13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ne kadar çocuk, o kadar anne

Bebeklerinle oynuyorsun ya hani çocukken. 
Hani sen annesin, komşunun oğlu da baba. 
Sen annenden gördüğün gibi bir anne, o da babasından gördüğü gibi bir baba oluyor o minicik oyuncak bebeğe.
Sonra büyüyünce unutuluyor hepsi.
Başka oyunlar, başka meşgaleler buluyor insan kendisine. 
Ta ki gerçekten bir bebek sahibi oluncaya kadar oynanmıyor o oyun bir daha.
Bebek yola çıktığını haber verdiği zaman yeniden başlıyor oyun.
Ancak gerçek bir bebekle oynanan bir oyun oluyor bu kez.
Sen annenden öğrendiğin anneliği yapmaya başlıyorsun, bebek kendi isteklerini sürüyor önüne bir yandan da. Onunla şekillenip, onunla yol alıp, onunla büyüyüp, onun annesi olmaya başlıyorsun sen de.
Bazen onun isteklerine diretip, bazen onun isteklerine boyun eğip, bazen otoriter, bazen yumuşak, bazen sulu gözlü, çokça da "dırdırcı" ama içi hep onun sevgisiyle dolu bir anne olup çıkıyorsun sonunda.
Sana anne olmayı o öğretiyor.
An be an, gün be gün, yıl be yıl daha çok anne oluyorsun.

Doğar doğmaz eline verdikleri savunmasız bebeğin sende yarattığı koruma duygusu yıllar boyu bir türlü peşini bırakmıyor. Büyüdüğünün farkına varmadığın bebeğine uyarıları ardı ardına sıraladıkça "Offf anne!"lerle karşılaşıyorsun bolca. "Annem de 'Analık fenalık' derdi" deyip bütün ofları sineye çekiyorsun çaresiz.

Bir gün bir bebek daha "Ben de geliyorum" diye fısıldıyor kulağına. 
Bu kez anneliği biliyorsun ya, tecrübelisin ya, gel bakalım diyorsun. 
"Nasılsa biliyorum anne olmayı. Nasılsa annemden öğrendiklerim var, bir de senden önce gelen kardeşinin öğrettikleri. Gel hadi..."

Ama o da ne!
Bu başka birisi şimdi yeni gelen.
Daha bebekken bile huyu başka, suyu başka. Yediği içtiği, sevdiği sevmediği, güldüğü gülmediği, ağladığı ağlamadığı, istediği istemediği hep başka. 
O zaman yine yeni yeniden anne olmayı öğrenmeye başlıyorsun bu kez de onunla. 
Yine "Ya sabır!"lar, yine kahkahalar, yine gözlerde kâh mutluluktan kâh kızgınlıktan titreşen yaşlar, yine kucaklaşmalar, yine ayrılıklar ve yine hızla akan bir zaman...

İki evlada iki anne, üç evlada üç anne, beş evlada beş anne olurken akan zamanla birlikte geri sayım da başlıyor bir yandan.
Bir evlat uçuyor yuvadan, sonra biri daha. 4-3-2-1 derken, arttığı gibi hızla azalıyor sayı bir bir. Çocuklarının sesiyle dolu o gürültülü evin ıssızlaşıyor gün geçtikçe.

Onlar giderken sen de onları büyütmüş olmanın gururu ve yorgunluğu ile bakıyorsun arkalarından. Yeniden büyüt deseler büyütemezsin, yeniden evde olsalar hiçbirine yetişemezsin. 
Varlıklarını, orada olduklarını bilmek içini rahatlatıyor. 

Ayrılık koyuyor ama zaman zaman, yalan değil. 
Özlediğin zamanlarda sokakta kimi görsen ona benzetiyorsun mesela. Bazen birinin sesi geliyor kulağına, bazen bir diğerinin kokusu burnuna. 
"İyi olsunlar da..."

Çocuklar kendi anılarını yüklenip ve kendilerinde yansıyan annelerini alıp gitmişken kendi hayatlarına, hepsinin tüm anıları, tüm çocuklukları, tüm yaşanmışlıkları, tüm sevgileri sana kalıyor.
İlk sözcükleri, ilk gülüşleri hep sende. Hangisinin ilk dişi ne zaman çıktı sen biliyorsun. Kim kaç aylıkken yürüdü, okumayı önce kim söktü, en yaramaz hangisiydi, masadaki vazoyu kim kırdı, uyurken kimin ağzı açıktır, kim yürürken ayağını sürür, kimin parmağı ne zaman hangi kapıya sıkıştı hep sen biliyorsun. Kim kimin kuzeni, kim kimin yeğeni, uzak akrabalar, yakın akrabalar, yarın bir gün merak edince sorulacak dayı-yeğen-hala tüm hayat ağacı hep sende. 
İşin özü, sen onların bilmediği zamanlarını da biliyorsun. 
Ve o günleri anlatmaktan müthiş bir haz alıyorsun...
****
2017 Anneler Günü yazımı bana anneliği öğreten iki oğluma yazdım bu kez.
İyisiyle kötüsüyle benim anneliğim onlarda, acısıyla tatlısıyla onların çocuklukları bende.
Ben onlarla büyüdüm, onlar da benimle. 
Geçen onca senenin ardından bugün artık aynı zaman dilimini ve birer birey olduğumuzu karşılıklı kabul etmiş olmanın keyfini yakalamış bir halde yürüyoruz kendi hayatlarımızda. 
Detaylarda ve sıfatlarda boğulmuyoruz.
Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için diyoruz...  
****
Kapak fotoğrafı: Rusya'da Valentina Vassilyeva isimli bir köylü kadın (Ortada oturan erkeğin sağındaki kır saçlı kadın) Guinness'e göre dünyanın en çok doğum yapan kadını imiş ve 1725-1765 yılları arasında doğan 69 çocuğun; 16'sı çift ikiz, 7'si üçüz, ve 4'ü dördüzmüş.
Anneler Günü 69 kez kutlu olsun o zaman... 😊

ANNELER GÜNÜ'NE ÖZEL
Annesinin Kuzusu / 6 Mayıs 2011
Anne dediğim o kadın / 13 Mayıs 2012

9 Mayıs 2017 Salı

Gel de yanma...

Yıllardır bazen sessiz sedasız, bazen hızlanarak, bazen durarak yağan yağmur şiddetini iyice arttırarak sağanağa döndü artık. Ceviz büyüklüğünde dolular yağıyor başımıza. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düştüğü yeri yakıyor.
Elimizdeki şemsiyeler hoyratça çekip alınıyor, altına sığındığımız çatılar birer birer yok edilmek isteniyor. 
Sokaklar toz duman, caddeleri sel almış. Delicesine akan sel yoluna çıkan kim varsa önüne katıyor. Çaresiz çırpınışlar, selden çekip alsınlar diye bir umut uzanan eller, bazen sessiz bazen canhıraş çığlıklar yükseliyor selin ortasından. 
Ne yapıp edip kendisini bir kuytuya atıp kurtulan da var bu selden, nahak yere boğulup giden de. 
Caddenin kenarından uzanan eller seçmece topluyorlar kazazedeleri. "Bunu al, bunu bırak" diyorlar kafalarına göre. 
Çok zaman aldıkları alınmayı hak etmiyor, bıraktıkları da bırakılmayı.
Korkunç bir girdap oluşuyor selin sonunda. Doymaz bir iştahla kurtulamayan ne varsa içinde hepsini yutuyor.

Sağanak demiştim;
Atam'a saldırıyorlar aralıksız yağan bir yağmur gibi. Nefret ve kin kusuyorlar her damlada. Annesinin hayatından girip Atam'ın hayatından çıkıyorlar. Ne Atamın aldığı eğitim, ne başarıları, ne karakteri, ne Çanakkale, ne Kurtuluş Savaşı, ne zaferler, ne de devrimler umurlarında. Yıllardır hepsini bir bir değersizleştirmek için yaptıkları çalışmaların sonunda şimdi de Atamın yatak odasına girdiler. Burada yazmaya dahi utanacağım bir üslupla sarf ettikleri kelimeler ile aslında kendi iç dünyalarını yansıtarak konuşuyorlar ekranlarda. 
Biz biliyoruz ki onlar böyle konuşuyorlar diye yaşanmışlıklar değişmeyecek, tarih yeniden şekillenmeyecek, dünyaya adını yazdırmış Atamız asla itibar kaybetmeyecek.
Ya tarihten bihaber insanlar?
Ya dünyayı yeni tanımaya başlayan çocuklar?
Onlar kimi nasıl nasıl bilecek?

"Bunu al bunu bırak" demiştim;
FETÖ'den suçlanarak içeri alınan binlerce kişi daha neyle suçlandıklarını dahi bilmezken, FETÖ'nün kalbinde yer alan insanlar "sağlık sebepleri" ile akan selden çekip alınabiliyor mesela. Dışarıda elini kolunu sallayarak gezenler zaten her duruma göre pozisyon alan ve sele kat'iyen kapılmayan kurnaz yaratıklar. Ezkaza sele kapılanlar da selden itinayla çekip alınınca, akan suda boğulmak FETÖ'nün Ö'sünün tek noktası ile iş yapmış ya da yapmamış garibanlara kalıyor.
Ya boğulsun diye selin ortasında bıraktığınız binlerce insanın ardında kalanlar?
Acaba onlar bu hikâyeyi gelecek kuşaklara nasıl anlatacak?

Girdap demiştim;
Kalkışmanın yarattığı anafor haklı haksız demeden içine çekiyor insanları.
KHK'yla ihraç edilen ve 61 gündür açlık grevinde olan akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumu kötüye gidiyor. Dersim'de düzenlenen hava operasyonunda hayatını kaybeden oğlunun cenazesini almak için 73 gündür açlık grevinde olan Kemal Gün'ün durumu ona keza. 
Gözlerimizin önünde ölüyor bu insanlar da kimsenin kılı kıpırdamıyor. Kimse, haksız olsalar kendilerini niçin açlık grevi gibi sessiz bir isyan ile ifade etmeye çalışsınlar demiyor. 
Onlar ölüyor, onlar unutuluyor, onlar hiç yaşamamış, bu olanlar hiç yaşanmamış var sayılıyor.
Ya tek tek yürekler? 
Onlar da unutuyor mu?
****
Zamanında sin sin yağan yağmurun fırtınaya dönüşebileceğini hesap etmeden tedbirsizce yaşadığımız için bugünlerde bizden haberler hep böyle işte...
Hepsini yaşadıkça, okudukça, dinledikçe, izledikçe için için kavruluyor insan değil mi?
Nasıl kavrulmayacaksın ki,
Bu kadar yangın yeriyken memleket, gel de kavrulma, gel de yanma...

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Kumyaka ne diyor?

Orda bir köy var çok yakında. 
Orda, hemen denizin kenarında. 
Deniziyle, zeytiniyle, mandalinası, limonu ve inciriyle, camisiyle, tarihi kilisesiyle, medeniyetiyle, ılıman iklimiyle, adeta denizden çıkıp tepelere tırmanmış gibi görünen yerleşim şekliyle ve deniz görmeden yaşayamayan mütevazı ahalisiyle yıllardır varlığını sürdüren kendi halinde bir köy. 

Kuruluşunun Bitinya Kralı I. Prusias zamanında olduğu sanılan, 2200 yıldan fazla tarihi bir geçmişe sahip olan, Argonatlar Efsanesi'nde de bahsi geçen, Geç Antik Dönemdeki adı Yunan dilinde "incir" anlamına gelen Sykiy, Romalılar döneminde Siguiona, Bizans döneminde ve Osmanlı döneminde yarımada-ada anlamına gelen Siği, 1960'dan bu yana da adı Kumyaka olan ve sakinlerinin "kendi halinde" yaşamaya devam etmek istediği bir köy.

Babamın doğup büyüdüğü, benim de çocukluğum ve ilk gençliğimde yaz aylarını geçirdiğim, şimdi de fırsat bulduğumda nefes almak için kendimi kollarına attığım köy. 
Benim köyüm, Siğim, Kumyakam...

Tarihi Cumhuriyet tarihinden de Osmanlı tarihinden de eski olan köyüm, şimdi diğer bütün sahil köyleri gibi Kıyı Koruma Kanunu'ndan nasibini alıyor ve bin yılların köyleri varlık sebepleri olan kıyılardan uzaklaştırılmak isteniyor.
Yasaya göre kıyı noktasından sonraki ilk 50 metre yeşil alan, ikinci 50 metre günübirlik tesis olarak tahsis ediliyor. Kıyı noktasından sonraki 100. metreden itibaren ise yerleşim başlıyor.
100 metre içinde kalan yerlerde bırak yeni yapılaşmayı, mevcut eski binaya çivi dahi çakılamıyor.
Bekleniyor ki bina kendi kendisini imha etsin ve 100 metrelik alana kendiliğinden geçsin. 
Ev sahibi mi? Gitsin evini başka bir yere inşa etsin. 
Peki ya arsa alacak ve yeni bir ev yapacak gücü yoksa? 
****
23 Aralık 2016 tarihinde köy kahvesinde gerçekleşen toplantının konusu Kumyaka'nın 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı’nın olmaması ve köyün 'Kıyı Koruma Kanunu'nun neresinde olduğu üzerineydi. 
Mudanya Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürü Hakan Karademir'in konuşmacı olarak katıldığı o toplantıya katılım fazla olmamıştı. 
Lakin o günden sonra köy halkı kendi arasında köyün akıbeti ile ilgili ne yapılması gerektiğini sorgulamaya başlamıştı. Kumyaka İmar Planı nasıl yapılmalıydı?
Kanuna uysan 100 metre kayıp ey Hakim Bey, uymasan olmaz...

Derken, Mudanya Belediyesi'nden ikinci bir toplantı daha talep edildi. 
Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz’ın "Mudanya’nın Anayasası" olarak nitelendirdiği 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı bilgilendirme toplantısı bu kez köy halkının yoğun katılımıyla köy kahvesi bahçesinde gerçekleşti. Hakan Karademir mevcut kanunu ve köy için geliştirdikleri taslağı bir kez daha anlattı. "Bunları yaparken biz sizi bir şeye zorlamıyoruz, sizin talebiniz üzerine buradayız" dedi.
Köylü kararını vermişti aslında. 
Köylü köyünün olduğu gibi kalmasını istiyordu.
Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz "Kumyakalı ne istiyorsa öyle olacak" dedi ve anayasa üzerinde tekrar çalışacaklarını söyledi. 
Hâttâ konuşmasının bir yerinde Kumyaka sokaklarının eskisi gibi Arnavut Kaldırımlı taş sokaklar haline getirileceğinin sözünü de verdi.

Kıyı Koruma Kanunu
Bu yazdıklarımdan Kıyı Koruma Kanunu'nun kötü bir kanun olduğu sonucu çıkmasın. Ancak doğal yerleşim alanları ile sonradan oluşturulan alanlar arasındaki farkı gözetmek ve yasayı bu farklara göre detaylandırmak gerek.
Kanun der ki: Kıyı Kanun’unun amacı halkın can ve mal güvenliğini sağlayacak ve ekonomik kazanımlara yol açacak çözüm üretmek için gerekli yasal düzenlemeleri sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda, kıyı şeridi tanımı ve genişliği çok önem kazanmaktadır. Kullanım izni verilen kıyı şeridi doğal afet tehdidi altında (tsunami, deniz seviyesi yükselmesi vb.) incelenmeden yapılaşma izni verilmesi can ve mal kaybına neden olacaktır. Bu nedenle, bu çalışmaların da, her kıyı alanına özgü olarak deniz seviyesinin doğal afetler altında yükselmesi hesaplanarak yapılması gereklidir. Bu hesaplar yapılmadan verilecek iznin riskleri çok büyük olacaktır. O nedenle bu riski daha aza indirgeyen ve mevcut kanunla 50 metre olarak uygulanan sahil şeridi genişliği hiç değiştirilmeden korunmalıdır. 5.ci Maddenin 5. Fıkrasında, yapılması önerilen değişiklik içinde yer alan ‘sahil şeritleri’ ifadesi kendi başına tüm kıyıları kapsadığı için aynı fıkra içinde (diğer alanlar) ifadesi hiç bir anlam taşımamaktadır. Bu durumda, bu değişiklik kendi içinde 50 metre sınırını kullanılmaz duruma getirmektedir. Bu nedenle de, 5. Maddenin 5. Fıkrası hiç değiştirilmeden 50 metre olarak korunmalıdır. Ayrıca, Akdeniz ülkelerinde kıyı kullanımının ülke ekonomik girdisinde büyük pay sahibi olduğu Fransa, İspanya, Portekiz ve İtalya gibi ülkelerde kıyı kanunları incelendiğinde bu genişliğin en az 50 metre olarak tanımlandığı görülmektedir. 

Kıyı Çizgisi nedir?
Kıyı çizgisi, deniz, tabii ve sun'i göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına
değdiği noktaların birleşmesinden oluşan meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgidir. 
(Sahili 50 ya da 100 metre dolduralım diye düşünmeyiniz. Doldurmuş olmak kıyı çizgisinin yerini değiştirmiyor.)

Sahillere yeni ayar
Bu yasaya göre üç tarafı denizlerle çevrili yurdumun sahillerindeki denize sıfır kasabalar ve kentlerin yarısı uçup yok oluyor.
Gölyazı ya da Geyikli gibi yerleşim yerlerinde 100 metre şeridini dikkate alırsanız ortada köy diye bir şey kalmıyor. 
Biz yasalara uyalım derken görünmeyen yerlerde görünmez kişiler sahilleri 50'şer 100'er zapt ediyor...
****
Mudanya Belediyesi imar konusunda köylüye bir şey dayatmaya çalışmıyor ancak kanuna aykırı yapılmış işlerden dolayı edilecek şikâyetlerde kanunu uygulamaktan ve mühürleme yapmaktan imtina etmeyeceğini de açıkça söylüyor. 
Başkan Türkyılmaz "Maalesef ki bu memlekette yasalar halkın beklentilerine ve taleplerine göre yazılmıyor." derken hazırlayacakları yeni anayasada köylünün sesini dikkate alacaklarını özellikle belirtiyor. 

Verilecek kararın gelecek nesillere bırakılacak bir miras olduğunu düşünürsek, kararın omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu daha iyi anlıyoruz değil mi? 
Köylü haklı olarak köyünün 'rant'a kurban edilmesinden korkuyor. Köyün sahilden 100 metre geriye itelenmesinin ardından oluşan boşluğa tokimtrak binaların dikilerek sahilin ellere peşkeş çekilebileceğini düşünüyor. 
Köylü köyünün gelişmesini istiyor ancak gelişirken köyün yitip gitmesinden ve özgünlüğünü kaybetmesinden endişe ediyor.
Memleketi saran inşaat furyası sebebiyle ülke betona bulanmışken köyün ortasına beton dökülmesini hiç istemiyor.
Kısa olan sezon sebebiyle iki ay bile oturulmayan evler yapılacak diye araziler bir bir arsaya dönüşüyor zaten. Bu sebeple zeytinlikler gün be gün yok oluyor ve dağların rengi gün geçtikçe daha çok grileşiyor. (Bu arada, zeytinlikleri satanlar kim?)
Köyüm de grileşerek değişmesin diyorum ben.
Değişmesin ama özünü koruyarak gelişsin.
Öncelikle her anlamda kendini geliştirsin ve her anlamda kendini temizlesin. 

Nasıl ki betonlaşmak modernlik değilse, kirli ve yabani olmak da doğal olmak değil...
Temiz, misafirperver, güler yüzlü, aydın fikirli, gelen konuğu ağırlayabilecek tesislerle donanmış ve ihtiyaca cevap verebilen bir köy olmak da zor olmamalı. Bu da köylünün elinde...
****
Beni başka yerlere benzetmeyin diyor şimdi Kumyaka.
Haksız da değil. Bunca köklü tarihe, binlerce yıldır yaşanmış hayatlara, Kumyaka'dan geçip gitmiş onca insana saygıdır bu...
Onlardan bize, bizden de geleceğe mirastır...

22 Nisan 2017 Cumartesi

Nifakatöre rağmen...

Saf mıydık neydik bilmiyorum ama mutluyduk biz. 
Yağan yağmurlarda kaldırım kenarlarından oluk oluk akan sularda kağıttan kayıklar yüzdürürken mutluyduk mesela. Ya da sıçan uçurtmasının havada savrulan kuyruğunda. Aydöndüden tekerleği çevirirken, tahta tekerden yaptığımız bilye arabaya binerken mutluyduk. Çamura sapladığımız çividen, bulduğumuz beton bir düzlük üzerinde ayağımızla sürüklediğimiz kiremitten, denizde iç lastikten yapılma şambriyelden mutluyduk. 3 taş, 5 taş, 40 taş ile mutluyduk.
Derslerde öğretmeni dinlemekten, ondan yepyeni şeyler öğrenmekten, teneffüslerde delice koşarak terlemekten, sonra da ağzımızı çeşmeye dayayarak su içmekten mutluyduk.
Varlık yokluk bilmiyorduk. Bazen ağlıyor bazen gülüyorduk. Sınıfları bazen geçiyor bazen kalıyorduk. Bazen süpürge sapıyla, bazen de terlikle haşlanıyorduk. Her şeye rağmen içimize mutluluk zerk edilmişcesine mutluyduk.
Şimdi büyümüş olan o çocuklara bakıyorum da; onlar yine mutlu. Ekonomik sıkıntılara katlanmaktan, ailenin yükünü taşımaktan, çocuklarına ve büyüklerine köle olmaktan şikâyetlenseler de içlerindeki mutluluk onların en sağlam kalesi. 
Yine gülümsüyorlar hayata. Yine sevgi dolular. Yine heyecan dolular.
Türkiyemin aydınlık yüzüdür işte o mutlu çocuklar.

Hep gülen insanlar yaşıyor değildi o zamanlarda da, biliyorum. Ülkemin karanlık yüzünde hep haset, hep kavga, hep nefret, hep fesat vardı. Bu karanlık içinde yaşayan çocuklar da vardı. Onlar da büyüdüler bizimle aynı zaman diliminde. Gün geldi, mutsuzluklarının kaynağı sandıkları her şeye vahşice sahip oldular. Edindikleri zaman mutlu olacaklarını düşündükleri her şeyi edindiler. Lakin hâlâ haset, hâlâ kavga, hâlâ nefret, hâlâ fesat içindeler.
Edinim ile değildi ki mutluluk, kazanım idi.
Türkiyemin karanlık yüzüdür işte o mutsuz çocuklar.

23 Nisanlar ayrımsız tüm çocuklara armağan edilmişti oysa. Neden bazıları kendilerini bu armağanın dışında görmüş ya da öyle görülmüş ya da öyle gösterilmişlerdi?
Armağana sahip çıkanlar Cumhuriyet'e nasıl sarıldıysa, Atasının kendisine verdiği bu özel bayram ile nasıl kutsandıysa her çocuk bu kucaklanmayı yaşamalıydı. Haset içindeki ana babalarının mutsuzluğunu yeni yetişen bebeler sırtlanmamalıydı.

Atatürk biliyordu ki çocuklara verilen değer, ülkenin geleceğine yapılmış en doğru yatırımdı.
Şimdi de biliniyor elbet. 
Ancak o çark şimdi tersine işliyor...

Bir türlü rayına oturtulamayan eğitim sisteminin dişlileri çocukları kıyım kıyım kıyıyor. Kapitalist yaşam alınacak milyonlarca çeşit ürünü önlerine sererken, onları almak için kazanılması gereken parayı doğru düzgün yollardan kazanmaya fırsat vermiyor. Masraflar artıyor, kazançlar yetmiyor, ürünün biri eskimeden bir yeni modeli piyasaya sürülüyor.
Sınavlar zorluyor, derslerin yoğunluğundan hayatı yaşayıp zenginleşmeye zaman kalmıyor. 

Televizyon desen, evlerin her odasına kadar girmiş kötülük saçan bir hain. 
Eğitimde izlenen politika toplum mühendisliğinde de izleniyor ve tersine işleyen o çark yetişkinleri de lime lime ediyor.
Gülen yüzler soluyor, meraklı gözler endişeyle gölgeleniyor.
Mutluluk azalıyor, mutsuzluk çoğalıyor.
Geleceğe duyulan endişe en mutlu insanı dahi hasta ediyor.

Görülmeyen bir el durmaksızın dört bir yanımıza nifak tohumları saçıyor.
Tohumlar büyüyor fidan oluyor, fidanlar ağaca dönüşüp nifak meyveleri vermeye başlıyor.
Aklımıza gelmeyenler başımıza geliyor.
Nifakatör yoluna çıkan ne varsa ezip geçiyor.
****
Yazıya bakıp da mutsuz olmayın hemen, tedirgin olmayın.
Geçmişin mutluluğu öğrenmiş çocukları umutlarını yitirmiş değiller hâlâ. Onlar sımsıkı bağlılar Cumhuriyet'e ve kazanımlarına.
Onların çocukları da neşeyle gülümsüyorlar hayata.
Kin, nefret, düşmanlık nedir bilmiyorlar.
Kültür, sanat, spor, eğitim, insan hakları, hayvan hakları, çevre, doğa ve evrensel değerler peşindeler hepsi.
Onlar olduğu sürece nifakatör ne kadar dökerse döksün yüzünü, ne kadar ağartırsa ağartsın gözlerini, ne kadar bakarsa baksın öyle aşağıdan aşağıdan, ne kadar haykırırsa haykırsın umutsuzca;
O da bilsin ki dünyayı iyilik ve güzellik kurtaracak.
İyi düşünen güzel olur, kötü bir nifakatör olacağına daha geç olmadan iyi bir insan olsun. 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı içindeki o mutlu çocuğu taşıyan tüm insanlara kutlu olsun...

18 Nisan 2017 Salı

Liderini söyle bana

Kahveye girdi mi herkes toparlar kendini şöyle bir. 
Kahveci kapar getirir çayını. Kahvesinin orta şekerli olacağı bilinir mesela. Derdi olan ona danışır. Söylediği sözler okkalı, kendisi hep oturaklıdır. Gülüşü de saygı uyandırır, kaşlarını çatışı da. Varlığı huzur verir, yokluğu derinden hissedilir. Ne zenginse zenginliğini, ne de fakirse fakirliğini dile getirir. Onun derdi parayla pulla değil, akıl ve his iledir. Köyün ağası dahi ondan akıl dilenir.  
Ağalık başkadır, hocalık başka.

Kadınlar arasında da böyledir bu. Bir araya toplandıkları zaman konuşup gülüşen o kadınlardan birisi niyeyse diğerlerinden öndedir. Ne kibirli bir duruşu ne de fazla alttan alışı vardır oysa. Dozunda tevazu, kadim dostluk, akılla yoğrulmuş hislerle doludur o da. Gencinden yaşlısına, çocuğundan bebeğine tüm kalplere dokunur görünmez eliyle. Nedendir bilinmez en çok onun sözü dinlenir. Nedendir bilinmez ondan hafiften çekinilir. Kızmaz oysa öteye beriye. Sakindir, dingindir. Derdi parayla pulla değildir. Boynunda dizi dizi incileri, kolunda sıra sıra burma bilezikleri olan kadınlar dahi onun dizinin dibindedir. 
Hanımlık başkadır, sultanlık başka.

Çocuk dünyasına bakalım bir de. Top kiminse patron o olurdu hani eskiden. Hani çocukların sokakta oynadığı günlerde. Mahallenin çocukları topun sahibine eyvallah etse de kaptan diğer çocuktur aslında. Topun sahibi de bunu bildiğinden oyunun en sıcak anında mızıkçılık eder, alır topunu eve gider. Bu tavrıyla patronun kim olduğunu gösterir hepsine. Geride kalan çocuklar kaptanın etrafını sararlar hemen. Yeni bir oyun bulur onlara kaptan. Yan taraftaki arsada çelik çomak oynayalım der mesela, kimse ikiletmez. Ya da evlere dağılalım der, herkes evine döner.
Patronluk başkadır, kaptanlık başka.
****
Şimdilerde lider diyorlar onlara. 
Liderliğe özenenler için de lider olmanın şartlarını sıralıyorlar bir bir. Liderlik seminerleri düzenliyorlar. Liderin özelliklerini anlatıyorlar bu seminerlerde. Bir de liderliğin öyle parayla satın alınabilen bir olgu olmadığını... 
Büyümekle lider olmuyor insan. Bilirkişiler liderliğin kitabını yazıyorlar... 

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından liderlik konusunda seminer vermesi için Bursa'ya davet edilen, Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Stratejik Pazarlama ve Marka Yönetimi MBA programında öğretim görevlisi olan (kendisinin kişisel ve akademik geçmişini buraya sığdırmak epey zor, bu kadarla yetininiz) Hakan Okay'ı dinleyince liderlik hakkındaki düşüncelerimin bazılarını teyit ettim, farklı bakış açıları edindim, bir çok da bilgi öğrendim.

Öğrendiklerimi ve teyit ettiklerimi kısa kısa başlıklarla anlatmak isterim size de:
Herkesin şu an aklından geçen "Lider olunmaz lider doğulur" lafını ilk başta söyleyelim ve sonrasında da Hakan Okay'a kulak verelim. 
"Entelektüel Sermaye Yönetimi"
Akşam dükkanı kapattığınızda evinize götüremediğiniz her şey "Yapısal Sermaye"nizdir. "İnsan Sermayesi" ve "Müşteri Sermayesi" de bir şirketin yönetilebilmesi ve işleyebilmesi için gereken sermayelerdir.
Geçmişi yüz yıldan fazlaya dayanan sadece 67 şirket var ülkemizde. Türkiye'nin uluslararası boyutta bir markası yok. Bunun olması için bizim "Entelektüel Sermaye"ye ihtiyacımız var. Entelektüel sermaye olmayınca kurduğunuz işletmeyi işletemiyorsunuz ve bir süre sonra da yok oluyorsunuz. Bütün amaç gelecekte olabilmenin kurgusunu yapabilmekte. Entelektüel sermaye ölçülebilir bir şeydir. 100 milyonluk şirketi 500 milyona taşıyan güç entelektüel sermayedir. Entelektüel sermayenin değeri 400 milyondur. Bunu yapamazsanız şirket defter değerinden satılır, geriye de pek bir şey kalmaz. 

Kürek Yarışı mı Rafting mi?
Kürek yarışında kürek çekenler nereye gittiklerini bilmezler. Hepsinin sırtı gittikleri yöne dönüktür. Bir kişi ileriye bakıyordur sadece ve tüm talimatları o veriyordur. Takım ona güvenir ve onun verdiği komutlarla yarışır.  Kürekçiler birbirleri ile birbirlerinin omuz hareketlerini izleyerek senkronize olurlar. Ekip birbirini tanır. Her hareket belirlidir, denenmiştir.

Raftingde ise o anda oluşuveren bir takım vardır. Takım tek tip değildir. Kimse kimseyi tanımaz. Daha önceden tecrübeleri yoktur. Riskler anlık gelişir ve risk kimin tarafında oluştuysa inisiyatifi o alır ve müdahil o olur. 
Değişken koşullar, farklı disiplinler, farklı insanlar, farklı riskler, farklı liderler iş hayatını raftinge döndürdü. İş hayatı artık raftinglerle yol alıyor.

Uçun kuşlar uçun
Kazlar üçgen şeklinde uçarlar. En öndeki kaz hava perdesini yarar ve bir hava koridoru oluşturur. Böylece arkadaki kazlar daha az kanat çırparak, daha az enerji harcayarak yol alırlar. Öndeki kazın yorulmaya başladığını anlayan arkadaki kazlar önce ona tempo veriyorlar. Kaz biraz daha devam ediyor, artık daha fazla kanat çırpamayacağı hale gelince ardından gelen kaz liderliği alıyor, eski lider sürünün en arkasına geçiyor. Üçgen şeklinde uçmaktan sıkılıp da kafasına göre takılmak isteyen kaz kafalı bir kaz olursa, karşılaştığı rüzgarlarla beş edemeyip üçgenin içine nasıl katılacağını şaşırıyor. (Şirketten ayrılıp tekrar geri gelenleri düşünün) Bazen bir kaz ya yorgunluktan ya da bir avcının saçmalarına hedef olup yere inmek zorunda kalıyor. İki kaz da ona refakat ediyor. Yorgun kaz dinlenene ya da iyileşene ya da ölene kadar arkadaşlarını yalnız bırakmıyorlar. Yorgun kaz kendini toparlarsa üçü, ölürse diğer ikisi havalanarak arkadan gelen bir kaz sürüsüne katılıyorlar. Yeni katılımcılar sürü tarafından dışlanmıyor.
Doğa bize her şeyi öğretiyor aslında. Biz şimdi bayrak yarışlarında ya da bisiklet yarışlarında doğayı kendimize örnek alıyoruz. Sporun dışında iş dünyasında da liderliği, liderin zaman zaman değişmesinin faydalarını uyguluyoruz.

Tek sıra marş!
Bir doğa fotoğrafçısının çektiği bu fotoğrafta göç eden bir kurt sürüsünü görüyoruz. Fotoğrafa dikkat edecek olursak kurtlar tek sıra bir dizilim ile ilerliyorlar. Bunun bir amacı var elbet. 
Sıranın en başında ilk saldırıda kurban verilecek yaşlı ve yaralı üç kurt yer almakta. Onların ardından beş genç erkek savaşçı kurt yürüyor. Onların ardında sürünün devamlılığını sağlayan on dişi kurt, onların ardında yine beş savaşçı genç erkek kurt ve en arkada da lider yürüyor. Lider en arkadan yürüyor çünkü takımı önden görüyor. Daha önemlisi, bir sürünün en zayıf noktası arkadan gelecek saldırılardır. En güçlü birey olarak lider sürünün en zayıf noktasında yer alır.

Liderlik network işidir
Lider şirketi batıracaksa kendi şirketin de de atılabilir. (Bknz Steve Jobs) Şirket iyiye gitmiyorsa lider de gider. Liderliği sizden büyük bir şey olarak düşünmeyin. Biz burada dünya liderliğini konuşmuyoruz. Şirketler için liderliği konuşalım. Liderliğin tanımı için üç soru soralım.
1- İş modeliniz ve hayatınızdaki bir sonraki değişimi tahmin etmek için nereye bakıyorsunuz? (Liderler öngörü yapabiliyor mu? Bu sorunun cevabı liderin günlük hayat ajandasında saklı.)
2- Kişisel ve mesleki paydaş ağınızdaki farklılığın ölçütü nedir? (Daha farklı iletişim ağlarına sahip olmak için neleri kullanıyorsunuz, kimlerle konuşuyorsunuz? Liderlik bugün network işidir.)
3- Geçmişte size başarı getiren bir uygulamadan vazgeçebilecek kadar cesaretli misiniz? (Neden risk alıp bunu değiştirelim, böyle geldi böyle gidecek demeyin. Böyle gitmeyecek. Şartlara uyum göstermeniz ve ölçülebilir risk almanız gerekir. Yoksa ilerlemez, hâttâ geriye düşersiniz.)

Kristal Kuşak geliyor
Dünyaya X ve Y kuşakları geldi, şimdi iki binliler, yani Z kuşağı ve dahi Z Plus kuşağı, yani Kristal Kuşak geliyor. Bu kuşaklar faksın, teleksin, çevirmeli telefonun ve bunun gibi pek çok şeyin ne olduğunu bilmeyen, gözünü dijital çağa açmış çocuklar. 
7,2 milyarlık dünyada Google'da bir ayda yüz milyar soru soruluyor. Bu demektir ki Google'a günde 3,5 milyar soru soruluyor. 2002'den bu yana Google'a sorduğumuz yüz milyar soruyu 2002'den önce kime soruyorduk dersiniz? En net cevap, bugün bildiklerimizi bilmiyorduk. Bugün bilgi var. Yeni nesil bu bilginin içine doğuyor. Biz bu kuşakları nasıl yönlendireceğiz, nasıl yöneteceğiz, onlara nasıl liderlik edeceğiz onu düşünüyoruz.
Büyük liderler dünün rahat görülebildiği öngörüden değil, bugünün gerçekleri, aynı zamanda yarının bilinmeyenlerine karşı kendini hazırlayan kadın ve erkeklerdir. 
Yarının gerçeklerine kendimizi hazırlamamız çok önemli. Çünkü "yarın" çok farklı geliyor.

İşler planladığınız gibi gitmiyorsa
İşler planladığınız gibi gitmediğinde bunu nasıl açıklarsınız? Başkaları kimsenin yapmadıklarını yaparak bunu başardı? Kendilerinden önce deneyenlerin arasından onlar nasıl sıyrıldı? Sır neydi?
Mükemmel ve ilham verici liderler şirketlerde aynı şekilde düşünüyor, hareket ediyor ve haberleşiyor. Bu insanlar diğer insanların yaptıklarının tam tersini yapıyor. Peki bu tam tersini yapmaya çevrelerini nasıl ikna ediyorlar? 

Altın Çember
Burada Altın Çember devreye giriyor. Simon Sinek'in "Mükemmel liderler bir harekete nasıl ilham verirler?" konuşmasında dediği gibi liderlik çemberdeki "Neden(merkez), Nasıl(orta) ve Ne(dış)" sorularında gizli. Şirketlerde düşünce, hareket ve haberleşme dışarıdan içeriye doğru başlıyor. Oysa liderlerdeki işleyiş içeriden dışarıyadır. 
Altın Çember beyinde de vardır ve beyin de içten dışa çalışır. Beyinde Neokorteks bölgesi mantıksal ve analitik düşünce ile dilin kontrolünden sorumludur ve Altın Çember'deki NE seviyesine denk gelir. Limbik beyin ise güven, sadakat gibi duygularımızdan sorumludur ve karar verme mekanizmaları ile insan davranışlarını kontrol eder. Ancak dili kontrol edemez. Bu yüzden, beynin duygularımızı kontrol eden bölümü dili kontrol edemez ve biz de bu yüzden duygularla ya da içgüdülerle alınan kararların sebeplerini çoğu zaman net bir şekilde ifade edemeyiz. 
Bu doğrultuda, şirketler müşterilerinin NEDEN sorusuna cevap olup ondan sonra NE'yi sorgulatmalılar. Yani önce kalbi, daha sonra aklı kazanmalılar. 
İnsanları manipüle etmek kolaydır, ama bu bize hem kurumsal hem de bireysel anlamda uzun süreli başarı sağlamaz. Büyük liderler, çevrelerindeki insanları manipüle etmezler; onlara ilham verirler ve kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam oluştururlar.
Her şeye bir NEDEN'le başlayın. O işi yapmaktaki amacınızı, sebebinizi ve inancınızı belirgin kılın. Neden'iniz ile neyi nasıl yaptığınız birbiriyle tutarlı olursa insanlar size güvenirler ve size sadık kalırlar. İnsanları sadece o işi iyi yaptıkları için işe alırsanız onlar da sadece maaş için çalışırlar. 
İnsanlar sizin ne yaptığınızı satın almazlar; onu sizin yapma nedeniniz için satın alırlar!

İnanmakla başlar her şey
Martin Luther King'in, "Bir hayalim var!" diyerek ardından 250 bin kişiyi ardından sürüklemesi gibi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün, "Bazıları başardıklarımıza hayret etti. Oysa ben yapacağımız işlerin ne olduğunu ve nasıl olacağını o kadar açık görüyordum ki, bu milletin bu neticeye ulaşacağına kat'i inancım vardı" demesi ve ülkenin Kurtuluş Savaşı'ndan zaferle çıkması gibi. 

Kusursuz kul olmaz
Zayıf taraflarınızı açığa vurmaktan çekinmeyin. Kimse kusursuz bir lider istemez. İtiraflar ekip içinde güven ortamı yaratır. Sizi "O da bizden" yapar. Sizi koruma altına alır. Zaaflarınız sizin yumuşak karnınızdır. Zaaflarınızla yüzleşip onları paylaşmazsanız rakiplerinizin sizi zaaflarınızdan ve korkularınızdan vurmalarına zemin hazırlamış olursunuz. Lakin hangi zaafınızı açığa vuracağınızı bilmek de bir sanattır. Vahim görülebilecek bir kusur varsa onu kendinize saklamalısınız. 

Lider iyi sezer
İyi lider örtük verileri iyi değerlendirir. Sinyalleri koklar, lider büyük sezicidir. Çalışanlarıyla katı empati yapar. Katı empati insanlara istediklerini değil ihtiyaçlarını vermektir.

Lider iyi dinler
Yöneticiler kendilerini ekip kuran paylaşımcı lider gibi görür. Çalışanlar ise yöneticinin iş odaklı ve hiyerarşik ekip kurduğunu, insana önem vermediğini ve kendilerini dinlemediğini söyler. Oysa iyi lider konuşmaktan çok dinlemeyi tercih eder. 
Liderler kişilere doğru sorular sorup, cevapları alıp, bundan sonuçlar çıkartırlar. Yaratıcı fikirler basit sandığınız insanlardan çıkmıştır hep. O insana söz hakkı veren, o insanı dinleyen ve söylediğini değerlendirendir lider. 

Lider farklı olma cesareti gösterir
Geleceğin yöneticileri işini iyi yapanlardan değil işini farklı yapanlardan çıkacaktır. Aşırı farklılaşma da doğru değildir. Gereğinden fazla mesafe sizi iyi sezici olmaktan uzaklaştırır.

Kriz ve Fırsat
Krizler ansızın gelebilirler. Krizlerden çok iyi bir fırsat yaratabiliriz. Başımıza gelen felaket için kendimize acımak yerine yönümüzü başka bir yola çevirebiliriz. 
* Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer var der bizim büyüklerimiz. Herhangi bir alanda başarılı olmuş kişilerin hayatlarına baktığımızda, geçmişlerinde tamamen başka bir alanda olduklarını ama o alanda yaşadıkları bir olumsuzluk ile o yolda ilerleyemediklerini, tıkalı o yolda çaresizce beklemek yerine başka bir yola girdiklerini ve o yolda parladıklarını görürüz. O yola vurulan ket belki de kişiyi olması gereken doğru yola sokmak için vurulmuş bir kettir. Kim bilir... Kimisi fırsatı görür ve alır, kimisi oturduğu yerde kalır ve sızlanır.

Dipsiz kuyu 
Bugün hâlâ bilmediklerim öğrenmeye, bildiklerimi öğretmeye devam ediyorum. Kendimi beslemekten vazgeçmiyorum. Şartların her an değişebileceğini biliyorum.

Lider mutfağı iyi bilir
İşinizin her alanını çok iyi bilmek zorundasınız. "Her şeyin bir şeyini ama bir şeyin her şeyini bilmek zorundasınız" der Sakıp Sabancı. "Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp" değil artık. Bilmemek de ayıp artık. Bilmediğinizi de bileceksiniz ve bunu öğrenmek için çaba göstereceksiniz. Peter F. Drucker "Bilgi işçileriyiz biz" der . 
* "Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir" diyen Sokrates miydi?
* "O kadar okursun, o kadar yazarsın, ne bilirsin?" sorusunu "Haddimi bilirim" diyerek cevaplayan Mevlana mıydı?

Bilgi tek başına yetmez
Eğer kişinin başarısına tek başına bilgi yetecek olmuş olsaydı bugün dünyanın en zengin adamları bilim adamları olurdu. Peki onlar kimler? Bilgiyi doğru değerlendirebilenler ve kullanabilenler, yani liderler... 

Dürüst, tutarlı, net
Özü sözü bir, yaptığını yapmadığını söyleyebilen, kendi içinde tutarlı, sözünü tutan, tutamayacağı sözleri vermeyen, adildir lider. Yuvarlak konuşan, oyalayan, aldatan, takım arkadaşları arasında adaletsiz davranan yönetici modeli artık demode. 

Hayal edin ama gerçeği bilin
"Fazla hayal vizyondan çıkıp illüzyon olur, bu da gerçekliğini yitirir" der Rahmi Koç.

İşinize heyecan katın ama rakamları unutmayın
Ayaklarınız yere sağlam basmadan coşkuya kapılmayın.

IQ, EQ, CQ
Görülebilen ve ölçümlenebilen Intelligence Quotient, yani 'mantıksal akıl' yaş ile birlikte gerileyebiliyor bazen. İnsan yönetmek için sert güç olan IQ'nun çok yüksek olması hiçbir şey ifade etmiyor. Yumuşak güç olan Emotional Quotient, yani 'duygusal zeka' bu konuda daha başarılı. Cultural Quotient'e gelecek olursak, yani 'kültürel zeka'ya, bu da farklı kültürleri ve farklı kültürdeki insanları yönetebilme becerisidir. Buz dağının en altında da bu yatar. Buz dağına çarpan bir gemiyi buz dağının üstü değil altı batırır. 
Liderlik güç birimleri
Biçimsel güç birimleri verilir liderlere. Müdürlük, oda, masa, araba gibi. Ödüllendirme güçleri verilir. Cezalandırma güçleri verilir. Uzmanlık gücü verilir. İnsanları peşinizden sürüklemek için ise karizmatik güce sahip olmanız gerekir. 

Azı karar çoğu zarar
İşinizde insana fazla yönelik olursanız işi, işe fazla yönelik olursanız insanı kaybediyorsunuz. Bu ikisi arasındaki dengeyi sağlamak önemli.

Destekleyici mi yönlendirici mi?
Çalışanlarını alkışlamaktan ziyade yol gösterici olan bir lider daha başarılıdır. Gösterilen hedefe herkes yürür, lakin öncelik hedefin ne olduğunu tespit edendedir.  

Gelince mi gidince mi? 
İnsanlar siz gelince mi daha mutlu oluyorlar yoksa siz gidince "Oh kurtulduk!" mu diyorlar? Diliniz zehirli mi sevecen mi? Aranan mısınız, bıkılan mı? Değişen zaman içerisinde sizin de kendinizle yüzleşmeniz ve değişmeniz kaçınılmazdır. Değişin...

Sorun-Dinleyin-Gelişin
1- Yapılması gereken nedir diye sorun.
2- Kurum için doğru olan nedir diye sorun.
3- Eylem planları geliştirin.
4- Kararların sorumluluğunu üstlenin.
5- İletişimin sorumluluğunu üstlenin.
6- Problemlerden çok fırsatlara odaklanın.
7- Üretken toplantılar yürütün.
8- Ben yerine biz diye konuşun.
Liderlik raftan alıp üzerinize geçirebileceğiniz bir elbise değildir, kendi dilinizi oluşturmaktan geçer. 
Hakan Okay'ın yaptığı sunumun ardından soru cevaplar ile sunum zenginleşti ve TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Lale Yıldız'ın plaket takdimi ve toplu fotoğraf çekimi ile program sona erdi. 
Yazıyı kısaca özetleyen ve internette yıllardır dolaşan şu iletiyi paylaşmadan da geçmeyelim.

Yönetici ve lider arasındaki farklar
* Yönetici ve lider kişiler yenilikçi olmalıdır. Ancak lider ayrıca yaratıcı olmalıdır.
* Yönetici ve lider kişiler bir vizyona sahip olmalıdır. Ancak liderler vizyon oluşturma yeteneğine sahip kişilerdir. İnsanlara ilham vermelidir.
* Yöneticiler doğru olanı yapar.
* Liderler yönetimi sürekli geliştirir ve yönetir.
* Yöneticiler bir kopyadır. Liderler ise orijinal.
* Yöneticiler yapı üzerinde uğraşır, liderler ise insanlar üzerinde.
* Yöneticiler kısa bir vizyona, liderler ise uzun bir vizyona sahiptir.
* Yöneticiler statükocudur. Liderler ise statükoya meydan okur.