6 Ekim 2025 Pazartesi

Boyun Eğmez(SEN)

UNBROKEN • BOYUN EĞMEZ
Olimpiyat mesafe koşucusu Louis Zamperini’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonların eline düşmesini ve Kuş lakaplı Mutsuhiro Watanabe tarafından inanılmaz işkenceler görmesini anlatan Unbroken filmini izlemenizi isterim.
Zamperini yıkılmadıkça Kuş onun üzerine daha çok gelir. Zamperini boyun eğmedikçe işkenceler şiddetlenir. Kuş ister ki Zamperini kırılsın dökülsün ve biat etsin, boyun eğsin. Zamperini ise zor da olsa her işkencenin altından kalkar. O kalktıkça Kuş onu daha büyük bir işkence ile ödüllendirilir.
****
Fatih Altaylı’nın yenilmemesinin ödülü de biraz daha hapishanede kalmak oldu.
Sen kimsin ki bizi sallamıyorsun, sen kimsin ki etrafta şık şık dolaşıyorsun, sen kimsin ki içeriden mektuplar yazıp duruyorsun, sen kimsin ki sana sahip çıkılıyor, sen kimsin ki Galatasaraylı arkadaşların mahkemeye doluşuyor, vesaire vesaire…
Yok güzelim yok, biraz daha yat da aklın başına gelsin.
Bize babalanmanın sonu işte bu.
Boyun eğmezsen böyle!
Bu sabah Altaylı’nın kanalını açtığımızda mektuplarına ara vereceğini belirten bir mektup aktı karartılmış boş koltuğun önünden.
Boyun eğmemişti ama yorulmuştu…
****
Yönetmenliğini Angelina Jolie’nin yaptığı filmin sonunda Zamperini’nin Ocak 1998'de, 81 yaşına ɡirmesine dört gün kala, Japonya’nın Nagano kentinde düzenlenen Kış Olimpiyatlarında Olimpiyat Meşalesini taşıyarak koştuğunu görürüz.
Nagano kenti, tutulduğu savaş esiri kampından çok da uzakta olmayan bir yer olduğu için Zamperini hazır oradayken, savaş suçlusu olarak yargılanmaktan kaçan ve “Kuş” lakabıyla da bilinen, savaş sırasında ona acımasız işkenceler yapan Mutsuhiro Watanabe ile görüşmeye çalışır ancak Watanabe onunla görüşmeyi istemez. Zamperini ona bir mektup göndererek, kendisinden büyük işkence görmesine rağmen onu affettiğini bildirir. Watanabe’nin mektubu okuyup okumadığı bilinmiyor; Zamperini mektubuna hiçbir yanıt alamaz ve Watanabe 1 Nisan 2003'te, 85 yaşında ölür.
Zamperini de 2 Temmuz 2014'te hayata veda eder. Öldüğünde 97 yaşındadır.
****
Dünya ikisine de kalmamıştır ancak ikisinin de hayat hikâyesinde kocaman bir çentik vardır.
Acı vererek yaşatılan yıllar, acı çekerek yaşanan yıllar…
Kuş affedilmeyi dahi kabul edememiş bir psikopat mıydı yoksa yaptıklarından pişman mıydı bilinmez…
Zaten artık hiçbir önemi yok.
Altı üstü 85–97 yıl yaşayıp gittiler işte.
Nasıl oluyor bilmiyorum ama dünya yeni kurbanlarla ve yeni zalimlerle dönmeye devam ediyor…
6 Ekim 2025 / C.E.Y.

Bursa'yı Anlamak, Bursa'yı Anlatmak

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından sekiz yıl aradan sonra bu yıl 17.'si düzenlenen Bursa Edebiyat Günleri 3-4-5 Ekim tarihleri arasında, “Anlamak” temasıyla edebiyatseverlerle tekrar buluştu.  

17. Bursa Edebiyat Günleri'nin açılışı, Bursa Büyükşehir Belediyesi Oda Orkestrası'nın Oğuzhan Balcı şefliğinde Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde verdiği konser ile yapıldı. 
Gecenin solistleri keman sanatçısı Cihat Aşkın ve solist Zeynep Halvaşi idi. 
Cihat Aşkın eser aralarında yaptığı konuşmalarda edebiyat ve müziği "hayalleri açmak" olarak ilişkilendirdi. İlk Türk tangosunun sözlerini Necdet Rüştü Efe'nin yazdığı, Necip Celal Andel tarafından bestelenen "Mazi" tangosu olduğunu hatırlatarak, bestesi Necip Celal Antel'e, sözleri Bedri Noyan'a ait Türk tangosu "Özleyiş"i icra etti.
Zeynep Halvaşi de şu anda kaybolan Mineli Kuş filmi için Nâzım Hikmet tarafından yazılıp Mesut Cemil tarafından bestelenen "Kanatları Gümüş Yavru Bir Kuş" eserini ve Mehmet Gökkaya tarafından yazılıp Erol Sayan tarafından bestelenen "Unutulmaz Unutulmaz" eserlerini seslendirdi.

Eşikten İçeri Bursa
Edebiyat Günleri'nin ilk oturumu bu mini konserin ardından Hakan Akdoğan yöneticiliğinde, Kadire Bozkurt, Tanıl Bora ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu katılımıyla gerçekleşti. Böylece eşikten içeriye, Bursa'yı anlamaya bir adım attık.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Kadire Bozkurt, Hakan Akdoğan, Tanıl Bora
İkinci ve üçüncü günlerin oturumları Tayyare Kültür Merkezi'nde idi. İkinci günün sabah oturumlarına katılamasam da diğer oturumları kaçırmadım. Üç günlük bu maratonda on oturum yapıldı ve yazar, şair, arkeolog, mimar, restoratör, kitapçı, dil bilimci, gazeteci, psikiyatrist, psikoterapist, editör, tarihçi, iş insanı, müzisyen, eğitimci, doktor ve felsefeciden oluşan otuz isim "anlamak" üzerine konuştu. Şehri anlamak, insanı anlamak, dünyayı anlamak, hayatı anlamak ve dahası...
Katılımcıların "Bursa'yı Anlamak" üzerine sunduğu bildiriler kitaplaşarak Bursa Edebiyat tarihi arşivindeki yerini aldı.

ANLAMAK
Etkinlikte konuklardan Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Sema Erdem, Nahit Kayabaşı, Ceyhun Erim, Kemal Selçuk, Mithat Kırayoğlu, Ömer Özgeç, İsmail Yaşayanlar, Nevra Eker ve Çiğdem Çiftçi İplik Bursa doğumluydu. Bursa'yı anlatanların büyük kısmı Bursa'da doğmamıştı ama Bursa'da yaşıyordu, üstelik çoğu Bursa'da doğanlardan daha Bursalıydı. 
Nida Ateş, Mine Söğüt, Haydar Ergülen
Malum; Bursa'da doğanların, Bursa'da yaşayanların ve doyanların, Bursa'da yaşamayıp arada sırada Bursa'ya uğrayanların, hepsinin Bursa anlayışı farklıdır. 
Yaşayanların kimi şehrin sefaletini çekmiştir, kimi keyfini sürmüştür. Kimi mahallesinden çıkmamıştır, kimi dağını da denizini de hatmetmiştir. Kimi şehrin üst üste yığılmış ve derinlerden fısıldayan tarihini bilir, kimi Bursa dün kuruldu zanneder. 
Bursa'yı uzaktan tanıyan Bursa'yı hâlâ sudan ibaret ve yeşil sanır, içindekiler ise renksizlikten ve susuzluktan kıvranır. 
Binaların ovaya yayılışıyla, adım adım dağa tırmanışıyla, Prusa'dan Bitinya'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'in ilk dönemine, oradan da TOKİ'ye uzanan bina çeşitliliğiyle, her sokak arasından görülen dağıyla, en fazla yarım saatte ulaşılan deniziyle, sırtını yasladığı Uludağ'ın soğuğuyla, şifalı çelik suların buharıyla, içinden çıkılmaz trafiğiyle, merkezin yürüyerek bile kat edilebilecek kadar küçük olmasıyla, ülkenin en büyük üç şehrine olan yakınlığıyla, şehri bir yandan besleyen, bir yandan da sömüren sanayisiyle, şehrin merkezinde şehirlerarası bir havayolu ve demiryolu olmamasıyla, artık azalan şeftali ve zeytin bahçeleri, kestanelikleri, dutlukları ve ipek böcekçiliğiyle, eski Bursalıların merkezden kaçışıyla, göçlerin Bursa profilini ve alışkanlıklarını değiştirmesiyle yüzyıllardır evrile evrile büyüyen, AVM'lerle ve rezidanslarla tarif edilen bir şehir Bursa.
Osmanlı'nın ilk başkenti, Osmangazi ve Orhangazi'nin ebedî istirahatgâhı olan Bursa. Atatürk'ün Bursa Nutku'nu söylediği, son baloda son dansını ettiği Bursa. Nâzım'ın hapis yattığı, hapis günlerinde dahi üretmekten ve ışık saçmaktan vazgeçmediği, Piraye'siyle Servinaz Otel'de buluştuğu Bursa. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın beş şehrinden biri olan Bursa. 

Bursa Şehri
Bursa'da hüzün vardır, Bursa sürgün şehridir.
Bursa'da hasret vardır, Bursa göç şehridir.
Bursa'da neşe vardır, Bursa tatil şehridir 
Bursa'da umut vardır, Bursa şifa şehridir.
Bursa'da sanat vardır, Bursa sanatçı şehridir.
Bursa'da basın vardır, Bursa küçük Babıali'dir.
Bursa'da derinlik vardır, Bursa tarih şehridir.
Bursa'da manâ vardır, Bursa evliyalar şehridir.
Bursa'da aşk vardır, Bursa sevda şehridir.
Bursa'da kavga vardır, Bursa ekmek şehridir...

Anla Beni Sevgilim 
Anlamaya başlamanın ilk adımı görmek, fark etmek ve onu yaşamak olmalı.
"Kadınları anlamaya çalışmayın, yaşayın, yaşatın, kıymetini bilin" dedikleri gibidir belki de her şey...
Yaşadığın şehre, doğduğun eve, yakınındaki insanlara bir yabancı gibi dışarıdan bakmayı ve onlarla ilk kez tanışmış gibi yaşamayı öğrendiğin zaman gözlerin açılır ve görmeye başlarsın. Sonrasında bütünleşme, ait olma ve idrak gelir. Geçmiş zamanların izi, şimdiki zamanların anları ve gelecek zamanların hayali birbirine dolanır. Bazen arafta, bazen eşikte kalınır. Bazen araftan çıkılır, bazen eşikten atlanır. 
Şehirle savaşmayı bırakıp, her hâlini kabul ederek kucakladığında o şehir artık senin olur. Şehir de seni bağrına basar, seni şehrin insanı yapar...
Yeter ki bak, gör ve anla...
Göreceksin, sen anladığında anlatmak da kolay olacak...

Bursa Edebiyat Günleri
17. Edebiyat Günleri'ne bildiri sunan ve etkinlikteki konuşmasında 'Edebiyat Günleri'nin geçmişini özetleyen Dr. Alper Can, Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin 302 no'lu odasında toplanan çekirdek kadronun 1996'da Bursa Edebiyat Günleri'nin başlamasında büyük etkisinin olduğunu, kadroda Ramis Dara, Nahit Kayabaşı, Nuri Demirci, Ali Aksoy, Melih Elal, İhsan Üren, Nadir Gezer ve Hilmi Haşal'ın olduğunu söyleyerek Bursa'da edebiyata gönül veren isimleri saygıyla andı ve Edebiyat Günleri'ni başlatan kadroya selam etti. 
İsmail Yaşayanlar, Alper Can, Nevra Eker
2004'te değişen yerel yönetim eski düzenleme kurulundakilere üye oldukları yazar örgütünden üyelik belgisi getirmelerini istemiş, onlar da bu belgeleri getirmişlerdi. Buna rağmen ilerleyen süreçte etkinliğin ne zaman yapılacağı onlara haber verilmemiş, fikirleri sorulmamış, yani dışlanmışlardı.
Edebiyat Günleri'nin amacı artık başka bir yöne sapmıştı.

23-24 Aralık 2005 tarihleri arasında gerçekleşen 10. Edebiyat Günleri daha o günlerde içerik ve düzenlenme bakımından eleştiri aldı. Milli Gazete'de rastladığım şu yazıda daha önce Büyükşehir Belediyesi Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı BKSTV tarafından düzenlenen etkinliğin bu yıl büyükşehir organizasyonuyla yapıldığı, nisan ya da mayıs aylarında üç gün olarak düzenlenen etkinliğin sene bitmeden oldu bittiye getirilip iki, hatta bir buçuk güne sıkıştırıldığı, konuşmacıların kalitesizliğini, topluma edebiyat aşılama ve edebiyatın sorunlarını konuşma hedefinden çıkılarak yayınevlerinin masa kurup kitap satmaları, konuşmacıların bu yayınevlerinin yazarları oluşu, davet edilen bazı isimlerin etkinliğe gelmeyişleri, dönemin belediye başkanı Hikmet Şahin'in ve İlhan Berk'in açılışa katılmayışı, sempozyum bildirilerinin niteliksizliği anlatılırken, etkinlik "Bursa Edebiyat Günleri 'maharetli' bir oldu bittiyle geçiştirilmiş, yasak savılmış, bu arada malı mülkü talan eden etmiştir" yazar.
2015'te gerçekleşen 15. Edebiyat Günleri'nin başlığı "Orta Doğu'yu Yazmak", 2017'deki başlık ise "27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a Darbe Edebiyatı" idi. 
2017'den sonra Edebiyat Günleri yapılmadı.

Başa dönecek olursak; 1. Bursa Edebiyat Günleri'ne Ahmet Oktay da katılmıştır ve Milliyet gazetesindeki köşesinde yazdığı yazıda değişen Bursa'yı ve Edebiyat Günleri'ni anlatır. Yazısının sonunda "Üç beş insanın çabasına destek veren yöneticiler sayesinde, bir ticaret kenti olmaktan hızla bir sanayi metropolü olmaya yönelmiş Bursa'da kültür/sanat maya tutmuşa benziyordu. Dinleyicilerimin neredeyse tamamı sorgulayan ve sözünü esirgemeyen gençlerdi. Katılımcıydılar elbet ama şekli anlamda değil; karşılarında belki ilk kez gördükleri insana şüphesiz saygı duyuyorlardı. Ama asıl önemli olan, o insanı eşitleri olarak görmeleriydi. İstanbul 1980'lere kadar edebiyat merkezi olmuştur. Son yıllarda bu otorite kırılmaya başlamış, öteki kentlerdeki yazın yaşamı canlandıkça karşılıklı iletişim doğmuştur. İktidar ilişkilerinin tümüyle kırıldığını söylemek istemiyorum. Ama artık Ankara'da, Bursa'da, İzmir'de, Balıkesir'de genç yazarlar, yaşadıkları kentlerin kültürel yaşamını etkileyebiliyorlar. Sevinmek gerekir." der Ahmet Oktay. 
Bursa şehri için hayalleri kırık, Bursa Edebiyatı için ise hayalleri engindir.
(Kaynak: bursadakultur.org )
(Bursa Edebiyat Günleri şeceresi www.bursadakultur.org sayfasından incelenebilir.)
17. Edebiyat Günleri'nin son karesinde ayrılanlar hariç tüm katılımcılar bir arada
17. Bursa Edebiyat Günleri sekiz yılın ardından düzenlenen ilk etkinlik olmasına istinaden hataları ve kusurları olduysa affedilebilir.
Yeter ki kusurlardan ve hatalardan ders alınıp, önerilere açık olunsun. 
Sosyal medyanın ve yapay zekânın hayatlarımızı ve alışkanlıklarımızı bir yandan paramparça edip bir yandan yeniden inşa ettiği şu çağda sanatın limanına sığınmak, o limandan yeni gemiler kaldırmak ve geleceğe izler bırakmak hepimizin arzusu.
Geçmişten feyz almayı, bugünle harmanlamayı ve geleceğe miras bırakmayı bilmek lâzım.
Tıpkı kültür ve sanat adına düzenlenen bu etkinliklerde olduğu gibi...
6 Ekim 2025 / C.E.Y. 

Not: 17. Bursa Edebiyat Günleri'ndeki konuşmaları dinlemek isterseniz videolar için tıklayınız.
Madem konumuz "Bursa'yı (edebiyatla) Anlamak", ben de şöyle bir yazımı paylaşayım o zaman:

29 Eylül 2025 Pazartesi

Dr. Osman Şevki Uludağ ve Uludağ

Keşiş Dağına Uludağ adının veren, sonra da Uludağ soyadını alan Dr. Osman Şevki Uludağ'ı, dağa adını verişinin 100. yılında, Bursa Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı ile Arşiv Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve Bursa Kent Müzesi'nde izlenime açılan "Uludağ 100 Yaşında" sergisi ile andık.
Sergide Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Dr. Osman Şevki Uludağ'ın kızı Ela'nın torunu İrem Ela Yıldızeli katkılarıyla ve Samet Altıntaş'ın yayına hazırlamasıyla ortaya çıkan "Osman Şevki Uludağ • Çok Yönlü Bir Cumhuriyet Aydını" kitabı ile Dr. Osman Şevki Uludağ'ın diğer kızı Emel'in torunu Sinem Çelebioğlu'nun yazdığı "Dağın Kızı • Dr. Osman Şevki Uludağ'ın İzinde" kitabı tanıtıldı.
“Uludağ’ı doğal güzellikleriyle korumak zorundayız”
Sergi açılışında konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Bursa’nın çok fazla değere sahip olduğunu ancak öne çıkarılamadığını söyledi. Kentin sahip olduğu değerleri öncelikle Bursalıların bilmesi gerektiğini belirten Başkan Bozbey, Uludağ’ın bugün bile tam olarak bilinemediğini dile getirerek, “Uludağ’ı sadece bir kayak merkezi olarak görmemeliyiz. Çocuğundan yaşlısına herkesin Uludağ’ın aslında ne olduğunu ve ne anlama geldiğini bilmesi gerekir .Ne yazık ki Uludağ’ı bu zamana kadar hor kullanmışız. Planlayamamışız. Uludağ gibi bir kıymeti, turizm alanı olarak da değerlendirememişiz. 3-4 ay turizm var. Geri kalan 8 ay Uludağ’ı değerlendiremiyoruz. Bu konuda çalışıyoruz. 17’nci yüzyılda Avrupalı gezginlerin uğradığı Uludağ’ın değerini yeniden kazanmalıyız. Uludağ’ı doğal güzellikleriyle korumak ve kollamak zorundayız." dedi.
(15 Temmuz 2023 tarihli haberde der ki: "Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karara göre, Uludağ Milli Parkı sınırlarının Uludağ Alanı sınırları ile çakışan kısımlarının milli park vasfı kaldırıldı. Bu alanda milli park iş ve işlemlerini yürütmek üzere ilgili idarelere tahsis edilmiş olan taşınmazlar Uludağ Alan Başkanlığına devredildi. Söz konusu kararın, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nun 3’üncü maddesi gereğince alındığı belirtildi. Karara göre, Uludağ Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte yapılan görüşmeler neticesinde 13 bin hektar yüzölçümlü Uludağ Millî Parkı’nın yaklaşık 2 bin hektarlık bölümü Uludağ Alanı olarak belirlendi. Alanın doğal sit koruma statülerinde ise herhangi bir değişiklik yapılmadı. Kayak alanlarının bulunduğu çanaklar ve yapılaşmanın olduğu oteller birinci ve ikinci bölge ile Sarıalan ile Çobankaya, Bakacak Uludağ Alan Başkanlığı’nın sınırları içerisine dahil edilirken, buzlu yedi göller ve bölgedeki ormanlık alan Milli Parklarda kaldı.") 
23-29 Ocak 2023
"Uludağ" 100 Yaşında
Projesi Araştırmacı Yazar Serdar Kuşku'ya, küratörlüğü Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şube Müdür Vekili, Araştırmacı Yazar Deniz Dalkılınç'a ait olan sergide Uludağ'ın Osmanlı'nın kuruluşuna ev sahipliği yapışı, yüzyıllarca dağda kurulan manastırlar, endemik bitki örtüsü, karcıları ve buzcuları, maden suyu, hem Bursa'nın hem de ülkenin ekonomik ve sosyal hayatına katkısı, kayak turizmi, sağlık turizmi, kampları, otelleri, yarışmaları, eğlenceleri ve magazini ile resmedilmiş.
Sergi, 27 Eylül-31 Aralık 2025 tarihleri arasında Bursa Kent Müzesi'nde ziyaret edilebilecek.
Dr. Osman Şevki Uludağ
"Ne Ulu bir Dağ"
Dağın isminin nasıl Uludağ olduğunu dağa ismini veren Dr. Osman Şevki, Bursalı Gazeteci-Yazar Musa Ataş'a şöyle anlatır:
"Ben Bursa-İstanbul yolu üzerinde yüzlerce seyahat yaptım. Fakat bu defa Keşiş dağını tetkike memur edildiğim için daha çok alâkalı idim ve Bozburun önünden geçerken (vapur ile olmalı) Keşiş dağına baka baka 'Ne Ulu Dağ' dedim. Birdenbire zihnimden geçen bir şimşek Keşiş dağının Uludağ adına çevrilmesi hakkında bana bir fikir verdi. Uludağ adı benim Bozburun önünden geçerken gördüğüm Keşiş dağına çevrilmiş ilk hitap oldu."
Osman Şevki Uludağ, önünde kızı Ela
Dr. Osman Şevki gezi sonunda hazırladığı raporda Keşiş adının Uludağ'a çevrilmesini önerir ve bu öneri Genelkurmay tarafından kabul edilip gereği için İçişleri Bakanlığı'na bildirilir. 
Bursa Coğrafya Encümeni ve Askerî Coğrafya Kurulu'nun teklifleri, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı önerileriyle dağın Keşiş olan adı 24 Eylül 1925 tarihinde Uludağ olarak değiştirilir.
1934’te Soyadı Kanunu çıktığında soyadı olarak Uludağ'ı alır.
Dr. Osman Şevki Uludağ
Asker, doktor, radyolog, tıp tarihçisi, araştırmacı yazar, bestekâr, müzik adamı, dağcı, milletvekili, Kuvayı Milliyeci, Milli Mücadele Gazisi, İstiklâl Madalyası sahibi ve antropolog olan Dr. Osman Şevki Uludağ, 1889 Bursa doğumludur.
Genç Türkiye'nin ilk radyologlarından biri ve 1938'de kurulan Türk Tıp Tarihi Kurumu’nun kurucularındandır. 
"Osmanlı Tababet Tarihi” (1918) ve “Beş Buçuk Asırlık Türk Tababet Tarihi” (1925) eserleriyle Türkiye’de tıp tarihi ile ilgili yazı yazan ilk kişi unvanını almıştır.
Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi'nde Dr. Osman Şevki Uludağ
İlk Devlet Konservatuvarı kanunu kabulü sırasında Türk Musikisi’nin de ders olarak alınması için mecliste (dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile) girdiği tartışmalarla Türk Musiki tarihinde önemli bir isim olmuştur.
Osman Zeki Üngör’e ait İstiklâl Marşı bestesinin "Carmen Silva" valsinden, Cemal Reşit Rey'e ait 10. Yıl Marşı’nın Jean-Jacques Rousseau’nun "Le Devin du Village" adlı operasından alıntı olduğu iddiasını ortaya koymuştur.
Aydın yöresinden derlediği “Genç Osman” türküsü haricinde, bir kısmının güftesi kendisine ait 120’ye yakın eser bestelemiştir.
Balkan Savaşı’ndan sonra Tıbbiye’deki musiki topluluğunun şefliğini yapmıştır.
Cemal Nadir'in gözünden Osman Şevki Uludağ
Bursa’daki Yıldırım Darüşşifa Hastanesi’nin Osmanlıların Anadolu’da kurduğu ilk hastane olduğunu ortaya koymuştur.
Bursa ile ilgili araştırmaları olan “Bursa ve Uludağ”, “Yeşil Camii” ve “Uludağ Keşişleri ve Dervişleri” kitaplarını yayımlamıştır.

Bursa'da Akşam Gezisi İçinde Kısa Bir Mola
Yaz boyu Samet Altıntaş rehberliğinde gerçekleşen Bursa'da Akşam gezilerinin sonuncusunda, geziye katılan konuklar Pınarbaşı'ndaki Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şubesi bahçesinde verilen bir saatlik molada, Dr. Osman Şevki Uludağ'ı, kızları Emel ve Ela'nın (Türkiye'de ilk Ela ismi babası Osman Şevki Bey tarafından konmuş) torunları olan İrem Ela Yıldızeli ve Sinem Çelebioğlu'ndan dinledi.
İki kuzen geziye katılanlara ve harici konuklara,  "Osman Şevki Uludağ • Çok Yönlü Bir Cumhuriyet Aydını" ve "Dağın Kızı • Dr. Osman Şevki Uludağ'ın İzinde" kitaplarının yazılma aşamalarını Samet Altıntaş'ın moderasyonuyla anlattı. 
(* İrem Ela Yıldızeli ve Sinem Çelebioğlu söyleşisine YouTube üzerinden "Dr. Osman Şevki Uludağ ve Uludağ" başlığı ile ulaşabilirsiniz.)
İrem Ela Yıldızeli • Sinem Çelebioğlu • Samet Altıntaş
Yıllarca dolaplarda bulunmak üzere bekleyen, sessizliğe bürünmüş ve adeta kıymetini bilmeyecek ellerden saklanmış olan fotoğraflar, yazılar ve belgeler, Osman Şevki'nin kızı Ela'nın torunu İrem Ela Yıldızeli ile gün yüzüne çıkmaya başlamış. Üçüncü kuşağa kadar saklandıkları yerde sabırla bekleyen her şey bir anda özgürlüğüne kavuşmuş. Saklandı dediğime bakmayın, onca yıl babaannenin evindeki bir büfenin çekmecelerinde yaşamış hepsi. 
Resimleyen: Sultan Özdemir
Babaanne Ela torunlarına babasını, yani Osman Şevki Bey'i anlatıp dururmuş ama kimse Osman Şevki Uludağ'ın ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunun farkına varmamış. İnsan yakındakini hem normal bulur hem de övünmek ayıp gelir ya, işte öyle. Lakin İrem büyümeye başladığında ve merak ettiğinde, yeniden dünyaya gelebilmek ve yaşananları anlatabilmek için biriktirdiği her şey ile birlikte Osman Şevki Bey de zaman bu zaman diyerek tekrar hayata dönmüş. 
Büyük büyükbabasının hayatının peşinde koşturan İrem Ela bu halleri ile kuzeni Sinem'e ilham olarak Dağın Kızı kitabının kızıl saçlı öznesi olmuş. Sinem istemiş ki Osman Şevki Uludağ'ı ve o dönemi çocuklar da öğrensin. Hatta esas çocuklar öğrensin.
Musa Ataş
"Suyuna azık, taşına çarık yetişmeyen dağ"
Bursalı Gazeteci-Yazar ve aynı zamanda Dağ Ajanı olan Musa Ataş yazılarında Uludağ'a o kadar çok yer verir ve Bursa'nın ve Uludağ'ın tanınması için o kadar çabalar ki, gazetecilik hayatı boyunca yazdığı yazılar ile bugünkü Uludağ'a ışık olur.
Mesela Uludağ üzerine neler anlatır derseniz:
"Su sathından 2300 metre yüksekte, Uludağ'daki plaj, Kayak Evi, (1 Nisan'a özel yazılan "Kayak Evi'ni Nasıl Yıktık" yazısı), Uludağ Oteli'nin yapım ve bakım aşamaları, dağın sağlığa faydaları, aile kampları ve çadır hayatı, uluslararası kayak yarışları, açık hava baloları, dağdan çıkan ve dağıtılan maden suyu, dağa yapılan şose yol, dağa otobüs seferleri, kesişen bayram ve yılbaşı tatilleri dolayısıyla "Uludağ'da Bayram", "18 Saat Süren Uludağ-İnegöl Yolculuğu", "Hava Hattı ve Kar Makinesi", "Kar Makinesini İstanbul’dan Nasıl Getirdik?", "Uludağ'a Dişli Tren", "Uludağ'ın İmarı İçin Hazırlanan Proje", "Çivi Batmayacak Kadar Sert ve Parlak Buzlu Uludağ", "Yirminci Asrın Cansız ve Reçetesiz Doktoru Uludağ", "Bütün İhtirasların Unutulduğu Saadet Diyarı", Uludağ'ı sağlık Kâbe'si olarak tanımlaması, Uludağ üzerine yazdığı "Dünya Cenneti Uludağ" kitabı, diğer kitaplarında da yer verdiği Uludağ, İstanbul Yakacık Sanatoryumu sahibi Dr. İhsan Rıfat tarafından 2 milyon lira harcanarak yaptırılan 100 yataklı Uludağ Sanatoryumunun kurulma ve açılma evreleri, yağmur yüzünden dağılan Dolubaba Kampı, Uludağ otelleri işletmesinin Kayak Evi ve Fatin Tepe'de kesip yaktığı ağaçlar üzerine mahkemeye verilişi, Uludağ otellerinin Merinos Kulübü'ne bırakılışı, Uludağ filmi, Halk Evi'nin çıkardığı "Uludağ" mecmuası, 1946'nın şubatında bir hafta Ömer İnönü ve arkadaşları ile, bir hafta da Erdal İnönü ile dağa çıkışları, Kayak Evi'ne gidiyorum diyerek Kuşaklı Kaya yolunu tutan, kayağının bağlaması koptuğu için olduğu yerde kalan, yani dağda kaybolan ve donmamak için yerinde zıplayan İstanbullu Arif'in bulunuşu, Bursa Valisi Şefik Soyer ve İstanbullu gazeteciler ile birlikte Uludağ'da izlenen güneş tutulması ve daha nice yazı ile dile gelen Ataş'ın Uludağ sevdası..."
"Uludağ Mevsiminde" yazısında Uludağ'ı karış karış gezen bir evliyanın Keşiş dağı için "Ey kahpe Keşiş, suyuna azık, taşına çarık yetiştiremedim" dediğini yazar. O yazının devamında, "Uludağ'a zayıf çıkan şişman iner, ihtiyar çıkan genç döner, gamlı çıkan memnun iner, yorgun çıkan zinde iner" der.
Uludağ üzerinde emeği olan arkadaşların yeni nesilleri
Musa Ataş yeğeni ben, Osman Şevki Uludağ torunları İrem Ela Yıldızeli ve Sinem Çelebioğlu, Hüseyin Kuşku oğlu Serdar Kuşku...
Bir Musa Ataş kitabında Dr. Osman Şevki Uludağ
İçine doğdukları Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi tüm evreleriyle bizzat yaşayan vatanperver nesillerdendi onlar. İlk gençlikleri savaş meydanlarında geçti. Sonra da vatanı tekrar ayağa kaldırmak için her sahada çalıştılar, her sahada savaştılar. Kimi kalemiyle, kimi bileğiyle, kimi bilgisiyle verdi savaşını. Yokluğu da bildiler, yoktan var etmeyi de. Arkalarından gelen nesillere yurt bırakmaktı amaçları. Özgür, bağımsız, gücünü kendi içinden alan, kendine yetebilen bir ülkeydi hedefleri. Üzerlerine düşeni yaptılar ve 10 yılda her savaştan alınları açık çıktılar.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından her şeyin değiştiği gibi Türkiye Cumhuriyeti de değişti. 1950'lerde başlayan geriye gidiş ile geldiğimiz noktada bugün kadın-erkek ayrı okuma, ayrı eğlenme, ayrı yüzme, hayatı ayrı yaşama konuşulur oldu. 
Cumhuriyet nesilleri olarak direniyor ve Atatürk Türkiye'si kazanımlarını kaybetmek istemiyoruz. Aradaki nesillerde boşluk olduğundan dolayı, Cumhuriyet'in kıymeti şimdilerde daha anlaşılır oldu. 
Yukarıda farklı bir biçimde dediğim gibi, insan elindekinin kıymetini bilmez ve kaybetmeye başladıkça anlar diye, işte öyle...
29 Eylül 2025 / C.E.Y.

21 Eylül 2025 Pazar

Artık Deniz Yarılmayacak!

Kocası henüz ölmüş genç bir ressam olan Catherine (Susanna Karolina Faesch) Weldon'ın, New York'tan Dakota Kızılderili yerleşim bölgesine sadece Oturan Boğa'nın portresini yapmak için gelişini ve Kızılderililerin topraklarının ellerinden nasıl acımasızca ve hileyle alınışını anlatan "Kadın Önden Yürür  Woman Walks Ahead" filminin sonunda, Beyaz Adam'ın Kuzey Amerika Kıtası'nı ele geçirmek için yaptığı Kızılderili kıyımı ya da diğer bir deyişle soykırımı sayılarla verilir.
Avrupa'nın sefaletinden kaçan sefillerin yeni topraklara ayak basar basmaz tüm toprakları kendinin sanması ve kıtada yaşayan yerli halkı gözünü kırpmadan yok etmesi ABD tarihinin nasıl koyu bir kanla yazıldığını anlatır. Ki Kristof Kolomb'un denizi yara yara giderek Karayiplere ayak bastığı 12 Ekim 1492 günü yerliler için trajik bir gündür.
Kanlı ABD tarihinde atların özgürce koşturduğu, bizonların sürülerce otladığı, yerlilerin huzurla yaşadığı topraklar vahşete bulanınca, atlara gem vurulur, bizonlar tüketilir, topraklar sahiplenilir, insanlar yok edilir.
Bir yandan da ABD, Hollywood'a çektirdiği Western tarzı filmler ile, yayınevleri de Tommiks, Texas gibi çizgi kitaplar ile 'kafa derisi yüzen' Kızılderililerin ne kadar vahşi olduğunu dünyaya anlatıp kendini aklamaya çalışır.
Gerçeği olduğu gibi anlatan filmler ve kitaplar ile ise bir bakıma özür dilenir.
Zorbalıkla ele geçirilen ve kendi içinde de uzun zaman uzlaşılamayan topraklar üzerinde kurulan bol ışıklı ve şaşaalı medeniyet insanları bal için çiçeklere konan arılara benzetir. Çiçek renklidir, çiçek kokuludur, çiçek bal özlüdür. Herkes özgürlükler ülkesi Amerika'ya ve 'Amerikan Rüyası'na koşar.
Kimse katliamları düşünmez, kimse keyfini bozmaz, kimse kendini suçlamaz. Kendini büyütme peşindeki malum sistem "Yaşandı bitti saygısızca!" deyip yoluna devam eder.

Gazze Rüyası
Şimdilerde Gazze Rüyası pazarlamaya çalışan ABD bunu başardıktan sonra kimse Gazze'de bugün yaşananları düşünmeyecek ve insanlar cânım Akdeniz sahillerinde ultra lüks tatiller yapacak, modern şehirler kuracak, bölge cazibe merkezi haline gelecek, herkes burayı görmeye, buralara yerleşmeye can atacak. Trump şimdiden Gazze'nin geleceğini gösteren yapay zekayla oluşturulmuş bir video paylaşmaya başladı bile.
Belki film platformlarına Filistinlilerin ne kadar 'kötü' ve ne kadar 'haksız' olduğunu anlatan filmler de yaptırılır. Hani İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Piyanist ya da Schindler'in Listesi gibi Yahudilerin haklılığını anlatan filmlerinin yaptırıldığı gibi. 
O günleri anlatan filmleri izlerken kahrolur ve "Dünya neredeydi?" derdim hep. Ya şimdi, bugün bu katliam yaşanırken dünya nerede?
Ya siz neredesiniz?
****
Ama o öyle ama bu böyle diye siyasî bahaneler yaratmaya gerek yok. Olan gün gibi ortada. 
Tüm dünyanın gözü önünde yaşanan ve durdurulamayan ya da durdurulmayan bu felâket dünya tarihi içinde kendine kapkara ve kıpkırmızı bir utanç ile yer bulacak.
Çok üzülerek söylüyorum ki; 
Galiba Netanyahu arkada tek bir Filistinliyi dahi sağ bırakmayacak. 
Ve maalesef ki deniz Filistinliler için yarılmayacak...
21 Eylül 2025 / C.E.Y.

Dümdüz de etseniz / 20 Kasım 2012
Ya siz neredeydiniz? / 26 Şubat 2013
Dümdüz / 29 Mayıs 2024
Dı Casus! / 20 Ağustos 2024

18 Ekim 2023 tarihli yazımı "Atatürk'ümüze ve Cumhuriyet'imize bir kez daha sarılıp, aklın yolundan ayrılmayalım derim ben. Her anlamda zaten zor koruduğumuz dengemizi daha fazla bozdurmayalım. Yoksa bu yangın herkesi yutacak büyüklükte koca ağızlı bir yangın olmaya aday açgözlü bir yangın..." sözleriyle nihayetlendirmiştim. 
O yazının üzerinden geçen iki sene içerisinde İsrail-Hamas-Gazze yangını bambaşka şekillere bürünerek ve dünya üzerine yayılarak büyümeye devam ediyor.

19 Eylül 2025 Cuma

Kime Diyorum Kimeeeee!!!

'Sosyal Medya'nın çöplüğe dönüştüğü günlerde yazdığım Sosyal Medya Çöplüğü başlıklı yazımın üzerinden geçen on yılın ardından sosyal medya adeta, kanalizasyon sisteminin olmadığı günlerde evlerin bahçelerine açılan, ağzı açık bir lağım çukuruna dönüştü. 
Pis kokulu, pis görüntülü, üzerinde uçuşan sineklerin ayaklarına yapıştırdıkları pisliği uzaklara taşıdığı, mikrop saçan bir mecra.
Tabii ki çukurun burada bir günahı yok. Tüm günah çukuru dolduran g.tlerde... Yani kedi kadar olmayıp sıçtığını örtmeyen hepimizde...

Sosyal medya insanların kapalı mecralarda konuştuklarını uluorta konuştukları bir yer olunca eğrisiyle doğrusuyla toplumun gerçekliğini de ortaya seriverdi. Eskinin bilge insanlarının yerini alan ağzı bozuk, dili bozuk, ahlâkı bozuk, bilgisiz ve küstah insan tipi elindeki telefon marifetiyle her yemeğe salça olmaya başladı.
Bunu bilen içerik üreticileri de toplumun bu kesimini gıdıklayan ve tahrik eden içeriklerle etkileşimlerini artırmaya başladı.

Sanatçıların sahne kıyafetleri, insanların deniz kıyısı halleri, kadın sporcuların spor yaparken giydikleri ya da insanların kendi öz tercihleri olan kıyafetleri yerli yabancı fark etmeksizin topa tutulur oldu. Buna bir de şarkı sözleri eklenmez mi! 
İnsancıklar topa tutulmakla da kalmadı, durumdan vazife çıkaran şahısların şikayetlerini kale alan yöneticiler 'suçlular'ı teker teker içeri almaya başladı. 
Bahçeli'ye kalsa sosyal medyayı kapatmakla kalmayacak, Jennifer Lopez'i bile içeri tıkacak! Nihayetinde en büyük 'suçlu' o! Ha bir de "Nesfiliks"! 
Ah bir de "Dark Web" ya da "Deep Internet"i bilseler.

O taraf derin bir konu, biz yine yüzeyde kalalım.
Sosyal medyayı çöplüğe çeviren kim derseniz; hayatında hiçbir konsere gitmemiş, deniz kıyısına hiç inmemiş, hiçbir spor dalıyla ilgilenmemiş, kendi dar çevresinden dışarı adım atmamış, hiç kitap okumamış, tarihten, coğrafyadan, sosyal bilgilerden, kültürden ve sanattan bihaber; bir yandan da sabah akşam gündüz kuşağı programlarının ekranından evlerin odalarına oluk oluk akan seviyesizliği şehvetle izlemiş, kendine 'hoca' diyen tiplerin "tomurcuk memeli bakireler" sözleriyle tasvir ettiği cenneti hak etmek için bugününü cehenneme çevirmiş, yıllarca türkülerin pornografik sözleri eşliğinde gerdan kırıp bel bükmüş güruh derim. 
Tamam. Şimdi biz sosyal medyayı kapatalım ama sosyal medyanın içine eden sosyal medya ahalisini ne yapalım?

Ah mirim, eskiden dutluk olan buralara 'gittikleri her yeri kendilerine benzeten insanlar' üşüşmemişken her şey daha masum ve daha seviyeli idi. Şarkı paylaşırdık, şiir paylaşırdık, yazı paylaşırdık, bilgi paylaşırdık, fikir paylaşırdık. Şimdi sıkıysa paylaş!
Buralar artık en ufak bir şeyin dahi köpürtüldüğü acayip bir yere dönüştü. Gözünün üzerinde kaşının olması dahi suç!
Lakin bir de şöyle bir duruma sebep oldu.
Mesela benim Manifest grubundan haberim yoktu, haberim oldu. Mabel Matiz'in şarkısını dinlememiştim, dinledim. Fatih Altaylı'yı izlemeyen milyonlar vardı, şimdi Altaylı'nın boş koltuğunu milyonlar izliyor. 
Görüyorsunuz, 'Psikolojik Tepkisellik Kuramı'nın bir örneği olan Streisand Etkisi ile yasaklanan her şey daha cazip hale gelip daha geniş kitlelere ulaşıyor. Kaş yaparken göz çıkartılınca sonunda da kendi kazdıkları kuyuya düşmeleri kaçınılmaz oluyor.

Üstte sorduğum soruyu bir kez de bu yönden sorayım:
"Şimdi biz sosyal medyayı kapatalım ama sosyal medyanın içine eden sosyal medya ahalisini ne yapalım?" 
Diğerlerini yasakladığımız gibi bunları da mı yasaklayalım? Yasaklayınca yok mu olmuş olacaklar yoksa yok mu sayılacaklar? Görmediğimiz yerlerde daha çok büyüyüp daha çok şişmeyecekler mi? Sonra da bom diye patlamayacaklar mı? Mesele yasaklamakta değil efendi gibi insan yetiştirmekte değil mi? Bu da ülkenin efendice yönetilmesinde değil mi? 
İnsanca yaşanan, sokaklarında korkusuz dolaşılan bir ülke olmayı istemek kötü bir şey mi? İnsanların güler yüzlü, huzurlu, sakin, saygılı, neşeli ve eğitimli olmasını istemek kötü bir şey mi? 
Hem; ekonomisi tıkırında, herkesin işinde gücünde olup haksız kazancın ve dalaverenin söz konusu olmadığı bir ülkenin başında olmak daha gurur verici değil mi?

Son söz de kendime gelsin;
Kime diyorum kimeeeee!!!
19 Eylül 2025 / C.E.Y.

12 Eylül 2025 Cuma

Tuhaf Zamanlarda Yaşarken

Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık kitabında anlattığı boza satıcısı Mevlut Karataş’ın kafası gibi bu ara kafam. Tuhaf, karışık, bomboş, dopdolu, sersem, dikkatli, dikkatsiz, sisli, bulutlu, berrak, ağlak, umutsuz, üzgün, neşeli... Bir garip... Bir değişik...
Hangi Çinli "Tuhaf zamanlarda yaşayasın" diye beddua ettiyse artık tuhaf zamanlarda yaşıyoruz...
Mevlüt'ün içinden geçtiği günler bugün kırk beş yılı dolduran 12 Eylül 1980 darbesine giden/götürülen günlerdi. İçinden geçtiğimiz bu toz duman tantanalı günler ile büyük bir tarihe tanıklık ediyoruz ve biz de bir yerlere götürülüyoruz ama acaba nereye?

Ülkeden dünyaya bakınca görünen ise adeta İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllar.
Ki Bursalı Gazeteci Yazar Musa Ataş yazılarında o yılları gün be gün anlatır:
"İtalya’nın Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurma fikri ile yarattığı “Bizim Deniz” (Mare Nostrum) politikası sonucu Korfu Adasını, Habeşistan'ı ve Arnavutluk'u işgali; Japonya'nın Ortak Refah Alanı politikası ve “Asya Asyalılarındır.” fikri ile Mançurya, Çin ve Pasifik Adalarını işgali; Mussolini'yi kendisine idol yapan Hitler'in ülke topraklarına yeni yerler katmak amacıyla ortaya attığı Hayat Sahası (Lebensraum) fikri ile Avusturya ilhakı, Ren'e asker göndermesi, Münih Konferansı ve dahasına ek 1929'da yaşanan Büyük Buhran..."

Bizim çağımıza düşen günlerde yaşananlar ise kabaca şöyle:
"Her şeyi karıştırmakta üzerine olmayan ABD Başkanı Trump, Gazze'yi dümdüz etmeyi kafaya koyarak İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarının milyon katını Gazzelilere uygulayan İsrail Başkanı Netanyahu, sonsuza kadar yaşamayı ve sonsuza kadar Rusya'nın başında kalmayı kafasına koyan Rusya Başkanı Putin, sokaklarının sık sık karışması ile meşhur Paris ve halkın protesto ettiği Fransa Başkanı Macron, kaynamaya doyamayan Orta Doğu, kaynayan kazan kapak tutmaz misali patlayan Nepal..."

İçeride ise ibretlik günler yaşıyoruz:
"CHP'yi paramparça etmek üzerine yürütülen bir süreç, hain planlara çomak sokanların Silivri'yi boylaması, sokaklara taşan çetelerin sokaklara taşan ama ceza almayan cinayetleri, televizyonlara sığmayıp TikTok'tan fırlayan ve sosyal medya yorumları ile kendine hayat bulan ahlâksız bir güruh, sahne gösterilerini ya da farklı camiaların yaşantılarını kendi anlayışlarına uymadığı gerekçesiyle lanetleyen (bir önceki cümlede tarif ettiğim) ne dinden ne ahlaktan ne ilimden ne bilimden ne de sanattan haberi olan cahil kafalar, sanki yıllardır iktidarda olan kendisi değil de CHP imiş gibi gidip gelip CHP'ye laf sokup taş atan, her ama her şeyde CHP'yi suçlayan, bugün ak dediğine yarın kara diyen, sürekli yeni rota oluşturan Ak Parti Genel Başkanı ve T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi bir şeye mi yoksa kötü bir şeye mi çanak tuttuğunu bir türlü anlamadığımız MHP Genel Başkanı Bahçeli..."

Göründüğü üzere içerisi ayrı karışık dışarısı ayrı. Bu karmaşa içinde benim ruhum daralmış, kafam karışmış çok mu?
Yaşadıklarımız tam bir savaş hali değil de ne? Eğitim bozulmuş, ekonomi bozulmuş, hukuk bozulmuş, güven bozulmuş, sağlık bozulmuş. Varsa yoksa vergi, varsa yoksa ceza, varsa yoksa dayak...
Demek ki modern zamanların savaş hali artık böyle.
Bir başka ülke askerine ihtiyaç olmaksızın seni sana kırdırmak ve kırımdan geri kalanları da kendi kırmak.

Bu kötülük fırtınasına nasıl karşı duracağız, bu kadar zorlamaya nasıl dayanacağız, kanımızı emen bu hortumdan nasıl kurtulacağız diye düşünürken bir yandan da bu sancıların ardından acaba nasıl bir bebek doğuracağız diyorum.

Malum; Önce Kaos Vardı! 
Malum; Denizler dalgalanmadan durulmazdı.
Malum; Gecenin en karanlık ânı şafağa en yakın andı.
Malum; Dibe vurmadan yukarı çıkılmıyordu.
Da; 
Bilen varsa Allah rızası için söylesin:
Daha ne kadar dalgalanıp, daha ne kadar kararacak ve daha ne kadar dibe batacağız?

Bu bekleyişte enseyi karartalım mı karartmayalım mı?
Sabredelim mi etmeyelim mi?
İsyan edelim mi etmeyelim mi?
Su akar yolunu bulur deyip bekleyelim mi yoksa suyun yatağını mı değiştirelim?
Kendi başımıza söylenelim mi yoksa tek bir ses olup kükreyelim mi?

Vallahi halkı kin ve düşmanlığa sürüklemiyorum. Ben kiiim sürüklemek kim!
Siz bakmayan bana; dedim ya kafamda var bir tuhaflık diye. Yazdıklarım da beynimi didikleyen tuhaf tuhaf düşünceler işte.
Ne yapalım; tuhaf zamanlarda yaşarken başka türlüsü olmuyor...

12 Eylül 2025 / C.E.Y.

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Bursa Miras Belleğini Tazeliyor

İnsan yaşadığı yerde istemsizce bir körlük oluşturuyor. Geçtiği sokakları fark etmiyor, oturduğu evi fark etmiyor, yanında yamacında var olan insanların değerini fark etmiyor. Çevresine dışarıdan bir gözle bakmayı hiç akıl etmiyor.

Başka şehre gittiğinde, başka bir eve konuk olduğunda ya da başka insanlarla tanıştığında öyle mi ya! O şehirdeki her sokak, her ağaç, her ev bakılası, görülesi, incelenesi bir şeye dönüşüyor. 
Aynı şekilde konuk olunan her ev tepeden tırnağa süzülüyor. Aynı şekilde yeni tanışılan bir kişinin özellikleri, becerileri ve yetenekleri öğrenilmeye çalışılıyor.
İş tam da 'komşunun tavuğu komşuya kaz görünür' hikâyesine dönüyor...
Kaz görünen tavuğu alıp kümese koysan bir-iki güne onu da diğerlerinden farklı görmemeye başlayacaksın, o da ayrı hikâye...

Oysa kişi evinden turist şapkası ile çıksa, kendi evinde sanki konukmuş gibi farklı koltuklara oturup evine farklı açılardan baksa, yanındaki insanları sıradanlaştırmayıp gözlerinden kalbine ulaşsa, bambaşka dünyalara ulaşacak. 
Ama dedim ya, insan yanındakini görmüyor. Çünkü gözünü hep uzaklara dikiyor.

Yıllar önce Bursa'ya konuk gelen arkadaşlarımı nerelere götürüp onlara neler anlatırım diyerek çıktığım ve "Kendi Şehrinde Turist Olmak" başlıklı video/fotoğraf/bilgi içeren albümler yaptığım yol, bugün Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından halka açık olarak düzenlenen bir yola çıktı.
Malum, yeni yerleşim bölgelerinde şehirden bir iz bulmak, şehrin karakteristiği bir binaya rastlamak ne mümkün. Birbirinin aynı binaların olduğu yerleşim yerlerinden hangi şehirde olduğunu çıkartmak imkânsız. 
O yüzden de eski şehirler, geçmiş zamanlar, yaşanmışlıklar korunmalı ve anlatılmalı. Anlatılmalı ki insanlar yaşadıkları şehrin ruhunu anlasın. Ona saygı duysun. Bu diyardan gelip geçmiş yüz binlerce, milyonlarca insanı duyumsasın. Bastığı yerleri toprak diyerek geçmesin, tanısın...
‘Tarihin İzinde Bursa’da Akşam’
Bursa Büyükşehir Belediyesi, Kent Tarihi ve Tanıtım Dairesi Başkanlığı'na bağlı Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şube Müdürlüğü tarafından Bursa’nın sokaklarını, tarihini, mimarî yapılarını tanıtmak ve kentin ruhunu keşfetmek amacıyla ‘Tarihin İzinde Bursa’da Akşam’ isimli özel bir gezi programı yarattı.
Bir kereye mahsus düzenlenen geziye katılan 25 kişi, Tarihçi-Yazar Samet Altıntaş’ın anlatımı ile Bursa’nın tarih kokan sokaklarında geçmişe yolculuk yaptı. Kültürel gezi öyle ilgi gördü ki, ağustos (belki de eylül) ayının sonuna kadar cumartesi ve pazar günleri olmak üzere devam etmesine karar verildi.
Ben de "Tarihin İzinde Bursa'da Akşam" gezisinin 10 Ağustos tarihli konuklarından biriydim. Gezi saat 18:00'de Atatürk Heykeli önünde başladı, Heykel dahil 24 tarihî ve turistik yeri gezdikten sonra saat 22:00'de Alacahırka'daki Kavaklı Camii'nde sonlandı. 

Samet Altıntaş anlatımından neler öğrendik?
* Gezinin başlangıç noktası, binlerce kişinin her gün önünden geçtiği ama kafasını kaldırıp bakmadığı, Bursa dışından gelenlerin ise önünde hatıra fotoğrafı çektirdiği Atatürk Heykeli. Heykelin heykeltıraş Nejat Sirel tarafından yapıldığını ve 1930 yılında dört ton olarak döküldüğünü Bursa'da yaşayan pek çok kişi bilmez. Bursa Valiliği tarafından yaptırılan ve Bursa Hükûmet Meydanı'na 1931 yılında dikilen bu heykelin ilk adı Gazi Heykeli imiş. 1934'teki soyadı kanununun ardından heykelin adı Atatürk Heykeli olmuş. Heykel İstanbul'da yapıldıktan sonra parçalar halinde deniz yolu ile Mudanya'ya getirilmiş, oradan Bursa'ya taşınıp montajlanmış.
Heykelin kaidesinde görülen metinde şunlar yazıyor:
"Bu Aziz Heykelin Önünde Duran Türk, Hürmetle Eğil. O; Milletini Kurtaran, Cumhuriyeti Kuran, Aleme Yeni Bir Tarih Yaratan Gazi MUSTAFA KEMAL".
Kısa not:
Biz Bursalıların "Heykel'e çıkmak" sözü vardır. Bu söz yabancı birine çok garip gelir ama biz anlarız
1926 yılında Mimar Mühendis Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yapılan ve şimdilerde Bursa Kent Müzesi olan binada Nâzım Hikmet Ran'ın yargılanmış.
* 1470 yılında Hacı Bakkal Sinan tarafından Kalkan Duvarlı olarak yapılan Hacılar Camii'nin kitabesi giriş kapısının üzerindeki nişe yerleştirilmiş. Kitabenin iki yanındaki sivri kemerli nişlerin içine tuğlalarla dalga motifi işlenmiş. Kalkan Duvar mimarîsini Gümüşçeken'de, Simkeş (Sırmakeş) Mescidi'nde, Ressam Şefik Bursalı Caddesi'ndeki Karaşeyh Camii'nde, Akbıyık Veled-i Hariri Camii ve Kocanaip Mahallesi'ndeki Koca Naip Camii'ni de görebiliriz. Kalkan Duvar Bursa'ya özgü bir mimarî ve Bursa'da karşınıza çok çıkar. Kayıtlarda 36 kalkan duvarlı mescit/cami vb. olduğunu okudum. Bu mimarî 16. yüzyılda Bursa’da etkisini kaybetmiş ve bir daha tercih edilmemiş.
Hacılar Çeşmesi, önceleri caminin duvarında imiş, daha sonra caminin yanına alınmış.
Ressam Şefik Bursalı'nın Doğduğu Ev, adının verildiği cadde üzerinde ama maalesef ki her şey "pilavcıya" kurban gitmiş.
Akbıyık Camii İstanbul'un fethinden sonra ilk inşa edilen güneydeki ilk cami. Bu özelliği ile o dönemde Kâbe'ye en yakın cami olarak anılıyor.
Ahşap Han (Akarsu-İpekçi İş Sarayı) ve Aralık Han adeta şehrin merkezinde birer vaha. Aralık Han'ın terasından görünen Bursa ve yukarıdan sarkan sarmaşıkları ile zemin kattaki serin mi serin avlu çok cezbedici. Ahşap Han da Aralık Han kadar nostaljik ve fotojenik. 
Ahşap Han
Aralık Han
Aralık Han teras
İllüzyonist/ Sihirbaz Zati Sungur'un doğduğu ev şaşırtıcı. Bu sarı boyalı ve avlulu evin önünden hep geçerdim ama tarihinin bu kadar tanıdık bir isme ait olduğunu bilmezdim.
Pınarbaşı Mezarlığı'na doğru yürürken camiler, kabirler, çeşmeler geçtik. Bursa Mevlevihanesi ile karşılıklı olan Pınarbaşı Mezarlığı'nda Evliya Çelebi'nin büyük dedesi Acı Yakup (Ece Yakup) yatıyor. Mezarlıktaki mezar taşları üzerindeki isimlerin bazıları tanıdık. Nam-ı diğer Deli Ayten (Ayten Şenaşık) de Pınarbaşı Mezarlığı'nda yatıyor. 11 Ağustos 1935 doğumlu Ayten, bizim ziyaretimizin ertesi günü 90 yaşına bastı...
Özbek Tekkesi, Mevlevihane, Kalenderhane derken Bursa'nın ilk mesire alanı olan Pınarbaşı Parkı'ndayız. Pınarbaşı suyunun kaynağı, su terazisi, şehre su dağıtan sistemin kalıntıları, durmaksızın akan Pınarbaşı Çeşmesi, Pınarbaşı İzzeddin Bey Camii hepsini birden Samet Bey'den dinledik. (İzzeddin Bey, kabri Doğanbey TOKİ'leri arasında kalan Doğan Bey'in kardeşi ve Doğan Bey de Yahya Kemal'in büyük büyük büyük dedesi imiş.)
Alacahırka'da, mevsim dolayısıyla ince akan Cilimboz deresi üzerindeki köprüden geçip, köprünün hemen yukarısındaki su kaynağı Asa Dede/Asa Suyu ile tanıştık.
Zindan Kapı önünden geçerken Bursa'nın kapılarını saydık: Fetih Kapı, Saltanat Kapı, Yer Kapı, Zindan Kapı, Tahtakale Kapı, Kaplıca Kapısı.
15'inci yüzyılda inşa edilen ancak zamanla doğal afetlerle yıkılan ve aslına uygun olarak (bölgede yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkan kalıntılar dikkate alınarak oluşturulan sanat tarihi ve restitüsyon raporu doğrultusunda) yeniden inşa edilen Filiboz Mescidi on dokuzuncu durağımız oldu. (Cilimboz adı Filiboz'dan geliyormuş.)
Surlardaki gedikten geçip, Orhangazi'nin girdiği koridorda yürüyüp, Orhangazi'nin şehre girdiği, adını da bu fetihten alan Fetih Kapı'ya geldik. Bu kısa yürüyüş ile Bursa'yı bu kez de biz Bizans Tekfuru'ndan teslim almış saydım. (Bursa'nın 6 Nisan 1326'daki fethini  tam panoramik olarak resmeden Fetih 1326 Müzesi'ni ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim.)
Bursa Fetih Müzesi • Panorama 1326 
Yeşil Camii'nin de mimarı olan İvaz Paşa'nın kardeşi Çırağ Bey Camii'ne selam edip Emir Abdülkadir sokağı tabelası önünde, Cezayir'in Atatürk'ü olan Emir Abdükadir'e özel bestelenmiş marş/şarkıyı dinledik. Bu şarkı hepimizin bildiği bir şarkıydı ama öyküsünü dinlemek ayrı.
Bu gecenin yirmi dördüncü ve son durağı Bursa Kadısı Koca Naip'in yaptırdığı Kavaklı Camii. Cami bahçesinde Samet Altıntaş'ın yaptığı kısa konuşma sonrası herkes bir tarafa dağıldı. 

Bursa'nın Bursalı Turistleri
Biz bu 24 yeri Samet Altıntaş rehberliğinde gezerken kendi şehrimizin turistik olduk ve şehrimiz hakkında bilmediğimiz pek çok şey öğrendik. Bursa'yı canlı dinlemek ve farklı bilgilerle zenginleşmek, yerinde öğrenmek çok keyifliydi. Bursalıyım, şehri iyi bilirim demeyin ve gezilere katılın derim. Birinin anlatımı eşliğinde gezince verimli oluyor. O zaman her şey yerine oturuyor... 
Ben de defalarca bu sokaklardan geçtim, karelerce fotoğraf çektim, pek çok metin okudum, ancak Samet Bey'in soruların pek çoğunu cevaplayamadım. Önce kendime kızdım, sonra da zaten öğrenmek için buradasın deyip, kızmaktan vazgeçtim. Ne yalan söyleyeyim; Samet Bey keşke biraz daha az sorup biraz daha çok anlatsa da insana kendini bu kadar kötü hissettirmese diye düşünmeden de edemedim.
Yazının başında da söylediğim gibi; ücretsiz ama 25 kişi ile sınırlı bu geziler gören talep üzerine Cumartesi ve Pazar günleri devam edecek. Yapmanız gereken şey, Bursa Miras'ın sosyal medya hesaplarını takip ederek iletişime geçmeniz ve kayıt oluşturmanız. 
Tahtakale Buluşmaları ve Dijital Arşiv
Bursa Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığına bağlı Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şube Müdürlüğü tarafından başlatılan ‘Bursa Bellek-Kent Tarihi Söyleşileri’ ile Bursa’da doğmuş, büyümüş veya hayatının bir kısmını Bursa’da geçirmiş sanatçıların kent anıları kayıt altına alınıyor. Her ay farklı bir sanatçının konuk edildiği söyleşinin 16 Ağustos Cumartesi günkü konukları, ‘Tahtakale Buluşmaları’nı başlatan ve sürdüren Samet Altıntaş ve Cihan Taşan oldu. 
Erşan Solaklı’nın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide Altıntaş ve Taşan,  Bursa’ya dair dijital bir ansiklopedi olan ve şimdiye kadar 135 programa ulaşan Tahtakale Buluşmaları’nın çıkış hikâyesini anlattı. Bu buluşmalarda, Bursa üzerine okuyan, araştıran, kaynak yaratan ve kaynak olan isimlerle yapılan sohbetler sözlü tarih olarak geleceğe kalacak ve araştırmalara (şimdiden olmuş bile) kaynak gösterilecek.
Söyleşide Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zamanlar, Osmanlı Devleti'nde Bursa'nın kurucu rolü, Osmanlı ve Bizans öncesi Bursa, Prusa, Bitinya, Bizans Bursa'sının kuşatılması ve kuşatmaya dayanamayan şehrin Orhangazi'ye teslim edilmesi de ayrıca konuşuldu.
Program sonunda Kent Tarihi Araştırmaları ve Arşiv Şube Müdürü Deniz Dalkılınç, moderatör Erşan Solaklı, konuklar Samet Altıntaş ve Cihan Taşan’a çini tabak takdim etti. 
Bu arada;
Kültürel mirası kayıt altına alarak dijitalleştirme çalışmaları kapsamında başlatılan söyleşilerin beklenenin üzerinde talep görmesi hem konukların hem de ev sahiplerinin çıtasını daha yükseğe taşıyor.

‘Aktopraklık Arkeoloji Söyleşileri’
Bursa sadece Cumhuriyet Dönemi, Bizans Dönemi ya da Roma Dönemi'nden ibaret değil. Tarih öncesi çağlardan bu yana Bursa her zaman yerleşim yeri olarak seçilmiş. Bu seçimde bölgenin sulak ve verimli arazileri, ılıman iklimi ve su yolları ile denize ulaşımı belirleyici olmuş olmalı. Ortaya çıkışı 2002 olan Aktopraklık Höyüğü (Akçalar'da) de bu yerleşimlerden biri. 
27 Temmuz 2019
8500 yıllık geçmişi bulunan Aktopraklık Höyük Arkeopark ve Açık Hava Müzesi bugünlerde arkeoloji meraklılarına ev sahipliği yapıyor.
Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Aktopraklık Arkeoloji Söyleşileri’, Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı Müzeler Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıyor ve her ay alanında uzman bir konuğu Bursalılarla buluşturuyor. 
Aktopraklık Höyük Arkeopark ve Açık Hava Müzesi'ndeki programın ilk konuğu 9 Ağustos günü Arkeolog-Yazar Özlem Ertan oldu. Özlem Ertan ‘Arkeoloji ve Psikomitoloji ışığında Anadolu Tanrıçaları’ başlıklı bir sunum yaptı. 
Kendisinden tarih öncesi dönemlerden antik çağın sonlarına kadar Anadolu topraklarında yaşayan tanrıça figürlerini çok yönlü bir bakış açısıyla dinledik. Artemis, Hekate ve Kibele gibi Anadolu tanrıçalarının, değişen çağlarda değişen ya da değişmeyen özelliklerini dinledik. 
Tanrıçalar yalnızca dinî ya da kültürel figürler değildi. Aynı zamanda Carl Gustav Jung’un ortaya koyduğu kolektif bilinçdışı ve arketip kavramları bağlamında insan psikolojisinin derinliklerine işaret eden semboller idi. Ve Tanrıçalar da değişirdi...
Söyleşi sonunda Özlem Ertan katılımcıların sorularını yanıtladı. Soru-cevapların ardından Müzeler Şube Müdürü Dilek Yıldız Karakaş, Özlem Ertan'a teşekkür plaketi takdim etti.

Bir Bursa  Üç Yazı
Bursa şehrini tanımak ve anlamak için katıldığım bu programların üçünü bir yazıda anlatmak istedim. Çünkü hepsi aynı amaca hizmet ediyor:
Bursa'yı anlamak ve Bursa'yı anlatmak...
Siz de anlamak ve anlatmak istiyorsanız bu etkinlikleri takip edin. Şehrinizi her gezide bir kez daha, bir kez daha keşfedin.
Bu kadim şehir kazdıkça derinleşiyor, öğrendikçe güzelleşiyor.
Bir de şehre (Doğanbey Konutları gibi yapılarla) ihanet edilmese...
18 Ağustos 2025 / C.E.Y.

Fotoğraf Galerileri
Bursa Bellek / Bursa Gezisi / 10 Ağustos 2025