16 Ekim 2023 Pazartesi

Korolar Maratonu Kültür Maratonu

Cumhuriyet’in 100. yılında, Koro Kültürü Derneği’nin düzenlediği Korolar Maratonu’nun ev sahibi Nilüfer Belediyesi'ydi. 
Gecenin mimarları olan Nilüfer Çoksesli Koro, Koro Kültürü Derneği ve Nilüfer Belediyesi, Bursa ve ülke müzik tarihine geçecek büyük bir çalışmaya imza attı. 
****
2012 yılında kurulan ve 
Türkiye’de koro kültürünün geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması üzerine çalışmalar yapan, resmî olarak Avrupa Korolar Federasyonu’nda temsiliyet yetkisine sahip tek Türk kurumu "Koro Kültürü Derneği", “Korolar Maratonu”nu 10 yıldır düzenliyor. Daha önce CSO, İstanbul AKM, CRR gibi salonlarda gerçekleşen Korolar Maratonu bu yıl Nilüfer’de, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleşti. Maratona Bursa'dan ve farklı şehirlerden 30 koro katıldı.
Maraton, 13 Ekim Cuma akşamı Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi AKKM’de, Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası BBDSO ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu’nun sahne aldığı açılış konseriyle başladı. Konser, Prof. Dr. Hikmet Şimşek’i Anma Konseri idi. 
Maratona katılan dokuz korodan koristler sağlı sollu salon koltuklarına yerleşerek zaman zaman sahnedeki koroya eşlik etmek üzere ayağa kalktı. Konser repertuvarında Cumhuriyet tarihinin en güzel marşlarının yanı sıra, 100. Yıl için özel bestelenmiş marşlara da yer verilmişti. Türkiye'nin en büyük senfoni izleyicine sahip Bursa'da salon yine doluydu. 
Konser sonunda Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem sahneye gelerek, Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası Şefi Cemi'i Can Deliorman, Devlet Çoksesli Korosu Şefi ve Koro Kültürü Derneği Başkanı Onur Burak Erdem ve Nilüfer Çoksesli Koro Şefi Zeynep Göknur Kara Yıldız'a teşekkürlerini ileterek, böyle değerli bir çalışmaya ev sahipliği yapmaktan duydukları gururu dile getirdi.
Marşlarımız
10. Yıl Marşı'nı herkes biliyor ancak 
Cumhuriyet yolculuğunu en iyi ifade eden, beni en gururlandıran, göğsümü en kabartan marşlardan biri olan 50. Yıl Marşı'nı gençler hiç bilmiyor. 75. Yıl Marşı, 50. Yıl Marşı'ndan daha az biliniyor. Bakalım 100. Yıl Marşı olarak bestelenen marşlardan hangisi geleceğe kalacak. Bakalım hangisi dillere dolanacak. 
Yoksa marşlar devri bizimle mi son bulacak?

Maraton Koşucuları
Maratona katılan korolar 14-15 Ekim tarihlerinde Nazım Hikmet Kültürevi'nde mini birer konser verdiler. Performans aralarında söyleşiler ve atölye çalışmaları yapıldı. Prof. Dr. Suna Çevik, Prof. Dr. Hasan Uçarsu, Dr. Burak Onur Erdem sohbetleriyle, Dr. Öğr. Üyesi Pınar Çanakçı Çavdur atölye çalışması ile maratona katkı sağladı.
14 Ekim akşamı gerçekleşen gala konserinde Barbershop İstanbul ve Nilüfer Çoksesli Koro, 15 Ekim akşamı gerçekleşen kapanış konserinde ise A Capella Boğaziçi sahne aldı.
 
Korolar Maratonu
İki güne yayılan koro konserlerinde sahneye koroların biri gidip biri gelirken ortaya birbirinden renkli görüntüler çıktı. Farklı şehirlerden gelen çocuk koroları, gençlik koroları ve karma korolar koregrofileri, giysi seçimleri, şarkı seçimleri, zaman zaman aynı seçilmiş şarkıların farklı yorumları ile hem diğer koristlerden hem de izleyicilerden büyük alkış ve coşkulu tezahüratlar aldı. 
Nice Korosu
Özellikle de çocuk ve gençlik koroları sahnedeyken salonu dolduran ebeveynleri görmeniz lâzımdı. Yanımda oturan ve 5 yaşındaki kızının video kaydını yapan genç annenin gözyaşları ile burun çekmelerini, yine arkamdaki ebeveynlerin her şarkı bitiminde yaptıkları tezahüratları hiç unutmayacağım. Sahneye yaşı büyükler geldiği zaman onlara bu derece tezahürat yapacak ebeveynleri salonda olmadığı için üzüldüm diyeceğim ama onlar da bu büyük coşkudan nasiplerini ziyadesiyle aldı. Her ama her koro delice alkışlandı. Korolar ve halk bu büyük maratonun en büyük destekçileriydi, Yol kenarlarında bekleşerek maraton koşucusunu izleyen insanlar koşucuya su ya da hurma gibi destek ikramları yaparlar ya, işte öyle...
Bu arada; koroların sahneye çıkışlarının, inişlerinin ve salondaki yerleşimlerinin düzenini sağlayan Nilüfer Çoksesli Koro gençleri ile ses ve ışık ekibine ayrıca çok büyük bir alkış gelsin. Korolarla birlikte onlar da bu maratonu koştular ve ipi layıkıyla göğüslediler...
Bir alkış da özellikle de çocuk korolarının şeflerine. Hem de büyük bir alkış.
 
Şarkılara Eşlik Edememek
Şarkı söylenirken insan istemsizce şarkıya eşlik etmeye başlar. Ben de müziğe eşlik etmeden duramayanlardanım. Lakin hem elinizde video kaydı yaptığınız telefonunuz varsa hem de ortamda sizin sesinizi sönümleyecek derecede yüksek ses yoksa ağzınızı açamıyorsunuz. Fakat yine de söylemekten vazgeçmiyorsunuz. O da ortaya başrolünde Adrien Brody'nin oynadığı, Polonya'nın en yetenekli piyanistlerinden biri olan Wladyslaw Szpilman'ın hayatını anlatan Piyanist filminin meşhur sahnesine benzer bir görüntü çıkartıyor. Hani İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında sıkışıp kalan Polonyalı Yahudi piyanistin, sokaklarında Nazilerin gezdiği şehirde, içinde piyanosu olan bir evde saklanışını ve ses çıkartmamak için parmaklarını piyanonun tuşlarına değdirmeden çalışını resmeden, Brody'nin devleştiği o sahne. (01:36:00)
Ya da, İKSV tarafından Leyla Gencer anısına çekilen belgeselin son dakikalarında (01:20:00), Leyla Gencer'in 1997 yılında İstanbul'da jüri üyesi olarak katıldığı Leyla Gencer Şan Yarışması'nda, Norma operasından bir aryaya tüm bedeniyle ama sesini kullanmadan eşlik ettiği, beni çokça duygulandıran o sahne...
Umarım hâlimi ahvalimi anlatabilmişimdir. 
 
Niyet ve Cesaret Yetmez, Çok Çalışmak Lâzım
Maraton koşmak azim ister, sabır ister, direnç ister, dayanıklılık ister, tempo ister, strateji ister, planlama ister, nefes ister, çok çalışma ve çok tekrar ister. Sadece niyet ve cesaret yetmez. Yola hazırlıksız çıkan, koşuyu ciddiye almayan, mesafeyi tartamayan, enerjisini bir çırpıda harcayan kişi ya yolun sonunu göremez ya da ipi layıkıyla göğüsleyemez. 
Kaplumbağa ile tavşanın yarışında kazanan kimdi hatırladınız değil mi? Duvarı delen sıçanın azmini unutmadınız değil mi? 
Ve; suyun gücü damlaların devamlılığındadır, değil mi?
 
Nedir bu Maraton?
Maraton nedir diye sorduğumuzda, "Atletizmde uzun mesafeli (42,195 m), sert tabanlı yollarda yapılan mukavemet koşusudur" diye cevaplar Wikipedia. "Adı eski Yunanistan'daki Marathon Savaşı'nda, Maraton Ovası'ndan Atina'ya koşarak gelen bir ulaktan esinlenerek verilmiştir. Maraton parkurları aynı nitelikte olmadığı için dünya rekoru kaydı tutulmaz, sadece en iyi derece vardır." der. 
 
Maraton Koşucusu Türkler
Dünya tarihi binlerce yıldır koşucu toplumların performansları ile yazılıyor. Kiminin nefesi kesiliyor, kimi düşe kalka, kimisi de büyük bir iradeyle koşuya devam ediyor.
100. yılına ulaşan Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkler de bir çeşit maraton koşucusu. Nazım'ın Kuvayyi Milliye Destanı'ndaki, “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim." dizelerindeki gibi, Uzak Asya'dan başlayan bu koşu, türlü çeşit merhalelerden geçerek, pek çok devlet kurup, değişip, yenilenerek bugünlere geldi. Öncesi bir yana; 600 yıllık Osmanlı'nın (Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye) torunlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşına ulaştı. 
 
"Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız!"
29 Ekim 1923'ten, 29 Ekim 2023'e 100 yıl. 
Nice 100 yıllara Türkiye'm. Nice yüzyıllara Türkiye'm...
 
"Koroda ses eğitimi şan eğitimi değildir."
İlk günün söyleşi konuğu olan Prof. Dr. Suna Çevik, koro ve koro şefliği üzerine o kadar güzel, o kadar verimli bir sohbet/sunum yaptı ki, dinlemeye doyamadım desem yeridir. Kısacık da olsa o an onun öğrencisi oldum ve çok mutlu oldum. 
Suna hanım bizlerle birkaç anısını paylaştı, şefliğini üstlenmiş olduğu koronun konser kaydını izletti. "Koro biz olmaktır!", "Koroda ses eğitimi şan eğitimi değildir.", "Koro üyelerini tek tek dinlediğinizde belki bazı sesler hoşunuza gitmeyebilir ama buradaki amaç bütünleşik bir dev ses çıkarmaktır.", "Koro disiplini yaşam disiplinin aynısıdır.", "Koroda denge, dayanışma ve aidiyet önemlidir.", "Halk anlamaz demeyin. İyi bir şey yaparsanız anlar." cümleleri aynı zamanda onun hayat üzerine öğretileriydi.
Prof. Dr. Suna Çevik
Tıpkı kendi özümüzün, ailemizin, mahallemizin, kentimizin, ülkemizin ve dünyanın hem çoksesli ve aynı zamanda da tek sesli olması gibi. Bireyselden bütünsele uzanmak gibi. Her kafadan çıkan ayrı sesleri alıp tek bir ses oluşturmak gibi. 
Suna Çevik, Pandemi'de kaleme aldığı ve henüz yeni çıkmış olan, "Sevgi Her Şeydir - Anılarım" kitabından birkaç tanesini Bursa'ya gelirken yanında getirmiş ve büyük bir nezaket göstererek sınırlı sayıdaki kitaplardan birini benim adıma imzaladı. 
Suna Çevik'in, "Sanata giden yol uzun ama insan hayatı kısa." sözüne karşılık, "Hayatınızda bir anınızı bile boş geçirmemişsiniz ve iyi ki bunları yazmışsınız." dedim. 

Öğretmenliğin En Güzel Yanı
Zeynep Göknur Yıldız, Pınar Çanakçı Çavdur ve maratona koro şefi olarak katılan Neslihan Alpuğan ile Aysu Dağlı Akgün, Suna Hoca'nın Ankara Gazi Üniversitesi'nden öğrencileriydi. Öğrencilerinin sanata ve eğitime kattıkları değeri görmek, onları sahnede izlemek, başarılarıyla gururlanmak; bir öğretmen daha ne ister...
Neslihan Alpuğan, Zeynep Göknur Kara Yıldız, Suna Çevik, Aysu Dağlı Akgün
İlham Verici ve Öncü Bir Kadın
İnsan her yaşta, 5 yıl sonrasında çok yaşlı ve çok şişman olacağını düşünür. 5 yıl sonra geriye dönüp bakar ve "Ne kadar genç ve ne kadar zayıfmışım!" diye hayıflanır. Zamanda ileri - geri gidip gelirken ise yaşaması gereken ânı kaçırır. Suna Çevik'in dinamikliğini gördükten sonra beni ne 5, ne 15, ne de 25 yıl sonrası korkutuyor. Önemli olan ne kadar yaşadığından ziyade nasıl yaşadığın, hayata ve hayatına neler kattığın, ardında nasıl izler bıraktığın. Bu bakımdan da Suna Hoca hepimiz için ilham verici bir örnek.
Dr. Öğr. Üyesi Pınar Çanakçı Çavdur'un atölye çalışmasına katılamadığım için etkinlik üzerine bir şey söyleyemeyeceğim. Kendisinin methini duydum. Hatta ofis odasında tanıştım da. Umarım bir başka sefer daha uzun zaman geçiririz.
Barbershop İstanbul
Korolar Maratonu'nun Gala Gecesi Konseri'nde Barbershop İstanbul sahne aldı. İkinci kez izlediğim grup yine formundaydı.

"Sürpriz Armağan"
Koro Kültürü Derneği Başkanı Dr. Burak Onur Erdem, Nilüfer Çoksesli Koro'ya Dünya Koro Federasyonu'ndan iki yıllık üyelik takdim ettiğini söylediğinde 
Nilüfer Çoksesli Koro Şefi Zeynep Göknur Kara Yıldız'ın şaşkınlığı, heyecanı ve sevinci görülmeye değerdi.
Burak Onur Erdem, Zeynep Hanım gibi kadın liderlerin ülkeyi geleceğe taşıdığının altını çizerken kadın olarak beni çok gururlandı.
Maratonun bu etabı, Nilüfer Belediyesi Başkan Yardımcısı Sibel Özer'in sahnedeki tüm sanatçılara hitap ederek yaptığı teşekkür konuşması ile nihayetlendi.
****
Korolar Maratonu'nun son gününe yine şehir içinden ve şehir dışından gelen korolar katıldı.

Söz Şiire, Ses Müziğe Dönerse
Bugünün ilk sohbet konuğu Prof. Dr. Hasan Uçarsu. Uçarsu'dan, ses, müzik ve şiir üzerine keyifli mi keyifli bir söyleşi dinledik. Heceler, vezinler, uyaklar, notalar, tınılar, sözün ve müziğin birbiri ile kavuşması, birbirini tamamlaması...
Prof. Dr. Hasan Uçarsu.
Hasan Uçarsu, besteleyeceği şiiri seçerken ve b
estelerini yaparken bugün anlattıklarını düşünmeden, strateji yapmadan, sadece içinden gelen melodiye kulak vererek çalıştığını, hesap kitap yaparak yapılan çalışmaların ruhsuzlaştığını belirtiyor. Lakin işin temelinde de bilginin yattığının altını özellikle çiziyor.
 
O Zaman Şarkı Söylemek Lazım Avaz Avaz
Bugünün ikinci sohbet konuğu Dr. Burak Onur Erdem. Erdem, koroların kendilerini geliştirme ve festivallere katılma yollarını anlatıyor. 
"Koro şefi olarak kendinizi geliştirmek istemeniz gerekir." derken, bir koro şefinin hangi yolları izleyebileceğini ekran üzerinde açtığı bağlantılarla gösteriyor.
Dr. Onur Burak Erdem
Avrupa'da 37 milyon korist bulunduğunu, yani Avrupa'nın %4.5'uğunun şarkı söylediğini söylüyor. Onur Burak Erdem, "Memleketim şarkısını söylemeyi seviyoruz da, şarkının ikinci kıtasına gelindiğinde gençlerin sesleri azalıyor, orta yaş grubu söylemeye devam ediyor. Millet olarak ya 'Ben zaten bunu biliyorum' ya da 'Ben buna ulaşamam' diyoruz. Kendimizi ya çok beğeniyor ya da çok küçümsüyoruz. Ortasını bulamıyoruz. Atatürk'ün 10. Yıl Nutku'nda dediği gibi az zamanda çok işler başarmış neslin yanında daha çok çalışmalıyız. Çünkü biz 'az' yapıyoruz. Biz kendimize yetmeyelim. Kendimizi sürekli geliştirelim." diyor.

Avrupa'nın %4.5'uğu, Türkiye'nin kaç buçuğu?
Ben bu yüzdede takılı kaldım. Yıllardır Bursa'da ve diğer şehirlerde koro çalışmalarının epey hızlı olduğunu gözlemliyorum. Yıllanmış korolar, yeni kurulan koralar, konserler, konserler, konserler. Müzik, sanat, mutluluk, keyif, eğlence. Lakin bunu yaşayanlar ve yaşatmaya çalışanlar yine de epey azınlıkta. Tırpanlana tırpanlana bu gidişle ülkede ne kültürün K'si, ne sanatın S'si kalacak. Biz artık şarkılarını ve eğlencesini yitiren bir ülke mi olduk yoksa nasıl şarkı söyleneceğini, nasıl sanat yapılacağını, nasıl eğlenileceğini, nasıl mutlu olunacağını unutan bir ülke mi olduk bilmem. Ki bu ülke acılardan ne hazin eserler üretmiştir. İşte Yemen Türküsü, işte Arda Boyları, işte Çanakkale Türküsü. 
Buram buram hasret, özlem, aşk kokan şarkılar ona keza.
Anadolu'nun bilgeliğine sahip olmayan bir kültürsüz kültür geldi çöreklendi şimdi ortamıza. Nerede Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Yunus Emre, Karacaoğlan, kadın-erkek yan yana oyunlar, nerede "Yeni Türkiye'nin yeni sanat anlayışı"... 
Bize düşen, Onur Burak Erdem'in de dediği gibi çok çalışmak ve karanlığa ışık olmak...

Korolar Maratonunda İpi Göğüsleyenler
Dolu dolu geçen bir büyük program, A Capella Boğaziçi'nin verdiği konser ile nihayetlendi.
A Capella Boğaziçi
Türkçe ağırlıklı repertuvarda bildiğimiz şarkıların ve türkülerin acapellaya uyarlanmış formlarını dinledik. Konser sonunda yoğun istek üzerine iki parça daha seslendiren grup büyük alkış aldı. 
Sahneye gelen Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Nilüfer Çoksesli Koro Şefi Zeynep Göknur Kara Yıldız'a, Koro Kültürleri Derneği Başkanı Burak Onur Erdem'e, katılımcılara ve izleyicilere ayrı ayrı teşekkürlerini sundu. Çok sesliliğin Cumhuriyet'in özünde olan bir kavram olduğunu, 100 yıl önce Atatürk'ün bize bu ahenkli orkestrayı kurduğunu, şu anda bu orkestranın sesi biraz kısılmış olsa da çoksesliliğimizi sürdüreceğimizi belirtti. "Yaşasın Cumhuriyet! Daha nice yüz yıllara!" diyerek konuşmasını nihayetlendirdi.
Burak Onur Erdem yaptığı konuşmada, Nilüfer Belediyesi'nin sadece korolara değil kültüre, anlayışa, sevgiye, çok sesliliğe, hoşgörüye destek olduğunu, Türkiye'deki tüm yerel yönetimlere örnek olacak bir sivil toplum ve yerel yönetim işbirliğine öncü olduklarını ifade etti.
Zeynep Göknur Kara Yıldız yaptığı konuşmada, Bursa seyircisinin koro müziğine ve çoksesli müziğe olan yatkınlığını görmenin kendisini ne kadar mutlu ettiğini, Bursa'nın her yıl olacak bir festivale hazır olduğunu söyledi.

Acilen!
Nilüfer'de gerçekleşen her etkinlik sonrası Nilüfer'in büyük bir kültür sanat kompleksine ihtiyacı olduğunu söyler dururum. Çünkü Nilüfer'de bu kompleksin hayata geçirilmesini dört gözle bekleyen büyük bir kitle olduğunu bilirim. 
En basitinden, uzun zamandır kullanılamayan Fethiye Kültür Merkezi'nde izlediğim konserlerin tadı hâlâ damağımda. Uğur Mumcu, Nâzım Hikmet ve BAOB ihtiyaca yeterince cevap veremiyor. Ataevler, İhsaniye dönüşüp duruyor. Koskoca Nilüfer'de dörtbir yan düğün salonu olmuş, sanat etkinlikleri ise üç salona sıkışmış kalmış.
Nilüfer'e, içinde "Beyaz Küp" sanat galerilerinin olduğu, farklı büyüklükte salonlara sahip, konser verilebilecek, sempozyum düzenlenebilecek, tiyatro yapılabilecek, gelenlere "Gülümseyin Nilüfer'desiniz!" dedirtebilecek tam teşekküllü bir merkez lazım. Nilüferliler bunu hak ediyor...

17 Ekim 2023 / C.E.Y.
 
Korolar Maratonu'nun fotoğrafları ve video kayıtları için tıklayınız
https://www.facebook.com/media/set/?vanity=canan.e.yilmaz&set=a.10160795698033592

Korolar Maratonu'na Katılan Korolar
Devlet Çoksesli Korosu, Nilüfer Çoksesli Koro, Barbershop İstanbul, A Capella Boğaziçi, TED Bursa Koleji Çoksesli Korosu, Eskisehir Polifonik Korosu, Nilüfer Gençlik Korosu, Alegria Korosu, Beşiktaş Belediyesi Çocuk Korosu, Merkezefendi Belediyesi Çoksesli Korosu, Beşiktaş Belediyesi Gençlik Korosu, Odakoro, Yeditepe Çoksesli Korosu, Lazika, Rezonans, Vokal Akademi Pop&Caz Korosu, FeminAnka Kadınlar Korosu, Jazzberry Tunes, Fermate Oda Korosu, Sirene, Nice Korosu, 100. Yıl Mahallesi Muhtarlık Korosu, Atatürk Korosu, TPKD Çocuk Korosu, Nilüfer Çocuk Korosu, We Play Choral, Isparta GSL Kadın Öğretmenler Vokal Grubu, AN Vokal, Gürcü Sanatevi Çoksesli Korosu, Ruhi Su Dostlar Korosu

Nilüfer Çoksesli Koro ve Zeynep Göknur Kara Yıldız
Nilüfer'in Gözbebekleri / 30 Mayıs 2018
Aşk Varsa Sanat Var / 21 Mart 2019
"Koro BİZ olmaktır" / 29 Kasım 2021
Anlat Atam, Sen Anlat! / 18 Mart 2022

14 Eylül 2023 Perşembe

SilahsızLAN!

Bireysel silahlanma üzerine çalışmalar yapıp raporlar yayınlayan Umut Vakfı'nın bireysel silahlanmaya ilişkin 2023 verilerine göre, Türkiye'de 4 milyon ruhsatlı, bunun 9 katı kadar (36 milyon) ruhsatsız silah var ve silah edinim sayısı her yıl yüzde 3.5 artıyor. Silahı olanların öldürülme olasılıkları ise 5 kat daha fazla.
Umut Vakfı'nın Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Ayhan Akcan yaptığı açıklamada, “2023 yılı vakalarına göre 211 günde toplam bin 938 vaka var. Bunların içinde maalesef bin 200 kişi silahla cinayet işlemiş. Bunun yaklaşık yüzde 20'si otomatik dediğimiz, pompalı veya keleş dediğimiz silahlarla, geri kalanı da tabancayla. Hatta yüzde 4'ü beylik tabancası; yani ben silah alırım ama kendimi kontrol ederim deyip, o şekilde kullanılma tarzında. Bunların yaklaşık yüzde 20'si aile içi şiddette maalesef kullanılmakta. Ayrıca Türkiye'deki cinayetlerin yüzde 85'inde de aynı zamanda silah kullanılmakta. 2023 verileri bu şekilde" diyor.

Yazının girişinde zikredilen 36 milyon rakamı sizi de ürpertmiştir. Yaklaşık 85 milyon olan nüfusumuzun üçte birinden fazlası, hatta neredeyse yarısı bireysel silahlı. Yani en ufak bir olayda şak diye vurulabiliriz. Olmadı serseri bir kurşunun ya da yorgun bir merminin kurbanı olabiliriz. Üzerimizden vızır vızır mermiler geçiyor demektir bu. Savaşta mıyız? Çanakkale Savaşı'nın en bilinen görüntüsü olan mermilerin birbirine havada çarpışarak kaynadığı o görüntüyü hatırlarsınız. Ramak kaldı desek yalan olmaz. 

Hızla artan bireysel silahlanma sonucu öldürmek daha kolaylaştı. Herkes birbirine "sıkıyor". Beline silahı takan kendisini dünyanın hakimi sanıyor. Anlaşılan o ki kimse kendini dövüşerek yormak istemiyor. Ya da dövüşmeyi gö(z)ü yemiyor.
Tüfek icat olunca mertlik işte böyle bozuluyor. Karşısındakine şamarı bastı mı ağzını yüzünü dağıtacak dağ gibi bir adam, tıfıl bir şahsiyetin silahından çıkan minicik bir mermi ile yere yıkılıyor. Dağ gibilik ve tıfıllık arasındaki orantısız güç böylece eşitleniyor... 

Birey olamayanlar silahlanırsa
Son dönemlerde silah ile öldürmeler o kadar arttı ki, hangi birini anlatsam bilemedim. 6 Eylül günü gördüğüm bir haberde, "Diyarbakır’da bir şahıs, evlenme isteğini kabul etmeyen ve başkasıyla evlenen kadının düğününü bastı ve damada sekiz el ateş etti." Videodan canlı canlı izlediğim olayda silahlı kişi düğün salonuna geliyor, o anda salona giriş yapan çiftin arkasına yaklaşarak kurşunları damadın üzerine boşaltıyor. Birey olamamış bir kişi, konuşmayı beceremediği gibi kavgayı da mertçe edemiyor.
Yedi-sekiz kişi bir kişinin tepesine çullanabiliyor mesela. Kavgayla alakası olmayan bir kişi elinde bıçağı yerde savunmasız debelenen kişiye defalarca saplayabiliyor. Atılan tekmeler yere devirdikleri şahsın ağzını burnunu kırıyor, ciğerini böbreğini patlatıyor, kafatasını dağıtıyor. Ne gam! Dövenler "Ne güzel dövdük ama!" diye arsızca övünüyorlar yaptıklarıyla. 
Ah ne güzel? 
Ya da güzel olan ne? "Siz hepiniz, öteki tek" olması mı? Bununla mı övünüyorsunuz?

Sığınmacı Şiddeti
Kadına şiddet ve kadın cinayetlerine eklenen başka bir şiddet modeli var bu aralar. Düzensiz göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin yerli halk ile yaşadığı şiddet. Daha birkaç gün önce Karacabey'de 22 yaşlında zihinsel engelli bir genç, biri 16, diğeri 17 yaşında olan Suriye uyruklu iki genç tarafından başına silah dayanarak öldüresiye dövüldü. Üstelik bu görüntüler dövenler tarafından videoya kaydedilerek sosyal medyada paylaşıldı. Şiddet uygulayanlar tutuklandı, görüntüleri sosyal medyada paylaşan ise adliyeye sevk edildi.
Maalesef ki yurdun dört bir yanından sığınmacılar ile yerli halk arasında yaşanan şiddet, tecavüz ve cinayet haberleri yağıyor... Bu da "aşırı milliyetçiliği" her geçen gün daha görünür hale getirip, hepimizi gidişat üzerine sorgulatıyor...

Örnek Değil, İbret Alınası
Kısa bir belgesel film olan "Ordinary Men / Sıradan Adamlar"da, İkinci Dünya Savaşı esnasında sıradan insanlar olan Alman halkından bir kesimin nasıl olup da birer katile dönüştüğü anlatılır. Marangoz, kasap, manav, bakkal, terzi gibi sıradan insanların uygun şartlar oluştuğunda nasıl katil olabildiklerini görürüz. Tarihçiler ve sosyloglar eşliğinde anlatılan film, bu korkunç yolculukta bazılarının yaptıklarından pişman olurken ya da öldürmeyi reddederken, bazılarının öldürmekten zevk alır hale gelmesini irdeliyor. 
Almanların işgal ettikleri bölgelerde asayişi korumak amacıyla oluşturdukları taburlara başvuru inanılmaz boyuttaydı. İnsanlar savaşa gidip çarpışmak yerine asayişi sağlamayı tercih ediyordu. Ancak başlarına ne geleceğini, neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Toplanan Yahudilere hiçbir ayrım gözetmeksizin, yüzleri kendilerine dönük halde, bazen de enseden, ama hep yakın mesafeden ateş edecek, açtıkları hendeklerin başında tuttukları kurbanların birbiri üzerine hendeğe devrilişlerini izleyeceklerdi. Bu "temizlik hareketi" için 130 tabur oluşturuldu. 
Bazıları bu vahşeti reddedip taburdan ayrılsa da bazıları taburda kaldı. Kalanlar daha az mermi harcamak adına türlü taktikler geliştirdi. Çocuğu annesinin kucağına vererek bir mermi ile ikisini de öldürmek gibi mesela. Tabii onlar da kendilerince haklıydı(!). Anne çocuğun öldüğünü görüp delirmiyordu, çocuk da annesiz kalmıyordu. Yaptıkları, yaptıklarına bahane üretmek ve ruhlarını bir nebze olsun rahatlatmaktı. Hem onlar sadece emirleri uyguluyordu (!). Suçlu sayılmazlardı(!)...
(İkinci Dünya Savaşı sonrası Uluslararası Uzak Doğu Askeri Mahkemesi'nde yargılanan Japon generaller de savunmalarını, "sadece Kral'dan aldıkları emri uygulamak" üzerine kurmuşlardı. Onlar emri rededemezdi. İmparator Hirohito ve Prens Asaka da yargılanamazdı. İki yıl süren ve 11 yargıçın katıldığı 28 sanıklı dava yedi generalin idamı ile nihayetlendi. İki sanık mahkemeler sırasında ölmüştü. Bu süreç dört bölümlük mini belgesel dizi Tokyo Trial'de gerçek görüntüler eşliğinde anlatılır.)

Kötülüğün Sıradanlaşması
Esas mesele şuydu ki, nasıl olmuştu da hiçbir hazırlık, seçim, telkin ve Nazileştirme olmadan, bir yıl önce başını elbisenin üzerine eğimiş dikiş diken, iki eliyle kavradığı rendeyi tahtaya kuvvetlice sürten, kilo kilo elma-patates satan adamlardan oluşan bu taburlar Alman asayiş polisindeki en verimli polis mangasına  dönüşmüş, Nasyonal Sosyalistler iktidarda olduğu süre içinde de varlığını sürdürmüştü. Taburların büyük çoğunluğu sıradanlaşan kötülüğün sıradan köleleri haline gelmişti. 

Filmde konuşan Sosyal Psikolog Haral Welzer, "Şahsi veya psikolojik gerekçe olmadan başkalarını öldürmeye iten mekanizmalar mevcut. İnsanlar 'Ben çarkın dişlisiyim, sorumlu değilim' diye düşündüğünde, bu mantıkla neredeyse her şey mümkündür. Birini teoride farklı olarak tanımlarsam ve uygulamada onlara farklı davranırsam, o kişiye karşı şiddet kullanma isteği doğal olarak artacaktır." der. Toplumu onlar ve biz olarak ayırmanın bedeli, milyonlarca insanın öldürülmesi ya da yer değiştirmesidir. 
****
Benim yıllardır korktuğum ve artık içinde yaşadığım durum budur. Kötülük sıradanlaşmış ve şiddet her boyutu ile, hiçbir bahane olmaksızın, incir çekirdeğini dolurmayacak sudan sebeplerle uluorta her yerde işlenir olmuştur. Yeraltı dünyasının hesaplaşmaları AVM'lerde karşılıklı silah çekerek yaşanırken, o anda orada bulunan herkesin can güvenliği tehlikeye atılmıştır. Katiller ve dolandırıcılar ülkede cirit atarken sivil halk savunmasız kalmıştır. Devletin koruyup kollaması gereken halk, kolluk kuvvetleri arasına karışan mafyatik tipler vesilesi ile daha da mağdur edilmiştir. Bu vatana kanını canını vermiş insanlar, yeni gelenler sebebiyle yerinden edilmiştir. Giderlerse gitsinler denilerek en değerli hazinemiz olan "beyin takımlarımız" ülkeden göç etmiştir. Kucak açtığımız müslüman din kardeşlerimiz kucağımıza oturup boğazımıza çökmüştür. "Biz ve onlar" ayrıştırmacası yeni bir boyuta taşınmış, gerilim had safhaya çıkmıştır. 
Sıradan bir vatandaş olarak bu felaket daha nasıl görmezden gelinir ve düzen nasıl sağlanmaz anlamış değilim...
Yoksa "yeni düzen bu düzen" mi, onu da sorgulamıyor değilim...
14 Eylül 2023 / C.E.Y.

İlgili birkaç yazım:
At - Avrat - Silah / 27 Mayıs 2011 
Kurallara Uymak Yetmez / 9 Temmuz 2019

4 Eylül 2023 Pazartesi

Bak Bak Bak Bak, Doyamadık!

Avrupa Voleybol Konfederasyonu tarafından düzenlenen ve en üst düzey Avrupa voleybol kulüpleri turnuvası olan CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nin 63.'sünde ipi Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı göğüsledi. İtalya'yı yenerek Sırplar ile final oynayan Türkiye, haklı bir galibiyet aldı. Tarih 3 Eylül 2023...

Bütün ülke yekvücut olmuş iken dahili ve harici düşmanlar da boş durmuyordu. Kurtuluş Savaşı esnasında uçaklardan halkın üzerine "Yunan'ı destekleyin" yazılı kâğıtlar fırlatan akıl, bu kez de Sırpları desteklemeye kalkıştı.
- Sebep?
- Sebep Ebrar...
- Neden sebep Ebrar?
- Çünkü o kadın gibi değil erkek gibi yaşıyor. 
- Hani siz "errrkek gibi" kadınları pek severdiniz ama...
- O başka, onu karıştırma. O "gibi"... O bizim yerimizi almıyor. O saltanatımızı sarsmıyor. O bir kadını bizden daha çok mutlu etmiyor. O sadece "kanka". Ebrar ise erkekliğe soyunmuş. O kim oluyor da kadınları bizim elimizden alıyor?
- Peki gay erkeklerden pasif olanlar ya da cinsiyet değiştirip kadın olanlar için ne düşünüyorsunuz?
- Onlar da "karı gibi"...
- E ama erkeklerin pek çoğu o "karıların" kapısında kuyruk oluyor. Hem de öyle böyle değil, babayiğit erkekler, dayılar amcalar. Onlara sözünüz yok mu?
- Erkek adam, yapar tabii.
- Hımm demek ki hep biz yapalım diyorsunuz. Öyle mi?
- He, öyle...
- Peki Ebrar'ın kız arkadaşı Ebrar ile birlikte olmasa seninle mi olacak? Yani Ebrar onu senin elinden mi aldı? Ya da küçücük kızı eve mi kapattı? Zorla mı alıkoydu? Tecavüz mü etti? Asansöre birlikte binen dayılar gibi asansörde gizli gizli halvet mi oldu (İnanmıyorsanız "Asansörde yiyişen dayılar" videosunu YouTube üzerinden izleyebilirsiniz.) 
- Topluma kötü örnek oluyor!
- Canını dişine takıp Türk Kadın Milli Voleybol Takımı'nda oynayıp, oynadığının hakkını verip, ülkeye kupa getiren ekipte olduğu ve İstiklâl Marşı'mızı boğazını yırtarcasına söylediği için mi kötü örnek oluyor? Ha doğru, eğer ki takımımız yenilse ve salonda Sırp Milli Marşı çalınsaydı ve siz de o marşa eşlik etseydiniz daha doğru bir örnek olacaktı. 
Hani Bosna savaşında binlerce Müslüman'ı katleden Sırpların Milli Marşı... Hani "Bosna Kasabı" Sırp komutan Ratko Mladiç. Hani Slobodan Miloseviç. Hani Srebranitsa. Hani 90'lar. Yok yok, milliyetçilik yapmıyorum. Sadece kimi kimin yerine koymaya çalıştığınızı göstermeye çalışıyorum.
İtiraf edin, haksızsınız ve gerçekten çok boş yaptınız. Lakin takımımız "boş yapan boş tenekelere" rağmen maçı söke söke aldı. Vargas bir yandan Ebrar bir yandan smaçları boş tenekelerin kafasına kafasına çaktı. Helâl olsun Türkiye Voleybol Federasyonu'na, helâl olsun savunmasından hücumuna, sağlıkçısından taşımacısına kadar tüm ekibe, ...

Onlar böyle boş boş konuşurken Cumhurbaşkanı Erdoğan yayımladığı şu yazıyla takımı kutladı. "2023 CEV Avrupa Şampiyonu olarak hepimize büyük bir gurur yaşatan A Millî Kadın Voleybol Takımımızı, Filenin Sultanları’nı canıgönülden tebrik ediyorum. 🏐🇹🇷" 
Ne de olsa Ramazan aylarında Cumhurbaşkanlığında kurulan iftar sofralalarında Bülent Ersoy ağırlanmış. Emine Hanım ve Tayyip Bey kameralar önünde Bülent Hanım'la gayet güzel hasbihal etmişti. (LGBTİ bireylerini sokaklarda coplamasını da masalarda ağırlamasını da en iyi biz biliriz evelallah!)
Ancak şampiyonluk sonrası salonda tek tek duyguları sorulan oyunculardan Ebrar'a ve Vargas'a mikrofon uzatılmadı. Tarkan ekibi kutlamak için sahaya inince niyeyse yayına eski görüntüler verilmeye başlandı. (Trendyol, Filenin Sultanları'na destek için Tarkan ile reklam filmi çekmişti. Türkiye Voleybol Federasyonu sponsoru Trendyol, ayrıca 2023 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi'nde Dünya şampiyonu olan milli takım oyuncularının da yer aldığı bir reklam filmi yayınladı.)
Twitter'da bir akıldane "Reklam yüzümüz lezbiyen Ebrar değil, Küba asıllı milli sporcumuz Vargas olmalıdır." diye paylaşım yaptı. Paylaşımın altına "gereken açıklama" yapıldı ve paylaşım yapan vatandaş sosyal medyanın diline düşmekten kurtulamadı.
Jeliboncu başkandan, "Yeniden" diye başlayan bir partinin gençlik kolları başkanına kadar Ebrar'a sataşmayan kalmadı. Neymiş, Ebrar Abdülhamid'e "Boş yapma!" demiş.
Abdülhamid kim? Twitter'da adı Abdülhamid Denge olan bir zat. Ne demiş? "Müslüman Türk milleti olarak sana tahammül etmeye devam ediyoruz..." demiş. Ebrar da ona kibarca cevap vermiş. 
Şimdi sen al bunu köpürt köpürt köpürt, ortalığı birbirine kat, yaygara yap. Abdülhamid'in  yaptığı 'boş'un içini doldurmaya çalış. Maç bitip de kupa Türkiye'ye gelince PUF! Dedim ya köpük işte... Ne kadar kabarırsa kabarsın sonunda puf diye söner...
****
Tarih boyunca eşcinsellik hep lanetlenmiş, eşcinseller hep cezalandırılmış ama eşcinsellik hiçbir zaman ortadan kaldırılamamış. Bu reddetmenin altında yatan esas neden ise "çocuk". Yani üreme. Yani ürememe... 
Üremese daha iyi olacak insanlar çılgınca üreyip bir yandan da birbirlerini yerken ve dünya nüfusu 8 milyara yaklaşmışken, bırakın da bazıları üremesin. Korkmayın, onlar üremedi diye insan cinsi yok olmaz. 

Birini sorgulayıp yargılarken önce kendine bakmalı insan. 
Eşcinsel yazar Yiğit Karaahmet, 'LGBTİ Onur Yürüyüşü'nü yaptırmayacaklarını söyleyen Alperen Ocakları'na Twitter hesabından yanıt vererek "Valla Alperenler bizim sabrımızı sınamasın. Bu zaman kadar yattığımız ülkücülerin listesini açıklarsak insan içine çıkamazlar" diye yazmış ve Alperenler geri adım atmak zorunda kalmışlardı. 
(Bu ve benzeri hikâyeleri hepimiz duyuyoruz, görüyoruz, biliyoruz. Lakin hikâyelerin tanınmış kahramanları hiç üzerlerine alınmayıp, arsızca ve yüzsüzce başkalarına saldırmaya devam ediyor.)
Kötü örnek olarak "kötülüğü sıradanlaştıran" televizyon programlarına bakmalı. Programlarda "kötülük" özendirici örnek olarak değil, ibret verici örnek olarak anlatılmalı.
Cinsel tercihini yapan insanların kendi istedikleri alanda yaşamalarına mani olmamalı. Başkalarına göre farklı bir tercih yaptıkları için onları "seks işçiliği" alanına sıkıştırmamalı. (Ne acı ki ancak o yol ile hayatlarını kazanabiliyorlar.) 
Cinsellik ve üreme okullarda bilimsel olarak anlatılmalı, konu "ayıp ve günah" ile birlikte anılmamalı.
Kendini din adamı görenlerin sürekli dillendirdikleri gibi, cennet hayatı sapıklık boyutuna taşınmamalı. Din, bedene değil, ruha dokunmalı...
En çok ama en çok da ikiyüzlü olunmamalı...

4 Eylül 2023 / C.E.Y.

1 Eylül 2023 Cuma

İçmeyiverin gari!

Son günlerde yeniden gündeme gelen alkol yasağının iki sebebi var desem yalan olmaz. Biri yaşam şekline müdahale etmek isteyenler. Diğeri de ağzına içmeyenler! Yani içkinin şişede durduğu gibi durmadığını bilmeyenler.
İkincisinin abukluklarını örnek gösteren ilki, çareyi "YASAK"ta buluyor ve dükkânı tümden kapatmak istiyor. Neyse ki "henüz" kapatamıyor...
İstanbul Valiliği'nden yapılan açıklamada "tümden kapatma" gibi bir yaptırımın olmadığı, konunun "içince huzur bozanlar" için gündeme geldiği yazıyor.
İçki içilen mekânlara arada sırada uğrayıp, kendi halinde takılan insanlara içkinin zararlarını anlatan tebliğcileri saymayalım, Anadolu'nun bazı şehirlerinde içkili lokanta olmadığını da saymayalım, içmek isteyenlerin sahte alkol sebebiyle öldüğünü de saymazsak, ülkede içkiyle kimsenin sorunu yok aslında...

Yasak yok, bilinç var!
Yasak işini IV. Murat başaramadıysa kimse başaramaz. Biliyorsunuz IV. Murat içkiyi halka yasaklamıştı ancak kendisi içki içmeyi sürdürmüş ve bu içki bağımlılığı onun ölüm nedenlerinden biri olmuştu. Malum, saray hayatı içkinin zehrinden daha zehirliydi. Acaba ben ne zaman boğdurulacağım diye düşünmekten insanın da gözüne uyku girmez ki! Herhalde o da ancak içince uyuyabiliyordu. "Mesele alkol değil, siz beni anlamadınız!" dese yeri…
Ya diğer padişahlar? Bu düzene dayanabilmek için onlar da içer miydi? Ya da bir zafer kazanmışsın dönmüşsün mesela...

Sıvı Ekmek
İçkinin tarihine bakacak olursak çok ama çok eski dönemlere çıkıyor yolumuz. Bilinen en eski alkollü içecek biraymış mesela. İlk çağlarda atalarımız biranın da hammaddeleri olan arpa ve buğdayı tüketebilmek için suda bekletip yumuşatıyorlarmış. Tahıl, içindeki nişastayı suya geçiriyor ve böylelikle biranın oluşumu başlıyormuş. Havadaki mayaların bu nişastayı ve şekeri yiyerek ortaya çıkardıkları alkol, içkilerin atası imiş. Antik Mısır’da işçilere verilen günlük yemek hakkının içinde mutlaka bira bulunurmuş. Hem besleyiciliği, hem de rahatlatması açısından bira ‘sıvı ekmek’ olarak adlandırılırmış. Nazi Partisi halklara ulaşmak için neredeyse bütün toplantılarını birahanelerde yaparmış ama Hitler hiç içmezmiş. (Kaynak: Agos
İçkinin tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı'nın İslam Ansiklopedisi sayfasında da uzun uzun anlatılmış.

Mühim olan doz!
Her şey zehirdir, mühim olan dozdur der Paracelsus. Binlerce yıldır üretilen ve tüketilen bu keyif verici maddenin dozunu kaçırınca keyfin sana zehir oluyor. Başlıyorsun önce kendini sonra da çevreni zehirlemeye. Doz arttıkça içinde biriktirdiğin ne varsa şahlandıkça şahlanıyor. Kâh içindeki neşe akıyor dışarıya, kâh dert tasa, kâh kin nefret. Bir cesaret, bir kahramanlık, bir özgüven patlaması yaşıyorsun ki sorma. Frenler boşalıyor, beyin beyin olmaktan çıkıyor, kontrol kayboluyor. Sonrası BOŞLUK... 
Ne ne dediğini biliyorsun, ne ne yediğini, ne de ne yaptığını... 

Girdap!
Aman evladım karaciğerin bozulur, hastalanırsın gibi haminne lafları etmeyeceğim sana. Çünkü biliyorum ki karaciğerin bozulana kadar türlü çeşit tehlike yaratıp, felaket üstüne felaket doğuracaksın. Ya aracınla kaza yapıp can alacaksın, ya hiddetlenip silaha sarılacaksın, ya yanlış tercihler yapıp evi barkı dağıtacaksın. Olur da bu vartaları kendine hasar vermeden atlatırsan sonunda karaciğerin bozulacak. Karaciğer nakli gerekecek. Uyacak uymayacak, tutacak tutmayacak derken dört kolluya binene kadar epey bir sürüneceksin. O arada süründüğüne üzülüp yine içeceksin. Bu sarmaldan çıkamayıp yarattığın girdapta boğulacaksın. Boğulurken de kendin dışında herkesi suçlayacaksın...

Hiç mi içmeyelim?
Canan Karatay'ın onu da yemeyeceksin, bunu da yeneyeceksin, şunu da yemeyeceksin çıkışmalarına, ne yapayım yani aç mı kalayım diyen çocuk misali, ne yapalım yani hiç mi içmeyelim diyorsunuz değil mi? Tabii ki için...
Şöyle hoş bir masada, keyifli bir ortamda iki tek yuvarlayıp çakır keyif oluverin.
İçinizi derin bir efkâr bastıysa, özlem dayanılmaz olduysa, hüzün bedeninizi sardıysa kendinizi bir kadeh şarabın kollarına bırakıverin.
Duygular şelâle olsun, söylenemeyenler söylensin, günlük sıkıntılar ile daralan ruhunuz gevşesin, rahatlasın.
Lakin içmeyince dut yemiş bülbül iken içince deli deli şakımayın. Hele de kendinizce sevdiğinizi düşündüğünüz kişiyi "içince akla gelen kokoreç" yerine hiç koymayın.
Siz de hemen Cem Yılmaz'ın "gecenin bir vakti atılan 'Uyudun mu?' mesajı" temalı parodisini hatırladınız değil mi?

Ayarı kaçırma!
Beni şarap değil de müzik rahatlatıyor derseniz müzik dinleyin, dua iyi geliyor derseniz dua edin. Kitap film müzik sohbet, hangisi ile huzur buluyorsanız ona sarılın.
Ancak müziğin sesini son raddeye getirirseniz olmaz! Dua edeceğim diye dünyayı durdurursanız olmaz! Kitap okuyacağım, film izleyeceğim diye herkesi kendi keyfinize mahkûm ederseniz olmaz! Kısacası, çevrenizi yok sayıp kendinize odaklanırsanız olmaz! 

İçine dön, içine bak!
Sarhoşun söylediği ayığın düşündüğüdür. İçince şiddete yöneliyorsanız, işin cılkını çıkartıyorsanız ve duracağınız yeri bilmiyorsanız sizin alkolle sorununuz yok, sizin kendinizle sorununuz var. Önce onu çözün... 
İçinizden çıkıp dışınıza bakınca gördükleriniz de hoş değil biliyorum. Ekonomik kaygılar, hayat gailesi, iletişimsizlik, anlaşılamamak, yanlış anlamalar ve yanlış anlatmalar, mutsuz evlilikler, karşılıksız aşklar, falan falan...
İçmeyip de ne yapacaksınız değil mi?
Değil işte...
Sizin içmek için bahane yarattığınızın çok ötesinde "zor" hayatlar var bu dünyada ve onlar çözümü alkolde bulmuyor. Bilakis, onlar çözüm ürettikten sonra kadehine içkisini dolduruyor, zorluğu aşan kendini kutlamak için içiyor.
Siz de öyle yapın...
Haydi şerefe...

1 Eylül 2023 / C.E.Y.

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Nilüfer'in Tuvaletsiz Parkı

Nilüfer Üç Fidan Parkı

Nilüfer İstasyonu'nda hafif raylıdan inip eve doğru yürürken Üç Fidan Parkı'nın içinden geçiyorum hep.  Ezgi Kitabevi'nin köşesinden dönüp de parkla karşılaştığımın her seferinde içime huzur doluyor. Bu da elimi telefonumun kamerasına götürüyor. Bu sayede de arşivimde parkta çekilmiş yüzlerce fotoğraf birikiyor.
Çimenler üzerinde yayılanlar, elindeki enstrümanını hafif hafif çalanlar, hamaklarda sallananlar ve insanlar arasında sereserpe yatıp huzurla uyuyan hayvanlar. Adeta Avrupa parklarında ya da sokaklarında gördüğümüz bir manzara...
"Gülümseyin Nilüfer'desiniz..."
Lakin bu güzel manzara sabah olduğunda tersine dönüyor. Oraya buraya atılmış boş bira şişeleri, bazısı toplanmış ama çöpe sığmadığı için çöpün dibine bırakılmış çöp poşetleri, etrafa saçılmış sigara kutuları, izmaritler ve dahası... Adeta çevre bilinci gelişmemiş vatandaşların pikniğe gidip keyif yaptıktan sonra arkalarını toplamadan döndükleri manzara.
"Gülümsemeyin, siz Nilüferli değilsiniz?"
Neyse ki dağınıklığı toplayan görevli kısa bir zaman içinde parkı eski haline getiriyor ve akşam olunca vatandaşlar bu tertemiz parkı yine çöplüğe çeviriyor. Olur da park birkaç gün temizlenmezse ortaya çıkacak görüntüyü hayal edin bir...

Nilüfer Üç Fidan Parkı
Nilüfer Üç Fidan Parkı "Gezi" olayları esnasında "çapulculara" kucak açmış olmasının yanı sıra pek çok sanat etkinliğine de ev sahipliği yapar. Bu nadide yeşil alanda paneller düzenlenir, konserler verilir, danslar edilir, filmler izlenir. 
Nilüfer Üç Fidan Parkı aynı zamanda afet durumunda toplanma alanıdır. 
Ancaaakkk! İçinde bu alanın içinde Allah rızası için bir tek tane umumi tuvalet yok. Bu sebeple geceleri parkta saatlerce oturan insanlar ihtiyaçlarını ya bizim sitenin duvar diplerinde ya da karşıdaki pastanenin tuvaletinde gidermek zorunda kalıyor(muş). 
(Nilüfer'in diğer parklarında durum ne bilmiyorum. O yüzden de yazımı sadece Üç Fidan Parkı ile sınırlı tutuyorum.)

"Tuvalet 10 TL" 
Bugün gördüm ki Cicim Pastanesi sonunda bu taleple baş edememiş ve kasasının önüne "Tuvalet 10 TL" yazmış. Geceleri mekân içinde tuvalet kuyruğu oluşuyor, baş edemiyoruz diyorlar. (Metrodan inenler de Burger King'in tuvaletine daldığı için olsa gerek, tuvaletin kapıları alışveriş fişindeki barkod ile açılıyor.) Nihayetinde oralar umumi tuvalet değil... 
Ve bugün duydum ki bizim sitenin kapıcısı geceleri site duvarları etrafında nöbet tutuyormuş. Çünkü parkta oturup biraları art arda yuvarlayanlar böbrekleri fazla mesai yaptıkça çareyi duvar dibine çövdürmekte buluyormuş. Görevlimiz nöbet tutmasa evlerde sidik kokusundan durulmayacak demek ki!

Çözüm ne?
Pastane çalışanı Nilüfer Belediyesi'ne defalarca mail yazdığını ancak bu konuda hiçbir gelişme/çalışma olmadığını söylüyor. Çevre sitelerden de şikâyet mailleri alıyorlardır ihtimal. Da, tıppp! Sessizlik...
Parkı insana açmak kolay da, parkı insan kullanımına uygun hale getirmek bu kadar zor mu? İstanbul'da olduğu gibi parklara parkın görüntüsünü bozmayacak ve Bursakart ile ya da jetonla girilebilecek tuvaletler yapılamaz mı? 
İstanbul Caddebostan Sahilindeki tuvaletler
Bir afet anında (sağlam kalırlarsa) ihtiyacımızı çevredeki dükkânların tuvaletlerinde mi gidermeye çalışacağız? Afet anında nasılsa yemek yiyemeyeceksiniz, o zaman tuvalet ihtiyacınız da olmayacak mı diyeceksiniz? Yoksa, baban da mı klozete s..rdı, çim işte bir yere mi diyeceksiniz? 

6 Şubat depreminde gördük ki insanların, özellikle de kadınların en büyük ihtiyacı tuvalet. Ki deprem sonrası yazdığım Depremin Kadın Yüzü yazısında bu konuyu en ince detayına kadar enine boyuna anlatmıştım. O yüzden tekrar anlatmıyorum.

Toplanma alanı ya da park, insanların topluca bulunduğu her yerde muhakkak ama muhakkak tuvalet düzeni olmalı diyorum. Ki, kendi pisliğimizde boğulmayalım...
Aslan yattığı yerden belli olur derler. Yaşadığımız yer yatağımızdır. Yatağımız aynamızdır...

28 Ağustos 2023 / C.E.Y.

22 Ağustos 2023 Salı

Senin hakkın hak da, bizimki ıspanak mı?

Namaza başlayan önce niyet eder:
"Durdum divana, uydum Kuran'a, (ya da uydum hazır olan imama), yönüm kıble, kıblem Kâbe, kurtarıcım Allah, şefaatçim Muhammed Mustafa, niyet ettim bugünkü öğle namazının sünnetine, farzına ya da son sünnetine!..”  Namazını kılar, bir dahaki vakte kadar seccadesini katlar ve kalkar.
Allah kabul etsin...
Namaz kılanın önünden geçilmez, karşısında bir portre tablo varsa üzeri örtülür, yanında yüksek sesle konuşulmaz, şarkı türkü çalınmaz. Namaz kılan sessiz bir ortam tercih ettiği için genellikle başka bir odaya geçer. Namaz kılarken yakalamak istediği duyguyu sessizlikte bulur.
Yolun ortasına seccade serip namaza durmaz mesela. Havada, karada, suda namaz kılmaya çalışmaz. Hareket halindeki bir uçağın ya da bir otobüsün dapdaracık koridorlarında ellerini beline bağlayıp kıyama durmaz.
Giden araçta namaz kılmaya çalışana bakıp da kıble ne yana düşer usta diye sormaz mı insan? Efendi efendi, senin kıblen şaşmış demez mi? ("Efendi" dedim, çünkü bunu yapanlar hep erkek taifesi.)
Son yıllarda böyle bir moda başladı biliyorsunuz. Olur olmaz her yerde namaz kılmaya çalışanlara en ufak bir şey diyecek olursanız, "VAYY! SEN DİNE KARŞI MISIN?" haykırışları, sosyal medya linçleri, gözaltı, hatta bazen de tutuklama ile sona eren hızlı mı hızlı bir yolculukta bulabilirsiniz kendinizi.
Güzel kardeşim, biz senin namazına niçin karışalım? Ama sen bizim hayatımızın ortasına niye dalıyorsun? Senin hakkın hak da, bizimki ıspanak mı?
Ezanı bu kadar yüksek sesle okumayın deseniz yine aynı tepki. "Ezan okunmasın demedim, ses yüksek dedim!" deseniz de çaresiz. Siz yine jet hızıyla din düşmanı oldunuz. 
Sürekli "cinsel hayat" konuşan imamlar deseniz ona keza. Hoppala, onu da mu sana soracağız deseniz, bakın yine din düşmanı oldunuz.
Hadi geçmiş olsun... 

Köpürteceğinize sakinleştirin
Tamam, hepsine geçmiş olsun. Ya sığınmacı krizi? Şimdi de sığınmacılardan şikâyet etmek, onlara karşı iki laf söylemek zinhar YASSAH! Hem de öyle böyle değil, çok fena YASSAH!
Ki memlekette kime sorsan bu istiladan son derece rahatsız. Ama olur da orda burda biri bir mülteciye laf ederse kızılca kıyamet kopuyor. Anında telefonlar kayda geçiyor, videolar kaydediliyor, ülke insanı ırkçılıkla ve din düşmanlığıyla suçlanıyor. Olay köpürtüldükçe köpürtülüyor ve bu vahşetli-şehvetli yolculuğun sonu yine "Emniyet"e çıkıyor...
Ülke insanı taş mı a benim güzel kardeşim. Bak vatandaş kıvrım kıvrım kıvranıyor. Canı burnunda soluyor. Bu çaresizliğini boşaltmak isteyen bir insanı sakinleştireceğinize niçin daha da alevlendiriyorsunuz? Niçin olayı din düşmanlığına ve ırkçılığa taşıyorsunuz? 
Onlara yazık da bize değil mi? Onların yaşama hakkı var da bizim yok mu? Niçin hakkımızı korumayalım? Niçin ülkemizi kaçtıkları ülkelerine benzetmek istemelerine sessiz kalalım?  Niçin onlardan sığındıkları bu ülkeye saygılı olmalarını beklemeyelim?
Hem niçin ülke kuralları kanunlarla korunmuyor da insanımız bir başına sahipsiz kalıyor? 
Ha bir de, niçin ülke insanı kendi ülkesine/insanına hainlik ediyor? Taksicisinden ev sahibine, mağazacısından restoranına kadar herkes "para" peşinde koşup kendi insanını görmezden gelirken ülke göz göre göre elden gidiyor, niçin kimse buna bir dur demiyor?

Kim kime muhtaç?
Siz bakmayın küçük düşünen "aklın", "Ama onlar olmasa biz malımızı satamayacağız!" diyerek sevinmesine. Onlar, "onlar" sebebiyle ülke halkının fakirleştiğini görmüyor. Kimden ne kazanırsam fayda diyerek "Parayı veren düdüğü çalar!" mantığı güdüyor. Daha düne kadar sizler-bizler normal alışverişimizi yapar, sektörü ayakta tutardık. Yanlış politikalarla şimdi biz "bakan" olduk, yardım ettiğimiz mülteci tayfası ise "alan". 
Onlar ülkemize muhtaç derken, ne acı ki şimdi ülkemiz onlara muhtaç.

Mal mı satmayalım, satalım elbet.
Ev mi kiralamayalım, kiralayalım elbet.
Restorana mı almayalım, alalım elbet.
Lakin mal satanlar ayrı şikâyetçi, ev kiralayanlar ayrı, masa açanlar ayrı.
O mal evlerde denenip orası burası sökük, düğmesi kopuk olarak değişime geliyor. Tax-free max-free uğraş dur.
Kiracısı evden çıkınca ev sahibi evini tanıyamaz halde buluyor. Pencere kolu çıkmış, parkeler sökülmüş, mutfak dolapları renk değiştirmiş. Emlakçı memlakçı, uğraş dur.
Restoranda masadan kalktıklarında, masa, altıyla üstüyle çöpe dönüşüyor. Hadi masa üzerini anladım da, altta oluşan çöplük ne alaka? Fırça, süpürge, bez uğraş dur.
Kendi aralarında kavgalar, mahalle halkına sataşmalar, tacizler, cinayetler, hırsızlık, gasp... Hangi birini saysam?
****
Kısacası, ülke insanı büyük bir mağduriyet içinde inim inim inliyor. 
Çünkü kucak açtığı misafir misafirliğini bilmiyor. Geldiği evin düzenine uyacağına, evi ele geçirip ev sahibini evden dışarı atmaya çalışıyor. Eğer misafir bunu yapma cüretini kendinde görüyorsa ya burada büyük bir yönetim boşluğu var demektir ya da ev, bilinçli olarak el değiştirtiliyor demektir. 
Ya da belki bu düzensizlikten, bu kaostan yeni bir dünya düzeni çıkacak demektir.
Gücünüz sade vatandaşa yetip mağdur insanlara saldıracağınıza bence bunu sorgulayın...

22 Ağustos 2023 / C.E.Y.