5 Aralık 2023 Salı

"Biz Yoksak Siz Yoksunuz"

Bu yazıma; Bursa Kız Öğretmen okulu mezunu, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Suna Çevik’in “Sevgi Her Şeydir - Anılarım” kitabından bir alıntı ile başlamak isterim. 
“Anımsadığıma göre 1976 yılıydı. İkili öğretimin yapıldığı 29 Ekim Ortaokulu’nda dersler sabah saat sekizde başlardı. Cebeci Akat Sokak’taki evimizden otobüs durağına olan uzaklık, neredeyse okul yolunun yarısıydı. O nedenle kestirme yoldan okula yürüyerek gitmeyi tercih ediyordum. Nöbetçi olduğum soğuk kış günlerinden birinde enden sabah saat yedide çıktım. Oldukça dik bir yokuşu aşıp, okula uzanan eğimli caddeye çıktığımda, sık sık karşılaştığım temizlik görevlisi kaldırımdaki kar yığınlarını süpürgeyle yola atıyor, kaldırımları yayalar için güvenli hale getirmek için çalışıyordu. Yaklaştığımda kendisine “Kolay gelsin” diye seslendim. Orta yaşın biraz üzerinde, tıknaz yapısı, biraz da muzip kişiliğinden yüzüne yansıyan gülümsemeyle başını kaldırdı ve ne dese beğenirsiniz! 'Hocanım hocanım, çöpçü istese varmazsın, sabah köründe sen böyle koştururken benim hanım yatağında mışıl mışıl uyuyor.' Bu cümle karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Sadece 'Yaa, öyle mi?' diyebildim.”
Temizlik işçisinin esprisinin altında yatan cehaletin ve mücadele, emek ve bilincin bu kadar basite indirgenmesinin karşısında insan başka ne diyebilir?

İnsan Kadıncıklar, Kadın İnsancıklar
5 Aralık Türk Kadınına Seçme ve Seçilme hakkının tanınışının 89. yılında, Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi tarafından bugüne özel düzenlenen (ikinci) 'İnsan Kadın Paneli'nde Kadın İşgücü ve Kadın İstihdamı konuşuldu. 
Nilüfer Belediyesi'nin desteklerini esirgemediği panele, Bursa Barosu, Bursa İş Kadınları Derneği BUİKAD ve Bursa Mühendis Kadınlar Derneği BUMKAD'dan temsilciler katıldı. Panelin izleyicileri arasında STK başkanları ve üyeleri ile Uludağ Üniversitesi'nden öğretim görevlileri vardı. Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi'nin tek erkek ve onursal üyesi olan Prof. Dr. Behçet Kemâl Yeşilbursa da izleyiciler arasındaydı.
Moderatörlüğünü İÜC Öğretim Üyesi ve TKB Bursa Şubesi Yürütme Kurulu Üyesi Doç. Dr. Betül Batır'ın yaptığı panelin konuşmacıları; Engin Özbek İnşaat & Mimarlık Şirket Ortağı ve BUİKAD Başkan Yardımcısı Zuhal Aslı Saka, Era Alüminyum Şirket Ortağı ve BUMKAD Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Köksal, Feka Otomotiv İnsan Kaynakları Müdürü ve PERYÖN Güney Marmara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Elif Çelikkoparan ve Bursa Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Arb. Nilay Parlar idi.
Tijen Sözeri Barın, Şeyda Şençayır, Ülfet Öztürk, İsmail Tatlıoğlu
Açılış konuşmalarını TKB Bursa Şubesi Başkanı Tijen Sözeri Barın, BUİKAD Yönetim Kurulu Başkanı Şeyda Şençayır,  BUMKAD Yönetim Kurulu Başkanı Ülfet Öztürk ve Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu yaptığı panelin sonunda, Uludağ Üniversitesi Spor Bölümü'nden Prof. Dr. Nimet Haşıl Korkmaz ve Bursa Uludağ Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Handan Asude Başal birer teşekkür konuşması yaparak panelistlere teşekkür belgelerini takdim ettiler.
Teknik Sermaya - Sosyal Sermaye
Zuhal Aslı Saka, Gazi Mustafa Kemâl Atatürk'ün 5 Aralık 1934 tarihinde Türk kadınına verdiği seçme ve seçilme hakkını, Türk kadınına bu hakkın Fransa ve İtalya'dan 11, Romanya'dan 12, Bulgaristan'dan 13, Belçika'dan 14, İsviçre'den 36 yıl önce tanındığını, Atatürk'ün kadına verdiği önemi "Milletimiz güçlü bir millet olmayı azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmesini sağlamaktır." sözleriyle dile getirdiğinin altını çizdi. Atatürk'ün dediği gibi kadın güçlenirse Türkiye güçlenecekti. Zuhal Aslı Saka, "Teknik Sermaye"nin yanında "Sosyal Sermaye" terimini ekledi. Teknik Sermaye eğitim alınan ve uzmanlaşılan alanlar, Sosyal Sermaye ise sosyal hayatta yer alınan alanlardı. Saka eğitim ve iş hayatını anlattığı konuşmasının sonunda kooperatifçiliği ve Bursa Ticaret İl Müdürlüğü tarafından, Bursa'nın 24. kadın kooperatifi olarak Haziran 2023'te onaylanan ATOM Kadın Kooperatifi'ni tanıttı. 

Rakamlarla Kadın
Ayşe Köksal, "Teknoloji ve Mühendislikte Kadın" başlığı ile ve istatistikler ve grafikler eşliğinde yaptığı sunumla Türk kadınının dünyadaki yerini anlattı. Dünyada (G 20 ülkelerinde) STEM alanında kadın oranı %15, Türkiye'de %14-15, dünyada (G 20 ülkelerinde) bulut bilişim teknolojilerinde kadın oranı %12, ülkemizde %1.6, ülkemizde iş gücüne katılım oranı %32, parlamentoda kadın milletvekili oranı %19, kadın yönetici oranı da yine %19 seviyelerinde; cinsiyet eşitliği endeksine göre ülkemiz 146 ülke arasında (bir önceki yıla göre beş sıra gerilemiş olarak) 129'uncu sıradaydı. Son yapılan araştırmalara göre ülkemizde okuma-yazma bilmeyen kadın sayısı 2.8 milyon olduğu belirtiliyordu. COP 27 İklim Zirvesi'nde, çeşitli sebepler dolayısıyla doğduğu topraklardan göç etmek zorunda kalan insanların %80'inin kadınlar olduğu öngörülüyordu. Bu konuları masaya yatırarak çözüm geliştirmeye çalışan 110 ülke başkanından sadece 7'si kadındı. Kadınların problemlerini yine erkek egemen topluluklar çözmeye çalışıyordu. BM Kadın Birimi, kadınların ekonomiye eşit şekilde katılımını sağlamak için 267 yıla ihtiyaç olduğunu belirtiyordu. Ayşe Köksal "hedefler ve gelecekteki meslekler" üzerine yine rakamları konuşturarak yaptığı konuşmasını, IQ'nun yanında EQ'nun da çok önemli olduğunu vurgulayarak sürdürdü. Sunumunu BUMKAD'ı ve dernek çalışmalarını anlatarak nihayetlendirdi.

Hedef 2154, 2185, 2192
Elif Çelikkoparan yaptığı konuşmasında, Dünya Ekonomik Forum tarafından yayımlanan Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu 2021’e göre tüm dünyada cinsiyet eşitliğindeki farkı kapatmak için 136 yıl gerektiğinin açıklandığını söylüyor. (Küresel Cinsiyet Raporu 2023'e göre; dünyada cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesine yönelik ilerlemenin mevcut hızda devam etmesi durumunda bu farkın ancak 2154'te, yani 131 yıl içinde kapanabileceği tespit edildi. Bu süre, ekonomik eşitsizliği kapatmak için 169 yıl, siyasi yetkilendirme alanındaki eşitsizliği kapatmak için ise 162 yıl alabilir. *Bu arada; henüz hiçbir ülke tam cinsiyet eşitliğine ulaşmış değil. AA) Elif Çelikkoparan konuşmasında kadına uygulanan eşitsizliği anlatırken, "ücret eşitsizliği", "fırsat eşitsizliği", "eğitim eşitsizliği", "cam tavan" ve "liderlik" gibi konular üzerine yapılan çalışmaları anlatıyor. Erkek işi - Kadın işi ayrımcılığının işe alımlarda hâlâ etken olduğunu söylüyor. "Otomotiv sektörü erkek egemen sektör olarak görülmeye devam ediyor, kadın çalışanlar için (soyunma odası, emzirme odası gibi) fiziki şartlar sağlanmaktan kaçınılıyor." diyor.

Yasalarımız Var Evet
Nilay Parla, İş Hukukunda Kadın Hakları başlıklı sunumda kadınların iş hayatına girmesi ile birlikte bir takım yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu, Uluslararası bir sözleşme olan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi CEDAW'ı, 1982 anayasasının 10. hükmündeki "eşitlik ilkesi"ni, devletin bu ilkenin yaşatılmasını sağlamakla yükümlü olduğunu, iş hayatında eşit davranma ilkesini, bu ilke uyarınca bir işçinin aynı işi yaptığı işçiler arasında cinsiyeti dolayısıyla daha düşük ücretle ücretlendirilemeyeceğini, kimsenin yaşına ve cinsiyetine uymayan işlerde çalıştırılamayacağını, iş akdinin cinsiyet, din, ırk, renk, medeni hal, siyasi görüş, hamilelik, doğum, aile yükümlülükleri ve benzer konular bahane edilerek sonlandırılamayacağını, yüz-yüz elli kadın işçi çalıştıran kurumların emzirme odası, yüz elliden fazla kadın işçi çalıştıran kurumların kreş kurma zorunluluğu olduğunu anlatıyor.
"Kadın insandır, biz insanoğlu"
"Kadın insandır, biz insanoğlu" der Neşet Ertaş. Herkesin bir kadından doğduğunu anlatır. Erkekten olma kadından doğma insanların kendi seçmedikleri cinsiyetleri sebebiyle gerinmelerini de yerinmelerini de anlayamaz insan. Erkek doğuran kadınların  kendileri ile övünmeleri ne kadar cahilceyse, kız doğurdukları için itelenmeleri de o kadar cahilcedir. 
****
Pelin Batu'nun Eşitsizliğin Kökenini anlattığı "Pelin Batu ile Her Şeyin Kökeni" programını izlemenizi öneririm. 
Ben programı izlerken kısaca şöyle notlar aldım:
Erkek egemen toplumun inşa edilişi Sümerlilerden başlıyor. 
9000 yıl öncesinin Çatalhöyüğüne gidecek olursak, antropologlar o dönemde o coğrafyada matriyaki(kadın otoritesi)nin hakim olduğunu var sayıyor. Çatalhöyük, Ana Tanrıçalar medeniyeti olarak ortaya sürülmüş. En azından daha eşitlikçi bir sistem diyebiliriz. 
Toplumlar tarıma geçip işçilik tarihi başlayınca işler değişmeye başlar. Akatlarda belli yasalar devreye sokulunca kadın metalaşır. M.Ö. 2400 yıllarında kadın erkek eşitsizliği kanunlaşır. Kadın yasayla ikinci plana atılır. Kadının gücünü ve sesini ilk olarak Akatlarda kaybettiğini söyleyebiliriz. (Metana yasaları)
Sümerliler tarihten silinip, Akatlar güçlendikçe fethedilen topraklarda yaşayan uygarlıkların matriyaki sistemleri de patriyakiye dönmeye başlıyor. 
Babil dönemi Hammurabi yasaları (M.Ö. 1770'ler) ile de kadının hakları fiilen silinir. Kadın yasalarla metalaştırılır. Kadına zarar veren cezalandırılır. Ancak bu ceza kadın hakkı için değildir. Bir kadına zarar vermek demek, erkeğin sahip olduğu mala zarar vermek demektir. Ceza, "mal"a zarar verdiği için uygulanır.
Asurlularda da (M.Ö. 1550'ler) kadının adı silinir. İdam, kadın için kaçınılmaz bir cezadır. 
Mısır belli dönemlerde Hatshepsut gibi kadın firavunlar tarafından yönetilir. Belli dönemlerde metalaştırılarak yine her konuda kadın cezalandırılıp ezilir. Antik Yunan'da da kadının adı yok. Kadının kapanması o dönemde olur. Kadının açık olması erkeğin nefsini sınadığı için kadının kendini saklaması istenir. Kadın sadece ikinci sınıf cinsiyet değil, erkek organlarına sahip olmadığı ve kapasitesi de geride olduğu (geri bırakıldığı) için natamam erkek olarak görülür. 
Kadın Antik Yunan'da ve onun uzantısı olan Roma'da sistematik olarak yok edilir. Zaman zaman Roma'da güçlü kraliçeler ya da kral anneleri ortaya çıkar. Medeniyetin doğduğu Antik Yunan'da kadınlar 1952 yılına kadar seçme ve seçilme haklarını alamaz. (İsviçre 1971'de alır.)
Kadınlara verdiği haklar ile Venizelos Atatürk'e hayranlık besler.
Kadınların içine eksiklik işlenmiş. Kadın kendini eksikli olarak kabul etmiş. Yüzyıllar boyunca buna inanmış/inandırılmış. 
Masallar, mitolojiler, dinler, edebiyat, sinema kötü olarak hep kadını gösterir. Bütün kötülükler bir kadının, Pandora'nın kutusu açması ile başlar. Erkeğin nefsinin zayıf olduğunu ve bu zayıflıktan memnun olduğunu, onu güçlendirmeye çalışmadığını, bunun sorumluluğunu da kadına yıktığınız görürüz. (Havva'nın günahı da elmayı ısırmak, yılanla müttefik olmaktı. Zavallı masum Ademcik ise günahsızdı. Havva onu baştan çıkartmış, Havva yüzünden ikisi de cennetten kovulmuştu.)
Kadın hep suçlu, hep günahkâr, hep günaha teşvik edici olduğu için hep geri planda kalmalı deniyor. 
(Rosalind Miles / Who Cooked The Last Supper kitabı okunmalı) 
İlk kadınlar erkeklerle birlikte avlanıyor. "Erkek avlanır, kadın doğurur ve mağarasında kalır" tezi antropologlar tarafından çürütülüyor. 
Sepet örmekten toprak sürmeye,  derilerden kıyafet yapmaya ve zamanı ölçmeye kadar her şeyi ilk önce kadınlar yapıyor. Tarihteki ilk takvim Uganda'da bulunmuştur. Bir hayvan kemiği üzerine regl günleri kazınmış. Bunu da kazıyan muhakkak ki kadındır. İlk takvim bu diyebiliriz. 
İlk çanak çömlek kadınlardan. İlk sanat eseri olan mağaralardaki resimler kadınlardan. İlk Şamanlar kadın. İlk avcılar kadın. İlk üreticiler kadın. İhtimal ki tekerlek gibi icatlar da kadının. Çünkü kadın çözüm üretici ve iş kolaylaştırıcı. 
Kadın egemen toplumlarda kadının erkek kardeşi (dayılar) güçlüydü diye bir tez var. 
(Evelyn Reed / Is biology woman's destiny? kitabı okunmalı)
Freud "Beden kaderdir" der.
Matriyal toplumda kadın erkeği ezmiyordu. Kadın erkek eşitti. 
İnsanları hayvanlardan ayıran şey onları çalıştırıp kapital yaratabilmesi. Üretim gücü devreye girdiği anda kadının sadece metalaştırılması değil, bazı işleri sadece erkeklerin yapabileceği düşüncesi doğuyor. Bu da kadınları 10-0 geriye atıyor. 
İlk başlarda kadın ve erkek birlikte üretiyordu. Toplu üretime geçildiğinde ise kadın dışarıda bırakılıyor. Evde çocuk doğuran bir hayvana indirgeniyor. Kadın elinde kapital tutmayınca hayat içinde söz sahibi de olmuyor.
Patriyakinin tarihi kadının emeğinin sömürülmesi ile başlıyor. 
Kadın eskiden, çalışırken söz sahibiydi, sonra bu hakkı elinden alındı.
Kadının Tarih'ten silinmesin üzerinden okunan tarih feminist tarihtir. Bu tarih, Toplumsal Eşitliğin altını çizer.
Cinsiyeti icat eden aslında toplum. Bu biyolojik bir şey değil. Biz güçsüz, belli bölümlerde okuyamayan, entelektüel yetiye sahip olamayan bir cinsiyet değiliz. Yüzyıllar boyunca kadınlar şunları şunları yapamaz diye empoze edilmiş. Kadınlar eğitim alamayınca meslek sahibi de olamamış. 
Toplumsal cinsiyetin icat edilmesiyle hâlâ kapıları kadınlara kapatan ülkeler var.
Bu bizim hatamız değil. Sistem böyle deyip kabul edemeyiz. Bu sistem bizim kendimizi "kurban" hissedebilmemiz için böyle dolduruluyor. Eksik ya da sorunlu olan biz değiliz.
İşe alımlarda erkek tercih ediliyor. Çünkü kadın doğuruyor ve öncesi ve sonrası için doğum izni kullanıyor. Anne olduktan sonra çalışan kadınlar iyi anne olmamakla suçlanıyor. 
****
Kadın Çalışsın mı Çalışmasın mı?
Kadın çalışanı “doğurduğu” için tercih etmeyen akıl, toplumun devamlılığını nasıl sağlamayı düşünüyor acaba?
Kadın sadece doğursun çalışmasın mı? Yeteneklerini kullanmasın mı? Kendini geliştirmesin mi? Ekonomik özgürlüğü olmasın mı? Yalnız yaşayamaz mı? İlla evlenip bir erkeğin maaşına, o da verdiği kadarına, mı talim etmeli?
Hem evlenilmişse, tek maaşla geçinilebiliyor mu? Hem niye tüm yük erkeğin omzuna binsin? Hayat her anlamda müşterek değil mi? Birlikte kazanılıp birlikte eğlenilemez mi?

Bütün gün evde ne yapıyorsun?
İşte size erkeklerin en klişe sorusu! Bilmezler ki, ya da bilirler de işlerine gelmez ki, ev kadının işi dışarıda çalışandan daha fazla. Ev kadını evde çalışırken karın tokluğuna çalışıyor, üstelik kaşık düşmanı oluyor, lakin evinden çıkıp başka bir evde aynı işleri yaparsa adı “çalışan kadın” oluyor. Dışarıda çalışırken de durum değişmiyor. Eve gelip ev işlerine girişiyor. Ya da ev işlerini yaptırmak için para ödüyor. Eşitsizlik her anlamda devam ediyor.
Biz kadınlar çalıştırılırken eşitiz ama haklarda eşit değiliz. Erkekler kadınlara çalışın, koşturun, çocuklarınıza da bakın, bize de bakın, evinize de bakın, işinize de bakın, her işi yapın ama görünmez olun diyorlar. Kızmayın, biz sizi gerektikçe “görürüz(!)” diyorlar.
Oysa kadın farklı bakış açısı ile erkeğin göremediği bir yönü görür. Farklı bir akıl üretir. Komplekse kapılmamak, hayata iki göz yerine dört göz ile bakmak ve hayatı birlikte sırtlanmak çok da kötü olmasa gerek.

Dişi misin, bittin!
Yuvayı dişi kuş yapar deniyor. Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek gelmez deniyor. Kızı olan bir kadın, “Oğluma bir erkek evlat veremedin” sözleriyle yine bir kadın, hem de yaşı büyük, olgun olması gereken bir kadın tarafından azarlanabiliyor. Galiba zamanında ezilmiş kadınlar yaş aldıkça sertleşip keskinleşebiliyor. Ya da bu karakterle belirleniyor. Kimisi ben çektim o çekmesin derken, kimisi de benden beter çeksin diyebiliyor.
Kadınlar hayat içinde kolayca anne oluyor ancak erkeklerin çoğu büyümüyor, çocuk kalıyor. Erkekler adeta anne’den eş’e el değiştiriyor. Sonra da erkekler evin “reisi” oluyor. Öyle mi?
Yeni nesilde bunun tam tersi, gayet modern ve medenî yaklaşımlar da görüyoruz, tam tersi bağnaz yaklaşımlar da.
Umarım ve dilerim ki zaman içinde bağnazlık yerini medeniyete bırakır. Cennet de, cehennem de, bu dünya da, kadın üzerine kurulmaktan kurtulur.
Rica ediyorum, bir salın bizi Allah aşkına! Siz de rahat edin biz de.
Unutmayın, biz kadınlar rahat değilsek size de rahat vermeyiz. Sonra şikâyet etmeyin…
****
Yazımı, Nimet Haşıl Korkmaz'ın panel sonunda yaptığı konuşmasından birkaç cümle ile nihayetlendiriyorum; 
"Bir türlü durdurulamayan erkek şiddeti için artık daha yüksek sesle, daha sert konuşmamız, nobran davranmamız ve bu yolda daha sert adımlar atmamız gerekiyor. Akıllı mantıklı anlatımlar erkekler üzerinde bir anlam ifade etmiyor, Kelimelerin gücünü kullanarak, 'Biz yoksak siz yoksunuz' gibi sözlerle erkeklere varlık sebeplerini hatırlatmalıyız."

Sabır sınırlarını zorladığım zamanlarda yazdığım "kadın" konulu birkaç yazım
Sen kimsin be adam! / 22 Eylül 2014

Artık utanan taraf kadın olmayacak! / 16 Şubat 2015

Namussuz! / 26 Ocak 2016
Beleşçisin arkadaş! / 29 Ocak 2016
Hesapta biz de varız! / 5 Aralık 2016

4 Aralık 2023 Pazartesi

"Ben de Sizleri Özlüyorum"

Kutlu Payaslı - Filiz Başıbüyük
2023'ün son günlerine gelmiş ve Cumhuriyetimizin 101. yılına adım atacağımız 2024 yılının başlamasına birkaç adım kalmışken, Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu, 100. yılın Bursa'sına yaraşır bir konsere imza attı.
"Cumhuriyetimizin 100. Yılında Kutlu Payaslı Eserleri" temasıyla 3 Aralık akşamı sahneye çıkan koronun onur konuğu, konserin adını aldığı Devlet Sanatçısı Kutlu Payaslı idi. Şefliğini Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Ses Sanatçısı Filiz Furuncuoğlu Başıbüyük'ün yaptığı konserin sunuculuğunu üstlenen Melahat Perihan Öztürk konseri, Kutlu Payaslı ile karşılıklı sohbet ederek sundu. 
Melahat Perihan Öztürk - Kutlu Payasslı
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleşen geceye Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Kutlu Payaslı ailesi, TRT İstanbul Radyosu Ses Sanatçısı Vedat Çetinkaya, TRT Ses Sanatçıları Nusret Yılmaz ve Alpay Tanrıverdi, Payaslı ailesinin şehir içinden ve dışından gelen dostları ile pek çok sanatsever katıldı. 
Üç saati aşkın süren konser sonunda çiçek seremonisinin ardından Başkan Turgay Erdem, Vedat Çetinkaya, Nusret Yılmaz, Alpay Tanrıverdi, Kutlu Payaslı, Filiz Başıbüyük, Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu ve tabii ki tüm izleyiciler ‘Hayat ne güzel ne hoştur’ eserini hep birlikte seslendirdi.
 Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu
Bu konser Bursa’ya özel bir konser
Bu konser, Kutlu Payaslı eserlerinden oluşan ilk konserdi. Payaslı daha önce konserlerde okunsun diyerek eserlerini kimseye vermemişti. Daha önce onun eserlerinden oluşan bir konser düzenlenmemişti. Filiz Başıbüyük akıl edip de, “Hocam, sizin eserlerinizden oluşan bir konser yapmak istiyorum, izin verir misiniz?” dediği zaman Kutlu Payaslı çok heyecanlanmış, konserin repertuvarını kendisi hazırlamış, şarkıları kendisi seçmişti.

O Anlattı Biz Dinledik, O Söyledi Biz Dinledik
Anılarla ve şarkılarla adeta zamanda yolculuğa çıktığımız konserde, şarkılar hep bir ağızdan söylendi. Kutlu Payaslı koroyu ve solistleri koltuğundan dikkatle izledi, oturduğu yerden bütün bedeniyle koroyu yönetti, her notaya bastı. Konser esnasında Filiz Başıbüyük bazı eserlerde şefliği Payaslı’ya teslim etti. Kutlu Bey solo olarak seslendirdiği eserlerde devleşirken izleyicileri yine kendisine hayran bıraktı. Bir yandan da kâh bir tamburun, kâh dargın dostlarını barıştırmasının hikâyesini dinledik kendisinden. Az değil, 87 yıllık hayatının 68 yılı sanatla iç içe geçmişti. Üstelik radyonun, gazinoların ve sonrasında da televizyonun en parlak olduğu zamanlarda sahnelerdeydi.

Todori'deki Tambur
Müzeyyen Senar'ın Kabataş Setüstü'ndeki evinden Kutlu Payaslı'ya geçen ve yirmi beş yıl Payaslı'da kalan tamburun yolculuğu Todori'de son bulmuş. Selahattin Pınar'a ait olan bu tambur şimdi İstanbul'da, Fenerbahçe'deki Todori Meyhanesi'nde özel bir camekân içerisinde muhafaza ediliyor. Selahattin Pınar'ın tamburunun hikâyesini bana anlattığı zaman kendisine, İstanbul'a gittiğimde Todori'ye gidip tamburu ziyaret edeceğimin ve selâmlarını ileteceğimin sözünü vermiştim. Sözümü tuttum. Kutlu Bey'in selâmlarını ilettim.
13 Eylül 2023 / Todori
Tambur hâlâ yerli yerinde duruyor ve mekâna anlam katıyor. Duvarlardaki Selahattin Pınar ve Afife Jale fotoğrafları ise bize derinden derinden, sessiz sessiz bir şeyler söylüyor. Malum, 'Hicaz Makamında Bir Aşk Hikâyesi'ydi onlarınki...

Küsleri Barıştırmak Sevaptır
Sadettin Kaynak ile Vecdi Gönül arasında 20 yıl süren dargınlığı biraz tatlı numaralarla, biraz beyaz yalanlarla nasıl sona erdirdiğini ve iki büyük sanatçının birbirlerini kucaklamalarının kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatırken o günlere dönüyor ve yine o hınzır, o muzip, o heyecanlı delikanlı oluyor. 

Her Şarkının Bir Hatırası
Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim) der Eylül şiirinin dizelerinde Haydar Ergülen.
Her şarkının, her yazının, her fotoğrafın bir anlamı oluyor kişi için. Bir yazıyı neden yazdığımı bilirim ben. Hangi duygularla klavyede gezinir parmaklarım bilirim. Unutmam. 
Sahnede koro ve solo olarak Kutlu Payaslı eserleri seslendirilirken Kutlu Bey'in her mimiğinden şarkının bestelendiği zamanın izleri yansıyordu. O da unutmamıştı. Zaman zaman gözleri doluyor, zaman zaman sesi yükselip şarkıya eşlik ediyordu. Besbelli ki anılar sağanak gibi yağıyordu. Onun heyecanı ve duygusu hepimize geçti. Salon manâ doldu...
Kutlu Payaslı
Kutlu Bey bestelediği 25 şarkı içinde hangisini hangi duygularla yarattığını kendisi biliyor. Lakin "Dudaklarında Arzu Kollarında Yalnız Ben" eserini sevgili eşi Tuncay Hanım için, "Kardelen" eserini de kızı Melda için bestelediğini biliyoruz.

Sanata Adanmış Bir Ömür kitabından "Kardelen"
"Şu ana kadar yaptığım besteciklerin her birini bir arkadaşıma, bir dostuma ithaf etmişimdir. Bu yüzden kızım bana hep kızar. Bursa'da karlı bir gün sevgili kızım Dr. Melda sabah 11:00 civarı "Size kahve içmeye geldim" dedi. Çok mutlu oldum. "Kızım böyle karlı bir havada ancak Kardelen çıkar" deyip, o günlerde üzerinde çalıştığım güftesi Hümeyra Aslantürk'e ait nihavent şarkımı kızıma armağan ettim. Kardelen şarkısını 4 Şubat 2014 tarihinde Bursa Uludağ Üniversitesi'nde verdiğimiz konsere, kızımın haberi olmadan koydum. Bütün koro bu konuda son derece ketum davranmış ve bu şarkının repertuvarda olduğunu kızıma hissettirmemiştik. Şarkının sırası gelince anonsu yaptım, besteleniş şeklini anlattım. Özellikle akıcı ve kolay ezberlenebilen nakarat kısmının provasını koca salona yaptırdıktan sonra eserin icrası muhteşem olmuştu. Zira olayın duygusal yönünü çok seven halk şarkıyı da kısa zamanda benimsedi. Bin 200 kişilik koro ile bu şarkıyı muhteşem bir ortamda seslendirmiş olduk. (Beste tarihi: 14 Mart 2008)"
Fotoğraf: Nilüfer Belediyesi
Sanata Adanmış Bir Ömür kitabından Kutlu Payaslı
"27 Haziran 1936'da doğan Payaslı, ilkokula Amasya Plevne İlkokulu'nda başlamış, daha sonra babasının görevi dolayısıyla gittikleri Urfa'da üç ay kadar Cumhuriyet İlkokulu'nda devam etmiş, ortaokul hayatını Amasya'da tamamlamış, Amasya'da lise olmadığı için İstanbul Haydarpaşa Lisesi'ne gitmiş, liseyi burada bitirmiş, 1955 yılında açılan sınavla Ankara Radyosu'na girmiş, 1963'te koro şefliğine atanmış, sayısız konser yönetmiş, 1977-1989 yılları arasında TRT Ankara Merkez Repertuvar Kurulu üyeliği yapmış, 1979'da İzmir'e yerleşmiş ve Ege Üniversitesi'nde sekiz yıl süreyle öğretim görevliliği yapmış, 1968'de Ürdün Kralı Hüseyin tarafından verilen Liyakat Madalyası, 1971'de İstanbul Ekspres Gazetesi'nin verdiği "Yılın Erkek Şarkıcısı" ödülünü almış, 1998 yılında T.C. Kültür Bakanlığı'nca kendisine Devlet Sanatçısı unvanı verilmiş. Kutlu Payaslı, 1961 yılında evlenerek aile kurduğu Ankara Radyosu prodüktörlerinden Tuncay Gümüşoluk ile bir kız, bir erkek evlat sahibi olmuş. İlk bestesini “Bu Şarkı Senindir Dinle Sevgili” adıyla 1957’de yapan sanatçı, ilk solo performansını Ankara Radyosunda 3 Şubat 1958’de gerçekleştirmiş. 1963 yılında koro şefliğine başladıktan sonraki dönemlerde Anadolu’nun çoğu illerinde ve yurt dışında şef ve solist olarak konserler vermiş. 1971 yılında İstanbul Ekspres gazetesi okurları tarafından “Yılın Erkek Sanatçısı” ödülüne layık görülmüş. 1977 yılında Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmada “Gönül İsterdi ki Böyle Bitmesin” ve 1997’de “Sen Nisansın Daha Ben Sarı Eylül” adlı şarkılarıyla bestecilik ödülünü kazanmış. Ayrıca 1971’de Amman’da yönettiği TRT korosundaki başarısı nedeniyle Kral Naibi Hasan tarafından kendisine “Kevkeb-Sani Onur Madalyası” verilmiş. 1997 yılından sonra iki yıl TRT merkez repertuar, 1995-1997 arasında ise Merkez Denetleme Kurulu üyeliği görevlerini yürütmüş. 1979 yılının sonlarında İzmir’e yerleşen sanatçı, orada kurduğu tavuk çiftliğini on yıl işletmiş. Aynı dönemde Ege Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı'nda altı yıl repertuar, üslup/tavır ve ses eğitim dersleri vermiş. 1993-2000 yılları arasında TRT 1’de yaptığı “Gönül Bahçemizden” adlı program 1987 yılında Türkî Devletler Yayın Birliği tarafından “En Başarılı Müzik Programı” unvanını elde etmiş. Kutlu Payaslı’nın radyolarda yayınlanan 25 bestesi bulunuyor."

Kutlu Payaslı'nın hayat yolculuğunun anlatıldığı "Sanata Adanmış Bir Ömür" kitabında okuyacağınız üzere onca yıl tüm meşakkatine rağmen epey renkli geçmişti. Çünkü tüm renkler Kutlu Payaslı'nın benliğinde yaşıyordu. Konser akşamında da gördük ki, tüm o renkler yerli yerinde duruyor ve onun içindeki rengârenk gökkuşağını yaşatmaya devam ediyor.
****
Nilüfer Belediyesi'ne, Nilüfer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu'na ve Şef Filiz Furuncuoğlu Başıbüyük'e böyle bir değeri Bursalılarla, Kutlu Payaslı'yı da çok özlediği (Filiz Hanım'ın salona dönerek "Hocamızı çok özlüyoruz değil mi?" sözüne cevaben "Ben de sizleri özlüyorum" dediği üzerine ve benim de bir ara sorduğum "Sahneleri özlüyor musunuz?" sorusuna verdiği "Çok özlüyorum" cevabı üzerine) sahnelerle buluşturduğu için sonsuz teşekkürler.
Bu konser, vefa, sevgi, saygı ve teşekkür dolu bir konserdi…

Amasya Kutlu Payaslı Müzesi
Kutlu Bey geçtiğimiz günlerde memleketi Amasya'da kendi adına bir müze kurulduğunun haberini fısıldamıştı kulağıma. Ne güzel bir haber demiştim. Arşivini Amasya'ya yollamış. Evindeki arşiv şimdi artık o müzede yaşayacak. Yaşadığı yıllar ve ardında bıraktığı ölümsüz eserler ve doyumsuz anılar o müzede nefes almaya devam edecek.
(Gecenin video kayıtlarının ve fotoğraflarının olduğu albüme ulaşmak için tıklayınız)
5 Aralık 2023 / C.E.Y.

Kutlu Ağabey ile uzun uzun ettiğimiz sohbeti iki bölüm halinde aşağıda yazdığım (içinde bağlantı olan) başlıkları tıklayarak izleyebilirsiniz.

3 Aralık 2023 Pazar

"Sizinki Maraton, Bizimki Engelli Koşu"

3 Aralık Dünya Engelliler Günü’ne ithafen…

Eşit miyiz?
Kadın-erkek eşitliği değil sorduğum. Orası zaten malum. 
Hayata eksilerde başladığımızı, ömrümüz boyu bu arayı kapatmak için çabaladığımızı, erkeklerle aynı çizgide yürüyebilmek adına erkek milleti bir adım atarken bizim üç adım atmamız gerektiğini, hep utanmak zorunda bırakılan, hep suçlanan, hep savunmada kalan taraf olduğumuzu biliyoruz. 
Lakin ne gam! 
Kadın kendi içindeki gücü fark ettiği anda erkekle yarışı bırakıp kendi yolunu çiziyor ve çıktığı o yolda hiçbir erkek kadına yetişemiyor. 
Üstelik, erkekler günlük vazifelerini yapmış olmanın rahatlığı ile koltuklarına yayılmışken, biz kadınlar olarak önce evde sonra da toplumda aksayan ne varsa hepsine sahip çıkıyor, kanayan her yaraya parmak basmaya çalışıyoruz. O yüzden de "ayaklanan" ve "itilip kakılan" taraf hep kadın tarafı oluyor. 
Bizim bu yazıda sorgulayacağımız kadın-erkek eşitliği değil, "Kadınlar olarak birbirimizle eşit miyiz?" 
Engelli bir kadın ile diğer bir kadın ne kadar eşit mesela? Güzelliğin ve gençliğin pompalandığı, belli ölçüler dışındaki ölçülerin kabul edilmediği, yaşlanmanın ise zinhar suç sayıldığı bir dönemde tek tipleştirilen kadının dışında, bir de hayata "engelli" olarak başlayan ya da sonradan engelli olan pek çok kadın var; işte o kadınlar diğerleriyle ne kadar eşit? Topluma ayak uydurabilmek için onlar kaç adım atmak zorunda? 
TÜKD Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Aylin Sabancı
TÜKD Dostluk Toplantısı
Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Bursa Şubesi’nin her ayın ilk cumartesi günü düzenlediği Dostluk Toplantıları'nın 2 Aralık günü gerçekleşen Aralık ayı buluşması, 25 Kasım-10 Aralık tarihli gündemlerini kapsadığı için, "Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddetle Mücadele", "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele" ve "Uluslararası Engelliler Günü” temalarına dikkat çekmek adına, "Eşit miyiz?" başlığı altında ve "Engelli Kadın"a vurgu yapan konuklarla gerçekleşti. TÜKD Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Aylin Sabancı'nın açılış konuşmasının ardından, günün konukları olan, Türkiye'deki ilk "Engelli Kadın" derneği olan Bursa Engelli Kadınlar Derneği ENKADER Yönetim Kurulu Başkanı Canan Aykanat ve kurucu üye Dr. Nilüfer Egemen Yumurtacı, yaptıkları konuşmalar ile engelli kadın olmanın hayatları üzerindeki etkilerini anlattı.

Onlar konuşurken engelli bir arkadaşımın, "Yurtdışında kendimi normal insan hissediyorum, ancak ülkeye iner inmez engelli bir insan olduğumu hatırlıyorum" deyişini, "Arabadayken kadınım, inince engelliyim" diyen bir başka kadını, "Nasıl yürüyeceğimi biliyorum ama ayağa kalktığımda bacaklarımı kontrol edemiyorum" diyen başka bir genç kadını, 45 yıl yatağa bağlı olan kızının her türlü bakımını yapan bir yakınımı hatırlıyorum. Unutmayın ki, beden engelli olsa da hormonlar çalışıyor. Bu sorunu engelli erkek evlat sahibi olan anneler de farklı bir boyutta yaşıyor.
Canan Aykanat evlat sahibi olmak istediğinde yaşadığı sıkıntıları, kendisinin anneliğe layık bulunmadığını, doğumevlerinde engelli kadınlar için özel birimler olması gerektiğini, engelli tuvaletlerinin de kadın ve erkek olarak ayrı ayrı olması gerektiğini anlatıyor. Biliyorsunuz, büyük merkezlerde bebek bakım odası ve mescit bulunur. Kadın WC, Erkek WC vardır. Kadın tuvaletinin içinde annenin çocuğu ile birlikte girdiği ayrı bir kabin vardır. Engeli olmayan bireyler olarak neden "1" tane Engelli WC olduğunu sorgulamayız bile. Sanki engelliler diye ayrı bir tür varmış gibi davranırız. Tıpkı LGBT-İ'ye yaptığımız gibi onları da toplumsal cinsiyet bilincinin dışında bırakırız. 
Canan Aykanat
Engelli kadın anne olamaz mı?
Canan Aykanat'ın konuşmasında dikkat çektiği kadın ve doğum konusu üzerine, "Engelli kadının cinsel hayatı olamaz mı, anne olamaz mı?" diye soralım. 
Toplumda, kendi inisiyatifi ile hamile kalanlar büyük bir suç işlemişçesine cezalandırılıyor. Bir de istemsiz hamilelikler var. Zaten hayat içinde kendisi ve ailesi için yaşama şartları çok zor olan engelli bir bireyi kendi arzularına alet edip, her şeyi daha da zorlaştıran şahısları ne yapmalı bilmem. Engelli bir kadının beslenmesi, özbakımı ve hijyeni zaten yeterince zor iken bir de tecavüz. Konuşamaz diye, suskun diye, derdini anlatamaz diye, zayıf diye, bilinçsiz diye kendi emellerine kurban ettiği kadının neler yaşayacağından (tabii ki) ona ne! 
Onun için ha kadın, ha erkek, ha kedi ha köpek, ha çocuk, ha bebek, ha koyun ha eşek! Nefes alsın yeter diyeceğim ama damacana nefes bile almıyor. Onu hangi tahrik suçuyla suçlayacağız?
Kadın Sağlığı Hemşireliği Dergisi'nin 2021 yılında yayımlanan sayısında yer alan bir makalenin ön sözünde; "Engelli kadınlarla ilgili özel bir doğum öncesi bakım verileri bulunmamakta olup, literatürde engelli kadınların engelli olmayan kadınlara göre yetersiz doğum öncesi bakım alma olasılığının 2 kat daha fazla olduğu belirtilmiştir. Engelli kadınların, engelli ve kadın olarak yaşadıkları dezavantajın yanı sıra gebe kaldıkları zaman karşılaştıkları sorunlar da boyut değiştirebilmektedir. Bunlar sadece sağlık sorunları olarak ele alınmamalı, toplumsal bir sorun olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır." yazıyor.
2016 yılında ENKADER desteği ile Bursa Çekirge Devlet Hastanesi ek binası Zübeydehanım Doğumevi'nde engelli doğum ünitesi, hasta odası ve engelli polikliniği açılmıştı. Bursa'nın ilk branş hastanesi olarak 1981 yılında açılan o hastane 2021 yılında yıkıldı ve yerine yenisi yapılmadı.
Yönlendirme yazılarında engelli alfabesi kullanmakla, binalara engelli rampası ve engelli araçlarına özel park yeri yapmakla engelli konusu kapanmıyor işte. Konuya her boyutuyla eğilmek lâzım.

Kalıpları ve yargıları yıkalım 
Hiçbirimiz cinsiyetimiz, ırkımız, rengimiz, dilimiz, dinimiz, görüntümüz gibi kendi seçmediğimiz özelliklerden dolayı yargılanmak istemeyiz. Dr. Nilüfer Egemen Yumurtacı da öyle diyor. "Ben kabul ettim, siz de edin diyor." 
Dr. Nilüfer Egemen Yumurtacı
ODTÜ'de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumuş, yine ODTÜ'de "Bilim ve Teknoloji Politikaları" üzerine yüksek lisans yapmış, doktorasını Selçuk Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler, Tanıtım ve Reklamcılık üzerine vermiş olan ENKADER kurucu üyesi Dr. Nilüfer Egemen Yumurtacı, görüntüsüne bakıp da "Senin gibi bir kadın...." sözleri ile başlayan cümleler kuran insanlara, özellikle de kadınlara, zekâsına yaraşan cevaplar veriyor. Bu kadar eğitim almış, diploma sahibi olmuş bir insanın bürokrasi içinde nasıl boğuştuğunu, layık olduğu pozisyonu hak ettiğini nasıl bir türlü anlamadıklarını onun esprili dilinden dinledik. "Eşit miyiz diye soruyorsunuz ya, değiliz, siz maratondasınız, biz engelli koşudayız" diyor.
İzahı olmayan şeylerin mizahı olur kıvamında söylediği her sözün altında büyük bir açmaz görmemek, "Beni kabul etmeniz için daha ne kadar eğitim alabilirim, daha ne kadar engelli olabilirim, memnun olmanız için daha ne yapabilirim?" haykırışlarını duymamak mümkün değil.
O konuşurken Turgut Uyar'ın şu dizeleri takılıyor dilime:
Sizin alınız al, inandım. 
Morunuz mor, inandım. 
Tanrınız büyük, âmenna. 
Şiiriniz adamakıllı şiir, 
Dumanı da caba.
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.

İcat Çıkaran Sıla Topçam
TÜKD Bursa Şubesi’nin Aralık ayı toplantısının konuklarından biri de lisansını ve yüksek lisansını tiyatro üzerine yapmış olan, "Tiyatrocu, Masal Anlatıcısı ve Eğitmen" Sıla Topçam idi. Eskiden erkeklerin de yaptığı masal anlatıcılığının artık erkekler tarafından (tamamen duygusal olarak) rağbet görmediğini, kendisinin masal anlatıcılığını keşfettiğini ve 2014 yılından bu yana yaptığını söyleyerek başladı konuşmasına.
Sıla Topçam
Henrik Ibsen'in 1879 yılında yazdığı "Nora, Bir Bebek Evi" oyununu masallaştıran ve tek kişilik performans ile anlatan Sıla Topçam, böylece kadın sorunlarını ve kadın haklarını topluma "sanat" dili ile aktarıyor. Oyunda; evlenmeden önce babası, evlendikten sonra da kocası tarafından bebek muamelesi gören ve sosyal meselelerle ilgilenmesine izin verilmeyen üç çocuklu, genç ve güzel ev kadını Nora Helmer'in, kendisine farklı davranıldığını fark edişi ve birey olma çabası için verdiği mücadele anlatılıyor. Oyundaki Nora, kendisini bulmak için kapıyı çarpıp çıkması ile isyan bayrağını açması ile belki de "kadın" tarihindeki ilk kapıyı çarpıp çıkan kadın karakteri oluyor. 
Ki genelde erkek yazarlar kadını kalemleri ile "dizayn" eder ve kalemlerini kadının suratına suratına sallarlar.
(Konuyla alakalı olarak, yürütücülüğünü benim yaptığım Edebiyatta Kadın Etkileri panelini izlemenizi tavsiye ederim.)

Anlatıcılık ve Aktarıcılık
Kadınlar yaşadıkları toplumun kültürünü, örerek, dikerek, pişirerek, dokuyarak, boyayarak, konuşarak, hepsi kendi yöntemlerince anlatıyor ve gelecek kuşaklara aktarıyorlar. Terapi etkisi gösteren bu anlatımlar ile önce kendilerini ve ailelerini, sonra da toplumu rehabilite ediyorlar. Bursa Nilüfer Lotus Kadın Kooperatifi gibi, örgü grupları gibi, el sanatları atölyeleri gibi şemsiyeler altında toplanıp hem dayanışıyor hem de değer yaratıyorlar. İyileşiyorlar, iyileştiriyorlar...
Bunları yaparken herkesin aynı dünyaya doğduğunu ama her bireyin ayrı bir dünya olduğunu, yaşama hakkının herkesin hakkı olduğunu ama bazılarının bu hakları gasp ettiğini unutmamak lâzım. Kadınlar arası eşitliğin iyilik ve eğitim ile sağlanacağını öğrenmek ve öğretmek lâzım. Engelli kişilerin en büyük zorluğunu kendilerinin ve ailelerinin yaşadığını düşünerek, onlara daha fazla engel çıkartmamak lâzım.
TÜKD Bursa ile Aralık Ayı Dostluk Toplantısı
Nutuk Yalova 100. Yıl Özel Baskısı
TÜKD Bursa şubesinin Aralık ayı toplantısının nihayetlenmesinin ardından çok özel bir projenin galasına katılmak üzere TÜKD Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Aylin Sabancı ve Yönetim Kurulu üyesi Ebru Akçalı ile birlikte Yalova'ya doğru yola çıktık. 
Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Yalova Şubesi öncülüğünde, Cumhuriyetimizin 100. Yılına ithafen bastırılan ‘Nutuk’un tanıtım galası, Yalova Raif Dinçkök Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. 
Meral Güler, Aylin Sabancı, 
100. yıla özel 1923 adet basılması planlanan Atatürk’ün ölümsüz eseri ‘Nutuk’un kâğıdında; 81 ilden toplanan bitki, su ve toprak kullanılmış, hamuruna Dolmabahçe, Selanik, Çanakkale, Anıtkabir ve Trablusgarp bitkileri eklenmiş, 100 kişi tarafından tamamı el ile yapılmış ve 100. Yıla özel olarak 3 yıllık bir çalışmayla üretilmiş. Eserin satışından elde edilecek gelirden ayrılacak pay ile TÜKD Yalova Şubesi bursiyerlerine bağış desteği sağlanacak.
Ortaya çıkartılan bu nadide eserin el ile üretilen sayfalarına dokunduktan ve "kâğıdı" hissettikten sonra, kültür merkezinin üst katında bulunan “İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi”ni gezmek farz oldu. 
İlk Türk matbaasının kurulduğu Yalova'da açılan müzeyi, TÜKD Başkanı Meral Güler, TÜKD Yalova başkanı ve üyeleri ile birlikte kısa bir tur ile kâğıdın tarihi ve yapılışı üzerine bilgilendik. Türkiye'nin ilk kâğıtçılık tarihi müzesi olarak 2013 yılında kurulan müze, kâğıdın tarihi, üretimi ve korunması, kâğıt sanatları, Türkler ve kâğıt, kâğıt sanayisi, kitabın ve kütüphaneciliğin tarihi gibi konularda bilgi veriyor. Ayrıca müzede İbrahim Müteferrika'nın orijinal baskıları bulunuyor.
3 Aralık 2023 / C.E.Y.

30 Kasım 2023 Perşembe

"Biz Sadece Çalıştık"

Numan Büyükyanbolu, Güzin Abraş, Nizamettin Erol, İsmail Yurtoğlu
Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği “Bursa’nın Değerleri” söyleşileri, kent kültürüne iz bırakan isimleri ağırlamaya devam ediyor. 28 Kasım akşamın konukları, yıllardır hepimizin hayatına dokunan, damağımızı şenlendiren tatlar üreten, isimleri Bursa dışında da bilinen, yarım asırlık geçmişe sahip üç "tatlıcı" idi. Ülkü Pastanesi, Uzay Pastanesi ve Durak Muhallebicisi'nin sahiplerinden kurumlarının kuruluş ve yaşayış öykülerini dinledik. 
Ülkü Pastanesi sahibi Numan Büyükyanbolu, Uzay Pastanesi sahibi Nizamettin Erol ve Durak Muhallebicisi üçüncü kuşak işletmecisi İsmail Yurtoğlu, eski bir Bursalı olan Güzin Abraş'ın samimi sorularını cevaplayarak, firma isimlerinin hikâyelerini anlatıp, geçmiş zamanlardan anılar paylaştı.
Akkılıç Kütüphanesi’nde düzenlenen söyleşiye firma sahiplerinin aileleri de izleyici olarak katıldı. Konuşmalar esnasında zaman zaman aile bireylerine de mikrofon uzatıldı. Çünkü kâh eşleri olarak, kâh evlatları olarak hepsi atölyeye girmiş, hepsi bu sürece kendi imzasını atmıştı.

Güven'den Ülkü'ye
Numan Büyükyanbolu'nun anlattığına göre Ülkü Pastanesi'nin ilk adı Güven imiş. Daha sonra dayısının kızının adı olan Ülkü'yü almış. Ülkü Pastanesi'nin 1967 yılında Nalbantoğlu'ndaki 15 metrekarelik dükkânda başlayan hikâyesi; Nilüfer (2012), Niltim Üretim Tesisi ve Şubesi (2016) ve Özlüce (2018) şubeleri ile devam eder. Her şubede Nalbantoğlu'ndaki küçük dükkânda kullanılan hammadde ve makineler temin edilerek ürünlerin lezzeti korunur. Ürün çeşitliliği arttırılır. 2022 yılında Numan Büyükyanbolu Bursa İl Ahisi seçilir.

Ay'dan Uzay'a
Uzay Pastanesi'nin adı 1969 yılında ABD'nin Ay'a çıkışından esinlenerek konulmuş. Nizamettin Erol o ânı şöyle anlatıyor: “Uzaya ilk çıkışın gerçekleştirildiği tarihte yaylada kahvehanede oturuyorduk. Radyodan yayın yapılıyordu ve biz de dikkatle dinliyorduk. Gece saat 3’e kadar uzaya çıkılmasını bekledik. İşletmemiz ilk olarak Polonez Pastanesi ismiyle açılmıştı. İsim değişikliğine gitme kararı aldığımızda, yaşadığımız o an aklıma geldi ve ismini Uzay Pastanesi olarak koyduk”
Uzay’ın tarihine bakacak olursak, bu lezzet yolculuğunun başlangıcı aslında Polonya’dır.  Pastanenin ilk adı Turecka'dır. Polonya macerasının ardından Türkiye'ye ve Bursa'ya dönen aile, Altıparmak'ta açtıkları pastaneye Polonez Pastanesi adını verirler. Büyük amca Mehmet  Erol Polonya’ya dönerken, Hamza Erol Çamlıhemşin'den Bursa'ya gelip, kardeşinden Polonez Pastanesini devralır. Çamlıhemşin'de devlet memuru olan büyük oğlu Nizamettin Erol'u Bursa'ya çağırır ve Polonez'i kendisine emanet eder. Nizamettin Erol da pasta ustası olarak bacanağı Ali Birgül'ü, Ankara'dan Bursa'ya çağırır. Böylece iki bacanak, ortak olarak Uzay Pastanesi'nin temelini atarlar. İl önceleri dondurması ile meşhur olan Uzay Pastaneleri şu anda 14 şube ve zengin ürün çeşitliliği ile Bursalılara hizmet veriyor.

Duraklardan Durak'a
Evet, yanlış duymadınız. Durak Muhallebicisi'nin adı otobüs duraklarından geliyor. Durak üçüncü kuşak temsilcisi İsmail Yurtoğlu o hikâyeyi şöyle anlatıyor: “1969 yılında dedem İbrahim Yurtoğlu ilk olarak Çekirge’de, otobüslerin son durağının önünde dükkân açıyor. İsmi de bu yüzden Durak Muhallebicisi olmuş. Şu an 3 şubemiz var ve hepsinin önünde de durak var. Bu büyük bir tesadüf.” 
İkinci şubesini 1993 yılında Altıparmak'ta, üçüncü şubesini 2005 yılında  İzmir Yolu üzerinde açan Durak Muhallebicisi, üçüncü şubenin ardından kurumsallaşma yolculuğuna başlamış, lakin geleneksel yöntemlerden ayrılmamış. Yurtoğlu diyor ki: "Dedem nasıl yapıyorsa, biz de üretimlerimizi o şekilde  sürdürüyoruz. Taş değirmen ve bakır kazanlarla üretim yapıyoruz. Çünkü fabrikasyon üretim, lezzeti bozuyor. Tavukgöğsü ve kazandibi tatlılarında iddialıyız."
Herkesin bir anısının olduğu bu üç kurumun kurucusu ve temsilcisi, Bursa'nın diğer tatlıcılarını da takdirle anmadan geçmedi. Ulus Pastanesi, Kafkas, Çamlık, Çınar, Turan Pastaneleri de Bursa'nın anılarında yer etmiş pastanelerdir. Ayrıca birbirlerine rakip olmadıklarının, birbirlerinin özel ürünlerini birbirlerinden aldıklarının altını çizdi.
Kendileri, markalaşma üzerine yapılan sohbetlerin canlı birer örneği. 50 yılı deviren bu üç kurumun temsilcileri, Güzin Abraş'ın motivasyon ve markalaşma üzerine sorduğu soruları, "Biz sadece çalıştık" olarak cevaplarken, işlerine olan tutkularını, müşteriye olan saygılarını, çalışmaya olan inançlarını anlattılar. Onlar marka olalım diye strateji uygulamamış, sadece "doğru ve düzgün" çalışmışlardı. Markalaşma kendiliğinden gelmişti.
Arkadan gelen kuşak da markaya sahip çıkmış, talebin bu özelliklerden kaynaklı olduğunun bilinciyle markaya zarar verecek ufak hesaplardan kaçınmamış. (Aile şirketi olmanın değeri gün geçtikçe daha bilinir oldu. İkinci kuşağa bile geçemeyen işletmelerin yerini bugün, üçüncü, dördüncü kuşağa ulaşmış işletmeler aldı. "Gastronomi", kültür aktarımı ve tarihine sahip çıkmanın çok önemli bir yolu. Yurt dışından gelen bir turist tüm düntada bulabileceği bir ürünü değil de, o yöreye özgü bir yemeği yemek ister haliyle. Alışverişini o kente özgü ürünlerden seçer.)

Gördüğümüz üzere; onların önceliği para değil hizmet. Para sadece hizmetin getirisi. Elbette ki hem geçinmek için, hem de kurumu yaşatmak için para elzem. Verilen hizmetin karşılığı olarak gelen "para", kendi ailelerini olduğu kadar çalışanların ailelerini de geçindirecek bir kaynak. 
Ustanın moralinin dahi ürünün kalitesini etkilediğini düşünürsek, yediğimiz ürünlerdeki lezzetin, çalışanın mutluluğunun ürüne yansıması olarak değerlendirebiliriz. Mutsuz bir "el" şirketin itibarını zedeleyebilir. Ki, itibar her şeydir...
 
Eski masum günlerin durakta bekleme, muhallebicide buluşma, pastanede çokça bakışarak, zaman zaman da el ele tutuşarak oturma modası belki demode oldu ama kendilerini güncelleyerek zamana ayak uyduran, uydururken özünü kaybetmeyen bu üç kurum "moda" olmaya devam ediyor.
Bir de gelirken yanlarında kendileriyle özdeşleşen ürünlerden getirmiş ve kendilerini dinlerken ağzı sulanan dinleyicilere ikram etmiş olsalardı, ah ne kadar da iyi olacaktı. :) 


26 Kasım 2023 Pazar

En Zengin SOKÜM Müzesi Misi'de

Bursa'da Cumalıkızık, Hanlar Bölgesi ve Sultan Külliyeleri'nin 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girdiğini, İznik'in ise 2014 yılından bu yana "geçici listede" yer aldığını, 2024 yılında yapılacak değerlendirme ile "kalıcı listede" ilan edilip edilmeyeceğinin beklendiğini biliyorduk da; "Somut Olmayan Kültürel Miras" nedir bilmiyorduk diyorsanız; Misi'deki Bursa Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi'ni ziyaret edin derim. 
Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem
Bursa SOKÜM Müzesi
Bir Bursa UNESCO Derneği projesi olan "Bursa Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi", Cumhuriyetimizin 100., Bursa UNESCO Derneği'nin 25. yılında, Misi'de ziyarete açıldı. Nilüfer Belediyesi tarafından 10 yıllığına derneğe tahsis edilen müze binası, Koruma Kurulu tescilli bir yapı ve fonksiyon değişikliği mimarlar tarafından yapılmış. 
Bursa UNESCO Derneği Başkanı İlker Özaslan
Bursa UNESCO Derneği Başkanı İlker Özaslan'ın açılış konuşmasında verdiği bilgilere göre Bursa SOKÜM, Bursa'nın 23. Müzesi. Türkiye'nin 4. SOKÜM müzesi. Ayrıca Türkiye'nin hem en büyük ve en zengin, hem de kapalı ve açık alan bakımından en büyük Soküm müzesi. Üstelik müze, Bursa’daki 23 müze içerisinde, STK olarak kendi üyeleriyle imece usulü kurulmuş. 

Capcanlı Bir Müze
Bu müze sadece ziyaret edilebilen değil, etkinlik yapılan ve etkinliklere katılınabilen aktif bir müze olacak. Müzede Ihlamur baskı, Ebru sanatı, Çini, İpek dokuma, Ahşap Oyuncak, Ahşap baston, Ahşap Gramafon yapımı, İğne oyası, koza işleme takı yapımı, sepet yapımı gibi el sanatlarının uygulanacağı Çok Amaçlı Atölye; Kukla, Gölge Oyunu Karagöz-Hacivat'ın yer alacağı Gösteri Sanatları Atölyesi; sözlü kültür hikâyelerinin anlatıldığı ve sohbet toplantılarının yapılacağı Muhabbet Odası; geleneksel yemeklerin uygulandığı Mutfak; insan yaşamındaki doğum, nişan, evlilik, sünnet, askerlik gibi geçiş dönemlerinin uygulamalı olarak aktarılacağı Yaşam Kültür Odası ile masal ve fıkraların anlatılacağı Masal Atölyesi mevcut. Özellikle de ilköğretim çağındaki çocukları ağırlamayı hedefleyen müzenin içi olduğu kadar bahçesi de etkinliklere ev sahipliği yapacak. 
Müzenin bahçesinde halk takvimi, halk mutfağı ve halk hekimliği ile ilgili uygulamaların anlatıldığı, geleneksel kutlamaların ve geleneksel çocuk oyunlarının katılımlı bir şekilde gerçekleştiği bölümler bulunuyor. Bu bölümler hikâyeleri ile birlikte aktarılacak ve çeşitli canlandırmalarla ziyaretçilere sunulacak.

Somut Olmayan Kültürel Miras Nedir?
Buraya kadar anlattıklarımdan Somut Olmayan Kültürel Miras nedir ne değildir anlamışsınızdır ancak ben yine de SOKÜM hakkında birkaç bilgi vereyim. SOKÜM, 2003 yılında UNESCO Genel Konferansı'nda kabul edilen, ülkemizin de 2006 yılında taraf olduğu "Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi' ile şöyle tanımlanmış: "'Somut olmayan kültürel miras' toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar anlamına gelir."
Nelerin somut olmayan -veya yaşayan miras- kültürel mirası oluşturduğu sorusu Sözleşme'nin ikinci maddesinde şöyle yanıtlanır:
"Dilin somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında bir araç işlevi gördüğü sözlü anlatımlar ve sözlü gelenekler, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar, ritüeller ve festivaller, halk bilgisi, evren ve doğa ile ilgili uygulamalar, el sanatları geleneği."
Sözleşmeye göre, somut olmayan kültürel miras insanlığın kültürel çeşitliliğinin temel kaynağıdır ve sürdürülmesi, sürekli yaratıcılığın garantisidir.
Kaynak: Wikipedia

Günümüze Dek Kabul Edilmiş Türkiye Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi
1. Meddahlık Geleneği (2008)
2. Mevlevi Sema Törenleri (2008)
3. Âşıklık Geleneği (2009)
4. Karagöz (2009)
5. Nevruz (Azerbaycan, Hindistan, İran, Kırgızistan, Özbekistan ve Pakistan ile ortak dosya (2009) (2016 yılında dosya Afganistan, Azerbaycan, Hindistan, Irak, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan ve Türkmenistan katılımı ile genişletilmiştir)
6. Geleneksel Sohbet Toplantıları (Yaren, Barana, Sıra Geceleri ve diğer, 2010)
7. Alevi-Bektaşi Ritüeli Semah (2010)
8. Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali (2010)
9. Geleneksel Tören Keşkeği (2011)
10. Mesir Macunu Festivali (2012)
11. Türk Kahvesi ve Geleneği (2013)
12. Ebru: Türk Kâğıt Süsleme Sanatı (2014)
13. İnce Ekmek Yapımı ve Paylaşımı Geleneği: Lavaş, Katrıma, Jupka, Yufka (Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye ile ortak dosya) (2016)
14. Geleneksel Çini Sanatı (2016)
15. Bahar Bayramı Hıdırellez (Makedonya ile ortak dosya) (2017)
16. Dede Korkut-Korkut Ata Mirası: Kültürü, Efsaneleri ve Müziği (Azerbaycan ve Kazakistan ile Ortak Dosya, 2018)
17. Geleneksel Türk Okçuluğu (2019) 
18. Minyatür Sanatı (Azerbaycan, İran ve Özbekistan ile Ortak Dosya) (2020)
19. Geleneksel zekâ ve strateji oyunu: Togyzqumalaq, Toguz Korgool, Mangala / Göçürme (Kazakistan ve Kırgızistan ile Ortak Dosya) (2020)
20. Hüsn-i Hat, Türkiye’de İslam Sanatında Geleneksel Güzel Yazı (2021)
21. Çay Kültürü: Kimlik, Misafirperverlik ve Toplumsal Etkileşim Sembolü (Azerbaycan ile ortak dosya, 2022)
22. İpek Böcekçiliği ve Dokuma için İpeğin Geleneksel Üretimi (Afganistan, Azerbaycan, İran, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan ile ortak dosya, 2022)
23. Nasreddin Hoca/Molla Nesreddin/Molla Ependi/Apendi/Afendi Kozhanasyr Fıkra Anlatma Geleneği (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ile ortak dosya, 2022)
** Geleneksel Ahlat Taş İşçiliği (2022) ve Islık Dili (2017) ise Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'nde yer alıyor. Kaynak: UNESCO Türkiye Millî Komisyonu
** 2023 itibarıyla, dünyada 140 ülkede 677 Soküm var. Çin 43, Fransa 26, Türkiye 25, İspanya 23, Japonya 22, Kore 22 mirasa sahip.
Türkiye deki SOKÜM Müzeleri: 
** İlk SOKÜM müzesi 2005'te  Gazi Üniversitesi Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezine kurulmuş.
**  Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi 2005'te kurulan ilk müzeyi bünyesine alarak 2013 yılında ziyarete açılmış.
** 2019’da Kahramanmaraş Dulkadiroğlu Belediyesi Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi  kurulmuş. (Son depremde hasar görmüş ve şu an kapalı imiş.) 

Keşkek'ten Gezek'e Kültürel Mirasımız
Kültürel bir miras olan "Keşkek" yemeği, cevizli lokum ve şam tatlısı ile birlikte konuklara ikram edilirken, açılışta yine bir kültürel miras olan "gezek"i Bursa Dostluk Gezeği grubu verdikleri mini konser ile sergiledi.
Bursa Dostluk Gezeği
Emel Örgün ve ekibi
Samsak Döveci türküsüyle tanıdığımız Türk Halk Müziği sanatçısı Emel Örgün ve ekibi türküleri ve dansları ile açılışa renk kattı. Çünkü mutfak, dans ve müzik, somut olmayan kültürel mirasların başında geliyordu.

2014'ten 2023'e
Ekim 2014'te, Atalions toplantısında tanıdığım Dünya Miras Gezginleri Derneği kurucu başkanı Atila Ege'yle yıllar sonra Bursa Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi açılışında karşılaştık. UNESCO Dünya Miras Listesi konusunu ilk kez kendisinden dinlemiş ve o günün ardından "Dünya Mirası Dünya'ya" başlıklı bir yazı yazmıştım. Bugün karşılaşınca kendisine o günü hatırlattım ve bir anı fotoğrafımız olsun dedim. Tabii ki deyince, Bursa UNESCO Derneği'nden Recep Topçu ve Atila Ege ile birlikte kameraya böyle poz verdik.
 Recep Topçu - Atila Ege - Canan Ekinci Yılmaz
Geçmişe ve geleneklere sahip çıkmak, onları yaşatmak, onları aktarmak, o tatları, o kokuları, o sesleri, o renkleri unutmamak, zaman akıp giderken ve nesiller durmaksızın değişirken köklerine başkalaşmamak, kültürüne yabancılaşmamak insanı daha zengin, daha adil ve daha ahlâklı yapıyor. Aidiyet duygusu gelişmiş insan kendisine, çevresine, vatanına, milletine kolay kolay ihanet etmiyor. Genlerinde taşıdığı ve neyi neden sevdiğini ya da sevmediğini hatırlamadığı izlerle geleceğe uzanıyor. 
"Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür." der Murathan Mungan. "İlk anılarımız anılarsızlığımızdır." der. Bir bilim insanı "Hatıralar dört kuşak geriye kadar gider." tespitini yapar.  
Dünya tarihi ve ülke tarihi ile birlikte insanın kendi özünün de tarihi var. İnsan, dünya tarihi içinde zerre kadar yer tutsa da, zerrelerden oluşan bir dünya tarihi için her insan bir değer.

Ya hatırlamasaydık...
Dünya tarihinden herhangi bir insanın tarihine inelim. Hani insan bazen annesini mi yoksa yemeklerini mi özler bilemez. Hani babasının getirdiği bir simidin kokusu, annesinin söylediği bir şarkının sesi hatıralarından silinmez. Bir kokuyla, bir sesle canlanır her ne varsa. Saklananlar ya da unutuldu sanılanlar çıkar gelir derinlerden. Alır eski günlere götürür insanı. İçinde kendinin olduğu fotoğraflara bakarken neler hissedip neler hatırlıyorsa ve zamanı nasıl geriye döndürüyorsa, aynısını hiç ummadığı bir anda gelen ufak bir dokunuş yaratır. Akşam saati evlerin açık pencerelerinden yayılan yemek kokuları, sofra hazırlık sesleri, elinde ekmek filesiyle evine dönen babalar, sokaklarda oyuna doymamış çocuklar, düğünde söylenen bir şarkı, yılbaşı sofrasında yediği bir yemek, bir baharat, bir parfüm, bir renk, kızıl bir gökyüzü, sin sin yağan bir yağmur... İyisiyle kötüsüyle bir yığın anı...
Düşünün bir, insan türü olarak ya hiçbir şeyi hatırlamayacak olsaydık. 
Düşündünüz ve her şey ne kadar da anlamsızlaştı bir anda değil mi? 
Ne bir gelişme, ne bir bağ, ne bir anı, ne bir gezi, ne bir eser, ne savaş, ne kavga, ne bir şey... Sadece boşluk...

Kültür Sanat Köyü Misi
İnsan tarihinden beynimize inip, iyi ki hâlâ hatırlıyoruz diyerek sözü tekrar Misi'ye ve müzeye getirelim. Yazıyı "dilek ve temenniler" ile nihayetlendirelim.
Tarihî değere sahip, Rum ve Osmanlı evlerinin yan yana yaşadığı, 1989 yılında Sit Alanı ilan edilen Misi'de yer alan; Misi Edebiyat Müzesi, Misi Çocuk Kütüphanesi, Misi Fotoğraf Müzesi, Misi Yazıevi, Misi Sanatevi, İpekevi ve (eskiden Koza Evi olan) Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi ile köy her geçen gün daha çok "Kültür ve Sanat Köyü"ne dönüşüyor. Bu sebeple; Misi'ye bir şeyler yemek-içmek için giden insanların sadece yemek içmekle sınırlı kalmamasını ve müzelere de yönlendirilmesini isterim. 
Ha bir de; Misi'nin, turizmi keşfettikten sonra kurnazlaşan ve masumiyetini kaybeden yerlere dönüşmemesini isterim. Ve Misililerin, ellerine teslim edilen hazineye gözleri gibi bakmalarını ve gelenleri geldiğine pişman etmemelerini isterim. 
Bu korumanın ve devamlılığın sağlanması için de hem tanıtımın hem de denetimin aralıksız sürdürülmesini isterim...

26 Kasım 2023 / C.E.Y.

Dünya Mirası Dünya'ya! / 18 Ekim 2014 
Zenginlikler Bizimdir / 4 Haziran 2022
UNESCO Yolunda İznik / 7 Haziran 2022