27 Eylül 2022 Salı

Erkeğinki Mübarek, Kadınınki İhanet!

Bu bayrak var ya bu bayrak, "Saçını gösterme, ört!" diyenlere karşı saçını keserek ve "Saç yoksa günah yok!" diyerek dazlak gezen kadınların, sokaklarda daha özgür dolaşabilmek adına erkek kılığına giren kadınların, topluma kurulan baskıdan boğulan kadın erkek herkesin bayrağı.
Tutam tutam saçtan yapılmış, yılgınlığın, bıkkınlığın, yorgunluğun, başkaldırının, tel tel isyanın bayrağı. 
Bu bayrak, İran'da Mahsa Amini'nin şüpheli ölümü ile başlayan olayların simgesi olan bayrak.

Neden onların saçıyla kimsenin zoru yok? 
Gelin şimdi İran'dan çıkalım ve biraz uzayda dolaşalım.
330 milyon dolarlık projeyle gerçekleştirilen ve 24 Kasım 2021'de SpaceX'in "Falcon 9 Block 5" roketiyle uzaya fırlatılan uzay sondası "Yönlendirme Testi - Double Asteroid Redirection Test" / DART'ın görevi, Dünya yörüngesine yakın hareket eden, (dünyadan yaklaşık 11 milyon kilometre uzakta), ancak herhangi bir tehlike oluşturmayan bir asteroide kasıtlı çarparak dönüş hızını ve hareket yönünü değiştirmekti. Böylelikle, ilerleyen zamanlarda dünya için tehdit oluşturabilecek asteroidlerin dünyaya çarpması engellenebilir miydi, o görülecekti.
Dydmos isimli daha büyük bir asteroidin etrafında 11 saat 55 dakikada dönen Dimorphos'un çarpışma sonunda yavaşlayarak, büyük asteroide daha da yakınlaşması ve kendi yörüngesinden 10 dakika uzaklaşması planlanıyordu.
DART dün gece, otonom konumda kilitlendiği çift asteroidin Dimorphos isimli küçük olan (yaklaşık 170 metre çapındaki) parçasını, yörüngesinden saptırmak için asteroide yaklaşık 24 bin kilometre hızla çarparak, saatte yaklaşık 23 bin kilometre hızla itti. (26 Eylül 2022 - Universal Time Coordinate / UTC - 23:16)
Çarpmayı son anına kadar çarpan uzay aracı üzerindeki kameradan canlı canlı izledik. Uçağın iniş anındaki gibi yere gittikçe yaklaştık, yaklaştık, asteroid üzerindeki taşları ve kayaları açık seçik gördük ve sonra BUM! 
Uzay aracından gelen yayın kesildi.
Çarpan uzay aracının arkasında, bu çarpmayı dışarıda bir kameradan izlemek ve çarpmanın oluşturduğu krateri görebilmek için DART aracılığıyla taşınan ve birkaç gün önce uzaya bırakılan 14 kilogramlık, İtalya yapımı LiciaCube adlı nano uydu vardı.
Şimdi yeryüzündeki teleskoplardan ve uzaydaki Hubble ve Webb teleskopları ile LiciaCube'den gelecek verileri merakla bekleyeceğiz.

ABD Gezegen Topluluğu, DART'ın asteroit saptırma yöntemlerinin test edildiği ilk gezegen savunma görevi olduğunu söyledi.
DART projesinde büyük bir ekip çalışmış. Başarılı çarpma sonrası ekranlara ekibin sevinci yansıyor. Yıllardır görmeye alışkın olduğum ve bana hiç garip gelmeyen ekipteki kadınlara bu kez algıda seçicilikten olsa gerek, daha bir dikkat ediyorum. 
Ekipte yer alan isimleri merak edip sorguluyorum; ilk anda Betsy, Nancy, Elena, Cristina, Angela, Cindy, Joan, Lindley, Lisa, Wendy, Gabriele, Elisabeta, Cecily gibi kadın isimleri gözüme çarpıyor.
Çarpma anını kameralar önünde yorumlayan Dr. Betsy Congoon saçlarını toplamış, Dr. Nancy Chabot sapsarı ve uzun saçlarını omuzlarından aşağıya salmış, Lisa Wu da diğerleri gibi koyu ve düz saçları omuzlarında, yüzünde büyük bir gülümseme, gözleri ışıl ışıl, büyük bir heyecanla ve sevinçle konuşuyor; hepsinin yüzünden yıllardır emek verdikleri projenin çarpma kısmının başarıyla gerçekleşmiş olmasının haklı gururu yansıyor.
Onların saçıyla kimsenin zoru yok. Çünkü oradaki sistem kadının saçı üzerinden değil, aklı üzerinden yürüyor. 

Uzaydan NASA'ya, NASA'dan İran'a ışık hızıyla geçelim.
Türbanıma özgürlük diyerek pankart açıp eylem yapan gencecik kızlarımız türban takabilmenin, yani daha çok sınırlanmanın peşindeyken, İran'daki kadınlar açık saçla yaşayabilmenin özgürlüğü için can veriyor. 
1979 yılında İran kendini emperyalist güçlerden koruyabilmek için dünyaya duvarlar örmüş, Şah'ı istedikleri gibi yöneten ve enerji kaynaklarını dilediklerince kullanan dünyaya dur demişti.
İyiydi güzeldi de, gelen yeni rejim dünyayı kadınlara dar etmişti? 
Bir kadının saçı bu kadar mı önemliydi?
Yoksa başı "perdesiz ev gibi açık" bir kadın Şah dönemini mi hatırlatıyordu?
Herkes biliyordu ki devrim din pazarlayarak gelmişti ve erkeğin sakalsız olması gibi kadının saçının telinin görünmesi dinen yasaktı.
Kısacası erkeğin kılı mübarekti, kadınınki ihanet!

Bugünlerde İran'da yine bir şeyler oluyor. 
Sanki yine kadınların saçı kullanılarak yeni bir şeyler kurgulanıyor.
Mollalar saçını açan kadınlara "Beni tahrik ediyorsun, kapan!" diye ültimatom veriyor, saçlarını açanlar ahlak polisi tarafından öldürülüyor, insanlar topluca polislerin üzerine yürüyünce polisler nasıl kaçacağını bilemiyor, 

13 Eylül’de İran’da kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle ahlak polisi tarafından tutuklanan 22 yaşındaki Mahsa Amini gözaltı sırasında komaya girip vefat etmişti.
Mahsa'nın şüpheli ölümünün ardından İran’da kadın-erkek demeden binlerce vatandaş sokağa çıkarak ahlâk polisinin yolsuzluklarına ve kadınlara dayatılan ağır giyim kurallarına karşı çıktı
Protestolara katılmak için açık saçlarını toplayarak yürüdüğünü gördüğümüz Hadis Najafi, kısa bir süre sonra 6 kurşunla boynundan, yüzünden ve kalbinden vurularak öldürüldü!
Protestolarında ölü sayısı 40'ı aştı, Adalet Bakanı 'Hoşgörü göstermeyeceğiz' dedi.
Hoşgörü göstermeyecekleri, Hadis'e saplanan onca kurşun ile ispat edilmişti. 
Lakin ahlâk polislerinden birisi yaptıkları işi, Sanki rehberlik etmek için değil ava gönderiliyoruz.” diyerek anlatıyordu. 
İhtimal ki bu polis 79 devrimini yapan değil, devrimin ardından doğan kuşaktan. 
Ve artık yapmaya zorlandığı şeylere o da inanmıyor…

Polise direnen kadınların yanında, hakim gücün kadına yettiğini, kadının silikleştirildiğini, dünya ülkelerindeki pek çok kadının ise bu eziyeti yaşamayıp, insanca yaşadığını gören erkekler de var. 79 model mollalar eski söylemlerinde ısrar etseler de, 79 model kadın polisler sopalarını özgürlükçü gençlerin üzerine acımasızca sallasalar da, yeni sesleri kesemeyecekler. Büyük şiddet kullanıp belki birkaç yıllığına susturacaklar bu sesleri. Sustursalar da faydasız, o ses yerin altında sessizce büyüyüp, fokur fokur kaynamaya devam edecek ve yine bir gün bir yanardağ gibi patlayacak.
****
Birbirinden yaklaşık 12 bin km uzakta yaşayan kadınların farklılıklarını ve benzerliklerini gördünüz değil mi?
Uzaya araç gönderecek güçte kadınlar ve başına zorla geçirilen örtüyü canı pahasına açacak güçte kadınlar. 
Birbiri ile yan yana evlerde yaşayan, kimisi alabildiğine özgür, kimisi alabildiğine tutsak kadınlar.
Dünyayı koruma derdinde olanlarla, cenneti garantileme derdinde olanların arasında kalmış kadınlar.
Kendi ülkesini cennete çevirmek için bir başkasının ülkesini cehenneme çevirmekten zerrece çekinmeyenlerin bedelini ödeyen kadınlar.

Malum, gelişmemiş ülkelerde bir kadının nasıl yaşayacağına, nasıl giyineceğine, nasıl giyinmeyeceğine hep erkekler karar veriyor. Verdikleri bu kararın başına da kraldan daha kralcı, kendi hemcinsine zulmetmekten haz alan kadınları dikiyor. 
Bu kadar şiddet, bu kadar eziyet niyedir diye kimse sorgulamıyor.
Kimse başını örtmek isteyen örtsün, örtmek istemeyen örtmesin demiyor. 
Kimse bir insanı zorla kapattırmak da zorla açtırmak da akıl kârı değil, bir insanın günlük hayatı bu kadar kısıtlanamaz, koca ülke hapishaneye çevrilemez, özgür irade görmezden gelinemez diye düşünmüyor.
Çünkü düşünmemenin ardında Ortaçağ'dan kalma, 79 model bir kafa yatıyor.
Kim bilir, belki o kafanın arkasında da kendi kadınlarını alabildiğine özgür yaşatan ülkelerin "koca kafaları" yatıyor…

27 Eylül 2022 / C.E.Y. 

21 Eylül 2022 Çarşamba

Had Safhada Saçmalama Dönemi

Gördüğünüz üzere artık saçmalamak serbest bırakıldı. 
Yeni yetme TikTok imamları hayatımıza girdi gireli had safhada saçmalama çağı başladı. Kim daha çok saçmalayacak, bir önceki saçmalamanın üzerine kim çıkacak ve çıtayı yukarıya taşıyacak diye yarışıyorlar besbelli.
Gençlikleri ve tecrübesizlikleri gözlerinden yansıyıp, yeni bitme sakallarından tel tel akarken, oturdukları yerden her konuda fetva veriyorlar.
Din kisvesi arkasına saklanarak ve kendilerini mübarek zat ilan ederek salladıkça sallıyorlar.

"mış mış mış da muş muş muş" tadına sallamalar alafranga tuvaletin içinde duran suda yaşayan şeytandan giriyor, sofraya dişilerle birlikte oturmamak üzerinde şöyle bir dolanıp erkeklerin şort giymesinden çıkıyor.
Hah, bak burada çok haklısınız pek saygıdeğer genç "hoc'efendi" diyorum.
Tepeden tırnağa kapalı kadınların yanlarındaki erkeklerin tiril tiril şortlar içinde efil efil dolaşmaları benim de gıcık olduğum bir mevzu. Yanındaki kadın Allah'ın sıcağında tırnağına kadar kapalıysa sen de kapanacaksın. Yok öyle atletlerle, şortlarla, sandaletlerle gezmek. 
Ötesine de karışmayacaksın. Sen senden mesulsün, benden ve diğerlerinden değil.
Allah'a inanıyorsan kendini Allah'a şirk koşup başkaları hakkında karar verip ceza uygulamayacaksın. Kendine bakacaksın!
Alafranga tuvaletin içinde duran suyun içinde yaşayan şeytana gelince, o şeytan şimdiye kadar kimin totosunu ısırmış, kimin pipisini kopartmış bir deyiverin bakem. Bazı ülkelerde klozetlerden yılan neyim çıkıyor, siz onu şeytan sanmayasınız. S boru diye bir şey var onu da duymamışsınız, anladım. 
Yediğimize içtiğimize karışıyorsunuz, bari nasıl s..tığımıza karışmayın!
Yok taharet alırken makattan kaçan su orucu bozarmış mış da, yok tuvalette şöyle değil böyle çömelmek lazımmış mış da, nasıl b..tan bir muhabbettir bu anlamadım!
Sofraya ev ahalisinden dişi taifeyle oturmayın buyuruyorsunuz. Yenge teyze hala yeğen kuzen ana bacı her kim varsa birinin eli kolu maazallah bir tarafınıza değer de hallenirsiniz ve cenneti elinizden kaçırıverirsiniz, öyle mi? 
Elmayı ısırtmayın bize diyorsunuz da, siz her gördüğünüz elmayı ısırmaya kalkıyorsunuz anlaşılan. 
Cenneti hak etmek ya da cennetten kovulmak bu kadar basit mi sizce? 
Sağlam bir iman bir ısırıkta çöker mi hiç? 

Bıyıkları yeni terleyen ve hayat üzerine bir tecrübesi olmayan bu çocuk imamların söylediklerini tamama tutup ben de bu kadar yazı yazdım ya, kendime de ne diyeyim?
Geçtiğimiz günlerde düzenlenen LGBT+ karşıtı yürüyüşü ve yürüyüşte “sahne alan” Tuğçe Kazaz ablamızı hiç anlatmayayım.
****
Bir garip güruh "din" deyip saçmalıyor, bir diğerleri "sağlık" deyip saçmalıyor, bir başkaları "astroloji" pazarlıyor, diğer bir köşede birileri "kişisel gelişim" üzerine oynuyor, falcılar internet üzerinden dahi fal bakıyor, televizyondaki bir şahıs kendisine sorulan sorulara karşılık isim vererek, "sana şu büyüyü görümcen yapmış, sevgilin seni şununla aldatmış" sözleriyle insanları birbirine katıyor.

İnsan denen canlı akıldan ve mantıktan, bilimden ve sanattan, sevgiden ve aşktan uzaklaştıkça bu hain tuzaklara düşüp, dertlerine çareyi cehaletin sunduğu farazi dünyalarda arıyor.
Avcılar, ağını örüp ortasına yerleşerek avını bekleyen örümcek misali, ağlarına düşen zavallıyı yalanlarıyla paketleyip yenmek üzere ağlarının bir köşesinde tutuyor, kimini anında yiyip, kimini takside bağlıyor.

Her evin her odasına giren televizyonlarda göstere göstere saçmalanıyor, sosyal medya mecraları kullanılarak kafalara vura vura saçmalanıyor, el kadar bebelerin gittiği okullarda içten içten saçmalanıyor. 
Üstelik bu saçmalamalar için dinini beğenmedikleri ya da dinsizlikle suçlayıp cehenneme yolladıkları aklın icadı her ne alet varsa şakır şakır kullanılıyor.
Ezan dahi cami imamının çıplak sesiyle okunmuyor, hocanın sesini yükseltmek için gavur icadı bir megafon kullanılıyor. Üstelik ses açıldıkça açılıyor, yükseltildikçe yükseltiliyor, insanlar dinden imandan soğuyor.
Oysa şöyle bir aheste, şöyle bir kalpten okusa değil mi?

Lafı çok uzattım.
Anlayan ne dediğimi anladı. 
Bu kadar açık ve net yazıyı anlamayıp da "Vayy dinime saldırdı!" diyen olursa onu da ayrı bir saçmalama olarak kayda geçiririz.
Hay Allah, içime sinmedi, son olarak onu da ben açıklayayım en iyisi.
Bak güzel kardeşim; yazar burada kimsenin dinine saldırmıyor, dini ve insanların zaaflarını kullanan ahlâksızların ahlâksızlıklarını anlatıyor.
Kapiş?
21 Eylül 2022 / C.E.Y. 

Kapak fotoğrafı çocukların yaptığı çizimlerden oluşan bir görsel. Kaynağı da buradahttps://cassiestephens.blogspot.com/2016/01/in-art-room-its-okay-to-be-different.html

16 Eylül 2022 Cuma

Manzara

Kalemim kötü bir şey yazmak istemiyor, lakin yazmak için de iyi bir şey yok.
Ülkenin değişen çehresi ile her geçen gün daha koyu karanlıklara sürükleniyoruz.
Biz kendi medeniyetimizde daha efendi, daha medenî, daha saygılı, normal insanlar olmak üzere gelişmeye çalışırken, farklı medeniyetlerin içimize doluşması ile verdiğimiz tüm emekler heba olmakla kalmadı, memleket beş yüz yıl geriye gitti.

Evden çıkmaya korkar olduk.
Trafikte araç kullanmak, toplu taşımada yolculuk etmek, sokakta yürümek, bir yerde oturup bir şeyler yiyip içmek, hastanede poliklinik sırası beklemek ya da markete alışverişe gitmek gibi sıradan alışkanlıklarımız her an kâbusa dönüşebileceğini gördük.
Düzenli bakımları yapılmayan ve teknik arızaları görmezden gelinen defolu araçlar ve elinden telefon düşmeyen defolu şoförler, ardı ardına büyük kazalara sebep oluyor.

Kim sorarsa her AVM'ye girişimizde kol çantamızdan alışveriş poşetine kadar her şeyimiz güvenlik kamerasından geçiyor, sonra bir bakıyorsunuz AVM ortasında silahlar konuşuyor. (11 Eylül 2022 / Vadi İstanbul AVM'deki silahlı saldırı.)
Dışarıda yemek yemek bir kültür ve bu kültür müşterinden garsona her iki tarafta da olmalı. (16 Eylül 2022 / Köfteci Yusuf’ta 'masa silme' kavgası.) Ne misafir misafirliğini biliyor ne de ev sahibi ev sahipliğini...
Kim sorarsa hastane kapılarında güvenlik var, sonra bir bakıyorsunuz delirmiş bir hasta yakını hastane güvenliğini öldürüyor. (14 Eylül 2022 / Esenyurt'taki bir hastanenin güvenlik görevlisi Tuğrul Okudan, sessiz olmaları konusunda uyardığı hasta yakınları tarafından boynundan bıçaklanarak öldürüldü.)
Diğer tarafta bir başka hasta yakını annesi coronavirüsten öldü diye, bir diğeri serum bağlanmadı diye, bir akıldane beynindeki çipi çıkartmadı diye diye diye doktorundan hemşiresine önüne kim çıkarsa hepsini darmadağın ediyor, vuruyor kırıyor öldürüyor.
Bunlar son birkaç günün bilançosu.
Hastaneler şifa yuvası olmaktan çıktı, kıyım yuvasına döndü.
Üniversite tercihlerinde tıp fakülteleri tercih edilmez, yetişmiş doktorlar ülkede kalmaz oldu.

Olay çıkar diye yasaklanan konserlerde, festivallerde bir tane olay çıkmıyor (Bknz Tarkan İzmir konseri), sıradan insanların yaşadığı her yer ise "suç mahalli".
Can güvenliği olmayınca huzur güvenliği de olmuyor haliyle.
Evden çıkarken kapıdan evime şöyle bir son bakış atıp çıkıyorum. Belki akşama eve dönemeyebilirim. Biliyorum ki her an bir serseri kurşuna ya da yorgun bir mermiye hedef olabilirim. Bir çatışmanın ya da bir kavganın ortasında kalabilirim.
Ya da eve döndüğümde evim talan edilmiş, soyulmuş olabilir diyorum. Biliyorum ki tek bir hamlede evlere girip, sanki taşınıyormuşçasına kapının önüne kamyon dayayıp evi tepeden tırnağa soyan çeteler var.
Evdeyken her çalan zilde gelenin katil mi, soyguncu mu, yoksa sıradan bir manyak mı olduğu düşüncesine kapılıyorum.
Evdeyken de, sokaktayken de, trafikteyken de kendimce tedbirler alıp, deprem tatbikatı gibi vak'a tatbikatı stratejileri geliştiriyorum.
Dışarıya çıktığımda gördüğüm eli-kolu-gözü-kulağı-sesi ayarsız insan kitlesinin yarattığı pejmürdeliği görmeye katlanamıyorum.
Paranın nasıl el değiştirdiğini, değişen paranın yeni sahiplerini nasıl terbiyesizleştirdiğini gördükçe can güvenliğimi bir kez daha sorguluyorum.
Ülkenin yetişmiş evlatları çıldırmış konut fiyatları sebebiyle kendi barınmalarını sağlamakta güçlük çekerken, ne yaptıkları, nasıl kazandıkları belli olmayan bir kitle evlatlarımızı barındıkları yerlerden ederek, daha kötü şartlarda yaşamaya itiyor. 
Sonra da cepten bir TOKİ kurbağası fırlıyor, zıplaya zıplaya uzaklaşıyor. 
Temel gıda maddelerini almakta zorlanan insanlar sağlıklarını kaybetmeye başladı. Gençler ve çocuklar yetersiz beslenmeden, aileleri de onları besleyememekten mustarip. 
Okullar açıldı, çocuklu ailelerde ıstırap başladı. 
Zafer Partisi'nin astığı Yerli ve Millî Escobar pankartını birileri üzerine alındı ve pankartlar hızla toplatıldı.
Sedat Peker yolsuzluk iddialarını adıyla sanıyla, saatiyle, mekânıyla ortaya saçtı, bir Allah'ın kulu da o iddialardan birini yakalayıp sorgulayamadı.
Oysa sen burada bir "VIK" diyorsun, Amerikan filmlerindeki SWAT ekipleri gibi ekipler kapına dayanıyor.
İnsanı da en çok bu adaletsizlik yoruyor...

Şartlar iyileştirilip, insanlık ve efendilik yükseltileceğine, kime nasıl hakaret etsem, kime nasıl dava açsam, kimi nasıl cezalandırsam, nasıl yapsam da olayları çarpıtsam, tarihi bile kendi çıkarıma nasıl uydursam çalışmaları yapılıyor.
İnsan kendi ülkesinde güven içinde yaşamak ister oysa. 
Korku içinde değil...
Hoş; patronun dışarıdaki neşeli hallerine bakınca, eller iyisi deme de dur. 
Evdekilere cart curt, yaban ellere kakara kikiri, öyle mi?
İnsanı en çok bu adaletsizlik yoruyor demiş miydim?

Sistem tepeden tırnağa abuk kısacası. 
Kalite eşittir ahlâk diye boşuna demiyoruz. 
İnsan bozulunca da her şey bozuldu işte böyle. 
Milyon dolarlık araban, beş şeritli yolun, kırk katlı rezidansın olsa ve o arabalar o yollarda kapışıp herkesi tehlikeye atıyorsa, gencecik kızlar rezidans tepelerinden aşağıya fırlatılıyorsa ne fayda ha, söyle bana ne fayda!

Sen de çok karamsarsın diyeceksiniz. 
Karamsar mıyım bilmem ama manzara bu...

16 Eylül 2022 / C.E.Y. 

25 Ağustos 2022 Perşembe

"Burası Datça!"

Datça'ya gittiğinizde en çok duyduğunuz söz bu olacak.
Her şey yolundaysa "Burası Datça!", herhangi bir şey ters giderse "Burası Datça!", hava güzelse "Burası Datça!", deniz güzelse "Burası Datça!", fiyatlar pahalıysa "Burası Datça!", minibüsçülerle dalaşırsan unutma, "Burası Datça!", şunun şurasına bir şey mi olmuş deyince "Burası Datça!", burada bademin kitabı yazılmış, "Evet, çünkü burası Datça!"...
****
Emekli olunca İstanbul'un boğuculuğundan kaçarak Datça'ya yerleşen baba tarafından yakın kuzenim Sedat ve sevgili eşi Gönül yerleştiklerinden bu yana tatil için Datça'ya çağırıp dururlardı beni. Her "Gel yüzeriz, gel dinlenirsin, gel yürüyüşler yaparız, gel bademler çiçek açtı!" dediklerinde "Nasıl geleyim Pandemi var, hem kedimi bırakıp o kadar uzun kalamam." derdim ben de. 
Sonunda onun da formülü bulundu.
"Kedini de al gel!" dediler. Hatta yine aynı derece yakın ablamız Serap'ı da al gel, çünkü biz de siz gelince üç haftalık Karadeniz turuna çıkacağız ve bizim kedimize de hem bakacak hem sevecek insana ihtiyacımız var diye de eklediler. Nihayetinde ev de kedi de herkese teslim edilemezdi.
İşte bu teklif geri çevrilemezdi. Hemen Serap'ı aradım ve bir çırpıda organize oluverdik.
15 Temmuz sabahı Pati'yi de yanımıza alarak erkenden yola koyulduk.
Susurluk'a doğru ayçiçeği tarlalarındaki ayçiçeklerinin sarı saçla çevrili kafalarının siyah yüzlerindeki yüzlerce siyah göz bize bakıyor ve hepsi bir ağızdan sabah sabah nereye gidiyorsunuz böyle diyordu. 
Trafiğin fazla olmadığı bu saatlerde çok da acele etmeden, ücretli otoyolu kullanmadan, sakin sakin, arada durup dinlenerek, çay-kahve molası vererek, özellikle de Pati'yi havalandırarak yaptığımız yolculukla saat 13:30'da Marmaris'e inen yol üzerindeki Sakar Geçidi'ne ulaştık.
Burada verdiğimiz mola biraz daha uzun oldu çünkü aşağıda muhteşem Gökova Körfezi ve dev Okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu Aşıklar Yolu uzanıyordu. Neden ip gibi diziliydi bu ağaçlar böyle, belki siz de merak etmişsinizdir ya da biliyorsunuzdur. Yine de anlatalım.
Sene 1938, Gökova'nın bataklık olduğu zamanlar, sivrisinek istilası ile yayılan sıtma hastalığına verilen canlar, bu derde çare arayan Akçapınar Köyü muhtarı Mehmet Gökovalı, derde derman olmak için muhtara el veren Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, dönemin Muğla Valisi Recai Güreli sayesinde  Avustralya’dan getirilen yüzlerce okaliptüs fidanı, gövdelerinde yüzlerce litre su barındıran okaliptüsler sayesinde yavaş yavaş kuruyan bataklık, azalan sivrisinekler ve sıtma hastalığı. 
İşte böyle bir hikâyesi vardır bu yolun. (Kaynak: https://www.rehbername.com/rehberce/gokova-asiklar-yolunun-hikayesi)

Saat 15:40 itibarıyla Datça'ya varmış, yakınlarımıza kavuşmuştuk. Pati yolda hiç sıkıntı çekmemiş, yolculuğun bitmesini sabırla beklemişti. İner inmez onun ihtiyaçlarını ayarladık, valizlerimizi indirdik, odamıza yerleştik. Pati de hemen evi kolaçan edip kafasında evin haritasını çıkarttı.
Bizi gören evin kedisi Pıtış ise bir anda neye uğradığını şaşırarak çareyi üst kat komşusuna çıkan merdivenlerin serinliğine atmakta buldu.
Birkaç gün içinde Pıtış eve gelen misafirlerin pek de gidici olmadığını, üstelik kendisini de sevdiğini anlayınca yelkenleri suya indirerek evin bahçesine geri döndü. Ancak bir daha eve hiç girmedi.
İki kedi sessizce evi paylaştılar. Birisi içeride birisi dışarıda tam bir ay kavgasız gürültüsüz yaşadılar.

Datça'ya geldiğimiz günün ertesinde, 16 Temmuz akşamı Dadya Dostane Kültür Merkezi'nde Sedat'ın da Cajon'uyla eşlik ettiği Nostalji Gecesi vardı.
O gece Ebru ve Murat, neredeyse hepsinin sözlerini iyi bildiğimiz şarkılar seslendirdiler. Yazın ortasında kapalı bir mekân olmasına rağmen katılım fena sayılmazdı. 
Birkaç gün sonra, 20 Temmuz'da da Datça Amfitiyatro'da davulda Sedat'ın olduğu Eski 45'likler Orkestrası konserindeydik. 
Açık havada gerçekleşen bu konsere katılım epey yüksekti. Yine herkesin bildiği klasikleşmiş şarkılar hep bir ağızdan söylendi. Provalarda izlediğimiz amatör ekip sahnede harikalar yarattı.

15 Temmuz'dan Sedat ve Gönül'ün Karadeniz turuna çıktığı 22 Temmuz sabahına kadar eve ve Datça'ya alıştık. Hep birlikte Hastanealtı Plajı, Taşlık Plajı, Burgaz Mevkii Yedikat, Palamutbükü, Saklıkoy koylarında yüzdük. Yıllardır Datça'ya tatile gelen Serap Datça'yı iyi biliyordu, ben de bu bir hafta içinde çevreyi ve yolları öğrendim.
22 Temmuz sabahı Gönül ve Sedat'ı Karadeniz'e yolcu ettik. Onlar da bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmayalı epey bir zaman olmuştu. Bu tatil onlara da iyi gelecekti.
Gönül-Sedat Akbasan
O gün akşamüzeri biz de Eski Datça'yı dolaşalım istedik. Kapalı olan Can Yücel Müzesi'ni ziyaret edemedik ama eski Datça'nın her tarafında Can Yücel vardı. Pembe-beyaz begonvillerin sardığı eski evlerin hepsi "mekân" olmuştu. 10 Ağustos akşamı, bu kez Eski Datça'nın gecesini yaşamak için tekrar gittik. Gecesi de ayrı güzel olan Eski Datça'da sokaklar da mekânlar da doluydu.
25 Temmuz'da Marmaris'e gidip hem akraba ziyareti yaptık hem de Marmaris Kalesi'ne çıktık. Günün sonunda Datça'ya geri döndük.
29 Temmuz'da Datça Amfi Tiyatro’da "Takımdan Ayrı Düz Koşu" aylık sohbet programı ilk kez seyircili olarak  yapıldı. Timur Akkurt'tun moderatörlüğündeki programda Coşkun Aral,  Ünsal Ünlü ve Yekta Kopan "çevre" üzerine konuştular. Datça'da yaşayan bir izleyici Datça'nın çöplerini dile getirerek belediyeye seslendi. Anladığım kadarıyla Datça Belediye Başkanı'ndan buralarda pek hazzetilmiyor, başkan da hazzetmeyenleri de Datça'yı da pek umursamıyor.
31 Temmuz sabahı Aktur Küçük Koy'dan kalkan tekne ile Selimiye'ye kadar gidip, Kuz Bükü, Selimiye Sığ Liman, Hurmalı Bük, Dimitri koylarında denize girdik. Dönüşte Aktur Cumhuriyeti diyebileceğimiz Aktur Tatil Sitesi'ni hayranlıkla dolaştık. Her yer tertemiz ve yemyeşildi. Demek ki yapılınca oluyormuş. 
2 Ağustos günü Can Yücel'i kabrinde ziyaret ettik. Paris'teki Ünlüler Mezarlığı Père Lachaise'in minyatürü diyebileceğimiz mezarlıkta tanıdık isimlere rastladık. Can Yücel ziyareti sonrası (bu yazıyı yazarken epey yararlandığım) "Datça'nın Yitik Tarihi" kitabının yazarını bulmak üzere Reşadiye Köyü'ne gittik. Yazarın evini bulduk ancak kendisi evde yoktu. Görüşemedik.
5 Ağustos günü Knidos Antik Kenti'ni görmek için minibüslerle Knidos'a gittik.
9 Ağustos'ta önce Marmaris'e, oradan da Akyaka'ya geçtik. Akyaka'da kendimizi canlı canlı Azmak'ın azgın sivrisineklerine kurban ettik. Akan derenin kenarında dururken, hem de 15-20 dakika içerisinde çılgınca saldırdılar, ısırılmadık bir tarafımız kalmamış halde Akyaka'dan kaçtık. O günün üzerinden günler geçtikçe ısırıklar daha beter oldu. Isırıkları kaşıdıkça yaralar açıldı. Ağrı, acı ve sızı da cabasıydı. Sonunda ilaçlandık, bir nebze olsun rahatladık. Meğer Akyaka sivrileriyle meşhurmuş, bunu da öğrenmiş olduk.
11 Ağustos günü akşamüzeri Sedat ve Gönül Karadeniz turundan döndü. Döner dönmez 13 Ağustos Gecesi yine Dadya Dostane Kültür Merkezi'nde, bu kez de Sezen Aksu Şarkıları gecesine katıldık.
Bu gezmelerin üzerine bir de, Londra'ya indikten yarım saat sonra kendisini dönercide bulan Türk insanı misali, Bursalı dostlarımızla Billurkent, Hayıtbükü, Kızlan ve Datça Merkez'de buluştuk.
6 Ağustos gecesi Datça Amfi Tiyatro'da Teoman konseri vardı. Hayıtbükü'nden dönüp doğrudan konsere gittik. Konseri tiyatronun dışında çimlere yayılmış insanlarla birlikte sesli, Instagram üzerinden canlı yayın yapan Doğa Deniz Datça hesabının paylaşımı üzerinden görüntülü izledik. 
15 Ağustos günü 18:00 feribotuyla Bodrum'a geçtik. Oradaki akrabalarımızda da üç gece kaldık. Gitmişken Bodrum Kalesi'ni ve Zeki Müren Sanat Müzesi'ni gezdik. Orada da dostlarla karşılaştık, randevulaştık, oturduk sohbet ettik. 
18 Ağustos sabahı yola çıktık ve o gün akşamüzeri nihayet Bursa'ya, evimize kavuştuk.
Bu bir ayı ülkenin beyin yakan gündeminden uzak, sanki her şey mükemmelmiş gibi yaşadık. Göz ucuyla izlediğimiz abuklukları görmezden geldik. Çünkü enerji ve moral depolamaya ve bu zor günleri atlatmak için gereken direnci oluşturmaya ihtiyacımız vardı.

Datça-Dadya
Nerelere gittik, neler yaptık mevzusunu bir kenara bırakıp biraz da tarihe ve bilgiye dalalım ne dersiniz?
Efsaneye göre Datça Yarımadası’nda bir krallık varmış, barış içinde yaşanılan bu ülkede kralın biri kız, diğeri erkek olmak üzere iki çocuğu varmış. Kralın kızının adı Bedya, oğlunun adı Dadya imiş. Gel zaman git zaman kral ülkesinin topraklarını çocukları arasında paylaştırmış Kızı Bedya’ya yarımadanın batısını, oğlu Dadya’ya yarımadanın doğusunu vermiş. Bugün Bedya’ya verilen topraklar Betçe diye adlandırılıyormuş.
1800'lü yılların sonlarında Reşadiye ve çevresi Marmaris’e bağlı Dadya isminde bir nahiye. 1908 yılına kadar bu bölgede Reşadiye ismine rastlanmıyor. Reşadiye mahallesinin ismi de belgelerde Elaki karyesi diye geçiyor. Karye çoğu kez köy anlamında kullanılıyor. Sultan Reşad’ın tahta çıkmasından sonra yarımada Reşadiye adını alıyor, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Datça olarak değiştiriliyor. 1928'de Dadya nahiyesi Reşadiye merkez olmak üzere Datça adı altında ilçe yapılıyor. (Kaynak: https://www.datcadetay.com/resadiyede-bir-gun.html) 
Biraz daha derinlere dalalım:
1749 yılında Girit kökenli Ali Agaki isimli Kaptan-ı Derya'ya müsellimlik olarak verilen Dadya yarımadasının adı Agaki’den değişerek Elaki olur. Aile de Tuhfezâde unvanın alır. 1908 yılında Elaki, Sultan Reşat’a mal edilerek Reşadiye adını alır. İdari merkez bu dönem Reşadiye’dir. 1934 yılında
Reşadiye adı değiştirilerek Datça olur. (Kaynak: https://www.guneyegeturkiye.com/assets/user_files/DatcaKulturRotasi/Resadiye.pdf) 
İşte o Tuhfezâde Mehmet Ali Ağa Reşadiye’ye yerleştikten sonra bu camiyi yaptırır. Caminin  yapım tarihi tam olarak  belli değil. Ancak caminin birkaç kez yıkıldığı ve aslına uygun bir şekilde tekrar yaptırıldığı biliniyor. Cami şu anda da restorasyon sürecinde.
Reşadiye deprem görmüş ve bazı evler oturulamaz denilerek yıkılmış. Yerine de yenisi yapılamamış. O evler savaştan çıkmış gibi enkaz halinde öylece duruyorlar. 
Datça'nın her yerinde "Acelen varsa ne işin var Datça'da!" yazıyor ya,  belli ki onlar da hiç acele etmiyor, hayatı ağırdan alıyorlar.

Koylar
Datça'nın büklüm büklüm bükleri saymakla bitmez. Hepsi birbirinden berrak koylarda yüzmek, o serinliği ve diriliği hissetmek ömre bedel. Her koyun ayrı "yüzbenisi" var. Güneydeki Bencik Koyu'ndan kuzeydeki Balıkaşıran Koyu'na kadar Datça'da 72 adet bük/koy olduğu söyleniyor. Hepsinde olmasa da birkaç tanesinde yüzdüm. Bunların içinde en çok Burgaz mevkiindeki Yedikat koyunu sevdim. Ne sahilde ayağınıza yapışan kum var ne tanesi 250 liradan kiralık şezlong ne de çılgın kalabalık. Bu küçücük koydaki tertemiz taşların, hatta bazı yıkıntıların üzerinde yatın, sandalyenizi açın ya da havlunuzu serip oturun. (Yanınıza deniz ayakkabılarınızı almayı unutmayın.) Yüzerken altınızdaki yıkıntılarda nasıl bir tarih saklandığını düşünün. Sudan başınızı çıkartıp sahildeki yıkıntılara bakın. 
Kaç kez yıkıldı buralar, yedi kez mi, o yüzden mi buranın adı yedi kat deyin...
Sonra tekrar dalın denize. Karışın geçmişe...
Yedikat
Yedikat
Yedikat
Kargı
Saklıkoy
Saklıkoy

Nemsiz Datça 
Bursa'nın nemli havasından sonra Datça'nın nemsiz havası insana ilaç gibi geliyor. Kuzey ve güneyden esen rüzgârlar tamamen denizden geçtiği için yazın kızgın sıcaklığı hissedilmiyor. Sıfıra yakın nem oranı ile Datça, havası ile insan sağlığına büyük fayda sağlıyor. MÖ 64’te yaşamış Yunan filozof Strabon, “Tanrı uzun ve sağlıklı yaşatmak istediği kullarını Datça’ya gönderir” demiş. Çok doğru demiş.
Demiri de insanı da nem çürütüyor. 

Knidos Antik Kenti
Datça'ya gelip de Knidos'a gitmemek olmazdı. Yıllar önce Karadan Mavi Yolculuk programını izlerken gördüğüm ve hep gitmek istediğim Knidos artık çok yakınımdaydı.
Yolun bozukluğundan dolayı kendi aracımızla değil, minibüslerle gittik Knidos'a. Bir saatlik yolculuğun sonlarına doğru çevrede Knidos kalıntıları belirmeye başladı. Knidos'a iner inmez hemen antik kenti gezebileceğimiz açık hava müzesine girdik. (Müzekart geçiyor. 65 yaş üzeri de ücretsiz.)
Epey büyük bir alana yayılmış kent dönemin en önemli ticaret merkezlerinden biri. Hem askeri hem de ticari olarak son derece stratejik bir konumda. 
Yarımadada ilk yerleşimin Datça merkezine iki km uzaklıktaki Burgaz mevkiinde olduğu düşünülüyor. (Burgaz Ören mevkiindeki Yedikat denilen koyda yüzerken bu kalıntıları görebiliyoruz.) Şehir, MÖ 4. YY'da ticari nedenlerle yarımadanın ucundaki Tekir burnuna taşınmış.
Datça Yarımadası'nda bilinen ilk yerli halk Karyalılardır ve burada en parlak dönem Dorlar döneminde yaşanır. Dorlar MÖ 1000 yıllarında Trakya üzerinden güneye inerek Yunanistan üzerinden bölgeye gelirler ve bugünkü Datça ilçe merkezinin 1.5 km kuzeydoğusundaki Burgaz mevkiinde Dor uygarlığının merkezi olan Knidos’u kurarlar. Daha sonra Lidya egemenliğine giren Knidos, MÖ 546’da Lidya Devleti'nin Persler’in eline geçmesinin ardından da Perslerin egemenliğine girer.
Askerî Liman - Ticari Liman
Knidos, ticari nedenlerle MÖ 4. yüzyılda yarımadanın uç noktasına, bugünkü görkemli kalıntıların olduğu yere taşınır. Tarihçi Strabon, Knidos'un kıyı boyu ile önündeki adada kurulduğunu belirtir.
Güneydeki liman ise ticaret amaçlı kullanılan Ticari Liman'dır. İki limandan kuzeydeki Ege'de, güneydeki ise Akdeniz'dedir. Ege Denizi'nde yüzmekten sıkılırsanız ve biraz da Akdeniz'de yüzmek isterseniz, birkaç dakika içinde Ticari Liman'a geçebilirsiniz.
Askeri Liman
Halen, liman ağzındaki mendirek ile Kuzey Liman'daki kulenin kalıntıları görülüyor. 
Dorlar ve Romalılar yeni Knidos’a çok sayıda tapınak yapmışlar. Şehir, Afrodit heykeli ile ünlenmiş. Geç Roma ve erken Bizans döneminde tapınaklar yerlerini kiliselere bırakmış ve şehir nüfusu 70.000’lere ulaşmış.
Knidoslular, Lidyalıların saldırılarına karşı korunmak için Reşadiye Yarımadası'nı karadan ayırmaya çalışmışlar. Kazdıkça alttan kaya çıkmış ve bu kayaların sertliğinden dolayı kazıları yavaşlamış. Bu olayın üstüne Pers saldırıları başlayınca tamamlayamamışlar. Bir efsaneye göre de, Zeus gerek görseydi burayı ada yapardı demişler.

Knidos Küçük Tiyatro
Küçük tiyatro denince bir de büyük tiyatro olduğu geliyor akla değil mi? Peki ya o tiyatro neredeydi ya da şimdi nerede? Ben de sordum ve artık büyük tiyatronun olmadığını öğrendim. Tıpkı bulunamayan çıplak Afrodit heykeli gibi.  Tıpkı saraylarda kullanılmak üzere sökülen mermerler ve sütunlar gibi. Tıpkı yurt dışına kaçırılan diğer eserler gibi.
Kırılmış ya da kayganlaşmış basamaklarda atlaya zıplaya tiyatronun en üst basamağına kadar tırmanıp en tepeden baktım Knidos'a ve Deveboynu Yarımadası'na. 
Bir anda hava karardı, gece bastı, oyun başladı, karşımda deniz, limanda gemiler, önümde oyuncular ve sahne...
Kim bilir, belki oyunculardan biri de bendim...

Gün batımı
Knidos'un en güzel hallerinden biri de gün batımında yaşanıyor. Güneş inmeye başlayınca herkes gün batımını görebileceği bir yere yerleşip güneşin denizde kayboluşunu izlemeye başladı.
Biz de güneşin kızıllığı yanık tenimizi daha da kızartıp, son ışıkları yüzümüze vururken hayranlıkla ve huşu içinde an be an batışını izledik. Gidiciydi ama kalıcı değildi. Sabah yine buluşacaktık nasılsa.
Bizim güneşimiz o gün kuzeydeki Askeri Liman üzerinden saniye saniye renk ve şekil değiştirerek battı. Güneşin batışına denizin içinde kalarak eşlik edenler hayranlık verici ve özendiriciydi.
Bir diğer güzellik, Knidos minibüsü de bu batışı bekledi ve yolcularını alarak ayrıldı. Knidos'u binlerce yıllık geçmişiyle baş başa bıraktı.

Datça-Marmaris Yolu
Gidenlerin çok iyi bileceği gibi bu yol epey virajlı ve tehlikeli bir yol. Yol üzerinde Marmaris'ten Datça'ya 372 bük/viraj varmış. (Bu büklerin en meşhuru 66 Bükü imiş.) Yolun eski hali ise çok daha kötüymüş. Şimdi hem geniş hem de asfalt olan yolun nesi kötü derseniz, eğimi derim. Ya benim şoförlüğüm yetersizdi ya da yolun teknik bir sıkıntısı vardı. Aracım sürekli ben buradan aşağıya gidivereyim deyip duruyordu. Aracı kontrol altında tutmaktan muhteşem manzaraları seyredemedim. 
Yolun güzergâhı eskiden daha farklıymış. Yol, Aktur'dan değil Alavara sırtlarından geçiyormuş. 1936 yılında çapa ve kürekle açılan o yoldan Marmaris'e 4-5 saatte gidiliyormuş. 1969-1970'li yıllarda yol tamir edilip genişletilmiş, asfaltlanmış ve Aktur tarafına alınmış.
Yol boyu acaba neden Datça-Bodrum arasında olduğu gibi Marmaris-Datça arasına arabalı feribot seferi konulmamış diye düşündüm. Daha çok kişi gelmesin diye mi, (ki artık gelmiş), yoksa koylar ve denizin dokusu bozulmasın diye mi?
Nedendir bilmem ama yolun niçin bu kadar virajlı olduğunu Yusuf Ziya Özalp'ın kitabından öğrendim. 
İkinci Dünya Savaşı sıralarında, savaş Türkiye'ye de sıçrar diye düşünülmüş, düz yolda giden bir konvoy kolay hedef olur, oysa virajlı yollar daha korunaklıdır denilerek, dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın emirleriyle yol böyle virajlı yapılmış. Köprüler de stratejik olarak önemli olup ilk vurulan olacağından, köprü yapmaktan da kaçınılmış. 
1936'da başlanıp 1938'de biten yol için dönemin Muğla valisi Recai Güreli, Meclis'te hizmetlerinin hesabını verirken, "Bu yıl Muğla için faydalı bir iş yapmadım ama ülkemin hudutlarını genişlettim. Ülkeme 459 kilometrekarelik toprak parçası kazandırdım. Muğla'nın Datça ilçesine yol yaptım." der. 

Minibüs ve Kart
Muğla Belediyesi toplu taşımada kullanmak için Muğlakart çıkartmış. Muğlakart ya da kredi kartı okutulması için de minibüslere bir sayaç koymuş. Muğlakart ya da kredi kartı ile ödeme yaparsanız daha ucuza gidiyorsunuz. Nakit ödeme yapacaksanız daha fazla ödüyorsunuz. Esas sorun da şu ki, minibüslerdeki sayaçlar kredi kartlarını bazen okuyor bazen okumuyor. Yarım saat önce bindiğiniz minibüsteki sayaç kartınızı okuyor, yarım saat sonra bindiğiniz aracın sayacı okumuyorsa elbette ki şoföre neden böyle oluyor diye soruyorsunuz. Şoför bey ne dese beğenirsiniz, "Bu bizim sorunumuz değil, bankanızla görüşün!" Az evvel kart okudu diyorsunuz, aldırmıyor, hatta kabalaşıp terbiyesizleşiyor. Yanımda nakit param kalmadı, Datça otogarına girince dolum yapar öderim diyorsunuz, ucuz ağızlarla alay edercesine konuşuyor. 
Ben de onlara soruyorum:
Makinede okuyan kartların bedeli havuza gidiyor da, peki ya sizin okut-a-madığınız kartların bedeli nereye gidiyor? Mesela o makine 10 geçişte 8 kartı okuyup 2 kartı neden okumuyor?
Üstelik bir de Muğlakart alıp dolum yaparken nakit dolum değil de kredi kartı ile dolum yaparsanız oradan da gidiyor bir %10. 50 liralık doluma 55 lira ödeyiveriyorsunuz.
Ayrıca minibüsler ücretsiz yolculuk yapan 65 yaş üzeri yolculardan da pek hazzetmiyorlar. Onlar yüzünden battık diyorlar. Datça nüfusunun yaş ortalamasını düşünürsek pek de haksız değiller galiba. Ama ne yapacaksın, herkes bir gün 65+ olacak...

Lanetli şehir Datça 
Neden böyle dedin demeyin. Ben demedim. Sarı Ana demiş.
Rodos'un fethinde Kanunî'nin çağrısına rağmen fethe maddi destek vermeyen Datçalıları Marmarisli Evliya Kadın Sarı Ana, Kanunî'nin ricası üzerine lanetliyor. "Datçalılar ne olsunlar... Ne onsunlar... Ne bulsunlar... Para bir ceplerinden girip öbüründen çıksın. İki yakaları bir araya gelmesin." Lanet tutmuş mu tutmamış mı bu kadar kısa sürede anlayıp karar veremem. O kararı verebilirlerse kendileri verecekler...
Datça'nın Yitik Tarihi kitabında yer alan anekdotlarda, Datça'ya yerleşen Rodoslu Nuri Amca, yaşadığı bir olay sonrası Datça için "Kesat ve fesat Datça" diyor. Evliya Çelebi'nin Datça'yı hiç ama hiç sevmediğini söylüyor.  
Datça'ya yerleşmeyi düşünenler bir kez daha düşünüp, en azından geçici bir zaman Datça'da yaşasınlar. Kötüler mi değiller mi görsünler. Yerleşirlerse de iyilikleriyle Datça'yı güzelleştirsinler.
Datçalılar da kötülükten bir şey çıkmayacağını, kaliteli turistin Datça'ya gelmeyeceğini görsünler. Maneviyat kaybına ve itibarsızlığa aldırmıyorlarsa da, maddi kayba uğrayacaklarını görsünler.
Ben de en çok Datça'nın yapılaşmasını sevmedim desem. Ve sonra dönsem desem ki, o yapılaşma nerede yok ki?

Badem şehri Datça
Datça badem ile anılan bir şehir. Burada her ama her şey bademli. Bademli kahve, badem çiçeği kolonyası, badem ezmesi, bal bademli dondurma, bademli helva, bademli kurabiye, bademli lokum, bademli süt reçeli, çiğ badem, kabuklu badem, buzlu badem, badem unu. Hangi birini saysam bilemedim. 
Ülkemizde badem üretiminin yaklaşık %10’u Datça bölgesinden sağlanıyor. Datça’yı bademde üstün kılan tamamen yöreye özgü 82 tür bademin yetiştirilebiliyor olması. Bilimsel olarak bu sayı kanıtlanmış ve her biri Datça toprağında yetişebilen yerel türler. Yarımadada toplamda 13.000 dekar badem bahçesi bulunuyor. Bu da aşağı yukarı 350.000 kadar badem ağacına eşit. Bu kadar ağaçtan da yaklaşık 2000 ton badem elde ediliyor. Tüm Türkiye’de yaklaşık 20.000 ton badem üretildiğine göre, ülkenin badem üretiminin yaklaşık %10’u Datça’da gerçekleşiyor.
(Kaynak: http://datcafestival.com/Datca-Bademleri.html)  

Datça Dili
Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Datça'nın dili de kendine özgü elbet. Datça'nın Yitik Tarihi kitabını alırken gözüme çarpan DATÇALICA (Keyifli Datça Sözlüğü) kitabının da kitaplığımda olmasını istedim ve aldım. Bir yerel kültür çalışması olan kitap Çiğdem Akın'a ait. Akın'ın, köklerden kopmamak ve doğduğu topraklara olan borcunu ödemek adına yaptığı bu çalışma epey eğlenceli. 
Bazı sözcükler ve söylemler aşina, bazılarıysa tamamen farklı. 
Handı ha bakan böön bitiren bu yazıyı! 

Bitirmeden önce, sıcaklara rağmen bir ay içinde yine de fena gezmedik. Lakin biliyorum ki gördüklerimiz bir ise göremediklerimiz bin. Hepsini görmeye bir ömür yetmez. Gerisini yazılanlardan ve gezi videolarından telafi etmeye çalışacağız artık.
Ya da Sedat ile Gönül'ü her yaz uzun bir tatile yollayacağız. :) 

26 Ağustos 2022 / C.E.Y. 
Bu yazıyı yazarken okuduğum ve alıntılar yaptığım kaynaklar:

12 Temmuz 2022 Salı

Tutkunuz Bildiğiniz Gibi Mi?

Canan Ekinci Yılmaz - Fatma Çelenk
Türk tiyatrosunun duayenlerinden, 1987-1994 döneminde Bursa Devlet Tiyatrosu müdürlüğü yapmış, ki Feyha Hanım devlet tiyatrolarında müdürlük görevine atanan ilk sanatçıdır, Bursa Devlet Tiyatrosu sanatçısı sevgili Feyha Çelenk arayıp da "Canancığım, kızımın bir kitabı çıktı, kendisiyle tanışmanı çok isterim." dediğinde, "Çok memnun olurum Feyha Hanım ama ben şu anda İstanbul'dayım, Bursa'ya dönünce tanışalım." dedim. Feyha Hanım, "Benim kızım da İstanbul'da yaşıyor zaten" demez mi! Hemen karşılıklı telefon numaraları verildi, Feyha Hanım'ın kızı ile hemen konuştuk ve 5 Temmuz günü buluşmak üzere sözleştik
Emindim ki iki "okur-yazar"ın buluşması çok keyifli geçecekti.
Biliyordum ki, okuyup yazan kişilerin kitap üzerine, yazı üzerine, hayat üzerine konuşacak çok ama çok şeyi vardı. Çünkü yazarların dünya ile derdi vardı.
Lakin "Bildiğin Gibi Değil" romanının yazarı Fatma Çelenk kimdi bilmiyordum. Kendisini hiç tanımıyordum.
Her şeyi bilen Google'a bir danışayım deyip hemen bir ön araştırma yaptım.
Eğitimi sağlam temellere dayalı, iş dünyasında  hatırı sayılır bir yer sahibi, pek çok güzel ve itibarlı işe imza atmış güzel mi güzel bir kadın çıktı karşıma. 
Kitabın tanıtım günlerinde çekilmiş fotoğraflarda Fatma Çelenk'in yüzünde, tüm çalışma hayatının üzerine ilk romanını okuyucu ile buluşturmuş olmanın haklı gururu yansıyordu.
****
5 Temmuz günü Fatma Çelenk ile Galataport'taki Baylan'da oturmuş, Boğaz'ın eşsiz manzarası karşısında sohbeti koyultmuştuk bile. 
Ortak dostlar, yazılar, kitaplar, dünya ve memleket meseleleri... Konuşacak o kadar çok konumuz vardı ki...
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu olduğundan, Bursa Anadolu Lisesi'nde okurken ilk öykü denemesiyle Türkiye ikinciliği elde ettiğinden, iş hayatına yönelik yazılarının birçok dergi ve bloglarda yayınlandığından, üniversitelerde seminerler vermeye devam ettiğinden bahsetti.
Daha sonra kitabın yazılma öyküsünü anlattı. Arkadaşı Hale Doğan'ın kendisiyle bir bağlantı paylaşması ile başlayan heyecanlı yolculuğun Mario Levi'nin yaratıcı yazarlık atölyesinde gelişmesi, atölye çalışmaları sırasında yarattığı bir karakterin bu romanın ilk tohumu oluşu, o tohumun çatlayarak dal budak salışı, çiçeğe duruşu ve romanın raflara çıkışı ile mola veren bir yolculuktu onunkisi...
Dikkat ettiyseniz yolculuk nihayetlendi demedim, mola verdi dedim.
Çünkü yazmak yazmadan duramamaktır. Yazı, sizi sonsuzluğa taşıyan sonsuz bir yolculuktur.
Bildiğin Gibi Değil - Fatma Çelenk
Bizim o gün iki kadın ve iki yazar olarak neşe ve heyecan içinde ettiğimiz sohbet, kitabın tarafıma imzalanması ve benim de kitabı bir an önce okuyacağımın sözünü vermem ile nihayetlendi.
Söz verdiğim üzere Bursa'ya döner dönmez okudum kitabı. Konunun ve işlenişin ilginçliği yazının akıcılığı ile birleşince kitabı iki gün içinde bitirdim. 
Birbirinden ayrı görünen ama iç içe geçmiş hayatlar, birbirinden uzak görünen ama birbirine dokunan zamanlar, fonda akan, benim de bire bir şahit olduğum, Türkiye'nin 70'li, 80'li, 90'lı yılları ve bugünler...

Sayfalarda akıp giden olaylar ne kadar da tanıdıktı...
Ben dünyadan habersiz büyürken yaşananlar, ben dünyayı tanımaya başlarken yaşananlar, ben dünya sarmalına kapılmış iken yaşananlar gözümün önünden geçti bir bir. 
Darbeler, depremler, yangınlar, patlamalar, aşklar, ayrılıklar, heba olmuş hayatlar, yitip giden hayaller, açmadan dalında kuruyan güller, hevesleri kursağında kalmış gençler, doğanlar ama büyüyemeyenler, yıllar geçtikçe artan toplumsal baskılar ve ülkenin profilinin her geçen gün değişimi...
Tarih kitaplarından birer paragraf olarak yer alan olaylar, roman vesilesi ile ülkenin sosyal tarihine notlar düşüyordu.
Kitap insanı, "Öykü zamanlar arasında gidip gelirken geçmiş ile bugün acaba nerede buluşacak?" diye düşündürtüyordu.
Ben okudum ve nerede kesişip nerede buluştuklarını gördüm.
Ama söylemem...
Mona Kitap'tan çıkan ve ikinci baskısını yapan kitap, "internet üzerindeki kitap marketlerde satışta" der geçerim...
****
Pandemi döneminde evlere kapandığımızda kimileri ahlayıp vahladı, kimileri de yıllardır zaman bulamadığı hobilerine şöyle bir göz kırptı.
Resim yapmak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Kitap okumak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Yazı yazmak isteyip de zaman mı bulamıyordun?  Buyur, bütün zamanlar senin.
İstersen dikiş dik, istersen örgü ör, istersen enstrüman çal, istersen şarkı söyle, istersen evin altını üstüne getir, zamansızlıktan ötelediğin o büyük dolap temizliğini yap.
İşte bütün zamanlar senin...
Evdeki ahaliyi üç öğün doyurmaktan, çocukların başına oturup ders çalıştırmaktan ya da bizzat evden "onlayn" çalışmaktan zaman mı kaldı dersen, vallahi sen de haklısın.
Ama şunu da unutma, tutkuyla yapmak istediğin bir şey varsa o kendisine zaman bulur. 
Mesele içindeki o tutkuyu keşfedebilmekte.
Mesele, tutkunuz bildiğiniz gibi mi değil mi onu öğrenmekte...
Çünkü yapanlar "zaman çokluğundan" yapmıyor. 
Çünkü onlar tutkusunu öncelik sırasının en tepesine yerleştiriyor. 
Çünkü onlar tutkusunun peşinde verdiği emeklerden müthiş zevk alıyor...
****
Gördüğünüz üzere, Fatma Çelenk, Pandemi'nin yarattığı boşluğu, kendi içindeki bir boşluğun doldurulmasına harcamış. 
Ben deseniz, durmaksızın yazıyorum. Sonra bir bakıyorsunuz o yazıları tema tema toplayıp kitap haline getiriyorum. 
Biz iki "yazan" kadın, ikinci buluşmamızda "yazı ve kitap" üzerine daha detaylı konuşup, editasyonla ilgili teknik konuları masaya yatıracağız.
Ve bu buluşma ile birbirimize değer katmaktan bambaşka bir keyif alacağız...

12 Temmuz 2022 / C.E.Y.

9 Temmuz 2022 Cumartesi

Bu Ne Biçim Bir Bayram Yazısı!

İki bayram arasını Sırat Köprüsü üzerinden geçer gibi geçtik yine. Bu daracık köprüden sağ salim geçmeye çalışan insanları ellerindeki uzun çubuklarla dürtüp dengelerini bozan, yollarına yağlar döken, yukarıdan uzattıkları parmakları ile kafalarına fiske vuran günahkârlar sebebiyle o kadar çok günahsız düştü ki köprüden, hangi birine yanacağımızı şaşırdık. 
2 Mayıs 2022 ile 9 Temmuz 2022 arasında ne azarlar işittik, ne kurbanlar verdik. 
İki bayram arasındaki süre ölçülebilir olduğu için böyle söyledim. Yoksa, öncesi de pek farklı değildi, sonrası da farklı olmayacak, biliyorum.
En basitinden, iki bayram arası yolculuk tarifesine (en az) yüzde 60 zam gelmiş.
Neye gelmedi ki diyeceksiniz? 
Haklısınız...
Şekere gelen zamlarla bayram tatlısının bile tadı çalınmışken...

Sokaklarımızda gezenleri tanımıyoruz artık.
Tepelerde konuşanları da tanımıyoruz.
Her şey el değiştirdi, her şey yer değiştirdi, her şey kılık değiştirdi. 
Misafir denip baş tacı edilen, ağırlanan güruh; evi ele geçirdiği yetmezmiş gibi, ev sahibini evden atma derdine düştü.
Devleti yönetmekle mükellef iktidar, kime hizmet edeceğini "şaşırdı". 
Yöneticiler güç sarhoşluğuna kapılıp kendilerini, "kıymeti kendinden menkul" insandan saymaya başladı. (Anlaşılan o ki, kimseye iki dönemden fazla yöneticilik yaptırmayacaksın, yoksa nöronları değişime uğruyor.)

Bu itiş kakış içerisinde kendinden zayıfa uygulanan şiddet bir başka kulvarda kendini göstermeye başladı. Tıp doktorları ve avukatlar başta olmak üzere, ülkenin yetişmiş insanları ardı ardına katledilir oldu. Üstelik katliamı yapanlar uzakta değil, içimizde, yanı başımızdaydı...
Çünkü onlar yıllarca cehaletle, fitneyle, fakirlikle yoğrulmuştu.

Bu düzensiz düzenden, adaletsizlikten, hukuksuzluktan, haksızlıklardan, insanca muamele görememekten, şiddetten yılıp da istifa eden, ülkeyi terk etmek isteyen "hazinemiz" doktorlarımıza Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Giderlerse gitsinler” dedi.
Konya Şehir Hastanesi’nde görev yapan Dr. Ekrem Karakaya’nın öldürülmesinin ardından doktorlar greve gitti. Konya, Selçuklu Kayalar Camii imamı Cuma hutbesinde, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet nedeniyle grev yapan doktorları hedef göstererek, "Bu daha fazla doktorların öldürülmesini getirir. Grevdeyiz diyen doktoru öldürmez misin sen, dövmez misin?” dedi. Oysa tüm acil servisler hizmete açıktı. (Cuma'ya gidip 3 saat hizmet vermeyen kamu çalışanları için de bir şey diyecek misiniz sayın imam? Camilerin çevresine gelişigüzel park edilmiş devasa arabaların trafiği katletmesine ve trafik polislerinin onlara ses çıkartmamasına da bir şeyler söyleyin isterseniz. Özelde de BİM'ler Cuma saati kapalı. EVİDEA Cuma saati kasadan işlem almıyor. Ve dahası ve dahası.)
Bayram namazı sonrası açıklamalarda bulunan MHP lideri Bahçeli, "Bir avuç doktor kılıklı anarşik insanlardan mesleği kurtarmak lazım. Her defasında söylüyorum Tabipler Birliği kapatılmalıdır" dedi.
Bahçeli her ağzını açtığında bir şeyin kapatılmasını istiyor, doğru.
Mesela Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan Melih Bulu'yu protesto eden Boğaziçililere yönelik, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, tüm gençleri ve onlara destek verenleri terörist ilan etmişti.
LGTB hakları insan hakkıdır diyerek "Onur Yürüyüşü" yapmak isteyen kitle "terörist", onları yürütmemek için tehdit üzerine tehdit savuran kitle ise "heyecanlı çocuklar".  (Ya videolar ile ifşa olunan "üçlü" gerçekler. Ya eşcinsel yazar Yiğit Karaahmet'in, "Valla Alperenler bizim sabrımızı sınamasın, bu zamana kadar yattığımız ülkücülerin listesini açıklarsak insan içine çıkamazlar" Tweet'i ve sonrasında Alperenlerin tehditlerini geri alışı. Bunlar için ne diyeceğiz?)
Hep kötü şeylerden bahsetmeyelim, iki bayram arası iyi şeyler de oldu. Malum, ülkemizde düzenli olarak seçim öncesi doğal gaz ve petrol rezervi bulunurdu. Lakin bu kez daha büyük bir şey bulundu. Melih Gökçek ekranlardan "Yer altında 6 milyar dolarlık jelibon bulundu"ğunu müjdeledi.
Sosyal medyaya düşen "müjde" ile tongaya bastığını anlayan Gökçek kendisiyle alay edenleri adeta "terörist" ilan etti. Kendisi yine zeytinyağı misali su yüzüne çıkıverdi.
****
Zaten onlara göre bu düzensiz düzene ve bu hukuksuzluğa karşı çıkan kim varsa terörist.
En çok kayıp veren tıp ordusu en büyük terörist mesela. Avukatların peşi sıra öldürülmesine isyan eden hukuk ordusu terörist, gidişata "yanlış" diyen üniversiteler terörist. İşsizliğe, açlığa, haksızlığa isyan eden, kendini yakan, çoluk çocuğunu öldürüp intihar eden sıradan vatandaş terörist. Kadına şiddete ve kadın cinayetlerine "Yeter!" demek için sokaklara çıkan kadınlar ise hem "sürtük" hem "terörist". 
"Vur ensesine al lokmasını" insanlar ile işini kitabına uydurup bu kaostan nemalanan "kurnaz"lara bakacak olursak, onlar dokunulmazlığı olan "kutsal" vatandaşlar. 
Nasıl kutsal olmayacaklar ki; mülayimler aç da yatsalar şükrediyor, kurnazlar her şekilde gemisini yürütüyor. 
Eh, bundan iyisi...
****
Hayatımızı haksız bir vaka, birkaç isyan, alışma, unutma ve bir vaka daha, yine isyan, yine çaresiz kabulleniş, yine vaka, yine isyan aralarında yaşıyoruz. Bu kadar kötülüğü ve bu kadar saçmalığı aklımız almıyor. Şaşırdığımıza bile şaşırmıyoruz.
Tutunamayanların düşüşlerine şahit olup, haksızlıklar karşısında isyan edip, sonra yine kendi yolculuğumuza devam ediyoruz. 
Bir ağlıyor, yüreğimiz sızlıyor, kalbimiz kanıyor, sonra bir bakıyorsunuz dudaklarımıza bir tebessüm yerleşmiş sessizce gülüyor, bazen de ağız dolusu kahkaha atıyoruz.
Gittikçe duyarsızlaşıyor muyuz yoksa kendimizi korumak için mi kalkan oluşturuyoruz bilmem.
Bildiğim, çok ama çok üzüldüğümüz...

Bu bayramda böyle bir yazı yazmak istemezdim ama kurban bayramı yazılarım nedense hep bu minvalde. 

Nice bayramlara / 15 Kasım 2010
Bir 9 gün tatili daha / 28 Ağustos 2011
İki bayram bir arada 
/ 25 Ekim 2012
‘Dokuz Gün’ barajına takılanlar / 18 Ekim 2013
Hayvan kes(eme)me bayramı!
 / 30 Eylül 2014
Tam bir ‘kurban’ bayramı
 / 23 Eylül 2015
OLE!
 / 13 Eylül 2016
Hangi Oğlunuzu Seçerdiniz?
 / 24 Ağustos 2018
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018

Ve maalesef ki zulüm sürüyor...

Adet yerini bulsun ve bayram kutlaması yapmadan geçmeyelim.
Bu zor zamanlar birlik içinde oldukça, birbirine tutundukça daha kolay atlatılacak.
O zamana kadar direnmeye devam...
"Bayramınız Kutlu Olsun"

9 Temmuz 2022 / C.E.Y. 

Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010
Hayvan kes(eme)me bayramı! / 30 Eylül 2014
Hayvana zulmeden zalimdir / 25 Şubat 2016
Harambe'ı neden vurdunuz? / 8 Haziran 2016
Kuyudan ders çıktı / 15 Şubat 2017
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Kokuşizm! / 21 Aralık 2018 
Tavşan Kaç! / 13 Ağustos 2019
Aman avcı, vurma beni! / 5 Şubat 2019
Siz Niye Oturuyorsunuz? / 27 Ekim 2019
Had Safhada Vahşet Dönemi / 25 Kasım 2022