19 Mart 2015 Perşembe

Ali Yazır 'emanete' hizmete talip


İnsanî yanı siyasî yanının üzerinde siyasîler vardır hani.
Siyaseti olması gerektiği gibi, halkı için, vatanı için yapan, sadece hizmet için talepkâr olan, sadece icraat için aday olan,
Halk'a hizmetin Hak'ka hizmet olduğuna inanan insanlar.
Azınlıktalar evet. Ama varlar...
Onların farkını fark etmek ve yetki almalarına uzanan yolda kendilerine destek vermek hangi siyasî görüşten olursa olsun, insanca yönetilmek isteyen herkesin boynunun borcu olmalı.
****
Uzun ömür içinde kısa sayılacak bir zamandır da olsa yakından tanıdığım, fikrini ve zikrini onayladığım, özü gibi sözünü de bir saydığım, hem eğitimci, hem yazar, hem yorumcu, hem de siyasetçi ve üstelik tutkulu bir Bursaspor sevdalısı olan Ali Yazır'ın MHP'den Milletvekilliği için aday adaylığını açıkladığı basın toplantısına katıldım ben de.
Yerel seçimlerde Yıldırım Belediye Başkanlığı için adaylığını koymuş, o seçimde MHP, tarihinin oy rekorunu kırmış, lakin Ali Yazır ipi göğüsleyememişti. "Demek ki onun yolu daha uzaklara gidecek" diye düşünmüştüm o zaman...

Ali Bey'in beni gördüğünde geleceğimden habersizliğinin verdiği şaşkınlık ve sonrasında sıcak karşılamasıyla geçtik MHP Bursa İl Merkez Binasındaki toplantının yapılacağı salona.

Ali Yazır konuşmasına geçtiğimiz aylarda vefat eden MHP Yıldırım İlçe Başkan Yardımcısı Dr. Ertuğrul Çetinkaya ile çocukluk arkadaşı MHP Encümen adayı Ali Tiryaki'yi anarak başladı.
Bu davaya hizmet için aday olan tüm arkadaşları için dua ettiğini, tüm milletvekili aday adaylarının hepsinin birbirinden kıymetli olduklarını belirtti.
Yazır, "Ülkücü hareket şehit ve gazileriyle bedel ödemiştir. Birliğimizi ve dirliğimizi görenler ülkücü hareket karşısında titremektedirler. MHP ile hem Bursa, hem Türkiye nefes alacak. Şimdi iktidar olmaz zamanı." derken salonu hıncahınç dolduran partililer ve misafirleri yüksek bir sinerjiyle ateşledi.
"Ali Yazır olarak ben, iktidara giden bu yolda tüm ülkücü camianın hizmetkârı, hatta paspası olmaya hazırım" derken onun "makam" peşinde koşmadığını, çalışmak ve politika üretmek için makamı hedeflediğini gördük.

Konuşmasında on üç yıldır iktidarda bulunan hükümetin bilinen, bazen de bilinmesine rağmen sümen altı edilen icraatlarına(!) dikkat çekti bolca.
Memleketin kanında on üç yıldır dolaştırılan zehirli bölücü fikirlere panzehir olacaklarını söyledi ve "Biz bu iktidara DUR diyeceğiz" dedi.

Konuşmadan kısa kısa başlıklar yazarsak:
Eğitime; 
Son on üç yılda okuma yazma bilmeyen öğrenciler üretildi. Okullarda ne devam mecburiyeti ne de sınıfta kalma var. Eğitim amacından çıktı. Anadolu Liselerinde ilk kez kaynaştırma öğrencileri eğitim görür hale geldi. Anadolu Lisesi nakil işlemlerinde taban puan şartı kaldırıldı ve kalite düşürüldü.
Öğretmen ve öğrenciler yandaş sendikaların tehditleriyle bunaltıldı, idareciler iş yapamaz hale geldi.
Torba Yasaya; 
Son yasayla her vatandaş artık makul şüpheli. Güvenlik ve disiplin farklı anlam yüklenerek uygulanmaya kondu.
Din istismarına; 
Din tacirliği zirve yaptı. Camiler siyasi okul haline getirildi, surelere makara diyenler bakan yapıldı.
Açılım sürecine; 
Ülkemizin doğu ve güneydoğusundaki halkımız PKK'nın kucağına itildi. Cumhurbaşkanı Kürt sorunu var mı yok mu henüz karar vermiş değil. Karakolda doğruyu söyler mahkemede şaşar haline geldi.
İşsizliğe; 
2005 sonrasında Türkiye'de 55 milyar dolarlık özelleştirme yapılmasına rağmen ne yazık ki Türkiye'de işsizlik % 10.7 oranında. Özelleşmeye rağmen işsizlik yükseldi.
Son 1 ayda 59 bin esnaf kepenk kapattı. Halkımız borçlandırılarak kendi sistemlerinin kölesi haline getirildi.
Ekonomiye; 
Sayın Arınç tehdit ediyor. Beni seçmezseniz maaş alamazsınız. Bu bile Türkiye'yi ne hale getirdiklerinin itirafıdır.
Merkez Bankasının Ocak ayı resmi kuru 1.78 idi, şimdi 2.64. Arada % 48 devalüasyon var. Türk halkı % 68 fakirleşti. Halkın cebindeki para alındı.
Faiz Lobisine; 
En fazla faiz verene vatan haini diyor Cumhurbaşkanı. Oysa Türkiye 1923'ten 2002'ye kadar 135 milyar lira faiz ödedi. 2002 ile 2013-2014 yılları arasında ise 598 milyar lira, yani dört kat fazla ödedi.
"Kim hain? Adres belli!"
Bugün dünyada bütün zengin devletlerin kasaları para dolu. Deflasyondaki ülkeler parayı vermek için neredeyse para verecekler. Türkiye'deki sendikasyon krediler ise % 80'i yabancı olan bankalar tarafından oralara gidip yıllık % 1 ile düşük faizli para alıp içeride % 8 faiz ile para satıyorlar.
"Haram zıkkım olsun!"
İşte faizi destekleyen zihniyet maalesef başımızda.
Yoksulluğa; 
Yoksulluğu bitireceğiz, kimsesizlerin kimsesi olacağız derken, Türkiye'de bugün % 15'i, yani yaklaşık 12 milyonu açlık sınırının altında yaşayan bir hale getiildi. Bu rakama her yıl 8-18 bin insan katılmakta.
Kadın cinayetlerine; 
2002'de cebir yoluyla ölen kadın sayımız 62.  2014'te 282 kişi. Artış oranı % 354. Kadın şiddeti ve cinayetleri arttı.
Suç oranlarına; 
2014 Ekim verilerine göre 152 bin mahkum var. 12 Eylül döneminde 79 bin idi. Önüne geleni hapse attılar.
Demokrasiye; 
Türkiye Demokrasiyle yönetiliyor diyorlar. Türkiye'de grev hakkı yok. Grevleri güvenlik açısından yasaklıyoruz diyorlar.
"İşçinin hakkını aramak ne zamandan beri güvenlik oluyor?"
Yerel'e; 2002-2015 Bursa'da boşanma oranı % 76. Türkiye'deki oran % 31.
Sosyal Kültür'e; 
2008'de Bursa'da 20 kütüphane var iken bu sayı bugün 17.
"Okumayın" diyorlar!"
Okumayan bir toplum istiyorlar. Bursa'da yaklaşık 70 bin kitap azalmış. 324 bin kitaptan 250 bin kitaba inmiş."
Bursa Büyükşehir Belediyesi hizmetlerine; 
Dünyanın hiçbir yerinde belediye hizmetleri özel sektörün fiyatlarından üstünde değildir. 30 Mart seçimlerinde tramvay kişi başına taşıma maliyeti 60 kuruş denildi, 2.25 kuruşa biniyoruz. BUKART yoksa 3 lira. Dolmuşlar ise 2 lira. Bursa'da toplu taşımacılık özelden pahalı.
"Belediye ticaret mi yapacak hizmet mi üretecek?"
Bursa suyuna; 
"Bursa'da su çeşmeden içilir" diyor Büyükşehir Belediye Başkanı. Sayın Altepe evinizde şişeden mi çeşmeden mi içiyorsunuz, arıtmanız var mı yok mu? onu sormak istiyorum.
Kırmızı Kazıklara; 
Bursa'nın her tarafı Kırmızı Kazıklarla dolu. Kim zengin olduysa bundan onu kutluyorum. Bu kazığı çok mu aradınız?
"Memlekete kazığı attınız, millete de kazığı attınız. Daha ne olacak?"
(Burada basının bu konuya değinmediğini söyledi Ali Yazır. Lakin benim gibi herkesin şikâyetçi olduğu o kavuniçi direklere de yer verdiğim Yolların Azizliklerine Dikkat yazımı okumamıştı.  Fakat bu direkler o kadar çok çoğaldı ki başlı başına bu konu üzerine bir yazı yazmak gerekliliğinde mutabıkız.)
Atatürk Stadyumu yıkım projesine; Atatürk Stadı yıkılmasın diye BASKOP'u kurduk. Hukuki mücadele başlattık.
Altın Ceylan'a kadar olan alanı bir Arap iş adamına peşkeş çekmişler. Planlar hazırlanmış. Stadın yıkılma meselesinin aslı budur.
"Biz bunların hesabını soracağız."
Bursa'ya; 
Bursayı Bursa yapan değerlerimize sahip çıkmak zorundayız.
Sağlığa; 
Sağlıkta devrim yaparak sağlığı birilerinin cebine devirdiler. 100 bin kişiye düşen doktor sayısı oranında Avrupa'da 53 ülke içinde 52'inciyiz. 3 milyona yaklaşan nüfusu olan Bursa'da yoğun bakım ünitesinde 475 yatak var. Özel hastaneler yoğun bakım yataklarıyla dolu. Eczaneden ilaç alırken Majezik mesela 16 lira. Dr reçete yazarsa ilaç 19,40 lira. Reçete ücreti alınıyor. 77 milyon insandan 140 milyon kez poliklinik ücreti alınmış. Tedavi edici özelliği olmayan ilaçlar verildiği için insanlar iyileşmiyor. Halk hastalık hastası oldu.
2008'den beri 210 milyon kutu ilaç kullanıldı. % 330 oranında psikolojik tedavi gören insan olmuş. 210 milyon kutu ilacın çoğu antidepresan.
"Millet bu iktidardan kafayı yedi."
PET çektirmek için devlet hastanesinden sevk yapamıyorsunuz. PET filmi çekemeyecek kadar fakir mi bu devlet?
Koskoca sağlıkta devrim yapan insanlara sesleniyorum,
"Devriminiz Batsın!"
Özel hastanelerde normlar var. Yasası yok, normu var. Bu da doktorları köleleştiriyorlar demek. Özel hastanelerde normlar var. Yasası yok, normu var. Bu da doktorları köleleştiriyorlar demek.
Sosyal yardımlara; 
Sosyal yardım kandırmacası var. Süleyman Demirel Emekli Dul Yetim Aylıkları'nı çıkardı. Turgut Özal Fak Fuk Fon'u kurdu. Ak Parti kendi döneminde bu yapılanmaya Sosyal Dayanışma dedi. Sanki gökten zembille indiler.
"Benim paramla yardım ediyorlar." 
Millet de hükümet değişirse yardımsız kalacağına inanıyor.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 2002'de 2 milyon kişiye yardım götürürken, 2014'de 19 milyon kişiye yardım götürüyor.
Ak Parti kendi gabini yarattı. Esir etti insanları. Oyuna da ipotek koydu.
Göçmenlere; Göçmenlerin sorunları büyük. Balkan ve Rumeli göçmenlerinde denklik, Bağ Kur, çalışma izni sorunları var. Çocuklar anası babası sigortalı olsa bile burada muayene olamıyorlar. Fakat Suriyeliler kabadayılar gibi gezip istediği gibi tedavi olabiliyorlar..
Ahıskalılar perişan. Burada evlendirmiyorlar bile. Ahıskalı olduğunu ispat etmek için Azarbeycan'dan belge istiyorlar.
İkamet tezkeresi yerine insani tezkere yapmışlar. Normal tezkerede 5 yıl kullandığınızda vatandaşlık için müracaat edebiliyorsunuz.
"Tezkerenin adı insanî, uygulaması hayvanî."
30 sene de tezkeren olsa vatandaş olmak için müracaat edemiyorsunuz.
"Siz Türk düşmanı mısınız?"
"Bilmiyor musunuz ki Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur."
Emeklilere 2014'de 96 milyar lira zam ayrılmış. Bunun 45 milyon lirası sizden gönüllü olarak Suriyeliler'e kesilmiş.
"Geçmiş olsun emekli kardeşim"

Ali Yazır yaptığı bu coşkulu ve vurucu konuşması sonrasında kendisine inanıp güvenenlere layık olmaya çalışacağını belirterek katılan herkese teşekkürlerini sundu.
7 Haziran'da Bursa Ovası'na MHP mührü vurulacağını söylerken sözlerini Ziya Gökalp'tan bir dörtlükle sonlandırdı.

"Deme bana Kayı Oğuz İlhanlı,
Türküm bu an her unvandan üstündür.
Yoktur Azer Kırgız Özbek Kızanlı,
Türk Milleti bir görünmez bütündür..."
****
Ayrışmanın değil birleşmenin şart olduğu günlerdeyiz.
Aklına, fikrine ve niyetine inandığımız, insanî değerlere sahip adaylarla doldurmalıyız Meclis'i.
Ki bu yozlaşmış gidişata bir DUR diyelim.
Arzumuz; milletimizin hak ettiği gibi medenî standartlarda bir yaşantıya ulaşmasıdır.
Ki bu memleket bize Atalarımızdan, şehitlerimizden, Atatürkümüz'den emanettir.
Zamanında Sağ-Sol denilerek ayrıştırılan ve tırpanlanan nesilden geriye kalana ve ortaya çıkana iyi dikkat etmek gereklidir.
O yüzden;
Emanete hıyanet etmemelidir...
Edenlere de izin vermemelidir...

16 Mart 2015 Pazartesi

Birisi 'Sağlıklı Yaşlanmak' mı dedi?


Siyasi Dürüstlük Hareketi SDH'nin sekizinci toplantısının konuğu Prof.Dr. Hazım Gökçen idi ve verdiği konferansta “Sağlıklı Yaşlanma: Anti-Aging” üzerine bilgi ve deneyimlerini dile getirerek, Sağlıklı Yaşlanma üzerine yaptığı araştırmalar sonucunda doğru bilinen yanlışlar ile yanlış bilinen doğruları önümüze serdi.
Konuşması esnasında sağlıklı yaşamak ve sağlıklı yaşlanmak adına beş maddeden oluşan tüyoyu vermeyi de ihmal etmedi.
Özellikle de antioksidan içeren ürünleri kullanmamızı salık verdi.
1- Yeşil Çay'ı, özellikle de Yaseminli Yeşil Çay'ı muhakkak önerdi.
2- Çekirdekli siyah kuru üzümü muhakkak önerdi.
3- İçinde gümüş iyonu bulunan ve beynin ihtiyaç duyduğu bu maddeye sahip olan ceviz'i muhakkak önerdi.
4- Kakao'yu, özellikle de kakao oranı yüksek olan bitter çikolataları muhakkak önerdi.
5- Sızma zeytinyağını muhakkak önerdi.
Ve bunların sabah saat 11'e kadar uygulanmasını önerdi. "Uyku esnasında organlar kendilerini yenilerken tüm toksinleri kana bırakıyorlar, o yüzden sabah saatlerinde antioksidan kürü yapmak gereklidir" dedi.
Bol su içilmesine, bol sıvı alınmasına, çünkü toksinlerin sıvı ile dışarı atıldığına dikkat çekti.
Gökçen antioksidan üzerinde çok durdu. Çünkü paslanan hücrelerin pasını alan sadece bu antioksidanlardır dedi.
Gençlerde yüksek olan antioksidan üretimi yaş ilerledikçe düşüyor, bu da paslanan hücrelerin içine oksijen girişini engelleyip yaşlanmaya sebep oluyor.
O yüzden belli bir yaş sonrasında hariçten alınması gerekiyor. Antioksidan en çok da koyu renk meyve ve sebzelerde bulunuyor.
Meyvelerin yüzeye en yakın yerinde, yani kabuğun hemen altında bulunduğunun altını özellikle çizerken, elmayı kalın kalın soyarken yarayışlı her ne varsa hepsini çöpe attığımızı söyledi.
Kabuğuyla yemek lazım elmayı evet.
Tabii ki üzerinde parlaklık sağlayıp dayanıklılığını arttıran parafini kazıdıktan sonra...
Bu arada dişlerimize de iyi bakacağız. Diş ipi kullanma alışkanlığına sahip olacağız.
Düzenli uyuyup, düzenli check-up yaptıracağız. Kendimizi stresin kollarına bırakmayacağız.
Bağırsaklarımızı iyi çalıştıracağız.
En ucuz ve en yarayışlı bir besin olan kuru soğanı (Kokusunu ne yapacağız?) bolca kullanacağız.
Kabak çekirdeğini çerez tabağımızdan eksik bırakmayacağız.
Sigaraya zinhar dokunmayacağız!
"Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan" tadında tartışmalar
Hazım Gökçen Hoca'nın tavuk ve yumurta konusunda söyledikleri tartışmalara sebep oldu.
İzleyiciler arasında doktorlar, öğretmenler, farklı meslek gruplarından kişiler, kısacası eğitimli insanlar çoğunluktaydı.
Hem akademik bilgilerle doluydular hem de tüm gelişmeleri sosyal medyadan izlemekteydiler.
Sosyal medyadaki bilgi kirliliği malum, insanların kafasında soru işaretleri, hangisi doğru hangisi değil şüpheleri...
Sadece tavukta soğuk zincirin çok önemli olduğunda mutabıktık.
45 günde 1,5 kilograma ulaşan tavuk kafaları karıştırıyordu. Gezen tavuk yumurtası, tavukhane yumurtası, köy yumurtası kavramları birbirine giriyordu.
Gökçen Hoca, tadın, görünümün ve hangi tavuktan olduğunun yumurtanın besin değerini etkilemediğini söyledi.
Köy yumurtası niyetine tavukhanede dışkı bulaşmış yumurtaların, ederinin üzerinde satıldığını ve kapış kapış kapışıldığını söylediğinde her zamanki kandırılmışlık duygusu geldi üzerimize çöreklendi.
Dibe düşmüş çürük elmalar ona keza.
Organik gıdalar ne kadar organik diye sorguluyor insan bu durumda.
Sözlük anlamıyla organik tarım; bitki nöbetleşmesi, yeşil gübre, kompost, "biyolojik zararlı kontrolü"nü içeren ve toprak üretkenliğini sağlamada mekanik işlemeye dayanan; sentetik gübre, pestisit, hormon, hayvan yem katkıları ve genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanımını reddeden veya sınırlayan bir tarım yöntemi. Organik tarımda toprak ve su gibi doğal çevrenin tarım eliyle kirletilmesini engellemek, temiz malzeme ve teknikler kullanılarak üretilen tarım ürünleri ile insan, hayvan ve çevrenin sağlığı üzerinde olumlu katkı sağlamak amaçlanıyor.
GDO konusu nedir? diye sorduk Hazım Hoca'ya;
Soya, kolza ve pamuk dışında ülkemizde GDO'lu ürün yok dedi.
Tohumda dışa bağımlılık konularından konuşunca, "Hakikaten de bağımlı mıyız?" diye bir de Google Efendi'ye sordum, o da Hazım Hoca gibi HAYIR dedi.
Peki ya onca tevatür neyin nesiydi?
Okuyucuya not: 'Tohumda Doğru Bilinen Yanlışlar'ı öğrenmek istiyorsanız tıklayın:
****
Tavuktu-yumurtaydı, organikti-değildi derken eskiyle yeni hayatlar mukayesesine girdik her zamanki gibi.
Ah ah nerede o eski günler demedik ama hafiften de olsa gençliğimizin hala oralarda bir yerlerde yaşadığı o güzel günleri özledik.
Cahit Sıtkı'nın yolun yarılandığını müjdeleyen(!) yaşı olan 35, şimdinin hayata henüz daha yeni adım atma yaşı oldu.
Bin türlü sınavdan geçilecek, üniversiteye gidilecek, üniversite bitecek, master programları ve doktoraların üstesinden gelinecek, hayırlısıyla bir de işe girildi mi...
Bir de bakmışsın yaş olmuş 35...
O saatten sonra sıra ancak evlenmeye gelecek.
Eskinin torun torba olmuş yaşında sen daha büyüyememişsindir ki yaşlanasın...
Bu koşturma içinde yaşlanmaya zaman bulamadığımızdan dolayı artık yaşlanmalar da ötelendi.
Belki de bu kadar uzun yaşamaya alışık olmayan bedenlerde türlü çeşit hastalık belirdi.
İlerleyen tıp sayesinde ölümsüzlüğe ulaşmaya ramak kalmış insanlar bir yandan, tüp bebekti, taşıyıcı annelikti derken tüm imkânları zorlayarak aralıksız doğan insanlar bir yandan derken nüfus aldı başını gitti.
O kadar nüfusu beslemek de zor elbet.
Eskiden ürün bir sene verir, bir sene vermezdi. Üretici de bunu bilir, ekonomisini ona göre düzenlerdi.
Şimdi artık daha çok insana daha çok ev lazım. Daha çok ev yapmak için daha çok arazi lazım. Daha çok arazi demek yok olan daha çok toprak demek. O kadar çok binanın arasında kaliteli toprağı ara ki bulasın.
Otoyollar dört bir yanda, fabrikalar dört bir yanda...
Bu toprak azlığında hem toprağı nadasa bırak, hem de ürünün kendi keyfini bekle, olmuyor tabii.
O zaman bas gübreyi, daya ilacı. Mümkün olsa senede iki kez hasat yapacak hale getir tarlayı.
Işığı aç kapa yaparak günde iki kez yumurtlat tavukları... (Bu da şehir efsanesi diyor Hazım Hoca)
Sonra da figan et "GDO'luyuz, hormonluyuz, ilaçlıyız!.."
E ama AÇIZ..!
****
Sağlıklı yaşayıp sağlıklı yaşlanmak elbette ki hepimizin en büyük arzusu.
Lakin şöyle de bir durum var;
Eskiden gıdalar doğal, ömürler kısaydı.
Şimdi her şey yapay, ömürler uzun.
Gel de çık işin içinden, değil mi?

15 Mart 2015 Pazar

DMD’den Hayat Öpücüğü tadında bir konser

Dünya Müziği Derneği (DMD) Çoksesli Koroları 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuarı Konferans Salonu’nda bir konser verdiler.

DMD Çoksesli Çocuk Korosu, DMD Çoksesli Gençlik Korosu ve DMD Çoksesli Karma Korosu’nun katılımıyla ve koro üyesi Meltem Mısırlıoğlu’nun sunumuyla izleyicilere müzikle dolu keyifli saatler yaşatan koronun konuk sanatçısı henüz bir ay önce Bursa’da Sevgililer Günü’ne özel bir konserde Anjelika Akbar ile aynı sahneyi paylaşarak aşk şarkıları söyleyen ünlü tenor Hakan Aysev idi.

Konserde ilk olarak Çocuk Korosu sahne aldı. Çocuk halleriyle sahneye gelerek yerlerini alan minik koristler şarkılarını söylemeye başladıkları anda bu konuda ne kadar profesyonel olduklarını gösterdiler.  Çalışmalarına 2010 yılında Suat Şahin yönetiminde başlayan DMD Çocuk Korosu en son 2014 ilkbaharında “Afyon Kocatepe Üniversitesi VII. Ulusal 23 Nisan Çocuk Koroları Şenliği”ne katılmış. Ankara’da düzenlenen “19. Türkiye Polifonik Korolar Şenliği”nde “Ritmik Beraberlik-Ritmik Uyum” ödülünü almış.

İkinci sırada gençlerden oluşan Gençlik Korosu sahneye geldi. 3 Ekim 2011 tarihinde kurulan koro Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü, Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin yanı sıra çok sesli müziğe ilgi duyan 18-25 yaş aralığında gençlerden oluşuyor. Pırıl pırıl gençlerden oluşan karma koro 17. Türkiye Korolar Festivali’nde “Sololu eser yorumlamalı başarı” ve “Hayri Akay Jüri Özel Ödülü”, 18. Türkiye Korolar Festivali’nde, “Entonasyon, homojenlik ve tını” ve “Jüri Özel Ödülü”aldı. 19. Türkiye Korolar Festivali’nde, “Entonasyon, homojenlik ve tını” ve “Gülşen Şimşek özel ödülü” almış.
Duru sesleri, zaman zaman kullandıkları beden sesleri, gençlikleri ve pozitif enerjileriyle kendilerine hayran kaldık. Bir yandan da gururlandık.
Gençler işte hep böyle sanatla iç içe olmalıydı. Olmalıydı ki kendilerine ve dolayısıyla topluma zararlı her ne varsa hepsinden uzak kalabilsinler.

Gençlerin ardından 2015 sezonu itibariyle koro şefliğini Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Gülnihal Gül’ün üstlendiği Karma Koro sahneye geldi ve performansları ile yaşsızlıklarını ispat etti.

Gecenin konuğu olan Hakan Aysev geçirdiği mide operasyonu sonucu 19 kilogram vermiş ve ameliyatının üzerinden kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen koroya verdiği sözü tutarak konser için Bursa’ya gelmişti.

Söylediği eserler aralarında izleyiciyle sohbet eden Aysev, çoksesli müziği hayatın her evresindeki çoksesliliğe benzetti. Çoksesli düşünce ile oluşan çokseslilik en çok da demokrasi getirir, bu da kadına saygı getirir, kadına saygı toplumu değiştirir” dedi.
Çoksesli müziğin zihin üzerinde yaptığı pozitif etkiler bilim insanları tarafından da defalarca ispat edilmişti.

Bestesini 1898 yılında  İtalyan şarkıcı / besteci Eduardo di Capua’nın yaptığı, sözlerini yine bir İtalyan şair Giovanni Capurro’nun  yazdığı Napoliten bir şarkı olan “O Sole Mio” (Benim Güneşim)’yu hiç sönmeyen güneşimiz olan Atamız, Atatürk'ümüz’e ithaf etti.
Mikrofonsuz ve sadece piyano eşliğinde söylenen şarkılar çıplak sesin gücünü ve lezzetini bir kez daha gösterdi.

DMD kurucularından ve koristlerinden Parkan Sanlıkol ve Sezan Kaya’nın Aysev’e plaket takdimi esnasında Sezan Kaya bir eserden solo olarak bir kuple seslendirdi. Hakan Aysev’in bu soprano sese verdiği zarif cevap, Sezan Kaya’nın eline kondurduğu minik bir buse ile dile geldi.

Konser, tüm koroların sahneye gelerek hep birlikte Memleketim şarkısını seslendirmeleriyle sona erdi.
****
14 Mart sabahı başlayan ve akşam saatlerine dek süren yoğun programın yorgunluğunu böyle keyifli ve dingin bir konser ile atmanın hazzı ile döndüm evime.
İçimde dans eden notalar ve dilimde bilmediğim dillerin nağmeleri ile hem zihnim hem de bedenim dinlendi.
Gün içinde sıkışan nefesim yerine geldi…

Bu KEP sizi hayata fırlatır


Eskinin üniversite bitiminde fırlatılan kepleri artık anaokulundan itibaren fırlatılmaya başlanır oldu değil mi? Mini mini bedenlere cübbeler, mini mini kafalara kepler.
Şöyle biraz yana yatırılmış, püskülü de yandan sallandırılmış. Arada sırada kayan, bir türlü kafada durmayan, kızların saçlarına tokalanan, geriye sayımla birlikte hep birlikte havaya fırlatılan, eğitim hayatının olmazsa olmazları kepler...
Benim size anlatacağım KEP ise fırlatılan değil, insanı hayatın tam ortasına fırlatan bir KEP.
Nasıl mı?
Diyeyim...
Kadın Ekonomi Platformu Derneği (KEP) 30 Temmuz 2012 yılında Türk kadını ve gençlerine ekonomik hayatta daha güçlü durmalarına eğitim ve bilgilendirmelerle destek olmak için farklı meslek grubundan kadınlarla bir araya gelmiş. Girişimci olan ve olmak isteyenleri teşvik eden, bilgilendirmeler ile gelişmelerini sağlayan, ticaret hayatında güçlü durmalarını amaçlayan, ekonomik anlamda da canlanmayı hedefleyen, girişimcilik konusunda bir eksiklik olduğunu fark edip, buradaki eksiği gidermek üzere yola çıkmış bir kurum.
Bu anlamda dernek birçok bilgilendirme toplantıları düzenlemiş, üyeler arası Network oluşturmuş, KOSGEB onayı ile 30 kadına ‘Girişimcilik Eğitimi’ vermiş ve normal istatistiğin (%10) dışına çıkarak 30 kursiyerin 15’i iki ay içerisinde kendi işlerini kurmuş. Şu anda 25'i iş sahibi.
KEP sadece kadınlara değil öğrencilere de önem vermiş. Bu konuda geleceğin meslekleri hakkında paneller düzenleyerek öğrencileri bilgilendirmiş. IBM'den gelen yetkili ile sanal meslekleri de anlatmayı ihmal etmemiş.
****
Sosyal projelerle yol alan KEP, yine sosyal sorumluluk projelerine verdiği önem ve destekle takdir gören Özhan Marketler Zinciri ile başka bir sosyal sorumluluk projesinde yolları kesişmiş.
İki kurum elele vererek hayata tutunmakta zorlanan dezavantajlı kadınlar için meslek edindirmeye yönelik "Altın Kep" projesini hayata geçirmişler.
Özhan Gönüllüleri Topluluğu ve Uçurtma Kreatif’in desteğiyle gerçekleştirilen bu proje kapsamında dezavantajlı kadınların ve gençlerin kariyer sahibi olmalarına katkı sağlanacak.
Projenin tanıtım toplantısında konuşan Özhan Marketler Zinciri Yönetim Kurulu Üyesi Elif Özhan, hayalleri ve hedefleri olan kadınlara toplumumuzun her alanda ihtiyaç duyduğunu söyledi ve proje için herkesi destek vermeye çağırdı. Özhan Marketler Zinciri Reklam ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Ayşen Yılmaz, ekonomik ve sosyal yönden güçlenmeleri ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmeleri için kurum olarak kadınları her alanda desteklediklerini dile getirdi.
Geçit Şube'den başlayan ve tüm şubelerde devam edecek projede, satışa sunulan alışveriş filelerinin geliri, meslek edindirmeye yönelik eğitim mutfağının oluşturulması için kullanılacak.Minik bir not; Özhan Marketler Zinciri WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve Unilever ile birlikte hayata geçirdiği 'Yeşil Nokta' projesi kapsamında aldıkları Yeşil Nokta Diploması ile sürdürülebilirlik, tasarruf ve doğaya saygı anlamında Türkiye'de kendi sektöründe bir ilke imza atmıştı. Özhan bu bilinçle doğaya daha az ayak izi bırakacak şubelerini arttırmakta.
Kadın Ekonomi Platformu Derneği Başkanı Hayal Aydede ise, düzenli aile hayatı olmayan grupların belli bir süre devlet güvencesi altında tutulduktan sonra hayata bırakıldıklarında desteksiz kaldıklarına, böyle bir durumda da toplumun kurallarına uyamadıklarına ve düzenli bir iş bulamazlarsa hayatlarını idame ettirmek için suç sayılan hayat standardında yaşamlarını sürdürdüklerine dikkat çekti.Hayata tutunma iyi niyeti ve uyumluluğu olan kadınların ile gençlerin Altın Kep Projesi kapsamında aşçılık mesleğine yönlendirileceğine değindi ve bu projeye verdikleri destek için Özhan Marketler Zinciri'ne teşekkür etti.
Kadınların güç birliği ile hayata geçen projeler kadını topluma kazandırıp ona bir kimlik vermek için mücadele etmekte.
Toplantıya katılan kadınlar arasında KEP eğitiminden geçmiş, çocuğunu da doğurmuş, işini de kurmuş ve kendi ayakları üzerinde durmuş kadınlar da vardı, onlara eğitim veren öğretmenleri Sevi Yumuk Tonak da.
Katılımın yüksek olduğu toplantının sonunda Karamürsel Sepeti'nden yola çıkılarak projenin kaynağı olan ve özenle süslenmiş filelerden aldık birer tane. Böylece de projeye ilk katkıyı biz sağladık.Filenin genişleyebilir ve uzayabilir hacmi olsa da belli bir kapasitesi var malum. Bu sayede de  her gördüğümüzü değil, ihtiyacımız kadarını almayı öğreniriz belki.
Böylece hem daha az öderiz kesemiz rahat eder, hem poşet tüketimi azalır çevre rahat eder, hem fileyi alanların ödedikleri bedel Aşçılık Okulu'na gider, meslek kazanan insanlar rahat eder...
1 taşla 3 kuş yani...

12 Mart 2015 Perşembe

Bağımsızlığımız, Bayrağımız, Marşımız

Hatırlayın, ilkokulda 5'inci sınıfı bitirme sınavlarında İstiklâl Marşı'nın on kıt'asını ezberlemek zorunluluğu vardı.
Biz ufaklar tatile girmiş okulun bahçesinde oyunlar oynarken, bizden büyüklerin havanın sıcağından camları açık sınıflardan gelen İstiklâl Marşı'nı okuma seslerini dinlerdik hayranlıkla.
Nasıl ezberliyorlardı o kadar uzun bir şiiri?
Son sınıfa gelip de sınavlara girme sırası bize dayanınca anladım o şiirin nasıl ezberlendiğini. Su gibi akıp gitmişti o on kıta.
O zamanlar Osmanlıca eğitimi ilkokula henüz girmediğinden, hoş; girse de fayda etmeyeceğinden pek çok kelimenin anlamını bilmeden, ama yine de büyük bir coşkuyla okuduğumu hatırlıyorum şiirin tamamını.
Okul yılları boyunca Pazartesi sabahları ve Cuma akşamları söylüyorduk marşımızı. Televizyonun kapanışı hep o marş ile yapılıyordu.
Liseye gelip de Edebiyat dersiyle tanışınca tek tek tüm kelimelerin anlamlarını ve şiirin tüm sırlarını anlattı Edebiyat Öğretmenimiz Sinan Kangal bize.
Şiirin seçilişini, marş haline getirilişini, kısacası tarihini de...
Vikipedia'ya danışarak tekrar güncellediğim bilgileri sizlerle de paylaşmak isterim:
Maarif Vekaleti tarafından, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklâl Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenlemiş ve yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştı.

Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur Milletvekili Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi'nin ısrarı üzerine, Ankara'daki Taceddin Dergâhı'nda yazdığı ve İstiklal Harbi'ni verecek olan Türk Ordusu'na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştu.
Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif'in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmişti.
Meclis'te İstiklâl Marşı'nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştu.
İnce bir ayrıntı; Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı'nın Türk Milleti'nin eseri olduğunu beyan etmişti.
Şiirin bestelenmesi için açılan yarışmaya 24 besteci katılmış,1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmişti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştı.
Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre, beste aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştı ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemişti. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin, "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur.
Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklâl Marşı olarak söylenmekte.
1936 yılında ölen şair, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, siyasetçi, İstiklâl Madalyası sahibi Mehmet Akif'in hayat öyküsü Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarını kapsar.
Niye cenazesine resmi katılım olmadı, niye mezarını gençler yaptırdı, niye emekli cüzdanının son sayfasında “600 lira borç” ibaresi yazıyordu sorularını ise tarihçilere sormak lazım...
****
Bir milletin kurtuluş destanına feyz olan marşın kabûlünün 94. yılındayız.
94 yıl öncesinin şartlarında yazılmıştı bu şiir.
Koskoca bir imparatorluk son nefesini vermek üzereyken, ülke toprakları tam bir bataklığa dönüşmüşken ve bu bataklıktan çıkmak için, üç kuruşa satılan vatan topraklarını kanlarıyla, canlarıyla almaya çalışan bir millete yazılmıştı.
O marş ki milletine KORKMA! diyerek korkusuzluğu öğreten...
"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım" derken haksızlığa başkaldıran isyanın gücünü iliklerimize kadar hissetiren...
"Şühreda fışkıracak toprağı sıksan şüheda" derken kanla sulanan toprakları, o topraklara düşen gencecik fidanları gözümüzün önüne getiren...
"Ulusun, korkma" derken halkın hem medeniyet denilen tek dişi kalmış uluyan canavardan korkmaması gerektiğini, hem de ULU'luğunu dikte eden...
"Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın" derken vatan için ölmenin onursuzca yaşamaktan evla olduğunu bir kez daha dillendiren...
"Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli" derken dalgalanan bayrak kadar okunan ezanların da vatanın mihenk taşı olduğunu açık açık beyan eden...
"Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın" derken geleceği görmenin bilgeliği ile olacaklara karşı uyararak, açıkça emir veren...
İşte o marş her nerede okunursa okunsun tüylerimizi diken diken eden,
Ellerimizi iki yanımıza birleştirip, başımızı dikleştiren,
Gözlerimizi buğulandırıp  göğsümüzü iman ve gururla yücelten...

Peki ya 94 yılda neler değişti de marşın dizelerinden ve anlamından bihaber insanlar türedi.
Üstelik onlar bir de başımıza yönetici kesildi...

Ve şimdi sanki bütün o günler yaşanmamış sayılarak, ne marşa, ne şehitlere, ne de Atatürk'e sahip çıkılmayarak, sadece ve sadece Osmanlı'nın ön plana çıkartıldığı ve Kurtuluş Destanı'nın adeta yerden yere vurularak anlamsızlaştırıldığı ve unutturulmak adına ne mümkünse yapıldığı günler...

Sanki Osmanlı'yı yıkan Mustafa Kemal idi.
Sanki o günlerde Osmanlı en parlak çağında refah içinde yaşıyor idi.
Sanki Mustafa Kemal Osmanlı'nın bir askeri değildi.
****
Bu gidişatta bir yanlış var ama nerde?
Ve o yanlış her neredeyse hala daha devam etmekte...
Bir araya gelerek birleşen Çılgın Türkler'in neler yapabileceğini bildikleri için, milleti lime lime doğrayarak, bölüp parçalayarak devam etmekte...

11 Mart 2015 Çarşamba

Savaşın öteki yüzü...

"Son Umut" (The Water Diviner)'u izlediniz mi?
Ya "Uzun Beyaz Bulut Gelibolu"yu okudunuz mu?
Peki ya "Savaş Kimi Vurur?" oyununu duydunuz mu?

Savaşla ilgili çok film izlemiş, çok kitap okumuşsunuzdur.
Çanakkale Savaşıyla ilgili çok destan dinlemişsinizdir.
Bu coğrafyada yaşayıp da Çanakkale'de şehit düşmüş yakını olmayanı bulmak zor değil, değil mi?
Ya; yukarıda bahsettiğim film, kitap ve oyundaki gibi, dünyanın öteki ucu Avustralya'da da aynı öykülerin olduğunu düşünmek nasıl bir şey?
Ait olmadıkları bir savaşta, ait olmadıkları bir memlekette, adeta ait olmadıkları bir zaman diliminde savaşanların arkalarında bıraktıkları kızları olmak, anaları olmak...
Daha doğrusu, dünyanın neresinde olursa olsun, savaşta kadın olmak...
****
"Son Umut" filminde; üç evladını da Çanakkale'ye savaşmaya gönderen Avustralyalı çiftçi Connor'ı, oğullarının ölümünden kocasını sorumlu tutan Connor'ın karısını, kadının çektiği ızdıraba dayanamayıp aklını yitirişini ve hayatına son verişini, karısının ölümünün ardından oğullarını bulmak için Çanakkale'ye gelen Connor'ın hikayesini izledik zaman zaman heyecanla, bazen da gözyaşlarıyla.
Filmin en etkileyici cümlesini, Çanakkale'de ölen oğullarının naaşlarını bulması için Connor'a yardım eden Binbaşı Hasan söyledi.
"Connor'a niye yardım ediyorsun?" diye soranlara verdi cevabı:
"Çünkü oğullarını bulmaya bir tek o geldi"

Buket Uzuner'in "Uzun Beyaz Bulut Gelibolu" kitabında da kıtalararası acı bir bağa sebep olan Çanakkale Savaşı vardır.
2000 yılında Gelibolu’yu ziyarete gelen genç bir Yeni Zelandalı kadın olan Viki'nin, Çanakkale Savaşı gazisi bir Türk’ün aslında kendi büyük dedesi olduğunu, 1985 yılında eceliyle ölen ve Çanakkale'de çok sevilen bu Türk gazisinin aslen bir Anzak askeri olduğu iddia edişini anlatır roman.

"Savaş Kimi Vurur?" oyununda anlatılan ise; henüz o daha çok küçükken Çanakkale'ye savaşmaya giden babasının hasretiyle yanıp tutuşan, kendisini bırakıp gittiği ve öldüğü için sürekli babasını suçlayan, yine de her yıl Çanakkale'ye gelerek babasını anan 'yaşı kemale ermiş' yaşayan bir kız çocuğu ile, erkeklerini Çanakkale'de yitirmiş, vatan için yaptıkları kahramanlıklarla 'isimsiz kahramanlar' olarak anılan ölü kadınların acılı öyküleriydi.
Oyunda söylendiği gibi, 'Asker olup giden, ağıt olup dönen' hayatlarının erkekleri için yanıyordu her iki tarafın da yürekleri.

Oyun boyu bir kez daha gördük ki;
Cephede savaşan hep erkeklerdir, arkada kalıp hayatla savaşanlarsa hep kadın.
Erkek cephede vurulur, savaş ise en çok kadını vurur.
Bir çocuğa savaşı anlatamazsınız, onun tek gerçeği sadece babasının yokluğudur.
****
Bursa Soroptimist Kulübü üyesi Zerrin Tığlıoğlu’nun yazdığı "Savaş Kimi Vurur" oyunu Bursa ve Uludağ Soroptimist Kulüpleri Tiyatro topluluğu tarafından, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısı ile Tayyare Kültür Merkezi'nde oynandı.
Oyunun yönetmenliğini Bursa Soroptimist Kulübü’nün Başkanı, emekli AVP Devlet Tiyatrosu Müdürü ve Devlet Sanatçısı Feyha Çelenk yapmış.
Tamamen amatör olan oyuncular mesleklerinde başarının zirvesinde olup sanata gönül vermiş olan iki kulübün üyelerinden oluşmuş.
Soroptimistlerin Yeşim Tekstil ile birlikte yürüttükleri "Kelebeğin Dünyası" projesi kapsamında Yeşim Tekstil kadın çalışanları da davetliydi oyuna.
Yeşim Tekstil Kurumsal İletişim Müdürü Dilek Cesur, oyunun sonunda her iki kulübün oyuncularına da ayrı ayrı teşekkür ederek oyunun yönetmeni Feyha Çelenk’e bir teşekkür plaketi takdim etti.
Oyunun başlangıcında kısa bir konuşma yapan Feyha Çelenk; "Bu oyun tüm şehitlerimiz için" derken gözyaşlarını tutamamıştı. Plaket takdimi esnasında da aynı duygusallık yaşandı...

Savaş ve Barış üzerine yazılarım:
İşte benim köklerim / 9 Ekim 2010
8 bin 372! / 11 Temmuz 2011
Senin oğlun şehit oldu mu?
 / 19 Ekim 2011
Geçmiş zaman olur ki… 24 Kasım 2011
Savaşmaktan Değil, Savaştan Korkarım… 9 Ekim 2012
Dümdüz de etseniz… / 20 Kasım 2012
Ya siz neredeydiniz? / 26 Şubat 2013
Bursa’dan Bosna’ya uzansın eller
 / 7 Mart 2013
Siz savaşı ne zannediyorsunuz? / 14 Mayıs 2013
Senden korkuyorum! / 11 Eylül 2013
Ölerek Kazanıldı Bu Zafer! / 22 Mart 2014
Bu savaşı onlar çıkartmadı…
 / 20 Haziran 2014
Sadece barış için savaşalım… / 30 Ağustos 2014
Sarıkamış’ta Donmak! / 5 Ocak 2015
Hocalı’ya Giden Yol’a taş döşeyenler…
 / 28 Şubat 2015
Savaşın öteki yüzü… / 11 Mart 2015
Bilemedim, seçemedim… / 22 Ağustos 2015
Onlar mı? Onlar Suriyeli… / 15 Eylül 2015
İniltileri duymuyor musunuz?
 / 7 Aralık 2015
Tabutlar geçiyor yükle yürekle / 15 Mart 2016
Gözleri sonuna kadar hayata açık / 2 Mart 2018
Ne Konuştuğumuzun Farkında Mıyız? / 18 Temmuz 2019
Kardeş de bir yere kadar…
 / 28 Temmuz 2019

Tiyatro Yazılarım:
Ha Romalı, Ha Aromalı / 29 Eylül 2013
Savaşın öteki yüzü / 11 Mart 2015
Babaanneler unutmasın / 11 Mart 2016
Kadının Peşinde Şiir / 16 Mart 2018
Sahnedeyiz, İnmeyiz / 27 Mart 2018
Aşk mı, Kalori mi? / 25 Şubat 2019
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
Aşk Varsa Sanat Var / 21 Mart 2019
Bir Dünya Tiyatro / 29 Mart 2019
Hora Hora Barışa / 20 Haziran 2019

Çanakkale Zaferi Üzerine:
Savaşın öteki yüzü / 11 Mart 2015
Ben ikna olmadım! / 26 Nisan 2016
Anlat Atam, Sen Anlat! / 18 Mart 2022