21 Kasım 2020 Cumartesi

Bizim Evin Hâlleri

Eski ve sağlam ve büyük bir evimiz var bizim. Doğuyu batıya bağlayan otoyolun tam üzerinde üstelik. Tam ortasında. 
Öyle ki, yolgeçen hanı gibi. Binlerce yıldır geleni gideni bitmemiş.
Yıllarca koynunda barındırdığı insanların kokusu sinmiş evimizin duvarlarına. Bodrum katı deseniz, evin önceki sahiplerinin eşyaları ve anılarıyla dolu. Bazen geçmiş meraklısı insanlar inerler bodruma, neler neler bulup çıkartırlar, aklınız almaz.
Temelden zenginiz desek yalan olmaz. Adeta bir hazinenin üzerinde yaşıyoruz.

Evimizin yeri iyi demiştim. Ne taraftan baksanız denizi görürsünüz mesela. Dağ isteyene dağ, ova isteyene ova manzaralı odaları var. Bir yanından dereler akar şırıl şırıl, bir tarafı yemyeşil orman. Bahçesine ne eksen büyür. Sebzeye meyveye para vermezsiniz. Karşıki dağlar kekik kokar buram buram. Güneşi boldur, pencerelerden süzülür durur sarı sarı. Bembeyaz karlarla örtülüdür yüksekçe yerleri. İster kay, ister yat yuvarlan eğlen.
Öyle bir cennettir güzel evimiz.

Bizim evin ötelerinde başka evler de var tabii ki. Yalnız değiliz. Kimi evlerin ışıklarının şavkı bizim evi de aydınlatır, kiminin perdeleri ise sımsıkı kapalı, kapkaranlık camları. Kiminin pencereleri deryaya bakar, kiminin kutba. Bazı bazı misafirliğe gelirler bize, bazen de biz onlara gideriz. Bazen evde tuz biter, şeker biter, yağ biter, gider birbirimizden isteriz. 

Bizim evde kalabalık yaşarız biz. Bütün odaları doludur evimizin. Herkes kendi odasında, kendi dünyasındadır. Bir kutlamada ya da üzücü bir durumda salonda buluşur, sevineceksek birlikte sevinir, üzüleceksek birlikte üzülürüz. Bazen birbirimizin odasına ziyarete gider, bazen de bahçeye çıkar, çay içer, kahve içer, içki içer, sohbet eder, hasret giderir, sonra yine odalarımıza çekiliriz.
Odasında kim hangi müziği dinlemiş, kim neye inanmış, kim nasıl ibadet etmiş, kim nasıl sevişmiş aldırmayız. Yeter ki bir oda sakini kendi sevdiklerini diğer odadakilere dayatmasın. Beğenilerini paylaşsın ama dinlediği müziği de, okuduğu kitabı da diğerlerinin kafasına kafasına çakmasın. 

Toz pembe bu tablonun grileştiği, hattâ karardığı günler de olmadı değil.
Evimizin yöneticisi, zaman zaman evi ihmal etti, hâl böyle olunca da ev ahalisi kazan kaldırıp isyan etti. 
Yönetici bağırdı çağırdı, isyan eden kim varsa bir bir toplayıp ya bir odaya tıkıştırdı ya da evlerinden attı. Düzeni tekrar sağladı.
Evdeki çocuklar büyüdü evlendi, dünyaya yeni çocuklar geldi. Lakin yönetici, gittikçe gençleşen hane halkının dilinden anlamaz olmuştu. Evi eskisi gibi bağıra çağıra idare ederim sanıyorduysa da edemiyordu.
Andropoza mı girdi, her ne ise, evin düzeni için gereken sermayeyi eve değil, kendi tutkularına ve gösterişine harcıyordu.
Arabasını sık sık değiştiriyor, kolundaki saatten ayağındaki ayakkabıya kadar her detaya bir servet harcıyor, kendi odasını saraya çeviriyordu. Soranlara da, "İtibardan tasarruf olmaz!" deyip, başka yöneticilere de bu aklı veriyordu.
Evin çatısı akıyormuş, çeşmeleri su damlatıyormuş, parkeler kabarmış, eşyalar eskimiş, bahçe tarumar olmuş, asansör çalışmıyormuş, sokak kapısı kapanmıyormuş, kimin umurunda. Onlar itibardan sayılmaz...
Aidatlara zam üzerine zam yaptığı yetmezmiş gibi, "Şöyle çocuk yapın, böyle doğurun, öyle uyuyun, onu konuşmayın, bunu söylemeyin, şunu dinlemeyin!" diyor. Odalarımızı mı izliyor ne...
Bu başı bozuk düzene isyan edip şikâyetlenen olursa, "Ananı da al git!" deyip çoluk çocuk herkesi evden kovuyor.
Nereye gitsin insanlar?
O yönetmeye başladığından bu yana bu evde doğanlar18 yaşına geldi. Burası onların yuvası.
Yöneticilik zor geliyorsa sen git. 
Değil mi ama?

Bizim evin hâlleri bugünlerde daha bir sarpa sardı.
Başka evin çocukları bizim evin çocuklarının aklına girip onları birbirlerine düşman etmezler mi!
"Yapmayın, siz kardeşsiniz!" desek de kardeşler birbirine girmez mi!
Yöneticimiz de hem içeride hane halkıyla, hem de başka evlerin yaşayanlarıyla kavgaya tutuşmaz mı!
"Bir durun, kavga etmeyin, ayrılın!" desek de hepsini diliyle haşlamaz mı!
"Bakın evimiz güzel, yerimiz güzel, şükredecek ne kadar çok şeyimiz var, didişmeyin, birlikte çalışıp birlikte kazanalım, kazançlarımızı paylaşalım, evimizin bakımını yaptıralım, burası bizim yuvamız, onu ayakta sapasağlam tutalım." diyenleri bir kenara itip onları görmezden gelmez mi!
Ona göre bunları söyleyenler "sevgi pıtırcığı, iflah olmaz romantiklermiş".
Barış, kardeşlik, dostluk, iyi niyet falan, hepsi hikâye imiş. Daha çok bağırıp daha çok kavga edenlerinmiş bu dünya.

Yöneticimiz uyuyor mu uyanık mı bilmem ama biz ev ahalisinin söylediklerini hiç dinlemiyor artık.
Belki de kulakları ağır işittiği için sesimizi duymuyor. Ya da duymamak işine geliyor.
Odasına kapattı kendisini, dışarıya adım atıp evde ne olup bitiyor diye bakmıyor. 
Birbirinden gösterişli koltuklarında oturup, kuştüyü yorganlar altında uyuyor. Kendisinin yediği önünde yemediği ardında, ancak kimsenin midesinin hatırını sormuyor.
"Açız, ısınamıyoruz, üşüyoruz!" diyen olursa da, "Abartma canım!" deyiveriyor.
Ona göre insan çay içerse açlığı da susuzluğu da üşümesi de geçermiş. Öyle diyor.
"Al sen bu çayı iç!" deyip insanların önüne birer paket çay atıveriyor. 
Bu ara bunu yapmayı çok seviyor...

Evin paraları pul oluyor, paraları pul eden "hamili kart yakınımdır" da, af dileyip, sırra kadem basıyor. Ara ki bulasın. Bul ki hesap sorasın...
Mevzubahis para pul olunca her odadan yüksek perdeden sesler yükseliyor, eski dostlar düşman, eski düşmanlar dost oluyor.
"Bırak artık sen de her şeyi tek başına yönetmeye çalışmayı. Ev sakinlerine yetki ver, sorumluluk ver. Bir futbol takımında her pozisyondaki oyuncu sen olamazsın, bir orkestradaki enstrümanların hepsini birden sen çalamazsın. Sen iyi bir oyun kurucu ol, iyi bir yönetmen ol, iyi bir orkestra şefi ol." diyoruz, sanki kötü bir şey söylüyormuşuz gibi, ona da kızıyor. 
İhtimal o ki, etrafta yerini dolduracak makbul bir zat göremiyor. Göremez çünkü olabilecek olanların olabilme ihtimallerini yok etme gibi bir huyu var malum.

Biz bir kişinin idaresinden bahsetmiyoruz ki, sen git yeni birisi gelsin de demiyoruz, eskisi gibi hep bir elden, hep bir ağızdan, el birliği ile, konuşa konuşa, tartışa tartışa idare edelim evimizi diyoruz.
Altın varaklı odada da yaşasan, çul çaput üzerinde de yaşasan, sonuç itibarıyla hepimiz bu evde, aynı çatı altında yaşıyoruz işte.
Demedi demeyin, kavga gürültüye dayanamayan evimiz çökerse sizin saray misali odanız da bu yıkılmadan nasibini alacak. Odanıza doldurduğunuz kıymetli eşyalarınız molozların arasında toza toprağa bulanacak.
Ha, sizin uzaktaki ev sahipleriyle yakınlığınız varsa ve oralarda kendinize yeni bir ev edindiyseniz onu bilemeyiz.
Ama evden vaktinde çıkmazsanız vallahi bizimle birlikte siz de yıkıntıların altında kalırsınız.

Demem o ki, yöneticimize kim akıl veriyorsa veriyor ama doğru akıl vermiyor. Bakın işler gittikçe sarpa sardı. 
Evin işlerine el alemler karışmaya başladı. Koridorlarda mafya babaları dolanıyor. Yöneticimizin, bu babaların evimizin içinde dolaşmasına neden ses çıkartmadığını kimse anlamıyor. Meslekleri gereği, ev ahalisinin aklıselim insanlarına hakaret ediyorlar, tehditler savuruyorlar; yöneticimizin ise evin gerçek sahibi insanlara ileri geri her sözü söyleyen dilleri lâl olmuş, ağzını açıp iki kelam edemiyor. Siz kim oluyorsunuz da böyle konuşuyorsunuz diyemiyor.
Biliyoruz tabii, onun derdi zoru yöneticilikten atılmamak, anahtarları kaptırmamak, kimseye hesap sordurmamak, yönetim defterlerini sonsuza dek gözlerden uzak tutmak. 
Ve hattâ ortadan kaldırmak.
Onun için de bugünlerde bir yumuşama, bir yeniden yapılanma, bir geri adım, bir, bir şeyler bir şeyler.
Hani hiçbir şey olmuyorsa da yöneticimize bir hâller oluyor.
Sonumuz hayrola...

Neyse;
Lâfı çok uzattım ama şöyle bir dertleşeyim istedim sizlerle.
Bizim evin hâlleri işte böyleyken böyle. 
Ya sizin evin hâlleri ne alemde?

21 Kasım 2020 / C.E.Y.

3 Kasım 2020 Salı

Afet Değil Cinayet!

24 Kasım 2011 / C.E.Y.

Bir yandan gördüğüm mucizevi görüntüler ile içim kabararak duygularım boğazımda yumruk yumruk olup, gözlerimi yaşlarla dolduruyor, diğer yandan içimdeki camdan kafese kapatılmış bir martı, kafesin içinde bir o yana bir bu yana uçuşurken canhıraş çığlıklar atıyor, mavi göklerde kanat çırpabilmek için kendini camlara vururken kan revan içinde kalıyor.

Enkazdan mucize kabilinden kurtarılan çocuklara kendi evladımmışçasına sarılırken, enkaz altında can veren masumlara yanıyor, enkaz başında 
bin bir ümitle bekleyen yüreği paramparça ailelerinin acılarını ta içimde duyuyorum. Yıkıntılar altından bir nefes sesi duymak için, bir canı sağ salim çıkartabilmek için canlarını dişlerine takarak didinen ekiplerin gözyaşları kâh sevinçle akıyor kâh acıya bulanıyor.
Ambulans kâh sessizce ayrılıyor enkaz alanından, kâh alkışlarla, sirenlerle, dualarla.
Yurdun dört bir yanından gelen itfaiyeciler, STK üyeleri, AFAD, AKUT, farklı şehirlerin belediye arama kurtarma ekipleri, madenciler, köpekler dur durak bilmeden mucizelere imza atıyorlar.

Emrah Apartmanı'ndan 58 saat sonra sağ çıkarılan 14 yaşındaki İdil Şirin ile Doğanlar Apartmanı'ndan 65 saat sonra çıkartılan 3 yaşındaki Elif Perinçek ve Rıza Bey Apartmanı'ndan 91 saat sonra çıkartılan 3 yaşındaki Ayda Gezgin mucize kavramına anlam katıyorlar. Metanetleri ve şirinlikleri ile herkese ibret oluyorlar.
Lakin yakınları arasında onlar kadar şanslı olmayanlar var.
İdil'in kız kardeşi yanı başında sessizliğe gömülmüş. 
Elif'in annesi Seher Dereli Perinçek ile ikiz ablaları 10 yaşındaki Elzem ve Ezel de depremden 23 saat sonra sağ kurtarılmış, ağabeyi 7 yaşındaki Umut'un ise cansız bedenine ulaşılmış. 
Ayda, enkazdan kurtarılan 107'nci kişi. Ayda'nın annesi Figen Gezgin ise maalesef yıkıntılar altında can vermiş.
Gencecik anneler, tazecik çocuklar, torunlarına bakan bir babaanne ve gözünden sakındığı dört torun.
İzmir depreminde hayatını kaybeden her isim bir ateş. Ki en çok düştüğü yeri yakar.

Sorular sorular sorular
Bu kadar acıyla karşı karşıya kalmak zorunda mıyız, yıkılmak depremin fıtratında mı var, kurtulanları dualar ve melekler kurtarıyorsa, kurtulamayanlar için yeterince dua mı edilmedi, melekler onları kurtarmak istemedi mi diye de sorabilirsiniz;
6,9
'luk bir depremde yüzlerce, binlerce bina yıkılmaz ve hasar almazken, niçin bazı apartmanlar un ufak oldu ve bir moloz yığınına döndü, niçin bazıları ağır hasarlandı, niçin bazılarının yarısı çöküp yarısı ayakta kaldı diye sorabilirsiniz.
İnşaatlarda kullanılan malzemeler, alınan izinler (!), onaylanan belgeler, atılan imzalar, makyajlanan binalar, denetlenmeyen binalar, boşaltılmayan binalar, uygulanmayan yasalar, boşverler, boşverler, boşverler, dualar, melekler, takdiri ilahiler, Allah korusunlar, inşallahlar, maşallahlar, bize bir şey olmazlar ve dahası.
Ve 6,9...
İşte şimdi imtihan zamanı.
Kime ne olur, kime ne olmaz, kim yıkılır kim yıkılmaz görme zamanı.
İşini dua eder gibi, her gereğini yerine getirerek yapanlar ile işini Allah
'a havale edenlerin arasındaki farkı anlama zamanı.
Doğruluktan şaşarak kaderciliğe yaslananların hesap verme zamanı.

Deprem sürpriz değil
Deprem, ülkemizde beklenmeyen sürpriz bir doğa olayı değil. Yüz binlerce yıldır dünyayı şekillendiren depremler, Anadolu
'da aktifliğini sürdürüyor. Kara parçaları Anadolu'yu doğudan ve güneyden batıya doğru itip duruyor.
Çok yıllar öncesine gitmeyelim; 1999 Gölcük depremi, 2011 Van depremi, 2020 Elazığ depremi hafızalarımızda tüm tazeliğini koruyor.
Her depremin ardından deprem profesörleri ekranlarda depremi ve alınması gereken önlemleri anlatmak için çırpınıyorlar. Deprem mevzusu güncelliğini yitirince de yeni bir depreme kadar unutuluveriyorlar. Adeta rafa kaldırılıyorlar.

Doğanın sesine kulak ver
Böyle hareketli bir coğrafyada doğmuşsan ve bu coğrafyada yaşamaya devam etmek istiyorsan o coğrafyanın sesine kulak vereceksin. O ne seni ne de bir başkasını düşünmeyecek, o kendi düzeninde hareket edecek, sen ona uyumlanacaksın.
Binalarını yaparken bilimden yararlanacak, çaktığın her çivinin kalitesini koruyacaksın.
Yaşam alanı dahi oluşturamayacak çökmenin hesabını, betonu karana, demiri bağlayana, temeli atana, izni alana, izni verene, işi 
üç kuruş daha ucuza mal etmek için malzemeden çalmayı marifet sayan akla soracaksın.

Mucizelere de inan, aklını da kullan
Mucize kurtuluşlara delice sevinirken en önemli detayları atlamayalım. Mucizeyi can kurtarmakta aradığımız kadar, yıkılmamakta arayalım. Arama kurtarma yaparken gösterdiğimiz çabayı, binaları yaparken gösterelim. Nerede yaşadığımızı ve neyle karşı karşıya olduğumuzu bir an bile olsun aklımızdan çıkartmayalım.
Aklı bilim ile çalışmayan, kalbi ahlâk ile atmayanların diktiği binaların bir gün gelip mezarımız olabileceğini anlamak için yüzlerce kez yıkılmayalım.

Doğa olayı afet değildir, sadece doğa olayıdır. Doğa olayının afete dönüşmesi insanın elindedir.
Doğa olaylarında yaşanan can kayıpları afet değil, cinayettir.
Cinayet silahı binadır.
Silahı dolduran insandır...

3 Kasım 2020 / C.E.Y.

Kapak fotoğrafı (zannedersem 17 Ağustos 1999'da yaşanan Gölcük depremi sonrası çekilen bir fotoğraftan) benim bir karakalem çalışmam.

DEPREM ve AFET YAZILARIM
‘Deprem’i Seyrediyoruz / 15 Mart 2011
Hepsi mi kader? / 22 Temmuz 2011
Kazma kürek kurtar’MA!! / 23 Ağustos 2011
Eşeğin sağlam kazığa bağlı mı? / 14 Kasım 2011
Or'da bir Van var uzakta… / 15 Kasım 2011
Subasmanınızın kotu nedir? / 5 Temmuz 2012
Acı bir yıldönümü… / 17 Ağustos 2013
En büyük afet ‘azgelişmişlik’ / 12 Kasım 2014
Öküz başını salladı / 21 Temmuz 2017
“Japonlar yapmış ağbi!” / 17 Ağustos 2017
Çokbilmiş Beceriksizler / 10 Ağustos 2018
Afet Değil Cinayet / 3 Kasım 2020
Sarsıldık ve Yıkıldık / 9 Şubat 2023

31 Ekim 2020 Cumartesi

Kaşınan Karışık Kafalar


Virüsle mücadele edip, ondan nasıl korunacağımızı şaşırmışken felaket felaket üzerine gelmeye devam ediyor. 2020 bir geldi pir geldi, gidene kadar bakalım daha nelerle karşılaşacağız. Tam, bundan kötüsü olmaz derken ertesi gün daha beter bir manzara ile karşılaşıyoruz.
Fransa ile karşılıklı itişip Müslüman-Hristiyan kavgasını yaparken bu kez doğa duruma el koydu ve Ege
yi, öyle böyle değil, epey bir salladı.
Yaşanan depremin 6,6
’dan 7,0’ye kadar uzanan bir büyüklükte olduğu söyleniyor. Neden her kurum farklı açıklama yapıyor diye sorarsanız, onun cevabını da Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü sayfasında bulabilirsiniz.  Arada 0,4 puan olduğuna bakmayın, o 0,4 puan felaketin dozunda büyük rol oynuyor. 

Bugün anlatacağım konu deprem değildi aslında. Zülfü Livanelinin 19 Ekim 2007 tarihli Karışık Kafalar ve (yazılma tarihini bilmediğim) Kutsal Kavramlardan Korkarım yazılarını anlatmak üzere kameranın karşısına oturduktan 15 dakika kadar sonra depreme yakalandım. Epey uzun süren depremin ardından yayını kestim ve akşam saatlerine kadar deprem haberlerini takip ettim.

Livanelinin yazılarında anlattıkları ile deprem konusu birbirinden pek de uzak değildi. Anlatılan bir anlayış ya da bir anlamayış idi. Ne yazık ki yazıların bağlantı adreslerini internette bulamadım. (Birisinin linki var lakin link artık aktif değil.) Yıllar önce kendi dosyalarıma kaydettiğim için o yazıları o kayıtlardan paylaşmak isterim. Livanelinin kendisine de bu yazıların ona ait olduğunu teyit ettirmek istedim ancak henüz sorumu cevaplamadı. Biz de Ataol Behramoğlu hadisesini yaşamayalım dedim. Hadise neydi derseniz, şuydu:
Bir kullanıcı “(…)Öğrendim ki/Bazen başkalarını affetmek yetmiyor/Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekir…” şeklindeki bir metni Şair Ataol Behramoğlu imzasıyla paylaşır. Behramoğlu, Twitter’da kendi imzasıyla paylaşılan şiiri “Benim böyle bir sözüm yok” diye yanıtlar. Başka bir kullanıcı ise Behramoğlu’na, “Hayır var, araştırmanızı öneririm” diye yazar. (Fıkra bu kadar)
Yarın bir gün Livaneli de çıkıp "Canan Hanım benim böyle bir yazım yok" derse, ben de kendisine 
“Hayır var, araştırmanızı öneririm” diyebilirim. 😊

Paracelsus der ki; Her şey zehirdir, mühim olan dozdur.

Kafalar Karışık (başlık böyleydi ihtimal) Zülfü Livaneli
19-10-2007 - http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=142572&Categoryid=4&wid=5

Sokakta yüz kişiyi durdurup “Ermeni soykırımını kabul eden parlamentolar hakkında ne düşünüyorsunuz?” desem; en az 98 kişi bu parlamentolar hakkında açar ağzını yumar gözünü...
Sonra ikinci soruya geçsem ve desem ki:
“Lübnan’ı mı seversin İsrail’i mi?”
Yine 98 kişi Lübnan’ı sevdiğini söyler.
“Peki” desem sonra; “Lübnan Ermeni soykırımını kabul etti ama İsrail etmedi. Sence hangisi daha iyi?”
Yüz kişiden 98’i önce duraklar, sonra kafasını kaşır.
***
Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupalı ülkeler tarafından yıkıma uğratılan bu halk, Amerika’yı sever Avrupa’yı sevmezdi.
Şimdi Amerika’yı da sevmiyor.
Çünkü çuval, PKK, Irak olayları bu sempatiyi neredeyse nefrete çevirdi.
Amerikalıların yaptıkları araştırmalara göre, dünyada kendilerinden en fazla nefret eden ülke Türkiye.
Peki Amerika’nın bu ülkede en çok desteklediği parti hangisi?
AKP!
Seçmenin yüzde 47’si AKP’ye oy verdiğine göre, bu durumu nasıl açıklayacağız.
Yine yollara düşüp yüz kişiye sorsam:
“Amerika’yı seviyor musun?”
“Hayır!”
“AKP’yi?”
(Yüzde 47’si) “Evet!”
“Peki, Amerika AKP’yi destekliyor. Sence bu durumda bir çelişki yok mu?”
Bu sefer kafa kaşıma sırası, yüzde 47’dedir.
***
Yine yollara düşüp yüz kişiye sorsam: “Televizyondaki Televole programlarına çıkan starları seviyor musun?”
Herhalde 98 kişi “Evet!” der; çünkü reytingler bunu gösteriyor.
Sonra bu insanlara desem ki: “Peki çocuğunun bu acayip giysili, tuhaf insanlara benzemesini, o hayatı yaşamasını, öyle konuşmasını ister misin?”
Yine 98 kişi “Hayır!” der “Allah korusun hayır!”
Sonuç; yine kafa kaşımadır.
***
Bu ülkede kafa karışmasın da hangisinde karışsın:
Memleket bir yandan muhafazakârlaşıyor, öte yandan çıplaklık ve seks dozu artıyor.
Bir yandan ramazanda oruç tutmayana meydan dayağı atılıyor, öte yandan kutsal ay boyunca medyada memeden popodan geçilmiyor.
Kadın şarkıcılar bariton, erkek şarkıcılar soprano gibi söyleyince makbul oluyor.
Aynı politikaları savunan iki partiden birine milliyetçi, ötekine sol deniliyor.
Yeni palazlanan İslami burjuvazinin kadınları başlarındaki Hermes türbanla Amerikan cipinden inmiyor.
En nefret edilen ülke Amerika oluyor ama millet Amerikan taklitçiliğine bayılıyor.
Bu yüzden de kafalar karıştıkça kaşınıyor, kaşındıkça karışıyor.

KUTSAL KAVRAMLARDAN KORKARIM... (Bu yazının tarihini kaydetmemişim, dosya kayıt tarihi 2015 görünüyor)

Çıkarlarına dokunmadığınız sürece, insanların çoğunun içinde bir iyilik eğilimi olduğuna inanırım ben.
Kimse kendisini ateşe atmaz, ailesinin, çoluğunun çocuğunun cehennemde yaşamasını istemez.
Yine de insanlar sık sık kendilerine bir cehennem yaratır ve onun ateşinde kavrulurlar.
Dünya tarihine baktığınız zaman insanoğlunun savaş, zulüm, işkence belâlarından hiçbir zaman kurtulamadığını görürsünüz.
İnsan bu kanlı tarihe bir çocuk gözüyle bakabilse şaşırır: Toplumların niye durup dururken kendilerini ateşe attığını anlayamaz.
Bunu kavrayabilmek ancak bir yetişkin olmakla mümkündür.
Beyni kutsal kavramlarla yıkanmış ve kafası hurafelerle doldurulmuş bir yetişkin.
Yetişkinlerin çoğu, çocuklardan aptaldır; çünkü aptallaştırılmıştır.

Din
Büyük insan topluluklarını kana ve dehşete boğmak için kullanılan kutsal kavramların başında din gelir.
Ortadoğu'dan çıkan tek tanrılı dinler, Dünya'ya aktarılınca büyük dramlara neden oldular.
Otuz Yıl Savaşları, Yüz Yıl Savaşları, katliamlar, engizisyon işkenceleri gibi çeşitli yöntemlerle insanoğlunun hayatını kararttılar.
Dini maske edinen çatışmalar şimdi bile savaş ya da terörizm adı altında sürüp gidiyor: Her gün oluk oluk kan akıyor.
İnsanın ruhunu kurtarmak bahanesiyle bedenini yok ediyorlar.
Eli diyen Yahudilerle, İlah diyen Müslümanlar dünyanın tadını çıkarmak yerine birbirlerini kırıyorlar.
Bu yüzden ben siyasallaşmış, toplumsallaşmış ve ideoloji haline gelmiş "Din" kavramından korkarım.
Dünyaya ahlâk getirmeye çalışan peygamberlerin, bu din bezirganlarının cinayetlerine bahane kılınması içimi ürpertir.

Milliyetçilik
İnsanoğlunun en saf ve içten duygularından birisi de çevresine, bölgesine, ailesine, ulusuna bağlılıktır.
Bundan daha masum bir şey olamaz.
Zaten bu nedenle yüreğinde az ya da çok milliyetçilik duygusu bulunmayan insana rastlamak zordur.
Kitleleri önlerine katıp bir sürü gibi gütmek isteyenler, din olgusu kadar milliyetçiliği de kendilerine kalkan yaparlar.
Tarih, milliyetçilik maskesi altında işlenen cinayetlerle doludur.

İdeoloji
Din ve milliyetçilik kadar tehlikeli bir başka savaş aracı da ideolojilerdir.
İnsanları komünizm, faşizm, Nazizm adı altında örgütler ve marşlarla, söylevlerle heyecanlandırırsanız, yine aynı sonuç ortaya çıkar: Ölüm, savaş, cinayet, işkence.
İdeolojiler hiç kimsenin kendi kafasıyla düşünmesine izin vermezler.
Sizin yerinize düşünecek birileri vardır mutlaka.

Demokrasi
Şaşırtıcı geleceğini biliyorum ama ben kutsal demokrasi kavramının da istismar edildiğini düşünüyorum.
Demokrasi çoğunluk diktatörlüğüne dönüştüğü anda, uzun vadede toplumları zehirliyor.
Çünkü seçme-seçilme olgusu, demokrasi kurumunun sadece bir unsuru.
Bunu öne alıp mekanik bir biçimde işlettiğinizde, "millet iradesi" kavramı faşizmle sonuçlanıyor.
Seçimle iş başına gelen Adolf Hitler bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Basın Özgürlüğü
Geçen yüzyılın en büyük ve kutsal mücadelelerinden birisi "Basın Özgürlüğü" alanında verildi.
Gazeteleri baskılardan kurtarmak gerekiyordu ama iş bugün insanları medyanın baskısından kurtarmak noktasına geldi.
Birkaç yıl önce, Rusya'daki en büyük patronlardan birisi, dev boyutlardaki yolsuzluklarını örtmek için bir iki gazete satın aldı ve kendisine yapılan her haklı eleştiri ya da soruşturma girişimini "Basın özgürlüğü elden gidiyor!" feryatlarıyla karşıladı.
Bugün yaygın olarak başvurulan bir yöntem bu.

Yukarıda saydıklarımın hepsi özünde doğru, güzel ve insanı iyiliğe götürecek kavramlar.
Zaten bu yüzden bunca yaygın ve dokunulmazlar.
Ama kavramların gücü, aynı zamanda bu kavramları insanoğlunun karşısındaki en büyük tehlikeler haline getiriyor.
Bu yüzden nerede kutsal kavramlarla siyaset yapıldığını görsem korkuyorum.
Arkasından bir kötülük bekliyorum.
****
Yazıları okurken, hem depremi hem de Fransa ile yaşanan krizi bir kez daha değerlendirdiniz değil mi?
Konuyla ilgili videoda da bahsettiğim gibi, 
Suriyelilerin kendi Müslüman ülkelerinden Avrupa’ya kaçarak Avrupa’yı İslamlaştırmaya, daha doğrusu Araplaştırmaya çalıştıklarına bakınca aynı karışıklığı görmüyor muyuz? Neden diğer Müslüman ülkelere değil de bir Avrupa ülkesine kaçıyorlar diye sorguluyoruz. Genelde bizi atlama taşı olarak kullanıyorlar. Büyük bir kısmı memleketimizde kaldı. Kendi dillerini ve kendi kültürlerini dayatmaya başladılar.
Kendilerine kucak açan ülkelerin temellerini sarsıyor, 
sığındıkları ülkenin çatısı altında, o ülkenin kanunları ile yaşamaları gerektiğini düşünmüyorlar.

Deprem deseniz, aynı sitedeki bloklar ayakta kalırken niçin bir tanesi çöküyor da moloz yığınına dönüyor sorusu herkesin aklını kurcalıyor? Deprem olduğu anda gündeme deprem vergileri geliyor. Geldiği gibi de Siz susun! denilerek geri gönderiliyor.
Pek çok dış ülkede afet olduğu zaman devlet erkanının afet bölgesine gelmesi istenmiyor, makamlarında oturup çalışmayı yönlendirmeleri, afet bölgesine gelip 
protokol oluşturmamaları isteniyor.
İzmir
de ise halk, devlet adamları bölgeden giderse çalışmaların aksayacağını düşünüyor.
İşte size bir fark daha.
Birbirine karşılıklı hırlayan insanlar ise bir afet anında birbirine kenetlenip, can kurtarma derdine düşüyorlar.

“Her şey zehirdir, mühim olan dozdur” 
Gücün etkisinin kimin elinde olduğu ile değiştiğini hepimiz biliyoruz. 
“Her şey zehirdir, mühim olan dozdur.” der Paracelsus. 
Ateş, tencerenizi kaynatır, suyunuzu da sizi de ısıtır, çayınızı demler, kahvenizi yapar; ve fakat evinizi de yakar, ormanı de yakar, sizi de yakar.
Su ona keza, sizi hayatta tutar, temizler, enerji sağlar; ve fakat boğar, sel olup önüne çıkan ne varsa hepsini yutar.
Ateş yakar, su söndürür.
Neyi nasıl hangi dozda kullandığınızdadır sır.
Sevincin de fazlası öldürür, elemin de.
Deprem öldürmez, bina öldürür. Binaları depreme uygun olarak değil, kaptıkaçtı metoduyla yapmak öldürür. 
O yüzden;
Yaşadığın coğrafyayı bilecek, onu anlayacaksın. 
Dünya sallansa da sen yıkılmayacaksın.
Kurtarma çalışmalarına verdiğin önemi, felaketin oluşmaması için de aynı derecede vereceksin.
Hayatın özü denge derim hep. Dengeleri bozmayacaksın...
31 Ekim 2020 / C.E.Y.

DEPREM ve AFET YAZILARIM
‘Deprem’i Seyrediyoruz / 15 Mart 2011
Hepsi mi kader? / 22 Temmuz 2011
Kazma kürek kurtar'MA!! / 23 Ağustos 2011
Eşeğin sağlam kazığa bağlı mı? / 14 Kasım 2011 
Orda bir Van var uzakta... / 15 Kasım 2011
Subasmanınızın kotu nedir? / 5 Temmuz 2012
Acı bir yıldönümü... / 17 Ağustos 2013
En büyük afet 'azgelişmişlik' / 12 Kasım 2014
Öküz başını salladı / 21 Temmuz 2017
"Japonlar yapmış ağbi!" / 17 Ağustos 2017

MÜLTECİ YAZILARIM
STRUMA 2011 / 17 Mayıs 2011
Yok aslında birbirinizden farkınız / 18 Ağustos 2013 
Araplaştıramadıklarımızdan mısınız? / 13 Ekim 2014

Onlar mı, onlar Suriyeli... 7 15 Eylül 2015
Kardeş de Bir Yere Kadar / 28 Ocak 2016 



25 Ekim 2020 Pazar

Bir Virüs Hikâyesi

Korona virüsün adı Uzak Doğulardan Çin’in Wuhan kentinden duyulmaya başladığında, biz Batı ahalisi virüse mirüse pek de aldırmadık aslında. Yine yeni bir Uzak Doğu salgını dedik, bize gelmez dedik, bize gelene kadar biter gider dedik.

Ama bu kez virüs bizi yanılttı. Yanılttı ve ışık hızıyla kapımıza dayandı!

Mart ayına geldiğimizde, dünya Korona virüsün pençesine düşmüş, tir tir titremeye başlamıştı. Söylendiğine göre, Dünya üzerindeki Korona virüslerin toplamı 1 gram ediyordu ve o 1 gram tüm dünyaya diz çöktürmüştü.

11 Mart 2020 günü Karacabey’deki imza günüme katılan dostlarla birbirimize sarılmaktan, tokalaşıp öpüşmekten imtina eder hâldeydik. Kâh sarıldık, kâh uzak durduk. Henüz ne yapacağımızın, nasıl davranacağımızın, virüsten nasıl korunacağımızın bilincinde değildik.

O günün ardından İstanbul’a, çocuklarıma gittiğimde onlarla sarılıp öpüştük. Üç gün sonra ayrılırken ise birbirimize dokunamadık, uzaktan vedalaştık.

Üç gün içinde tavrımız değişmişti.

“Yasaklamalar” konuşulmaya başlamıştı. “Ne olur ne olmaz, karantinaya alınırız, evden dışarı çıkamayız, ben buralarda tutsak kalmayayım, evime döneyim.” diyerek, belki birkaç gün daha kalabilecekken, apar topar Bursa’ya döndüm.

Korona virüslü Dünya, mayın döşeli bir denizdi sanki. Virüsün görüntüsü de deniz mayınına benziyordu üstelik. Korku had safhadaydı. Çıplak gözle görülmeyen bir düşmanla karşı karşıyaydık. Tehlike nereye sinmişti, bizi nerede bekliyordu, ne yapmalıydık, ne tarafa dümen kırmalıydık bilmiyorduk.

Sonra öğrendik…

Zaman durdu, hayat durdu, dünya durdu, adeta her şey dondu...

Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan İspanyol Gribi’nden bu yana dünya böyle küresel bir felaket ile karşılaşmamıştı.

Uzak Doğu’ya uzak olan ülkelerdeki yönetimler de insanlar da böyle bir salgın karşısında ne yapılacağını, nasıl davranılacağını bilmiyordu.

Komplo teorilerinin bini bir paraydı. Lakin “büyük oyunu bilmek” sorunu çözmüyordu.

Sonra başladı “Maske-Mesafe-Hijyen” destekli karantina günleri.

Temizlik imandan gelirdi ama bizim insanımız maskeye, mesafeye ve hijyene pek alışık değildi. Hele hele sokağa çıkmamak, söz konusu dahi olamaz!

Ama oldu…

Eskiden nüfus sayımı günlerinde eve kapanırdık sadece. Beş yılda bir yaşanan o kapanma bile ahaliyi gerer, sinirlendirir, makarna ve una hücum ettirirdi. Çerez, meyve, içecek vesaire ona keza. Sanki yasak bir gün değil de bin yıl sürecekti…

Salgında yaşadığımız karantina günlerinde, özellikle de hafta sonlarında uygulanan sokağa çıkma yasaklarında, yasağın bitme saati yaklaştığında, pek çok insanın yasağın kalkışını arabalarının içinde beklediklerini düşündüm hep. Zamanın dolmasını gözleri saatte, sanki 100 metre koşusuna başlayacakmış gibi heyecanlı, gergin, sabırsız ve arada gaza basarak bekliyor olmalıydılar. Gonk vurduğu anda yollara çıkıyor, (Bu sahne bana Truman Show filminde, trafiğin aniden tıkanması ve aniden açılması sahnesini anımsatır.) esaretten kurtuluşlarını şöyle bir turlayarak kutluyorlardı.  İhtiyaçtan çıkan da vardı, sıkıntıdan çıkan da. Onların dışarıya adım atmasıyla, 23:59 itibarıyla bir anda dünyanın sesi  değişiyordu ve dünya yeniden uğultu bulutunun içine giriyordu.

Oysa yasaklı günlerde doğanın sesi daha çok duyulur olmuştu.

Kuş sesleri, tatlı esen rüzgârda devinen yaprakların hışırtıları, yağmur damlalarının o sevimli pıtırtısı dünyanın kaba saba patırtısına karışır giderdi hep. Günlük hayatın uğultusu olmadan geçen sakin, dingin günlerdi. Hani aspiratörü kapatırsın da o anda onun ne kadar gürültü ettiğini ve seni ne kadar yorduğunu anlarsın ya, tam da öyleydi. O sükûnet hoşuma gitmedi değil açıkçası.

İnsanların evlerine kapandığı karantina günlerinde, sahillere kadar yaklaşarak özgürce oynaşan yunuslar, bir şehrin sokaklarında salına salına dolaşan geyikler, çoluğunu çocuğunu toplayıp şehre inen domuz ailesi ve yollara inen ayıların fotoğraflarını gördük sosyal medyada. Dünya onlara kalmıştı...

Bazıları açlıktan iniyorlardı şehre, bazıları da ortada gezinmeyen insanlardan istifade geziyorlardı ulu orta.

Denizde motor gürültüsü yoktu, karada motor gürültüsü yoktu, havada motor gürültüsü yoktu. Bir gün, Gölyazılı bir balıkçıya çocukluğumun devasa yayın balıklarının hâlâ var olup olmadığını sorduğumda, balıkların motor gürültüsünden kaçarak dere ağızlarında yaşamaya çalıştığını söylemişti. Gürültüden kaçanların hepsi birer birer ortaya çıkıyordu.

Fabrikaların pek çoğu çalışmıyordu. Bu sayede derelere dökülen zehirli atıklar yoktu. Balıklar nefes alıyordu.

Hep derdim dünya ayda bir kez kendisini kapatsa ne olur diye. Ve eklerdim:

Üzerinde yaşadığımız şu dünyanın canına okuyoruz yüzyıllardır...

“Benden sonra tufan!" diyerek gittikçe daha yaşanmaz bir dünyaya doğru hızla yol alıyoruz.

Ağaçları kesiyoruz, yeraltı sularını çekiyoruz, dere yataklarını değiştiriyoruz, denizleri dolduruyoruz. Dünya yüzündeki diğer canlıları yok saymakta ve hoyratlıkta sınır tanımıyoruz.

Kendimize yapay cennetler yaratma sevdasıyla gerçek cennetimizi hızla cehenneme döndürüyoruz.

Üstelik bunu da gayet iyi başarıyoruz.

Ve bunun için o kadar uğraşıyoruz ki, dünya bize direnmekten bîtap düşüyor, yalpalıyor, savruluyor.

Bir yandan toprağa geçirdiğimiz kimyasalları sindirmeye, derelere boşalttığımız atıkları süzmeye gayret ediyor; bir yandan da atmosfere karışan onca zehirli gazı arıtıp bize solunacak hava yaratabilmek için var gücüyle çalışıyor.

Ne yazık ki artık dünya bunlarla kendi doğal korunma yöntemleriyle baş edemiyor.

Bizi daha fazla taşıyamıyor...

Sonunda onu da organları bozulmuş bir canlıya döndürdük.

Suyumuzu süzemeyen böbrekleriyle, havamızı temizleyemeyen ciğerleriyle, kimyasalları öğütemeyen midesiyle adeta can çekişiyor.

Kalbi bu gidişata daha ne kadar dayanır bilmem...

Bu gidişle insanoğlu ya evrim geçirip şekil değiştirecek ya da toptan yok olup gidecek.

Milyarlarca yıl sonra fosillerimiz bulunup incelenecek.

Bizim dinozorlara yaptığımız gibi iskeletlerimiz orda burda sergilenecek, endamımız merakla seyredilecek.

Ah o endamlarda ne anılar, ne acılar, ne sevdalar...

Lâkin görünen sadece bir çuval kemik...

Dünya çok büyük ve ona bir şey olmaz demeyin. Oluyor işte. Bunca yükü taşıyamıyor. Ve kendisinden çaldıklarımızı ziyadesiyle geri alıyor. Dünya belki itinalı bir bakımla kendini toparlayıp bir nebze olsun eski haline dönebilir. Bu özenli bakımın sürekliliği halindeyse eski neşesine ve verimliliğine kavuşabilir.

Bu iyileşmenin olabilmesi için neler yapmak gerektiği konusunda insanın aklına çılgınca fikirler de gelmiyor değil hani.

Hani olmaz ya; arada bir bütün dünya şalter indirse mesela.

Yine başka bir gün kimse arabasını kullanmasa. Bir gün şehrin bütün vanaları kapatılsa ve bir damla bile su harcanmasa. Bir gün ne ısıtıcı, ne soğutucu çalışmasa.

Bir günlük tatil versek dünyamıza.

Bir gün de o izin kullansa...

Kim bilir, belki o zaman şöyle bir oh çeker içinden. Ertesi gün daha bir neşeyle, daha bir şevkle dönmeye başlar kaldığı yerden...

Tabii benim sesimi kimse duymadı, beni kimse dinlemedi ama bir virüs sebebiyle dünya mecburen şalter indirdi.

Bu sayede sular temizlendi, hava temizlendi, toprak temizlendi.

Bir yandan da Covid-19 virüsünü öldüreceğiz diye evler, dükkânlar, caddeler ve sokaklar kimyasala boğuldu, evlerde su sarfiyatı arttı, sabundu, deterjandı, dezenfektandı köşe bucak stoklandı.

Bir gün, “Ah!” dedim, “Keşke bizim gezegenimizde de her sabah etkin durumda olan yanardağların küllerini süpüren, sönmüş yanardağların kurumunu temizleyen, Baobabların gezegenimize kök salmasına izin vermeyen bir Küçük Prens olsaydı.” “İnsan kendi temizliğini yaptıktan sonra, gezegeninin bakımını da yapmalı özenle.” derdi hep Küçük Prens. Ondan öğrenecek ne kadar çok şeyimiz varmış meğer.

Lakin yasaklar uzadıkça dünyanın yoğun temposunu ve yorucu sesini dahi özler oldum ben.

İnziva kişinin seçimiydi, karantina ise mecburiydi ve o yüzden üzücü, yorucu ve sıkıcıydı.

Yasaklı günlere uyum sağlamak çok güçtü hâliyle. (Hâlâ daha tam sağlayabilmiş değiliz ve bu sebeple hasta sayısında zirveyi görmüş durumdayız ya neyse.)

Hayatımızı eve sığdırmıştık sığdırmasına da ruhumuzu hiçbir yere sığdıramıyorduk.

Yurt dışına çıkış yasağı gelmiş, ülkeler kapılarını kapatmıştı. Gezginler bir anda, bırakın ülkeden çıkmayı, evlerinden çıkamaz olmuşlardı. “Ferrari’mi sattım, artık gezeceğim!”  diyenlerin ise hevesleri kursaklarında kaldı.

“E daha karpuz keseceydik!”

Turizmciler ayakta kalabilmek için cam ekran üzerinden geziler düzenlemeye başladılar. Lakin gezenleri de gezdirenleri de cam ekran gezileri kesmedi. Gidilen yerin havası derin derin solunmadıktan, topuk üzerinde 360 derece dönülüp panoramik görüntü beyne kazınmadıktan, bin bir tane “selfie” çekmedikten sonra ne anlamı var, değil mi ama efendim?

Evlere kapanan insanlardan yalnız yaşayanlar yalnızlık bunalımına girerken, evli olanlar geçimsizlik krizine girdiler. Hır gür arttı, kadına şiddet vakalarında gözle görülür bir artış yaşandı.

Yapılan araştırmalar, pandemi döneminde kadınların daha fazla şiddete maruz kaldığını, işini kaybetme riski ile daha çok karşılaştıklarını ve evde iş yüklerinin daha çok arttığını ortaya koydu. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Aydın Öztürk, "Özellikle karantina döneminde şiddet vakalarının ve buna bağlı olarak acil yardım hatlarına yapılan başvuru sayılarının arttığını biliyoruz." dedi.

İş güç kapandı, çocuklar okula gidemez, evin annesi mutfaktan çıkamaz oldu.

Temizliği ve hijyeni paranoyaya çevirenler bir yanda, bize bir şey olmazcılar bir yanda, ekmeğimi kendim yaptımcılar bir yanda, canlı yayın üzerine canlı yayın yapanlar bir yanda derken, “Evden Onlayn” günler başladı.

Fırından yeni çıkmış, dumanı üzerinde sıcacık ekmekler sosyal medyada servis edilirken, kokusu taa evlerimize kadar geldi. Yutkunduk…

Ekmek, börek, poğaça yapanlar, yaptıklarını yiyince ve evden dışarı adım atamayınca, kilolar üçer beşer alınmaya başladı.

Arada verilen sokağa çıkma izinlerinde marketler hınca hınç doldu, raflarda ne varsa silinip süpürüldü. İki ekmek, bir kutu süt için sokaklarda meydan savaşı yaşandı. Açlık korkusu bir şeye benzemiyordu. Bu dönemde tarımın, yani kendi karnını doyurabilecek üretime sahip olmanın önemi bir kez daha ortaya çıktı.

Dünya ise bu savaşı tuvalet kâğıdı üzerinden verdi.

ABD Başkanı Donald Trump bir konuşmasında Korona virüse karşı 'vücuda dezenfektan enjekte edilmesi' ve 'ultraviyole ışık verilmesi' gibi bir şeyler önerdi, daha doğrusu sesli düşündü, Beyaz Saray’ın Korona virüsle mücadele ekibinden Dr. Deborah Birx başta olmak üzere, “dünya” kulaklarına inanamadı.

Çok da şaşırmayalım, bizde de basit bir sabunun öldürdüğü virüsün nasıl olup da yok edilemediği sorgulandı.

Evlerde öyle kapalı kaldık ki, “Bu pandemiden yaşlı ve şişman olarak çıkacağız, bebekler büyüyecek, gençler orta yaşa gelecek, sokağa çıkınca kimse kimseyi tanımayacak!” demeye başladık.

Neyse ki sosyal medya vardı da suretlerimizi unutmuyorduk.

Sosyal medya demişken, o kapalı günlerde imdadımıza “Facebook/Instagram Anılar” özelliği yetişti. Ana sayfadaki akış, “İki yıl önce bugün tatildeymişiz, geçen sene bugün konserdeymişiz, üç yıl önce bugün gezideymişiz, beş yıl önce bugün evlenmiştik!” paylaşımlarından geçilmez oldu. Sonra ona da doyuldu.

İlk günlerde, Korona virüs ile ilgili eğlenceli bildirimler, videolar, fotoğraflar ve yazılar WhatsApp mesajlarının olmazsa olmazı oldu.

Lakin ölümler artmaya, hele hele de sağlık çalışanları birbiri ardına hastalanmaya ve ölmeye başlayınca ayaklarımız biraz da olsa suya erdi.

Endişe, korku ve güvensizlik hücrelerimize kadar işledi.

Bu işin hiç de eğlenceli bir tarafı yoktu!

Günler geçti, korkularımıza rağmen ufak ufak açılmaya başladık. 11 Mayıs’ta açılan AVM’ler “canı sıkılanlarla” doldu. 1 Haziran’da başlayan sıralı sekili açılışlar yerini, barajdan boşanmışçasına çağıldayıp akan taşkınlara bıraktı. Düğün derneklerde halay başılığı Korona virüs yaptı. Demem o ki, virüs güle oynaya, elindeki oyalı mendili sallaya sallaya yayıldı.

Yayılmada birincilik umrecilerde idi, ardından düğüncüler, halaycılar, tatilciler, asker geçirmeciler, particiler geldi.

Açıldık demiştim ama açılmada da istikrarı tutturamadık. Cami açılışına izin vardı millî bayram kutlamalarına yoktu, insanların üzerine çay fırlatılan mitinglere izin vardı, kadın cinayetlerini protesto eden toplanmalara yoktu, AVM’lere vardı restoranlara yoktu. Türk insanına yasak vardı, turiste yoktu. Şehirlerarası yola kendi aracınla çıkmak yasaktı, otobüs ile yolculuk etmek serbestti.

Anlaşılan o ki, “kontrollü sosyal hayat süreci” her yerde farklı işliyordu.

Ya hastalığını saklayanlara ne dersiniz?

“Hastalığım duyulursa düğüne kimse gelmez!” diyen kaynana sebebiyle, düğüne katılanların çoğu düğünden çıktı, karantinaya girdi.

Düğün yapılmış, altınlar takılmış, hasılat toplanmıştı, Korona da geçer giderdi Allah’ın izniyle!

Doktorlar ve sağlık personelleri, önlerine yığılan hastalarla baş edebilmekte zorlanmaya başladı. “İşiniz yoksa evde kalın, çıkmayın, tükeniyoruz, siz eğleniyorsunuz, biz ölüyoruz!” demeye başladılar. Her akşam balkonlara çıkıp alkışlamakla olmuyordu. Sağlık sistemi çökerse ne yapacaktık?

Beni Allah korur, virüse inanmıyorum, maske takmıyorum, mesafeyi korumuyorum diyenler arasından da virüs kapanlar, hatta ölenler oldu.

Virüs son derece eşitlikçiydi. Ne yaşlı ne genç, ne siyah ne beyaz, ne fakir ne zengin, ne kadın ne erkek, ne başkan ne vekil tanıyordu.

Düz ara, önüne kim gelirse, yoluna kim çıkarsa ona bulaşıyor, zayıf bulduğunu indiriyordu.

Aman virüsün yoluna çıkmayalım diyerek evlerden çıkmaz, çıksak da koşa koşa kendimizi evimize atar olduk. Yanımızda biri aksırıp öksürse tüylerimiz diken diken oldu, gözlerimiz yuvalarından uğradı.

Maske takmayanlar düşmanımızdı!

Maske takmayanlara göre ise maske takanların hepsi “takıntılıydı”.

Salgının başladığı günlerin birinde, bilinen bir giyim firmasından gelen mailde yüz aksesuarı tanıtımını gördüğümde şaşkınlıkla, “Yüz aksesuarı da ne ola ki?” dedim. Aksesuar dediği maske imiş.

Akabinde tekstil sektörü maske üretime yöneldi, çarşı pazar tezgâhları envaiçeşit maske ile doldu.

Envaiçeşit maske ile birlikte, envaiçeşit maske takma şekli çıktı ortaya.

Çene altında, dirsekte, bilekte, burun açık, burun kapalı, ağız açık, ağız kapalı, yandan havalandırmalı, tam korumalı, türbana tutturulan, kulakları kepçe yapan, ensede bağlanan...

Rengârenk, model model maskeleri birbirlerinde görüp birbirleriyle değiş tokuş yapan çocuklar ile ayağını vuran ayakkabının acıttığı yere maske desteği yapan teyzeleri dahi gördük.

Maskesiz görmediğimiz Çinli turistleri maske ile gördüğümüzde yüzlerine garip garip bakarken, bugün bizim de aile bütçemizin gider hanesine “maske” kalemi girdi.

Kolonya, karbonat, sirke, çamaşır suyu ve dezenfektan satışları patladı. Su sayaçları deli gibi döndü, cebimizdeki para oluk oluk su faturalarına aktı.

Vitaminlerle ve destek gıdalarla bağışıklığımızı güçlendirmeye çalıştık. D vitamini ihtiyacımızı balkonda “güneş peşinde koşarak” karşıladık.

Dünya, pandemi ile ekonomi arasına sıkışmışken ülkeler neyi açıp neyi kapalı tutacaklarını şaşırdı. Bazen açtıklarını tekrar kapattılar.

Okullar ve eğitim alt üst oldu. İş dünyası ona keza.

İş yerleri, işverenler, çalışanlar, kira ile geçinenler, hepsi ama hepsi birbirine bağlı olarak birbirlerinin üzerine devrilmeye başladı. Çarkı döndürecek akar kesilmişti ve çark susuz dönmüyordu. Lakin değirmenin giderleri yerinde durmuyordu. Su gelene kadar değirmenin bakımını yapmak ve onu yaşatmak gerekiyordu.

Uzaktan dijital eğitim, dijital toplantılar, dijital alışveriş, dijital bankacılık derken dijital yaşama keskin bir virajla, sert bir geçiş yaptık.

Doğuştan dijital ya da yarı dijital olanlara yabancı olmayan, hatta bazen diğerleri tarafından kınanan dijitalleşme, toplumun tümüne yayıldı. Toplum, dijitalleşebilenler ile dijitalleşemeyenler olarak ikiye ayrıldı.

Dijitalleşmeyi Instagram’a “story” atıp, akıllı telefonun bilmem kaç mega piksellik kamerasına dudak büzerek poz vermek olarak algılayanlar, Zoom toplantılarına katılımda sınıfta kaldılar. Zaman zaman ekranlarda bazen komik, bazen trajikomik Zoom kazaları yaşandı.

Milli Eğitim dahil neredeyse her kurumun dijitalleştiği, uzaktan eğitimin yaygınlaştığı şu günlerden birkaç yıl önce, 23 Nisan 2017 tarihli bir paylaşımımda bakın neler yazmışım:

Telefona tablete bakmak yanlış bir şey diyorsun da o şu anda yanlış. İlerleyen yıllarda bunlar bile nostalji olacak. Biz annelerimiz gibi anneler miyiz? Bizim çocuklarımız da bizim gibi çocuklar değiller. Değişim kaçınılmaz, değişimle birlikte yol almayı ve yenilikleri kendine fayda sağlar hâle getirmeyi bilmek lazım.

Bu paragraf ile başlayan “Öğretmenler, Dünya Koptu Gidiyor!” başlıklı o yazımı:

Ey devlet, ey öğretmenler!

İstikbal ‘WEB’lerdedir!

Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür ve kodlama bilen yeni nesiller ister!” sözleriyle tamamlamışım.

Okula gitmekten şikâyetlenen öğretmen ve öğrenciler okullarını özler oldu. Salgın döneminde Zoom başta olmak üzere internetten pek çok program uygulaması indirildi. EBA günlerinde öğrenciler bir cephede, ebeveynler bir cephede, öğretmenler bir cephede savaş verdi. Dijitalleşme dengeleri de değiştirdi. Sınıfın sessizi bir çocuk dijital eğitimde parlarken, sınıfın çalışkanı sayılan bir çocuk derse girmeyi beceremedi.

Her ev bir okula, her oda bir sınıfa dönüştü. En büyük sıkıntıyı, çok çocuğu olanlarla; interneti, televizyonu, bilgisayarı, telefonu olmayanlar yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Okul sadece “ders-ödev-sınav” değil hâliyle, hayatla tanışmanın ilk adımları. Disiplin, uyumlanma, sosyalleşme, eğitim ve öğretim, oyun, spor ve dahası yüz yüze eğitim ile öğreniliyor. Canı isteyenin ders yayınına katıldığı, canı istemeyenin katılmadığı, pek çoğunun gözünün çapağı ile ekran karşısına oturduğu dijital eğitimde bu ayaklar eksik kalıyor.

Çocukları dersliklerde bile derse odaklı tutmak zordur, varın ekran karşısında tutabilmeyi siz düşünün.

Çocuklar Korona virüs karşısında daha şanslıydı ancak yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar virüsten daha fazla etkilendi. 65 yaş üzerine kesin yasaklar kondu. Bazen de sapasağlam insanlar kayıp gittiler elimizden.

Hem de ne gitmek.

Yoğun bakımlarda o hastaların nasıl yaşatılmaya çalışıldığını, hastaların nefes alabilmek için nasıl ızdırap içinde kıvrandığını gösteren görüntüler, doktorlara ve sağlıkçılara yapılan saldırılarla “taçlandı”.

Ölen doktor arkadaşlarını anmak için yakalarına siyah kurdele taktıkları ve açıklanan Korona virüs verilerinin ne kadar doğru olduğunu sorguladıkları için, “Türk Tabipleri Birliği kapatılsın, TTB Korona kadar tehlikeli!” söylemleri havada uçuştu.

Ankara TTB Başkanı, “Kurtuluş Savaşı'nda bile bu kadar sağlık çalışanı kaybetmemişiz!” dedi bir konuşmasında.

TTB, “Pandemi günlerinde insanlar ölüyordu, birinciliği beyaz önlüklülere verdiler!” sloganıyla isyanını dile getirdi.

Hükümetin, verileri doğru açıklayıp açıklamadığı tartışmaları, insanların hem güvensizliği hem bilinçsizliği hem de aldırmazlığı ile birleşince, kasım ayına geldiğimizde veriler mart-nisan dönemini aratmaz oldu. Bir de üstüne üstlük “Hasta başka, vaka başka!” denmez mi, kime ve neye inanacağımızı şaşırdık.

Okullar ve iş yerleri açılınca okula ve iş yerine ulaşabilme sorunu baş gösterdi. İnsanlar, “Kırık dökük de olsa kendi aracıma bineyim, toplu taşıma ya da servis kullanmayayım.” düşüncesi ile ikinci el otomobillere hücum etti.  İkinci el otomobillerin fiyatı ışık hızıyla yükseldi.

Aracı olmayanlar mecburen sıkış tepiş bir hâlde işlerine ulaşmaya çalıştı. Mesailer için, “Esnek saatler belirlensin, herkes aynı anda toplu taşımaya yüklenmesin.” önerisine cevap verilmedi. Cevap verilmediği gibi otobüse ya da minibüse doluşan insanlara ceza kesildi. Toplu taşıma yerini özel araca bırakırken, toplu yaşanan sitelerden müstakil evlere kaçış başladı.

Şehre gelme mecburiyeti olmayan, işlerini ya da eğitimlerini elektronik ortamdan yapabilen insanlar yazlıklarından dönmeyip, şehrin nüfusunu daha fazla arttırmadı. Böylelikle yazlık kasabalar tatilcilerin gidişinin ardından kapıldığı hüzne kapılmadı, yaş ortalaması biraz yüksek de olsa sahiller boş kalmadı.

 Biz tüm bunlarla boğuşurken bir de üzerine 30 Ekim 2020 tarihinde Ege Depremi yaşandı. İzmir’de pek çok bina yıkıldı. Yıkılan binaların katbekatı içlerine girilmeyecek derecede hasarlandı. Evlerinden çıkmaması gereken insanlar çulsuz çaputsuz sokaklarda kaldı.

İnsanlar enkaz altından can kurtarma derdine düşmüşken, başlarını sokacak bir evleri kalmamışken ve yıllardır ilmek ilmek dokudukları hayatları moloz yığınına dönüşmüşken, Korona virüs tedbirleri ikinci sıraya düştü hâliyle. Ama virüs deprem dinlemezdi ve dinlemedi de.

Şimdi 2021 yılına umutla bakarak, belki aşı bulunur diyoruz. O zamana kadar da MMH kurallarına uymaya devam ediyoruz.

Dünya Tabipler Birliği Başkanı, “2021 yazını unutun!” demiş de 2020 yazını unutmayanlar 2021 yazını unuturlar mı hiç? 

****

Eskisi gibi virüs tehlikesini düşünmeden yaşayabilecek miyiz bilmem.

Filmleri izlerken dahi iç sesim, “Çok yakınlaşmayın, mesafeli durun!” diyor durmaksızın. Meğer ne kadar rahatmışız, ne kadar özgürmüşüz, sıradan sandığımız ve farkında olmadan yaşadığımız o hayat ne kadar da konforluymuş.

Virüssüz günleri yaşayanlar olarak bizim şu hayatta özlediğimiz o kadar çok şey var ki.

Virüslü günlere doğan çocuklar bugünleri nasıl hatırlayacak acaba?

“İlk anılarımız anılarsızlığımızdır.” der Murathan Mungan Harita Metod Defteri kitabının bir bölümünde. Nedenini bilmeden bir şeyleri sever ya da sebepsizce bir şeylerden ürkersiniz ya hani, ihtimal ki hatırlamayacak kadar küçük olduğunuz günlerin anılarının izleridir onlar.

Çevresindekilerin çoğunun, yüzünün yarısını kapatan maske ile dolaştığı bir hayata doğan çocuğun hatırlamayacağı ilk anılarının, ilerideki hayatında nasıl izler olarak ortaya çıkacağını düşünüyor insan.

Korona Günlerinde Ben

Adeta birbirine eklenerek devam eden etkinlikler sıfıra inmişti. Virüsün tedirginliği başka bir konuya odaklanmaya izin vermiyordu. Yaklaşık bir ay hiçbir şey okuyamadıktan, izleyemedikten ve salgın haberlerine kilitlendikten sonra, karantina günlerini “okuma-izleme-anlatma” olarak değerlendirmeye başladım.

“Korona Günlerinde Ben” başlıklı videomun ardından diğer videolar geldi. Kâh yazarak kâh konuşarak, anlattım, anlattım, anlattım.

Yaz bitip de balkonlardan, bahçelerden evlerin içine dönünce, ikinci kitabımı hazırlama çalışmalarına başladım.

Bu kez kitabın içeriğini “Kadına Şiddet” yazıları oluşturacaktı.

O yazıları toparlarken baktım ki Korona Günleri yazılarım da epey birikmiş. Tarihe not düşmek adına, onları bir araya getirip kitaplaştırmak istedim.

Korona günlerinde neler düşündüm, nasıl davrandım, neler yaptım, neler bekledim, neler umdum, neler buldum, hepsi o yazılarda.

****

Allah sevindireceği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş.

Şimdi biz, eşeğini kaybetmiş kullar olarak, bir an önce eski konforlu günlerimize dönmek ve o günlerin değerini anlamış olarak hayatımıza yeni bir anlayışla devam etmek istiyoruz.

Eşeğini Kaybedenler Kulübü üyeleri olarak, hepinize keyifli okumalar diliyorum...


22 Ekim 2020 / C.E.Y.


(23 Ekim itibarıyla kitap yayınevine gitti ve bu yazı kitabın giriş yazısı oldu.)