1 Haziran 2016 Çarşamba

1. Robot Kaynakları Zirvesi ne zaman abi?

Geçen yıl PERYÖN Güney Marmara Şubesi tarafından düzenlenen 13. İnsan Kaynakları Zirvesi'nde "İnsanca" bakmıştık iş dünyasına. 
Bu yıl 14.'sü düzenlenen zirvede ise kuyuya düşmüş ve çırpınan bir kurbağanın gözünden görünen gökyüzü ile dünyayı içinde sıkıştığı hayattan ibaret sayan insanlar için düzenlenmişti zirve.  

Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi'nde, 26-27 Mayıs tarihlerinde düzenlenen 14. İnsan Kaynakları Zirvesi'nin açılış konuşmasını yapan PERYÖN Güney Marmara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Levent Özçengel, sınırların her geçen gün ortadan kalktığı dünyada her insan için olduğu gibi iş insanları için de hep bir gelişim ve sürekli öğrenme sürecinin öne çıktığını, ‘Yaşam boyu öğrenme’ felsefesine inanan insanların gelecek yolculuğuna devam ettiğini, Türkiye İnsan Yönetimi Derneği (PERYÖN) Güney Marmara Şubesi olarak her fırsatta ‘önce insan’ dediklerini, iş dünyası ve İK profesyonellerini tek çatı altında toplayarak sınırları ortadan kaldırmayı hedeflediklerini söyledi konuşmasında.
"Biliyoruz ki gökyüzü sonsuz ve yıldızlara dokunmak için kuyudan yukarıya çıkma cesaretimiz fazlasıyla var. Hazır mısınız gökyüzünün sonsuz ve muhteşem renklerini görmeye?" diyerek nihayetlendirdiği konuşmasında, "öğretim, deneyimler, öğretiler, gelenekler ve kurallar" ile şekillendirdiğimiz dünyada, gökyüzünün bütününü kaçırarak, aslında sadece küçücük bir kısmı ile yetindiğimizi ama yetinmememiz gerektiğini vurguluyordu.
Gökyüzünün ufak bir parçası ile gerçek gökyüzünün enginliğini gözler önüne sermekti zirvenin amacı.
Biz ne yapıyorduk, dünya ne yapıyordu, biz nereye gidiyorduk, dünya nereye gidiyordu, bu gidişat içerisinde "insan kaynağı" nerede duruyordu?
Bu kaynak yerinde mi sayıyordu, yoksa kendini ABD Plazalarında yaşıyor mı sanıyordu?
Zirveye katılan tanınmış konuklar yaptıkları sunumlarda dijitalleşen dünyayla karşı karşıya kalan insanın insanlığını kaybetmemesini vurgularken, zirveye kendi çalışmalarını tanıtmak amacıyla katılan konuk firmalar İnsan Kaynakları Fuarı'na benzeyen zirvede stant açmış ve icatlarını sıralıyorlardı.

* Yeni Dünya Yeni Kurallar
Zirve; sunucu Fulya Akbuga'nın Gazeteci, Yazar ve TV Programcısı Serdar Kuzuloğlu'nun sahneye davet etmesiyle başladı.
Bir sosyal medya uzmanı olan Kuzuloğlu "Başarı" üzerine kurgulanan yeni dünyada 'başarı'nın ne olduğunu sorguladı. Sevdiğin işi kendi halinde yapmak mı, başarılı olduğun işi sevmesen de yapmak mı, her ne olursa olsun çok para kazanmak mı?
Yoksa sevdiğin işi yaptığın ve dolayısıyla başarılı olduğun için çok para kazanmak mı? Yani "denge"yi tutturmak mı?
Ön yargılardan kurtulup, değişime ayak diremeyi bırakıp, suyun akışıyla yol almalıydı insan. Bu arada da dijital dünyanın esiri olmamalıydı. Kendini Navigasyon cihazlarına teslim edip beynini devre dışı bırakmamalıydı mesela. Yoksa 200 metre uzaklıktaki hedefine 2 bin km yol giderek ancak ulaşabilirdi. Ya da suyun dibine çakılabilirdi.
Para, çok pahalı ve yönetilmesi çok zor bir kozdu. İşin içine para girdiği zaman her şey değişebiliyordu.
Başarı ile tecrübe birbirine karıştırılmamalıydı. Araştırmalar gösteriyordu ki, bir iş yerindeki başarısı en düşük insan en tecrübeli insandı. Bir işte en başarılı insan işe en son giren insandı. Kurumlar çoğunlukla en büyük kaynaklarını kendilerine hiçbir fayda sağlamayan insanlara aktarıyorlardı. 
Geçen yılın zirvesini anlatırken "X, Y ve Z'nin değerlerini bulunuz" başlığını kullanmıştım. 
"X, Y, Z kuşağı diye bir şey yok, sadece teknolojiyi kullanan insan ve teknolojiyi kullanmayan insan var artık" diyerek kuşak sınıflandırmasını dijitalleşmeye dayandırıyordu Kuzuloğlu.
Kısaca olan şu: "Connected Generations, Disconnected Generations"
Yıllardır rastladığım her yerde kaçırmadan izlediğim Serdar Kuzuloğlu'nun sohbeti yine akıcı ve yine sınırları zorlayıcıydı. Bize de keyifle izlemesi kaldı.

* BiTıkla
Borusan Holding İK Grup Başkanı Semra Akman "Dönüşüm" dedi konuşması boyunca. "Yöneticilerin kendi yapmadıkları işi insan kaynaklarına yaptırmalarını istemiyoruz" dedi. İK olarak sistemi "işi yönetmekten, insanı yönetmeye" çekme niyetinde olduklarını söyledi. 
İnsanı "görmeden" yönetmek için de "Bİdolu" Ticket geliştirmişler. Derdi olan sistemdeki bu etiketleri tıklayarak derdini halledecekmiş. İnsan Kaynakları olarak insanla yüz yüze görüşmeye hacet bırakmamışlar bu uygulamalar ile.
Hani telefondaki mekanik sesin emirlerine uyarak telefonu tuşlaya tuşlaya dert halletmeye çalışırız ya, işte tam da öyle. 
Zaman içinde şirketler sadece üst düzey yöneticilerden oluşacak ve gerekli eleman gerektiği zaman gerektiği kadar kiralanacakmış. (* "Kiralık eleman" İlanları'na hazır olun)
Herkesin zirveye oynadığı bir sistem içerisinde alt kademelerde personel bulmak zorlaşacak zaten bu gidişle. 
Semra Akman'ın teknik detaylardan oluşan konuşması konunun muhatapları için epey verimli olmuştur eminim.

* Yeni dönemde yeni bir zihin lazım bize
Prof.Dr. M.Kemal Kuşçu ve Dr. Çağlayan Aktaş'ın Liderlik Nöropsikolojisi konulu sunumunun özü buydu işte. 
Kemal Kuşçu "Nasıl oluyor da bazıları hayatı daha iyi kotarıyor?" sorusuyla başladı sohbetine. "Çünkü onlar daha samimi ve içten bir halde hedeflerini içselleştiriyorlar. Çünkü onlar daha yumuşak ve çözüm bulucu karşılaşmalar oluşturuyorlar. Çünkü onlar daha otantik duygusal bağlar kuruyorlar." diyerek cevapladı sorusunu.
Hayatta kalmamız, başkalarının eylemlerini, duygularını ve niyetini anlamamızdan geçiyormuş. Bir an için fiziksel şeyleri anladığınızı ama davranışları, niyetleri, duyguları, bilgileri, yönelimleri ve inançları anlamadığınızı düşünün diyor Kuşçu. İşte size "Zihinsel Körlük"...
Çocuğun kendilik algısı karşısındakini içselleştirerek değil, karşısında oluşan kendi resmini içselleştirerek oluşuyormuş. Annesinin yüzünde kendisini okuyormuş. Anne neyse çocuk da o olur değilmiş.

* Şirket ömrünüz kaç yıl?
Eğitim hayatına denizcilik okulunda başlayan, sonrasında Tıp ile buluşan, sonrasına da İK'cı olan Dr. Çağlayan Aktaş, dünyada şirketlerin ömrünün kısalığı ile başladı sunumuna. 8-10 yıl önce yapılmış bir araştırmaya göre, çok büyük ölçekli global şirketlerin ortalama yaşam ömrünün en fazla 16-18 yıl olduğunu söyledi. Daha orta halli şirketlerde ise sayı 6-8 yıla kadar düşüyormuş.
"Erken batan şirketlerin çoğu aşırı kısa vadeli başarıya odaklanıp uzun vadeyi kaçıran şirketler" diyor Aktaş.
Şirketler bu kadar kısa ömürlü olunca liderler de nasıl hayatta kalacakları konusunda epey ter döküyorlar tabii. 
Liderliğin beyindeki etkileri aynalama hücreleri ile yönleniyor. 
Umut verin
Lider olarak umut aşılamanın önemini ve umut kavramının canlılar üzerindeki etkisini bir fare deneyi ile anlatıyor Aktaş. "Suya atılan fareler 4-6 dakika boğulurlar, lakin tam boğulmaya yakın suya bir merdiven uzatarak fareleri kurtarıyorlar, kaçıp kurtulan fareleri tekrar suya atıyorlar, 4-6 dakika yaşaması gereken fareler 72 saate kadar yaşıyorlar." diyor. 72 saat yaşıyorlar, çünkü daha önce merdiven gelmişti... #direnfare
Takdir etmeyi bilin
Çalışanlarınızı en çok ne mutlu eder diye soruluyor yöneticilere, para ve kariyer ile açıyorlar kapıları.
Sizi en çok ne mutlu eder diye soruluyor çalışanlara, takdir edilmek bir numara olarak çıkıyor. Çünkü takdir insanın beynine işlerin yolunda olduğu mesajını veriyor. İkinci sırada ise 'dahil edilmek' var. Dahil edilen insan kendisini güvende hissediyor.
Dokunun
Ağrıyan yerimize istemsizce dokunuruz hani. Çünkü dokunmak vücuda endorfin salgılatır. Bir lider olarak insanlara sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da dokunun. Eğer çalışanlarınızdan uzak durursanız, çalışanlar bunu tehdit olarak algılar.
Tanıyın
Birbirlerine psikolojik olarak dokunup birbirlerini tanıyan insanlar birbirlerine acı vermekten imtina ediyorlar. 
Adil olun
Aynı işi yapanlara aynı ücreti verip aynı takdiri gösterin.

* Dijital Dönüşüm
Oracle'den İnsan Kaynakları Kıdemli Danışmanı Canan Yıldırım yaptığı sunum ile, Dijital Dönüşüm'ün günlük hayata ve iş hayatına yansımasını şirket olarak nasıl kotardıklarını meslektaşları ile paylaştı.

* Mali'nin annesi
Tiyatro, sinema ve seslendirme sanatçısı olan Betül Arım, hepimizin bildiği gibi Mehmet Ali Alabora'nın annesi olur. Orta yaşı aşmış olmasına rağmen bir genç kız edasıyla yaptığı, ziyadesiye enerjik, sunumda Yaşama Sanatı'ndan bahsetti Arım. Kişisel gelişim ve yaşam koçluğu üzerine yapılmış çalışmalardan derlenmiş bir buket idi sunumun özü. Tiyatro sahnesinde Shakespeare'den bir oyun sergiliyor hissine kapıldığım için olsa gerek, Arım'ın samimiyet derecesini pek yakalayamadım ve sunumdan beklediğim hazzı alamadım. 

* Büyük Data'ya Gelene Kadar
Zirvenin ikinci gününde, günün üçüncü konuşmacısı Kariyer.net Genel Müdürü Yusuf Azoz'du. Dijitalleşen dünyada iş dünyasının bu dijitalleşme ile olan yolculuğunda neler yapılması gerektiğini anlattı Azoz. Neredeyse "Doğuştan dijital" bir nesilden gelen Azoz, "Dijital usta olan firmalar teknolojiyi rakiplerinden çok daha iyi kullanan ve yüksek fayda sağlayan firmalardır." cümlesiyle şirketlerin dijital dünyada var olmasının olmazsa olmazlığını vurguladı. 
* İletişim yoksa liderlik yok
Kim mi söylüyor bunu, elbette ki sunumu dört gözle beklenen İletişim koçu, Eğitimci ve Gazeteci Dr. Sedef Kabaş söylüyor. Ses tonundan giysi seçimine, beden dilinden saç tuvaletine kadar her bir santimetre karesinden denge yayılan Kabaş'ın sunumu duruşuyla aynı paraleldeydi. Söylediği her şey önce kendi üzerine giyilmişti. Verdiği tüm tarifler en canlı haliyle denenmişti. Sunum lezizdi. 
Zaten "Hareketleriniz sözlerinizden daha yüksek sesle konuşur" dememiş miydi?
Eğitimci yanının ağır basması nedeniyle kendimi sınıfta ders dinliyormuşum gibi hissetsem de, ders epey güzeldi...
* Örgütsel Travma
Bilgi Üniversitesi'nden Yrd.Doç.Dr. İdil Işık, Denizbank'tan Burak Bozkaya ve Vodafone'dan Mustafa Komut'un sunumları şirketin bir kriz ile karşılaştığı anda o krizle nasıl baş edebileceği üzerine idi. Hepsi de karşılaştıkları krizlerden örnekler vererek, kriz karşısında geliştirdikleri yöntemleri dinleyenler ile paylaştılar.
* Fark Yaratan İnsan
14. İnsan Kaynakları Zirvesi'nin son konuğu, "Fark Yaratan bir İnsan" olarak Ali Poyrazoğlu oldu. Sahneye çıkmadan önce fotoğraf çekilmemesini ve kayıt yapılmamasını istediği için sunumunun sonunda birkaç fotoğraf aldım sadece. 
Tüm cihazları kapatarak kendimi Ali Poyrazoğlu'nun sözlerine teslim ettim.
Bilgi dağarcığı ve bu bilgileri aktarışı ile herkesi kendisine hayran bırakan "komik adam", ara sıra kendisini izleyen İK'cılara şakacıktan da olsa hafiften "giydirdi".
Söyledikleri insan olmak üzerineydi hep. Haksız da değildi. Dijitalleşen dünyada hedefe kitlenip, başarılı liderler yaratmaya çalışılırken İNSAN, unutulmaması gereken tek şeydi. 
****
İnsan Kaynakları dendiğinde, kısacası "kaynak" dendiğinde bitmez tükenmez bir kaynak geliyor benim aklıma. İstendiği gibi kullanılan, beğenilmezse atılan ve yerine yenisi konulan, adeta yer altından fışkıran sonsuz bir kaynak.
İnsan Kıymetleri demek lazım belki de artık. 
İnsana kıymet vermek lazım. 
İnsanın her şeyini bilmemek lazım, her şeyini didiklememek lazım, her şeyini sorgulamamak lazım.
İnsanları biraz kendi haline bırakmak lazım.
Sunumları Plaza dili ile yapmamak lazım. Güzel Türkçemizi Plaza diline kurban etmemek lazım.
****
Zirve'nin sonunda Başkan Levent Özçengel ile konuşurken "Yazının başlığı hazır" dedim. 
Eve döndüğümde karşılaştığım bir haberle de başlığın ne kadar yerinde bir başlık olduğunu teyit ettim:

Çin'de ABD merkezli teknoloji vei Apple ve Güney Koreli Samsung'a malzeme sağlayan Foxconn, çalışan sayısını 110 binden 50 bine düşürdü. 
Çin'de yayın yapan China Morning Post'a konuşan hükümet yetkilisi Xu Yulian, yaptığı açıklamada ülkede pek çok şirketin Foxconn'un izinden gitmeye hazırlandığını belirtti.  
Geçtiğimiz aylarda dünyadaki iş gücünün yüzde 65'ine sahip 15 ülkede yapılan bir araştırmada yapay zeka teknolojisinin gelişmesiyle 2020 yılına kadar 5 milyon kişinin işini kaybedebileceği belirtilmişti. 
Kaynak: NTV 

Üretimde robotlaşmanın kaçınılmaz olduğu artık gün gibi ortada. 
İnsanları robotlaştırmak yerine belki de doğru olan budur. 
Duygu, düşünce ve karar verme gerekliliğinin olmadığı rutin işleri robotlar yapmalıdır.
İnsana da insanca yaşamak kalmalıdır.

O zaman soralım,
1. Robot Kaynakları Zirvesi ne zaman ağabey?

Sosyal Medya ve Dijital Dünya Yazılarım
Teknoloji / 16 Ekim 2010
İnternet Çocukları / 10 Mayıs 2011
Kaset sardı! / 3 Ağustos 2011
Doğuştan Dijitalgillerden misiniz?
 / 7 Nisan 2012
Her çıkışın var inişi / 16 Ekim 2012
Dijital Teşhir Çağı / 19 Ekim 2012
İnternet Çocukları ‘TIK’ladı / 2 Haziran 2013
Star Wars ‘OUT’, Siber Wars ‘IN’ / 28 Eylül 2013
İnterneti değil elektriği yasaklayın, rahatlayın!
 / 17 Ocak 2014
Ey ahali, bir bakın buraya!
 / 30 Ocak 2014
Yasaklara uyalım, uymayanları sallandıralım! / 8 Şubat 2014
Sosyal Medya Çöplüğü / 29 Mart 2015
Örgüden ayakkabı, kumaştan kaporta, ağdan bahçe / 12 Nisan 2015
X, Y ve Z’nin değerlerini bulunuz
 / 24 Mayıs 2015
Facebook Mezarlığı / 22 Temmuz 2015
Duyarsız Duyarlı / 12 Eylül 2015
Takdir alsan ne yazar / 27 Ocak 2016
Like and Share
 / 2 Şubat 2016
Zaytung dükkânı kapatsın! / 3 Mart 2016
Bilişim kaçıyor, hukuk kovalıyor
 / 23 Mart 2016
1. Robot Kaynakları Zirvesi ne zaman abi? / 1 Haziran 2016
Ne çektin be dostum!
 / 3 Haziran 2016
Dış çekim şeysi / 2 Ekim 2016
Çuvaldız Lazım Çuvaldız!
 / 24 Aralık 2016
Ey inananlar, korkmayın!
 / 9 Ocak 2017
İnternetime dokunanı buldum! / 25 Ağustos 2017
Roadster’ı alan Üsküdar’ı geçti / 7 Şubat 2018
Dijitalleşmeye Mecburuz! / 14 Kasım 2018
Bugünün Ötesi Neresi? / 31 Ekim 2018
Öğretmenler, dünya koptu gidiyor! / 22 Kasım 2018
‘Misinformation’larınızı kendinize saklayınız / 2 Aralık 2018
Kozan Demircan ile Geçmişten Geleceğe / 13 Aralık 2018
ZOOM’dan ZONK’a / 13 Mayıs 2020
Eyyy Sosyal Medya! / 2 Temmuz 2020

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Karacabeyliyim ben

Ünzile dünyanın köyün sınırında bittiğine inanır ve köyün en son çitine gitmeye korkar ya; öyle olur işte insan büyürken.
Kendisinden öncesini bilmez. Her şeyi kendisiyle var olmuş zanneder.
Zaman geçmeye başladıkça büyür dünyası da. Kapı önünden sokağa, sokaktan mahalleye, mahalleden diğer mahalleye, diğer şehirlere, hatta diğer ülkelere uzanır hayat yolculuğu.
Okuyarak öğrenir, izleyerek öğrenir, dinleyerek öğrenir. Öğrenir ki, dünyanın tarihi öyle böyle değil, çok eskidir.
Yaşadığı şehrin tarihine merak sarar sonra.
Kimler basmıştır bu sokaklara kendisinden önce, kimler oturmuştur bu evlerde, ne hayatlar, ne anılar gizlenmiştir kapı arkalarına, kim bilir neler yaşanmıştır çatı altlarında...
Neşeli çocuk çığlıkları asılıdır geçmiş zamanlarda, büyüyüp gitmiştir o çocukların bazıları, bazıları ise kalıp kök salmışlardır doğdukları topraklara.
Bazen de yeni fidanlar vermesin diye kökler yerinden sökülüp atılmış, sürgünler acımasızca budanmıştır. Atıldıkları yerde yeniden tutunup dallanıp budaklanmaya başlayan hayatlar yeniden can bulmuştur.
Dünya fani değil midir zaten?
Sahibi yoktur işte. 
Sahibi kendisi zannedenlere de, "Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi" deniverir. 
Denir ki kişi kendine gelsin. Sahipliğin sonu yok, bunu iyi bilsin...

Tarih içinde oradan oraya sürüklenen insanlar sebebiyle elden ele geçer şehirler de. Savaşlar, göçler derken kültürler birbirine girer, her geçen geçtiği yerde iz eder.
Yeni gelen bazen izleri bazen itinayla korur, bazılarıysa hoyratça  siler.
Giden bazen giderken yakıp yıkar, bazen öylece bırakır kaçar...
Bursa Almira Otel'de düzenlenen toplantıda Karacabey Belediye Başkanı Ali Özkan, Avrupa'nın 11’inci, Türkiye'nin de tek leylek köyü olan Eski Karaağaç Köyü’nde, leyleklerin yaşam alanlarının korunup geliştirilmesi, leylek yuvaları ile sayılarının artırılması, çevresel etmenlerden kaynaklı leylek ölümlerinin azaltılması, 7’den 70’e tüm kesimlere yönelik leylek bilincinin sağlanması ve bölgedeki turizm faaliyetlerinin canlandırılması amacıyla hazırlanan ‘Leylek Master Planı’nı, dolayısıyla da Karacabey'i anlatıyordu. 
Benim aklımdan ise Karacabey'in gelmişi geçmişi adeta resmigeçit yapıyordu.

"Leyleği Havada Gördük" teması ile hazırlanan planı ve Karacabey için yaptıkları çalışmalarda 3T vizyonunu (Tarım, Turizm, Teknoloji) esas aldıklarını, proje kapsamında, sadece Leylek Köyleri Birliği ağı üzerinden 32 bin turistin ilçeye çekilmesini hedeflediklerini söylüyordu Özkan, ben tarihin derinliklerinden geri gelemiyordum.

Mavi Yelekli Yarim
Okul zamanında eski adının Bizans döneminden kalma Mihaliç olduğunu öğrendiğimiz şehrimizin tarihi çok daha eskilere dayanmaktaydı aslında.
Bizim bildiğimiz; Kurtuluş Savaşı esnasında temmuz 1920'de Karacabey'i işgal eden Yunan askerinin, Mustafa Kemal kuvvetlerinin Karacabey'e yaklaştığını duymaları üzerine geri çekilmeye başlayışı ve çekilen birliklerin ardından gelen İntikam alayının Karacabey'i ateşe verişi, 14 Eylül 1922'de ise şehrin Türk kuvvetleri tarafından geri alınışı.
İşgal altında geçen bu iki senenin Yunan zulmü altında nasıl yaşanmış olabileceğini tahmin edersiniz. 
Yunan'ın Karacabey'i terk ederken arkasında bıraktıklarını, daha doğrusu bırakmadıklarını ise tahmin edemezsiniz. Bu çekilme esnasında Bursa kazaları içerisinde en büyük kıyım Karacabey ve köylerinde gerçekleşmiştir. Karacabey, bir ev hariç, tümden yakılmıştır.
Anneannemin Selanik/Serez'den kaçışlarıyla başlayan hayatının, yerleştikleri Karacabey'in işgali ile daha da yıkılışını, sonrasında yeniden toparlanışını anlattığı sesi hâlâ kulağımda. O anlatışlarda onunla birlikte an be an tüm o kaçışları, tüm o acıları yaşadım ben de.

Böyle büyük bir travma yaşamış bir şehrin kendine gelmesi çok uzun sürmüş olmalı. Belki de o yüzden Bursa'ya 40-45 dakikalık mesafede olan Karacabey hep içine kapalı bir hayat yaşadı yıllarca. 
Şimdi anladığım o ki; Karacabey, eski yaraların sarılmasıyla ve yeni gelen nesillerin değişen dünyaya açılma arzusuyla değerlerini gün yüzüne çıkartmaya ve artık sesini duyurmaya çalışıyor. 

Zaten Karacabey'in içinde yakılıp yıkılmış dahi olsa hep köklü bir tarih vardı.
* 1300 yılında Çiftlikat-ı Hümayun adı ile kurulan, 1926 yılında Ziraat Vekâletine devredilerek Karacabey Harası olarak faaliyetlerde bulunan, 1984 yılından itibaren ise TİGEM bünyesinde faaliyetlerini sürdüren, yarış atı yetiştiriciliğinin yapıldığı Karacabey Harası at yetiştiriciliğine imzasını atmıştı. (70'li yıllarda Hara bizim için farklı medeniyetten insanların yaşadığı adeta bir rüya alemiydi)
* Karacabey Harası'nda Kangal (Karabaş) ve Akbaş( Karbeyaz) ırkı çoban köpeklerinin yetiştiriciliğine 1992 yılında başlanmıştı.
* Yine 4.996 dekarlık bir alan üzerine kurulmuş olan, yarış atı yetiştiriciliğinin yapıldığı ve atların barındırıldığı Türkiye Jokey Kulübü (TJK) Karacabey Pansiyon Harası 1 Mart 2001 tarihinden itibaren hizmet veriyordu. (Bursa'dan Mustafakemalpaşa'ya giderken solunuzda gördüğünüz, içinde atların otladığı devasa alan)
* Yeşil ile mavinin birleştiği, uçsuz bucaksız görünen sahiliyle ve eşsiz kumuyla Yeniköy-Boğaz gibi bir güzelliğe sahipti. (Havasına suyuna... Fakat niyedir o toz toprak içindeki dağınık yapılaşma.)
* Eski Bursa-Karacabey yolu üzerinde, Uluabat Gölü'nün hemen kıyısında tarihi bir kervansaray olan ve şimdilerde hayata kazandırılma çalışmaları içinde bulunan Issız Han'ın otel olarak hizmete açılması çok cazipti.. 
* Eskiden Karacabey'in kuzey yönündeki en uç noktası sayılan tepede, Abdullah oğlu Dayı Karaca Bey tarafından imaret olarak yapılması emredilen, Karacabey Bin Abdullah tarafından 1446 tarihinde yaptırılmaya başlanan, ancak Karacabey 1456 yılında katıldığı Belgrad Savaşında şehit düşünce ailesi tarafından 1457’de tamamlatılan İmaret Camii mevcut idi. (Ki ilçenin adı da buradan gelir.)
* Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağının Yeniköy yakınlarında Marmara Denizi ile buluştuğu noktada oluşan; göl, bataklık, kumul ve subasar orman ekosistemlerinden oluşan Kocaçay Deltası, bu deltada yer alan Karacabey Longozu ve longozda yaşayan bitki ve hayvan, özellikle de kuş çeşitliliği Alper Tüydeş'in gayretleriyle dünyayla buluşma yolundaydı.
* Bu arada yörüklerin doğaya saldığı Orta Asya kökenli yaban atlar da yaklaşık 100 yıldır Longoz'da özgürce yaşamaktaydı.
* 1428 yılında Karacabey’de dünyaya gelen, İstanbul'un fethi sırasında Doğu Roma (Bizans) surlarına ilk sancağı diken ve İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilişinin simgesi olan Ulubatlı Hasan tarihte hak ettiği yeri almıştı.
* Uluabat Gölü dünya üzerinde sadece 40 gölün sahip olduğu "Yaşayan Göl" (Living Lakes) unvanına sahip ülkemizdeki tek göl idi. 
* 1994 yılında Türkiye’nin dört bir noktasındaki sokaklarda oynatılan ayıların toplatılması için başlatılan "Libearty-Türk Ayı Projesi" kapsamında,1996 yılında Karacabey-Ovakorusu sahasında 4.5 hektarlık bir alanda kurulan Türkiye'nin tek ayı barınağı Karacabey'de idi.
* Nesli tehlike altında olan yabani hayvan ve bitki türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) ve 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’na göre, ticareti yasak olan hayvanların geçici süre ile tedavi ve rehabilitasyonu amacı ile Celal Acar Yaban Hayatı Kurtarma Merkezi kurulmuştu. Bu tesis ülkemizde bu amaçlı yapılan tek tesis. Dünyada ise birkaç örneği bulunmakta.
* Tarım deyince Karacabey Ovası'nı bilmeyen yoktur. Ben bildim bileli ovamız için Türkiye'nin tahıl ambarı denilir. Soğanı, buğdayı, karpuzu, domatesi, bezelyesi, ayçiçeği, eskilerden çeltiği, şimdilerde zeytini... (İmara açılarak binalaşmasın ama bu verimli araziler. Bakın Karadağ karşıda bomboş duruyor. Her ne yapılacaksa oraya yapılsın)
* Süt ve süt ürünlerinde de açık ara önde giden Karacabey'in Mihaliç (kelle) peyniri ve höşmerimi ise bizim için vazgeçilmezdir.
Unuttuğum değerleri mazur görün lütfen ve onları da listeye siz ekleyiverin...
"Leylek leylek havada......" tekerlemesiyle de esas konumuz olan Leylek Master Planı'na tekrar dönelim. 

Neden bu master planını yaptık?
"1. Avrupa Leylek Köyleri Birliği Ağına Türkiye‘den seçilen tek köy olan Eski Karaağaç Köyü’ne ilişkin hazırlanan leylek master planı, leyleklerin ölüm, yaralanma gibi sıkıntılar yaşamadan, köyde bulundukları zaman süresince daha rahat bir yaşam sürmeleri adına gerekli tüm hazırlıkların yapılmasının yanı sıra; Uluabat Gölü’ndeki balık nüfusunun arttırılması ile leylek sevgisi ve bilincinin toplum nezdinde yaygınlaştırılması için gereken planlamaları kapsamaktadır.
2. Leylek tüm kültürlerde baharın simgesi olarak bilinen bir kuştur. Göçleri de ilgi ile takip edilmektedir. Aynı zamanda doğa tutkunları için de önemli bir simgedir. Bu nedenle bizler de Leylek Köyü olma avantajını burada kullanarak üyesi olduğumuz EURONATUR ve diğer kuruluşlardan sağlanacak tanıtım desteği ile doğal bir turizm destinasyonu oluşturmak."  diyor Ali Özkan.
(Proje kapsamında şimdiden AB fonlarına yönelik bir çalışma yapılmış ve dönüşüm için önemli miktarda fon talep edilmiş.)
Bunun için hem Eskikaraağaç’ta çevre düzenleniyor. Kablolar yer altına alınıyor, ilaçlama yapan çiftçiler leyleklere zarar vermemeleri için uyarılıyor. Festival için Eskikaraağaç’ta göl kenarında 1300 metrelik yürüyüş yolu yapılıyor. Sahile çay bahçeleri kazandırılıyor. Bungalovlar hazır. 
Bir de; Eskikaraağaç’ta göçte hastalanan leylekler için Osmanlı döneminde olduğu gibi Gurabahane-i Laklakan adıyla hastane yapılacakmış.

Hedef:
Karacabey'i markalaştırarak, sadece turizm alanında 3 yıllık 24 milyon turizm geliri elde etmek.
Fotoğrafçıları, sporcuları ve ekoturizm severleri de ağırlamak istiyor Karacabey.
Geçtiğimiz yıl bisikletçisinden fotoğrafçısına, Tramem ve yaz dil kamplarından Naturel Fest'e kadar yaklaşık bin üç yüz kişiyi ağırlamış.

Yazar der ki;
Bursa'dan Karacabey'e baktığımda,
* Çocukluğumda kırık dökük taşları üzerinde fotoğrafım olan İmaret Camisi şu anda pırıl pırıl görünüyor.
* Geçtiğimiz yıllarda yapılan yenileme çalışmaları esnasında bir yangın atlatan Ulu Cami yenilenen haliyle hizmete açık.
* Yollarda parke taşından çok araç var ve park edecek tek bir boş sokak dahi yok. Otoparklar talep görmüyor mu, yoksa yeterli mi olmuyor?
* Atatürk Parkı'nın giriş kapısını bulmak niçin o kadar zor?
* 'Tarım AVM'si fikrini hoş buldum.
* Belediye binasının eski halini daha hoş bulurdum.
* Bir sinema salonu, bir konser salonu, bir kültür merkezimiz var mı? Geçenlerde eski sinema salonunda konser izledim.
* Gelmesini istediğimiz kadar turist gelirse onları layıkıyla ağırlayabilecek kapasiteye sahip miyiz? Bu iş çağırmaya benzemez, bakarsınız geliverirler...
* Esnaf hâlâ kapı önlerine sandalye atıp sigara tüttürerek gelen geçeni izliyor mu? Karacabey kadınları bu durumdan ziyadesiyle rahatsız iken gelen turiste bu durumu nasıl anlatacağız?
* Turist dediğin yolunacak kaz ya da Mars'tan gelmiş uzaylı muamelesi görürse, "1" kez gelir. Karacabey de "1" kez kazanır.
* Eskikaraağaç Mahallesi halkı turiste hazır mı? Mahallelinin gelenlerden beklentisi ne? Malum, komşu mahalle olan Gölyazı Mahallesi bu anlamda negatif bir örnek.
* Karacabey'in günceli yakalaması adına Başkanın ve ekibinin yaptıkları çalışmalar siyasî taraf gözetmeksizin desteklenmeli.
* Karacabey'in eksiği gediği ile ilgili şikâyet ve öneriler belediye tarafından yine siyasî taraf gözetilmeksizin değerlendirilmeli.

Karacabeyliyim ben
Karacabey'den çıkalı 26 sene olsa da her zaman Karacabeyliyim ben. 
O yüzden sorularım ne siyasidir, ne hizmetleri sorgulamak, ne eksikleri alkışlamak, ne de yapılan güzel işlere köstek olmak içindir.
Sadece, hedeflenen projede beklenen turistin şehrimizden memnun ayrılmasını sağlamak, Karacabey olarak kazanmak, Karacabey'e değer katmak ve geleceğe iz bırakmak içindir.
Masumiyet bir kere elden gitti mi bir daha geri gelmiyor ne yazık ki.
İnsan bazen kazanırken kaybediyor.
O yüzdendir ki adımlar sağlam atılmalı, sonradan pişman olmamalı...

DAVET
"Leylek gördüm saçım uzasın" diyerek 4 Haziran 2016 Cumartesi günü Eskikaraağaç Köyü'nde Uluslararası 12. Leylek Festivali'nin yapılacağını söylemeden geçmeyelim ve herkesi 'leylek görmek için' festivale davet edelim.

Yazıdaki Longoz ve leylek fotoğrafları Alper Tüydeş çekimidir.