm çift ve fotoğrafçı kızlar çekim için sahile inmişlerdi. Lakin gelin yerdeydi. Çekim çok uzun sürdü kızcağız yoruldu ya da fotoğrafçılar gelinin sinirini zıplattılar ki gelin sonunda dayanamayıp bayıldı herhalde dedim. Değilmiş. Meğer kumlara boylu boyunca yatan gelin mizansenin bir parçası imiş. Fotoğrafçıların talimatı ile damat bey de gelin hanımın yanına yattı, üzerine yaslandı, damada 'yandan bak, kolunu at, başını çevir' gibi talimatlar veriliyor olmalıydı ki delikanlı şekilden şekile giriyordu. Tabi bu arada ne gelinlikte hayır kalmıştı ne damatlıkta. 
Acaba düğün bugün müydü? Düğün bugünse kostümlerdeki bu toz toprak ile mi düğüne çıkılacaktı? Yoksa düğün için ayrıca gelinlik damatlık mı alınmıştı? Ya da düğün haftayaydı ve çekimin ardından kostümler kuru temizlemeye mi bırakılacaktı?
Benim aklımdan bu sorular geçerken, bir yandan da uzaktan şahit olduğum bu çekimde flaşı tutan kızın diğer eliyle telefonuyla haşır neşir olduğunu görüyordum. 
Sahilde oturanlar da çekirdek çitleyerek yaşanan bu garabeti yakinen izliyorlardı.
Bir kaç kare fotoğraf aldım uzaktan. 
(Kişilerin yüzleri belli olmadığından fotoğrafları yayınlamakta sakınca görmüyorum.)
Çekim yapan çift bu çekimi daha ne kadar sürdürdüler bilmem. Umarım ki karşılıklı memnun olunan bir çekim olmuştur.
Malum, düğünün sonunda bu fotoğraflardan oluşturulan albüm münasip(!) bir bedel karşılığında yeni evli çifte takdim edilecek, fotoğraflar ileride çoluğa çocuğa hatıra kalacak, özellikle de torunlar nenelerine dedelerine bakıp bakıp kıkırdayacak.
****
Gençlerin neşesini ve romantizmini yansıtacak özel kareler yakalamak fotoğrafçının işi. Stüdyo ortamındaki yapay manzaralar ve yapay ışıklar yerine doğal manzaralar ve doğal ışık eşliğinde çekilen fotoğraflara da diyecek sözümüz yok.
Amma velakin, her şeyin ucunun kaçması gibi dış çekim fotoğrafçılığının da ucu kaçmış. 
Farklı pozlar yakalayacağım diye insanları yerlerde süründürmenin ve çekim için tercih edilen doğal ortamlarda yapay mizansenler oluşturmanın mantığını anlamış değilim.
Çekilen bir sinema filmi midir bu? Dizi midir? Senarist kimdir, yönetmen kimdir? 
Başrol oyuncuları rollerinin hakkını verebilecek düzeydeler midir? Bunun için özel eğitilmişler midir? 
Malum, evde kendi kendine "selfie" çekinirken yaptığın gibi dudak büzüştürerek ya da tek kaşını kaldırarak telefona bakış atmaya benzemez bu. 
****
Bu çifte de Trilye Çamlı Kahve'de rastlamıştım. Daha önce ya da daha sonra kameralara nasıl kareler verdiklerini bilmem ama benim gördüğüm anda dans ediyorlardı ve gayet de eğleniyorlardı. Biz de hoş tebessümler ile izledik kendilerini. 

Diyeceğim odur ki;
Dış mekan çekimleri yapan fotoğrafçı arkadaşlar, lütfen yaptığınız işte doğallığın yok olmasına izin vermeyiniz. 
Yaratıcı olmak ve sınırları zorlamak güzeldir, lakin bunun da bir estetiği olması gerekir.
Poz verdireceğim diye çocukları o kadar kasıyorsunuz ve gençler de kameraya gerginlikten yüzlerinde donmuş bir gülüş ve gözlerinde ürkmüş bir bakışla bakıyorlar ki; o ürkek bakışlar ve o donuk gülüşler sonsuza kadar bu fotoğraf karelerinde asılı kalıyor. 
Hani nerede neşe, nerede coşku, nerede aşk, nerede romantizm, nerede gençlik, nerede doğallık? 

Bırakınız gençleri kahkahalarla gülsünler, bırakınız bu en özel günlerinin hakkını versinler.
Siz görünmez olun ve her ânı yakalayın yeter...

Sosyal Medya ve Dijital Dünya Yazılarım
Teknoloji / 16 Ekim 2010
İnternet Çocukları / 10 Mayıs 2011
Kaset sardı! / 3 Ağustos 2011
Doğuştan Dijitalgillerden misiniz?
 / 7 Nisan 2012
Her çıkışın var inişi / 16 Ekim 2012
Dijital Teşhir Çağı / 19 Ekim 2012
İnternet Çocukları ‘TIK’ladı / 2 Haziran 2013
Star Wars ‘OUT’, Siber Wars ‘IN’ / 28 Eylül 2013
İnterneti değil elektriği yasaklayın, rahatlayın!
 / 17 Ocak 2014
Ey ahali, bir bakın buraya!
 / 30 Ocak 2014
Yasaklara uyalım, uymayanları sallandıralım! / 8 Şubat 2014
Sosyal Medya Çöplüğü / 29 Mart 2015
Örgüden ayakkabı, kumaştan kaporta, ağdan bahçe / 12 Nisan 2015
X, Y ve Z’nin değerlerini bulunuz
 / 24 Mayıs 2015
Facebook Mezarlığı / 22 Temmuz 2015
Duyarsız Duyarlı / 12 Eylül 2015
Takdir alsan ne yazar / 27 Ocak 2016
Like and Share
 / 2 Şubat 2016
Zaytung dükkânı kapatsın! / 3 Mart 2016
Bilişim kaçıyor, hukuk kovalıyor
 / 23 Mart 2016
1. Robot Kaynakları Zirvesi ne zaman abi? / 1 Haziran 2016
Ne çektin be dostum!
 / 3 Haziran 2016
Dış çekim şeysi / 2 Ekim 2016
Çuvaldız Lazım Çuvaldız!
 / 24 Aralık 2016
Ey inananlar, korkmayın!
 / 9 Ocak 2017
İnternetime dokunanı buldum! / 25 Ağustos 2017
Roadster’ı alan Üsküdar’ı geçti / 7 Şubat 2018
Dijitalleşmeye Mecburuz! / 14 Kasım 2018
Bugünün Ötesi Neresi? / 31 Ekim 2018
Öğretmenler, dünya koptu gidiyor! / 22 Kasım 2018
‘Misinformation’larınızı kendinize saklayınız / 2 Aralık 2018
Kozan Demircan ile Geçmişten Geleceğe / 13 Aralık 2018
ZOOM’dan ZONK’a / 13 Mayıs 2020
Eyyy Sosyal Medya! / 2 Temmuz 2020

28 Eylül 2016 Çarşamba

Oscar istemez, asılın küreklere

Uzun zaman oldu görüşmeyeli.
Nasılsınız?
İyi misiniz?

Beni soracak olursanız, değilim.
Sıkıldım, bunaldım, yoruldum. Bakmayın, gülüyoruz falan da...
Okuduğum, dinlediğim, izlediğim, gördüğüm, bildiğim, bilmediğim her şey anlamını yitirdi.
Bir bilinmezlik, bir boşluk içerisindeyim sanki.
Yerçekimsiz bir odada savrulur gibi dönüp duruyorum havada.
O kadar çok şey konuşuluyor ki etrafta, o kadar çok ağız açılıp kapanıyor ki odada ve ben öyle sağırım ki, hiçbirisini duymuyorum artık.
Gözlerinin kısılmasından, çenelerinin kasılmasından, boyun damarlarının kabarmasından, ağızlarından akan salyalardan, birbirlerine müstehzi edalarla bıyık altından fırlattıkları sırıtmalardan anlıyorum ne konuştuklarını. Kin ve nefret bürümüş gözlerini. Tüm bedenlerinden öfke fışkırıyor. Sanki bir adım ötesi, katliam...
Tiksiniyorum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Belki duymazsam, görmezsem... Kim bilir belki... 
Susarlar mı, bilmem...
Kim olduklarını hatırlarlar mı, bilmem...
Kavgadan yorulup vazgeçerler mi ya da birbirlerini yok mu ederler bilmem...
Gözlerimi sıkı sıkı kapatmaya biraz daha dayanabilirsem, açtığımda hepsi sona ermiş olur belki...
Lakin bakmadan da görebilirken, duymadan da işitebilirken, konuşmadan da anlatabilirken nasıl olacak bu saklanış...

Üç maymunu oynamak değil arzum.
Bakın etrafınıza bir; bakan ama görmeyen açık gözlerle dolu her yan.
Duyan ama anlamayan açık kulaklarla dolu.
Hele de konuşan ama ne söylediğini bilmeyen diller var ya...

İşte onların gördüğü, duyduğu, konuştuğu dünyada varsın benim gözlerim kör, kulaklarım sağır, dillerim lâl olsun... 
****
Gözlerimizin önünde en canlısından bir film çevrildiğini siz de görüyorsunuz değil mi?
Film platosu tüm memleket sathı.
Senaryo yazılmış, roller dağıtılmış, çekimler sahne sahne son sürat yapılmakta.
Sesçisi, ışıkçısı, makyözü, kostümcüsü, aktörü, figüranı...
Kayıttı, montajdı derken bir bakmışsınız gösterimdeyiz.
Oscar'a mı aday oluruz artık, Cannes'da mı yarışırız bilmem.
Kırmızı halıda kimler yürür, kimler kameralara poz verir onu hiç bilmem...
****
Bu yazının başı yok, sonu yok, mesaj kaygısı taşıyan bir içeriği yok, bir öğretisi yok. 
Biraz da ensesi kararık bir yazı. Kusura bakmayınız.

Bir fıkrayla neşelenmeye ne dersiniz?

Titanic buzdağına çarpınca kaptan yolcuları güverteye toplar ve şöyle der: 
"Size bir iyi bir de kötü haberim var, önce hangisini söyleyeyim?
"Kötüyü" der yolcular.
"Batacağız" der kaptan.
"Ya iyi haber neydi?" der yolcular.
"14 dalda Oscar'a aday olacağız!"
****
Ya ben ne diyorum?
"Oscar istemez, asılın küreklere!"

18 Eylül 2016 Pazar

Yakışıklılığından vazgeçen yakışıklı

Cep fotoroman dönemlerinde cep fotoroman aktörü bir Franco Gasparri vardı hatırlarsınız. 
Birbirimizden değişerek okuduğumuz cep fotoromanları çoğunlukla ders kitaplarının arasına saklar, o kitap sayfalarında ne romantizmler, ne platonik aşklar yaşardık.
Gasparri'nin genç yaşta dünyadan ayrıldığını öğrendiğimde artık çocuk değildim. Üzülmüştüm ölümüne o anda. Gasparri'ye mi, yoksa kendi ilk gençlik hayallerime mi üzülmüştüm bilmem. 
Sanki güzeller ve yakışıklılar ölmezdi, ölmemeliydi...

70'li yıllarda Tarık Akan girdi hayatımıza.
En az Gasparri kadar yakışıklı, onun kadar sevimli, onun kadar jön, onun kadar çapkın, onun kadar fırlama, onun kadar romantik, karizmatik, atletik ve dahası.
Bir anda daha önceki Türk sineması karakterlerinden farklı bir yüz ve farklı bir duruş ile karşılaştı izleyici.
Epey uzundu boyu öncelikle. Boyu biraz fazla uzamıştı ama ruhu adeta haylaz bir çocuktu. Şımarık, havalı, samimi, duygusal, hınzır... 
İçinde her şeyi bir arada barındıran bir bebek surat vardı o uzun bedenin üzerinde.
Ediz Hun'lara, Ayhan Işık'lara aşık kadınların kızlarının tümden Tarık Akan'a aşık olması kaçınılmazdı.
Ha arada "Ben Tarık Akan'ı hiç beğenmiyorum" diye arıza çıkartanlar da yok değildi. 
Onların hali biraz 'ulaşamadığı ciğere mundar diyenlere' benzediğinden, önemsizdi.

Sonra Tarık Akan yakışıklılığından vazgeçti. 
Yakışıklılığı onu yarı yolda bırakmadan, yakışıklılığı ondan vazgeçmeden o erken davrandı ve sıyırıp attı o kabuğu üzerinden. Adeta deri değiştirdi.
Derisinin altından çıkan yeni deri ise ona gerçek yakışıklılığı getirdi.
Kırış kırış alnı, seyrelen saçları, bıraktığı sakalları, kısacası artık aldırmadığı bir yakışıklılığı vardı şimdi.
Yaşlanmamak için savaş vermiyor, eski zıpkın çapkın delikanlıyı yaşatmaya çalışmıyordu.
Tüm yaşadıklarına ve tüm yaşlanma çabalarına rağmen ise gözleri hep gülerek, hep hınzır bakıyordu. 
****
Şimdi vefatının ardından yazılanlara bakıyorum da, bilenler zaten Tarık Akan'ı biliyorlar, bilmeyenler ise atarken mangalda kül bırakmıyorlar.
Atanlar arasında aynı dönemde yaşadığı insanlara bakıyorum; belki bir kez bile sinemaya gitmediler, bir kez bile onu perdede izlemediler, bir kez bile genç olmadılar, aşık olmadılar, hayal kurmadılar.
Aynı dönemde yaşamadığı halde Akan'ın sosyal içerikli filmlerinden kendisinin terörist olduğu fikrine kapılanlara bakıyorum; bir kez bile onu izlemediler, bir kez bile ne dediğini dinlemediler, bir kez bile söylediklerine kulak vermediler.
Serseri mayın misali akıntı nereye biz oraya kıvamında savrulup duruyorlar yine. O kadar vahşi, o kadar sevgisiz, o kadar kötü, o kadar hain ki sözleri; ben burada hiçbirisini yazamam.
Başbakan Binali Yıldırım taziye açıklaması ile hepsine kapak yaptı neyse de, biraz sesleri kesildi sanki.
Hoş, dedikleri neyi değiştirecekse...
Bilmezler ki nesiller geçer gider, Tarıklar hiç ama hiç değişmez, hiç ölmez... 
**** 
Ben bu satırları yazarken, Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde dostları anlatıyor onu gözyaşları içerisinde...
Salonun dışı kim bilir kaç katı kalabalık içinden. Sevenleri onu uğurlamaya gelmiş tüm söylenenleri çürütürcesine. 
Yıllar önce Kemal Sunal Teşvikiye'den Zincirlikuyu'ya götürülürken, tesadüfen Pangaltı'daydım ve el sallamıştım ardından...
Şimdi Bursa'da evimde, ekran karşısından el sallıyorum Tarık Akan'a.
Onlar orada buluşuyor diyorum. 
Hoş geldin Tarık diyerek kucaklıyor Akan'ı Sunal. Sarılıyor can dostuna sımsıkı Tarık. 
"Çok özlemişim ağabey!" 
Onlarla birlikte yavaş yavaş kapanıyor bir dönem de.
O taraftaki tanıdıklarım bu taraftaki tanıdıklarımdan daha çok oluyor.

O zaman;
Güle güle Tarık Akan. 
Selam götür bizden tüm sevdiklerimize...

13 Eylül 2016 Salı

OLE!


San Fermin Festivali'ni de anlamadım, yine İspanya başta olmak üzere çeşitli Latin ülkelerinde yapılan boğa güreşlerini de anlamadım, bizdeki Kurban Bayramı esnasında kurban ile kesicisi arasında yaşanan kaçma kovalamacayı da anlamadım...
****
Dar bir sokağın başında tutulan boğaların salınmasını yine o dar sokakta heyecanla bekleyen insanların, boğalar salındıktan sonra (bir boynuz ya da bir tepik ile yaralanma, hâttâ ölme ihtimali olmasına ve hâttâ ölenler olmasına rağmen) boğalar arkada kendileri önde koşturmasını turistik bir eğlence olarak yaşatan San Fermin'in bundan epey yüklü bir gelir sağladığı aşikâr...

Boğa güreşleri ona keza...
Arenaya salınan ve bugün için özel olarak yetiştirilmiş boğayı mızrakla kızdıran pikadorlar ile banderelli adı verilen renkli kağıtlara sarılmış şişleri hayvanın omuzuna saplayarak hayvanın kan kaybetmesine neden olan banderillolar, hayvana son vuruşu yapacak olan matadora yapması için hazır hale getiriyorlar.
Elindeki kırmızı pelerini ve kılıcı ile artistik hareketler yapan matador da yorgun boğayı tek vuruşla alt ediyorlar.
Ole!
Gelsin paralar...
Peki ya hep matador mu kazanır? 
Hemen bir fıkrayla cevaplayalım:
"İspanya'da tatilini geçiren turist, restoranda tipik bir İspanyol yemeği yemek ister. Listeyi uzun uzun inceler. Sonunda karar veremez, parmağı ile Cojano yazan yemeği işaret edip ister. Garson yemeği getirir. Ama adam yemeğin içindekinin ne eti olduğunu pek çıkaramaz..Garsonu çağırır:
- Bugün boğa güreşine gittiniz mi bayım?
- Evet.
- İşte bu yediğiniz yemek, bugün arenada öldürülen boğanın yumurtalıklarından yapıldı.
Adam ertesi gün yine aynı restorana gider ve tadı damağında kalan Cojano'dan ister. Gelen yemeği afiyetle yer. Garson dünkü müşteriyi tanımıştır, sorar:
- Nasıl, memnun kaldınız mı bayım?
- Kaldım kalmasına da, bir şey dikkatimi çekti. Dün yediğim Cojano biraz daha büyüktü.
Garson başını iki yana sallar:
- Haklısınız, ama her zaman boğa kaybetmez bayım..."
**** 
Kurban bayramlarında bizim sokaklar daha farklı olmuyor. Bu yıl elden kaçan danaya çektiği karate hareketleriyle Brucee Lee'yi mezarında ters döndürecek adamlar yansıdı ekranlara. Korkudan deliye dönmüş danayı hep birlikte kovalayıp sonra da üzerine hep birlikte çullandılar. Kesme işini göremedim, onu da hep birlikte yapmış olmalılar.
Hoş, her zaman kaybeden boğa olmadığı gibi her zaman kesilen danalar olmuyor. Hastaneler kurban keseceğiz diye kendini kesenlerle dolup taşıyor.
Ee kasaplar fiyat tarifelerine bayramlık ayar çekince insanlar da kendileri sarılıyorlar bıçağa.
Artık bıçak kimi keserse....


Acemi kasaplardan ya da heyecanlı esnaftan kaçan danalarla dolu hep sokaklar.
Koyunlar ise fıtratları gereği itaatkâr ve uysallar. Onların kaçma kovalamaca öyküleri yok. Koçlar biraz daha gergin olabilirler. Boynuzlular ne de olsa...

Satıcı, satmadan önce malını kaçırırsa kaçan malının peşinde deli divane oluyor.
Alıcı, aldıktan sonra malını kaçırırsa kaçan malının peşinde deli divane oluyor.

Her iki tarafta da maddi yatırım var.
Üstelik alıcının bir de manevi yatırımı var.
Sırat geçilecek malum...

Satıcı aylarca yatırım yaptığı mallarını sattığına bakıyor, alıcı da ödediği para ile kazanacağını düşündüğü sevaba.
Hep alış, hep veriş...

Bu uğurda iki taraf da hayvanın bir canı olduğunu unutuyor. İki dakika sonra hayatta olmayacağını düşündüğü bir canlının korkmasını, ürkmesini, canının yanmasını hiç ama hiç kale almıyor.
İşkenceye dönen kurban kesme esnasında kanlar oluk oluk akıtılırken günahlardan arınmanın huzuru vuruyor yüzlere.
Arındık zannederken sol tarafa çok daha büyük günahlar yükleniyor.
Kurban keseceğiz diye çıkılan yollarda aslında oluk oluk kanın aktığı cinayetler işleniyor.
Ha bir de son zamanlarda kurbanlar dağıtmak için değil de dolaba atmak için kesiliyor...
Alış veriş ve yatırıma bir de stoklama ekleniyor...
****
Sözün özü, 
Eğlenmek(!) için olsun, sevaba girmek(!) için olsun hayvanlara böyle eziyet etmeyin.
Öbür dünyada o hayvanın sizi Sırat Köprüsü'nden geçirmesi bir yana, dikkat edin de o boynuzları geçirmesin bir tarafınıza...
OLE!

Nice bayramlara / 15 Kasım 2010
Bir 9 gün tatili daha / 28 Ağustos 2011
İki bayram bir arada 
/ 25 Ekim 2012
‘Dokuz Gün’ barajına takılanlar / 18 Ekim 2013
Hayvan kes(eme)me bayramı!
 / 30 Eylül 2014
Tam bir ‘kurban’ bayramı
 / 23 Eylül 2015
OLE!
 / 13 Eylül 2016
Hangi Oğlunuzu Seçerdiniz?
 / 24 Ağustos 2018

Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018