8 Nisan 2016 Cuma

Mal bulmuş Mağribi gibi

Biliyorsunuz bu deyimi değil mi?;
Kaç gündür ekranlardan taşan "önüne yatma" protestosu görüntülerini gördükçe aklımdan başka bir şey geçmez oldu benim. Aklımdan geçip dilime dolanan bu deyimin nereden geldiğini merak ettim elbette. Oraya buraya baktım, ona buna sordum, "ekşi"cilerden birisinin yazdığı kısa bir bilgiye rastladım sonunda.
Bakın ne demiş arkadaş:
"Eskiden Mağrib olarak bilinen bölge halkının, içinde bulundukları fakr-u zaruret ve dahi artık o zamanın bakış açısıyla cehalet ve mahrumiyetleriyle birleşen; buldukları, gördükleri bir şeyi elde etmek için saldırıp, amiyane tabirle hacılamalarından kaynaklanan bir deyimdir."

Sonra anneannemin "Mağrib'den Maşrık'a..." ile başlayan sözleri çalındı kulağıma uzaklardan. Onu da merak ettim tabi.
Mağrip Batı, Maşrık Doğu demekmiş. 'Bir uçtan bir uca' anlamında kullanılırmış dilimizde, ya da 'sonsuz geçmişten, sonsuz geleceğe' anlamında.

Atalardan gelme sözlerimiz, zamanın süzgecinden damlayan deyimlerimiz, yanlış bilmelerimiz, yanlış anlamalarımız, yanlış aktarmalarımız...
Anlamayana can feda, lakin yanlış anlayana, dolayısıyla da yanlış aktarana ne yapmalı?
Hele de doğru anladığı halde domuzluğundan anlamayana..


Bu durumda "Söylediğim beni, anladığınız sizi anlatır" diyor insan.
Türkçe lastikli dil malum, nereye çekersen oraya gidiyor.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun kullandığı "önüne yatmak" fiilini en porno tarafından anlayarak savunmaya geçenlerin aklının nerede olduğu ortaya çıkıyor böylece.
Oysa daha dün "Reza'nın önüne yatarım" demişti Muammer Güler.
İnsanın aklına şu soru geliyor o zaman? Hangi anlamda yatmak istemiştiniz Sayın Güler?
Aklıselim insanların anladığı anlamda mı, yoksa tecavüzcüleri koruyanların anladığı anlamda mı?

Mübarek sanki "Ekiz Yataklı Saldıray Abiler" ile "Fenteziler Kraliçesi Feriştah Ablalar" el ele vermiş, memleketin üzerinde zıp zıp zıplıyor...

"Çoluk çocuğa musallat olanları savunmayın" diyen bir insanın herhangi bir insana bu anlamda bir söz söylemeyeceğini düşünmüyor leş yiyici akbabalar...
Edilen esnek bir lafın üzerine adeta "Mal bulmuş Mağribi gibi" saldırılıyor.
Bu sayede millet bir kez daha, bir kez daha bölünüyor...


7 Nisan 2016 Perşembe

Plaza dili konuşan girişimciden esnaf olur mu?

Uludağ Üniversitesi İşletme Topluluğu ULİT tarafından düzenlenen 11. Ulusal Profesyoneller ve Başarılı Yöneticilerle Sektörler Kongresi’nin son günü konuklarından sonuncusu BoraJet CEO’su Fatih Akol olmuştu.
Diğer iki konuk olan Sadettin Saran ve Hasan Duman’ı önceki yazılarımda anlatmıştım uzun uzun. Ülkenin içinde bulunduğu yoğun gündem ise Fatih Akol’un söyleşisini kongre ertesinde anlatmama izin vermemişti.
Kısmet bugüne imiş diyelim ve söze girelim.
****
Kongrenin son gününün son konuğu olmak zordu aslında. Kendisini dinleyenlerin ilgisini üzerinde tutmak, onlara sesini duyurmak ve en çok da yaşanmışlıklarından kendilerine pay çıkartmalarını sağlamak. Kısacası kendisini dinleyen öğrencilere dokunmak…
Fatih Akol konuşmaya başladığında neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. BoraJet’le ve kendisiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Merak ediyordum bir yandan da, acaba öykü nasıldı, bu yolculuk nasıl başlamış ve buralara nasıl ulaşmıştı?
Onun ağzından dinleyeceksiniz bu konuşmayı. (*)’lar ile araya ben de gireceğim elbet.

“18 Start Up’ım var” diyerek söze başladı Fatih Akol. Sonrası aktı gitti.18 kez sıfırdan şirket kurdum, büyüttüm ve sattım. Sadece Türkiye’de değil, diğer ülkelerde de yaklaşık 60 tane şirket yapılanmasına taraf oldum. Bu konuda ciddi deneyimim var.

“Sermayeye ihtiyacınız yok”
Girişimci olmak isteyenlere müjde, hiçbirinizin bir sermayeye ihtiyacı yok. Üçüncü kuşak bir milyarderin girişimcilik anlatması değildir zaten girişimcilik. O yatırımcılığı anlatabilir ancak. O sermayedardır.
Girişimcilik sermayedar değildir. Dolayısıyla girişimcinin hiçbir zaman sermayeye ihtiyacı yoktur. Girişimcilik budur. Benim hiç sermayem olmadı.
Kurduğum 18 şirketi kendi paramla kurmadım. Yapılanmasını yaptığım 60'ın üzerinde şirketin yapılanmasını da kendi paramla yapmadım.

“Matematik 4,5'dan 5”
Adanalıyım. Lise Adana’da lise bitti. Akademik başarım ortalarda idi. 80'lerin başında bilgisayar mühendisi olmaya karar verdim. İngilizcem yoktu ve Matematiğim 4,5'dan 5 kıvamındaydı. Ne yaptım ettim ABD’de bilgisayar mühendisliği okumaya gittim. (* Sermayesiz girişimcilik ilk sinyalini burada veriyor.)
Orta halli bir ailenin çocuğu olarak, 17–18 yaşlarımda cebimde birkaç aylık para ile New York’a gittim. “Portugal Juice” uydurmasıyla portakal suyumu da içtim uçakta. Amerika’ya “My name is …….” düzeyinde inişimin ardından hızlıca dil öğrendim, paranın bitmesine yakın kendime bir iş buldum. İşim, bir Amerikan lisesinde Osmanlı tarihi dersi vermek. Birkaç bir şey biliyordum derslerden ama oradakiler bana “muhteşem adam” gözüyle baktılar. Çünkü onlar Türkiye’nin ne yerini, ne de varlığını biliyorlardı.

“İş bakıyorum”
Dil okulunu bitirdikten sonra bilgisayar mühendisliği bölümüne kabul edildim. Okuyorum ama hep iş yapmak vardı aklımın bir köşesinde. Ülke olarak ihracatımız çok düşüktü o dönemde. İncir koruma kanunu vardı mesela. İnciri bile dışarı çıkartamıyordunuz.

Fındık fıstık oooo ooo
ABD’de marketlerde dolaşırken bir cam kavanozun dibinde fıstıklığını kaybetmiş bir avuç fıstık gördüm. Ve o fıstık orada çok pahalıydı. İncir ve çerez ihtiyacı olduğunun farkına varıp, Türkiye’den ABD’ye fındık-fıstık ihracatı yapmaya karar verdim.

Office Boy Fatih
Bu arada da dünyanın en büyük yatırım bankası Salomon Brothers’da çalışmaya başladım. ‘Office Boy’luk yaptım orada. Sabah erken gelen teleksleri okur, şirkette o gün ne olacak ilk önce ben öğrenirdim. Doğru dedikoduyu doğru kişiye götürerek epey bir karizma yaptım.

TUSA ve Porsche
Fındık-fıstığı kime satacağımı aramaya başladım. Salomon Brothers’dan kendime benim gibi parasız bir ortak buldum. İş yapabileceğimiz bin firma bulduk ve hepsine yazdık. 4–5 tanesinden ciddi cevap geldi. “Biz bu fındık-fıstığı sizden alırız” dediler. Salomon Brothers’da yaptığımız toplantıda çalışanlardan 450 bin dolar topladık. Şirketin % 45'ini onlara verdik, % 55'i partnerimin ve benim oldu. TUSA (Türkiye USA) koyduk adını da. Türkiye’de yerlerde dökülen fıstığı ABD’ye ihraç etmeye başladık. Okulun ikinci senesinde 30–40 konteynırı bulduk. İlk milyon dolarımı kazandım.
Kırmızı bir Cabrio Porsche çektim altıma.
İşler iyi gidiyordu.
Okul devam ediyordu.
Okulda çok şey öğreniyordum.

Otelcilik mi?
Bu kez iyi çalışmayan oteller gözüme çarptı. Onları satın alıp yenileyip satmaya başladım. Bir anda kendimi emlak sektörünün içinde buldum.

Nasihat arası
Çocuklara oturdukları koltukların hakkını vermelerini öğütlüyor bu arada Fatih Akol. Hayatın ve iş dünyasının durmaksızın dönen bir dönme dolap olduğunu, bir şekilde oraya atladıktan sonra devamının geleceğini, o yüzden vakitlerini boşa geçirmemeleri gerektiğini söylüyor. Verdiği örnekle ettiği nasihatte, daha doğrusu farkındalık yaratmada başarılı.

Farkındalıktan devam edelim…
“Girişimcinin iki olmazsa olmazı”
1-) Farkındalılık
2-) Verimlilik

“Farkında olun”
Farkındalık; önce kendimizin, sonra dış dünyanın farkına varmak. Ben neden hoşlanıyorum, neyi çok iyi yapabilirim, gücüm nerede diye önce kendini sorgulamak. Bana ne verirseniz verin satarım mesela. Ama doktor olamam.

“Gözlemci olun”
Bakıp görün, neye ihtiyaç var tespit edin. Ben fıstığı görmeseydim bugün burada olamazdım belki.

“Verimli olun”
Artık herkes her şeyi yapıyor. Üretici çok. Hali hazırda olan bir şeyi farklı bir bakış açısıyla daha iyiye ve daha ucuza yapmayı hedefleyin. Bunu yapabildiğiniz zaman karşınızda hiç kimse duramaz. Dünya devleri diz çöker. Para konusu hiç mesele değil. Yeryüzünde en çok olan şey para. Yeter ki siz doğru iş yapın.
(* Ne demişti Vatan CEO’su Hasan Vatan hatırlayalım, “Sihir değil, zaten vardı!)

Oğlum evine dön!
80'lerin sonuna doğru annem beni -tek erkek evlat olarak- dizinin dibine çağırdı. Ortağıma %50 hissemi satarak Türkiye’ye döndüm. ABD’de iken Brezilya’dan kahve alıp satıyordum Türkiye’ye. Bunu Türkiye’de de devam ettirmeye karar verdim. Böylece kazandığım 8–10 milyon nakdi 7–8 ay içinde Türkiye’de kaybettim. Çünkü buradaki iş yapma kuralları ABD’deki gibi değildi. Kimse sözünde durmuyor, kimse para ödemiyordu. Enflasyon da %5, 6, 7'lerde idi. Böylece sıfırı tükettim.
Kırmızı Porsche de kalmadı zaten…

Mintax’la canım Mintax’la
1980'lerin sonunda Procter and Gamble’ın Mintax’ı 85 milyon dolar vererek aldığını okudum gazetede. ‘Hah, aradığımı buldum’ dedim. Onların bu malları dağıtmaya ihtiyaçları olacağını düşündüm. P&G’ın ABD’de nasıl dağıtım yaptığını öğrendim önce. Panolardan oluşan ve öğrendiğim her şeyi anlattığım bir sunum hazırladım ve gidip P&G CEO’suna sunumumu yaptım.
P&G CEO’sunun sorusu şu oldu: Peki ama bunu kim yapacak?
Cevap: Ben yapacağım.
Soru: Nasıl yapacaksın?
Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama farkında olduğum bir şey var, adamın hizmete ihtiyacı var. Cebinde de para var. Benim de burada olmam ve bu işi yapmam gerek.

Lojistik bizim işimiz
Ertesi hafta şirketi kurdum, P&G’nin altı nakliye firmasından birisi oldum. Şirket kurarken üç kişi olan biz, geçen yaklaşık üç senenin sonunda üç bin kişi olduk. Şirkete yılda 70–80 milyon dolara yakın bir yarar sağladık.
Kısa bir süre sonra dünya devi bir şirket buldu beni. Türkiye’ye girmek istediklerini söyleyerek benim kendileri ile ortak olmamı istediler. Nakliye şirketimizi %55 ile, 30 milyon dolara satın aldılar. Ben de 12 milyar dolar ciro çeken bu şirketin %45 ortağı ve CEO’su olarak hayata devam ettim.
Ve Porsche geri geldi…

Nereden buldum?
Dört beş sene keyifli geçti. Kısa bir süre içinde grubun bölgesel CEO’su oldum. Yaş 29–30…
Dev dünya şirketi yaşadığı bir krizden dolayı hisselerini P&G’a satınca ben de sattım. “Nereden buldun?” yasasının çıkmasıyla banka hesaplarının yarısı yurt dışına kaçtı. Malum para korkaktır, hemen kaçar.

Back to School
Burada bir şey olmayacağını anlayınca ben de tekrar okula döndüm. Gidip Harvard’da Uluslararası Politika okudum. Çok keyif aldım okumaktan ama girişimci ruhum beni yine rahat bırakmadı ve akademik hayata ‘beş-on yıl sonra’ dönmek kaydıyla okuldan ayrıldım. Tekrar Türkiye’ye döndüm. Sene 2002…

TriCi geldi hanııımmm!
Herkes 3G’den bahsediyordu o aralar. Üçüncü nesil telefonlar gelecek ve network kurulacak memlekete yani. “Hımm” dedim, “birileri buralarda para harcayacak”. 8–10 milyon dolarlar uçuşuyor havada. Öyle ettim, böyle ettim, bu işi Türkiye’de üstlenecek olan dünya devi şirketin yöneticisinin kapısında buldum kendimi. 5–6 ay içinde o şirketin CEO’su oldum ve Telekom alt yapısı kurmaya başladık. Ardından içerik ve yazılım üzerine yoğunlaşarak Karnaval Grubunu kurduk.

“Hep masadayım”
Son on yılda Telekom ile ilgili olan “birleştirme, alma, satma, yeniden yapılandırma” konularında masanın ya bu tarafında ya da diğer tarafında oldum.

Biraz da uçalım
2013'te de 2010'larda kurulmuş Türkiye’nin ilk ve tek yerel hava yolu şirketi Borajet’in yeniden yapılandırılması ile ilgili teklif geldi. 2013 Nisan’da Borajet’in yönetim kurulu başkanlığını aldım ve yapılandırmaya başladım. İki senelik zaman içerisinde ürünü çeşitlendirdik, verimliliği arttırdık. 10–12 yere uçarken, bugün dünyanın her yerine, 80 noktaya uçmaya başladık. Şirket 446 kat büyüdü. Yolcumuz bin kat arttı. Günde 100'ün üzerinde uçuş yapıyoruz. Ciromuz da %4 bin 600 büyüdü. (* Reklamları izlediniz…)

Görüldüğü üzere 1980'de başlayan bu öykü (gidip gelen Porsche’leriyle) epey bir inişli çıkışlıydı.
Bugün dinlerken eğlenceli bulduğumuz, daha doğrusu yaşadıklarını eğlenceli bir şekilde bize aktaran Akol’ün bu keyifli ve teatral söyleşinin sonundaki son sözlere dönelim biz.
Çünkü o sözlerde “girişimcilik” kelimesinin niçin son dönemin en gözde kelimesi olduğunu ‘itiraf’ eşliğinde göreceğiz.

“Sizi neden girişimciliğe itiyoruz?”
Biz ve bizden öncekiler bu sistemi kurduk. Sistem çalıştı lakin gün geldi tıkandı. Kısacası biz ve bizden öncekilerin ürettiği sistem sınıfta kaldı. Biz düne kadar esnaf ve tüccar toplumuyduk. Sonra dev gibi şirketlerimiz olsun dedik. Siz mezun olduğunuzda bu şirketlerde iş bulmanız zor. Önemli bir bölümünüz iş bulmakta zorlanacaksınız ya da sevmediğiniz bir işte çalışacaksınız.
Şimdi tekrar geri dönüyor ve insanları esnaflığa teşvik ediyoruz.
Girişimciliğin özünü yakaladığınızda birçok konuyu iş haline getirebilirsiniz.
****
Son sözlerden anladığım kadarıyla çocuklara alenen “Bakın başınızın çaresine” deniliyor.
Üretecek ürünün ne olacağını kendiniz bulun ve kendi işinizin patronu olun.
Bunlar belki kolay da, özendirilmek istenen esnaflık nasıl eskisi gibi olacak?
Bir ustanın yanında çırak olmadan, bir dükkânın kepenklerini sabah erken açmadan, dükkâna gelen müşteriye nasıl davranıldığına şahit olmadan, güler yüz tatlı dil ile ve en çok da tutulması garantili verilen sözler ile yapılan alış verişlerin bereketini evine taşımadan…
Okullarda öğretilmeyen esnaflık işte bu.
Hedef hedef üzerine koyarak, üzerine de yeni bir lisan olan “Beyaz Yaka Dili” ve “Plaza Edebiyatı”nı ekleyerek hedefe kitlenen ve hedefe giden her yolu mubah addeden insanları ne yapalım o zaman biz?
Bu ikisinin ortasını nasıl bulalım?
Eskiyi güncele nasıl uyduralım?
Günceli eskiyle nasıl kaynaştıralım?
Geçtiğimiz yıl PERYÖN tarafından düzenlenen “İnsanca” başlıklı zirvenin gündemi de bir anlamda yeni nesli iş dünyasında tutabilmek üzerineydi.
Kısacası devir değişmişti, iş dünyası da değişmeliydi…
O zaman;
Okullarda verilen eğitim şeklini de biraz gözden geçirmeliydi demek ki.
Çünkü;
“Biz sadece ders anlatırız, sınav yaparız, gerisine de karışmayız” anlayışı çoktan “tüm derslerden çakmış” durumda…
7 Nisan 2016 / C.E.Y.

Düşmek var, pes etmek yok! / 27 Mart 2016 (Sadettin Saran)
VATAN’da ZATEN her şey BEDAVA / 28 Mart 2016 (Hasan Vatan)
Plaza dili konuşan girişimciden esnaf olur mu? / 7 Nisan 2016 (Fatih Akol)

4 Nisan 2016 Pazartesi

İnceldiği yerden kopar bu Panama

Daha dün akşam biz başka taraflarda dolanırken bir anda patlayarak Twitter'da ilk sırada TT olan #PanamaLeaks hashtag'i, dünya skandal tarihine yeni ve sıkı bir imza atıldığının göstergesiydi.
Bu yazıya başladığım ana kadar malum konu üzerine 95 milyona yakın tweet atıldığına bakarsak...
Panama merkezli hukuk firması Mossack Fonseca’ya ait 11.5 milyon belge “Panama kağıtları” adıyla altında Alman "Süddeutsche Zeitung" gazetesine servis edilmiş. Böylece Off-shore finans şirketinin 1970'den günümüze yaptığı yatırımların sızması ile ülkelerinden vergi ve para kaçıranların listesi bir güzel ortaya döküldü.
Dokümanlara göre, Off-shore hesaplarla vergi kaçıranlar arasında 12 devlet lideri ve 143 politikacı olduğu iddia ediliyordu.
Of ki ne of!
****
Dünyada ve ülkemizde skandallara bir göz atayım istedim internet aleminde.
Adeta Alice kadar küçüldüm ve skandallar dünyasında dolaşmaya başladım. Hani deve demiş ya nerem doğru diye; hah işte tam da onun gibiymiş durum vaziyet.

Gate Gate'i açıyor
Watergate mesela: ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan olan Richard Nixon, Watergate skandalı ile koltuğundan feragat etmek zorunda kalmıştı. 1974 yılında yerini Gerald Ford'a bırakarak Beyaz Saray'ı terk etmişti.
"Watergate skandalı 1972-1974 Amerika Birleşik Devletleri'nin başkentinde gelişen ve Başkan Richard Nixon'ın istifa etmesiyle sonuçlanan siyasi bir skandaldır." yazar bilgilerde...
İrangate ya da İran-Kontra skandalı, Ronald Reagan yönetimi sırasında Kasım 1986'da ortaya çıkan politik bir skandalın adı. Skandalın büyümesi üzerine dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan bir televizyon konuşması yaparak olayın varlığını inkar etmiş, bir hafta sonra (13 Kasım'da), Reagan tekrar bir televizyon konuşması yaparak İran'a silah satışı yapıldığını doğrulamıştı. 
90'ların ortalarında patlayan Bill Clinton ve Monica'nın Oval Oda'da sahne alan Uçkurgate'i çok uzaklarda değil. 

Gate'leri bırak Leak'lere bak!
Gate'lerin ardından 'leak'ler çıktı ortaya.
En yakın dönem dünya skandalı WikiLeaks...
Julian Assange önderliğindeki WikiLeaks organizasyonu, ABD Dışişleri Bakanlığı ve dünya genelindeki ABD büyükelçilikleri arasındaki ayrıntılı yazışmalardan oluşan 251.287 gizli belgenin bir ön belleğini elde etmiş ve belgeleri yayınlamıştı.
Ve şimdi de WikiLeaks'in bin beş yüz katı belge ile ortaya çıkan PanamaLeaks...

Bizim de skandallarımız var, biz de dünya çocuklarıyız!
Bizdeki lüle saçlı (muhbir mi desek, itirafçı mı desek, Ergenekon icatçısı mı desek) bülbül karakter Tuncay Güney'in şakıması 2 binli yılların başına denk gelir.
"O Dört Er Böyle Öldü: Pimini Çekip Bombayı Verdi" başlıklı haberi ile 2009 Sedat Simavi Gazetecilik Ödülüne layık görülen Mehmet Baransu'nun memlekette yarattığı sarsıntılar unutulmaz.
1996'daki Susurluk hâlâ belleklerde.

Gülü susuz seni aşksız bırakmam
Aşklı meşkli skandallar da ufak sarsıntılara yol açıyor. Bazen de büyük depremleri tetikliyor.
5 Ekim 1979'da dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş oyuncu Aynur Aydan ile aralarında geçen bir aşk skandalı sonucu hükumetten istifa etmişti.
Adnan Menderes'in Yassı Ada soruşturmaları esnasında iyice ortalığa dökülen aşk hayatı o günlerden bugünlere ulaşmıştır.
1993'de İSKİ ve çifte skandal, 2010 yılında kameralara yakalanan Deniz Baykal, 1999 yılında Kamer Genç ve çiçek sulama...

Tükendim
Yok ben daha fazla baş edemeyeceğim skandallarla. Hepsi o kadar iç içe geçmiş, hepsi o kadar birbirine zincirlenmiş ki, aynı sepete atıldıkları için birbirine dolanıp kördüğüm olmuş yumaklar gibiler. Yumaklardan birinin ipini çekiyorsun, öbür taraftan bir başkası geliyor. Aç açabilirsen, çöz çözebilirsen. 
Kurtulmanın tek yolu da kördüğüm olan yerleri kesip atmak ve her yumağı kendi halinde sarıp ucunu yumağın arasına sıkıştırmak.
Ki pırtlayıp dolanmasın ona buna.

PanamaLeaks de böyle bir makaslama yapmak amacıyla çıktı ortalığa anlaşılan.
Sızan dosyaların yaklaşık 40 yıllık bir arşivi kapsadığını düşünürsek...
40 yıl susmak da marifet yani. Bilgiler şöyle bir 2.6 terabayta ulaşsın da öyle sızdıralım dediler ihtimal. 
(Terabaytı herhangi bir bayt'a çevirecek hesaplamalar ışık yılını kilometreye çevirme hesaplamalarıyla eş değer olabilir. Bırakınız işi bilenler hesap etsin)
Biz de soralım "N'oldu şimdi birdenbire çorap söküğü gibi böyle...?" diye...
Anlaşılan o ki kartlar yeniden dağıtılıyor, oyun yeniden kuruluyor, eski oyuncular oyunda hile yapıyor, oyuna yeni oyuncular gerekiyor.
Listeler yayınlandıkça çarşaf çarşaf yerinde zıplayan kaç kişi vardır acaba şimdi? Kimi ararsan listede malum.
Merak ediyorum, çaldıklarını alıp nereye kaçacaklardı bunlar acaba? Su bulundu nasılsa deyip Mars'a mı gideceklerdi? Yoksa bu paraları dünyadan epeyyyy uzak bir gezegen olan Pluton'da mı yiyeceklerdi?
Dünya belli, ömür belli, yiyebileceğin belli, içebileceğin belli... 
Çok mu ufak düşündüm? 
N'apalım, biz emlak vergisi, gelir vergisi, aman son gün, cezaya kalmayalım falan derken...
İnsan bunları duyunca biraz(!) garip oluyor haliyle...
Sıradan insanlara denilen, aman dürüst vatandaş olun, aman namuslu olun, aman imanlı olun, aman beş vakit namazınızı kaçırmayın, aman kazaya kalmayın, aman kiliseye yardım edin, aman ağlama duvarında ağlayın, aman günahkâr olmayın, aman aman aman...
Anladık ki bu amanların açılımı şu imiş:
"Dünya nimetleri burada bize, 'inşallah' 'kısmetse' cennette size..."
Allah kabul etsin, amin...

İmdiiii;
Panama inceldiği yerden kopar mı dersiniz?
Kopsa da yeni düzenin bundan bir farkı olur mu dersiniz?
Böyük insan diye bildiklerimiz bundan böyle küçük hayatlara nasıl sığacaklar dersiniz?
Neyse, hepsini minareyi çalarken düşünmüşlerdir elbet. Bir de onları düşünmeyelim.

Biz her zamanki gibi kendi bildiğimizce sade bir vatandaş olarak yaşayıp korku ile titremeyeceğiz.
Kısacası; "Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü" diyeceğiz.
Aklımızı biraz kullanabilirsek de kendi hakkımızı kimselere bol bulamaç yedirmeyeceğiz...

31 Mart 2016 Perşembe

Zevk alıyor muyuz?

Bir çocuğun küçük oluşuna bakıp da o çocuğun hep çocuk kalacağını, hiç büyümeyeceğini düşünerek çocuğu kale almayan ve her türlü ateşini o küçücük beden üzerinde söndüren insanların yarattığı bir cehennemde yaşıyoruz.
Ahlâkını, merhametini, vicdanını, insanlığını yitirmiş, 'din' dediği ama aslında hiç bilmediği bir kavramı kendisine siper etmiş insanların, hiçbir lisan ile anlatılamayacak 
'marifetleri' ile karşı karşıyayız. 

Hani hamam böcekleri ya da tahta kuruları bir duvarın sıvası ile duvar arasında yuvalanırlar, hani orada çoğaldıkça çoğalırlar, sıva şiştikçe şişer, sen ne olduğunu anlamazsın, sonra şişmiş ve kabarmış sıvaya şöyle bir fiske vurursun da dökülen sıvadan bir anda ortaya yüzlerce böcek dökülür ya; ya da kolunun üzerinde bir ağrı, bir sızı, bir kabartı olur, acı gittikçe artar, sonra bir gün bir yerden baş verir ve ufacık bir sıkma ile o tepeciğin içerisinden cerahat akar ya; ya da sinsi sinsi başlayan bir yangın ortamdaki ısının artmasıyla birden harlar ya, işte aynı öyleyiz.
Duvar ile sıva arasına yerleşmiş binlerce böcek saçılıyor şimdi etrafa. Memleketin dört bir yanından irin akıyor. Harlayan ateşi kimse söndüremiyor.

Savunmasız, güçsüz, sessiz, suskun, biçare oluşlarından faydalanıp yükleniyorlar masum çocuklara. En gizli, en iğrenç, en olmaz emellerini deniyorlar üzerlerinde.
O çocukların büyüyeceklerini düşünmeden, büyürken üzerinde gezinen ellerin kömür karası izlerini ölene dek yüreklerinde taşıyacaklarını düşünmeden, o izlerle yaşamaya çalışırken nelerle savaşacaklarını düşünmeden.
Emel dediğin bir anlık, heba olan ise koskoca bir ömür...

Kim bilir yıllardır kimlerin canını yaktı bu hainler.
Kim bilir canı yananlar nerelerde, nasıl yaşadılar.
Bitti mi sanki;
Memleketin kaçta kaçı kaçta kaçına tecavüz ediyor hâlâ? 
Yurtlar, okullar, sokaklar, iş yerleri, oyun alanları ve en çok da, en güvenli denilen "hane"lerde mi yaşanıyor bu hayasızlık?
Bu vahşeti yaşayan kız çocukları mı sanki sadece; y
uva bildiği evinde babasının, dayısının, eniştesinin, ağabeyinin, amcasının ya da eve rahatça girip çıkan herhangi bir erkek kişinin tecavüzüne uğramış ne kadar "suskun" erkek var aramızda?
Ne kadarı cebelleşiyor kimliğiyle? Ne kadarı çıktı çığırından? Ne kadarı kaldı hayatta?
O suskunlar bir haykırmaya başlarlarsa kapatır mıyız kulaklarımızı, yumar mıyız gözlerimizi?
Çığlıkları yankılanırken göklerde delice, "...... ama o da....." cümleleri mi geçer zihnimizden?
El kadar bir çocuğun rızasının geçerli olmayacağını bilmeden, onun aklı ile hareket eden yetişkinin tüm suçu çocuğun rızasına yüklediğini fark etmeden mi veririz kararımızı?
Yaşanan pisliğin sorumluluğunu kendimizden uzaklaştırmak için midir o karar?
Kalkan kabuğun altından akan kanın çokluğuna bakınca benim aklımdan geçen ise;
"Ama belki sen de...."

Bilmeli ki;
Bu tecavüzler bireylere ediliyor gibi görünse de, aslında ülkemizin geleceğine ediliyor...
İnsanlığımıza, onurumuza, gelmişimize, geçmişimize, geleceğimize, hayallerimize, heveslerimize ediliyor.

Şu anda toplum olarak geldiğimiz nokta, tecavüz edilen bir insanın geldiği noktadır.
Soralım o zaman ne durumdayız diye
"Zevk alıyor muyuz?"

28 Mart 2016 Pazartesi

VATAN'da ZATEN her şey BEDAVA

Uludağ Üniversitesi İşletme Topluluğu ULİT tarafından düzenlenen 11. Ulusal Profesyoneller ve Başarılı Yöneticilerle Sektörler Kongresi’nin son günü konuklarından ikincisi Vatan Bilgisayar CEO'su Hasan Vatan idi.
İlk konuk olan Sadettin Saran'ın ardından ikinci konuşmacı olarak yer almasını 'talihsizlik' olarak nitelendirip de öğrencileri gülümsetince, gülümsetmek az kalır aslında, güldürünce sunumun nasıl geçeceği o an anlaşılmıştı.
Öğrenciler eğlenirken öğreneceklerdi. Öyle de oldu...
Beden dilini gayet iyi kullanan Hasan Vatan, yaptığı işin çevresi tarafından nasıl göründüğünden söz ederek başladı sunumuna. 'Müşteriler para bastığımı sanıyor' deyince, 'Doğru aslında' diye atıldı gençlerden biri. Haksız da değildi.
Vatan devam etti: "Annem çok çalıştığımı düşünüyor, çalışanlarım yattığımı düşünüyor, arkadaşlarım Ferrari'mle dolaştığımı düşünüyor, bense oyun oynuyorum" diyor.
Ve görüldüğü üzere eğlence başlıyor...


"Sihir değil, zaten vardı"
Sunumunun adını böyle koymuş Hasan Vatan. Anlatıyor:
"50 bin liralık sermaye ile başladık. Daha büyük sermayesi olanlar battı, biz hâlâ aynı sermaye ile para kazanarak büyüyoruz. Bunu fikirlerimizle yapıyoruz. Biraz da sihirbazlıkla yapıyoruz. Şapkadan tavşan çıkartan sihirbaza çok şaşırırız ama tavşanın zaten aslında şapkanın içinde var olduğunu ıskalarız. O vardır ama biz farkında değilizdir. Hayatımızın her alanında da bu böyle. Fark etmediğimiz pek çok şey var. Bunları görüp hayatımıza kattığımızda, para olarak, değer olarak geri dönüyor." diye başladı sözlerine.
Sunumunun devamını da başına taktığı sihirbaz şapkası ile bir sihirbaz olarak getirdi.
"Hikaye 2001 yılında geçiyor. O tarihte kriz vardı ve biz o tarihte mağaza açtık. Bunun için (mağaza kiralamaktan reklama kadar) para lazım dersiniz ama aslında hiçbir şeye gerek yok. Biraz fikriniz varsa, biraz da hokus pokus biliyorsanız bunların hepsini parasız halledebiliyorsunuz." 

Bedava kira: Topkapı'daki mağazanın kiralanmadan önceki sefil görüntüsü geliyor perdeye. Yol ile bütünleşmiş ve kimsenin fark etmediği, ZATEN 12 senedir boş duran bir bina bu.
"12 senedir kiralanmamış bir binayı kiralarken tüm avantaj sizde oluyor elbet. İşte fırsat bu! Biz de onu değerlendirdik. Mal aldığımız firmalar ZATEN bina duvarlarına reklam veriyordu. Para ile herhangi bir duvarda yer almak yerine ürün vererek mağazamızda yer aldılar. Duvarda gördüğü reklamı unutur müşteri. Fakat mağazanın içinde tam satın alacağı yerde görürse reklam etkili olur. Markalar, ceplerinden fazladan para çıkmadan, aynı parayı harcayarak ama faydası daha çok olacağını görünce teklifi mantıklı karşıladılar. Böylece mağazanın içinde ve dışında görülen reklam alanlarını aylık olarak kiraladılar. Firmalardan alınan reklam kirası parası da Vatan Bilgisayar'ın mağaza kirasını karşıladı. İlk sihir de bedava kira ile gerçekleşti."


Bedava Dekorasyon: "3 bin 500 mağazayı dekore etmek zor elbet. Ankara'da ofis mobilyaları üreten bir arkadaşımın ürünlerini sergilemek için bir showroom'a ZATEN ihtiyacı vardı. Kriz var dşye fikrini erteliyor, bir yandan da kriz nedeniyle az imalat yapıyor ama ZATEN kira ve personel maliyetine katlanıyordu. Benim raflarımı, masalarımı, tezgâhlarımı yap, buna karşılık mağazanın içinde sana 250 m2'lik yer vereyim. Sen de böylece ürünlerini İstanbul müşterisine tanıtmış olursun. Onun da onaylamasıyla dekorasyonumuz bedavaya geldi. İşte bir sihir daha..."

Çalışan Maliyeti: "Kriz nedeniyle mal aldığımız firmalarda ZATEN çalışan fazlalığı vardı. Firmalar da yetişmiş bu elemanları gözden çıkartamıyorlardı. Fazla elemanlarını bizim mağazaya yollayıp ürünlerini bizim mağazamızda tanıtmalarını istedim. Onlar satışlarını arttırdı, biz de çalışan maliyetimizi düşürdük. Firmalar artık boş duran elemanları değil, bunun için aldıkları elemanları(promatörleri) bize yolluyorlar." (Vatan mağazalarında yaka kordonu sarı olanlar promatörler, lacivert olanlar Vatan'ın kendi satış elemanları imiş.) 

Bedava Stok: "Kriz nedeniyle dağıtımcıların depolarında ZATEN milyonlarca liralık mal vardı. Sizin depo ile bizim mağazayı bilgisayar hattıyla birbirine bağlayalım dedim onlara. 2002'de böyle çalışan yer sayısı çok azdı. Dağıtıcının deposunda bir model yazıcıdan 40 adet varsa bunun 3'ünü alıp 1'ini bizim raflara koyduk. Mal satıldığında dağıtıcı kurulan ağ vesilesi ile satışı gördü, biz de parasını hemen ödedik. Mal bizde satılmaz ve sizdeki stok tükenirse, bizdeki 37 taneyi size hemen göndeririz dedik. Tüm malları cebimizden hiç para çıkmadan aldık ve mağazayı doldurabilmiş olduk."
Yarı fiyatına reklam: "Gazeteler reklam satsalar da satmasalar da ZATEN tüm giderlere katlanıyorlar. "Benim için gazetenize ilave bir sayfa ekleyin teklifiyle gittim gazetelere. Bu sayfanın size maliyeti sadece mürekkep ve kâğıt olacak. Bu sayfayı bana 10 yerine 5 liraya verseniz bile siz hala çok iyi kâr edeceksiniz. Üstelik fiyatı 5 lira yaparsanız, biz senede 10 tane yerine 100 tane ilan verebiliriz. Biz bu kadar çok reklam çıkınca rakiplerimiz de daha fazla reklam çıkacaktır, siz sayfayı onlara 10 liradan satabilirsiniz." dedim ve böylece reklamları yarı fiyatına almış oldum."

Bedava Reklam: "Malları aldığımız firmaların stokları artmıştı ve ZATEN reklam çıkmaya ihtiyaçları vardı, çıkıyorlardı da. O yıllarda Acer'a dedim ki; para ile pahalıya reklam vermek yerine, reklam bedelinin yarısı kadar ürünü bize verin, reklamı ortak çıkalım dedim. Gazeteye 10 lira vereceğinize bana 5 liralık ürün verin, hem cebinizden para çıkmaz, hem de reklamınız çıkar. Ben zaten reklamı 5 liraya almıştım, 5 liralık da mal alınca benim reklam bedavaya geldi. Sonuç: Tedarikçiler ürünleri depolarda bekleteceğine iki katı değerinde reklam yeri alarak ürünlerini eritti. Biz de aldığımız ürünler sayesinde reklamı bedavaya getirdik."

Üstüne Para: "Biz ZATEN tüm sektörlerde Türkiye'nin en fazla gazete ve reklam çıkan firmasıyız. Reklam firmaları bize gelerek reklam tasarımlarımızın felaket olduğunu söylemeye başladılar. Bu arada tasarımlar bana ait. Hangi ajansla çalışıyorsanız bırakıp bizimle çalışın demeye başladılar. Ben de bu işi yapamadığıma ikna olup ajans çağırıp pazarlık etmeye başladım. TV'de ilk 3'te olup gazete ilanlarında 10. sırada olan bir ajans dikkatimi çekti. Yüzden fazla (inanmadım) çalışanı varmış. Hepsi boş yatıyormuş. Boş duracaklarına bedavaya bizim reklam tasarımlarını yaparlar dedim. Üstüne bir de 100 dolar para istedim. Çünkü benimle çalıştıklarında gazete sıralamalarında 1. olacaklardı. Tamam deyip tarihe geçmek istediler ama maalesef gazetelerin tutumu yüzünden hayata geçiremedik." 

Peşin Fiyatına Vade (yalanı): "Niye yalan? Mesela bir buzdolabı 1500 liraya mal oluyor. 1700'e bayiye verip, bayinin 2000 liraya sattığını düşünün. Pazarlama müdürü müşteri için 2 bin lira nakit ödemenin zor olacağını söylüyor. 'En iyisi biz ürüne 2400 lira nakit diyelim, bunu da taksite bölelim, adına da peşin fiyatına taksit diyelim' diyor. Fiyat bir anda 2 binden 2 bin 400'e fırlıyor. Biz de üzerine atlıyoruz."

"İlk gerçek peşin fiyatına vadeli satışı biz başlattık. Nasıl mı yaptık?"
"Bankalar ZATEN kredi kartlarını duyurmak için yüksek bedeller ödeyerek imaj ilanları çıkıyorlardı. (Benim 5'e alıp, gazetenin 10'a sattığı reklam sayfalarını bankalar 20'ye alıyorlardı) Bizim de ilanlarımızın parasını ZATEN tedarikçiler ödüyordu. Biz Cardfinans'a dedik ki, bizim reklamların üzerinde sizin reklamınızı yapalım. Kredi kartı ile peşin fiyatına vadeli ilanlar çıktık. Bankaya vade farkı vermek yerine ilanlarda onlara yarı fiyatına yer verdik. Diğer banka kartlarıyla tek çekimde alabileceği malı aynı paraya Cardfinans ile vadeli aldı."

Bedava Uçak Bileti: "Kış aylarında uçaklarda ZATEN birçok koltuk boş olur ve boş uçarlar. Hava yolu firmalarının da ZATEN reklama ihtiyaçları var. Parası tedarikçilerimiz tarafından ödenen gazete reklamlarımızın üst kısmındaki alan ZATEN kampanya başlığı duyurmak için kullanılıyor. Hava yolu firmasının reklamını yaparak, karşılığında müşterilere vermek üzere boş olan koltuklarını bedavaya aldık. Onların cebinden hiçbir şey çıkmadı. Herkes kazandı... Bir ayda 7 bin tane uçak bileti aldık."

Bedava Ürün: "İnsanlar ZATEN her ay düzenli olarak pek çok harcama yapıyorlar. Bankalar da insanlar kendi kartlarını kullansın diye ZATEN puan vs veriyorlar. Müşterilere nakit veya başka kart ile ZATEN yapmış oldukları harcamaları, 12 ay boyunca Cardfinans ile yapmaya söz vermeleri karşılığı, istedikleri ürünü baştan bedava verdik. Müşteriler ekstre bakiyelerinin yarısı değerinde istedikleri ürüne bedavaya sahip oldular. Cardfinans 12 ay boyunca yapılacak harcamaları kendi kartı ile yaptırdı. Bedelini ürün olarak ödedi." 

Bedava: "Biz ZATEN 10 markadan birinden 20 bin, diğerinden 30 bin, diğerlerinden 40 bin olmak üzere toplam 300 bin adet Notebook satıyoruz. Bu markalardan az sattıklarımıza bu sene kaç adet satmamızı beklediklerini soruyoruz. 'Pazar %20 büyürse, Vatan da pazarın %50 fazlası büyürse, ben de %30 fazla beklerim' diyor. Peki diyorum, beklentinden fazla büyürse bana Ferrari alır mısın? Alırım diyor. Biz satışı %40 arttırıyoruz. Arabayı veren işleri arttığı ve artan kısım Ferrari'den fazla olduğu için mutlu oluyor. O yüzden işe Ferrari ile gidip gelen tek kişi benim.. Bedava olunca bol bol kullanıyorum. Bir rivayete göre dünyanın en çok kullanılan Ferrarisi imiş..."
Hasan Vatan "'Çok benzin yakıyor mu?' diye soruyor arkadaşlar" deyince, tüm salon hep bir ağızdan "Siz onu da bedavaya getirmişsinizdir" diyor...
"Ferrari'nin gitmesi değil durması daha pahalı. Vale benzinden daha çok para istiyor. O yüzden ilk sponsor olarak vale, sonrasında da benzin sponsoru buldum" diye cevaplıyor espriyle.
 
Ulaşılabilir yerlere Ferarrisiyle geldiğini ve çıkışta kendisini izleyenlerin Ferrari ile fotoğraf çekimlerinden de para topladığını ama Ferarrisi serviste olduğu için yerine geçici olarak Mustang verildiğini, arzu edenler olursa 2 lira karşılığı fotoğraf çektirebileceğini söylüyor. (Ferrari ile fotoğrafın bedeli 10 lira imiş)

"Güvenilirliğimiz ve fikirlerimiz ZATEN vardı" diyor sunumunun sonunda.
"O yüzden de Türkiye'nin en sağlıklı büyüyen teknoloji perakendecisi olduk" diye ekliyor... 

KAMERA ARKASI'na geçelim ve bakalım orada neler oluyormuş?
Anlatıyor Hasan Vatan:
30 Nisan için 'Dünya Kankalar Günü'nü biz icat ettik. O gün mağazamıza kankasıyla gelene indirimler, hediyeler vs sağladık.
Sevgililer Günü'nde Sevgilisi OLMAYANLARA indirim verdik. O taraftaki pazar daha büyüktü çünkü. 
Yeşilköy semt pazarında ilk Notebook tezgâhını biz açtık. 'Babalara notebook!' diye bağırdık. Amaç satış yapmak değil, 'Notebook'ta fiyatlar o kadar düştü ki pazarda bile satılıyor' demekti. Her yerde haber olduk. (Yine bir bedava reklam)
Notebook'un pazara düşen imajını ayağa kaldırmak için bu kez aldık onu gece kulübüne soktuk. Dünyanın ilk Notebook Festivali'ni biz yaptık. Victoria's Secret tarzı mankenler ellerinde notebooklar ile yürüdüler podyumda.
Steve Jobs öldüğünde dünyada gazeteye ölüm ilanı veren tek firma bizdik. Haber olmasını beklerken hiçbir yerde çıkmadı ve paralar boşa gitti.
Twitter'da sizden de buna benzer bir performans bekliyorum: "Ülkeyi Hasan Vatan yönetsin bence, Amerika'nın, İsrail'in donuna kadar alır, üstüne para ödetir." 
Son söz olarak, "İşimizi severek, eğlenerek ve oyun oynar gibi yaptık" dedi. Sahnenin en uzak köşesine giderek büyüüükçe bir selfie çekti ve 'bu sayede takipçi sayım artıyor' dedi.
Sonra da tüm ULİT öğrencilerini sahneye alarak 
 hakikaten de eğlenceli bir fotoğrafın altında bir hatıra fotoğrafı çektirdi.
Daha sonra fuayeye indiğimde kendisiyle sohbet etmek isteyen çocuklara şu soruyu sorduğu çalındı kulağıma: "Çocuklar, Mudanya'ya, feribota ulaşmak için hangi toplu taşıma aracını kullanacağım?"

Bu da mı espriydi bilmiyorum ama itiraf edeyim ki; eğer Hasan Bey Mudanya'ya gerçekten toplu taşıma ile gittiyse, gidene kadar Bursa'daki ulaşım sisteminin her tarafında yayınlanacak reklamları bedavaya getirme işini kesin ayarlamıştır diye düşünmeden edemedim. 

ZATEN nasılsa her yerde kimi boş, kimi dolu bir çok reklam panomuz var.

Kısacası; Hasan Vatan ve ürünlerini panolarda boy boy görürsem şaşırmayacağım...

Ve gün gelir de bir yerlerde 'Sinek Yağı' reklamı görürsem, altındaki imzaya dikkatle bakacağım...


Düşmek var, pes etmek yok! / 27 Mart 2016 (Sadettin Saran)
VATAN’da ZATEN her şey BEDAVA / 28 Mart 2016 (Hasan Vatan)
Plaza dili konuşan girişimciden esnaf olur mu? / 7 Nisan 2016 (Fatih Akol)

27 Mart 2016 Pazar

Düşmek var, pes etmek yok!

‘İşletme’ okuyan öğrencilerin en büyük hayali okulu bitirir bitirmez bir şirketin CEO’su olmak ya da en azından üst düzey bir müdür koltuğuna oturmak olmalı.
Okullar okunuyor, sınavlar geçiliyor, gün geçtikçe hedefe daha yaklaşılıyor. Karşıdan görüp özendikleri hayat orada ve ona bir an önce kavuşmak için yeterince çalışılıyor.
Da; her zaman yeterli olmuyor. Kimse yeni mezun bir işletmeciye altın tepside bir koltuk sunmuyor.
İşini layıkıyla yaparak yukarılara tırmananların öyküleri, kurulan hayalleri suda boğulmaktan kurtarıp hepsinin ayağını yere bastırıyor.
Zaman zaman öğrencilerin feyz alması için bu öykülerin sahiplerini okullarında konuk ederek, başarıya giden yolculuklarını paylaşmasını istiyor üniversiteler.
Bu amaçla Uludağ Üniversitesi İşletme Topluluğu ULİT tarafından düzenlenen 11. Ulusal Profesyoneller ve Başarılı Yöneticilerle Sektörler Kongresi’nin son günü konukları birbirinden ünlüydü.

Kongreye gitmeden önce günün ilk konuğu olacağını bildiğim Sadettin Saran‘ı şöyle bir Google’a sordum önce.
O da bana dedi ki;
Sadettin Saran 1964 doğumlu bir Türk iş adamı. ABD’nin Kentucky Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği Eğitimi aldı. Daha sonra Türkiye’ye geldi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştı. Daha sonra Saran Grubunu kurdu ve tanınmış birçok markanın temsilciliklerini üstlendi. 1990-1995 yılları arasında Martin Marietta’nın Ankara Ofisinde Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlüğü yaptı. ABD’de eğitim gördüğü zamanlarda okulun yüzme takımında takım kaptanlığını yaptı ve iki yıl En Değerli Sporcu seçildi. 1984-1985 yıllarında da Türk Milli Yüzme Takımı kaptanlığını yaptı ve bu dönemde 50 metre serbest yüzme rekorunu kırdı. Sportstv, Radyospor, Slow Time, Radyo Müzik ve Radyo Trafik gibi Medya Kuruluşları ve bazı sanal bahis siteleri de Sadettin Saran’a ait.
Bu bilgileri yanıma alıp kongrenin yapılacağı U.Ü. Prof.Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi’ne Saran’ı taşıyan helikopter ile aynı anda vardım.
Üç konuktan ilki olan Saran Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sadettin Saran, kendisini dinleyen öğrenciler ile kendi eğitim ve  iş hayatından örnekler vererek sohbet etti. Moderatörlüğünü Doç. Dr. Aydem Çiftçioğlu‘nun yaptığı sohbet öğrencilerin sorularıyla nihayetlendi.

“Başarılı bir öğrenci değildim”
Akademik açıdan lise yıllarım pek parlak değildim. Spora olan meylim sebebiyle spor bursu ile ABD’de eğitim hakkını yakaladım. Dört erkek kardeşiz. Hepimiz sporla iç içe yaşıyoruz. Annem Amerikalı ve annemin vizyonu bu şekilde. Babam devlet memuru olduğundan imkânlarımız kısıtlıydı. ABD’deki üniversite yıllarım zor geçti. Hele bir de aile hasreti eklenince… Şimdiki gençler gibi ABD’ye eğitime gidip iki ay sonra tatile gelmek yok, iki sene sonra gördüm ailemi. Telefonlar da yazdırmalı idi malum.

“Rekabetçi bir yapım var” 
Okurken biliyordum ki sporda başarılı olamazsam bursum kesilecek.  Günde 4-5 saat antrenmanım vardı. 05:45’de kalkar, yüzmeye gider, hava ısısı -11, -12 derece, zor bir antrenmana girip, ardından zor bir alanın zor derslerine girer, sonra tekrar antrenmana gider, sonra akşam derslerini çalışırdım. Bir de üzerine bir-iki saat bir işte çalışırdım. Cankurtaranlık, matematik dersi vermek gibi. Gece 12’de yatıp, 5’de tekrar aynı tempo ile güne başlardım. (bir 3 dakika daha fazla uyuyabileyim diye diş fırçamın üzerine diş macununu geceden koyardım)

“Fedakârlık yapmadan olmuyor” 
Havuzdan sonra okula giderken sabah soğuğunda donan saçlarım derse girdiğimde erir ve defterimin üzerine damlardı. Fakat hiç pes etmedim. Açıkçası üniversite yıllarım geçmesi gerektiği kadar keyifli geçmedi. Biraz daha rahat olup birkaç partiye katılsaydım daha iyi olurdu. Ama o disiplin bana çok şey kattı.

“Niye döndüm?”
Yüksek lisansımı “Isı Transferi” üzerine yaptım. ABD’de bir yıl çalışıp Türkiye’ye döndüm. İyi bir işim vardı aslında orada. Fakat toprak çekti. ABD okyanusunda küçücük bir balık olacaktım dönmeseydim. Ben Türkiye’de büyük balık olmayı tercih ettim. 80’li yıllardaki ekonomik şartlara bakıp babam bile “Dönme istersen” demişti. Döndüm. Döndükten altı ay sonra ‘Eyvah ben ne yaptım’ dedim ama sonuçta çalışmaya başladım. Orada kalmış olsam bu kadar fark yaratan biri olacağımı düşünmüyorum.

“Şimdiki aklım olsa mühendis olmazdım”
Başarılı olmak için vereceğim tavsiyelerden birisi: Sevdiğiniz işi yapacaksınız. Sevdiğiniz işi sevdiğiniz insanlarla yaparsanız iki kere şanslısınız. Mühendisliği seçmemdeki etkenlerden birincisi; babam mühendisti. İkincisi, kızlar en çok doktor ve mühendisleri seçiyordu. (gülüşmeler) Mühendisliğin bana çok getirisi oldu. Sorgulama, mantık, yaklaşım, problem çözümleri. Çok sevdiğim bir şey değildi mühendislik. Altı ay mühendis olarak çalıştım. Sonra girişimci yanım ortaya çıktı.

“Benim başarılı olma faktörlerinin içinde şans da var” 
Bana biri bir şans verdi. O bana bu şansı vermemiş olsaydı bugün burada olmazdım.

“Sporsuz yaşam olmamalı”
Spor yapmak demek sporcu olmak değil illa ki. Ama sadece öğrenci olmak da olmamalı. Üniversiteye hazırlanırken sporu bırakırlar çocuklar mesela. Oysa hayattaki en önemli şey zaman yönetimidir. Ben başarılı olduysam eğer en çok da zaman yönetiminden olmuşumdur. İşinize, aile bireylerine, arkadaşınıza, patronunuza, hepsinden önemlisi kendinize zaman ayıracaksınız. Bunların hepsi zaman yönetimidir. Patronunuz sizden bir şey istediği zaman şu anda ben eşimle sorun yaşıyorum, gelemem deme lüksünüz yok.
“‘Büyük yolculuklar küçük adımlarla başlar’ der Konfüçyüs” 
30 şirkette 4 bin çalışanı olan bir holding var şimdi. Ben hep ticaret yapmak istedim. "McDonald’s"ın Türkiye’de iş yapabileceğini görmüştüm ama sermaye bulamadım.
Medya sektörüne girdim. Sporun büyüyeceğini öngördüm. Sektör büyüdükçe biz de büyüdük. Doğru yatırımlar yaptık.

“Büyük düşünün, hayal kurun, hayalsiz hiçbir şey olmuyor” 
Büyümeyen  şirketler yok olmaya mahkûmdur. Yumurtaların hepsini aynı sepete koymadık. Riskler aldık. Şimdi dünyanın en büyük üç-dört içerik firmasından biriyiz.
Bugün yedi sektördeyiz. Esas işimiz medya içeriği. Kanallara gidip elinde kasetle program satmaya çalışırken, bugün dünyanın en zengin içerikli spor kanallarından birinin sahibiyiz.

“Bir insan yere düştüğünde değil, pes ettiğinde kaybeder”
Bunlar bir hedef belirleyerek, büyük düşünerek, kendimize güvenerek ve hiçbir zaman pes etmeyerek gerçekleşti.
Çok darbe yedim, çok hata yaptım, çok düştüm, ancak hep tünelin sonundaki ışığı görüyordum. Zor günleri böyle atlattık.

“İş için başvuranlarla görüşmüyorum”
Bu konuda İnsan Kaynakları’na söylediğim şu; Sadece derslerinde başarılı olup da kendisine başka alanlarda yetiştirmemiş insanları değil, kendisine ve topluma zaman ayıran, başkaları için de bir şeyler yapabilen insanları seçin.
“İstediğim yerde miyim?”
Medyada büyümeye devam ediyoruz. Farklı ülkelerde varız. Başka sektörlere de giriyoruz. Turizm sektörüne girdik. Yurt dışında otel aldık. Radyolarda da büyüyoruz.

“Patron detaya karışmamalı”
Bir şeyi doğru yaptığımı görüyorum. Kendi içimizde güzel bir sinerjimiz var. Bir aile yaratmışız.

“İyi bir patron komplekssiz olmalı” 
Etrafımda kendimden daha akıllı adamlar bulundurmaya özen gösteririm. Fikrime aşık değilim, fikrimi değiştirebilirim.
Bu saatten sonra ilk önceliğimiz kazanacağımız paralar değil. İyi liderler yetiştirmek, arkamızdan Allah razı olsun diyecek nesiller yetiştirmek bizim önceliğimiz.

“Sosyal sorumluluğu erken öğrendim”
Annemin Amerikalı olmasının etkisi ile sosyal sorumluluğu küçük yaşlarda öğrendim. Bir gün eve ağlayarak gelmiştim. Annem de “Kendini kötü hissettiğinde git birine iyilik yap” dedi. Çok saçma gelmişti o zaman. 15-20 yıl sonra onun dediğini anladım. Para kazanmaya başlayınca aldığım terbiye ile bir şeyler vermek gerektiğini gördüm. Kazandıkça vermeye başladım. Projelere önce memleketim Kırıkkale’den başladım.

“İlk 20’deyiz”
Benim en büyük gurur kaynağım; iş adamı olarak ilk 100’de, ilk 200’de ya da ilk 300’de değilim, ama hayır işlerinde ilk 20’deyim. Ben bundan mutlu oluyorum. Bu bana güç veriyor.

“Burs vermiyoruz, staj imkânı sunuyoruz”
Bu konuda da gerçekten fark yaratacağına inanan insanlara, bir de özellikle sigara içmeyen insanlara odaklanın diyorum. Yeni iş dalları seçerken ticari kârdan ziyade istihdama önem veriyorum.

“Hata konusunda toleranslıyım”
Ben kaybetmekten korkmam. Risk aldım ama hep hesaplı risk aldım. Çok hata yaptım. Hata yapmaktan ders aldım. Şirkette hata yapmış adamı işten atmadım. Herkes ikinci şansı hak eder. İlki hata değildir ama bir kez daha yaparsa o hatadır. Hatanı tekrarlamazsan bu tecrübedir.

“Açık kapı politikam var”
Bana herkes ulaşabilir. Genel müdürlerimle sene başında hedef belirliyorum, sene ortasında üzerinden geçiyorum, sene sonunda da değerlendirme yapıyorum. Onun dışında yöneticilere karışmam. Çoğu detayı bilmem. Bilmemeye de özen gösteriyorum.

“Kendimi gereksiz kılmaya başladım”
İyi bir orkestra şefi kendini gereksiz kılandır. İyi bir patron da kendini gereksiz kılandır. Ben de kendimi yavaş yavaş gereksiz kılmaya başladım.

“Başarıyı takdir ederiz”
Başarısızlığı nasıl cezalandırıyorsak başarıyı da takdir etmek lazım. Prim sistemimiz var. Başarıya endeksli bir takdir sistemimiz var. Sektörlerimiz zor zamanlarında birbirlerine destek oluyorlar. Şirketlerin bir aile olması mefhumunun önemsenmesini önemsiyorum.

SORU-CEVAP
İkinci nesil bir aile şirketi olacak mısınız?
Çocuklarımın iyi insan olarak yetişmesine özen gösteriyorum. Ailenin çocukları şirkete uzak. O yüzden orada bir endişem var açıkçası.
Çocukları hayırlı evlatlar değilse bence o adam başarılı değil. O yüzden ne olmak istiyorlarsa onu olacaklar.

Hangi dil?
Kendini geliştirmek konusunda dil öğrenmek önemli. Çince ve İspanyolca öğrenin derim.


Holdingde çalışan kadın oranı nedir? 
Kadın müdürlerin oranı % 60’ın üzerinde.

Siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?
Türkiye’yi çok seviyorum. Bugüne kadar çok teklif geldi, hayır dedim, ama ileride olabilir.
Fenerbahçe’ye başkan olmak ister misiniz?
Şu anda görünürde seçim yok. İlerde bir sıkıntı olmazsa, Fenerbahçe’nin başkanlığına ilk fırsatta talibim.
****
Öğrencilerin spor ve iş hayatıyla ilgili merak ettikleri soruları tek tek, hatta kendisine soru soranların isimlerini unutmadan ve yeri geldiğinde o kişiye de ismiyle atıfta bulunarak cevaplayan Saran’a, bu samimi sohbetin sonunda ULİT yöneticileri tarafından bir teşekkür plaketi takdim edildi.



Sohbet esnasında olsun, soru-cevaplar esnasında olsun, ULİT Anı Defteri’ni imzalarken olsun, daha sonraki fotoğraf çekimlerinde olsun samimi ve esprili tavırlarıyla öğrencileri kendisine hayran bırakan Saran, eminim ki onların hayatlarında bir yerlere dokundu.
Bu verimli ve keyifli sohbeti yazarak anlatmak isterim dedim.
Madem öyle, ‘Bir de fotoğraf ekleyelim üzerine o zaman’ diyerek kameraya gülümsedik.
Sohbetin bitiminde Sadettin Saran’ın birkaç madde halinde öğrencilere önerileri olmuştu.
Bu dakikaları kaydettim ve YouTube’a yükledim. İzlemek için tıklayınız:


Düşmek var, pes etmek yok! / 27 Mart 2016 (Sadettin Saran)
VATAN’da ZATEN her şey BEDAVA / 28 Mart 2016 (Hasan Vatan)
Plaza dili konuşan girişimciden esnaf olur mu? / 7 Nisan 2016 (Fatih Akol)