25 Ağustos 2022 Perşembe

"Burası Datça!"

Datça'ya gittiğinizde en çok duyduğunuz söz bu olacak.
Her şey yolundaysa "Burası Datça!", herhangi bir şey ters giderse "Burası Datça!", hava güzelse "Burası Datça!", deniz güzelse "Burası Datça!", fiyatlar pahalıysa "Burası Datça!", minibüsçülerle dalaşırsan unutma, "Burası Datça!", şunun şurasına bir şey mi olmuş deyince "Burası Datça!", burada bademin kitabı yazılmış, "Evet, çünkü burası Datça!"...
****
Emekli olunca İstanbul'un boğuculuğundan kaçarak Datça'ya yerleşen baba tarafından yakın kuzenim Sedat ve sevgili eşi Gönül yerleştiklerinden bu yana tatil için Datça'ya çağırıp dururlardı beni. Her "Gel yüzeriz, gel dinlenirsin, gel yürüyüşler yaparız, gel bademler çiçek açtı!" dediklerinde "Nasıl geleyim Pandemi var, hem kedimi bırakıp o kadar uzun kalamam." derdim ben de. 
Sonunda onun da formülü bulundu.
"Kedini de al gel!" dediler. Hatta yine aynı derece yakın ablamız Serap'ı da al gel, çünkü biz de siz gelince üç haftalık Karadeniz turuna çıkacağız ve bizim kedimize de hem bakacak hem sevecek insana ihtiyacımız var diye de eklediler. Nihayetinde ev de kedi de herkese teslim edilemezdi.
İşte bu teklif geri çevrilemezdi. Hemen Serap'ı aradım ve bir çırpıda organize oluverdik.
15 Temmuz sabahı Pati'yi de yanımıza alarak erkenden yola koyulduk.
Susurluk'a doğru ayçiçeği tarlalarındaki ayçiçeklerinin sarı saçla çevrili kafalarının siyah yüzlerindeki yüzlerce siyah göz bize bakıyor ve hepsi bir ağızdan sabah sabah nereye gidiyorsunuz böyle diyordu. 
Trafiğin fazla olmadığı bu saatlerde çok da acele etmeden, ücretli otoyolu kullanmadan, sakin sakin, arada durup dinlenerek, çay-kahve molası vererek, özellikle de Pati'yi havalandırarak yaptığımız yolculukla saat 13:30'da Marmaris'e inen yol üzerindeki Sakar Geçidi'ne ulaştık.
Burada verdiğimiz mola biraz daha uzun oldu çünkü aşağıda muhteşem Gökova Körfezi ve dev Okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu Aşıklar Yolu uzanıyordu. Neden ip gibi diziliydi bu ağaçlar böyle, belki siz de merak etmişsinizdir ya da biliyorsunuzdur. Yine de anlatalım.
Sene 1938, Gökova'nın bataklık olduğu zamanlar, sivrisinek istilası ile yayılan sıtma hastalığına verilen canlar, bu derde çare arayan Akçapınar Köyü muhtarı Mehmet Gökovalı, derde derman olmak için muhtara el veren Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, dönemin Muğla Valisi Recai Güreli sayesinde  Avustralya’dan getirilen yüzlerce okaliptüs fidanı, gövdelerinde yüzlerce litre su barındıran okaliptüsler sayesinde yavaş yavaş kuruyan bataklık, azalan sivrisinekler ve sıtma hastalığı. 
İşte böyle bir hikâyesi vardır bu yolun. (Kaynak: https://www.rehbername.com/rehberce/gokova-asiklar-yolunun-hikayesi)

Saat 15:40 itibarıyla Datça'ya varmış, yakınlarımıza kavuşmuştuk. Pati yolda hiç sıkıntı çekmemiş, yolculuğun bitmesini sabırla beklemişti. İner inmez onun ihtiyaçlarını ayarladık, valizlerimizi indirdik, odamıza yerleştik. Pati de hemen evi kolaçan edip kafasında evin haritasını çıkarttı.
Bizi gören evin kedisi Pıtış ise bir anda neye uğradığını şaşırarak çareyi üst kat komşusuna çıkan merdivenlerin serinliğine atmakta buldu.
Birkaç gün içinde Pıtış eve gelen misafirlerin pek de gidici olmadığını, üstelik kendisini de sevdiğini anlayınca yelkenleri suya indirerek evin bahçesine geri döndü. Ancak bir daha eve hiç girmedi.
İki kedi sessizce evi paylaştılar. Birisi içeride birisi dışarıda tam bir ay kavgasız gürültüsüz yaşadılar.

Datça'ya geldiğimiz günün ertesinde, 16 Temmuz akşamı Dadya Dostane Kültür Merkezi'nde Sedat'ın da Cajon'uyla eşlik ettiği Nostalji Gecesi vardı.
O gece Ebru ve Murat, neredeyse hepsinin sözlerini iyi bildiğimiz şarkılar seslendirdiler. Yazın ortasında kapalı bir mekân olmasına rağmen katılım fena sayılmazdı. 
Birkaç gün sonra, 20 Temmuz'da da Datça Amfitiyatro'da davulda Sedat'ın olduğu Eski 45'likler Orkestrası konserindeydik. 
Açık havada gerçekleşen bu konsere katılım epey yüksekti. Yine herkesin bildiği klasikleşmiş şarkılar hep bir ağızdan söylendi. Provalarda izlediğimiz amatör ekip sahnede harikalar yarattı.

15 Temmuz'dan Sedat ve Gönül'ün Karadeniz turuna çıktığı 22 Temmuz sabahına kadar eve ve Datça'ya alıştık. Hep birlikte Hastanealtı Plajı, Taşlık Plajı, Burgaz Mevkii Yedikat, Palamutbükü, Saklıkoy koylarında yüzdük. Yıllardır Datça'ya tatile gelen Serap Datça'yı iyi biliyordu, ben de bu bir hafta içinde çevreyi ve yolları öğrendim.
22 Temmuz sabahı Gönül ve Sedat'ı Karadeniz'e yolcu ettik. Onlar da bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmayalı epey bir zaman olmuştu. Bu tatil onlara da iyi gelecekti.
Gönül-Sedat Akbasan
O gün akşamüzeri biz de Eski Datça'yı dolaşalım istedik. Kapalı olan Can Yücel Müzesi'ni ziyaret edemedik ama eski Datça'nın her tarafında Can Yücel vardı. Pembe-beyaz begonvillerin sardığı eski evlerin hepsi "mekân" olmuştu. 10 Ağustos akşamı, bu kez Eski Datça'nın gecesini yaşamak için tekrar gittik. Gecesi de ayrı güzel olan Eski Datça'da sokaklar da mekânlar da doluydu.
25 Temmuz'da Marmaris'e gidip hem akraba ziyareti yaptık hem de Marmaris Kalesi'ne çıktık. Günün sonunda Datça'ya geri döndük.
29 Temmuz'da Datça Amfi Tiyatro’da "Takımdan Ayrı Düz Koşu" aylık sohbet programı ilk kez seyircili olarak  yapıldı. Timur Akkurt'tun moderatörlüğündeki programda Coşkun Aral,  Ünsal Ünlü ve Yekta Kopan "çevre" üzerine konuştular. Datça'da yaşayan bir izleyici Datça'nın çöplerini dile getirerek belediyeye seslendi. Anladığım kadarıyla Datça Belediye Başkanı'ndan buralarda pek hazzetilmiyor, başkan da hazzetmeyenleri de Datça'yı da pek umursamıyor.
31 Temmuz sabahı Aktur Küçük Koy'dan kalkan tekne ile Selimiye'ye kadar gidip, Kuz Bükü, Selimiye Sığ Liman, Hurmalı Bük, Dimitri koylarında denize girdik. Dönüşte Aktur Cumhuriyeti diyebileceğimiz Aktur Tatil Sitesi'ni hayranlıkla dolaştık. Her yer tertemiz ve yemyeşildi. Demek ki yapılınca oluyormuş. 
2 Ağustos günü Can Yücel'i kabrinde ziyaret ettik. Paris'teki Ünlüler Mezarlığı Père Lachaise'in minyatürü diyebileceğimiz mezarlıkta tanıdık isimlere rastladık. Can Yücel ziyareti sonrası (bu yazıyı yazarken epey yararlandığım) "Datça'nın Yitik Tarihi" kitabının yazarını bulmak üzere Reşadiye Köyü'ne gittik. Yazarın evini bulduk ancak kendisi evde yoktu. Görüşemedik.
5 Ağustos günü Knidos Antik Kenti'ni görmek için minibüslerle Knidos'a gittik.
9 Ağustos'ta önce Marmaris'e, oradan da Akyaka'ya geçtik. Akyaka'da kendimizi canlı canlı Azmak'ın azgın sivrisineklerine kurban ettik. Akan derenin kenarında dururken, hem de 15-20 dakika içerisinde çılgınca saldırdılar, ısırılmadık bir tarafımız kalmamış halde Akyaka'dan kaçtık. O günün üzerinden günler geçtikçe ısırıklar daha beter oldu. Isırıkları kaşıdıkça yaralar açıldı. Ağrı, acı ve sızı da cabasıydı. Sonunda ilaçlandık, bir nebze olsun rahatladık. Meğer Akyaka sivrileriyle meşhurmuş, bunu da öğrenmiş olduk.
11 Ağustos günü akşamüzeri Sedat ve Gönül Karadeniz turundan döndü. Döner dönmez 13 Ağustos Gecesi yine Dadya Dostane Kültür Merkezi'nde, bu kez de Sezen Aksu Şarkıları gecesine katıldık.
Bu gezmelerin üzerine bir de, Londra'ya indikten yarım saat sonra kendisini dönercide bulan Türk insanı misali, Bursalı dostlarımızla Billurkent, Hayıtbükü, Kızlan ve Datça Merkez'de buluştuk.
6 Ağustos gecesi Datça Amfi Tiyatro'da Teoman konseri vardı. Hayıtbükü'nden dönüp doğrudan konsere gittik. Konseri tiyatronun dışında çimlere yayılmış insanlarla birlikte sesli, Instagram üzerinden canlı yayın yapan Doğa Deniz Datça hesabının paylaşımı üzerinden görüntülü izledik. 
15 Ağustos günü 18:00 feribotuyla Bodrum'a geçtik. Oradaki akrabalarımızda da üç gece kaldık. Gitmişken Bodrum Kalesi'ni ve Zeki Müren Sanat Müzesi'ni gezdik. Orada da dostlarla karşılaştık, randevulaştık, oturduk sohbet ettik. 
18 Ağustos sabahı yola çıktık ve o gün akşamüzeri nihayet Bursa'ya, evimize kavuştuk.
Bu bir ayı ülkenin beyin yakan gündeminden uzak, sanki her şey mükemmelmiş gibi yaşadık. Göz ucuyla izlediğimiz abuklukları görmezden geldik. Çünkü enerji ve moral depolamaya ve bu zor günleri atlatmak için gereken direnci oluşturmaya ihtiyacımız vardı.

Datça-Dadya
Nerelere gittik, neler yaptık mevzusunu bir kenara bırakıp biraz da tarihe ve bilgiye dalalım ne dersiniz?
Efsaneye göre Datça Yarımadası’nda bir krallık varmış, barış içinde yaşanılan bu ülkede kralın biri kız, diğeri erkek olmak üzere iki çocuğu varmış. Kralın kızının adı Bedya, oğlunun adı Dadya imiş. Gel zaman git zaman kral ülkesinin topraklarını çocukları arasında paylaştırmış Kızı Bedya’ya yarımadanın batısını, oğlu Dadya’ya yarımadanın doğusunu vermiş. Bugün Bedya’ya verilen topraklar Betçe diye adlandırılıyormuş.
1800'lü yılların sonlarında Reşadiye ve çevresi Marmaris’e bağlı Dadya isminde bir nahiye. 1908 yılına kadar bu bölgede Reşadiye ismine rastlanmıyor. Reşadiye mahallesinin ismi de belgelerde Elaki karyesi diye geçiyor. Karye çoğu kez köy anlamında kullanılıyor. Sultan Reşad’ın tahta çıkmasından sonra yarımada Reşadiye adını alıyor, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Datça olarak değiştiriliyor. 1928'de Dadya nahiyesi Reşadiye merkez olmak üzere Datça adı altında ilçe yapılıyor. (Kaynak: https://www.datcadetay.com/resadiyede-bir-gun.html) 
Biraz daha derinlere dalalım:
1749 yılında Girit kökenli Ali Agaki isimli Kaptan-ı Derya'ya müsellimlik olarak verilen Dadya yarımadasının adı Agaki’den değişerek Elaki olur. Aile de Tuhfezâde unvanın alır. 1908 yılında Elaki, Sultan Reşat’a mal edilerek Reşadiye adını alır. İdari merkez bu dönem Reşadiye’dir. 1934 yılında
Reşadiye adı değiştirilerek Datça olur. (Kaynak: https://www.guneyegeturkiye.com/assets/user_files/DatcaKulturRotasi/Resadiye.pdf) 
İşte o Tuhfezâde Mehmet Ali Ağa Reşadiye’ye yerleştikten sonra bu camiyi yaptırır. Caminin  yapım tarihi tam olarak  belli değil. Ancak caminin birkaç kez yıkıldığı ve aslına uygun bir şekilde tekrar yaptırıldığı biliniyor. Cami şu anda da restorasyon sürecinde.
Reşadiye deprem görmüş ve bazı evler oturulamaz denilerek yıkılmış. Yerine de yenisi yapılamamış. O evler savaştan çıkmış gibi enkaz halinde öylece duruyorlar. 
Datça'nın her yerinde "Acelen varsa ne işin var Datça'da!" yazıyor ya,  belli ki onlar da hiç acele etmiyor, hayatı ağırdan alıyorlar.

Koylar
Datça'nın büklüm büklüm bükleri saymakla bitmez. Hepsi birbirinden berrak koylarda yüzmek, o serinliği ve diriliği hissetmek ömre bedel. Her koyun ayrı "yüzbenisi" var. Güneydeki Bencik Koyu'ndan kuzeydeki Balıkaşıran Koyu'na kadar Datça'da 72 adet bük/koy olduğu söyleniyor. Hepsinde olmasa da birkaç tanesinde yüzdüm. Bunların içinde en çok Burgaz mevkiindeki Yedikat koyunu sevdim. Ne sahilde ayağınıza yapışan kum var ne tanesi 250 liradan kiralık şezlong ne de çılgın kalabalık. Bu küçücük koydaki tertemiz taşların, hatta bazı yıkıntıların üzerinde yatın, sandalyenizi açın ya da havlunuzu serip oturun. (Yanınıza deniz ayakkabılarınızı almayı unutmayın.) Yüzerken altınızdaki yıkıntılarda nasıl bir tarih saklandığını düşünün. Sudan başınızı çıkartıp sahildeki yıkıntılara bakın. 
Kaç kez yıkıldı buralar, yedi kez mi, o yüzden mi buranın adı yedi kat deyin...
Sonra tekrar dalın denize. Karışın geçmişe...
Yedikat
Yedikat
Yedikat
Kargı
Saklıkoy
Saklıkoy

Nemsiz Datça 
Bursa'nın nemli havasından sonra Datça'nın nemsiz havası insana ilaç gibi geliyor. Kuzey ve güneyden esen rüzgârlar tamamen denizden geçtiği için yazın kızgın sıcaklığı hissedilmiyor. Sıfıra yakın nem oranı ile Datça, havası ile insan sağlığına büyük fayda sağlıyor. MÖ 64’te yaşamış Yunan filozof Strabon, “Tanrı uzun ve sağlıklı yaşatmak istediği kullarını Datça’ya gönderir” demiş. Çok doğru demiş.
Demiri de insanı da nem çürütüyor. 

Knidos Antik Kenti
Datça'ya gelip de Knidos'a gitmemek olmazdı. Yıllar önce Karadan Mavi Yolculuk programını izlerken gördüğüm ve hep gitmek istediğim Knidos artık çok yakınımdaydı.
Yolun bozukluğundan dolayı kendi aracımızla değil, minibüslerle gittik Knidos'a. Bir saatlik yolculuğun sonlarına doğru çevrede Knidos kalıntıları belirmeye başladı. Knidos'a iner inmez hemen antik kenti gezebileceğimiz açık hava müzesine girdik. (Müzekart geçiyor. 65 yaş üzeri de ücretsiz.)
Epey büyük bir alana yayılmış kent dönemin en önemli ticaret merkezlerinden biri. Hem askeri hem de ticari olarak son derece stratejik bir konumda. 
Yarımadada ilk yerleşimin Datça merkezine iki km uzaklıktaki Burgaz mevkiinde olduğu düşünülüyor. (Burgaz Ören mevkiindeki Yedikat denilen koyda yüzerken bu kalıntıları görebiliyoruz.) Şehir, MÖ 4. YY'da ticari nedenlerle yarımadanın ucundaki Tekir burnuna taşınmış.
Datça Yarımadası'nda bilinen ilk yerli halk Karyalılardır ve burada en parlak dönem Dorlar döneminde yaşanır. Dorlar MÖ 1000 yıllarında Trakya üzerinden güneye inerek Yunanistan üzerinden bölgeye gelirler ve bugünkü Datça ilçe merkezinin 1.5 km kuzeydoğusundaki Burgaz mevkiinde Dor uygarlığının merkezi olan Knidos’u kurarlar. Daha sonra Lidya egemenliğine giren Knidos, MÖ 546’da Lidya Devleti'nin Persler’in eline geçmesinin ardından da Perslerin egemenliğine girer.
Askerî Liman - Ticari Liman
Knidos, ticari nedenlerle MÖ 4. yüzyılda yarımadanın uç noktasına, bugünkü görkemli kalıntıların olduğu yere taşınır. Tarihçi Strabon, Knidos'un kıyı boyu ile önündeki adada kurulduğunu belirtir.
Güneydeki liman ise ticaret amaçlı kullanılan Ticari Liman'dır. İki limandan kuzeydeki Ege'de, güneydeki ise Akdeniz'dedir. Ege Denizi'nde yüzmekten sıkılırsanız ve biraz da Akdeniz'de yüzmek isterseniz, birkaç dakika içinde Ticari Liman'a geçebilirsiniz.
Askeri Liman
Halen, liman ağzındaki mendirek ile Kuzey Liman'daki kulenin kalıntıları görülüyor. 
Dorlar ve Romalılar yeni Knidos’a çok sayıda tapınak yapmışlar. Şehir, Afrodit heykeli ile ünlenmiş. Geç Roma ve erken Bizans döneminde tapınaklar yerlerini kiliselere bırakmış ve şehir nüfusu 70.000’lere ulaşmış.
Knidoslular, Lidyalıların saldırılarına karşı korunmak için Reşadiye Yarımadası'nı karadan ayırmaya çalışmışlar. Kazdıkça alttan kaya çıkmış ve bu kayaların sertliğinden dolayı kazıları yavaşlamış. Bu olayın üstüne Pers saldırıları başlayınca tamamlayamamışlar. Bir efsaneye göre de, Zeus gerek görseydi burayı ada yapardı demişler.

Knidos Küçük Tiyatro
Küçük tiyatro denince bir de büyük tiyatro olduğu geliyor akla değil mi? Peki ya o tiyatro neredeydi ya da şimdi nerede? Ben de sordum ve artık büyük tiyatronun olmadığını öğrendim. Tıpkı bulunamayan çıplak Afrodit heykeli gibi.  Tıpkı saraylarda kullanılmak üzere sökülen mermerler ve sütunlar gibi. Tıpkı yurt dışına kaçırılan diğer eserler gibi.
Kırılmış ya da kayganlaşmış basamaklarda atlaya zıplaya tiyatronun en üst basamağına kadar tırmanıp en tepeden baktım Knidos'a ve Deveboynu Yarımadası'na. 
Bir anda hava karardı, gece bastı, oyun başladı, karşımda deniz, limanda gemiler, önümde oyuncular ve sahne...
Kim bilir, belki oyunculardan biri de bendim...

Gün batımı
Knidos'un en güzel hallerinden biri de gün batımında yaşanıyor. Güneş inmeye başlayınca herkes gün batımını görebileceği bir yere yerleşip güneşin denizde kayboluşunu izlemeye başladı.
Biz de güneşin kızıllığı yanık tenimizi daha da kızartıp, son ışıkları yüzümüze vururken hayranlıkla ve huşu içinde an be an batışını izledik. Gidiciydi ama kalıcı değildi. Sabah yine buluşacaktık nasılsa.
Bizim güneşimiz o gün kuzeydeki Askeri Liman üzerinden saniye saniye renk ve şekil değiştirerek battı. Güneşin batışına denizin içinde kalarak eşlik edenler hayranlık verici ve özendiriciydi.
Bir diğer güzellik, Knidos minibüsü de bu batışı bekledi ve yolcularını alarak ayrıldı. Knidos'u binlerce yıllık geçmişiyle baş başa bıraktı.

Datça-Marmaris Yolu
Gidenlerin çok iyi bileceği gibi bu yol epey virajlı ve tehlikeli bir yol. Yol üzerinde Marmaris'ten Datça'ya 372 bük/viraj varmış. (Bu büklerin en meşhuru 66 Bükü imiş.) Yolun eski hali ise çok daha kötüymüş. Şimdi hem geniş hem de asfalt olan yolun nesi kötü derseniz, eğimi derim. Ya benim şoförlüğüm yetersizdi ya da yolun teknik bir sıkıntısı vardı. Aracım sürekli ben buradan aşağıya gidivereyim deyip duruyordu. Aracı kontrol altında tutmaktan muhteşem manzaraları seyredemedim. 
Yolun güzergâhı eskiden daha farklıymış. Yol, Aktur'dan değil Alavara sırtlarından geçiyormuş. 1936 yılında çapa ve kürekle açılan o yoldan Marmaris'e 4-5 saatte gidiliyormuş. 1969-1970'li yıllarda yol tamir edilip genişletilmiş, asfaltlanmış ve Aktur tarafına alınmış.
Yol boyu acaba neden Datça-Bodrum arasında olduğu gibi Marmaris-Datça arasına arabalı feribot seferi konulmamış diye düşündüm. Daha çok kişi gelmesin diye mi, (ki artık gelmiş), yoksa koylar ve denizin dokusu bozulmasın diye mi?
Nedendir bilmem ama yolun niçin bu kadar virajlı olduğunu Yusuf Ziya Özalp'ın kitabından öğrendim. 
İkinci Dünya Savaşı sıralarında, savaş Türkiye'ye de sıçrar diye düşünülmüş, düz yolda giden bir konvoy kolay hedef olur, oysa virajlı yollar daha korunaklıdır denilerek, dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın emirleriyle yol böyle virajlı yapılmış. Köprüler de stratejik olarak önemli olup ilk vurulan olacağından, köprü yapmaktan da kaçınılmış. 
1936'da başlanıp 1938'de biten yol için dönemin Muğla valisi Recai Güreli, Meclis'te hizmetlerinin hesabını verirken, "Bu yıl Muğla için faydalı bir iş yapmadım ama ülkemin hudutlarını genişlettim. Ülkeme 459 kilometrekarelik toprak parçası kazandırdım. Muğla'nın Datça ilçesine yol yaptım." der. 

Minibüs ve Kart
Muğla Belediyesi toplu taşımada kullanmak için Muğlakart çıkartmış. Muğlakart ya da kredi kartı okutulması için de minibüslere bir sayaç koymuş. Muğlakart ya da kredi kartı ile ödeme yaparsanız daha ucuza gidiyorsunuz. Nakit ödeme yapacaksanız daha fazla ödüyorsunuz. Esas sorun da şu ki, minibüslerdeki sayaçlar kredi kartlarını bazen okuyor bazen okumuyor. Yarım saat önce bindiğiniz minibüsteki sayaç kartınızı okuyor, yarım saat sonra bindiğiniz aracın sayacı okumuyorsa elbette ki şoföre neden böyle oluyor diye soruyorsunuz. Şoför bey ne dese beğenirsiniz, "Bu bizim sorunumuz değil, bankanızla görüşün!" Az evvel kart okudu diyorsunuz, aldırmıyor, hatta kabalaşıp terbiyesizleşiyor. Yanımda nakit param kalmadı, Datça otogarına girince dolum yapar öderim diyorsunuz, ucuz ağızlarla alay edercesine konuşuyor. 
Ben de onlara soruyorum:
Makinede okuyan kartların bedeli havuza gidiyor da, peki ya sizin okut-a-madığınız kartların bedeli nereye gidiyor? Mesela o makine 10 geçişte 8 kartı okuyup 2 kartı neden okumuyor?
Üstelik bir de Muğlakart alıp dolum yaparken nakit dolum değil de kredi kartı ile dolum yaparsanız oradan da gidiyor bir %10. 50 liralık doluma 55 lira ödeyiveriyorsunuz.
Ayrıca minibüsler ücretsiz yolculuk yapan 65 yaş üzeri yolculardan da pek hazzetmiyorlar. Onlar yüzünden battık diyorlar. Datça nüfusunun yaş ortalamasını düşünürsek pek de haksız değiller galiba. Ama ne yapacaksın, herkes bir gün 65+ olacak...

Lanetli şehir Datça 
Neden böyle dedin demeyin. Ben demedim. Sarı Ana demiş.
Rodos'un fethinde Kanunî'nin çağrısına rağmen fethe maddi destek vermeyen Datçalıları Marmarisli Evliya Kadın Sarı Ana, Kanunî'nin ricası üzerine lanetliyor. "Datçalılar ne olsunlar... Ne onsunlar... Ne bulsunlar... Para bir ceplerinden girip öbüründen çıksın. İki yakaları bir araya gelmesin." Lanet tutmuş mu tutmamış mı bu kadar kısa sürede anlayıp karar veremem. O kararı verebilirlerse kendileri verecekler...
Datça'nın Yitik Tarihi kitabında yer alan anekdotlarda, Datça'ya yerleşen Rodoslu Nuri Amca, yaşadığı bir olay sonrası Datça için "Kesat ve fesat Datça" diyor. Evliya Çelebi'nin Datça'yı hiç ama hiç sevmediğini söylüyor.  
Datça'ya yerleşmeyi düşünenler bir kez daha düşünüp, en azından geçici bir zaman Datça'da yaşasınlar. Kötüler mi değiller mi görsünler. Yerleşirlerse de iyilikleriyle Datça'yı güzelleştirsinler.
Datçalılar da kötülükten bir şey çıkmayacağını, kaliteli turistin Datça'ya gelmeyeceğini görsünler. Maneviyat kaybına ve itibarsızlığa aldırmıyorlarsa da, maddi kayba uğrayacaklarını görsünler.
Ben de en çok Datça'nın yapılaşmasını sevmedim desem. Ve sonra dönsem desem ki, o yapılaşma nerede yok ki?

Badem şehri Datça
Datça badem ile anılan bir şehir. Burada her ama her şey bademli. Bademli kahve, badem çiçeği kolonyası, badem ezmesi, bal bademli dondurma, bademli helva, bademli kurabiye, bademli lokum, bademli süt reçeli, çiğ badem, kabuklu badem, buzlu badem, badem unu. Hangi birini saysam bilemedim. 
Ülkemizde badem üretiminin yaklaşık %10’u Datça bölgesinden sağlanıyor. Datça’yı bademde üstün kılan tamamen yöreye özgü 82 tür bademin yetiştirilebiliyor olması. Bilimsel olarak bu sayı kanıtlanmış ve her biri Datça toprağında yetişebilen yerel türler. Yarımadada toplamda 13.000 dekar badem bahçesi bulunuyor. Bu da aşağı yukarı 350.000 kadar badem ağacına eşit. Bu kadar ağaçtan da yaklaşık 2000 ton badem elde ediliyor. Tüm Türkiye’de yaklaşık 20.000 ton badem üretildiğine göre, ülkenin badem üretiminin yaklaşık %10’u Datça’da gerçekleşiyor.
(Kaynak: http://datcafestival.com/Datca-Bademleri.html)  

Datça Dili
Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Datça'nın dili de kendine özgü elbet. Datça'nın Yitik Tarihi kitabını alırken gözüme çarpan DATÇALICA (Keyifli Datça Sözlüğü) kitabının da kitaplığımda olmasını istedim ve aldım. Bir yerel kültür çalışması olan kitap Çiğdem Akın'a ait. Akın'ın, köklerden kopmamak ve doğduğu topraklara olan borcunu ödemek adına yaptığı bu çalışma epey eğlenceli. 
Bazı sözcükler ve söylemler aşina, bazılarıysa tamamen farklı. 
Handı ha bakan böön bitiren bu yazıyı! 

Bitirmeden önce, sıcaklara rağmen bir ay içinde yine de fena gezmedik. Lakin biliyorum ki gördüklerimiz bir ise göremediklerimiz bin. Hepsini görmeye bir ömür yetmez. Gerisini yazılanlardan ve gezi videolarından telafi etmeye çalışacağız artık.
Ya da Sedat ile Gönül'ü her yaz uzun bir tatile yollayacağız. :) 

26 Ağustos 2022 / C.E.Y. 
Bu yazıyı yazarken okuduğum ve alıntılar yaptığım kaynaklar:

12 Temmuz 2022 Salı

Tutkunuz Bildiğiniz Gibi Mi?

Canan Ekinci Yılmaz - Fatma Çelenk
Türk tiyatrosunun duayenlerinden, 1987-1994 döneminde Bursa Devlet Tiyatrosu müdürlüğü yapmış, ki Feyha Hanım devlet tiyatrolarında müdürlük görevine atanan ilk sanatçıdır, Bursa Devlet Tiyatrosu sanatçısı sevgili Feyha Çelenk arayıp da "Canancığım, kızımın bir kitabı çıktı, kendisiyle tanışmanı çok isterim." dediğinde, "Çok memnun olurum Feyha Hanım ama ben şu anda İstanbul'dayım, Bursa'ya dönünce tanışalım." dedim. Feyha Hanım, "Benim kızım da İstanbul'da yaşıyor zaten" demez mi! Hemen karşılıklı telefon numaraları verildi, Feyha Hanım'ın kızı ile hemen konuştuk ve 5 Temmuz günü buluşmak üzere sözleştik
Emindim ki iki "okur-yazar"ın buluşması çok keyifli geçecekti.
Biliyordum ki, okuyup yazan kişilerin kitap üzerine, yazı üzerine, hayat üzerine konuşacak çok ama çok şeyi vardı. Çünkü yazarların dünya ile derdi vardı.
Lakin "Bildiğin Gibi Değil" romanının yazarı Fatma Çelenk kimdi bilmiyordum. Kendisini hiç tanımıyordum.
Her şeyi bilen Google'a bir danışayım deyip hemen bir ön araştırma yaptım.
Eğitimi sağlam temellere dayalı, iş dünyasında  hatırı sayılır bir yer sahibi, pek çok güzel ve itibarlı işe imza atmış güzel mi güzel bir kadın çıktı karşıma. 
Kitabın tanıtım günlerinde çekilmiş fotoğraflarda Fatma Çelenk'in yüzünde, tüm çalışma hayatının üzerine ilk romanını okuyucu ile buluşturmuş olmanın haklı gururu yansıyordu.
****
5 Temmuz günü Fatma Çelenk ile Galataport'taki Baylan'da oturmuş, Boğaz'ın eşsiz manzarası karşısında sohbeti koyultmuştuk bile. 
Ortak dostlar, yazılar, kitaplar, dünya ve memleket meseleleri... Konuşacak o kadar çok konumuz vardı ki...
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu olduğundan, Bursa Anadolu Lisesi'nde okurken ilk öykü denemesiyle Türkiye ikinciliği elde ettiğinden, iş hayatına yönelik yazılarının birçok dergi ve bloglarda yayınlandığından, üniversitelerde seminerler vermeye devam ettiğinden bahsetti.
Daha sonra kitabın yazılma öyküsünü anlattı. Arkadaşı Hale Doğan'ın kendisiyle bir bağlantı paylaşması ile başlayan heyecanlı yolculuğun Mario Levi'nin yaratıcı yazarlık atölyesinde gelişmesi, atölye çalışmaları sırasında yarattığı bir karakterin bu romanın ilk tohumu oluşu, o tohumun çatlayarak dal budak salışı, çiçeğe duruşu ve romanın raflara çıkışı ile mola veren bir yolculuktu onunkisi...
Dikkat ettiyseniz yolculuk nihayetlendi demedim, mola verdi dedim.
Çünkü yazmak yazmadan duramamaktır. Yazı, sizi sonsuzluğa taşıyan sonsuz bir yolculuktur.
Bildiğin Gibi Değil - Fatma Çelenk
Bizim o gün iki kadın ve iki yazar olarak neşe ve heyecan içinde ettiğimiz sohbet, kitabın tarafıma imzalanması ve benim de kitabı bir an önce okuyacağımın sözünü vermem ile nihayetlendi.
Söz verdiğim üzere Bursa'ya döner dönmez okudum kitabı. Konunun ve işlenişin ilginçliği yazının akıcılığı ile birleşince kitabı iki gün içinde bitirdim. 
Birbirinden ayrı görünen ama iç içe geçmiş hayatlar, birbirinden uzak görünen ama birbirine dokunan zamanlar, fonda akan, benim de bire bir şahit olduğum, Türkiye'nin 70'li, 80'li, 90'lı yılları ve bugünler...

Sayfalarda akıp giden olaylar ne kadar da tanıdıktı...
Ben dünyadan habersiz büyürken yaşananlar, ben dünyayı tanımaya başlarken yaşananlar, ben dünya sarmalına kapılmış iken yaşananlar gözümün önünden geçti bir bir. 
Darbeler, depremler, yangınlar, patlamalar, aşklar, ayrılıklar, heba olmuş hayatlar, yitip giden hayaller, açmadan dalında kuruyan güller, hevesleri kursağında kalmış gençler, doğanlar ama büyüyemeyenler, yıllar geçtikçe artan toplumsal baskılar ve ülkenin profilinin her geçen gün değişimi...
Tarih kitaplarından birer paragraf olarak yer alan olaylar, roman vesilesi ile ülkenin sosyal tarihine notlar düşüyordu.
Kitap insanı, "Öykü zamanlar arasında gidip gelirken geçmiş ile bugün acaba nerede buluşacak?" diye düşündürtüyordu.
Ben okudum ve nerede kesişip nerede buluştuklarını gördüm.
Ama söylemem...
Mona Kitap'tan çıkan ve ikinci baskısını yapan kitap, "internet üzerindeki kitap marketlerde satışta" der geçerim...
****
Pandemi döneminde evlere kapandığımızda kimileri ahlayıp vahladı, kimileri de yıllardır zaman bulamadığı hobilerine şöyle bir göz kırptı.
Resim yapmak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Kitap okumak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Yazı yazmak isteyip de zaman mı bulamıyordun?  Buyur, bütün zamanlar senin.
İstersen dikiş dik, istersen örgü ör, istersen enstrüman çal, istersen şarkı söyle, istersen evin altını üstüne getir, zamansızlıktan ötelediğin o büyük dolap temizliğini yap.
İşte bütün zamanlar senin...
Evdeki ahaliyi üç öğün doyurmaktan, çocukların başına oturup ders çalıştırmaktan ya da bizzat evden "onlayn" çalışmaktan zaman mı kaldı dersen, vallahi sen de haklısın.
Ama şunu da unutma, tutkuyla yapmak istediğin bir şey varsa o kendisine zaman bulur. 
Mesele içindeki o tutkuyu keşfedebilmekte.
Mesele, tutkunuz bildiğiniz gibi mi değil mi onu öğrenmekte...
Çünkü yapanlar "zaman çokluğundan" yapmıyor. 
Çünkü onlar tutkusunu öncelik sırasının en tepesine yerleştiriyor. 
Çünkü onlar tutkusunun peşinde verdiği emeklerden müthiş zevk alıyor...
****
Gördüğünüz üzere, Fatma Çelenk, Pandemi'nin yarattığı boşluğu, kendi içindeki bir boşluğun doldurulmasına harcamış. 
Ben deseniz, durmaksızın yazıyorum. Sonra bir bakıyorsunuz o yazıları tema tema toplayıp kitap haline getiriyorum. 
Biz iki "yazan" kadın, ikinci buluşmamızda "yazı ve kitap" üzerine daha detaylı konuşup, editasyonla ilgili teknik konuları masaya yatıracağız.
Ve bu buluşma ile birbirimize değer katmaktan bambaşka bir keyif alacağız...

12 Temmuz 2022 / C.E.Y.

9 Temmuz 2022 Cumartesi

Bu Ne Biçim Bir Bayram Yazısı!

İki bayram arasını Sırat Köprüsü üzerinden geçer gibi geçtik yine. Bu daracık köprüden sağ salim geçmeye çalışan insanları ellerindeki uzun çubuklarla dürtüp dengelerini bozan, yollarına yağlar döken, yukarıdan uzattıkları parmakları ile kafalarına fiske vuran günahkârlar sebebiyle o kadar çok günahsız düştü ki köprüden, hangi birine yanacağımızı şaşırdık. 
2 Mayıs 2022 ile 9 Temmuz 2022 arasında ne azarlar işittik, ne kurbanlar verdik. 
İki bayram arasındaki süre ölçülebilir olduğu için böyle söyledim. Yoksa, öncesi de pek farklı değildi, sonrası da farklı olmayacak, biliyorum.
En basitinden, iki bayram arası yolculuk tarifesine (en az) yüzde 60 zam gelmiş.
Neye gelmedi ki diyeceksiniz? 
Haklısınız...
Şekere gelen zamlarla bayram tatlısının bile tadı çalınmışken...

Sokaklarımızda gezenleri tanımıyoruz artık.
Tepelerde konuşanları da tanımıyoruz.
Her şey el değiştirdi, her şey yer değiştirdi, her şey kılık değiştirdi. 
Misafir denip baş tacı edilen, ağırlanan güruh; evi ele geçirdiği yetmezmiş gibi, ev sahibini evden atma derdine düştü.
Devleti yönetmekle mükellef iktidar, kime hizmet edeceğini "şaşırdı". 
Yöneticiler güç sarhoşluğuna kapılıp kendilerini, "kıymeti kendinden menkul" insandan saymaya başladı. (Anlaşılan o ki, kimseye iki dönemden fazla yöneticilik yaptırmayacaksın, yoksa nöronları değişime uğruyor.)

Bu itiş kakış içerisinde kendinden zayıfa uygulanan şiddet bir başka kulvarda kendini göstermeye başladı. Tıp doktorları ve avukatlar başta olmak üzere, ülkenin yetişmiş insanları ardı ardına katledilir oldu. Üstelik katliamı yapanlar uzakta değil, içimizde, yanı başımızdaydı...
Çünkü onlar yıllarca cehaletle, fitneyle, fakirlikle yoğrulmuştu.

Bu düzensiz düzenden, adaletsizlikten, hukuksuzluktan, haksızlıklardan, insanca muamele görememekten, şiddetten yılıp da istifa eden, ülkeyi terk etmek isteyen "hazinemiz" doktorlarımıza Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Giderlerse gitsinler” dedi.
Konya Şehir Hastanesi’nde görev yapan Dr. Ekrem Karakaya’nın öldürülmesinin ardından doktorlar greve gitti. Konya, Selçuklu Kayalar Camii imamı Cuma hutbesinde, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet nedeniyle grev yapan doktorları hedef göstererek, "Bu daha fazla doktorların öldürülmesini getirir. Grevdeyiz diyen doktoru öldürmez misin sen, dövmez misin?” dedi. Oysa tüm acil servisler hizmete açıktı. (Cuma'ya gidip 3 saat hizmet vermeyen kamu çalışanları için de bir şey diyecek misiniz sayın imam? Camilerin çevresine gelişigüzel park edilmiş devasa arabaların trafiği katletmesine ve trafik polislerinin onlara ses çıkartmamasına da bir şeyler söyleyin isterseniz. Özelde de BİM'ler Cuma saati kapalı. EVİDEA Cuma saati kasadan işlem almıyor. Ve dahası ve dahası.)
Bayram namazı sonrası açıklamalarda bulunan MHP lideri Bahçeli, "Bir avuç doktor kılıklı anarşik insanlardan mesleği kurtarmak lazım. Her defasında söylüyorum Tabipler Birliği kapatılmalıdır" dedi.
Bahçeli her ağzını açtığında bir şeyin kapatılmasını istiyor, doğru.
Mesela Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan Melih Bulu'yu protesto eden Boğaziçililere yönelik, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, tüm gençleri ve onlara destek verenleri terörist ilan etmişti.
LGTB hakları insan hakkıdır diyerek "Onur Yürüyüşü" yapmak isteyen kitle "terörist", onları yürütmemek için tehdit üzerine tehdit savuran kitle ise "heyecanlı çocuklar".  (Ya videolar ile ifşa olunan "üçlü" gerçekler. Ya eşcinsel yazar Yiğit Karaahmet'in, "Valla Alperenler bizim sabrımızı sınamasın, bu zamana kadar yattığımız ülkücülerin listesini açıklarsak insan içine çıkamazlar" Tweet'i ve sonrasında Alperenlerin tehditlerini geri alışı. Bunlar için ne diyeceğiz?)
Hep kötü şeylerden bahsetmeyelim, iki bayram arası iyi şeyler de oldu. Malum, ülkemizde düzenli olarak seçim öncesi doğal gaz ve petrol rezervi bulunurdu. Lakin bu kez daha büyük bir şey bulundu. Melih Gökçek ekranlardan "Yer altında 6 milyar dolarlık jelibon bulundu"ğunu müjdeledi.
Sosyal medyaya düşen "müjde" ile tongaya bastığını anlayan Gökçek kendisiyle alay edenleri adeta "terörist" ilan etti. Kendisi yine zeytinyağı misali su yüzüne çıkıverdi.
****
Zaten onlara göre bu düzensiz düzene ve bu hukuksuzluğa karşı çıkan kim varsa terörist.
En çok kayıp veren tıp ordusu en büyük terörist mesela. Avukatların peşi sıra öldürülmesine isyan eden hukuk ordusu terörist, gidişata "yanlış" diyen üniversiteler terörist. İşsizliğe, açlığa, haksızlığa isyan eden, kendini yakan, çoluk çocuğunu öldürüp intihar eden sıradan vatandaş terörist. Kadına şiddete ve kadın cinayetlerine "Yeter!" demek için sokaklara çıkan kadınlar ise hem "sürtük" hem "terörist". 
"Vur ensesine al lokmasını" insanlar ile işini kitabına uydurup bu kaostan nemalanan "kurnaz"lara bakacak olursak, onlar dokunulmazlığı olan "kutsal" vatandaşlar. 
Nasıl kutsal olmayacaklar ki; mülayimler aç da yatsalar şükrediyor, kurnazlar her şekilde gemisini yürütüyor. 
Eh, bundan iyisi...
****
Hayatımızı haksız bir vaka, birkaç isyan, alışma, unutma ve bir vaka daha, yine isyan, yine çaresiz kabulleniş, yine vaka, yine isyan aralarında yaşıyoruz. Bu kadar kötülüğü ve bu kadar saçmalığı aklımız almıyor. Şaşırdığımıza bile şaşırmıyoruz.
Tutunamayanların düşüşlerine şahit olup, haksızlıklar karşısında isyan edip, sonra yine kendi yolculuğumuza devam ediyoruz. 
Bir ağlıyor, yüreğimiz sızlıyor, kalbimiz kanıyor, sonra bir bakıyorsunuz dudaklarımıza bir tebessüm yerleşmiş sessizce gülüyor, bazen de ağız dolusu kahkaha atıyoruz.
Gittikçe duyarsızlaşıyor muyuz yoksa kendimizi korumak için mi kalkan oluşturuyoruz bilmem.
Bildiğim, çok ama çok üzüldüğümüz...

Bu bayramda böyle bir yazı yazmak istemezdim ama kurban bayramı yazılarım nedense hep bu minvalde. 

Nice bayramlara / 15 Kasım 2010
Bir 9 gün tatili daha / 28 Ağustos 2011
İki bayram bir arada 
/ 25 Ekim 2012
‘Dokuz Gün’ barajına takılanlar / 18 Ekim 2013
Hayvan kes(eme)me bayramı!
 / 30 Eylül 2014
Tam bir ‘kurban’ bayramı
 / 23 Eylül 2015
OLE!
 / 13 Eylül 2016
Hangi Oğlunuzu Seçerdiniz?
 / 24 Ağustos 2018
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018

Ve maalesef ki zulüm sürüyor...

Adet yerini bulsun ve bayram kutlaması yapmadan geçmeyelim.
Bu zor zamanlar birlik içinde oldukça, birbirine tutundukça daha kolay atlatılacak.
O zamana kadar direnmeye devam...
"Bayramınız Kutlu Olsun"

9 Temmuz 2022 / C.E.Y. 

Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010
Hayvan kes(eme)me bayramı! / 30 Eylül 2014
Hayvana zulmeden zalimdir / 25 Şubat 2016
Harambe'ı neden vurdunuz? / 8 Haziran 2016
Kuyudan ders çıktı / 15 Şubat 2017
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Kokuşizm! / 21 Aralık 2018 
Tavşan Kaç! / 13 Ağustos 2019
Aman avcı, vurma beni! / 5 Şubat 2019
Siz Niye Oturuyorsunuz? / 27 Ekim 2019
Had Safhada Vahşet Dönemi / 25 Kasım 2022

28 Haziran 2022 Salı

Yer açın, Malkoçoğlu geliyor!

Bilmem yaşınız yeter de hatırlar mısınız, sinema ve müzik dergileri "Perde", "Ses" ve "Hayat" vardı yıllar önce. 
60'lı yılların Yeşilçam yıldızları, sahne sanatçıları, müzisyenleri hep o dergilerdeydi.
Susuz Yaz’ın Bahar’ı Hülya Koçyiğit, Yeşilçam’ın Küçük Hanımefendisi Belgin Doruk, çok erken yaşta aramızdan ayrılan, İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı’nın İngiliz Kemal’i Ayhan Işık, Samanyolu’nun Nejat’ı Ediz Hun, Acı Hayat’ın manikürcü kız Nermin’i Türkan Şoray, Şoför Nebahat’in Nebahati’i Sezer Sezin, Akasyalar Açarken’in Filiz’i Filiz Akın, Yeşilçam’ın Fato’su Fatma Girik, o tarihlerde sinemada şansını deneyen Ajda Pekkan, Üç Arkadaş’ın Gülperi’si Muhterem Nur, radyo konserlerinin vazgeçilmezi Zeki Müren, Gençliğe Veda bestesi ile Klasik Türk müziğinde çok sesliliğe geçiş dönemini başlatan Yıldırım Gürses, 60'lı yılların efsane grubu Beatles, Atina’nın Filiz Akın’ı Aliki Vuyuklaki, Cibali Karakolu’nun Orhan’ı Cüneyt Arkın ve dönemde çıkıp da yıldızlaşan ya da parlamadan sönüp yok olan isimlerin en genç, en masum halleri dergi kapaklarını, orta sayfadaki posterler ise gençlerin duvarlarını süslerdi.
Ayhan Işık biraz Clark Cable, Muhterem Nur biraz Vivien Leigh, Belgin Doruk biraz Audrey Hepburn, Cüneyt Arkın biraz Alain Delon'du. 

Babamın zengin arşivinden bize ulaşabilen bu dergileri döne döne okur, fotoğraflara uzun uzun bakardım. Televizyonun evlerimize girmesiyle birlikte de, çıktıkları dönemde izleyemediğim, siyah beyaz o filmleri izler oldum. Genç hallerinin fotoğraflarını gördüğüm "artistler" filmlerde can bulurken, Türkiye'nin siyah beyaz hali de ekrandan yansıyordu. 
Benim büyüdüğüm dönemde filmler renklenmiş, ülke değişmiş, "artistler" büyümüştü. 
Sinema salonlarının beyaz perdesine yansıyan renkli filmlerde onların büyümüş hallerini seyrediyordum bu kez. Büyümüş bulduğum isimler o tarihte 40 yaşlarında bile değildi oysa.
Benim dönemimin genç idolleri ise Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu oldu.

Ayhan Işık ve Tarık Akan çok erken veda ettiler dünyaya. 
Kayan yıldızlarla dolu dünyamızda bugün bir yıldız daha kaydı. Battal Gazi, Malkoçoğlu ve Kara Murat filmleriyle hafızalara kazınan Cüneyt Arkın sonsuzluk yolculuğuna çıktı.
60'lı yıllardan bu yana sinema dünyasına adını altın harflerle yazdıran, komediden drama, tarihi filmlerden bilim kurguya, aksiyondan romantik komediye ve dahi polisiyeye kadar rol aldığı tüm filmlerde rolün hakkını veren Cüneyt Arkın, ardında onurlu bir hayat bıraktı.
Bir zaman alkolle başı dertte olan Cüneyt Arkın, eşi Betül ve yönetmen Türker İnanoğlu'nun "kumpası" sayesinde farkında olmaksızın o illetten kurtulmuştu.

Cüneyt Arkın'ın filmlerinde dublör kullanmadığı söylenir.
Benimse gazete haberlerinden ya da dergilerden hatırladığım bir sahne var. Siyahlar içinde, kovboy şapkalı Cüneyt Arkın, (şimdi hangi film olduğunu hatırlayamadığım) bir film sırasında dublör kullanıyor ve dublör düşüp yaralanıyor, Cüneyt Arkın dublörün başında gözyaşı döküyor. Kim bilir, belki de bu kazadan sonra dublör kullanmayı bıraktı ve sağlığı pahasına en tehlikeli sahnelerde kendisi oynadı.
Hatırlarsınız; tarihi filmlerde bir kerede beş ok atar, duvardan duvara zıplar, surlara tırmanır, at üzerinde olmadık numaralar yapar, yüzlerce asker ile tek başına çarpışır, prensesleri kötü adamların elinden kurtarır, en korkunç işkencelerde bile gıkı çıkmazdı. İzlerken hem heyecanlanır, hem güler, hem de hadi canım derdim. Birkaç Jackie Chan filmi izledikten sonra Cüneyt Arkın'ın hakkını Cüneyt Arkın'a teslim ettim.

Cüneyt Arkın, sanatın siyaset üstü gücünü kullandı doğru bildiğini söylemekten hiç çekinmedi. Hiç eğilmedi, hiç bükülmedi. Kaybedecek neyi vardı ki, o halkı kazanmıştı.
Ve bugün ocusuyla bucusuyla tüm insanlar Cüneyt Arkın'ın o babacan, o sevecen, o kocaman duruşu karşısında saygıyla eğilip, üzüntülerini paylaştı.
Bizimle birebir evlerimizde yaşamıyordu ama içimizde onun varlığının büyük bir ağırlığı vardı.
Gidişinin ardından evlerimiz bomboş olmayacak ama kalbimizdeki yeri daha bir kabaracak, Cüneyt Arkın kalbimize daha bir yerleşecek. Biliyoruz ki onun yeri hiçbir zaman dolmayacak.

Cüneyt Arkın'ı son yolculuğuna, ona yaraşır bir şekilde uğurlamak Türkiye Cumhuriyeti'nin boynunun borcudur. Kargaşasız, gürültüsüz patırtısız, sessiz, sakin, saygılı, ciddi, vakur bir cenaze töreni yapmaya Cüneyt Arkın ile başlayabiliriz belki. 
Dünyayı Kurtaran Adam böyle bir gidişi hak ediyordur değil mi?

8 Eylül 1937'de doğan sinema oyuncusu, senarist, yapımcı, yönetmen ve doktor Fahrettin Cüreklibatır, namı diğer Cüneyt Arkın, bugün aramızdan ayrıldı.
Cüneyt Arkın 1963 yılında Artist Mecmuası'nın açtığı yarışmada birincilik kazandı ve sinemaya adım attı.
1969 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, İnsanlar Yaşadıkça filmi ile "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü",
1972 Adana Altın Koza Film Festivali'nde Yaralı Kurt ile "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü",  
1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Mağlup Edilemeyenler ile "En iyi Erkek Oyuncu Ödülü", 
1999 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nsde "Yaşam Boyu Onur Ödülü",
2013 yılında Engelsiz Yaşam Vakfı tarafından verilen "Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü",
2013 yılında 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Onur Ödülü",
2013 yılında "2013 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü",
2021 yılında "Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" onun oldu. 

24 Ocak 2022'de kaybettiğimiz Fatma Girik'in ardından "Fatmam bekle beni orda, geliyorum..." demişti..
Fatmasını çok bekletmedi...
Şimdi, burada kalanlar onun filmleriyle ve anılarıyla avunurken, Yılmaz Güney, Fikret Hakan, Sadri Alışık, Erol Taş dahil öte tarafa göç etmiş tüm Yeşilçam camiası ve tüm sanat dünyası onu hasretle bağırlarına basacak.
Savulun, Kara Murat geliyor!
Yer açın, Malkoçoğlu geliyor!

28 Haziran 2022 / C.E.Y. 

14 Haziran 2022 Salı

Sen ne kadar doğrusun Lemurya?

Gemlik'in Kurşunlu mahallesindeki Yeni Dünya Kültür ve Sanat Evi'nde bir oyun izledim.
Oyunlarını vakıf ya da dernekler yararına sahneleyen 1 Başka Tiyatro ekibi, prömiyerini 30 Mayıs akşamı yaptığı "Doğru mu Doğrular? Lemurya" oyununu o gece Türk Eğitim Vakfı TEV yararına oynadı.
Oyunda rol alan amatör oyunculardan biri olan arkadaşım Semra Uğurluoğlu'nun davet ettiği oyuna, TEV Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Çalışkan ve sevgili eşi Asuman Hanım'la birlikte katıldık.

Oyunu Elif Epiri yazmış, Serkan Çetinkaya yönetmiş. Yardımcı yönetmen ise Özgür İde Acarbabacan.
Koreografi ve hareket düzeni Pelin Elçik Yorgancıoğlu'na, kostümler İskender Urpak'a, dekor Serdar Menteş'e emanet edilmiş.
Oyunun oyuncuları arasında Bursa'nın pek çok tanıdık ismi ve tanınmış siması vardı. Onlar bize Türkiye'nin ve dünyanın önemli insanlarını anlattı. Anlatıları ile bizleri, bu insanlar hakkında bildiklerimiz ne kadar doğruydu ve doğrular ne kadar gerçekti diye sorgulattılar.
Müzikler ve danslar ile zenginleşen tek perdelik oyun, bir saat kırk beş dakika kadar sürdü.
Daha öncesinde de TEV yararına oyunlar gerçekleştiren ekiple sıcak bağı olan ve oyun sonunda sahneye gelerek bir teşekkür konuşması yapan Mehmet Çalışkan tüm ekibe, TEV bursiyerlerinin elinden çıkmış çizimlerden oluşan ürünler takdim etti.
Mehmet Bey, oyunculara ve izleyicilere ithafen yaptığı konuşmada "Her sene 7 bin öğrenciye burs veriyorduk, bu sene 9 bin 777 öğrenciye burs verdik, bu da sizlerin sayesinde oluyor." dedi. 
1967 yılında Vehbi Koç'un önderliğinde, iş insanı, öğretim üyesi ve entelektüel 205 kişinin bir araya gelmesiyle başlayan ve o yıl ilk olarak 195 öğrenciye burs veren TEV'in öyküsünü kısaca anlattı.

Kayıp Kıta Lemurya
Oyunda adı geçen Lemurya kıtası neresi, o kıtada kimler yaşar soruları eminim ki sizin de aklınızdan geçmiştir. Önce Lemurya'ya bir göz atalım o zaman.
Efsanevi kayıp kıta Lemurya, yine efsanevi bir kayıp kıta olan Atlantis'in kardeşiydi muhtemelen. 
Eskiden Hint ve Pasifik Okyanusları arasında yer aldığına inanılmış, ancak günümüzde bilimsel olarak kabul görmeyen ve "sözde bilim" olarak sınıflandırılan Lemurya kıtası, bilimsel çevreler tarafından tektonik levha gibi kavramlar yaygınca kabul görmeye başladığı zaman aldığı desteği kaybetmişti.
Tamil edebiyatında ve kültüründe Lemurya, bu kültürde önemli bir yeri olan efsanevi Kumari Kandam bölgesi ile bağdaştırılmıştı. Bir zamanlar Hindistan, Sri Lanka ve Madagaskar bir bütün oluşturmuş olmalarına rağmen, ayrılmaları (iddia edilenin aksine) batan bir kıta ile değil, tektonik hareketlerin Gondwana'yı parçalaması vasıtası ile gerçekleşmişti. Bu olay ise milyonlarca yıl önce, dünya üzerinde herhangi bir medeniyet veya insan yaşamı yok iken olmuştu.

"Doğru mu Doğrular? Lemurya"
Oyunun yazarı Elif Epiri prömiyer günü verdiği röportajda, Lemurya adasında yaşayan ütopik Lemurya halkına oyununda şöyle yer verdiğini söylemiş:
"Oyunun konusu; çok yüksek medeniyette 'Lemurya' diye kayıp bir kıta var. Bu tarih bilgilerinden öğrendiğimiz gerçek bir bilgi. Bu kıtada zamanında yaşanırken, hiç savaşlar olmazmış, hiç yalanlar olmazmış, tecavüz olmamış. Bizden çok yüksek boyutta bir medeniyette yaşamışlar. Ben şöyle bir hayal kurdum. O medeniyetten insanlar şu an bizim yanımıza gelselerdi ve bizim bu durumumuzu görselerdi. Bize ne derlerdi. Bize nasıl yardımcı olmaya çalışırlardı. Bizim elimizden tutup nasıl üst boyuta çekmeye çalışırlardı. Bunları hayal ettim, belki Betül Mardin bizden çok üst boyutta yaşayan fakat bize burada insan rolü yapan biridir. Belki Haldun Dormen öyledir. Aysel Gürel öyle. Kendisine feminist derken aslında feminist ne demek, neden feminist olmuş. Bunları araştırırken bizim kafamızda çok farklı yanlışların olduğunu öğrendim. Bunları kendi hayallerim ve bilgilerimle birleştirerek yazdım. Biraz da eğlenceli bir oyun oldu."
Şiirlerden, öğretilerden ve tarihten örneklerden harmanlanarak oluşan senaryoda, çevre ve hayvan, yani dünya ve doğal yaşam duyarlılığı olan ya da varmış gibi davranan iki yüzlü insanlar tanıdık.
Oyunda sevgi ve şefkate, cehennemin sanatsız ve sevgisiz kalıp acı çektiğimiz yer olduğuna dikkat çekildi.
Lemurya İnsanları Dünya'da
Bir zamanlar barışın hüküm sürdüğü düşünülen Lemurya kıtasındaki insanların bugünkü dünyaya "düştüğünü", hipnoz sayesinde gördük. 
Betül Mardin, Arif Mardin, Haldun Dormen, Aysel Gürel, Pierre Cardin, Salvador Dali, Sabiha Gökçen, Cem Karaca, Meryem Ana, Adile Naşit, Saadet öğretmen gibi isimler Lemurya'dan gelmişlerdi ihtimal. 
Kleopatra, Yıldız Kenter, Frida, Safiye Ali, Fatma Aliye, İsis, Anadolu'nun cefakâr kadınları, hepsi tek bir kadındı. 
Kadın, hem şekillendirilmeye çalışılan, hem kutsanan, hem aşağılanandı. 
Gazi Mustafa Kemâl Atatürk'ün ileri görüşlülüğü ve kadını erkek ile yan yana getirmesine bakacak olursak, O'nun da çağlar ötesinden geldiği tartışılmazdı. 
Canlı Canlı
Oyunda bazı sololar Playback, bazıları ise canlı söylendi. Canlı söylenenler Playback'lerin önüne geçti.
Sözleri Muhyiddin Abdal'dan, bestesi Fazıl Say'dan "İnsan İnsan Derler İdi", sözleri Paul Anka'dan, seslendirmesi Frank Sinatra'dan "My Way", sözü ve bestesi Cem Karaca'dan "Allah Yar", bir kabare parçası olduğunu düşündüğüm "Yaşam Bir Kabare Dostlar", sözleri Konstantin Simonov'dan, seslendirmesi Ezginin Günlüğü'nden "Bekle Beni" eserlerini oyunculardan kâh canlı kâh Playback olarak dinledik.
Kantoyla şenlendik, ilahi ve semazen ile yükseldik.
Dışa Vuran İç Ses 
Bazı insanlar çağlarının ilerisinde yaşar ve anlaşılmaları için çağın o aşamaya gelmesi beklenir.
Onlar mı ileride yoksa diğerleri mi geridedir bilinmez. Ama insanlığı ileriye, iyiye ve güzele taşımak için epey mücadele ettikleri, çok zaman anlaşılmadıkları ve bazen de lanetlendikleri bir gerçektir.
Malum, anladığını sever insan. Anlamadığını ise reddeder...

Doğrular da değişir insanlar gibi. Yanlışlar da eşlik eder bu değişime.
Dünya hipnozundan kurtulmak için görünenler gerçek midir, görmediklerimiz hayal midir diye sormak lazım belki. 
Bilmem ki doğru mudur doğru bildiğimiz doğrular...
Öğretilenler, belletilenler, yap denilenler, yapma denilenler, ayıp denilenler, günah denilenler...
Alkışladıklarımız alkışı hak ediyor mudur, ayıpladıklarımızın ayıplanması reva mıdır?

Etrafımızdaki doğruları sorgularken kendimize dönelim,
Lemurya insanı sen, Lemurya kıtası ben olalım, aynaya bakalım ve aynadaki Lemurya'ya soralım,
Sen gerçek misin Lemurya?
Ya da sen ne kadar doğrusun Lemurya?

14 Haziran 2022 / C.E.Y. 

1 Başka Tiyatro
Altı yıl önce kurulan ve dişçisinden terzisine, kuaföründen takı tasarımcısına, avukatından iş insanına kadar farklı meslek gruplarından 24 kişiden oluşan 1 Başka Tiyatro ekibi, "İyiliği Sanatla Bulaştırma" yolunu seçmiş.
Tamamı amatör sanatseverlerden oluşan topluluk, oyunlarını çeşitli STK, vakıf ve dernekler yararına sahneliyor. Elde edilen gelirler burs fonlarına, hasta çocuklara ve ihtiyaç sahiplerine gidiyor.

Damlaya Damlaya Göl Olur, Damlacıklar Sel Olur
30 Mayıs'tan bugüne Bursa LÖDER, Hasbahçe, Yoncadır Kadın Derneği, HASVAK ve TEV yararına oynanan "Doğru mu Doğrular? Lemurya" oyunu, 14 Haziran'da TAD, 15 Haziran'da UCİM, 16 Haziran'da Tohumluk Vakfı ve 17 Haziran'da da Bursa Kadın Ekonomi Platformu Derneği yararına oynanacak. Oyunlarına Temmuz-Ağustos aylarında ara verecek olan ekip, eylül ayında 20 oyun ile tekrar sahnelere dönecek ve izleyici ile buluşacak.