15 Ekim 2014 Çarşamba

Gelenekler binlerce olsa da gerçek tektir!

Lions Kulüplerin 'Çocuk Gelin' hassasiyeti
11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü'nü Üç Fidan Parkı'nda bir etkinlikle kutlayan Merinos Lions Kulübü, Ekim ayının ilk toplantısını 13 Ekim 2014 Pazartesi gecesi Almira Otel'de yaptı.
Merinos Kulüp Başkanı Dr. Nilüfer Yiğitalp tarafından davet edildiğim ve Merinos Lions Kulüp'ün ev sahipliğinde yapılan gece; Balat, Karagöz, Barış, Ata, Uludağ Lions Kulüpleri ve 118-K Yönetim çevresiyle birlikte gerçekleşti.

Yıllardır gördüğüm kadarıyla, toplumda farklılık içinde olan insanların toplumların kanayan yaralarına dikkat çekerek farkındalık yaratmak adına buluştukları böylesi çatılar pek çok derde derman olma gayreti içinde.

Bu toplantının konusu da bir yılda 20 bin artan erken evlilik ve Çocuk Gelinler idi.
Birkaç gün önce de Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği'nin paneline katılmış ve Duvağın Altındasın, SOBE! başlıklı bir yazı yazmıştım. Konuya hem yaşanmış yıllar olarak, hem de bilgi olarak vakıftım.
Gecenin konukları olan Dörtçelik Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç.Dr. Murat Tutanç ve Çocuk Gelişim Uzmanı Nurunnisa Karasaraçoğlu Çocuk Gelinlerle, daha doğrusu adı gelin dahi olsa aslı Cinsel İstismar olan bu durumun çocuklara ve topluma olan yansımalarını anlatan birer sunum yaptılar.
Sunumda; çocuğun karşılaştığı bedensel ve ruhsal travmalar anlatıldı. Yurt dışının da bizden pek farklı olmadığının, oradaki olayın erken evlenme değil, erken doğurma olduğunun altını çizdiler.

Gördüğümüz gibi hormonlar ülke, renk, dil, din, cins tanımıyor.
Kişilerin bu coşkuları ebeveynleri ya da devlet tarafından kontrol edilemediği takdirde her şekilde olumsuzluk yaratıyor.

O yüzdendir çocukları sanata ve spora yönlendirip, zihni ve bedeni meşgul ederek taşkın enerjilerini dengelemek. O yüzdendir çocuklara kadın-erkek ayrımcılığını değil, bir arada yaşamalarını öğretmek. O yüzdendir önce kendi bedenini ve ruhunu tanıyıp onları korumayı, sonra da karşı cinsle olan ilişkilerinde nerede durması gerektiğini belletmek.

Kulüplere düşen de gençlere yön vermek, yol göstermek... Yapılan toplantılardan somut kararlar çıkartıp, onları hayata geçirmek.

Gençler; cinselliğin kötü ve pis olmadığını, lakin bedenin gelişmesine ve olgunlaşmasına izin verip beklemenin doğru olduğunu; modernliğin ve gelişmişliğin daha erken yatağa girmek değil, zihnini ve bedenini kontrol edebilmek olduğunu; namusun sonsuza dek sevişmemek değil, kendi arzusuyla ve kendi seçtiği kişiyle, insan onurunu zedelemeyecek doğal bir birliktelik olduğunu öğrendikleri an, kontrol onlara geçecektir.
Ve doğru olan gerçekleşecektir.

Her ülkenin ve her yörenin kendi gelenekleri olsa da gerçek tektir.
UNICEF der ki; 18 yaş altı her çocuk gelin olmaya hazır değildir.
Bekleyin, bekletin...

14 Ekim 2014 Salı

Duvağın altındasın, SOBE!

Bursa'da 'kadın'a, kadın sorunlarına ve özellikle de Çocuk Gelin konusuna dikkat çekmek için üstün bir çaba harcayan Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği, "Gelinlik Giydirildi, Çocukluk Sobelendi" projesi kapsamında bir sergi açtı geçtiğimiz günlerde ve ardından bu konuda bir panel düzenledi.
1 Mart 2014'de başlayan proje kapsamındaki pek çok etkinlikten biri olan panel başlamadan önce sergi salonunda Dernek Başkanı Dilek Üzümcüler ile sohbet ettik biraz.
Dertliydi lakin dirençliydi
Yol taşlı topraklı olsa da bu yoldan dönmek yoktu. Kendilerine el verip destek olacak kişileri ve kurumları bekliyordu.
Bu destek havaya değil, kız çocuklarına gidecekti. Böylece erken evlilik yerine bilinçli evlilik sağlanıp, bilinçli toplum oluşturulacaktı.

2011 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu aldığı kararla tüm dünyadaki kız çocuklarının maruz kaldığı ayrımcılığa, haklarına, yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek amacıyla 11 Ekim'in Dünya Kız Çocukları Günü ilan edilmesine istinaden düzenlenen etkinlikler kapsamındaki sergide, son bir yılda çocuk yaşta evlendirilen kızların haber kupürleri yer alıyordu. Bütün vak'aların hepsini birden bir arada görmek çarpıcıydı.
Sergi, erken ötesi evliliğin bir senede 20 bin artarak 200 bine ulaşması rakamıyla perçinlenince konunun çarpıcılığı daha bir ortaya çıkıyordu.
Bu evliliklerin çok uzaklarda olduğunu sanmayasınız. Mustafakemalpaşa ilçesi bu konuda açık ara önde..!

Kısa kısa
Proje Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Şube Müdürlüğü başta olmak üzere pek çok kurum tarafından destekleniyor. Pilot bölge seçilen Mustafakemalpaşa'da başlatılan çalışmalar Bursa'nın 17 ilçesinde sürdürülecek.
Bu kapsamda ailelere ve kamu görevlilerine durumun hukukî boyutu, sorumlulukları ve yükümlülükleri anlatılacak.
Aile ve çocuklarla grup çalışmaları düzenlenecek. Çalışmalara psikologlar, çocuk gelişim uzmanları, doktorlar ve avukatlar el verecek.
Proje sürekli raporlanacak.

Paneli esas dinlemesi gerekenler nerede?
Bu düşüncelerle düzenlenen TKM'deki panele ne yazık ki katılım az idi.
Konunun hedef kitlesi olan çocuklar MEB'e yapılan çağrının sonuçsuz kalması sebebiyle getirilmemişlerdi.
Bu konuya duyarlı kadınlar vardı salonda. Yıldırım Belediyesi'nden Meclis Üyeleri, Saniye Rıza Yetiştirme Yurdu Müdiresi Habibe Cıngıloğlu ve ekibi, AÇEV, Aile İl Sosyal Müdürü, Büyükşehir Belediyesi Eşitlik Birimi Sorumlusu Ayşegül Öcalan ve birkaç kadın.
Güzin Abraş'ın yönettiği panelde panelistler Avukat Nevin Canbaz, Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Şube Müdürlüğü'nden Dr. Nurten Türksoy, kadın sorunlarına olan duyarlılığı ile Mor Salkım'ı duyan ve İngiltere'den kendi imkânlarıyla kalkıp gelen gazeteci-yazar Dursaliye Şahan, yine Bursa Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Şube Müdürlüğü'nden Uzman Psikolog Eda Abdullahoğlu, Birleşmiş Milletler Kadın Dostu Kentler Programı İl Koordinatörü Burcu Üzümcüler idi.

HAYIR diyebilmeyi öğrenmeli bir çocuk
Çocuk gelinler ve kadın sorunları her boyutuyla konuşuldu, neler yapılabileceğinin çözümleri arandı.
En çok da bir çocuğun kendi üzerindeki kararlara 'hayır' diyebilmesinin öğretilmesi öne çıktı.
Panele davet edilen çocuklar salonda olmuş olsaydı pek çoğu bu paneli can kulağıyla dinlemezdi belki. Yine de böyle bir konudan haberdar olur, erken evliliğin yarattığı yıkımı akıllarının bir köşesine yazarlardı.
Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği Başkan'ı Dilek Üzümcüler'e; "Onlar hız ve teknoloji çağında yaşayan çocuklar ve onlara ulaşmanın farklı yollarını denemek lazım" dediğimde, bunları okullara giderek, özellikle de dramalarla gerçekleştirdiklerini söyledi. Malum, onlar adeta başka bir dünyanın çocukları ve bizim onlara dokunabilmek için başka yöntemler geliştirmemiz gerek.
Yoksa yapılan her şey 'kendin söyle kendin dinle' den öteye geçmiyor. Bu da sorunu kat'iyetle çözmüyor...

İHBAR ETMEK SORUMLULUĞUMUZ
Güzel olansa, somut olarak soruna müdahil olacak çözümler bulunmuş ve halka sunulmuş.
Bu konuda en etkin yöntem İHBAR.
18 yaş altı bir çocuğun zorla evlendirildiğine şahitseniz eğer polise (ALO 155-156), ÇİM'e (ALO 183) ve Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği'ne (ALO 0 531 033 88 44) telefon etmeniz ya da Valilik, Müftülük, Emniyet, Baro ya da Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüklerine başvurmanız yeterli.
Çocuk yaşta yapılan bir evliliği okul müdür ve yardımcılarının, öğretmenlerin, imamların, kolluk kuvvetlerinin ve kamu görevlilerinin ihbar etme sorumluluğu var. Komşu, hısım akraba, tanıdık-tanımadık iseniz de, zoraki yaptırıldığını ve gelinin 18 yaş altında olduğunu gördüğünüz her evliliği ihbar edebilirsiniz. Her birim ihbarınızı değerlendirmek zorunda.
Konuyu kendimizce değerlendirirsek:
Öncelikle bu memleketin işini gerçek anlamda yapabilen sosyologlara ihtiyacı var. İş olsun diye değil, toplum daha iyi olsun diye yapanlara. Kurallar arasında boğulmayan, canla başla çalışan, saçma sapan uygulamalarla sınırlandırılmayan...
Daha sonra 18 yaş altı herkesin çocuk sayıldığı, 16-17 yaş evliliklerinde aile rızası gerektiği, 16 yaş altı evliliklerin ise tamamen suç olduğu herkes tarafından bilinmeli.
Çocuk yaştaki o kızlar zorla evlendirilirler çoğunlukta. Satılırlar daha doğrusu. Bazı kızlar ise sevdiğine(!) kaçar. Sevmekten ne anladığını bilmez ama kaçar.
Dava açılıp da yıllar sonra ceza kesinleştiğinde ortada ne gelinin gelinliği kalır, ne de damadın damatlığı. Olan olmuş, biten bitmiştir. Çoluk çocuğa karışılmış, herkes durumuna alışmıştır.
Olduktan sonra ceza kesmektense olmasını engellemektir marifet...

Genellikle az gelişmiş ve ekonomik durumu zayıf toplumlarda zoraki yaptırılan bu erken evliliklerin çocuğun rızası ile olduğu öne sürülür. O yaştaki çocuk evliliği kendi istese dahi duruma el koymaktır doğru olan. Onun aklına uymak değil.
Kontrol altında tutup ilk heyecanın geçmesini beklemektir. Ne engellemek, ne de çarçabuk başgöz etmektir. Zaman doğruyu gösterecektir nasılsa.
Tabi ona yol gösterecek bu akılda ebeveynler nerede diye bir soru sorabilirsiniz.
Eğitime önce kimden başlamak lâzım şaşırıyor insan değil mi?
Yoksa erken evliliğin bedeli ödemekle bitmeyen, meblağı gün be gün yükselen bir borç....
Ve bunu engellemek bir devlet politikası olmalı.
Şu anda uygulanan devlet politikası ise engelliyor mu, destekliyor mu pek belli değil...

Eskiden hayata erken başlardı insanlar
Okullar ilkokul terk olunca, erkenden de çalışmaya başlayıp eli ekmek tutunca yanına bir de eş katmak lâzım denirdi. Erkek 19'unda, kadın 16'sında evlendirildi mi her şey tıngır mıngır giderdi yolunda. Ayrı ev açılmaz, anca ayrı oda hazırlanır, evlilik o odada bir ömür boyu sürerdi.
Kenara çekilen 40'lı yaşlardaki büyüklerin(!) yükünü gençler alır, böylece büyükler hayata erken başlamanın kenara erken çekilmesini yaşarlardı. O yaşlarda kadınlar tülbentleri başında birer büyükanne, erkekler sakallarını sıvazlayan birer büyükbaba olurlardı. Ne kimse genç kalmak derdinde, ne de ölümsüzlük peşindeydi.
Şimdiyse o yaşlar okullara yollanan çocukların ardından kendi hayatını yaşamak için hayatın ortasına balıklama dalan, yeni yetme ergen kıvamında ikinci gençliklerini yaşayan genç(!)lerle dolu.
Büyükanne büyükbaba profili değişti gitti. Banka kuyruğunda bekleyen emekli profili ona keza...
Artık organik yaşlı bulmak zor. Yaşlanmadan öleceğiz vesselam...

Eskinin erken başlanan hayatları şimdilerde çok ama çok ötelendi. Okullar, sınavlar, lisanslar, masterlar, doktoralar bitecek de...
Babamın 35'inde koskoca adam, 16'şar yaşlarında evlendirilen teyzelerimin ardından 26 yaşında evlenen annemin evde kalmış sayıldığı düzenden, benim 17 yaşında kendimi çok büyümüş görerek kendi arzumla evlendiğim, 30'unu geçmiş oğlumun ise henüz evliliğe hazır olmadığı bir düzene...
Bu düzen içinde hâlâ ama hâlâ henüz ne olduğunu anlamadan evlendirilen kızlarımız çığ gibi çoğalmakta.
O kızlar ki ne çocukluğu bilirler, ne kadınlığı, ne anneliği...
Kadınlık kendilerinden öncekiler için neyse odur işte.
Hem bilmez misiniz; bazı coğrafyalarda hiç çocuk olunmaz.
Çocuk sevilmez... Hele de o çocuk kız ise hiç ama hiç sevilmez...
Parasını basan alır. Ne yaşlı ne genç bakılır. Ne namus ne töre dinlenir.
Nihayetinde para kimdeyse odur Sultan.
Para, uğruna cinayet işlenen tüm kavramların üzerini örter, bir anda hepsini temizler...

UNICEF Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde der ki;
"Ulusal yasalarca 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır. Hakların hepsi, istisnasız bütün çocuklar için geçerlidir. Çocuğun hangi biçimde olursa olsun ayrımcılıktan korunması ve haklarının savunulması için yapıcı girişimlerde bulunulması devletin yükümlülüğüdür"

Bir çocuğun bedeninin gelişmeye başlaması onun evlenebileceğini göstermez. Doğduğundan beri uyuyan hormonlar uyanmaya başlamıştır sadece. Kişi o hormonlar sayesinde üreyecektir, bu üremeden doğan bebeklerini büyütecektir. Üremeye hazır olmuş olması anneliğe hazır olması anlamında değildir.
Üremek başka, anne olmak başka...
Üstelik erken doğumlar sebebiyle böyle bir oluşuma henüz hazır olmayan vücut direnememekte ve doğum esnasında yüksek oranda anne ve bebek ölümleri gerçekleşmektedir.

Bu konu hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki. Töreler, gelenekler, ekonomik sebepler, gelin olmaya özendirme, hayatı sadece evlilikten ibaret saydırma, göz boyayıp aldatma...
"Ka-Der kadını kaderine terk etmiyor" yazımda anlatmıştım pek çoğunu.
Okumak için tıklayın:
****
Şimdi biz bütün bunları bile bile erken evliliklere göz yumup, kızlarımızı niçin göz göre göre ateşe atalım?
Niçin onlar da çocukluklarını ve dahi gençliklerini yaşayamasınlar?
Niçin gelişmiş ülkelerin sağlıklı yetişmiş gençleri gibi eğitimli ve özgüvenli olmasınlar?
Niçin hayatlarını paylaşacakları insanla kendi arzularıyla buluşmasınlar?
Niçin onlar da sağlıklı yuvalar kurmasınlar?
Niçin o yuvalarda sağlıklı çocuklar yetiştirip dünyanın geleceğine katkı sağlamasınlar?
Niçin hayatın hem gecesini, hem gündüzünü keyifle yaşamasınlar?
Niçin...?
****
Ellerindeki meşalelerle karanlıkta bırakılan kadınlara ışık tutan kadınlar önemli bu memlekette.
Kadına el veren erkekler ise çok daha önemli.
Kadınlar çıktıkları bu yolda ilerleyecekler düşe kalka. Yollarından dönmeyecekler.
Ta ki şu çağda konuşuyor olmaktan utandığımız 'kadın hakları' diye bir kavram kalmayana dek...

Siz, mümkünse onlara yol açın.
Ya da yollarına hiç çıkmayın...

13 Ekim 2014 Pazartesi

Araplaştıramadıklarımızdan mısınız?

Yeni Türkiye'nin yeni profiline bakıyoruz da; 'din-iman-Müslümanın altında yatan hep Arap yaşantısı çıkıyor.
İslam dini adeta Arapların tekeline alınmış, ancak onlar gibi yaşayanlar doğru Müslüman sayılmış.
Bu işte ipin ucu o kadar kaçmış ki; Arapça maç anlatımında bile amin denilerek eller havaya açılmış.
Yemede içmede, pislikte ve görgüsüzlükte Araplarla yarışır hale gelindi bir güzel.
Yüz ne kadar örtülürse, etekler yerleri ne kadar süpürürse o kadar Müslümansın zannedildi.
Değil annem değil, ne kadar temiz olursan o kadar Müslümansın. Bir uyan da balığa gidelim...
Kuveyt savaşının olduğu dönemlerde Bursa'da ziyadesiyle çok Arap turist vardı. Giyimlerinden ve hallerinden Arap oldukları alenen anlaşılırdı. Gözlerine kuyruklu sürme çekmiş kadınlarla entarili adamlar yeldire yeldire etrafta dolaşırdı.
Şimdi de etraf Arap turist kaynıyor. Erkeklerini entariyle görmek pek mümkün değil. Neredeyse hepsi normal kıyafetlerle dolaşıyor.
Kadınlarsa hep aynı.
Ve konuşmadıkları sürece kim Arap kim Türk belli değil...
Bizim kadınlarımız o tarzı öyle bir benimsedi ki, kendilerini Araplardan ayırmak mümkün değil...
Çarşaf desen çarşaf, örtü desen örtü, sürme desen sürme, yeldirme desen yeldirme...
Kutunun içi boş dahi olsa ambalajı iyi olsun yeterli demek.
Bir de "en nadide mücevher kutularda saklanır" hikayesi uydurmuşlar gitsin.
Kapanan herkes de kendisini nadide mücevher bellemiş olmalı ki gerim gerim geriniyor.
Değilsin annem değilsin. Bildiğin Havva'nın bildiğin bebelerinden birisin. Hiç kasma boşuna. İnsanca yaşa yeter.
Davranışlarını inancınla müsemma kılamadıktan sonra içinde inanç minanç olmadığını da anlıyoruz zaten.
'Başını ört'ü 'kıçını aç' olarak anlıyorsun mesela...
Edepli olmayı edepsiz olmak olarak anlıyorsun.
Orucu aç kalmak, namazı yatıp kalkmak, abdesti suya dokunmak olarak algılıyorsun. Suya dokunmamak için abdestin bozulacak diye cırt atıyorsun.
Temizlik imandan gelir, anlamıyorsun...
Bize örtün de örtün diye diretenler var ya, görmüyor musunuz; kıskanıyorlar Atatürk'ün medenî Türkiye'sini.
Ulaşamadıkları ciğere mundar diyorlar, çamur atıp duruyorlar.
Nefesleri yetmediği için bizim gibi olamıyorlar. O zaman da çareyi bizi aşağıya çekmekte buluyorlar.
Dertleri zorları bu; görüntü ihraç etmek.
"Ancak bizim gibi kapanırsanız cennet kapıları size açılır" diye diye tavlıyorlar ahaliyi de...
Tavlanma annem tavlanma, aç gözünü, al aklını başına tavlanma...
Bir Alman, bir Fransız, bir İtalyan, bir Afrikalı, bir Hintli, bir Japon kadınını tanıyabilirsiniz sokakta. Mükemmel falan olduklarından değil, kendilerine has olduklarından tanırsınız.
Türk kadınının ise belirgin bir profili yok.
Açığı ayrı çeşit, kapalısı ayrı. Zevksizlik ve bilinçsizlik tavan yapmış, modadan anlaşılan yenisini al-eskisini at.
Kimisi kendisini İtalyan zannediyor, kimisi Arap, kimisi de İngiliz hanedanından...
Çoğu yapay, çoğu çakma...
Oysa özümüze şöyle bir bakarsak, biz çok zenginiz. Dört kıt'aya yayılmış Osmanlı'nın torunları olarak kültürel zenginliklerle bezeliyiz. Balkan havaları ayrı kaynatır kanımızı, Karadeniz havaları ayrı. Yöresel zenginlik dile de yansır, yemeğe de, kıyafete de. Hepsi kendine özgü, hepsi kendi masumiyetinde.
Bunları hasır altı yapıp üzerine örtü çekmek ve 'tek tip'e bürünmek de neyin nesi?
Biraz itina, biraz armoni, biraz ahenk deyip üzerine de temizliği ekledin mi, al sana derli toplu bir insan tipi.
Ha şimdi ister tak başına örtüyü, ister takma. Orası sana kalmış...
Şunu da unutma;
Suriye'de, IŞİD militanları tarafından kendilerine eş yapılan ve çarmıha gerilerek tecavüz edilen, gördükleri cinsel şiddet yüzünden acil bakım odalarına alınan kadınların hepsi örtülü. Peki o zaman niçin bu vahşi ve sapık fantezilerle eziyete uğruyorlar? Günahları ne?
Örtünmüşler işte mis gibi!
Lakin demek ki yetmemiş...
Kıssadan hisseyi alan alsın, almayan da almadığıyla kalsın...

9 Ekim 2014 Perşembe

Savaş şehre indi!

Yıllarca söyledim; çevremizde uyuyan bir ateş çemberi var ve onlar gün gelecek bir parmak şıklatmayla uyanacaklar diye.
İnanmadılar...
"Bu ülkenin Genelkurmay Başkanı var, koskoca ordusu var, buna izin vermezler" dediler.
Hani?
Şimdi tüm şehirleri ateşe veren o insanlar gün be gün şehirlerin etrafında çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Zaman zaman karşımıza çıktılar. Aramıza karıştılar. Bazen olaylar çıkardılar, bastırıldılar.
Ya da öyle sanıldılar.
Çok zaman da sindiler, sessizce beklediler.
Biz kendimizi ultralüks rezındanslardan kalelere kapattıkça, besbelli ki onlar günümüzü gösterecekleri günlerini beklediler.
Artık ayağa kalkmış bir ateş çemberi var etrafımızda. Bahaneleri IŞİD, bahaneleri Kobane...
On binlerce şehit verdiğimiz ve nihayetlendiremediğimiz 'Güneydoğu' şekil değiştirdi.
Savaş artık şehre indi.
Hattı müdafaa değil sathı müdafaa günlerindeyiz.
İstanbul bildiğin savaş alanı. Bursa, Denizli, Tarsus, Muş, Erzurum, Ankara, Antalya, Van, Yüksekova, Ceylanpınar, Siirt, İzmir, Hakkâri, Tekirdağ, Kocaeli, Malatya, Muğla ona keza.....
Şimdiden Muş ve Diyarbakır'daki olaylarda 6 kişi öldü. (Çıkan olaylarda 8’i Diyarbakır'da olmak üzre toplam 16 kişi öldü.)
Mardin, Van, Diyarbakır ve Siirt'ten sonra Batman'da ve ilçelerde ardı ardına sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor.
Bir kısım da TEM'de uzun kuyruklar oluştura oluştura tatilden dönüyor.
IŞİD zulmünü kınıyoruz. PKK zulmünü de. PYD'yi de...
De;
Devletimiz ise kınamanın çok ötesinde. Siyaset sahnesinde bitiremediği PKK'yı IŞİD maşasıyla bitirme gayretinde.
Peki ya IŞİD PKK'yı bitirince sıra kime gelecek?
Yeterince Müslüman bulunmayan Türkiye'ye mi?
IŞİD bir yandan, PKK sempatizanları bir yandan mı saldıracaklar bize?
'Tavşana kaç, tazıya tut' dersen gün gelir tavşanla tazı el ele verip seni boğar elbet.
Sonra da meydan tavşanla tazının gerçek sahibine kalır.
****
Matematiksel düşünürsek; yapılan adeta bir kesir sadeleştirme...
Aynı değerlere birbirini götürtme...
Ve yola, 'kalanlarla' devam etme...

30 Eylül 2014 Salı

Marka İndirim Çadırı'na gittik!

Türkiye’nin meşhur markalarının ucuz fiyatlarla satıldığı indirim çadırı Bursa’da açıldı.
As Merkez ve Nilüfer Metro İstasyonu yanına kurulan iki çadır 31 Ekim'e kadar sabah 10:00 ile 22:00 saatleri arasında Bursalılar'a hizmet verecek.
Çadırlarda ünlü firmaların ceket, etek, pantolon, gömlek, kravat, kemer, çanta, takım elbise, ayakkabı ve çok geniş bir ürün yelpazesi yer alıyor.
Çadır müşterilerine tüm kredi kartlarında (100 TL'lik alışveriş üzerine) 3 taksit ödeme imkanı sunuluyor.
Bunun yanı sıra kredi kartlarının anlaşmalı olduğu taksit imkanından da yararlanılabiliyor.

İhsaniye'deki çadırda yaptığım kısa bir turda ürün çeşitliliğini gördüm ve ürünlerin devamının da geleceğini öğrendim. En azından haftada bir gün uğranıldığı takdirde farklı seçeneklerle karşılaşılabilir.
Mağazalarda epey fiyatlı satılan ürünler çadırda daha makûl fiyatlarda. Sezonda vitrinde gördüğünüz pırıl pırıl çantaların büyük sepetler içindeki karmaşık hali biraz canınızı sıkabilir. Çantaları kolunuza takıp kendinize uyup uymadığını tahmin etmek hayal gücünüze ve alışveriş bilginize kalmış.

Bu arada çadıra giderken yanınıza ince çorap (ayakkabı denemek için), kıyafet denerken giymek için kolay giyilebilir bir ayakkabı, tercihen yüksek ökçeli (kabinlerde yok) ve ürünleri koymak için sepet tarzı bir taşıma çantası alın.
Çadırdan çıkışta da Nilüfer Metro İstasyonu'ndaki tostçu Cihan'a uğrayıp birer tost yemeyi de unutmayın...

Hayvan kes(eme)me bayramı!

Fotoğrafa bakıp da yazının duygusal bir yazı olacağını sanmayasınız.
Yazıya kan revan içinde bir fotoğraf koymayı uygun bulmadığımdan seçtim bu fotoğrafı.


Bir canlıyı kesmek zaten yeterince kötü, fakat onun daha da kötüsü kesememek!
Kurban Bayramı'nın anlamını hayvan katletme günü olarak gören güruh yine eline bıçağı alacak ve yine hayvanların arasına dalacak.
Ne hayvanı sakinleştirmekten ne de ibadetten haberleri olmadığından hayvana her türlü eziyeti etmekte bir sakınca bulmayacak.
Ne de olsa o 'hayvan' değil mi?
Kesen de 'insan'!
Danaya girecekler mesela. Dana can havliyle kaçarsa danaya ödedikleri para da onlara girecek. O yüzden danayı kaçırmamak lâzım. Kaçarsa da yakalamak lâzım. Her ne pahasına olursa olsun illa ki o can alınacak, illa ki o kan akacak...
Sonra oturup kardeş payı paylaşılacak.
"Boyun sana, but bana..."
Koçlar koç gibi takılacak. Lakin kasaplıktan bihaber ellerde can çekişe çekişe telef olacak.
Olsun... mu?
Siz eziyet ede ede kesseniz de o koç geçirir sizi Sırat Köprüsü'nden değil mi?
Dana için bir şey diyemeyeceğim. Sırtında pek çok kişi taşımak zorunda olacak ne de olsa...
Lakin ben onların yerinde olsam kendime bu kadar işkence eden bu zalim canlıları Sırat Köprüsü'nün üzerinde silkeleyiveririm gitsin...
Cennet onların neyine....
****
Çocukluğumdan beri, rüyasında oğlunu Allah'a kurban ettiğini gören ve bunu gerçekleştirmek isteyen Hz. İbrahim'e, rüyasına ve yaradanına gösterdiği sadakatinden dolayı oğlunu boğazlayacağı esnada kesmesi için gökten bir koç indirildiğini bilirim. Hatta o anın resmedildiği görüntüler kazınmıştır hafızamda.
Biraz ürkütücü, biraz mistik, çokça da 'Ama neden?' lerle dolu bir görüntü...
Ve o zamanlardan süre gelen pek çok kurban bayramı yaşadık bugüne dek...
****
Wikipedia'ya göre Kurban; ilah olarak kabul edilen ya da yüceltilmiş bir varlığa sunulmak üzere kesilen canlı hayvan demek. Bir dileğin gerçekleşmesi için sunulan kurbana ise adak deniliyor. Antik çağlardan beri tanrıları veya yüce kabul edilen varlıkları memnun etmek, felaketlerden korunmak ve benzeri amaçlar doğrultusunda insanlar ve hayvanlar kurban edilmiş durmuş. Ancak kurbanın, bazı dönem ve uygarlıklarda sadece tapılan ilaha değil, aynı zamanda libasyon, yani sıvı adağı ile ölülere de sunulduğu bilinmekte imiş. Bu libasyon törenlerinde şarap ve çeşitli bira gibi sıvıların kullanılmasının yanı sıra taze insan kanı da kullanılmış.
Antik Yahudilerin komşuları olan Ammonilerin korkunç ilahları Molek, kullarından canlı kurbanlar istemekteymiş mesela. Bu kurbanlar Molek’e yakılarak sunulur, kurban törenleri Geben Hinnom (Cehennem ya da Hinnom Vadisi) da yapılırmış.
Herodot'a göre, Antik Mısır'da domuzun kötü kokması, hasatlara saldırması nedeniyle ne domuzlar ne de domuz çobanları sevilirmiş. Nitekim, Antik Mısır'da domuz da kurban edilen hayvanlar arasındaymış.
Antik Mısır'da en göze çarpan kurban etme eylemlerinden biri de insanların kurban edilmesiymiş. Öyle ki, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere insanlar kurban edilmekteymiş. Nil Nehri'ne bırakılan insanlarda aranan ortak özellik masumiyet imiş; bu nedenle özellikle kadın ve çocuklar Nil Nehri'ne bırakılarak kurban edilirmiş.
Eski Çağ'da ölen kişinin eşyalarının yanı sıra eşi ve köleleri de kurban edilir ve onlarla birlikte gömülürmüş. Antik Yunanistan'da ölülerin mezarlarında hâlâ yaşadıklarına inanılır ve onlara düzenli olarak sunu takdim edilirmiş. Örneğin; bir kap içinde kan sunulurmuş. Kan, hayat demek olduğu için ruhun kanı içince geçici bir canlılığa kavuşacağı fikri hakim imiş.
Gelmiş geçmiş tüm uygarlıklarda kurban verme ve kan akıtma olgusu var.
İslam'da ise kurban, Kurban Bayramı'nda fıkıhçılar tarafından tespit edilen belirli nitelikleri taşıyan hayvanlardan birini keserek yapılan bir ibadet. Kurban kesmek Hanefi mezhebinde vacip, diğer sünni mezheplere göre sünnet. Geleneksel kurban anlayışında Allah için boğazlama şeklinde kan akıtmanın önemli olduğu kabul ediliyor. Kurban etinin kesen aile tarafından tüketilebileceği ancak fakirlere de dağıtılmasının önemli bir sevap olacağı ifade ediliyor.
Kurban yalnızca Kurban Bayramı'nda kesilmiyor. Adak veya şükretmek için de kurban kesilebiliyor. Adak kurbanının etinin birinci dereceden akrabalar tarafından yenilmemesi gerekiyor.
****
Kurbanın ne olduğu ve hikâyesi az çok böyle bir şey.
Bilgilerde kurbanın nasıl kesilmesi gerektiği de belirtilmiş.
En bilimsel haliyle; "Hayvanın boğazında yemek, nefes borusu ve iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört damardan üçü bir anda kesilmelidir." yazıyor. "Bıçak keskin, hayvanın gözü kapalı ve sakinleşmiş olacak. Hayvan ne olduğunu anlamayacak."
Peki ya sokaklarda gördüklerimiz ne?
Bacaklarına satır vurularak diz çöktürülen, kaçmaya çalışırken bir yere kıstırılan ve gırtlağına vurulan bıçak darbeleriyle kan revan içinde kalıp boğazından kesik etleri sarkan, her tarafından kan fışkıran kurbanlıklar.
Sonra da "Allah kabul etsin"...
Allah böyle bir vahşeti kabul ediyor mudur acaba?
Akil, vicdanlı ve ahlâklı bir insan sevap uğruna böyle bir günah işler mi hiç?
Kandan ve inlete inlete can almaktan bu kadar haz duyar mı?
Duyar...
Ve aynı hazzı karısını, kızını, kız arkadaşını boğazlarken de duyar...
O da aynı, o da aynı...
Esas kurban değil, kesen akıl aynı...

Ufak bir not: Bu yıl bayramın 1. günü olan 4 Ekim "Hayvanları Koruma Günü" ne denk geliyor....
Eee, n'olacak şimdi?

Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010
Hayvan kes(eme)me bayramı! / 30 Eylül 2014
Hayvana zulmeden zalimdir / 25 Şubat 2016
Harambe'ı neden vurdunuz? / 8 Haziran 2016
Kuyudan ders çıktı / 15 Şubat 2017
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Kokuşizm! / 21 Aralık 2018 
Tavşan Kaç! / 13 Ağustos 2019
Aman avcı, vurma beni! / 5 Şubat 2019
Siz Niye Oturuyorsunuz? / 27 Ekim 2019

Nice bayramlara / 15 Kasım 2010
Bir 9 gün tatili daha / 28 Ağustos 2011
İki bayram bir arada 
/ 25 Ekim 2012
‘Dokuz Gün’ barajına takılanlar / 18 Ekim 2013
Hayvan kes(eme)me bayramı!
 / 30 Eylül 2014
Tam bir ‘kurban’ bayramı
 / 23 Eylül 2015
OLE!
 / 13 Eylül 2016
Hangi Oğlunuzu Seçerdiniz?
 / 24 Ağustos 201
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Bu Ne Biçim Bir Bayram Yazısı! / 9 Temmuz 2022


Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010
Hayvan kes(eme)me bayramı! / 30 Eylül 2014
Hayvana zulmeden zalimdir / 25 Şubat 2016
Harambe'ı neden vurdunuz? / 8 Haziran 2016
Kuyudan ders çıktı / 15 Şubat 2017
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Kokuşizm! / 21 Aralık 2018 
Tavşan Kaç! / 13 Ağustos 2019
Aman avcı, vurma beni! / 5 Şubat 2019
Siz Niye Oturuyorsunuz? / 27 Ekim 2019
Had Safhada Vahşet Dönemi / 25 Kasım 2022