11 Ağustos 2015 Salı

ATEX'e Ne Hacet, Maden 'SÖZ' Vermiş

Makina Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı İbrahim Mart, AK Parti Hükumeti'nin geçen hafta çıkardığı kararname ile maden ocaklarında alınması gereken güvenlik önlemlerini dört yıl daha ertelediğini belirterek, bununla AK Partili iş adamlarının kapatılan maden ocaklarının açılmasının hedeflendiğini söyledi. 
BAOB MMO Bursa Şubesi'nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Mart, "Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat ve Koruyucu Sistemlerle İlgili Yönetmelik (ATEX 95)" ile  "Çalışanların Patlayıcı Ortamların Tehlikelerinden Korunması Hakkında Yönetmelik (ATEX 137)" hakkında bilgiler verdi.
 
ATEX kavramını ilk kez duyan birisi olarak ofise dönüp masamın başına oturduğumda ATEX hakkında kısa bir araştırma yapmadan duramazdım elbet.
Okuyanların ne kadarının ATEX'in ne olduğunu bildiğini bilmediğimden, benim gibi bilmeyenler için kısaca anlatmak isterim ATEX neymiş, ne değilmiş..
ATEX, Fransızca "ATmosphéresEXplosives" kelimelerinin ilk hecelerinin birleşiminden oluşmuş bir kelime imiş, Patlayıcı Atmosferler anlamına gelmekteymiş ve Avrupa Birliği Organizasyonlarının ATEX direktifleri 1 Temmuz 2003 tarihinden itibaren uygulanmaya konulmuş.
ATEX SERTİFİKASI da; patlayıcı, parlayıcı ve kolay yanıcı ortamlarda kullanılan ürünlere ve üretimin yapıldığı yere alınan uluslararası sertifika imiş. 
AB ATEX DİREKTİFLERİ; biri ekipmanların üreticileri ve diğeri de kullanıcıları için olmak üzere iki adet ATEX direktifi varmış. 
Birincisi (ATEX 95) Ekipman Direktifi 94/9/EC olarak; Potansiyel Patlayıcı Atmosferlerde kullanılmak amacıyla üretilen Ekipman ve Koruyucu Sistemler Talimatı, kısaca ATEX için güvenli ekipman direktifi imiş. 
İkincisi (ATEX 137) Çalışma Yeri Direktifi 99/92/EC olarak; Patlayıcı Atmosferlerden Potansiyel Riskteki Çalışanların İş Güvenliğinin ve Sağlığının İyileştirilmesi İçin Minimum Gereklilikler Talimatı, kısaca ATEX için işçi koruma direktifi imiş.
ÜLKEMİZDE ATEX MEVZUATI; bu direktifler gereği ülkemizde de ATEX için birinci yönetmeliğimiz olarak "Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat ve Koruyucu Sistemler ile İlgili Yönetmelik(94/9/AT)"" 27.10.2002 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 30.12.2006 tarihinde tamamen yenilenmiş. İkinci yönetmeliğimiz olarak "Patlayıcı Ortamların Tehlikelerinden Çalışanların Korunması Hakkında Yönetmelik (99/92/EC)" ise 26.12.2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş, 30.05.2013 tarihinde tamamen yenilenmiş.
ATEX kuralları 1 Mart 1996 tarihinden beri gönüllü bir standart olarak uygulanmakta iken 1 Temmuz 2003 tarihinden itibaren patlayıcı atmosferlerde kullanılmak üzere satılan bütün ürünlerde EX onaylı olma ve sembolünü taşıma mecburiyeti getirilmiş.
Amma velakin üretici firmalar EX Uygunlukları olmamalarına rağmen web sitelerinde ATEX (EX) logosunu kullanarak exproof piyasasını ciddi yanıltma yoluna gitmekte imişler.
(Kaynak: onceguvenlik.com)
 
ATEX'in önemini yeterince anlamışızdır artık değil mi?
Şimdi de bu güvenlik önlemini uygulama zorunluluğunu 4 Ağustos'taki kararname ile ilgili yasal mevzuat ve yönetmeliklerin by-pass ederek 2019 yılına kadar erteleterek, bu vesile ile kapatılan maden ocaklarını açtırmaya çalışanlara bakalım. (Erteletme sadece maden ocaklarını kapsıyormuş)
Yazımın başında da bahsettiğim gibi; bu ocakların sahibi iş adamları da hükumete yakın çevrelerden diyor İbrahim Mart.
Kararnamenin arka planında yatan gerçeğin de, teçhizatın uygun olmaması nedeni ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müfettişlerince kapatılan maden ocaklarının açılmasına ve Amasra'daki maden ocağının Çin'den ithal ettiği teçhizata izin verilmesine yönelik olduğunu söylüyor.
Kararname ile Avrupa Birliği üyesi ülkeler dışındaki ülkelerden ithal edilen eski ve kullanılmış ürünlerin ilgili teknik düzenlemeye uygun olmasını sağlamaya yönelik olduğuna dikkat çekiyor.
****
Kısacası her zamanki gibi insan odaklı değil de rant odaklı işler yapılmaya çalışılıyor.
Şirketlerin çalışanlarına insanî boyutlarda ortam yaratabilmeleri için kendi çocuklarını da o şirkette çalıştırmaları şart koşulmalı belki de. Belki ancak o zaman şartlar iyileştirilebilir, ancak o zaman herkesin evladının kendisine kıymetli olduğu anlaşılabilir.
Bunu da anlamazlarsa aynı iş adamları evlatlarını karşılıklı şirketlerde çalıştırsınlar ki belki birbirlerine sert yaptırım uygularlar.
Yediği yemekten tut da, en tehlikeli ortamları en güvenli hale getirmeye kadar, ancak insanın kendi canı da o ortamda yaşıyorsa önemser çünkü.
"Benim canım sağ olsun da ötesi ne olursa olsun" dendiği sürece ise hiçbir şey 'doğru' olmaz.
Aslında bu 'ufak' düşünce ile başlar her şey.
Alınmayan önlemler ile bir anda yok oluverir tesis.  
 Sıçrayan bir kıvılcıma bakar koskoca bir fabrika. Ya da atıveren bir kontağa.
 Sigorta faciadaki zararı karşılasa da yaşanan faciada can verenlerin telafisi yoktur.
 Rant mantığıyla bakarsak işveren için giden canın önemi zaten yoktur.
 
Nasılsa alınmayan tedbirleri sorgulamayan bir sistem, can verenlerin ardından ödenmeyen tazminat ve dışarıda o işe talip binlerce insan vardır. 
Böyle bir mecrada da İş Güvenliğiydi, ATEX'di, bunun gibi boş işlere boşu boşuna para dökmemek lazımdır. 
Oraya harcayana kadar........., değil mi?
 
Hem onlar maden ocakları ile hasbıhal edip dört yıl daha patlamayacaklarıyla ilgili kendilerinden 'söz' almış olmalılar ki, bu kadar rahat bir şekilde güvenliksiz açmak istiyorlar ocaklarını.
 
Peki ya maden sözünde durmazsa? Ya bir anda GÜM diye patlarsa? Ya içinde yine yüzlerce insan sıkışıp kalırsa? Ya o maden yine pek çok insanlara mezar olursa?
Kim olacak o zaman bu yaşananların sorumlusu?
Ben'ce; olduktan sonra sorumlu aramaktansa felaketi oldurmamaktır işin doğrusu.
 
O yüzdendir ki ilgililer dikkat çekiyor bu yanlışlara.
O yüzdendir ki bilinçlendirilmeye çalışılıyor insanlar.
O yüzden oluşturuluyor kamuoyu.
Sadece "olmasın" diye...
11 Ağustos 2015 / C.E.Y.

9 Ağustos 2015 Pazar

Açık Büfe mi gördük biz?

Eskiden açık büfe mi vardı?
Eskiden kahvaltıyı dışarıda etme modası mı vardı?
Eskiden 'brunch' mı vardı?
Sabah erken kalkar koyardın çayını ateşe, keserdin peynirini domatesini, biraz zeytin, biraz reçel, biraz bal, tereyağ, zeytinyağ, ya da bizim çocukluğumuzun modası "sanayağ", ekmeği de kızarttın mı bir güzel, al sana mis gibi kahvaltı.
Bandıra bandıra ye...
Ekmeğini çaya batıra batıra ye...
Sonradan moda oldu bu dışarıda edilen Açık Büfe Kahvaltılar.
Sadece kahvaltı da değil, otellerin Açık Büfe ve Her Şey Dahil uygulamaları çıkarttı bu milleti zıvanadan. Sabah sabah milyon çeşit peynir, börek çörek kek, salam sucuk sosis, sahanda yumurta, menemen, krep (akıtma), gözleme...
Akşam yemeğinde envai çeşit yemek, bir o kadar tatlı...
"Nasılsa parasını verdim. Onu da yiyeyim, onu da yiyeyim, onu da yiyeyim..." dedi yiyeceklerden gözlerini alamayan insan da tabi.
Ah be canım;
Zıkkımın kökünü de ye istersen.
Hatta boşan da semerini ye.
El kadar miden var, neresine sığdıracaksın tabaklar dolusu yiyeceği.
Fıkra bu ya;
Canı ciğer yahnisi çeken Nasreddin Hoca'nın eve getirdiği ciğeri misafirlerine ikram ederek akşama eve yahni yemeye gelen Nasreddin'e, ciğeri kedinin kaptığını söyleyen karısına karşı kediyi alıp tarttığı gibi, biz de sizi bir yemekten önce tartacağız, bir yediklerinizi tartacağız, bir de yemekten sonra yine sizi tartacağız.
Bakalım onca yemek nereye gitti?

Çoğunu masada bıraktınız değil mi?
Mideniz doydu ama ağzınız da gözünüz de hâlâ doymadı değil mi?
Hâlâ bakınıyorsunuz daha ne yesem diye değil mi?
Mideniz isyanlarda, "Gıdım yer kalmadı bende, istersen ben bunları bir çıkartayım, sonra yine devam ederiz" diyorken üstelik.

Sözün burasında geçtiğimiz günlerde İstanbul'dan Bursa'ya gelirken Gemlik Atatepe Tesislerinde kahvaltı için giren ve gözlemlerini bana ileten arkadaşım Nurcan Tuğ Sugün'den bir alıntı yapmak istiyorum.
Üç yetişkin ve bir çocuktan oluşan bir ailenin ettiği kahvaltının ardından arkalarında bıraktığı izleri listelemiş Nurcan.
Buyrun:
"49 İri yeşil zeytin
1 Kase patates salatası
8 Dilim ekmek
1 Kase çikolata
1 Kase ayva reçeli
1 Kase kuru üzüm
1 Tabak patates kızartması
1 Tabak salatalık
1 Ispanaklı börek
2 Sigara böreği
2 Haşlanmış yumurta
3 Bardak şerbet
Tahmini yarım kilo peynir
Yeşil üzüm, siyah üzüm ve erikten oluşan Meyve Tabağı"
Altına da not düşmüş:
"BUNLAR YALNIZ ARTANLAR. Bundan çok da yenen var, inanamadım."
Ve eklemiş; "Bir o kadar da korkuluktan çimenlerin üzerine kedi ve köpeklere onların yemeyeceği yiyecekler atıldı"...
Yazdıklarını fotoğraflarla da belgelemiş.

Şimdi bunlar çöpe mi gitti, yoksa çeri çöpü ayıklanarak başka masalara mı gitti bilmem.
Her iki durumun da pek iç açıcı yanı yok.
Deseler ki hayvan barınaklarına gönderiyoruz, amenna.
Umarız o işi de yiyecekleri biraz özenli toplayıp yapıyorlardır.
Çöpe çevirip yolluyorlarsa hayvanları çöplüğe salsınlar daha iyi...
****
Lafı uzatmayayım, anlayan anladı diyeceğim ama yine de israfı zenginlik sayan insanlara (onların okumayacaklarını bile bile) iki kelam edeceğim.
Arkadaş, senin paran bol olabilir ama aslan yattığı yerden belli olur misali kalktığın zaman ardına şöyle bir dön bak istersen. Bak bakalım ardında nasıl bir iz bıraktın...
Hayvanlar bile yiyecekleri kadar avlanırken sen bir aşiretin yiyeceğini masaya yığıyorsun.
Yetmiyor, bir başına devasa büyüklükte evlerde yaşıyorsun.
Yetmiyor, bir başına devasa büyüklükte araçlar kullanıyorsun.
Peki ya hakkını veriyor musun? O evlere, o araçlara yakışır davranabiliyor musun?

Yoksa hamam değişse de tas hâlâ eski tas mı?

İşin kötüsü sen bu tatminsizliğini çocuklarına da aktarıyorsun.
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefte onlar da senin kafanda yetişiyor.
Yaygaracı, ağlak, kaba, doyumsuz, saygısız, özensiz, duyarsız...
Daha sayayım mı? Anlatayım mı daha?

Başlıkta dediğim gibi hiçbirimiz 'Açık Büfe'lerde büyümedik.
Lakin;
Öğrendik.
Ve arkamızdan gelenlere öğrettik...

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Salça değil, kan kan...

Yazılan köşe yazıları bir ülkenin günlüğü oluyor adeta değil mi?
Son beş yılda yaşananlara iki kelam ettiğim yazılarıma bakıyorum da, unuttuğum onca olayı hatırlıyorum sayelerinde.

Yaşanan çatışmalarda şehit olan askerler için 2012'nin 21 Haziran'ında Biz Uyuduk Sen Öldün başlıklı bir yazı yazmışım en son.
Wikipedia'da da PKK'nın son eylemi olarak; 18 Eylül 2012'de Bingöl-Muş Yolu, Kardeşler Köyü yakınlarında seyir halindeki askeri konvoya yapılan saldırı ve 50 askerin yaralanması ile 10 askerin şehit oluşu görülüyor.
Bir yandan 2010'dan beri Orta Doğu'ya dayatılan ve ele yüze bulaştırılan Arap Baharı, 2013'de Oslo'da başlayan Çözüm Süreci, bir yandan da dağdan inen teröristlerin birer kahraman edasıyla karşılanışı ve 23 Mart 2013'de yazdığım Besle Kargayı Kutlasın Baharı başlıklı yazım.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad ile yaşanan içli-dışlı, diz boyu samimiyetli, buram buram kanka kokan ilişkilerin bir anda Esed'e dönüşmesi ve Esed'in en büyük düşman ilan edilmesi ile alevlenen garip ilişkiler silsilesi.
Ülkemizi (abartısız) istila eden Suriyeli göçmenler.
Kardeş de bir yere kadar diyerek "gelmeyin" demişim onlara da...
Hepsi bir bir yer bulmuş yazılarımda.
Ve şimdilerde içimi saran, çok yakın bir zamanda "gelmeyin" dediğim o insanlarla aynı kaderi paylaşacağımız korkusu.
Seçimler sonrasında da çığırından çıkmışçasına yurdun dört bir yanına sıçrayan terör olayları.
Gelen şehit haberleri.
Yine aynı, hep aynı acılar....
****
Seçimin ardından beğenilmeyen(!) sonuçlar sonrasında işi beğenilir hale getirebilmek için verilen mücadele ve devamında yeniden hortlayan terör olayları ülkemizi epey yoruyor bugünlerde.
Bir yandan da ateşle oynanan bu oyun ülkemizi dönüşsüz yollara sokuyor.
Şimdi; şu gidişata bakıp da siz de en az benim kadar korkmuyor olamazsınız.
Savaş çığlıkları yerine barış arayışlarını tercih etmiyor olamazsınız.
"Savaş olmadan barış gelmez" diyorsanız ve savaşın masada değil de savaş alanında bitebileceğine inanıyorsanız;
"Savaşlar, ancak yeterince silah tüketilip, üreticiler 'ikna olacakları kadar kâr ettiğinde' masada biter" derim ben.
Ortaçağ savaşlarında olduğu gibi savaş alanında kimin kimi daha çok öldürdüğü ile değil.
İş masaya gelene kadar ise milyonlarca insan ziyan olur.
****
Daha dün kendi halinde yaşayan Suriye'ye bakıyorum bir, bir de ülkeme.
Suriye'den kaçmak için her türlü tehlikeye atılan insanlara.
Sefil şartlarda hayatta kalmaya çalışan masum çocuklara.
Çoğu okumuş, meslek sahibi olmuş gençlere.
Geçen sene kalabalıkların yaşadığı capcanlı bir hayat olan, şimdiyse ölümün kol gezdiği caddelerine.

Ya benim caddelerim?
Ya benim sevdiklerim?
Çocuklarım, ailem, akrabam, dostlarım, arkadaşlarım, aynı ülkeyi paylaştığım ülkedaşlarım?
Bize mi geldi şimdi de sıra?
Şimdi de biz mi edileceğiz vatanımızdan?
Şimdi de biz mi göreceğiz en akıl almaz işkenceleri?

Ki biz; Osmanlı'nın dağınık topraklarından koparak Anadolu'ya sığınmışların kurduğu hayatı sürdüren bir nesil.
Ki biz; savaş öyküleriyle büyümüş, savaşmaktan değil ama savaştan korkan bir nesil.
Ki biz; dedeleri vatan savunmasında yararlılık göstermiş, pek çoğu can vermiş bir nesil.

Gidişat demiştik az önce; şimdi bizi o hale getirir oldular ki, neredeyse savaşa balıklama dalacağız.
Hani meşhur 'kendi rızası ile' lâfı var ya, işte aynen öyle.
"Kendi rızamız ile" ölümüne savaşacağız sonunda.
Ve birilerinin ekmeğine yağ sürüp, onların kasalarını dolduracağız.
İşte o yüzden;
Gazamız mübarek ola diyemeyeceğim.
Bileceğim ki çevrilen bu filmde her yana saçılan salça değil, kan olacak.
O yüzden de ilgili kişilere en acilinden akıl ve sağduyu dileyeceğim...

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Bir insan olarak sus!

Ah be Sayın Bülent Arınç, ne zaman vazgeçeceksiniz insan davranışlarını cinsiyetle ölçüp biçmeye?
Toplum kendimi bildim bileli insanca davranış yerine kadın-erkek davranışı dayatması ile boğazımıza çökmüşken bari siz yapmayın.
Zaten sabıkalısınız bu konuda. Kadın kişinin nasıl olması gerektiğinde sürekli asıp kesip sallandırıyorsunuz biz kadınları.
Nisa taifesine değer verdiğinizi söyleyip söyleyip öte yandan da işinize gelmeyenleri görmezden geliyorsunuz. (Bknz Bursa'da size soru soran gazeteci kızımızı azarlayışınız, onu adeta yok sayışınız, diğerlerine de saygısızca davranışınız, her insana "sen" diye hitap edişiniz ve bunun gibi daha niceleri.)

"Kadın öyle bakmaz, kadın öyle gülmez, kadın böyle yürümez, kadın böyle giyinmez".
Kadını bu kadar kutsal'a bağlamayıp tüm edepli(!) davranış kurallarını kadının üzerine yıkmasanız diyorum artık.
Toplumda görgülü görenekli, sesinin ayarını yapabilen, eline koluna sahip, oturmasını kalkmasını bilen, sokakta olsun, evde olsun, işte olsun, plajda olsun, sinemada tiyatroda olsun nasıl davranacağını bilen insanlar yetişmesini teşvik etseniz bunun yerine.
Derdimiz 'kadın'dan ziyade insan davranışları olmalı diyorum kısacası...
Siz Meclis'ten çıkıp halk arasında şöyle bir tebdil-i kıyafet dolaşıverseniz ne demek istediğimi anlayacaksınızdır eminim.
Peşinizde yüz bin korumayla değil ama.
Öyle "free"...

Göç yoluyla gelmiş ve geldiği yere uyum sağlayamamış, sağlamaya da pek niyeti olmayan vatandaşlarımızı göreceksiniz mesela önce.
Sonra da kısa zamanda parayı bulmuş ve bulduklarını neresine süreceğini bilemeyenleri.
Ah işte bulunan parayla müsemma ilerlese keşke 'hayat bilgisi' de.
Onları görmek için AVM'lere takılsanız birkaç gün diyorum. Malum; parayı bulanlar en çok oralarda yaşıyorlar.
Onların "para bende" böbürlenmesiyle mağaza çalışanlarına davranışlarını görseniz. Çocukların mağaza içinde ellenmedik ya da dökülmedik şey bırakmadıklarını, kendisini Sultan zanneden kadının satış elemanına köle gibi davranışını, bu arada parası bol kocanın da cümle alemin duyacağı bir ses tonu ile 'mühim iş' görüşmeleri yapmasını, karısı üzerine kıyafet denerken, karısı kabinlerin dışına çıkmasın ve karısını kimseler görmesin diye kabinlerin dibine kadar gelen ve orada karısının kıyafetine yorum yaparken bir yandan da kıyafet deneyen diğer kadınları rahatsız ettiğini fark etmeyen adamı.
Ve o anda mağazada olan diğer müşterilerin mağazadan kaçmalarını.
Yemek yedikleri yerlerde çıkardıkları yaygaralar ona keza.
Bir AVM'nin yemek katında, yemek yiyenlerin karşısında çocuğunun altını aleni değiştireni gördü bu gözler, daha ne diyeyim...
Bilmemkaçyüzbin milyarlık araçlarının camlarından fırlattıkları izmaritler, pis peçeteler ona keza.
Parayı bulmuşlar böyleyken henüz bulamamış olanların kişisel temizlik ve hijyen konusundaki tutumları ayrı mevzu. Kokarca misali çevrelerinde bir koku haresiyle geziyorlar da haberleri yok. Üzerlerine giydikleri kıyafetlere su değecek diye ödleri kopuyor olmalı.
Etekler yerleri süpürürken ve başlarındaki örtü defalarca başa örtülmekten saçın o havasız kalmış ve kirlenmiş kokusunu emmişken ortaya çıkan kokuyu varın siz hesap edin.
İşte siz bunları görseniz eminim ki "benim başörtülü bacımı" kavramını bir kez daha sorgularsınız...
Erkeklerin de pek farkı yok kadınlardan.
Paralısı-parasızı fink atıyor caddelerde.
E malum tencere kapak...

Şimdi hal böyleyken davranışları 'kadın-erkek'ten çıkartıp 'insan'a getirmek lâzım artık diyorum.
Birisi konuşurken onun sözünü kesmenin "bir kadın olarak" değil, "bir insan olarak" ayıp olduğunu söylemek lâzım diyorum.
Ayıbın açığı kapalısı olmadığını, efendiliğin ya da edepsizliğin belli bir kesime atfedilmemesi gerektiğini söylemek lâzım diyorum.
Önce insanca, sonra da cinsiyetine göre yaşamayı öğretmek için de eğitim diyorum.
Eğitim için de aile terbiyesi diyorum.
Aile terbiyesi için de soy diyorum, kök diyorum.
Her şey bir yana; kendini yetiştirmek diyorum...

Siz ise bunları bir kenara atıp sadece parayı bulmak, kadını belli bir kalıba sokmak ve secdeye kapanmak diyorsunuz.
İşte bakın olmuyor.
Ne açılmak ne de kapanmak, ne zenginlik ne de fakirlik insan olmak için yetmiyor.

Bunun için de ülkemize gelen Arap turistleri iyi gözlemlemek yeterli.
Paraysa para, örtüyse örtü, dinse din...
Amma velakin gördüğümüz yerde nasıl kaçacağımızı şaşırıyoruz.

Kimseye zararı olmayan "elin gavuru" ise kendi halinde takılıyor.
Ne ses, ne seda.
Sadece ama sadece insanca...

30 Temmuz 2015 Perşembe

Fadime; bak uyareyrum..!

Yapılan ihbarlar neticesinde gelen haberlere göre Bursa'nın dört bir yanında bomba var.
Metrolar, AVM'ler, Heykel...
En son da FSM'de, Esentepe Kavşağı.
Yani neredeyse burnumun dibi...
Korkalım ve tırsalım diye mi bütün bu ihbarlar?
Yoksa gerçek mi?
Yapılan uyarılara baktığımızda, plakalarının ilk rakamı verilmiş ama son rakamı verilmemiş araçlar fink atıyor aramızda.
Devlet de diyor ki; "İhbar et!"
Olur, görürsem söylerim.
İhbar edeceğim derken öte tarafa geçmek de var.
Hem sen, zırt dediğimizi bilen ve tepemize çöken devlet, yollara MOBESE'ler, Plaka Tanıma Sistemleri kuran devlet; sen bulamıyor musun bu araçları? Bize mi kaldın yani şimdi?
Sessizce halletsene şu işleri.
Niyedir bu kadar infial yaratmak?
Niyedir bu yaygara?
Olası bir patlamada; "Ama biz uyarmıştık!" demek için mi yoksa?

Mışıl Mışıl Mışılak...
"Meclis'e uyumaya gitmiyorum" diyen ama Meclis'te uyuklarken görüntülenen Uğur Işılak için "Uyur Mışılak" demiş twitter.
Hem uyur, hem mışıl, hem de ak. Ne kadar uyumuş. Pardon, uymuş...
Kapatmalı bu twitter'ı kapatmalı! 

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Deniz görmeden yaşayamıyorsan...

2013 Temmuzundan beri zaman zaman katıldığım ama her seferinde yelkenlilerle birlikte açılan basın teknesini kaçırdığım Yelken Yarışlarını bu kez vaktinden önce limana gelerek nihayet basın teknesinden izleyebildim.
Eker Süt Ürünleri AŞ sponsorluğunda ve Bursa Yelken Kulübü'nün düzenlediği Olympos Regatta, 24 Temmuz günü İstanbul Moda Deniz Kulübü önünden saat 18:20'de start almıştı. IRC Maxi, IRC 0- IRC1-IRC 2-IRC 3ve IRC 4 sınıflarından toplam 26 teknenin yer aldığı, gece seyrini de içeren yaklaşık 37 deniz mili mesafeli ilk yarış teknelerin Trilye'ye varmalarıyla birinci etabını tamamlamıştı.
Benim izleyici olarak katıldığım yarış üç gün süren Olympos Regatta'nın Trilye'de yapılan ikinci ayağıydı.
Kapı geçişli şamandıra mücadelesi şeklinde yapılacak olan yarış için belki yeterince rüzgâr yoktu ama yine de yelkenleri şişirecek kadar esiyordu.
Yarış vakti geldiğinde tekneler birer birer ayrıldılar limandan. Start verilecek noktaya gelip çıkış için pozisyon aldılar.
Yarışın hakemleri zodyak bottan startı verdi ve yarış başladı.
Rotaları dahilinde zaman zaman birbirlerini, hatta bizim teknemizi bile, sıyırarak verdiler mücadelelerini. Manevralarda yer değiştirme koşturmaları, yelken indirdiklerinde yelkeni bir an önce toplama telaşeleri ve heyecanlı sesleri bizim teknemizden de duyuluyordu.
Yarışın ortasında kendi halinde balık avlayan, yelkenlilerle zerre kadar ilgilenmeyen sandal eşrafı ise görülmeye değerdi...
Yarış bitip de yelkenlilerle birlikte limana döndüğümüzde başka bir programa katılacağımdan dolayı Trilye'den ayrıldım.
Bölgesini yelken sporunda bir cazibe merkezi haline getirebilmek için yıllardır büyük uğraş veren Ahmet Eker, o akşam tekne sahiplerine bir yemek vermiş ve yemekte yelkene ilişkin sorunlar masaya yatırılmış.
Cumartesi akşamı Tirilye Barınağı'nda ilk iki yarışta dereceye giren ekipler için düzenlenen ödül töreninde "Marmara'yı en hızlı geçen" tekne Orient Express VI'ya da özel ödül verilmiş.
Yarışın üçüncü etabına ve ödül törenine katılamadığım için yazımda onlara bize gönderilen basın bildirisinden yer vereceğim.

Son yarışa rüzgar yetmedi
Olympos Regatta'nın 3. ve son yarışı ise 26 Temmuz Pazar sabahı 8:50'de start aldı. Tirilye'den yola çıkan filonun, Fenerbahçe Sığlık Çakarı'nı sancakta bırakıp Moda Deniz Kulübü önünde yaklaşık 37 deniz mili mesafeli rotalarını tamamlaması planlanmıştı. Ancak olumsuz hava tahminleri nedeni ile dönüş rotasındaki son yarış, Alternatif Rota'da kısa bir yarış olarak değiştirilse de hava esince start ana rotaya göre verildi. Ancak rüzgar bitince, yarış abandone edildi.

Ödül töreni İstanbul'da yapıldı
Olympos Regatta'nın ödül töreni 27 Temmuz Pazartesi günü saat 19:30'da Moda Deniz Kulübü'nde yapıldı. Törenin ardından yarışa katılan ekiplere Eker tarafından bir kokteyl parti verildi.
Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Olympos Regatta, İstanbul yelkencileri ile Bursa yelkencilerini buluşturmak, Bursa'da yelkenciliği tanıtmak ve geliştirmek için hayata geçiriliyor.
Olympos Regatta, aldığı disiplin cezası nedeniyle şu ana kadar Marmara Rallisi dışında hiçbir etkinlik gerçekleştiremeyen TAYK'ın 2015 Trofesi'ne puan verdi.

EKER OLYMPOS REGATTA SONUÇLARI / 24-25-26 Temmuz 2015
1. YARIŞ / Moda-Tirilye Etabı
IRC0 Katılan tekne sayısı: 4, Start saati: 18:30
1. Arcora 4KMS4 RC (Orel Kalomeni) 23.52.37
2. FarrFara (FarrFara Ekibi) 23.53.01
3. Orient Express 6 (Bülent Atabay) 23.04.12
4. Korza (Gürhan Tüker) 23.33.52
IRC1 Katılan tekne sayısı: 3, Start saati: 18:30
1. Ford-Fenerbahçe 1 (Eren Özdal) 00.36.38
2. BAU-Golden Toy (Bahçeşehir Üniversitesi / Engin Özgen) 00.52.58
3. AG Sailing Team-Anything Goes (Barbaros Sarp) 03.08.34
IRC2 Katılan tekne sayısı: 7, Start saati: 18:30
1. Arçelik Alize (Sinan Sümer) 00.21.46
2. Farr 25-Ruffles (Şükrü Sanus / Orhan Özdaş) 00.34.52
3. Shak Shuka (Hasan Utku Çetiner) 00.44.12
DNF: Pupa Fifty Fifty (Cenk Tekkaya)
IRC3 Katılan Tekne sayısı: 8, Start saati: 18:30
1. Hedef Yelken (Efe Regay) 01.07.10
2. Uniq2Go-Hangover (Genco Sindel) 01.07.06
3. Burgan Bank (Ediz Türkoğlu) 01.04.43
IRC4 Katılan tekne sayısı: 4, Start saati: 18:30
1. Akfen 40 Plus (Özcan Özverim) 01.45.12
2. Selan (Barış Ersemiz) 02.29.58
3. Lady Naz-Hedef Yelken (Hasan Sinan Kahyaoğlu) 03.12.56
2. YARIŞ Tirilye Şamandıra
IRC0 Katılan tekne sayısı: 4, Start saati: 15:00
1. FarrFara (FarrFara Ekibi) 15.41.43
2. Arcora 4KMS4 RC (Orel Kalomeni) 15.43.05
3. Orient Express 6 (Bülent Atabay) 15.38.34
IRC1 Katılan tekne sayısı: 3, Start saati: 15:00
1. BAU-Golden Toy (Bahçeşehir Üniversitesi-Engin Özgen) 15.48.14
2. Ford-Fenerbahçe 1 (Eren Özdal) 15.50.38
3. AG Sailing Team-Anything Goes (Barbaros Sarp) 16.21.01
IRC2 Katılan tekne sayısı: 7, Start saati: 15:00
1. Arçelik Alize (Sinan Sümer) 15.50.04
2. Eker Yayık Ayran (Ahmet Eker) 15.52.27
3. Shak Shuka (Hasan Utku Çetiner) 15.53.01
IRC3 Katılan tekne sayısı: 8, Start saati: 15:00
1. Hedef Yelken (Efe Regay) 15.53.02
2. Tüpraş-Alize (Doğukan Kandemir) 15.54.41
3. Sahibinden.com (Serdar Öner) 15.57.19
IRC4 Katılan tekne sayısı: 4, Start saati: 15:00
1. Akfen 40 Plus (Özcan Özverim) 16.08.37
2. Selan (Barış Ersemiz) 16.09.27
3. Lady Naz-Hedef Yelken (Hasan Sinan Kahyaoğlu) 16.14.16
EKER OLYMPOS REGATTA OVERALL İki yarış sonucuna göre ilk 5 tekne
1. FarrFara (FarrFara Ekibi) 3-1-0 (32 puan)
2. Arcora 4KMS4 RC (Orel Kalomeni) 2-2-0 (32 puan)
3. Arçelik Alize (Sinan Sümer) 1-4-0 (33 puan)
4. Orient Express 6 (Bülent Atabay) 4-6-0 (38 puan)
5. Hedef Yelken (Hedef Yelken) 9-5-0 (42 puan)
MARMARA'YI EN HIZLI GEÇEN TEKNE
1. Yarış Moda-Tirilye Etabı ilk finiş
Orient Express 6 (Bülent Atabay) 4 saat 34 dakika 12 saniye.
(Kaynak: TurkSail.com)
****
Denizle haşır neşir büyümüş bir insanın, deniz görmeden yaşayan insanların nasıl yaşadığını aklının almaması normaldir değil mi?
Sabah uyandığında o maviliği görmeden, istediğin zaman kendini serin sulara bırakıp yüzmeden, kafana esti mi bir sandala atlayıp kürek çekmeden, balığa çıkmadan, diplere dalmadan, üşümekten çenelerin takırdayıp dudakların morarmadan yaşanır mı hiç?
Denize duyulan aşkın bir tık ötesi de tekne sahibi olmak olsa gerek.
Bunu da 2013'de katıldığım yelken yarışları sonrasında yazdığım "Hem Pazar, hem deniz, hem yelken..." başlıklı yazımda anlatmıştım uzun uzun.
Tekne sahibi olmak zor iş.
Lakin üç tarafı denizlerle çevrili bir memleketin insanlarının denizi hiç görmeden yaşayıp ölmesi, denizi görse de denize girmemesi, girse de yüzme bilmemesi, işte bu anlaması zor bir iş.

28 Temmuz 2015 Salı

De; Da;

'Bir kişiyi öldürürsen katil, milyonlarca kişiyi öldürürsen kahramansın.' demiş Charlie Chaplin...
Kahraman da olsan aslında 'katilsin' demiş kısacası.
Hiç havaya girme her şekilde 'katilsin' demiş.
Şunu iyi bil ki sıfatın ne olursa olsun 'katilsin' demiş.
De;
Olmayıp da ne yapacaksın?

Düşman kapıya dayanmışken de katil olmamak adına elim elim üzerinde oturacak değil kimse elbet. Nefsi müdafaa için herkes yapacak üzerine düşeni.
Marifet savaşa bulaşmamakta, marifet bu cinnet halini kapıya dayandırmamakta.
Dayandı mı bir kere, ondan sonrası karşılıklı katliam...
Adına katil de dense, kahraman da dense umursamaz artık kimse hiçbirisini.
Tüm canlılar hayatta kalmak ister nihayetinde.
De;
Savaş sadece sınırda ya da savaş alanında değil ki gidip çarpışasın.
Her an her yerde.

Bakınız bu günlerde bomba yüklü araç uyarıları geliyor büyük kentlere. 
Toplu ulaşım araçları, büyük alışveriş merkezleri, insanların bir arada olduğu yerler...
Amaç, bir atışta mümkün olduğu kadar çok insan telef etmek.
Bir yandan da yüreklere korku salıp gözdağı vermek.
Şehirlerdeki insanlar diken üzerinde.
Tatil yöreleri ise dünyadan bihaber.
Sağ gösterip sol çakarlarsa şaşırmayacağım.
Da;
Bugün de deniz bir dalgalı, bir dalgalı..

AVM otopark girişinde konuştuğum güvenlik görevlisi talimatı almış. Kontroldeki hassasiyetinden belli ki durumun ciddiyetinin farkında. O da korkuyor. Nihayetinde o hep orada...
Büyük felaketler en beklenmedikleri anlarda gelir derler aslında.
Demek ki sadece şimdi değil, sair zamanlarda da tedbiri elden hiç bırakmamalı.
Tren raydan çıktı bir kere...
De;
Hep böyle diken üzerinde mi yaşayacağız?

Milleti galeyana getirmek için ne mümkünse yapılıyor işte.
Bunları kim yaptırıyor kimse tam olarak bilmiyor. İsteniyor ki, denize düşen yılana sarılsın.
İşler arapsaçına dönmüş durumda.
PKK, DAEŞ, IŞİD, HDP, MİT; kimin eli kimin cebinde, kim dost kim düşman, kim 'derin' kim değil anlaşılmıyor.
Memleket bir yandan koalisyon tatavasıyla oyalanıyor, hükumet bir yandan dört bir yanı saran ateşi söndürmeye(!) çalışıyor.
Evlatlarını bu yangına kurban veren millet de 'biz bu ateşin içerisine nasıl düştük' diye dövünüp duruyor.
Da;
400'ü bulacağız yolu yok.
Değil mi?

Yaratılan kargaşadan sebeplenip ganimeti yüklenip kaçanlar da oluyor arada tabi.
İddiaya göre IŞİD kasasından 6 milyon dolar alarak kayıplara karışan Tunuslu komutan Ebu Fatıma el Tunusi, bıraktığı mesajda "Ne İslam Devleti, ne hilafeti? Ey aptal oğulları!" demiş bir güzel.
Müstahak deme de dur...!
Uzatılmış bir sakala, kafaya dolanmış bir 'dolak'a, iki Arapça duaya bakıp da verirsen 'dindarlık' kararını, az bile...
Adam nereye kaçtıysa şimdi, kesti uzattığı o sakalı, attı paraları da zulaya, çıkardı kafasındaki dolağı da.
Dua diyorsan, duayı da ediyordur emin ol.
Senin 'din ile boyanmış aptallığın' alıyordur dualardan nasibini bol bol.
Da;
Sen hala Allahüekber diye diye dindaşlarının, vatandaşlarının kafalarını kesmeye devam et.
****
Bu işin içinden nasıl sıyrılacağız bilmiyorum. Siyasileri dinliyorum, siyaset bilimcileri dinliyorum, konu hakkında engin bilgisi olan bilirkişileri dinliyorum,
I-ıh, hiçbirisini anlamıyorum. Hiçbir açıklama ile ikna olmuyorum.
Sadece bir köşede durup bu cinnet halinin bir an önce geçmesini bekliyorum.
Da;
Ya geçmezse?

İmece’nin adı ÇEK olmuş

Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK, “Anaokulundan Üniversiteye” hedefiyle çıktığı yolda, ÇEK’in 20. doğum günü olan 25 Temmuz günü “3 Mart Anadolu-Fen Lisesi”nin temelini attı.
3 Mart Eğitim Kurumları Yerleşkesi’nde düzenlenen törene, Uludağ Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, eski-yeni CHP Bursa milletvekilleri, Büyükşehir ve Nilüfer Belediyesi yetkilileri, ÇEK Yönetim Kurulu üyeleri ve vatandaşlar katıldı.
Temeli atılan lisede, 34 derslik, çok amaçlı salon ve laboratuvarların bulunacak. Özel ve üstün yetenekli öğrenciler için zenginleştirilmiş programlar uygulanacak.

Diğer ÇEK kurumlarında olduğu gibi bu kurumda da, Atatürk’ün ifadesiyle; 'Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ nesiller yetişecek.
Temel atma töreninde konuşan ÇEK Başkanı Av. Ali Arabacı, “Eğitim sisteminde reform yapılıyor” iddiasıyla laikliğin içinin boşaltıldığına ve bir karşı devrim yaşandığına, böylelikle ezberciliğe ve biat kültürüne yönelen mevcut sistemin çağın gerisinde kaldığına dikkat çekti.
Nilüfer Belediyesi Başkanvekili Pınar Göz, ÇEK her zaman sahip çıktıklarını, bundan sonra da her türlü desteği vereceklerini belirterek, Bursalılar’ı, “imecenin bir parçası olmaya” çağırdı.
CHP Meclis Grubu Yönetim Kurulu Üyesi Milletvekili Erkan Aydın, Bursa’dan doğan ÇEK projesinin yaygınlaşması ve desteklenmesi için CHP Grubu’nun her türlü katkıyı sağlayacaklarının sözünü verdi.
Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Şükrü Köse de, eğitime yapılan yatırımları önemseyen Büyükşehir’in, her türlü katkıyı vermeye hazır olduğunu söyledi.
ÇEK Emanet Komisyonu Başkanı Mümin Ceyhan, lise projesini yaşama geçiren yönetim kurulu üyelerini kutladı, sıranın üniversiteye geldiğini vurguladı. Laf arasında kürsüden CHP Milletvekillerine de sitem eden Ceyhan’a cevap CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil’den geldi.
“Mümin Ağabey, daha iki aylığız”

Yazın bu sarı sıcağında yapılan temel atma törenine, yaptığı konuşma ile Uludağ Üniversitesi eski Röktörü Prof.Dr. Mustafa Yurtkuran damgasını vurdu.

ÇEK’e tahsis ettiği bu yer sebebiyle 102 yıl hapis istemiyle yargılanan, cezası önce 10 yıla, ardından da iyi halden 5 aya inen ve 5 ayı da yatıp çıkan Yurtkuran; “ÇEK bir bedel ödeme projesidir. 5 aylık cezamı bugünlere gelen ÇEK’e helal ediyorum” dedi.
ÇEK Lisesi’nin hayata geçmesinde büyük emeği olan ÇEK’li Kadınlar ise ayrı bir gurur içindeydi.
Kurum temsilcisi Zeki Baştürk Hocam ve Destek Birimler Müdür Yardımcısı Sevgili Ayşen İnci benim de boynuma ÇEK’li kadınlar fularını bağladıklarında aynı gurur benim içimde de kabardı.
Ve dedim ki;
Umutsuzluğa kapıldığın anda gülümseyen bir çocuktur umut.
Aydınlık gülüşlü, aydınlık bakışlı, aydınlık fikirli,
Tarlalara ekilen birer tohumdur onlar.
Önce fidana, sonra ağaca, sonra da ormana dönüşecek kıymetli birer tohum.
Yeter ki böyle verimli arazilere ekilsinler.
Yeter ki tohumdan ormana giden evrelerde üzerine titrensinler.
Yeter ki doğru işlensinler.
Ondan sonra bakın görün nasıl oluyormuş orman…

Ülke politikası olarak eğitim sistemine vurulan darbeler ile ülkemizin geleceği hedefleniyor malum.
İlk önce de eğitim sistemi baltalanıyor.
Bu balta darbeleri ile yaralanan çocuklar verimsiz ve bakımsız kuru dallı çalılara benziyorlar.
Sonrası kaçınılmaz.
İçinde her türlü melanetin yaşandığı vahşi bir çalılığa ve dahi verimsiz bir bozkıra dönüşüyor ülkemiz…

ÇEK ise karanlığa bir ışık yakıyor.
ÇEK kurumlarında kalan yüzlerce öğrenci yurdun dörtbir yanına dağılıyor.
İmece usulü ortaya çıkan eğitim yuvaları insanları gelecek için umutlandırıyor.
O zaman;
Haydi Bursam,
İmeceye devam…

ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:

Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014

Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 5 Mart 2022