12 Temmuz 2022 Salı

Tutkunuz Bildiğiniz Gibi Mi?

Canan Ekinci Yılmaz - Fatma Çelenk
Türk tiyatrosunun duayenlerinden, 1987-1994 döneminde Bursa Devlet Tiyatrosu müdürlüğü yapmış, ki Feyha Hanım devlet tiyatrolarında müdürlük görevine atanan ilk sanatçıdır, Bursa Devlet Tiyatrosu sanatçısı sevgili Feyha Çelenk arayıp da "Canancığım, kızımın bir kitabı çıktı, kendisiyle tanışmanı çok isterim." dediğinde, "Çok memnun olurum Feyha Hanım ama ben şu anda İstanbul'dayım, Bursa'ya dönünce tanışalım." dedim. Feyha Hanım, "Benim kızım da İstanbul'da yaşıyor zaten" demez mi! Hemen karşılıklı telefon numaraları verildi, Feyha Hanım'ın kızı ile hemen konuştuk ve 5 Temmuz günü buluşmak üzere sözleştik
Emindim ki iki "okur-yazar"ın buluşması çok keyifli geçecekti.
Biliyordum ki, okuyup yazan kişilerin kitap üzerine, yazı üzerine, hayat üzerine konuşacak çok ama çok şeyi vardı. Çünkü yazarların dünya ile derdi vardı.
Lakin "Bildiğin Gibi Değil" romanının yazarı Fatma Çelenk kimdi bilmiyordum. Kendisini hiç tanımıyordum.
Her şeyi bilen Google'a bir danışayım deyip hemen bir ön araştırma yaptım.
Eğitimi sağlam temellere dayalı, iş dünyasında  hatırı sayılır bir yer sahibi, pek çok güzel ve itibarlı işe imza atmış güzel mi güzel bir kadın çıktı karşıma. 
Kitabın tanıtım günlerinde çekilmiş fotoğraflarda Fatma Çelenk'in yüzünde, tüm çalışma hayatının üzerine ilk romanını okuyucu ile buluşturmuş olmanın haklı gururu yansıyordu.
****
5 Temmuz günü Fatma Çelenk ile Galataport'taki Baylan'da oturmuş, Boğaz'ın eşsiz manzarası karşısında sohbeti koyultmuştuk bile. 
Ortak dostlar, yazılar, kitaplar, dünya ve memleket meseleleri... Konuşacak o kadar çok konumuz vardı ki...
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu olduğundan, Bursa Anadolu Lisesi'nde okurken ilk öykü denemesiyle Türkiye ikinciliği elde ettiğinden, iş hayatına yönelik yazılarının birçok dergi ve bloglarda yayınlandığından, üniversitelerde seminerler vermeye devam ettiğinden bahsetti.
Daha sonra kitabın yazılma öyküsünü anlattı. Arkadaşı Hale Doğan'ın kendisiyle bir bağlantı paylaşması ile başlayan heyecanlı yolculuğun Mario Levi'nin yaratıcı yazarlık atölyesinde gelişmesi, atölye çalışmaları sırasında yarattığı bir karakterin bu romanın ilk tohumu oluşu, o tohumun çatlayarak dal budak salışı, çiçeğe duruşu ve romanın raflara çıkışı ile mola veren bir yolculuktu onunkisi...
Dikkat ettiyseniz yolculuk nihayetlendi demedim, mola verdi dedim.
Çünkü yazmak yazmadan duramamaktır. Yazı, sizi sonsuzluğa taşıyan sonsuz bir yolculuktur.
Bildiğin Gibi Değil - Fatma Çelenk
Bizim o gün iki kadın ve iki yazar olarak neşe ve heyecan içinde ettiğimiz sohbet, kitabın tarafıma imzalanması ve benim de kitabı bir an önce okuyacağımın sözünü vermem ile nihayetlendi.
Söz verdiğim üzere Bursa'ya döner dönmez okudum kitabı. Konunun ve işlenişin ilginçliği yazının akıcılığı ile birleşince kitabı iki gün içinde bitirdim. 
Birbirinden ayrı görünen ama iç içe geçmiş hayatlar, birbirinden uzak görünen ama birbirine dokunan zamanlar, fonda akan, benim de bire bir şahit olduğum, Türkiye'nin 70'li, 80'li, 90'lı yılları ve bugünler...

Sayfalarda akıp giden olaylar ne kadar da tanıdıktı...
Ben dünyadan habersiz büyürken yaşananlar, ben dünyayı tanımaya başlarken yaşananlar, ben dünya sarmalına kapılmış iken yaşananlar gözümün önünden geçti bir bir. 
Darbeler, depremler, yangınlar, patlamalar, aşklar, ayrılıklar, heba olmuş hayatlar, yitip giden hayaller, açmadan dalında kuruyan güller, hevesleri kursağında kalmış gençler, doğanlar ama büyüyemeyenler, yıllar geçtikçe artan toplumsal baskılar ve ülkenin profilinin her geçen gün değişimi...
Tarih kitaplarından birer paragraf olarak yer alan olaylar, roman vesilesi ile ülkenin sosyal tarihine notlar düşüyordu.
Kitap insanı, "Öykü zamanlar arasında gidip gelirken geçmiş ile bugün acaba nerede buluşacak?" diye düşündürtüyordu.
Ben okudum ve nerede kesişip nerede buluştuklarını gördüm.
Ama söylemem...
Mona Kitap'tan çıkan ve ikinci baskısını yapan kitap, "internet üzerindeki kitap marketlerde satışta" der geçerim...
****
Pandemi döneminde evlere kapandığımızda kimileri ahlayıp vahladı, kimileri de yıllardır zaman bulamadığı hobilerine şöyle bir göz kırptı.
Resim yapmak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Kitap okumak isteyip de zaman mı bulamıyordun? Buyur, bütün zamanlar senin.
Yazı yazmak isteyip de zaman mı bulamıyordun?  Buyur, bütün zamanlar senin.
İstersen dikiş dik, istersen örgü ör, istersen enstrüman çal, istersen şarkı söyle, istersen evin altını üstüne getir, zamansızlıktan ötelediğin o büyük dolap temizliğini yap.
İşte bütün zamanlar senin...
Evdeki ahaliyi üç öğün doyurmaktan, çocukların başına oturup ders çalıştırmaktan ya da bizzat evden "onlayn" çalışmaktan zaman mı kaldı dersen, vallahi sen de haklısın.
Ama şunu da unutma, tutkuyla yapmak istediğin bir şey varsa o kendisine zaman bulur. 
Mesele içindeki o tutkuyu keşfedebilmekte.
Mesele, tutkunuz bildiğiniz gibi mi değil mi onu öğrenmekte...
Çünkü yapanlar "zaman çokluğundan" yapmıyor. 
Çünkü onlar tutkusunu öncelik sırasının en tepesine yerleştiriyor. 
Çünkü onlar tutkusunun peşinde verdiği emeklerden müthiş zevk alıyor...
****
Gördüğünüz üzere, Fatma Çelenk, Pandemi'nin yarattığı boşluğu, kendi içindeki bir boşluğun doldurulmasına harcamış. 
Ben deseniz, durmaksızın yazıyorum. Sonra bir bakıyorsunuz o yazıları tema tema toplayıp kitap haline getiriyorum. 
Biz iki "yazan" kadın, ikinci buluşmamızda "yazı ve kitap" üzerine daha detaylı konuşup, editasyonla ilgili teknik konuları masaya yatıracağız.
Ve bu buluşma ile birbirimize değer katmaktan bambaşka bir keyif alacağız...

12 Temmuz 2022 / C.E.Y.

9 Temmuz 2022 Cumartesi

Bu Ne Biçim Bir Bayram Yazısı!

İki bayram arasını Sırat Köprüsü üzerinden geçer gibi geçtik yine. Bu daracık köprüden sağ salim geçmeye çalışan insanları ellerindeki uzun çubuklarla dürtüp dengelerini bozan, yollarına yağlar döken, yukarıdan uzattıkları parmakları ile kafalarına fiske vuran günahkârlar sebebiyle o kadar çok günahsız düştü ki köprüden, hangi birine yanacağımızı şaşırdık. 
2 Mayıs 2022 ile 9 Temmuz 2022 arasında ne azarlar işittik, ne kurbanlar verdik. 
İki bayram arasındaki süre ölçülebilir olduğu için böyle söyledim. Yoksa, öncesi de pek farklı değildi, sonrası da farklı olmayacak, biliyorum.
En basitinden, iki bayram arası yolculuk tarifesine (en az) yüzde 60 zam gelmiş.
Neye gelmedi ki diyeceksiniz? 
Haklısınız...
Şekere gelen zamlarla bayram tatlısının bile tadı çalınmışken...

Sokaklarımızda gezenleri tanımıyoruz artık.
Tepelerde konuşanları da tanımıyoruz.
Her şey el değiştirdi, her şey yer değiştirdi, her şey kılık değiştirdi. 
Misafir denip baş tacı edilen, ağırlanan güruh; evi ele geçirdiği yetmezmiş gibi, ev sahibini evden atma derdine düştü.
Devleti yönetmekle mükellef iktidar, kime hizmet edeceğini "şaşırdı". 
Yöneticiler güç sarhoşluğuna kapılıp kendilerini, "kıymeti kendinden menkul" insandan saymaya başladı. (Anlaşılan o ki, kimseye iki dönemden fazla yöneticilik yaptırmayacaksın, yoksa nöronları değişime uğruyor.)

Bu itiş kakış içerisinde kendinden zayıfa uygulanan şiddet bir başka kulvarda kendini göstermeye başladı. Tıp doktorları ve avukatlar başta olmak üzere, ülkenin yetişmiş insanları ardı ardına katledilir oldu. Üstelik katliamı yapanlar uzakta değil, içimizde, yanı başımızdaydı...
Çünkü onlar yıllarca cehaletle, fitneyle, fakirlikle yoğrulmuştu.

Bu düzensiz düzenden, adaletsizlikten, hukuksuzluktan, haksızlıklardan, insanca muamele görememekten, şiddetten yılıp da istifa eden, ülkeyi terk etmek isteyen "hazinemiz" doktorlarımıza Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Giderlerse gitsinler” dedi.
Konya Şehir Hastanesi’nde görev yapan Dr. Ekrem Karakaya’nın öldürülmesinin ardından doktorlar greve gitti. Konya, Selçuklu Kayalar Camii imamı Cuma hutbesinde, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet nedeniyle grev yapan doktorları hedef göstererek, "Bu daha fazla doktorların öldürülmesini getirir. Grevdeyiz diyen doktoru öldürmez misin sen, dövmez misin?” dedi. Oysa tüm acil servisler hizmete açıktı. (Cuma'ya gidip 3 saat hizmet vermeyen kamu çalışanları için de bir şey diyecek misiniz sayın imam? Camilerin çevresine gelişigüzel park edilmiş devasa arabaların trafiği katletmesine ve trafik polislerinin onlara ses çıkartmamasına da bir şeyler söyleyin isterseniz. Özelde de BİM'ler Cuma saati kapalı. EVİDEA Cuma saati kasadan işlem almıyor. Ve dahası ve dahası.)
Bayram namazı sonrası açıklamalarda bulunan MHP lideri Bahçeli, "Bir avuç doktor kılıklı anarşik insanlardan mesleği kurtarmak lazım. Her defasında söylüyorum Tabipler Birliği kapatılmalıdır" dedi.
Bahçeli her ağzını açtığında bir şeyin kapatılmasını istiyor, doğru.
Mesela Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan Melih Bulu'yu protesto eden Boğaziçililere yönelik, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, tüm gençleri ve onlara destek verenleri terörist ilan etmişti.
LGTB hakları insan hakkıdır diyerek "Onur Yürüyüşü" yapmak isteyen kitle "terörist", onları yürütmemek için tehdit üzerine tehdit savuran kitle ise "heyecanlı çocuklar".  (Ya videolar ile ifşa olunan "üçlü" gerçekler. Ya eşcinsel yazar Yiğit Karaahmet'in, "Valla Alperenler bizim sabrımızı sınamasın, bu zamana kadar yattığımız ülkücülerin listesini açıklarsak insan içine çıkamazlar" Tweet'i ve sonrasında Alperenlerin tehditlerini geri alışı. Bunlar için ne diyeceğiz?)
Hep kötü şeylerden bahsetmeyelim, iki bayram arası iyi şeyler de oldu. Malum, ülkemizde düzenli olarak seçim öncesi doğal gaz ve petrol rezervi bulunurdu. Lakin bu kez daha büyük bir şey bulundu. Melih Gökçek ekranlardan "Yer altında 6 milyar dolarlık jelibon bulundu"ğunu müjdeledi.
Sosyal medyaya düşen "müjde" ile tongaya bastığını anlayan Gökçek kendisiyle alay edenleri adeta "terörist" ilan etti. Kendisi yine zeytinyağı misali su yüzüne çıkıverdi.
****
Zaten onlara göre bu düzensiz düzene ve bu hukuksuzluğa karşı çıkan kim varsa terörist.
En çok kayıp veren tıp ordusu en büyük terörist mesela. Avukatların peşi sıra öldürülmesine isyan eden hukuk ordusu terörist, gidişata "yanlış" diyen üniversiteler terörist. İşsizliğe, açlığa, haksızlığa isyan eden, kendini yakan, çoluk çocuğunu öldürüp intihar eden sıradan vatandaş terörist. Kadına şiddete ve kadın cinayetlerine "Yeter!" demek için sokaklara çıkan kadınlar ise hem "sürtük" hem "terörist". 
"Vur ensesine al lokmasını" insanlar ile işini kitabına uydurup bu kaostan nemalanan "kurnaz"lara bakacak olursak, onlar dokunulmazlığı olan "kutsal" vatandaşlar. 
Nasıl kutsal olmayacaklar ki; mülayimler aç da yatsalar şükrediyor, kurnazlar her şekilde gemisini yürütüyor. 
Eh, bundan iyisi...
****
Hayatımızı haksız bir vaka, birkaç isyan, alışma, unutma ve bir vaka daha, yine isyan, yine çaresiz kabulleniş, yine vaka, yine isyan aralarında yaşıyoruz. Bu kadar kötülüğü ve bu kadar saçmalığı aklımız almıyor. Şaşırdığımıza bile şaşırmıyoruz.
Tutunamayanların düşüşlerine şahit olup, haksızlıklar karşısında isyan edip, sonra yine kendi yolculuğumuza devam ediyoruz. 
Bir ağlıyor, yüreğimiz sızlıyor, kalbimiz kanıyor, sonra bir bakıyorsunuz dudaklarımıza bir tebessüm yerleşmiş sessizce gülüyor, bazen de ağız dolusu kahkaha atıyoruz.
Gittikçe duyarsızlaşıyor muyuz yoksa kendimizi korumak için mi kalkan oluşturuyoruz bilmem.
Bildiğim, çok ama çok üzüldüğümüz...

Bu bayramda böyle bir yazı yazmak istemezdim ama kurban bayramı yazılarım nedense hep bu minvalde. 

Nice bayramlara / 15 Kasım 2010
Bir 9 gün tatili daha / 28 Ağustos 2011
İki bayram bir arada 
/ 25 Ekim 2012
‘Dokuz Gün’ barajına takılanlar / 18 Ekim 2013
Hayvan kes(eme)me bayramı!
 / 30 Eylül 2014
Tam bir ‘kurban’ bayramı
 / 23 Eylül 2015
OLE!
 / 13 Eylül 2016
Hangi Oğlunuzu Seçerdiniz?
 / 24 Ağustos 2018
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018

Ve maalesef ki zulüm sürüyor...

Adet yerini bulsun ve bayram kutlaması yapmadan geçmeyelim.
Bu zor zamanlar birlik içinde oldukça, birbirine tutundukça daha kolay atlatılacak.
O zamana kadar direnmeye devam...
"Bayramınız Kutlu Olsun"

9 Temmuz 2022 / C.E.Y. 

Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010
Hayvan kes(eme)me bayramı! / 30 Eylül 2014
Hayvana zulmeden zalimdir / 25 Şubat 2016
Harambe'ı neden vurdunuz? / 8 Haziran 2016
Kuyudan ders çıktı / 15 Şubat 2017
Zulmün adı ET olmuş! / 6 Eylül 2018
Kokuşizm! / 21 Aralık 2018 
Tavşan Kaç! / 13 Ağustos 2019
Aman avcı, vurma beni! / 5 Şubat 2019
Siz Niye Oturuyorsunuz? / 27 Ekim 2019
Had Safhada Vahşet Dönemi / 25 Kasım 2022

28 Haziran 2022 Salı

Yer açın, Malkoçoğlu geliyor!

Bilmem yaşınız yeter de hatırlar mısınız, sinema ve müzik dergileri "Perde", "Ses" ve "Hayat" vardı yıllar önce. 
60'lı yılların Yeşilçam yıldızları, sahne sanatçıları, müzisyenleri hep o dergilerdeydi.
Susuz Yaz’ın Bahar’ı Hülya Koçyiğit, Yeşilçam’ın Küçük Hanımefendisi Belgin Doruk, çok erken yaşta aramızdan ayrılan, İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı’nın İngiliz Kemal’i Ayhan Işık, Samanyolu’nun Nejat’ı Ediz Hun, Acı Hayat’ın manikürcü kız Nermin’i Türkan Şoray, Şoför Nebahat’in Nebahati’i Sezer Sezin, Akasyalar Açarken’in Filiz’i Filiz Akın, Yeşilçam’ın Fato’su Fatma Girik, o tarihlerde sinemada şansını deneyen Ajda Pekkan, Üç Arkadaş’ın Gülperi’si Muhterem Nur, radyo konserlerinin vazgeçilmezi Zeki Müren, Gençliğe Veda bestesi ile Klasik Türk müziğinde çok sesliliğe geçiş dönemini başlatan Yıldırım Gürses, 60'lı yılların efsane grubu Beatles, Atina’nın Filiz Akın’ı Aliki Vuyuklaki, Cibali Karakolu’nun Orhan’ı Cüneyt Arkın ve dönemde çıkıp da yıldızlaşan ya da parlamadan sönüp yok olan isimlerin en genç, en masum halleri dergi kapaklarını, orta sayfadaki posterler ise gençlerin duvarlarını süslerdi.
Ayhan Işık biraz Clark Cable, Muhterem Nur biraz Vivien Leigh, Belgin Doruk biraz Audrey Hepburn, Cüneyt Arkın biraz Alain Delon'du. 

Babamın zengin arşivinden bize ulaşabilen bu dergileri döne döne okur, fotoğraflara uzun uzun bakardım. Televizyonun evlerimize girmesiyle birlikte de, çıktıkları dönemde izleyemediğim, siyah beyaz o filmleri izler oldum. Genç hallerinin fotoğraflarını gördüğüm "artistler" filmlerde can bulurken, Türkiye'nin siyah beyaz hali de ekrandan yansıyordu. 
Benim büyüdüğüm dönemde filmler renklenmiş, ülke değişmiş, "artistler" büyümüştü. 
Sinema salonlarının beyaz perdesine yansıyan renkli filmlerde onların büyümüş hallerini seyrediyordum bu kez. Büyümüş bulduğum isimler o tarihte 40 yaşlarında bile değildi oysa.
Benim dönemimin genç idolleri ise Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu oldu.

Ayhan Işık ve Tarık Akan çok erken veda ettiler dünyaya. 
Kayan yıldızlarla dolu dünyamızda bugün bir yıldız daha kaydı. Battal Gazi, Malkoçoğlu ve Kara Murat filmleriyle hafızalara kazınan Cüneyt Arkın sonsuzluk yolculuğuna çıktı.
60'lı yıllardan bu yana sinema dünyasına adını altın harflerle yazdıran, komediden drama, tarihi filmlerden bilim kurguya, aksiyondan romantik komediye ve dahi polisiyeye kadar rol aldığı tüm filmlerde rolün hakkını veren Cüneyt Arkın, ardında onurlu bir hayat bıraktı.
Bir zaman alkolle başı dertte olan Cüneyt Arkın, eşi Betül ve yönetmen Türker İnanoğlu'nun "kumpası" sayesinde farkında olmaksızın o illetten kurtulmuştu.

Cüneyt Arkın'ın filmlerinde dublör kullanmadığı söylenir.
Benimse gazete haberlerinden ya da dergilerden hatırladığım bir sahne var. Siyahlar içinde, kovboy şapkalı Cüneyt Arkın, (şimdi hangi film olduğunu hatırlayamadığım) bir film sırasında dublör kullanıyor ve dublör düşüp yaralanıyor, Cüneyt Arkın dublörün başında gözyaşı döküyor. Kim bilir, belki de bu kazadan sonra dublör kullanmayı bıraktı ve sağlığı pahasına en tehlikeli sahnelerde kendisi oynadı.
Hatırlarsınız; tarihi filmlerde bir kerede beş ok atar, duvardan duvara zıplar, surlara tırmanır, at üzerinde olmadık numaralar yapar, yüzlerce asker ile tek başına çarpışır, prensesleri kötü adamların elinden kurtarır, en korkunç işkencelerde bile gıkı çıkmazdı. İzlerken hem heyecanlanır, hem güler, hem de hadi canım derdim. Birkaç Jackie Chan filmi izledikten sonra Cüneyt Arkın'ın hakkını Cüneyt Arkın'a teslim ettim.

Cüneyt Arkın, sanatın siyaset üstü gücünü kullandı doğru bildiğini söylemekten hiç çekinmedi. Hiç eğilmedi, hiç bükülmedi. Kaybedecek neyi vardı ki, o halkı kazanmıştı.
Ve bugün ocusuyla bucusuyla tüm insanlar Cüneyt Arkın'ın o babacan, o sevecen, o kocaman duruşu karşısında saygıyla eğilip, üzüntülerini paylaştı.
Bizimle birebir evlerimizde yaşamıyordu ama içimizde onun varlığının büyük bir ağırlığı vardı.
Gidişinin ardından evlerimiz bomboş olmayacak ama kalbimizdeki yeri daha bir kabaracak, Cüneyt Arkın kalbimize daha bir yerleşecek. Biliyoruz ki onun yeri hiçbir zaman dolmayacak.

Cüneyt Arkın'ı son yolculuğuna, ona yaraşır bir şekilde uğurlamak Türkiye Cumhuriyeti'nin boynunun borcudur. Kargaşasız, gürültüsüz patırtısız, sessiz, sakin, saygılı, ciddi, vakur bir cenaze töreni yapmaya Cüneyt Arkın ile başlayabiliriz belki. 
Dünyayı Kurtaran Adam böyle bir gidişi hak ediyordur değil mi?

8 Eylül 1937'de doğan sinema oyuncusu, senarist, yapımcı, yönetmen ve doktor Fahrettin Cüreklibatır, namı diğer Cüneyt Arkın, bugün aramızdan ayrıldı.
Cüneyt Arkın 1963 yılında Artist Mecmuası'nın açtığı yarışmada birincilik kazandı ve sinemaya adım attı.
1969 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, İnsanlar Yaşadıkça filmi ile "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü",
1972 Adana Altın Koza Film Festivali'nde Yaralı Kurt ile "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü",  
1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Mağlup Edilemeyenler ile "En iyi Erkek Oyuncu Ödülü", 
1999 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nsde "Yaşam Boyu Onur Ödülü",
2013 yılında Engelsiz Yaşam Vakfı tarafından verilen "Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü",
2013 yılında 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Onur Ödülü",
2013 yılında "2013 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü",
2021 yılında "Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" onun oldu. 

24 Ocak 2022'de kaybettiğimiz Fatma Girik'in ardından "Fatmam bekle beni orda, geliyorum..." demişti..
Fatmasını çok bekletmedi...
Şimdi, burada kalanlar onun filmleriyle ve anılarıyla avunurken, Yılmaz Güney, Fikret Hakan, Sadri Alışık, Erol Taş dahil öte tarafa göç etmiş tüm Yeşilçam camiası ve tüm sanat dünyası onu hasretle bağırlarına basacak.
Savulun, Kara Murat geliyor!
Yer açın, Malkoçoğlu geliyor!

28 Haziran 2022 / C.E.Y. 

14 Haziran 2022 Salı

Sen ne kadar doğrusun Lemurya?

Gemlik'in Kurşunlu mahallesindeki Yeni Dünya Kültür ve Sanat Evi'nde bir oyun izledim.
Oyunlarını vakıf ya da dernekler yararına sahneleyen 1 Başka Tiyatro ekibi, prömiyerini 30 Mayıs akşamı yaptığı "Doğru mu Doğrular? Lemurya" oyununu o gece Türk Eğitim Vakfı TEV yararına oynadı.
Oyunda rol alan amatör oyunculardan biri olan arkadaşım Semra Uğurluoğlu'nun davet ettiği oyuna, TEV Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Çalışkan ve sevgili eşi Asuman Hanım'la birlikte katıldık.

Oyunu Elif Epiri yazmış, Serkan Çetinkaya yönetmiş. Yardımcı yönetmen ise Özgür İde Acarbabacan.
Koreografi ve hareket düzeni Pelin Elçik Yorgancıoğlu'na, kostümler İskender Urpak'a, dekor Serdar Menteş'e emanet edilmiş.
Oyunun oyuncuları arasında Bursa'nın pek çok tanıdık ismi ve tanınmış siması vardı. Onlar bize Türkiye'nin ve dünyanın önemli insanlarını anlattı. Anlatıları ile bizleri, bu insanlar hakkında bildiklerimiz ne kadar doğruydu ve doğrular ne kadar gerçekti diye sorgulattılar.
Müzikler ve danslar ile zenginleşen tek perdelik oyun, bir saat kırk beş dakika kadar sürdü.
Daha öncesinde de TEV yararına oyunlar gerçekleştiren ekiple sıcak bağı olan ve oyun sonunda sahneye gelerek bir teşekkür konuşması yapan Mehmet Çalışkan tüm ekibe, TEV bursiyerlerinin elinden çıkmış çizimlerden oluşan ürünler takdim etti.
Mehmet Bey, oyunculara ve izleyicilere ithafen yaptığı konuşmada "Her sene 7 bin öğrenciye burs veriyorduk, bu sene 9 bin 777 öğrenciye burs verdik, bu da sizlerin sayesinde oluyor." dedi. 
1967 yılında Vehbi Koç'un önderliğinde, iş insanı, öğretim üyesi ve entelektüel 205 kişinin bir araya gelmesiyle başlayan ve o yıl ilk olarak 195 öğrenciye burs veren TEV'in öyküsünü kısaca anlattı.

Kayıp Kıta Lemurya
Oyunda adı geçen Lemurya kıtası neresi, o kıtada kimler yaşar soruları eminim ki sizin de aklınızdan geçmiştir. Önce Lemurya'ya bir göz atalım o zaman.
Efsanevi kayıp kıta Lemurya, yine efsanevi bir kayıp kıta olan Atlantis'in kardeşiydi muhtemelen. 
Eskiden Hint ve Pasifik Okyanusları arasında yer aldığına inanılmış, ancak günümüzde bilimsel olarak kabul görmeyen ve "sözde bilim" olarak sınıflandırılan Lemurya kıtası, bilimsel çevreler tarafından tektonik levha gibi kavramlar yaygınca kabul görmeye başladığı zaman aldığı desteği kaybetmişti.
Tamil edebiyatında ve kültüründe Lemurya, bu kültürde önemli bir yeri olan efsanevi Kumari Kandam bölgesi ile bağdaştırılmıştı. Bir zamanlar Hindistan, Sri Lanka ve Madagaskar bir bütün oluşturmuş olmalarına rağmen, ayrılmaları (iddia edilenin aksine) batan bir kıta ile değil, tektonik hareketlerin Gondwana'yı parçalaması vasıtası ile gerçekleşmişti. Bu olay ise milyonlarca yıl önce, dünya üzerinde herhangi bir medeniyet veya insan yaşamı yok iken olmuştu.

"Doğru mu Doğrular? Lemurya"
Oyunun yazarı Elif Epiri prömiyer günü verdiği röportajda, Lemurya adasında yaşayan ütopik Lemurya halkına oyununda şöyle yer verdiğini söylemiş:
"Oyunun konusu; çok yüksek medeniyette 'Lemurya' diye kayıp bir kıta var. Bu tarih bilgilerinden öğrendiğimiz gerçek bir bilgi. Bu kıtada zamanında yaşanırken, hiç savaşlar olmazmış, hiç yalanlar olmazmış, tecavüz olmamış. Bizden çok yüksek boyutta bir medeniyette yaşamışlar. Ben şöyle bir hayal kurdum. O medeniyetten insanlar şu an bizim yanımıza gelselerdi ve bizim bu durumumuzu görselerdi. Bize ne derlerdi. Bize nasıl yardımcı olmaya çalışırlardı. Bizim elimizden tutup nasıl üst boyuta çekmeye çalışırlardı. Bunları hayal ettim, belki Betül Mardin bizden çok üst boyutta yaşayan fakat bize burada insan rolü yapan biridir. Belki Haldun Dormen öyledir. Aysel Gürel öyle. Kendisine feminist derken aslında feminist ne demek, neden feminist olmuş. Bunları araştırırken bizim kafamızda çok farklı yanlışların olduğunu öğrendim. Bunları kendi hayallerim ve bilgilerimle birleştirerek yazdım. Biraz da eğlenceli bir oyun oldu."
Şiirlerden, öğretilerden ve tarihten örneklerden harmanlanarak oluşan senaryoda, çevre ve hayvan, yani dünya ve doğal yaşam duyarlılığı olan ya da varmış gibi davranan iki yüzlü insanlar tanıdık.
Oyunda sevgi ve şefkate, cehennemin sanatsız ve sevgisiz kalıp acı çektiğimiz yer olduğuna dikkat çekildi.
Lemurya İnsanları Dünya'da
Bir zamanlar barışın hüküm sürdüğü düşünülen Lemurya kıtasındaki insanların bugünkü dünyaya "düştüğünü", hipnoz sayesinde gördük. 
Betül Mardin, Arif Mardin, Haldun Dormen, Aysel Gürel, Pierre Cardin, Salvador Dali, Sabiha Gökçen, Cem Karaca, Meryem Ana, Adile Naşit, Saadet öğretmen gibi isimler Lemurya'dan gelmişlerdi ihtimal. 
Kleopatra, Yıldız Kenter, Frida, Safiye Ali, Fatma Aliye, İsis, Anadolu'nun cefakâr kadınları, hepsi tek bir kadındı. 
Kadın, hem şekillendirilmeye çalışılan, hem kutsanan, hem aşağılanandı. 
Gazi Mustafa Kemâl Atatürk'ün ileri görüşlülüğü ve kadını erkek ile yan yana getirmesine bakacak olursak, O'nun da çağlar ötesinden geldiği tartışılmazdı. 
Canlı Canlı
Oyunda bazı sololar Playback, bazıları ise canlı söylendi. Canlı söylenenler Playback'lerin önüne geçti.
Sözleri Muhyiddin Abdal'dan, bestesi Fazıl Say'dan "İnsan İnsan Derler İdi", sözleri Paul Anka'dan, seslendirmesi Frank Sinatra'dan "My Way", sözü ve bestesi Cem Karaca'dan "Allah Yar", bir kabare parçası olduğunu düşündüğüm "Yaşam Bir Kabare Dostlar", sözleri Konstantin Simonov'dan, seslendirmesi Ezginin Günlüğü'nden "Bekle Beni" eserlerini oyunculardan kâh canlı kâh Playback olarak dinledik.
Kantoyla şenlendik, ilahi ve semazen ile yükseldik.
Dışa Vuran İç Ses 
Bazı insanlar çağlarının ilerisinde yaşar ve anlaşılmaları için çağın o aşamaya gelmesi beklenir.
Onlar mı ileride yoksa diğerleri mi geridedir bilinmez. Ama insanlığı ileriye, iyiye ve güzele taşımak için epey mücadele ettikleri, çok zaman anlaşılmadıkları ve bazen de lanetlendikleri bir gerçektir.
Malum, anladığını sever insan. Anlamadığını ise reddeder...

Doğrular da değişir insanlar gibi. Yanlışlar da eşlik eder bu değişime.
Dünya hipnozundan kurtulmak için görünenler gerçek midir, görmediklerimiz hayal midir diye sormak lazım belki. 
Bilmem ki doğru mudur doğru bildiğimiz doğrular...
Öğretilenler, belletilenler, yap denilenler, yapma denilenler, ayıp denilenler, günah denilenler...
Alkışladıklarımız alkışı hak ediyor mudur, ayıpladıklarımızın ayıplanması reva mıdır?

Etrafımızdaki doğruları sorgularken kendimize dönelim,
Lemurya insanı sen, Lemurya kıtası ben olalım, aynaya bakalım ve aynadaki Lemurya'ya soralım,
Sen gerçek misin Lemurya?
Ya da sen ne kadar doğrusun Lemurya?

14 Haziran 2022 / C.E.Y. 

1 Başka Tiyatro
Altı yıl önce kurulan ve dişçisinden terzisine, kuaföründen takı tasarımcısına, avukatından iş insanına kadar farklı meslek gruplarından 24 kişiden oluşan 1 Başka Tiyatro ekibi, "İyiliği Sanatla Bulaştırma" yolunu seçmiş.
Tamamı amatör sanatseverlerden oluşan topluluk, oyunlarını çeşitli STK, vakıf ve dernekler yararına sahneliyor. Elde edilen gelirler burs fonlarına, hasta çocuklara ve ihtiyaç sahiplerine gidiyor.

Damlaya Damlaya Göl Olur, Damlacıklar Sel Olur
30 Mayıs'tan bugüne Bursa LÖDER, Hasbahçe, Yoncadır Kadın Derneği, HASVAK ve TEV yararına oynanan "Doğru mu Doğrular? Lemurya" oyunu, 14 Haziran'da TAD, 15 Haziran'da UCİM, 16 Haziran'da Tohumluk Vakfı ve 17 Haziran'da da Bursa Kadın Ekonomi Platformu Derneği yararına oynanacak. Oyunlarına Temmuz-Ağustos aylarında ara verecek olan ekip, eylül ayında 20 oyun ile tekrar sahnelere dönecek ve izleyici ile buluşacak.

9 Haziran 2022 Perşembe

Rize'den Ötesi Çayeli

Hafta sonlarında yaptığım günübirlik doğa gezilerini sosyal medya paylaşımlarımda gören Karadenizli arkadaşım ve çocuklarımızı birlikte büyüttüğümüz eski komşum, Karadeniz kızı Nilgün Uzun, "Gel ben seni Karadeniz'e götüreyim de yeşil gör!" deyince Karadeniz planımız oluşuverdi.
O İstanbul'daki evinden, ben de Bursa'dan çıktık ve 29 Mayıs günü Sabiha Gökçen Havaalanı'nda buluştuk. 
(Söylemeden geçemeyeceğim, Bursa Terminali'nden kalkan BBBUS ile Sabiha Gökçen'e ulaşmak çok kolaydı. Dönüşte de aynı yol ile Bursa'ya döndüm.)
İstikamet, henüz daha 15 gün önce, 14 Mayıs tarihinde açılan Rize-Artvin Havaalanı'ydı.
Sakin bir havada yaptığımız ve yaklaşık 1 saat 45 dakika süren uçuş sonrası uçağımız Rize-Artvin Havaalanı'na tekerlek koydu.

Havanın açık olmasından dolayı inişe geçerken, üzerinde uçtuğumuz coğrafyayı, kıyı şeridinin ve şehirlerin sırtında bir duvar gibi yükselen karla kaplı Kaçkar Dağları'nı, Karadeniz'in yeşil ile buluştuğu sahilleri, yerleşim yerlerinde yüzünü denize dönmüş yüksek katlı binaları, sahilden yukarıya uzanan tepeleri, tepelerdeki koyu yeşillerin arasında sanki bir dizi inci kopmuş da inciler tepelere saçılmış gibi görünen evleri, altımızda uzanan maviliği doya doya izledim.
Sahile paralel uçarken denize o kadar yaklaştık ki, acaba deniz uçağındayız da denize mi iniş yapacağız diye düşünmedim değil. Denize inmedik ama Ordu-Giresun Havalimanı'ndan sonra ülkemizin deniz üzerine inşa edilen ikinci havalimanına indik.
Uçaktan inince, HAVAŞ ile 15 dakika uzaklıktaki Çayeli'ne ulaşıp, oradan taksiyle arkadaşımın anne babasının yaşadığı eve çıktık.
Denize dik inen yamaçlara kurulan inci tanesi evlerden biri olan bu eve çıktıktan sonra karşılaştığım manzara hayranlık vericiydi.
Evde bizi taze demlenmiş çay eşliğinde, ev yapımı ekmek, tereyağı, peynir, reçel ve zeytin ile kara lahana sarması ve patates kavurmasıyla donanmış bir sofra bekliyordu. 
Anadolu Jet uçuş esnasında yolculara sudan başka bir şey ikram etmemişti ve karnımız zil çalıyordu.
Denizin maviliği ve tepelerin yeşilliği eşliğinde ettiğimiz kahvaltı, kahvaltıya eşlik eden sıcacık sohbet, güneşin yavaş yavaş denize inişi, gölgelerin gittikçe uzaması ve yamaç aralarının gittikçe koyulaşması, etkisi azalan güneşten istifade çaylıklarda çay toplayanların makas sesleri, esen rüzgarla aşağıdaki çay fabrikasından zaman zaman gelen cezbedici çay kokusu, karşıdan karşıya birbirine seslenen insanların haykırışları, kuş sesleri, rengarenk çiçekler ve gittikçe kızaran güneş ile oluşan ortam mükemmel bir karşılama partisine dönüştü. Daha önce methini çok duyduğum ama hiç görmediğim bu coğrafyayı tanıma ve hiç unutmama arzusu ile peş peşe fotoğraflar çektim, videolar kaydettim.
Keşke sesler ve görüntüler kadar kokular ve lezzetleri de kaydedebilseydim dedim.
Akşam inip karanlık çökünce, evlerin ve sokakların lambaları birer birer yanmaya başladı ve manzara  bambaşka bir hale büründü. İnci taneleri şimdi ateş böceklerine dönüşmüştü. 
Geceyi kapatıp, günün yorgunluğu ile derin bir uykuya daldım, sabahın erkeninde gözümü yine bu güzelliğe açtım. Kahvaltı için bahçeden marul, nane, maydanoz, dereotu topladım. Kızaran çileklerden ağzıma attım. Doğan güne, parıldayan güneşe, açan çiçeklere, öten kuşlara, temiz suya şükrettim. Armut ağacının dibindeki ağaç eve kurulan kahvaltı masamızda çayımı yudumlarken, aşağıda uzanan Çayeli'ne mi, iki yandaki tepelere mi, karşımdaki engin denize mi, hangisine bakacağımı şaşırdım.
Kahvaltımızı ettikten sonra Çayeli'ne yürüyerek inmek için Nilgün ile evden ayrıldık. Yarım saat bile sürmeyecek yolu bir o yana bir bu yana bakına bakına, fotoğraflar çeke çeke bir saatte aldık. Havanın sarı sıcağında Çayeli merkezde biraz dolaştıktan sonra kendimizi serindeki eve dar attık. Manzara eşliğinde çay içerken, güneşin an be an gökyüzünü, dağları ve denizleri renkten renge bürüyüp batışı ne kadar da büyüleyiciydi.
Akşam yemeğinden sonra çaylıktan aşağıya yürüyerek, yukarıdan gördüğümüz eve, akraba gezmesine gittik. O gece geniş balkonda manzara eşliğinde çaylar içilip sohbetler edildi. 
Aşağıdaki evin bahçesindeki anıt haline getirilmiş şehit mezarının yanından geçerken duygularımız karmakarışıktı. Aile şehit oğullarını yanı başlarına defnetmiş, bağırlarına basmış, pırıl pırıl mezarı güllerle donatmıştı. "Ruhun şâd, mekânın cennet olsun evlat" diyerek geçtik yanından. El açıp dua ettik. Yüreğim paramparçaydı. Şehit haberlerinde duyduğum her şehit sanki oydu...

Üçüncü günün sabahına uyandığımızda kahvaltımızı eder etmez Rize'ye gitmek üzere evden ayrıldık. Çayeli'ne inecek, oradan minibüs ile Rize'ye geçecektik. Çayeli'ne bu kez farklı bir yoldan ama yine yürüyerek indik. Bu iniş de bir önceki gibi uzun sürdü. Gördüğümüz her şeyin ve birbirimizin fotoğrafını çekmekten maada, bir de yolda karşılaştığımız kişilerle sohbete daldık. Onlardan birisi de Yenipazar Mahallesi Camii'nin bir odasında Rize Bezi - Feritiko dokuyan kadınlardı. 

Rize Bezi- Feritiko
Kadınlar burada Songül Tüysüz öğretmenliğinde kumaşlar dokuyup ortaya çeşit çeşit örtüler çıkartıyorlar. Eskimiş nevresimleri şeritler halinde keserek, oluşan şerit iplerle kilimler, çantalar dokuyorlar. Atölyede ikisi Feritiko tezgahı olmak üzere 6 tezgah var. 12 kadın 6'lı gruplar halinde, bir hafta bir grup, bir hafta bir grup olmak üzere bu tezgahlarda dönüşümlü olarak çalışıyorlar. Ürettikleri ürünleri Instagram'daki @sevgi_ile_dokunuslar hesabından satıyorlar. Satılan ürünlerden gelir elde ediyorlar. Hem para kazanıyor hem de çok eski bir kültürün yok olup gitmemesine, yaşamasına vesile oluyorlar.
Öğretmen Songül Tüysüz 
Bir dokun bin ah işit
Dokumacı kadınları ardımızda bırakıp Çayeli'ne doğru yürümeye devam ederken, çaylıkta biri çay toplayan, biri de kucatoplayan kadının torunuymuş. 
Çay toplayan kadınla biraz sohbet edince, bu sene çayda kotanın kalkmasından ve çay fiyatından memnun olduğunu, lakin dışarıdaki pahalılıktan hiç memnun olmadığını söylüyor. 
Aldığı para daha pazara çıkmadan erimişti, bu da hepimizin olduğu gibi onun da canını çok sıkıyordu.

Rize 
Nihayet Çayeli'ne inip Rize'ye giden minibüslere atladık ve 20 km uzaktaki Rize şehrine geldik. Yol boyu şehirleşmenin binalaşma olarak algılandığı bu dönemin tüm eserlerini gördük. Devasa bloklar sahile sıralanmış ve dahası da sıralanma yolunda olmak üzere sahil bandı tamamen yüksek binalara teslim olmuş. Deniz doldurulmuş ve hâlâ daha doldurulmaya devam ediyor. Sahil boyunda bir çay içelim dedik, mekânda kamyon gürültüsünden başımız şişerek ve kalkan tozdan boğularak bir çay içimi zar zor oturduk ve hemen ayrıldık.
Sahilde, havalimanındaki çay bardağının eşi vardı. Zaten bardak önce Rize sahiline yapılmış, çok beğenilmiş olmalı ki sonra da havalimanındaki kontrol kulesi çay bardağının içine oturtulmuş.  
Rize Kalesi
Buraya kadar gelmişken Rize Kalesi'ni görmeden dönmek olmazdı. Biz de öyle yaptık ve yürüyerek kaleye tırmandık. Epey bir yokuş çıkıp merdiven tırmandıktan sonra kaleye vasıl olduk. Rize Belediyesi'nin Sosyal Tesis olarak kullandığı kalede, tesiste çalışan arkadaşa, "Buraya çıkabilene kalenin altın anahtarını vermelisiniz!" deyince, kaleye çıkan minibüsler olduğunu söyledi. Ama biz yürümek istemiştik ve yürürken kaleye giden sokaklardaki değişimi izlemiştik.
Değişim ne olmuş diyecek olursanız, birkaç ev direnmeye devam etse de geri kalanına birileri "İnşaat Ya Resullallah!" demiş derim.
Rize İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde yazan bilgilere göre kale, 480 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş. İç ve aşağı kalelerden oluşan kalede, iç kalenin I. Justinianus (527-565) döneminde, aşağı kalenin ise 13'üncü yüzyılda inşa edildiği düşünülmekte. Düzgün plan arz etmeyen kale 150 metre yüksekliğinde doğal bir tepe üzerine kurulmuş. Düzgün kesme taş ve moloz taştan inşa edilen iç kalenin giriş kapısı doğuda. Yarım daire planlı beş adet kulesi var. Aşağı Kale iç kaleden kuzeydoğu ve kuzeybatı yönlerine doğru açılarak uzayan ve denize ulaşan surlarla çevriliyken, günümüze batı duvarlarının bir bölümü ve bazı kule kalıntıları kalmış.

Kaleden inip Rize sokaklarında biraz dolaştıktan sonra tekrar minibüs ile Çayeli'ne döndük ve armut ağacının dibindeki kendi huzur kalemize sığındık. Yorulan ayaklarımı uzatıp, kendimi an be an değişen renklere ve o doyumsuz manzaraya teslim ettim.
Çaylıkta Çay Topladım
Valizimi hazırlarken yanıma bir de şalvar koymuş, gelmişken çay toplarım diye niyet etmiştim. Ev sahibemiz Fatma Abla'dan da bir yemeni uydurdum ve sabah kahvaltısından sonra teyze kızı Emine'ye çay toplamaya gittik. Gözümde güneş gözlüklerim, ayağımda spor pabuçlarım ve omzuma astığım çapraz çantam ile biraz değişik bir çay toplayıcısı olsam da, şalvar ve yemeni ile işi kurtardım.
Evinin altındaki çaylığa vardığımızda Emine bir makine gibi şak şak şak şak çay kesiyordu.  Makas vurmak ve kesilen çay yapraklarını torbanın içine devşirmek maharet ve güç istiyordu. Ben haliyle yavaş ve beceriksizdim. Ama yine de kışlık çayımın bir kaşığını topladım.
Herkesin mevtası kendi bağrında
Bursa'ya dönüşümden bir önceki gün, yani 2 Haziran'da güne kabir ziyaretleri ile başladık. Buralarda herkes kendi mevtasını kendi bahçesinde, yanında, yanı başında yatırıyor. Nilgün'ün aile büyükleri de evlerinin karşısındaki arazilerinde koyun koyuna yatıyorlar. Önce onları ziyaret ettik, sonra Aşıklar deresi boyundaki düz araziye geçtik. 
Her yanından sular akan Çayeli'nde mini mini şelâleler vardı ve birisi de buradaki arazideydi. Bir de arazinin üzerinde ha düştü ha düşecek bir kaya duruyordu. Adeta Demokles'in Kılıcı gibi sallanıyordu.
Suyun fazlalığı ile toprak iyice coşmuştu. Her taraf ısırgan otu kaynıyordu. Otların, kayaların, ağaçların, Aşıklar Deresi'nin ve tabii ki birbirimizin fotoğraflarını çeke çeke biraz ilerideki, ara ara kokusunu duyduğumuz Çayeli Aşıklar Çay Fabrikası'na geldik.

Çayeli Aşıklar Çay Fabrikası
Çay bitkisinin yemyeşil taze sürgün yapraklarının toplanmasıyla başlayan süreç nasıl oluyor da bildiğimiz simsiyah çaya dönüşüp, suyla haşlanınca tavşan kanı renge bürünüp, buram buram kokup bizim yorgunluğumuzu alıyor değil mi? 
Bunu öğrenmenin en iyi yolu, ÇAYKUR'un Çayeli'ndeki fabrikalarından biri olan Aşıklar Çay Fabrikası'nı ziyaret etmekten geçer. Fabrikaya Serpil Büyük'ün davetiyle gittik. Birer çay içtikten sonra Kısım Müdürü Selvinaz Albayrak bize çayın geçirdiği tüm evreleri fabrikayı gezdirerek anlattı.
Fabrikayı gezerken fotoğraf çekiminin ve ses kaydının yasak olduğunu söyleyen Selvinaz hanım, internette bu konuda pek çok yazı bulabileceğimi söyledi. 
Kendisini dikkatle dinlememe rağmen kayıt alıp not tutmadığımdan dolayı, yanlış bir bilgi vermemek adına resmi kayıtlara başvurdum. Çaykur'un kendi sitesinde çayın işlenme bilgilerini göremedim. 
Aşağıda okuyacaklarınız, Mevlana Çay sayfasından yaptığım alıntıdır. 

Çayın Yolculuğu
Kamyondan dökülen çaylar önce soldurma işlemine tabi tutuluyorlar. Sonra sırasıyla kıvırma, fermantasyon, kurutma, tasnif ve ambalajlama yapılıyor.
Dünyada sudan sonra en fazla tüketilen içecek olan çay soframıza gelene kadar bakın ne evrelerden geçiyor:
Soldurma, yaş çayın ihtiva ettiği %70-80 oranındaki suyun %50-55’e düşürülmesi işlemini oluşturur ve fermente çay (siyah çay) üretiminin en önemli ilk aşamasıdır. Soldurma teknelerinde yapılmaktadır. Teknelerdeki çayların solma süresi yaş çayın tazeliği ve ıslaklık durumuna, hava ve çalışma koşullarına göre değişir.
Teknelere verilen hava sıcaklığı düşük rakımlarda 38°C, yüksek bölgelerde 32°C’yi geçmeyecek şekilde ayarlanır. Isının yüksek olması durumunda yapraklarda kuruma ve yanmalar meydana gelir. Kurumuş ve yanmış çaylarda kıvırma ve fermantasyon istenildiği gibi olmayacağından elde edilecek çayın kalitesi son derece düşük olur.
Fotoğraf internetten alıntıdır. Çünkü fabrikada çekmek yasaktı
Kıvırma, solmuş çay yaprağının değişik çay imalat makinelerinde parçalanması, ezilmesi ve bükülmesiyle hücre özsuyunun kıvrılmış yaprak yüzeyine yayılması ve oksidasyonun başlaması işlemidir. İki aşamada gerçekleşir:
Birinci Kıvırma: Bu kıvırma işlemi düz (yaprak) kıvırma makinelerinde yapılır. Düz kıvırmalar uzun sürede yavaş yavaş doldurulduğundan en az 300 kg solmuş yaprak alabilmektedir. Kıvırma süresi doldurulmaya başlandığından itibaren en az 45 dakika olur.
İkinci Kıvırma: Birinci kıvırmada yeterince parçalanmamış kaba yaprakların tazyik altında presli kıvırmalarda veya göbekli kıvırmalarda daha çok parçalanmalarını sağlayarak, yaprağın hücre zarının çatlatılarak içerisindeki hücre özsuyunun dışarı çıkartılması ile daha iyi fermantasyon şartlarının hazırlanmasını temin için yapılır.
Presli kıvırmalarda kıvırma müddeti 40, göbeklilerde ise 20 dakikadır. Presli kıvırmalardaki çaylara bu müddet içerisinde en az 3 defa pres tatbik edilir. Presler 200-300 libre (90-135 kg) lık bir tazyikle yapılır. 5-6 dakika presli, 5-6 dakika pressiz olarak çalıştırılır. Böylece tazyik sırasında fazla sürtünmeden dolayı ısınmış olan çayın harareti düşürülmüş olur. İkinci kıvırmadan çıkarılan çaylar fermantasyon ünitesine sevk edilir.
Fermantasyon, kıvrılan yaş çay yaprağının hücre özsuyunda bulunan kimyasal bileşiklerinin oksidaz enziminin tesiri ile biyolojik değişikliğe uğrayarak siyah çayda istenen renk, burukluk, parlaklık, koku ve aromanın oluşması olayıdır. Çay imalatında ilk kalite kontrolü fermantasyon safhasında yapılır. Bu esnada çayın kıvrılma ve solma durumu hakkında bilgi edinilir.
Fermantasyon müddeti denilince; çayların fermantasyon kısmında geçirdiği süre akla gelmemelidir. Bu süre; kıvırmanın başlamasından oksidasyonun tamamlanmasına kadar geçen zamandır. Fermantasyon esnasında nispi rutubet yaklaşık %90-95 civarında tutulmalıdır. Sıcaklık hava şartlarına bağlı olarak 21-3200C arasındadır. Çay liköründe parlaklık ve canlılık düşük sıcaklıkta yapılan oksidasyonda artar. Sıcaklığın yüksekliği nispetinde canlılık azalır, mat ve donuk bir renk oluşur.
Kurutma, kıvrılmış ve fermente olmuş çay yaprağının fırınlanarak nem oranını %2-4 seviyelerine indirme işlemidir. Kurutmanın amacı: enzim oksidasyonunu durdurarak, kazanılan özelliklerin ve oluşan maddelerin yitirilmesine engel olacak ortamı oluşturmak, çayı depolanabilir, paketlenebilir ve taşınabilir duruma getirmektir.
Kurutmada giriş sıcaklığı 90-1000C, çıkış sıcaklığı 45-600C arasında olur. Çıkış dereceleri farklı davlumbaz sistemlerine göre değişebilir.
Fırına giren havanın sıcaklık derecesi, debisi, palet üzerindeki yaprak kalınlığı ve çayların fırın içerisinde kalma müddeti, kurutma olayını etkiler.
Fırınlarda başlıca iki ayar vardır:
Birincisi kalınlık palet ayarıdır ki; çayların ince ve kalın tabakalar halinde serilmesini sağlar.
İkincisi ise devir (kayış-kasnak veya varyatör )ayarı olup, çayların fırın içinde kalma müddetini belirler.
Fırına verilen fermente olmuş çaylar; Marshall tipi fırınlarda 1.nci kayışta 32 dakikada, 2.nci kayışta 27 dakikada, 3.ncü kayışta 21 dakikada, 4.ncü kayışta 17 dakikada, 5.nci kayışta 12 dakikada fırından çıkar.
Tasnif ve Ambalajlama:
Fırından çıkan kuru çayların önceden belirlenen standart elek tellerinden geçirilmek suretiyle incelik, kalınlık ve kalitelerine göre ayrılma işlemidir.
Gerek fırın çıkışında gerekse tasnifin çeşitli aşamalarında kurutulmuş çaylar lif tutucularından geçirilerek lif ve çay çöplerinden ayrılırlar. Çaylar fırınlanarak çıktıktan sonra ihtiva ettikleri %2-4 nispetindeki rutubet miktarı ile ancak iyi tasnif edilebilir. Bekletilen ve iyi muhafaza edilmeyen çayların rutubet miktarları arttığından ve elastikiyet kazandıklarından tasnifleri iyi yapılamaz ve kısa zamanda küflenerek sağlığa zararlı hale gelir.

Çayeli'ne Veda 
Döneceğim günün sabahı, çaylığına çay toplamaya gittiğimiz Emine bizi kahvaltıya davet etti. Birkaç yüz metredeki eve yürürken artık bu coğrafyadaki son saatlerim olduğunu bildiğimden olsa gerek, içime hafif bir hüzün çöktü. Emine'nin hazırladığı kahvaltı, Nilgün'ün ağaçtan topladığı kirazlar, etrafta dolaşan kediler, karşı tepelerin ardında yapılan silah atışları, çay makası sesleri, karşılıklı anlatılan hayat hikâyeleri derken öğleni ettik. 
Eve dönünce Fatma Abla fasulye turşusu kavurması yaptı. Daha önceki günlerde bize kara lahana dolması, baklava, kadayıf, muhlama, minci tava gibi yöresel yemekler yedirmişti, fasulye eksik kalmasın dedi.
Yemeğimizi yedikten sonra sıra valiz kapatıp havaalanına inmeye geldi. 
Evin annesi Fatma Abla'ya, babası Mustafa Ağabey'e, sevgili arkadaşım Nilgün'e ve beş gece altı günümü geçirdiğim, arkamızda görünen sıcak eve veda ederken son bir karede ölümsüzleşelim istedim.
Mustafa Uzun'un atalarının Romanya'dan Çayeli'ne ve İstanbul'a, Nilgün'ün İstanbul'dan Bursa'ya uzanan öyküsü, benim atalarımın Balkanlar'dan ve Dağıstan'dan Bursa'ya uzanan öyküsüyle Bursa'da kesişmiş ve yıllar sonra beni Çayeli'ne getirmişti.
Ne kadar da iyi etmişti...

Rize-Artvin Havalimanı
Bursa uçuşu için biraz erken geldiğim  havalimanında şöyle bir dolaştım. Gördüklerimi ve öğrendiklerimi sizlere de tanıtmak isterim. 
3 milyon metrekare alanda deniz doldurularak inşa edilen havalimanında, Rize kültürüne atfen havalimanının giriş takı çay yaprağı biçiminde, 36 metre yüksekliğindeki hava trafik kontrol kulesi ise ince belli çay bardağı şeklinde inşa edilmiş. 
Projede Ordu-Giresun Havalimanı'ndan 2,5 kat fazla tonajda dolgu malzemesi olarak 100 milyon ton taş  kullanılmış. Havalimanı içerisinde ÇAYKUR'un tarihinin (1917 yılında çayın ülkemizde yetişebileceğini rapor eden Ali Rıza Erten ve 1924 yılında çay üretimi çalışmaları için görevlendirilen Zihni Derin) ve çayın yapraktan demliğe olan yolculuğunun anlatıldığı Çay Müzesi var. Yolunuz düşerse gezmeyi ihmal etmeyiniz.
Artvinliler havalimanına Artvin'e özel ürünlerin satıldığı "Artvin Marka Ürünler" mağazası açmış. Rize ise henüz görünürde yok. 
Havalimanında olmayan birkaç şeyden birisi ATM, diğeri ise elektrik prizi. Para çekmek ya da telefonunuzu prize takmak isterseniz, kusura bakmayın, yapamazsınız. 
Havaalanına yoldan giriş çıkışlar, yönlendirme tabelaları da olması gerektiği gibi değil. İlk geldiğim gün minik aksaklıklar için ben de "olur böyle şeyler" demiştim ama hepsi bir araya gelince diyemez oldum. 
Siz de ben gibi "Daha yeni, zamanla düzelir" derseniz, havalimanının temelinin 3 Nisan 2017'de atıldığını söylerim. Ve bu tip yapılar her şeyiyle birden yapılması gereken yapılardır derim.
Bursa'daki gibi "Hastane yaptık, aaa yolu yokmuş, yapalım", "Stadyum yaptık, aa yolu yokmuş, yapalım" mantığıyla "Patchwork-Kırkyama" tarzı işleri bir kenara bırakmak ve hiçbir şeyi aceleye getirmemek lazım.
****
Gördüğünüz üzere, sadece Çayeli'nde geçen günlerim anlatmakla bitmedi. Arşivimde bu geziden bin altı yüz otuz beş fotoğraf-video kaydı var. 
Düşünün, bir de Karadeniz turuna çıkıp, Karadeniz'i baştan sona gezseydim ne olacaktı?

Bu gezinin en güzel yanı Karadeniz coğrafyasına dokunmak ve en çok da insanı ile iç içe yaşamam oldu. Malum, anlamak için yakın olmak lazım, o dünyayı yaşamak lazım...

Ülkemiz konumuyla, doğasıyla, tarihiyle, kültürüyle, insanıyla müthiş zenginliklere sahip bir ülke.
Her köşesi bir başka cennet...
Ülkemizin kıymetini bilelim, sahip çıkalım, ki kimse bu cennet ülkede cehennemi yaşamasın...

9 Haziran 2022 / C.E.Y.