13 Ağustos 2019 Salı

Tavşan Kaç!

Nereden çıktığı belli olmayan yangınlarda kül olan canlı hayatı gördükçe ateşin bulunuşuna lanet ediyor insan.
Yukarıdan bakanlar alev alev yanan bir ülke görüyorlar ihtimal.
Sadece biz değil, dünya da alev alev yanıyor.
Orman yangınları başlığı ile arama yaptığımda "Son dakika orman yangını haberleri de dahil olmak üzere toplam 762 haber bulunmuştur." dedi CNN Türk bana.
Siirt, Bodrum, Bursa, Marmara Adası, Aydos, Gebze, Balıkesir, Tavşanlı, Biga, Muğla, İzmir, Hatay, Çin, Sibirya, Portekiz ve dahası...

Devasa boyutta yükselen alevler, çılgınca ilerleyen alevleri söndürmeye çalışan insanlar, alevlere destek veren kuru ve sıcak rüzgâr, göz gözü görmeyen duman, kızgın bir demire dönüşen hava ile önce ciğerleri, sonra bedenleri dağlanan ve kaçışırken küle dönen hayvanlar. Çekirgeden solucana, envaiçeşit kuştan antiloba, yılandan çitaya, toprak altından ağaç tepesine kadar milyarlarca canlıyı barındıran ama tek bir kıvılcım ile doğal hayata mezar olan "orman yangınları" maalesef ki yaz mevsiminin değişmez konusu.

Ormanda yaşayan hayvanların ne kanatları yetiyor yangından kaçmaya, ne toprak altında yaşıyor olmaları çare oluyor hayatta kalmaya. Ağaçlar desen, onlar hiç kaçamaz...
Alevler sarıveriyor dört bir yanlarını. Kuşların yıllardır tünedikleri dallar tutuşuyor, alevler dallardan dallara arsızca ilerliyor, kopan alev topları yere düşüyor, kızışan çam kozalakları bomba misali patlarken yangını daha ilerilere taşıyor. 

O sıkışmışlıkta bir tavşan olun hadi. Ormandaki hava ısınır ısınmaz toprak altındaki serin yuvanıza kaçın.
Tavşan kadar hızlı olamasanız da azimli bir kaplumbağa olun.
Gözlerine aşık olduğunuz bir ceylan olun. Seken bir keklik, kurnaz bir tilki, leş başına çöken bir sırtlan, uzun boynu ile vakur yürüyen bir zürafa olun.
İki ayağının üzerine dikildi mi masallardaki dev'e dönüşen boz bir ayı ya da yeleleriyle ve kükremesiyle ormanı inleten bir aslan olun.
Karınca olun, bok böceği olun, tırtıl olun.
İtinayla kurduğunuz ağda ağını bekleyen bir örümcek olun.
Sinek olun, çiçekten çiçeğe konarak petek petek bal yapan bir arı, dışkılarıyla doğaya tohum saçan bir fil, ağaç tepelerinde yaşayan bir tembel hayvan, ağaçtan sarkan sarmaşıklara tutunarak ağaçtan ağaca geçiveren bir şempanze, kayadan kayaya zıplayan bir keçi olun.
Orman ahalisinin bir ferdi olarak kaçın şimdi yangından.
Sağınıza solunuza bakmadan, doğadaki avınızla ve avcınızla yan yana kaçın.

Peki ya kaçarken nereye kaçacağınızı biliyor musunuz?
Bu ormanın sınırı neresi, orman nerede başlıyor nerede bitiyor biliyor musunuz?
Nereye kaçarsanız kurtulacaksınız biliyor musunuz?
Bilmiyorsunuz...
Bilmiyorsunuz ve şaşkınlıkla ve korkuyla oradan oraya kaçışırken alevlere teslim oluyorsunuz.
Cânım postlarınız tutuşuyor, gözleriniz eriyor, tüyleriniz tütsüleniyor, kanatlarınız yanıyor.
Ormanla birlikte yüz binlerce, milyonlarca, milyarlarca can yok oluyor...

Bu arada, toprak altında saklanarak hayatta kalmayı başaran bir tavşansanız eğer, yangın bitip de yeryüzüne döndüğünüzde sizi büyük bir sürpriz bekliyor olacak. 
Hazırlıklı olun!
****
Yaşayan bir organizmadır ormanlar oysa.
Soluk alıp veren, dünyayı dengeleyen bir organizmadır.
Kendi haline bıraktığınızda dünyayı cennete çeviren, bir piknikçinin vurdumduymazlığı, bir sigara tiryakisinin duyarsızlığı, kurnaz bir müteahhitin içi parayla dolu "boş" kafası ile cehenneme dönüşen bir organizmadır. 
İnsan kaynaklı ısınmadan kaynaklanan sıcak ve kuru havada kuruyan ve birbirine sürtünen dallar ile her an yangına adaydır orman. Bir de yerde güneşi odaklayan kırık bir cam parçası varsa hele!

Sadece içinde yaşayan sakinler değil ki yaratılan bu cehennemde yanan, orman dışında yaşayanlar da bu yangınlardan nasibini alıyor.
Boş kafalı müteahhittin boş kafalı eşi değişen mevsimlerden vız vız şikâyet ederken klimaya yükleniyor, klimalara daha çok elektrik sağlamak için derelerin yatakları değiştiriliyor, evler soğutuluyorken dünya daha da ısıtılıyor. Vurdumduymaz piknikçinin çocukları sellerde boğuluyor, duyarsız tiryakinin sigarasındaki tütünün ekileceği topraklar yok oluyor, oksijen azalıyor karbondioksit çoğalıyor, buzullar eriyor, sular yükseliyor, akıntılar değişiyor, hava akımları ne yapacağını şaşırıyor. 
Bir bakıyorsunuz bir anda takır takır dolu yağıyor, bir bakmışısınız bir hortum yerde ne bulduysa göğe savuruyor. Bardaktan boşanırcasına değil, kovayla dökülürcesine yağan yağmurlar yeryüzünde ekili dikili ne varsa silip süpürüyor.

Ev yapacağım diye, altın çıkartacağım diye, otel dikeceğim diye, "Rabbena hep bana!" diye diye haddini aşıp belasını arıyor insan. 
O kadar arayınca da buluyor haliyle. 
Akıllanıyor mu? 
Hayır...
Çünkü insan evladı o evlerde oturuyor, o otellerde kalıyor, o altınlar ile yatırım yapıyor.
Hep daha çok, daha çok istiyor...

Bir de orman yangının ardından en yetkili insan ağzı çıkıp "Çok şükür can kaybımız yok!" demiyor mu, "Ormanları yok etmeyin!" diyenlere "Sen kimin adamısın?" diye sorulmuyor mu, işte o zaman insanlığın geldiği nokta çok daha iyi anlaşılıyor.

Lakin, çoğunluk farkında olmasa da azınlık her şeyin farkında ve o azınlık canını aldığı doğal hayatın ve dengesini bozduğu doğanın ahını kendi yok oluşu ile ödeyeceğini çok iyi biliyor...

Tavşan kaç!
Kapak fotoğrafı, 4 Aralık 2017 akşamı Los Angeles'ın kuzeyindeki Ventura ilçesinde yer alan Santa Paula bölgesi çevresinde başlayan yangında, La Conchita'da yangının ortasında kalan bir tavşanı kurtaran adamın fotoğrafıdır.
ekolojist.net sitesinde yer alan habere göre, bu adam tavşanı kurtarmak için hayatını riske atıyor. 
Bir tavşandan ne olacak demeyin, o adamın bir canı kurtarırkenki çırpınışları insana umut veriyor...

Siz de hayvan sevenlerden misiniz? / 14 Ekim 2010

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Anladıysam A’Râb Olayım!

3 Ağustos 2019 Cumartesi günü İstanbul-Bursa-İzmir Otoyolu'nun açılışını bizzat yaptım. Harmanlı köyünün yanından geçen otoyolun üzerindeki köprüye çıkarak duyurdum açtığımı da. Gazetelerden okuduğum kadarıyla otoyol ücret fiyatlarını da fısıldadım kulaklara yavaşça.
Onların tam olarak ne yapacağını bilmiyordum ama Türkiye tüm yolları ücretsiz yapabilecek kadar güçlü bir ülke olduğu için ben açtığım otoyolu ücretsiz yaptım. Canı istediği gibi geçsin vatandaşım dedim. Yakıt fiyatlarını da indirdim akabinde. Haydi dedim, gezin bakem. Tatile mi gidersiniz artık, özlediğiniz akrabalarınızı görmeye mi gidersiniz bilmem. Evde oturmayın, çıkın çıkın gezin, yeter. 
Vazifemiz vatandaşa hizmet. Ötesi mi var?

4 Ağustos bir oldu, Sayın Cumhurbaşkanımız hem (henüz Navigasyon sistemine yansımamış olan) otoyolun, hem de (henüz tam anlamıyla hizmet veremeyen) Bursa Şehir Hastanesi'nin açılışı için Bursa'ya bir geldi, benim bedava yaptığım tüm geçişlere ücreti bir bindirdi, vallahi şaştım kaldım.
E biz geçemeyiz ama bu yollardan böyle Sayın Cumhurbaşkanım. 
Biz geçemeyeceksek, pardon da, siz kime yaBDınız o zaman bu yolları böyle?

Çok güzel, ama 'Ama'sı var
Yol yapmak ve yolları kısaltmak çok güzel bir çalışma. İstanbul'dan yola çıkarak İzmir'e gitmek isteyen bir vatandaş 8,5 saat yerine 3,5 saat araba kullanacak, aradaki 5 saat kendine kalacak. Aracı 5 saat daha az hırpalanacak, yakıt gideri 5 saat daha azalacak. 'Ama'sı şu ki, sürücülerin ödediği otoyol bedeli ile kaşıkla verilen her lokma kepçeyle çıkartılacak.

Ne kadar?
İstanbul-İzmir Otoyolu geçiş ücretlerine göre otomobiller için İstanbul-İzmir arası geçiş ücreti (şimdilik) Osmangazi Köprüsü dahil toplam 256.3 lira oldu.
Sadece otomobil değil ki, hani bunun kamyoncusu, hani bunun TIR'ı, hani bunun otobüsü, ticarisi vesairesi vesairesi...
Her aracın ödeyeceği bedel (taşımacılık gideriyle) vatandaşa ayrıca yansıyacak takır takır. Bunlarla birlikte her şeyin ama her şeyin fiyatı artacak. Yap-İşlet-Devret modeli ile yapılan her işte olduğu gibi hizmeti kullanan-kullanmayan her vatandaşın hayatına yansıyacak. 
Bu hizmet nedeniyle, gelirleri de artmadığı için, kemerlerinde sıkılacak delik kalmayan insanlar gidip kemerlerine yeni delikler açtıracak.

Avrupa ne yapıyor?
Bunu merak edip sorduğumda karşıma çıkan turistdegilgezgin sitesinde Avrupa otoyollarının ücretlendirme sistemi yazıyordu ince ince. Avrupa ülkelerinde bazı otoyollar ücretsiz, bazıları ücretli imiş. Ücretlendirmede iki farklı sistem varmış. Birincisi bizdeki gibi "kullandığın kadar öde" sistemi. Diğeri ise ön ödemeli vinyet (vignette) sistemi. Ödenecek rakamlar insanı donuna kadar soyan rakamlar değil. 

Otobüse binelim
İstanbul'dan İzmir'e otobüsle gitsem ne kadar ödeyeceğim acaba diye sordum bir otobüs şirketine. 120 TL dedi. Farklı saat seçimine göre 115 TL de olur dedi. Zaman olarak da yolculuk 8 saat 55 dakika sürecek. Tabi bunun evden terminale ulaşımı, terminalden gidilecek yere ulaşımını da koyarsak 10 saati bulur.
Bursa'dan İzmir'e otobüs ile gitsem ne kadar ödeyeceğim ve ne kadar zaman harcayacağım dedim. Yolculuk olarak 5 buçuk saatini ve para olarak da 64 liranı alırım dedi. Farklı saat seçimine göre 60 liramı alabilirmiş. Terminale ulaşım işi yine aynı.

Uçağa binelim
İzmir'e İstanbul'dan uçakla gideyim desem, 1 saat 20 dakikamı ve 300+ liramı harcamam lazım. Sabiha Gökçen'den gidersem 10 dakika daha az zaman ve bir miktar daha az ücret ödeyeceğim. Bir de, malumunuz uçak bileti fiyatları erken alımlara göre farklılık gösteriyor.
Havaalanlarına ulaşmak için de ayrı bir zaman ve ayrı bir para harcayacağım, o da başka bir konu. Havaalanına kendi aracımla gitmişsem aracımı havaalanı otoparkının şefkatli kollarına bırakmak ise epey duygusal bir konu.

Otobüs ya da uçak yolculuğunda, 1 kişi üzerinden yaptığım hesapları en az 3 kişilik bir aile olarak yaparsanız her hâlükârda rakamlar da ona göre katlayacaktır haliyle.

Kâr-Zarar
Anladığınız üzere yapılan yolun bana sağlayacağı getiriyi bulmaya çalışıyorum. Şimdiye dek "daha az zaman, daha az yakıt, daha az yıpranma" olarak bulduğum sonuçlardan beni en ilgilendiren "yakıt" oldu ki o da ödeyeceğim otoyol ücretiyle kafa kafaya çakıştı. Zaten satın alma gücü açısından akaryakıtın en pahalı olduğu ülkelerden birinde yaşıyoruz. Yakıt bedeli 5 saatlik azaldı diye sevinirken, o bedel gitti hesaba "geçiş ücreti" olarak yansıdı.
Bu arada şunu da söylemeden geçmeyelim, yol yapılırken pek çok verimli arazi istimlâk edildi ve istimlak edilen arazilerin bazılarının bedelleri ahaliye hâlâ tam olarak ödenmedi.


Kime yaradı?
Şöyle soralım o zaman; 
Bu iş bana yaramadıysa, bu iş sana yaramadıysa, bu iş ona-buna-şuna yaramadıysa, peki ama kime ve kimlere yaradı?
Of, anladıysam A’Râb olayım!!
En iyisi ben artık bir yere kıpırdamayayım, kırıp dizimi evimde oturayım...

4 Ağustos 2019 Pazar

Önce Tedbir, Sonra Emanet

Ülkemizde toplu taşımanın en önemli aracı otobüsler. 
Lakin en ölümlü kazalar da otobüslerin karıştığı kazalar.
Ya otobüs şoförünün trafik kurallarına uymaması, ya yine şoförün yeterince dinlenemeyip üst üste çok yol yapması, ya muavinin vurdumduymazlığı ya da aracın bakımsızlığı kazaların en büyük sebebi. 
Ölümlerin artmasındaki en önemli sebeplerden birisi de acil bir durumda yolcuların nasıl davranacağını bilememesi.
Tüm bunların hepsinin altında ekonomik şartlar ve zihniyet yatıyor elbette.
Daha eğitimli ve daha dinlenmiş bir şoför, daha dikkatli bir muavin, daha bakımlı bir araç lazım önce. Bunun için de işletmeyi sadece "kâr" olarak görmeyen, ekibini sağlam kişilerden kurup araçlarının bakımını düzenli yaptıran işletme sahipleri lazım.
Bir terslik anında paniğe kapılmayıp soğukkanlılığını koruyan ve ne yapacağını bilen yolcular lazım.
Teneke bir kutuya doldurulmuş ve kapağı sıkıca kapatılmış konserve misali yapılan yolculuklar her an bir felakete gebe. 
Yolcular canları ceplerinde biniyorlar otobüse. Otobüs gideceği yere hasbelkader ulaşıyor. Gidecekleri yere sağ salim varanlar Allah'a dua ediyor.
Otobüsler köhnemiş, işletmeler köhnemiş, zihniyet köhnemiş. 
Tüm bu köhneliğe rağmen yollarımız ise pırıl pırıl, mis gibi...

Otobüs Yolculukları
2010 yılının aralık ayında yaptığım bir otobüs yolculuğunda son sistem teknoloji ile donatılmış otobüsleri görünce ne kadar da şaşırmıştım oysa. Şaşırmakla kalmamış sizlere de anlatmıştım o yolculuğu. 
Otobüs yolculuklarının romantizmini ve eski günlerden aklımda kalan otobüs anılarını anlatırken, yazının sonunda gerçekler ile yüzleşmiş ve yazıyı şöyle bir paragraf ile bağlamıştım:
"Yolların ve araçların eskiye oranla çok daha iyi şartlarda olmasının kazaların azalmasını sağlayacağı yerde daha da artıyor olması tam bir çelişki. Yine her zamanki gibi burada da devreye giren 'İNSAN'ın ta kendisi. Son derece yüksek teknolojiyle donatılmış da olsa o teknolojiyi kullanan eller yeterince ehil olmadığı sürece ne yazık ki değişen pek bir şey olmuyor. Tasarım harikası o araçlarda binlerce hayat hunharca sona eriyor…"

Hunharca Sona Eren 5 Hayat
2 Ağustos günü Küçükkuyu - Ankara seferini yapmak üzere 34 yolcusu ile yola çıkan Kâmil Koç firmasına ait otobüste yangın çıktı ve 5 kişi bu yangında can verdi.
Otobüsten çıkamayarak hayatları hunharca sona eren 5 kişiye yandı içim. Yaralı olarak kurtulan 15 kişinin yaralılık derecelerini ve hayatlarının bundan sonrasında nelerle mücadele edeceklerini düşünmeden edemedim.  

TMMOB Bursa Şubesi'nden açıklama
Otobüs yangınına ilişkin TMMOB Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Fikri Düşünceli tarafından yazılı açıklama yaptı ve "Araç yangınlarının önüne düzenli bakım ve kamusal denetimle geçilebilir." dedi. 
Yangının nedeni üzerine açıklama yapan Düşünceli;
"Balıkesir İl Temsilciliğimizin olay yerinde gerçekleştirdiği ilk incelemeler sonucu yangının, aracın orta bölümünde bulunan kahve makinesi ünitesinden çıktığı, aracın durmasının sonrasında açılan kapı nedeni ile hızlı bir şeklide aracın tümüne yayıldığı düşünülmektedir. Yangının meydana geldiği, Temsa marka Safir Plus tipi aracın Euro 5 tipi bir motora sahip olması nedeni ile 10 numara yağ kullanımının oldukça düşük ihtimalle sahip olmasına karşın, olayı detaylıca araştıran savcılık makamı aracın deposundaki yakıttan inceleme yapılması için numune almıştır. EPDK tarafından gerçekleştirilen inceleme ile ulusal marker kontrol cihazında yapılan kontroller sonucu yakıtın 'geçerli' olduğu kesinleşmiştir.
Yaralanmaların, orta kapının alevler ile bloke olması nedeni ile; yolcuların ön kapının önüne yığılması neticesinde gerçekleştiği, ölümlerin de dumandan zehirlenerek olduğu ilk incelemelerde belirtilmektedir.
Gerçekleşen olay bir kez daha kamusal denetimin önemini bizlere hatırlatmıştır. Yürürlükte olan Araçların İmal, Tadil ve Montajı Hakkında Yönetmelikçe tanımlanmış olan M2 ve M3 kategorisi, yani yolcu taşımaya yönelik sürücü dışında sekizden fazla oturma yeri olan araçlarda zorunlu olan 'Yangın Algılama ve Alarm Sistemleri'nin periyodik olarak kontrol edilerek etkinliğini halen sürdürüp sürdürmediğinin de denetlenmesi gerekmektedir. Ayrıca araç sürücüsü ve görevlilerin olası tehlike ve risklere karşı yeterli bilgi düzeyine sahip olması gereklidir. Yangının kesin nedeni ve herhangi bir ihmal olup olmadığı ise bilirkişi raporu sonucu netleşecektir." 

Bir yangın da Çeşme'den
Bursa'da 5 kişinin öldüğü olayın ardından bir otobüs yangını da İzmir'de yaşandı. İzmir’in Çeşme ilçesinde, seyir halindeyken alev alan tur otobüsü, yangında kullanılmaz hale geldi. İzmir - Çeşme Otoyolu’nda 00.30 sıralarında, Çeşme yönüne giden Kemal Çetin (28) yönetimindeki 35 AFT 980 plakalı tur otobüsü, Zeytinlik Kavşağı’nı geçtikten sonra motor kısmından alev aldı. Kemal Çetin ve yanında bulunan firma sahibi Güngör Bulut (32), otobüsü emniyet şeridine çekerek yangın tüpü ile alevlere müdahale etti. Ancak alevler kısa sürede otobüsü sardı. İhbar üzerine bölgeye sevk edilen itfaiye ekipleri, yangına müdahale ederek söndürdü. Çeşme ilçesinden bir grup kafileyi almak için yola çıktıklarını belirten firma sahibi Güngör Bulut, "Bu arabalar polyester olduğu için anında tutuşabiliyor. Ne kadar uğraşsak da yoldan geçen vatandaşlar da yardım etti ama araç yine de yandı. Sonra itfaiyeci arkadaşlar geldi söndürdü. Allah'tan arabamız boştu da kimseye bir şey olmadı. Ya mazot hortumu patladı ya kablolar şase yaptı. Bu nedenle yanmıştır. Milletin dediği gibi madeni yağ koymak ile bu arabalar yanmaz. Tesisat ile alakalıdır. Sigorta atmıştır. Her şey olabilir. Allah korudu, arabada yolcu da olabilirdi. İyi ki yolcuları almadan yandı. Cana geleceğine mala gelsin dedi. (DHA) 

Önce tedbir, sonra emanet
* Araç kontrolleri düzenli ve dikkatli yapılacak.
* Denetlemeler düzenli ve dikkatli yapılacak.
* Mevzuata kayıtsız şartsız uyulacak.
* Uzun yolculuklarda dönüşümlü şoför olacak, şoförler yorgun olmayacak.
* Muavinler hem teknik hem de davranış olarak eğitime alınacak. Bu eğitimler ile taşıdıkları sorumluluğun farkına vardırılacak.
* Yangın tüpleri dolu, yolcuların emniyet kemerleri takılı olacak.
* Yolcular bireysel olarak sorumluluk taşıyıp otobüslerde yaşanan aksaklıklara anında müdahil olacak. Eğer ki otobüs şoförü ve muavin yolcuları dinlemezse Polis 155 aranıp aracın durdurulması ve yasal işlem yapılması sağlanacak.
* Uçaklar gibi otobüslerde de yolculuk öncesi gereken uyarılar yapılacak ve yolculara acil durumlar karşısında soğukkanlı olup, bulundukları aracı ya da mekânı yaygarasız olarak nasıl boşaltacakları anlatılacak. 
* Yolculuğu Allah'a emanet etmeden önce tüm bu tedbirler alınacak.
****
Açıkçası ben artık çok sevdiğim otobüs yolculuklarından kaçınır oldum. 
Ne otobüslere güveniyorum ne de şoförlere.
Kendi aracım ile yolculuk yaparken dahi otobüslerden uzak durmaya bakıyorum. 
Lakin, Cumhurbaşkanımız herkesin 3 arabası var dese de, herkesin kendi aracı yok.
Ha, olanlar da ayrı vak'a. O da başka mevzu.

Her ne kadar kendi kullandığım araç bana güvenli gelse de, hem otoyol geçiş ücretleri, hem de yakıt olarak canımı epey yakıyor.
Ancak giden bir 'can'ı hiçbir meblağ geri getirmiyor...

2 Ağustos 2019 Cuma

Servetin ne renk?

Salda'ya Millet Bahçesi'ydi, Kaz Dağları'na altın madeniydi, Şirince'ye mermer ocaklarıydı derken ülke toprağı hallaç pamuğu gibi atılıp, cânım ağaçlar kökünden kesiliyor. 
Yangından mal kaçırır gibi alelacele yapılıyor hem de bunlar. 
Elimizde kalanları bir an önce bitirelim, n'olmaz n'olmaz deniyor sanki.
Yunan kaçarken nasıl yakıp yıktıysa öyle bir hırsla tüketiliyor milli servetler.
Sayelerinde, çiftleşme zamanı gelmiş kelaynak kuşunun tepesi kadar çıplak tepelere, Afrika'nın kuzeyi kadar çorak arazilere, Çernobil kadar zehir saçan tesislere, ayak dahi basılmaması gereken yerde yatıp yuvarlanmak için yapılan umumî bahçelere mahkûm ediliyoruz millet olarak.
İklimimiz bozuluyor, yiyeceğimiz bozuluyor, içeceğimiz bozuluyor, soluduğumuz hava bozuluyor, boğuluyoruz, ölüyoruz, ölmesek de sürünüyoruz. 
Da, kimin umurunda!

Ağaç mı, altın mı?
Çanakkale'nin Kaz Dağları bölgesindeki Kirazlı köyünde işletilecek olan altın madenini işletecek Kanadalı şirket kendi ülkesindeki ağaçları da böyle acımasızca kesiyor mu acaba? Ki resmi kaynaklara göre 14 bin civarında ağacın, ancak ÇED raporuna göre 45 bin ağacın kesimi için izin alınan bölgede, çevre örgütleri 195 bin civarında ağaç kesildiğini açıkladı.

Hangisi doğru?
Gazetelerde okuduğuma göre, Tarım ve Orman Bakanlığı, Kazdağları ile ilgili iddialara, sosyal medya hesaplarından yanıt verdi. Maden sahasının Kazdağlarında değil Kazdağlarına 40 kilometre uzaklıkta olduğu belirtilen açıklamada, kesilen ağaç sayısının da iddia edildiği gibi 195 bin değil 13 bin olduğu kaydedildi. ‘Ormanlar yok ediliyor’ iddialarının doğru olmadığı, ‘Maden Sahaları Rehabilitasyon Eylem Planı’yla tüm sahanın yeniden ağaçlandırılarak eski haline kavuşturulacağı kaydedildi.

Maden şirketi 14 bin ağaç dikmiş!
Öte yandan, maden sahasında çalışmayı yürüten şirket, henüz ağaç kesimine başlamadan önce bölgede ağaçlandırma çalışması yaptığını, oluşturulan 2 hatıra ormanında 14 bin fidan dikildiğini ve yine bölgede arı otu ekimiyle yöre ekonomisine de destek verildiğini açıkladı.
“Orman yok etmenin karşılığı ağaçlandırma değildir.” der Prof. Doğanay Tolunay.
195 binden devam edelim
İnsanın 195 bin ağaç kesebilmesi için o kadar ağacı kestiğine değecek bir şey bulması lazım, değil mi?
"Altın bulmuş işte daha ne?" diyeceksiniz.
Devasa bir afet anında sahip oldukları altınları gösterip afetten kurtulabilirler mi dersiniz?
Altını gören hortum onları teğet geçer, deprem evlerine uğramaz, fırtına üzerlerinde kopmaz, sel yatağını değiştirir, onlara ellemez mi?
Afet de nereden çıktı derseniz, 
E ağaçları kesiyorlar!

Altın ve Siyanür
Artvin Cerattepe'ye Bakar yazımda da bahsettiğim gibi altın siyanür ile aranmıyor, lakin altını işlemenin tek yolu da siyanür deniliyor. Ancak; olur da siyanür kabının dışına taşarsa, ondan sonrası tam bir felaket...

Kanada'da altın yok mu?
Altın çıkartacak şirketin ortaklarından olan Hollanda'yı anlayabilirim. Bırak madeni, doğru düzgün toprakları bile yok. Olan toprakların %32'sinde tarım yapılıyor, %40'ında çayır ve meralar ve %18’inde de ormanlar var. 
Peki ya Kanada'da madencilik ne durumda? Kendi ülkelerinde altın yok da mı dünyaya el atıp duruyorlar böyle? İşte bu soruların cevaplarını ararken "Kanada'da Madencilik" başlıklı bir yazı buldum. 
5 Kasım 2016 tarihli yazıda diyor ki:"Kanada ekonomisinin gelişiminde mineral ve mineral dışı kaynakların payı çok büyüktür. Prince Edward adası hariç olmak üzere ülkenin tüm eyalet ve bölgelerinde mineral kaynaklar bulunmakla beraber toplam madencilik faaliyetlerinin %90’lık kısmı British Columbia, Alberta, Saskatchewan, Ontario, Quebec ve Northwest bölgelerinde gerçekleştirilmektedir. Ülke genelinde 60’tan fazla farklı mineral ürün çıkartılan 884 adet maden ve ocak faaliyet göstermektedir. Kanada dünyanın en büyük potas ve uranyum üreticisi olmanın yanı sıra, nikel, çinko ve asbestte dünya ikincisidir. Ülke bunların yanı sıra bakır, kadmiyum, alüminyum, tuz, altın ve kobalt gibi çok sayıda mineralin en büyük üreticilerindendir."
Kendisinde olmayan bir madeni dünyanın neresinde olursa olsun bulur ve işler diyor kısacası.

Oyun işte
Çook eski günlerde oynadığım Age of Empires oyununda ben de öyleydim bak. Çok iyi anlıyorum kendilerini o yüzden. Ormanları kese kese madene ulaşıyordum. Sonra madenden kazandığım altın ile asker yapıp komşu ülkenin kralının peşine düşüyor, o ülkeyi ele geçirmeye çalışıyordum.
Ormanlar bitiyordu, tarlalar bitiyordu, madenler bitiyordu, askerlerin sayısı savaşı kazanmaya yetmiyordu, savaş bitmiyordu. Bazen kazanıyordum savaşı, bazen o kaleden o kaleye saklanan kralı elimden kaçırıyordum. 
Kazansam da kaybetsem de oyun her seferinde baştan başlıyordu. 

Kanada'da ağaç yok mu?
Artık modası geçmiş o oyunu bir kenara bırakıp bunu da sordum Google'a. "Kanada'nın %46'sı ormanlardan oluşur. Sekiz bitki bölgesine sahiptir. Ladin, Balsam, Çam, Köknar, Sedir, ve İsfendan gibi yoğunlukta ağaç türlerine sahip olup, Kanada bayrağında İsfendan ağacı yer almaktadır." dedi bana kısaca.
Hımmm, kendi bayraklarında bile ağaç var ama çıkartacakları altın için senin benim ağacımı kesmekte bir sakınca görmüyorlar demek dedim. Demek ağacın kıymetini biliyorlar dedim.
Burada kesilen bir ağacın sadece bizim iklimimize değil, dünya iklimine de zararı olacağını bilmiyor olamazlar o zaman. 
"Çıkarttığım altının bir kısmı ile kendi ülkemi koruma altına alırım!" diyorlar belki de, ne bileyim. 
Hani afet anında "afetçibaşına" altınlarını gösterirler demiştim ya, işte öyle...

Boşver Kanada'yı, boşver Hollanda'yı
Kanada'yı da, Hollanda'yı da boşver, sen Türkiye'ye bak. Bak bak, 22 Temmuz 2019 tarihli bir habere göre Cengiz Holding, Kaz Dağı'nda faaliyet yürüten altın madenini 55 milyon dolara satın almış. (Hani şu şey değil miydi, hani "Milletin şeysine şeydeceğiz" diyen. Evet evet o. Cengiz Holding'in başı Mehmet Cengiz neyse ki artık söylediklerine dikkat ediyormuş. İyi güzel de, yaptıklarına da ediyor mu acaba?)
Haberde iç içe geçen sermaye yapısı ve taşeronlar bir güzel anlatılmış.
CHP Çanakkale Milletvekili Özgür Ceylan da altın çıkartma tesisi için devlet tarafından teşvik bile verildiğini, teşvik yetkisinin Cumhurbaşkanlığı'nda olduğunu, Kaz Dağları'nda altın arayan Kanadalı firmanın Türk ortağına 7 yıl süreyle yatırım katkısı vergi indirimi, Gümrük Vergisi muafiyeti, faiz desteği ve KDV istisnası uygulanacağını söylüyor.
Hadi yine iyisin ortak!

Bir yere kaçmak yok!
Yazılanlardan anladığımız üzere iş insanları her zaman "Mevzubahis 'çıkar' ise, gerisi teferruattır!" düsturunu benimsiyorlar.
Gözümüz yok, yatırım yapsınlar, istihdam sağlasınlar, Allah iş rastlığı versin, bol bol kazansınlar. 
Ancak yedikleri kaba s..masınlar. Dünyanın geleceği ile oynayıp durmasınlar. 
Kendileri Mars'ta yaşamayı kafaya koymuş olabilirler ancak biz burada kalıcıyız. Bizi cehennemin ortasında bırakıp kaçmasınlar.

Beton Kafalar
Yeşili ve kahverengiyi köylülük, eziklik, sefillik olarak gören, grilerde yaşamayı medeniyet sayan aklın işi hep bunlar. Şehirciliği bilmeyen, şehirleşmeyi betonlaşma olarak anlayan beton kafaların işi
Ayakları toprağa değsin istemiyorlar besbelli. Toprak ve çamur onlara eski "fakir" günlerini hatırlatıyor ihtimal.
Her tarafı pırıl pırıl beton yapmakta buluyorlar çareyi. Yaprakları dökülüp etrafı kirletmesinler diye ağaçları da kesiyorlar.
"Hah şimdi tertemiz, pırıl pırıl oldu işte!" diyerek seviniyorlar sonra da.
Çekirdek çitleye çitleye yürüyorlar beton meydanlarda. Çekirdek kabuklarından ibaret izler kalıyor arkalarında...

Dünya uyanıyor mu?
Haberi duymuşsunuzdur, geçenlerde Etiyopya'da 1 günde 350 milyon ağaç dikildi. Bu etkinlik, yaz boyunca ülke çapında 4 milyar ağaç dikmeyi hedefleyen Ulusal #YeşilMiras hareketinin bir parçasıymış ve ağaç dikimine kamu personellerinin de katılabilmesi için devlet daireleri gün boyunca kapatılmış.
The Guardian'ın haberine göre proje, kuraklık tehlikesi altındaki Etiyopya’da orman tahribinin neden olduğu iklim değişikliğinin kalıcı etkilerini önlemek amacıyla başlatılmış. Birleşmiş Milletler’in açıkladığına göre Etiyopya ormanları son yüzyılda yüzde 35 azalmış.
Etiyopya'dan önceki dünya rekoru bir günde 50 milyon ağaç dikmeyi başaran Hindistan'daymış.

Ya bizim ormanlarımız?
Yıllardır Türkiye çölleşiyor diye bağırıyor Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ. Bereketli yeşil ve serin mavinin yerini, çorak sarılar ile soğuk griler alıyor.
Cumhurbaşkanımız da kızıyor aslında bu gidişata. "Deniz kenarlarını, orman alanlarını betona çevirme gayretinde olanlar var. Şu para var ya, nelere muktedir, bu kapitalizm nelere muktedir? Orman morman ne var ne yok kesiyor, atıyor, götürüyor. 'Oraya ben bir dikey mimari yapayım, malı götüreyim', yapılan iş bu. Yani doğa şöyle olmuş, böyle olmuş umurunda değil..." diyor. 
Kendi yazlıklarının ve dahi kışlıklarının nasıl yapıldığını bilmiyor besbelli. Ağaçlar için "Ekiyoruz-Dikiyoruz!" diyor. Diyor da; yapılan araştırmalara göre "Türkiye'de fidanlar artıyor, ancak ormanlar azalıyor. Hükümetin diktiği fidanlar ormana dönüşmüyor.".
Nasıldı o şarkı?
"Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana, dönmeli yurdumda.
Yuvadır kuşlara, örtüdür toprağa, can verir doğaya, ormanlar yurdumda."

Şşşş, sakın duymasınlar!
Okaliptüs ağaçları üzerinde araştırmalar yapan Avustralyalı bilim insanları, çevresindeki toprakta altın izine rastlanan ağaçların yaşayan dokusunun içinde altın bulunduğunu ortaya koydu. Discovery News’in haberine göre, X-Ray analizleri gerçekleştiren araştırmacılar, ağaçların canlı dokusu içinde 8 mikton kalınlığında altın tanecikleri bulunduğunu tespit etti. Bu kalınlık, insan saçının 10’da 1’ine denk geliyor. Analizler, düşük miktardaki altının ağaca zararlı olmadığını gösterirken, altının kökler tarafından çekildiğini ve yapraklara kadar ulaştığını ortaya koydu. Araştırmada yer alan coğrafya kimyacısı Melyvn Lintern, LiveScience sitesine yaptığı açıklamada, "Okaliptüs ağaçlarının 10 katlı bir binayla eşit bir mesafede yerin altından altın çekebildiğini öğrenmek bizi şaşırttı" dedi. 
Hemen sevinmeyin. Bir yüzük yapmak için gereken altını elde etmek için 500'den fazla ağaca ihtiyacınız olurmuş.

Öncesi - Sonrası
Biz yine ormanlarımıza dönelim. Akademisyen Serhat Kocasakal, Twitter hesabından yaptığı paylaşımlarda ormanların zaman içerisindeki yok oluşunu uydu görüntülerinden hazırladığı videolarla anlattı. Videolarda Samsun - Atakum, Ankara - ODTÜ Ormanları, İstanbul - Kuzey Ormanları, Ankara - Atatürk Orman Çiftliği, Bodrum - Muğla, Sakarya - Sapanca ve Trabzon - Karadeniz Otoyolu'nun önceki ve şimdiki görüntüleri var.
Siz de küçük bir arama ile Trabzon - Uzungöl, Konya - Mevlana Türbesi, İstanbul - Taksim Meydanı, Bursa - Kent Meydanı / Stadyum Meydanı gibi pek çok "yenilenen" mekânın görüntülerinin önceki ve şimdiki hallerine ulaşabilirsiniz. 

Madenleri İşlemeyelim mi?
Türkiye Maden Mühendisleri Odası der ki; "Madenler yer kabuğunda bulunan, çıkarıldıkları haliyle veya zenginleştirme işlemleri uygulanarak ekonomik değer kazanan doğal oluşumlardır. Madenleri diğer doğal kaynaklardan ayıran özellikleri, yenilenemez ve bulundukları yerde çıkarılmak zorunda oluşlarıdır. Madenlerin bu özellikleri de göz önünde tutularak, korunmalarından çok, ekonomik olarak işletilmeleri esası getirilmiştir. Orman alanları, su havzaları, flora ve fauna korunabilir ve geliştirilebilir. Bu gerçeklerden bakıldığında madenler yerinde bırakılması ve işletilmemesi durumunda ekonomiye katkı koyamayacağından bir doğal zenginlik unsuru olarak gösterilemez. Diğer yandan teknolojik gelişmelerle, bir çok malzemenin (hammadde) yerine ikame edilebilir malzemeler gündeme gelmekte, böylece zamanında ve ekonomik değer taşıdığı süreçte üretime alınamayan bir hammaddenin ikame malzemeler nedeniyle ekonomik değerini yitirmesi olasıdır. Bu durum, yer altı kaynaklarının ekonomiklik sürecinde hemen üretilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Gelişmiş ülkelerin iktisadi tarihi incelendiğinde madenler ve madenciliğin kalkınmaya çok önemli katkısı açıkça görülmektedir."
Sahip olduğumuz madeni değer kaybetmeden, zamanında işleyelim tamam da, az evvel dediğim gibi, işlerken dünyanın diğer hazinelerine zarar vermeyelim...

Düşün Dünya Düşün
Yüzyıllardır düşünmeden işler yapıyorsun, geldiğin nokta ortada.
Servetim ne renk diye sor kendine önce.
Yeşil Miras mı bırakacaksın evlatlarına yoksa Sarı Miras mı? 
Çok ama çok iyi düşün...

28 Temmuz 2019 Pazar

Dersimiz Arkeoloji

İnsan her konuyu bilmiyor. Haliyle bilmediği bir konunun da cahili oluyor. Lakin bilmediklerini öğrenmeye çalışıyorsa o konudaki cahilliğini üzerinden atıyor.
Cehalet ise, "Ben tamamım, oldum!" demekle başlıyor.
Oysa hiçbir zaman tamam olunmuyor. 
Öğrenmeye kapalı bir akıl, hiçbir zaman tamam olunmayacağını bile bile yapılan "öğrenme" yolculuğunu anlamıyor. Oradaki hazzı hiç yaşamadığı için bilmiyor. 

Siz her şeyi hiç emek vermeden, hiç yaşamadan öğrenmiş ve her şeyi biliyor olarak doğmak ister miydiniz bilmem ama ben her şeyi doğuştan bilmeyi ve bu hazdan mahrum kalmayı hiç istemezdim
Gazeteciliğin beni heyecanlandıran ve hazzın doruklarına çıkartan yanı da işte bu sonsuz "öğrenme" yolculuğu.
Önce öğrenen, sonra da öğrendiklerini paylaşan yapması, beni her yeni konu ile yeni baştan yaratması, bana yepyeni denizlerde kulaç attırması, o denizlerin derinlerine çekmesi, o denizden çıkarken beni adeta görünmez bir katmanla kaplaması.


Yazan bir kişinin bilmediği bir konu hakkında yazarken kulaktan dolma bilgiler ile çala kalem yazı yazması çok acı. Malum, günümüz teknolojisinde bilgiye ulaşmak bir "tık" ile çok kolay. Lakin o mecrada da her yazılan doğru değil. Bir kişinin yanlış bilgi girmesi ile o yanlış bilgi "biz trollerin" elinde bir anda çığ gibi büyüyebiliyor ve doğru kabul edilir hale geliyor. 
O bilginin doğruluğunu teyit edebilmek için "araştıran-soran-şüphe eden" bir yaklaşıma ihtiyaç var.
Öğrenilenleri yorumlayabilmek için gerekli olan ise, "görünmez katmanların çokluğu ve çok yönlü bakış açısı"...

Dersimiz Arkeoloji
Bu yazımda arkeoloji ile ilgili yazı yazarken ya da haber yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğrendiğim bir programdan söz edeceğim size. 
Aktopraklık Arkeoloji Okulu'nda gerçekleşen basın bilgilendirmesi buluşması SARAT Projesi kapsamında bir buluşmaydı. Daha önce İzmir ve Antalya'da gerçekleştirilen Arkeoloji Haberciliği Atölyesi'ni görerek kendilerini Bursa'ya davet eden Bursa Kent Konseyi Genel Sekreteri Murat Başlar vesilesi ile üçüncü buluşma Bursa'da yapıldı. Bu buluşmaya katılan akademisyenler arkeoloji haberlerinde olası yanlışlar üzerine gazetecileri bilgilendirirken, gazeteciler de doğruyu ararken karşılaştıkları sıkıntıları anlattılar kendilerine.
Proje Koordinatörü Gül Pulhan SARAT Projesini, Medya Uzmanı Nur Banu Kocaaslan da medya dilini anlattılar önce. 
Gül Pulhan
Nur Banu Kocaaslan
Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Aktopraklık Höyüğü Kazı Grubu Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul "Aktopraklık" çalışmasını ve "Arkeolojinin Toplumsallaşması"nı, Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Rana Özbal da "Barcın Höyüğü" çalışmasını anlattı.
Prof. Dr. Necmi Karul
Yrd. Doç. Dr. Rana Özbal
Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Arkeologlar Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şahin ise Bursa ve çevresindeki arkeolojik alanları ve yaşanan talanları anlatırken, insanların kültür mirasları ile "gurur duymaları" gerektiğinin altını özellikle çizdi.
Prof. Dr. Mustafa Şahin
SARAT Projesi nedir?
Türkiye'nin arkeolojik varlıklarının korunması için bilgi, kapasite ve farkındalık artırmak amacıyla yola çıkan SARAT Projesi, bu hedef doğrultusunda çeşitli eğitim ve araştırmaları hayata geçiriyor. 
SARAT, Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü (BIAA) başkanlığında yürütülen bir proje ve proje ortakları olan Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) ile Uluslararası Müzeler Konseyi İngiltere Şubesi (ICOM UK)  ile birlikte çalışılıyor. 
SARAT Projesi, British Council ve İngiltere Dijital, Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı'nın yönetimindeki Kültürel Koruma Fonu (The Cultural Protection Fund- CPL-O69-16) tarafından finanse ediliyor.

Neler yapıyorlar?
Online Eğitim ile arkeolojik varlıkların korunması ve kurtarılmasında dünyadaki güncel yöntemlerle donanım ve pratik beceriler kazandırmayı hedefliyorlar. (Arkeolojik Varlıkların Korunması ve Kurtarılması Online Serifika Programı'nda şimdiye dek 2152 kişi sertifika almış.)
"Toplumun Arkeolojiyle İlişkisi" üzerine Türkiye'de ülke çapında yapılan ilk Kamuoyu Araştırması ile, Mayıs 2018'de Türkiye çapında bir kamuoyu araştırması gerçekleştirilmiş. KONDA Araştırma Şirketi'nin yürüttüğü kamuoyu araştırması kapsamında Türkiye'nin tüm bölgelerinde 29 il ve 103 ilçeye gidilerek ülke genelinde 3601 kişiyle yüz yüze görüşmeler yapılmış. 
Kamuoyu araştırması sonucu ne çıkmış derseniz, "Arkeolojiye karşı düşmanlık yok, ilgi çok, bilgi az!".
Atölyeler ile Gazetecilerle Arkeoloji Haberciliği Atölyeleri yapıyorlar ve gazeteciler için derledikleri "Gazeteciler İçin Arkeolojik Terimler ve Faydalı Bilgiler El Kitabı"nı hem basılı, hem de dijital olarak kişilere ulaştırıyorlar.
Duyurular ile arkeoloji üzerine yapılan ve yapılacak çalışmalar duyuruluyor.
Eski eser koleksiyonerleri ile görüşmeler yapılıyor.

"Korumak yetmez, kıymet vermek lazım"
Medeniyetler Beşiği Anadolu üzerinden çağlar boyu geçen kim bilir kaç medeniyetin izleri kâh toprak altında yaşamaya devam edip, kâh yer yüzüne çıkartılırken çıkanları (kıymet bilmeyenlerden) korumak zor oluyor haliyle. Ülkenin kültür mirası olan tarihi eserleri ya önemsemeyip bu kıymeti görmezden gelmek ya da kıymeti ederi üzerinden hesap etmek koruyamamanın en önemli sebebi.

Gazetecilerle Arkeoloji Haberciliği Atölyesi

Bizi ilgilendiren çalışma işte bu. Arkeolojik haberlerde medyanın daha nitelikli işlere imza atabilmesi yolunda bilgilendirilmesi gerektiğini düşünerek, "Gazetecilerle Arkeoloji Haberciliği Atölyeleri" düzenliyorlar. Toplumun arkeolojiyle ilişkisi, bilgi düzeyi ve duyarlılığının artırılmasında medyaya büyük pay düşüyor. Bilinen yanlışların önüne geçebilmekte, arkeolojik talan ve definecilikle mücadelede, eski uygarlıkların tarihini anlamak ve yaşanılan yerlerdeki kültürel miras alanlarıyla ilişki kurmakta medyanın gücü yadsınamaz.
Fakat bu konuda çok eksiğimiz ve doğru bildiğimiz çok yanlış var. Atölyelerin amacı da eksikleri gidermek ve yanlışlara dikkat çekmek.
Temel bilgiler eksiği için hazırlanan Gazeteciler İçin Arkeolojik Terimler ve Faydalı Bilgiler El Kitabı'nda A'dan Z'ye Terimler, Tarih Öncesi ve Tarihi Çağlar, Dönemler ve Uygarlıklar basitçe anlatılmış, arkeolojik bilgiler en sade haliyle verilmiş. 

Çanak - Çömlek'ten daha fazlası
Arkeoloji, Eski Yunanca arkhaios (eski) ve logos (bilim) kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Kelime manasıyla "eskinin ilmi" anlamına gelir. Arkeoloji geçmiş insan deneyimlerini maddi kültür kalıntılarına
dayanarak inceleyen bilim dalıdır. İnsanlar nasıl sosyal gruplar halinde organize oldular, doğal çevreleriyle ilişkileri neydi, ne yediler, ne yaptılar ve neye inandılar, nasıl ilişki kurdular ve yarattıkları toplumlar neden değişti gibi soruların yanıtların arar. Arkeologların bulduğu nesneler bize doğrudan bir şey anlatmazlar, bunlardan anlam çıkaran, arkeologların bilimsel çalışmalarıdır. Arkeoloji, jeoloji, antropoloji, filoloji, sanat tarihi gibi birçok yardımcı bilim dallarından yararlanır ve radyokarbon tarihlenmesinden gıda artıklarının incelenmesine ve DNA analizlerine kadar uzanan çok çeşitli bilimsel teknik yöntemleri kullanır.

Define'den daha fazlası
Define kavramının tanımı Medeni Kanun'da şöyle yapılır: "Bulunmalarından çok zaman önce gömülmüş veya saklanmış olduğu ve duruma göre artık malikinin bulunmadığı kesin olarak anlaşılan değerli şeyler, define sayılır."
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun, 6’ıncı maddesine göre "korunması gereken taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları"nda, başka bir ifadeyle "arkeolojik ya da tarihi olduğu tescilli ya da bilinen yerlerde" define aranamaz.
Ancak, yasal sınırlar içinde çok sıkı şartlara bağlı olan ruhsatlı definecilik, kaçak olarak yapıldığında kültürel mirasın en büyük düşmanlarından biri oluyor. 
Amacı dedektör satmak olan bir dernekleri bile var. Üstelik şimdiye kadar bulunan/bulunduğu duyulan bir define de yok. Ama yurt dışına kaçırılan ya da tahrip edilen kültür hazinesi çok.

Medya arkeolojinin neresinde?
Arkeoloji denince ne anlıyoruz? Nasıl bilgi sahibi oluyoruz? Medya bunun neresinde?
Kaçakçılık ve definecilik haberleri nasıl yazılmalı? Arkeologlar ne düşünüyor?
Restorasyon haberlerine nasıl yaklaşılmalı?
Arkeoloji sadece güzel görünümlü eserlerden mi ibaret?
Arkeoloji haberlerini nasıl ilgi çekici hale getirebiliriz?
Piyasa değeri nasıl hesaplanıyor?
Medya nasıl tutum almalı?
Gazetecilere Öneriler
* Eser odaklı bakmayın, yöntem odaklı bakın.
* Defineciler arkeologların alternatifi değildir.
* "Arkeologlar tepkili!" söylemi sadece arkeologların meselesi olmamalı.
* "Altın avcıları", "Tektekçilik" söylemi çok yaygın ama durumu açıklamıyor.
* Haberlerinizde tarihi eser ve ören yerlerine zarar vermenin cezai yaptırımlarından bahsedin.
* Definecilik, dolandırıcılıkta kullanılan başlıca yöntemlerden biri. 
* Haberinizde mutlaka arkeologlardan ve bilimsel heyetlerden görüş alın. 
* Restorasyon haberlerinde "doğru uzmandan" görüş alın. 
* Kurumsal görüş için ICOMOS, Europa Nostra, Arkeologlar Derneği'ne başvurun.
* Haberi ilgili meslek görüşleriyle zenginleştirin. 
* Geçmiş örneklere bakın ancak bağlamları karıştırmayın.
* Sadece tık hedefi gütmeyin.
* Kültür Bakanlığı sitesi, müzeler, arkeolojik kazı siteleri, meclis soru önergeleri gibi verilerden yararlanın.
* Derlemeler yapın. Haberi sorularla yazın. Kesin hükümlü olmayın.
* Bölgenizi tanıyın.
* Bir tema etrafında düşünün, kaçak kazılar, üzerine az yazılmış arkeolojik alanlar, izlenim yazılarından yararlanın.
* Eser odaklı bakmayın, buluntulardan öğrenilenleri sorgulayın. 
* Piyasa değeri hesaplamasını (neye göre, kime göre?) bir kenara bırakarak  defineciliğe ve kaçakçılığa özendirici olmayın.
* "2300 yıllık İncil ele geçirildi" başlığını kullanırken zaman kavramını unutmayın. (İsa'nın doğumu "0" kabul ediliyorsa nasıl oluyor da bu İncil 2300 yıllık oluyor sorusunu sormayı akıl edin mesela.)
* Arkeologların bir gününü merak eden, Yenikapı kazılarından neler öğrendiğimizi derleyen, Göbeklitepe'yi kimlerin yaptığını sorgulayan ya da 2017'nin en önemli arkeolojik keşiflerini anlatan haberler gibi farklı bakış açısına sahip haberler üretin."
* Bugün hepimize verilen kitapçıkları kaldırıp bir tarafa atmayın. Kitapçık olmasa da SARAT'ın sayfasından dijital olarak tüm kaynaklara ulaşabileceğinizi unutmayın. 
SARAT Projesi ekibi ve Gazeteciler
Aktopraklık Arkeoloji Okulu'nda gerçekleşen toplantının ardından Necmi Hoca eşliğinde kısa bir Aktopraklık turu ile nihayetleniyor bugün. Son olarak bir fotoğraf karesinde buluşuyoruz topluca. 

Bir bireyden daha fazlası
Ülkesine, tarihine ve dünya tarihine karşı sorumluluk hisseden bir bireyden daha fazlası olarak, yazdığı ve konuştuğu ile tarihe kayıt bıraktığının farkına vararak, doğruyu ulaşıp, doğruyu doğru anlatarak mesleğinin hakkını veren gazeteci olmak çok da zor değil.  
Dünyanın sahibi değil, emanetçisi olarak bizlere düşen, milyarlarca yıldır var olan dünya ve insanlık tarihine merakla bakarken, milyarlarca yılın yaşanmışlığını ta derinlerde hissetmek.

Geçmiş - Gelecek
Geleceği mi yoksa geçmişi mi daha çok merak ediyorsun derseniz, geleceği derim. 
Geleceği mi yoksa geçmişi mi bilmek istersin derseniz, geçmişi derim.
Geçmişte yaşanmış bir gerçeklik var, gelecekte ise ihtimaller.
Ve "bugün", geçmişin geleceği ve geleceğin geçmişi.
Yürüyenler değişse de izler ve gizler ile dolu sonsuz bir yürüyüş bu.

"Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye, kimse bilmez..." der Hayyam,
"Bu garip insan evladı ne zaman başladı yürümeye, kimse bilmez..." diyerek bitirelim yazıyı biz de.

İlk insan kimdi, nasıl oldu ya da nasıl doğdu, doğduysa kimden doğdu, ilk insan onu da doğuran mıydı, yürümeden önce yüzüyor muydu, yoksa yıldız tozu muydu, bunu öğrenmek için kaç milyar yıl geriye gitmek lâzım?  
Ah, Zaman Makinesi de yapılmadı ki daha! 

Ben aklımda deli sorularım ile baş başa kalıyorum ve bu uzun yazıyı sabırla okuduğunuz için hepinize içtenlikle teşekkür ediyorum...

28 Temmuz 2019 / C.E.Y.