16 Şubat 2014 Pazar

Gökdere Rotary'den OnkoDay'a notalarla destek

150'den fazla ülkede, farklı meslek ve iş kollarından biraraya gelen yaklaşık 1 milyon 600 bin rotaryen; din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin toplumlar ve tüm dünya için insanlık yolunda çalışmalarına devam ediyor.
Kendilerine 6 amaç belirlemiş olan Rotaryenler'in amaçları şöyle sıralanmakta; barış ve anlaşmazlıkların önlenmesi, hastalıkları önleme ve tedavi, su ve hijyen, anne çocuk sağlığı, temel eğitim, okur yazarlık, ekonomik ve toplumsal gelişim.
Gökdere Rotary Kulüp de bu doğrultuda farklı projelere imza atmakta. Bunlardan birisi de üçüncüsü düzenlenen ve Onko-Day yararına gerçekleştirilen Türk Sanat Müziği Konseri oldu.
15 Şubat Cumartesi gecesi Tayyare Kültür Merkezi'nde verdikleri konserin gelirini Onko-Day'a yönlendirerek sosyal sorumluluk projesine katkı sağlayan kulüp üyesi koristler, o gece Türk Sanat Müziği'nin seçkin eserlerinden örnekler sundular.
Koristler arasında Gökdere Rotary 2012-2013 Dönem Başkanı Murat Metin ve Onko-Day Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Önen de vardı. Daha ziyade erkeklerin solo yaptığı, bizi de 'Kadınlar sahne almayacak mı*' diyerek meraklandırdığı konserin ilerleyen dakikalarında sahneye gelen kadın solistler, sesleriyle ve yorumlarıyla erkek solistler kadar iyi performans sergileyerek büyük alkış aldılar.
Geceyi Nilüfer Kadın Korosu Şefi Dr. Aysel Gürel kendine has o naif üslûbuyla sundu. Koro şefi ise aynı zamanda Nilüfer Kadın Korosu müzisyenlerinden ve Dr. Aysel Gürel'in eşi Veteriner Hekim udi Kenan Gürel idi.
Amatör seslerin seslendirdiği şarkılar zaman zaman profesyonelleri aratmayacak dereceye geldi. Konser esnasında soloya çıkan solistlere aile fertleri tarafından çiçek sunulması izleyicilere duygusal anlar yaşattı.
Bu arada geceye sponsor olan kurumlar da unutulmadı ve Rotary Kulüp tarafından kendilerine birer hatıra plaketi takdim edildi..

Gecenin şeref konuğu Erdinç Çelikkol'dan da bir eser seslendiren koroya oturduğu yerden eşlik eden Çelikkol, gecenin sonunda sahneye davet edildi ve talepleri kırmayarak solo bir parça söyledi. Daha sonra "Memleketim" şarkısı hep bir ağızdan söylenerek gece nihayetlendi.

13 Şubat 2014 Perşembe

Böyle öldüm ben

Derimi delerek etime girdiğini gördüm soğuk metalin. Canım acıdı mı bilmiyorum. Sonra kanımı gördüm. Akıyordu ığıl ığıl. Derimi delen neydi, neredeydim onu da bilmiyorum. Sıkışmıştım, kıpırdayamıyordum. Seslensem sesime ses verecek kimse yoktu. Sesim de çıkmıyordu üstelik. Bomboştu her yer.
Sadece durmaksızın akan kanımı görüyordum. Yerdeki karamsı birikinti büyüyordu gittikçe. Delinen bedenimi onaracak her şey akıp gidiyordu oraya. Al yuvarlarım, ak yuvarlarım... Ya kanıma kırmızı rengi veren neydi? Hemoglobindi evet evet. Ya grubum neydi... Hatırlamıyorum...
Biraz sonra kendimden geçip o dönüşsüz yolculuğa çıkacağım besbelli. Belki bilincimi kaybetmeden önceki son dakikalarımdayım. Çaresiz beklerken ölümü bu sessizliğin ortasında, korkmuyorum da. İzliyorum sadece.
Kendimden geçip derin bir uykuya dalar gibi bırakacağım kendimi ölümün kollarına.
Kararlıyım. İnatlaşmayacağım. Çırpınmayacağım. Yalvarmayacağım da üç gün daha yaşamak için.
Okuldan geldiğim akşam üzerlerine benzeyecek gidişim. “Anne ben geldim”... Yine öyle kararıyor hava. Hayatımın perdesi iniyor ağır ağır. Bakıyorum perdenin ardına. Doğduğuma sevinenler öldüğüme üzülecekler.
Üzülecekler, n'apalım...
Yıl gibi gelen dakikalarda milyonlarca görüntü düşüyor zihnime. Kanımla birlikte anılarım da boşalıyor sanki. Onlar da terk ediyorlar beni. Okul günlerim, o çılgın masum gülüşlerim.
Ya yarım kalan işlerim. Yapmak istediklerim. Söylediklerim, söyleyemediklerim. Gördüklerim, göremediklerim. Hepsi hükümsüz şimdi. Hepsi bende, bende bile değil, kanımla birlikte hepsi şu taş zeminde...
Kan gölü büyürken canım azalıyor. Daha ne kadar sürecek, bekliyorum...
Acı yok. Sadece yere bakıyorum.
Yıllardır beni var eden, bedenime hükmeden, kanım, canım...
Ölürüm derdim ya hani sevdiklerime bazen, ölüyorum işte şimdi gerçekten.
Bile bile ölüyorum. Farkındayım.
Artık ne bir renk, ne bir ses ne de bir his...
Bitti artık bitti...
Gözlerimi aralıyorum ağır ağır. Renkler, sesler, gülüşler beliriyor derinden.
Kan yok. İz yok. Neredeyim, ne oldu... Hepsi bir rüya mıydı? Ya da olanların üzerinden tüm izler silinecek kadar çok zaman mı aktı.
Bakıyorum elime, koluma, boynuma. Ah boynuma.
Boynumun ne kadar yakınında değil mi ölüm. Şah damarımda... 
Kurban kesilişinde çıkan ses geliyor kulağıma. Ellerimle sarıyorum boynumu. Damarım atıyor parmaklarımın altında. Yaşıyorum...
Yaşıyorum diye sevinsem mi bilemiyorum. Tam da bir güzel gitmişken, hazır her şeyi bitirmişken....
Şimdi, ertelenen bir sınav hissiyle yeniden ölene kadar hep tedirgin yaşa...
Ya da;
Nasılsa artık ne olacağını biliyorsun.
Bırak tedirginliği, boşver be her şeye, doya doya yaşa...

9 Şubat 2014 Pazar

'Pazarlama Yalanları'nı dinledik, Bilgi'lendik

İstanbul Bilgi Üniversitesi "Bursa Konuşmaları"nın 8 Şubat'taki konusu "Pazarlama Yalanları" idi ve konuşmacılar da İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Coca-Cola Türkiye İnteraktif Pazarlama Müdürü Yüce Zerey ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, bilişim ve teknoloji alanında çalışmalarıyla tanınan, sosyal medyada ve televizyondaki programında benim de yakinen izlediğim gazeteci ve yazar Serdar Kuzuloğlu idi.

BİLGİ Bursa Bölge Müdürü Gökhan Alpözü'nün ev sahipliğinde yapılan sohbet toplantısında BİLGİ Yüksek Lisans Programları'na ilişkin bilgilerin de verildi. Gelişen teknoloji ile birlikte geleneksel pazarlama yöntemlerinin değiştiği ve 'interaktif pazarlama'nın ön plana çıktığı günümüzde, interaktif pazarlama hakkındaki tüm detayları onlar anlattı, eğlenceli ve zihne zerk olucu bu oturumdan geride kalanları ben de hiçbir detayı -her detay hem keyifli, hem de eğitici olduğu için- atlamamaya çalışarak yazdım.
Pazarlama önce ihtiyacı yaratır
Sözü ilk olarak Yüce Zerey aldı. "En iyi pazarlama önce sizi ihtiyacınız olduğuna inandırır, sonra da ihtiyacınızı karşılar. Pazarlama üretim fazlasını ihtiyaç haline getirme sanatıdır, bir çeşit içinde illüzyon barındırır. Pazarlamada aslolan beyaz yalanlardır. Satış da bir nevi ikna sanatıdır. Satıcıların jargonları vardır mesela. "Beli oturdu" çok önemli bir tanımdır. "Giydikçe açılır", "Zamanla rahatlar" ve bunun gibi pek çok klişe ama sonuç veren deyişler herkesçe bilinir.
Ve pazarlamada her kesime hakim olup onların ortak paydalarını bulmanız gerekir." dedi.
2006'ya kadar eski tanımlarla idare eden pazarlama, dijital dünyanın doğmasıyla tavır değiştirir. Bu çağ artık insanların yeteneklerine ya da coğrafi sınıflara dahil olmadan yaşayabildiği bir çağdır. Herkes her şeye hemen ulaşabiliyordur. Ne domates yemek için yaz bekleniyordur artık, ne de kiwi yemek için Yeni Zelanda'ya gidiliyordur. Artık ne avlanmanıza gerek vardır, ne de ekip-dikmenize. Nasılsa birileri sizin için üretip size servis ediyordur.

Zincir kopmuş
Üretim nedir, un neyden yapılır, yağ neyden çıkar gibi Hayat Bilgisi bilgilerinde artık zincir kopmuş. Gelişmiş ülkelerin çocukları ineği bilmiyor, tavuğu, ağacı bilmiyor. Onlar sebzeleri, etleri ve diğer ürünleri marketlerde ambalajlı paketler içinde gördükleri için onların markette yetiştiğini zannediyorlar.
Bu üretim fazlası da ardından tüketimi de getiriyor.
İngiltere Science Müzesi'ndeki makinelerin endüstriye girme öyküsü görüntülerinde, eskiden 1 makineyi kullanan birçok insanı görürken, şimdi toplam 15 kişiyle ve pek çok makineyle koskoca bir fabrikada tonlarca üretim yapabilecek hale gelmişiz.
Artık o kadar çok üretiyoruz ki, sonra da fellik fellik ürettiklerimizi nasıl tükettireceğimizin yollarını arıyoruz.

Normal pazarlamalar yok artık
"'Biz sadece güzel şeyler yapıp satmanın yollarını ne yazık ki bulamadık' demiş felsefeci-yazar Alain Button" diyerek başlıyor konuşmasına Serdar Kuzuloğlu. Ve devam ediyor:
Coca Cola'nın pazarlamacısı ile Mahmutpaşa'daki pantoloncunun çığırtkanlıkla yaptığı pazarlama arasında bir fark yok, ikisi de aynı. Lakin sadece terminolojiler ve hedef kitleler farklı.
Artık herkes farklı bir alanda uzmanlaşıyor. Ve mesleklerin isimleri de değişti. Emlakçı'nın yerini yatırım portföy danışmanı, gayrı menkul yönetimi, berber'in yerini kuaför, sekreter'in yerini yönetici asistanı, tezgâhtar'ın yerini de satış temsilcisi aldı.
Tüm bunlar da pazarlama yalanlarından biridir. Daha doğrusu pazarlayanın aldatma oyununun içinde kendisini aldattığını fark etmemesidir.

En iyi pazarlamacı en iyi yalancıdan mı çıkar?
Aldatma olayının içinde kimse kendini aldattığını fark etmez. Önce kendini iyi aldatan, tüketiciyi daha kolay aldatır.
Tüketici de artık eskisi gibi değil, gözünü açtı. Eskisi kadar kolay kandırılamıyor ve eskisi kadar içine kapalı değil. Bu yüzden üretici de gözünü açmak zorunda. Tüketici artık şikayet merkezlerinin ulaşılamayan numaralarının başında tansiyonunu fırlatmak yerine, sosyal medyada iki kelam etmenin gücünü fark etmiş. Çağrı merkezini arayıp derdinizi telefonda çıkana(yakalarsanız) anlatıp demediğinizi komazsınız, sonuç alırsınız ya da almazsınız. Diğer tarafta ise tüm o sözleri cümle alem duyar, sonuç da çarçabuk alınır. Çünkü sizin yazdığınız her şey ilgili müdürün önüne gider. Müdür de hesabı elemandan sorar.

Sosyal Medya Uzmanları
İçinde yaşadığımız çağı İ.Ö. ve İ.S. olarak nitelendirirsek, internetin ortaya çıkmasından sonra gelişen Sosyal Medya ile birlikte farklı uzmanlık dalları da çıktı. Herhangi bir konuda sesimizi çıkarttığımız anda kimse yetkinliğimizi sorgulamıyor mesela. Her yer için fikir beyan edebiliyoruz ve dikkate alınıyoruz. Kimsenin yönetemediği bir gri alan burası.
Sosyal medyanın bu gücü nereden geliyor derseniz; hepimiz tavsiyeye ihtiyaç duyuyoruz ve onaylanma ihtiyacımız var. Hem kendimize has olalım derken hem de sürüden ayrılmak istemiyoruz. Beğeni tuşlarıyla yaşıyoruz. Ölüyü de beğeniyoruz, diriyi de. Bir beğenmeme tuşumuz dahi yok. Kuzuloğlu "Neden yok?" diye izleyenlere sorduğunda verilen cevapların genel kanısı "Beğenmeme tuşu negatif etki yaratır ve insanların platformdan uzaklaşmasına sebep olur" oluyor.

94'de gazeteciliğe başlayan Serdar Kuzuloğlu internet yokken gazetelerde nasıl ölçüm yapıldığını anlatıyor. "Farklı gazetelere verilen 1 reklamın dönüşü için her gazeteye farklı telefon verilirdi, böylece hangi gazeteden kaç dönüş alındığı belirlenirdi." diyor. "İnternet mecrasında ise tıklamalar ölçüm oldu ve tabii bu da dejenere edildi. İnternette sahte tıklamalarla paralar kazanıldı. Kendi sitelerindeki Google reklamlarına tıklamayı iş edinip de ayda 4000-4500 dolar para kazananlar oldu." diyor.

Tüketici artık Kral
Paslaşmalarla devam eden sohbette hemşehrimiz Yüce Zerey alıyor sözü;
"İnsanlar artık kendilerini daha kolay ifade edebilmeye başladı. Çoban da yazıyor sosyal medyada, doktor da. Adamın biri "Bu gübre iyi değil" yazdığı anda ve o gübre hakkında yapılan aramalarda o adamın cümlesi ilk sıralarda çıkmaya başladığı anda sosyal medyanın gücü de anlaşıldı. Kısacası 'Tüketici artık kral'" diyor
Yeni çağın ticaret dünyasına interaktif pazarlama girdi ve online müşteri ile offline müşteriyi entegre etti. Sosyal Medya'ya sadece online ortam diyemeyiz. Siyasi birisi offline olarak açıklama yaptığında jet hızıyla sosyal medyada online olarak yer alıyor. Offline oynanan bir maç online olarak gündem oluyor. Kısacası online, offline'dan besleniyor.
Bu interaktif mecrayı kullanmak pazarlamacı için en uygunu ve artık bunun üzerine kafa yormak gerek. Bunu anlayan ve buna uyum sağlayan şirketler bu yolda hızla ilerliyorlar. Kendisini güncelleyemeyen ise bu rüzgarla yok oluyor.

Ajanslar dönüşüyor
Pazarlama aleminde konvansiyonel ajanslarda dönüşüm başladı ve bu sektör bir anda çığ gibi büyüdü.
Pazarlama departmanlarındaki dönüşüm, ajans dünyasındaki dönüşümle kesişince yeni bir pazarlama yapısı ortaya çıktı. Şirketler artık pazarlama kampanyasına başlamadan önce, kampanya esnasında ve sonrasında internet mecrasında yer almak zorundalar.
Bu sayede pazarlamacıya eskinin havalı kartvizitleri ve havalı kavramlarının yanına bir de interaktif oyuncaklar geldi.
Bununla birlikte farklı bir pazarlamacı tipi çıktı. Çevrenize bakıp pazarlama profesyonellerini ayrı bir ırk olarak inceleyebilirsiniz. Yediği içtiği, giydiği çıkardığı, eylemleri ve her şeyiyle bambaşka bir küme artık onlar.
Kendisine giydirdiği bu elbise ile pazarlamacı en büyük yalanı kendisine söylüyordur aslında. O kendi dünyasında yaşıyordur: O dünya kendi gibiler ile çevrilidir ve körler sağırlar modundan uzaklaşamıyordur.
Bu dönüşümde Türkiye gerçeği de gözardı edilmemeli. Büyük bir kısmı hala ortadaki kaptan yemek yiyen bir memleketin pazarlamacıları o insanlardan kopuk ve bihaberse eğer amaca ulaşmak da zor olacaktır.
Bu mantıkla ortaya çıkan Didi ve reklamı doğru bir proje ve hedefine ulaştı. Öncelikle ürünün ne olduğunu ve nasıl yapıldığını anlatıyor. Normalde Ice-Tea insana bir şey ifade etmiyor. Ama bizim tonton teyze diyor ki; "Çayı yaptım, içine şeftali kattım, soğuttum ve otoriteye sundum, kabul de edildi". Dolayısıyla bizden olan bu çay kabul görüyor. Proje sadece reklama dayandırılmayıp, en fazla dağıtılan marka Çay-Kur ile desteklenerek diğer markaların toplamında bir yatırımı yapıldığında başarı kaçınılmaz oluyor.

Türkiye bir televizyon ülkesi
Ve siz televizyonsuz hiçbir şey yapamazsınız diyor Serdar Kuzuloğlu ve yaptığı açıklamalarla ilgili "Biz de pazarlama dünyasının ortaya çıkardığı değerlerden beslenen insanlarız. Yediğimiz kaba pisliyor gibi görünmeyelim." diye ekliyor.
Konuşmalarda profil olarak hep İstanbul ve benzeri kentlerin baz alındığını söylüyor ."Gezi'de ortaya çıkan y kuşağını doğru bir tanım bulmuyorum. Kuşak tanımı internet öncesi çağlarda kaldı. 60'lar 80'lerden daha fazla bilgiye sahipti. 70'ler 90'dan fazla bilgiye sahip. İnternetten sonra (İ.S.) çocukları ise anne babalarından çok şey bilip onlara pek çok şey öğretir oldular." diyor.

Yeni kuşak sıkıntılı
Çünkü bu kuşak "Sen en iyilerine layıksın yavrum" sözleri ile büyüdü. Sokağa çıkmadan steril ortamlarda ‘el bebe gül bebe' yetiştirildi. Her şey önlerine sunuldu. Gerçek hayata karışıp da "En iyi" olmadıklarıyla yüzleşince ilk hayal kırıklıklarını yaşadılar
Örneklendirme için şirketine başvuranlardan bahsediyor Kuzuloğlu. "İş başvurusuna gelenlerin talepleri yüksek. Onlara 'Şu anda bu maaşı alırsan 35'ine ne talep edeceksin merak ediyorum?' diyorum" diyor.
Bana da içinde hem para, hem seyahat ve hem de seks olan o meşhur fıkrayı hatırlatıyor...
Sözlerine devam ediyor Kuzuloğlu:
"Aileler çocuklarını hayata hazırlamak için ayda 2000-2500 tl bedel ödüyor. Okulu bitirip de işe başlayan çocuğun ayda kazandığı ise 1750 TL+Sodexo. Paradoks işte orada başlıyor." diyor.
Eskiden boşuna mı yaz tatillerinde mahallenin esnafına çırak verilirdi çocuklar. Kurstan kursa, dersten derse koşmayan çocuklar tatili de bilirdi, çalışmayı da bilirdi, bahaneyle de hayatı öğrenirdi. Şimdi nefes almaya vakitleri yok. Buldukları ilk fırsatta da ya yurt içi ya da yurt dışı tatile koşuyorlar. Ya da ders kitaplarının arasına gömülüp bir dahaki seneye hazırlanmaya başlıyorlar.
Çalışan motivasyonuyla ilgili bir anısını anlatıyor Kuzuloğlu: "Şirketlerde motivasyon günleri var. Çağırdılar, sunuma gittim. işim bitince dinlenmek için şezlonga uzandım, kendi keyfimce biraz zaman harcadım. Geri döndüğümde şirket çalışanlarını, ağızlarına sıkıştırdıkları kaşıktaki yumurtayı düşürmeden çuvalda zıplarken buldum. Az evvelki anlatımım uçmuş, üniversite mezunu onlarca çocuk motive olmak için dart oynayıp çuvalda zıplıyorlardı." diyor
Okulların veli toplantılarına da değiniyor. "O toplantılarda öğretmenlere 'Sen benim çocuğuma nasıl bağırırsın!' muhabbetleri oluyor" diyor ve devam ediyor: "Eskiden cennetten çıkma bir sıra dayağı vardı ve dayağı yiyen neden dayak yediğini değil, dayaktan kaytaranı gammazlamayı dert edinirdi. Üstelik en yaramaz çocuk en başta olurdu ki dövenin gücü kuvveti yerindeyken ilk nasibi o alsın."
Nereden nereye...

Şirketler de tatminsiz
Bunca yarış içinde şirketlerin de talepleri artık en üst seviyede. İşe girecek insan bilmem kaç dil bilsin, prezantable olsun, piyasada olan bütün diplomaları ve sertifikaları alsın, lisansın en yükseğini yapsın, osu olsun, busu olsun, şusu olsun. Kuzuloğlu "Böyle adam olsa zaten Samsun'a çıkmış, şimdi Erzurum-Sivas Kongrelerini yapıyor olurdu." diyor ve herkesi beklentilerini gözden geçirmeye davet ediyor.

Starbucks kültürüyle yetişen pazarlamacı
Bu tanıma uyan bir anısını anlatıyor Kuzuloğlu; "Yeni bir ürününü çıkartacak olan bir firmanın hedef kitlesini belirlemek için yapılan toplantıda 'Burdan şuraya kaça gidiyorsun mesela?' diye sordum masa başındakilere. Kimsenin haberi yok. Çünkü orada otobüse binen kimse yok. İstanbul Kart çıkalı olmuş bilmem kaç yıl, o hala Akbil'de kalmış. Ürün geliştirecek kişilerin dış dünyadan haberi yok." diyor ve devam ediyor; "Bunlar genelde kolay eğitim almış çocuklar. Hep A ya da B almışlar hayatları boyunca. Daha doğrusu onların neyi ne kadar aldığı tartışılır, hep verilmiş."
"Hayatında otobüse-minibüse binmemiş, gidip de bir köy-mahalle kahvesine oturmamış, hamama gidip kese yaptırmamış, dahası hiç ticaret yapmamış kişiler e-ticarete soyunuyor. Ki ticaret binlerce yıllık sanattır. Sokaklarda yetişen ticaret erbapları okullarda okuyanları duvara çarpar." diye de ekliyor..

Siyasiler, seçimler, sosyal medya ve yasaklar
"Seçimler var, siyasetçiler sosyal medyaya açıldı, kendilerini sosyal medyadan da pazarlıyorlar, ne düşünüyorsunuz?" diyorum Serdar Kuzuloğlu'na: "Siyasiler sosyal medyaya marka gibi yaklaşıyor. Yapaylar ve içselleştiremedikleri için başarılı değiller. Gençlerin bulunduğu ortamlara dalan anne-baba etkisi yapıyorlar. Ortamın doğallığını bozuyorlar. Dokular tutmuyor, aykırı kalıyorlar." cevabını veriyor.
"Siyasiler 60'ların siyasetini 2014'te yapmaya çalışıyorlar. Zaten sosyal medya hesaplarının çoğunu kendisi kullanmıyor. Gerçek hayatta nasıl ki siyasetçiye ulaşmanız çok zorsa, aynı şekilde sosyal medyada da -isim her ne kadar siyasetçinin olsa dahi- aranızda pek çok kişi var. Yazdığınızın kendisine ulaşması zor." diyor.

Retweetini söyle bana...
"İnsanları kaç beğeni aldığıyla, kaç kez retweet edildiğiyle değerlendirir olduk. Siyaset de aynı yolu izlemekte. TT olmak için yaşıyoruz. Ki sosyal medya insanın özü olmalı. Oysa bu merakımız bizi özgürlüğe değil kısıtlayıcılığa götürüyor. Gündemin sıkışmışlığı içinde sizden de iki laf duyup sizin yerinizi belirlemek istiyor takipçiniz. "Bizden mi, değil mi" merak ediyor." diyor.
İnternet kısıtlamalarıyla ilgili bir soruyu; "Kısıtlamaların, dijital dünyadan uzak, mesaj atmayı dahi beceremeyen, interneti zararlı aktiviteler mecrası olarak gören, teknolojinin gerisinde kalmış bir neslin iki dudağı arasında olmasını anlayamıyorum. İktidarın eline güç verirseniz baş edemezsin. Hukuk bunun için vardır. İktidarın gücü kötüye kullanmasını engellemek içindir. Ve unutmayın iktidarlar gidicidir, kalıcı olan halktır" diyerek cevaplıyor.

Krizler her zaman yaratıcılığı tetikler
Amerika'da, göçmenlerin giriş yaptığı yerlerde göçmenlerin barınması için yapılan 35-40 metrekare evler o kadar küçüktü ki, evlerin ne mutfakları, ne de doğru düzgün banyoları vardı. İnsanlar ne evlerinde çamaşır yıkayabiliyor, ne de yemek yapabiliyorlardı. Bu yüzden dışarıda yemek yiyiyor, çamaşırlarını dışarıda yıkıyorlardı. (Çamaşırhaneler ve restoranda yemek yeme alışkanlığı bu yüzden ortaya çıktı. Amerikan dizilerinin televizyonlarımızda gösterilmeye başlanmasından sonra -stüdyo dairesi dahi olmayan- Türkiye'de de çamaşırhaneler açıldı.)
Amerika buhranlı bir döneme girip de sıkıntılar artınca insanlar dışarıda yiyemez hale geliyorlar. Bedava verilen bir kap çorba için kuyruklar oluşuyor. Eskiden ucuz hizmet veren restoranlar birer birer kapanmaya başlıyor.
Mc Donald ailesi ise bir durum değerlendirmesi yaparak maliyet indirmek için yeni fikirler üretiyor. Garsonların işine son veriyor, herkes siparişini kasadan verip, yiyeceğini kasadan alıyor. Tabak-çanağı, dolayısıyla bulaşık masrafını ortadan kaldırıyor ve herkes eliyle yemeye başlıyor. Servis elemanı yok, herkes kendi servisini kendisi yapıyor. Ve o buhranda ayakta kalan ve ilerleyen zamanlarda taklit edilen tek firma o oluyor.
Aynı yıllarda ABD'deki buhran yüzünden Türkiye'de petrol fiyatları fırlayınca taksiciler ağlamaya başlıyor. Bu zor günlerde 6 ay önce malı mülkü satarak taksiciliğe başlamış olan Osman bakıyor ki Nişantaşı'ndan Eminönü'ne giden aynı tip müşteriler var. Bunları aynı taksiye doldurup maliyeti bölüştürüyor ve böylece ilk dolmuş ortaya çıkıyor.
1920 buhranında Mc Donalds ABD'de çığır açarken, taksici Osman da Türkiye'de başka bir çığır açıyor.
Pazarlama bir anlamda kısıtlı kaynakları herkesin işine yarayabilecek forma sokarak ayakta kalabilme sanatı olarak nitelendiriliyor.
En kötü pazarlamanın ise sağlıkta olduğunu söylüyorlar. Çünkü orada bir anda patlayıp bir anda ortadan kalkan "imal edilmiş hastalıklar" var. Kolestrol değerlerinizin sınırı bir gün içinde değişebilir ve siz bu yeni duruma göre bir anda kolestrol hastası olabilirsiniz ya da bir anda iyileşebilirsiniz.
****
Pazarlama ve yalanları ile ilgili oturum karşılıklı sohbetlerle sürerken Serdar Kuzuloğlu'nun İstanbul'a dönüş saati geliyor ve fotoğraf çekimlerinin ardından Yüce Zerey ile birlikte Bursa Bilgi Üniversitesi'nden ayrılıyorlar.
Ders anlatır gibi soğuk ve itici olmayan bu hoş sohbetin ardından bizlere birkaç kare fotoğraf, kendilerini dinlemiş olmanın keyfi ve anlatılacak pek çok bilgi ile geleceğe doğru umutlu bir bakış bırakıyorlar.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Yasaklara uyalım, uymayanları sallandıralım!

TBMM Genel Kurulu'nda geçen haftadan bu yana görüşmeleri devam eden Torba Yasa Teklifi içinde bulunan internet erişimi ile ilgili maddeler, bugün (6 Şubat 2014) görüşüldükten sonra kabul edildi. Buna göre internet erişimi ile ilgili maddelerde özel hayatın gizliliğinin ihlali durumlarında internete erişimin Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından önlenmesi de öngörülüyor.
Yasakları kısaca 10 maddede incelersek;
1- Anahtar kelimelerle "uygunsuz içerik" belirlenip sayfa kaldırılabilecek-miş.
Zinhar uygunsuz kelimeler kullanmayalım. Arım, balım, peteğim, dünya güzel, hava güzel, su güzel, maaşlar yüksek, paramız çok, bayram, seyran düğün dernek, kadınlar mutlu, çocuklar mutlu, hayvanlar mutlu, kimse kimsenin tırnağına dokunmuyor. Ay nasıl bir mutluyuz nasıl bir mutluyuz. Allah devletimize zeval vermesin. Hâttâ padişahım çok yaşa.
İşte bunlarla gelin bana.
2- Sansür, URL adresi tabanlı yapılabilecek-miş.
On'çün; mülayim adresleri seçelim, içinde edepsiz ahlâksız içerik olabilecek adresleri tıklamaya çalışmayalım. Nerden bileceğiz deme! Devletin senin için araştırmış, çalışmış, çabalamış ve hangisi olacağının kararını vermiş. Sen ona uy yeter. Bırak kendini devlet babanın güvenli kollarına. Canım benim, sen devletinden daha mı iyi bileceksin. Bilmeyeceksin elbet. O zaman sus.!
3- Yer sağlayıcı yurt dışındaysa bile erişim engellenebilecek. DNS değiştirerek bir siteye girilemeyecek-miş.
Bak devletin sana sadece memleketinde değil, yurt dışında bile sahip çıkıyor. Daha ne istiyorsun. Hani yurt dışında sokaklarda gezerken gördüklerin zaten seni etkilemez. Ama internet olmaz! Memleketten çıkmadan çıkmış gibi yapıyorsun ya hani bazen, işte o bunu biliyor ve oradan bile sana müdahale ediyor. Korumacı-kollamacı-sahip çıkıcı. Daha ne olsun efendim ne olsun!
4- Hâkimler, 24 saat içinde sansür kararı verebilecek. "Zararlı" içerik çıkarılmazsa, 500-1.000 TL arasında günlük para cezası kesilecek-miş.
Bak bak bak, hakimlerin hızına bak. Turbo mu takıldı hakimlerimize ne oldu! Yıllardır sürüm sürüm sürünen davalar bekleyedursun, biz internet davalarını şakkadanak hallederiz diyorlar. Ne güzel ne güzel. Kutluyoruz kendilerini!
5- Hosting firmaları her kullanıcının izini sürebilecek. Her kullanıcının internetteki faaliyeti kayda alınarak bir-iki yıl saklanacak-mış.
Sadece dolandırılmayalım diye canımmm. Siz de hemen yanlış anlamayın. Hani arka sokaklara dolanmayın diye. Evden işe-işten eve. Kendi sitenizden iş yaptığınız siteye-ordan kendi sitenize. Git gel, git gel. Kafanı kaldırma, etrafa bakınma, işini yap! Demem o ki, hepimizin ayaklarının altına kara sürmüşler, nerede gezersek izi çıkacak. İzlerimizden izleneceğiz.
6- TİB başkanına internet sitesi erişim engelleme yetkisi verilecek-miş.
Aaa, bu kadarcık mı? Daha daha çok yetki verin. Evlerimize gelip bilgisayarlarımıza format da atsın. Güncellemeler yapsın. Yedekler alsın. Hâtta o yorulmasın, biz ona gün sonu alalım, postalayalım. Yeter ki o daha çok çalışsın, daha neleri engelleyebilirim diye icatlar yaratsın.
7- Birliğe gönderilecek olan "erişimin engellenmesi kararı" 4 saat içinde uygulanmak zorunda-imiş.
4 saat çok geç efendim. Hemen engellensin hemen. Demek ki birliği bozacak durumlar mevcut. İndirin şalteri, kesiverin telli olup bitsin. Sizden çok mu, bizden çok mu. Yeter ki siz üzülmeyin.
8- Erişim Sağlayıcılar firmalar, kullanıcıların hangi sitelere girdiğini kaydedip 2 yıl boyunca saklayacak-mış.
Acaba bugünden itibaren mi, bugünden öncesine de gidilecek mi? Hayır yani, bilmek açısından sorayım dedim. Öncekiler sayılmaz nasılsa değil mi? Bilmiyorduk efendim, bilsek hiç o çok fena sitelere girer miydik! Neyse artık önümüzdeki yıllara bakacağız. Ona göre davranacağız.
9- Bilgisayar ve akıllı telefonlardan internete bağlanan 34 milyon kullanıcı tek tek fişlenecek-miş.
Vallahi sizin fişlemenize de gerek yok artık. Sosyal medyada herkes kendini gayet güzel fişliyor. Foursquare sayesinde adım adım izliyoruz ve izletiyoruz kendimizi. Instagram foto desteği veriyor. Facebook ve Twitter zaten elimizin altında. Yedik içtik ve dahi... (neyse onu yazmayayım) hepsini biz zaten gönüllü sergiliyoruz. Yattığımız yerden dünyanın göbeğindeyiz, dünya da bizim içimizde. Her şey ortada.
10- İnternetteki içerikler sayfa bazında da engellenebilecek-miş.
Komik olmaz mı yahu! Yazının bir kısmı çıkıyor, sakıncalı kısmı çıkmıyor. Fotoğrafların bazıları görünüyor, bazıları görünmüyor. Hâttâ bazılarının bazı yerleri görünüp bazı yerleri görünmüyor. Öyle parça pinçik. Alacalı bulacalı, parçalı bulutlu.
İşte durum bu. Ötesini-berisini ben anlamam. Söylenilenleri yapın. Paşa çocuklar, hanım kızlar olun. Bütün bu uygulamaların sadece sevildiğiniz için olduğunu unutmayın.
Üstelik bu sayede İnternet Gözetçileri diye bir meslek doğdu. Kim bilir kaç kişiye istihdam sağlandı.
Bu da bu uygulamanın diğer bir İYİ yanı işte.
Çok şükür...

ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası

Çağdaş Eğitim Kooperatifi ÇEK tarafından Bursa Akademik Odalar Birliği (BAOB) Konferans Salonu'nda düzenlenen "19. Eğitim Şurası ve Öğretim Birliği Yasası" konulu etkinlikteydik Cumartesi günü...
Konferansın konukları Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca ve Eğitim-İş Genel Başkanı Veli Demir idi.
Açılış konuşmasını yapan ÇEK Başkanı Ali Arabacı ÇEK kurumlarının içeriğini ve hedeflerini anlattı kısaca.
Daha sonra söz alan Bursa Barosu Başkanı Ekrem Demiröz, hukuksal boşluğun halk tarafından doldurmadığı takdirde mafya ve çetelerin ortaya çıkacağına dikkat çekerek başladı konuşmasına.
Yargının itibarsızlaşmasının altını özellikle çizdi...
5 Nisan Avukatlar Günü'nde "Adalet İstiyoruz" temalı bir yürüyüş düzenlediklerini, Metin Feyzioğlu'nun da katılacağı yürüyüşün Fatih Sultan Mehmet Bulvarı'ndan başlayacağını duyurdu ve Hukuk Aşığı tüm vatandaşları bu yürüyüşe katılma çağrısında bulundu.
Konuşmasında "Siyasi olarak kâr sağlamak ya da zarar vermek için değil bu tavrımız. Kim yanlış yaparsa onun karşısında durmak için. Tüm iktidarlara karşı yargıyı tarafsız ve bağımsız kılmak, özgür savunma yapabilmek için." dedi.
Sözlerini, "Yalnız değiliz. Türkiye bir ses bekliyor. Halk olmadan olmaz. Hukukçular buna hazır." diyerek nihayetlendirdi.
****
ÇEK Başkanı Ali Arabacı'nın moderatörlüğünde yapılan konferansın ilk konuşmacısı Metin Feyzioğlu oldu.
Sabah kahvaltısını ÇEK Kurumlarında Kır Çiçekleri ile eden ve kurumları tek tek ziyaret eden Feyzioğlu gördükleri karşısında epey etkilenmişti. Söze bu duygularla başladı.
"ÇEK kurumlarında gördüklerim beni geleceğe dair heveslendirdi." derken ÇEK'in kusurlarına da değinmeden geçmedi.
"Fazla mütevazılar. Onları tanıtmak lazım." dedi.

"Cumhuriyet, demokrasinin vazgeçilmezidir"
Sözlerini sürdüren Feyzioğlu Türkiye'yi 4 kez dolaştığını, bu gezilere başlarken isminin sol tarafında yazan tüm titrleriyle her şeyi bildiğini sandığını, lakin gittiği ilk şehirde ne kadar hiçbir şey bilmediğini anladığını söyledi..
Feyzioğlu geziler esnasında halkla birebir temasta bulundukça ve halkın yaşadığı coğrafyaları ile yaşama koşullarını gördükçe bilmediklerini öğrenmeye başlamış.
Sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında hukuk ve adalet ile insan haklarının genlerden geçmediğini, tüm bunların eğitimle öğrenildiğini, bunun da kitaplardan öğrenileceğini belirtti..
"Türkiye'nin ikliminde hoşgörü var. Bu toprağın öğretilerinde insan sevgisi var." derken adilolmanın bizler için olan önemine değindi.
Adaletli olmayı 1300 senesinde Hacı Bektaş Veli'ye, "Kadıncık senin neyindir?" diye soranlara, "Kadıncık benim eşim değil eşitimdir" deyişiyle örneklendirdi.
Eğitim konulu bu konferansta, eğitimli insandan korkulduğunu, çünkü eğitimli insanın sorguladığını söyledi.
"Atatürk "Fikri hür, vicdanı hür nesiller" derken işte bu eğitimli insandan söz eder. Eğitimin hedefi vatandaş yetiştirmektir." dedi.
Son dönemde uygulanan politikalar ile vatandaşlığın kaldırılıp yerine kulluğun getirildiğini, Millî İrade'nin yok edildiği, Sosyal Devlet yerine Lütuf Devleti'nin geldiğini, demokrasinin bu yolda bir araç olarak kullanıldığını ve bu hale gelişin ardından da halkın sadece ALKIŞ HAKKI kaldığına dikkat çekti.
"Bir ülkede kraldan çok kralcı varsa birileri kendini kral ilan eder" diyordu salona girmeden önce basına verdiği demeçte.

"1923'de demokrasi yoktu diye sorgulayanlar bugün demokrasi niçin askıya alındı diye sorgulamıyorlar." dedi.
"Yasalar değişir lakin atılan bu yeni format 3 nesil kaybettirir bize, bunun telafisi çok zor olur" dedi.
Bunca karanlık söylemin ardından "Umut vardır. Çıkış vardır. Yarın olmasa da yarının ertesinde bu girdaptan el birliği ile çıkılacaktır." diyerek yüreklere bir nebze de olsa su serpti.
Kendisine yöneltilen "Niçin geri çekildiniz?" sorusuna, "Çekilmedim, hatta yakın dostlarım birlikte kahve içmeyi özlediklerinden yakınıyorlar" diyerek gündemin içinde yer aldığını, vatanı karış karış dolaştığını dillendirdi.
****
Eğitim-İş Genel Başkanı Veli Demir, Eğitimde Birlik Yasası ile giderilen problemlerin yeniden canlandırıldığını söylerken Tevhid-i Tedrisat Yasası'nın Sakarya Meydan Muharebesi kadar önemli olduğunu ve hatta Cumhuriyet'in omurgası olduğunu belirtti.
Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca eğitimde yaşanan karmaşayı ve 4+4+4 sistemi ile başlayan süreci anlattı. Daha iyi eğitimin nasıl verileceği tartışmaları yerine kızlı-erkekli okunup okunmayacağının ve din eğitiminin ön plana çıkartılmasının gündemde olmasına değindi.
İki eğitimci de bir ülkenin geleceğine vurulan darbenin okullardan geçtiğinin bilincindeydi.
****
Feyzioğlu gençliğinin verdiği enerji ve pozitif bakış açısıyla dikkat çekiyor.
Bu duruşuyla da pek çok kişi için umut vaat ediyor.
Siyasetle ilgili söylediği ise tek bir şey var, "7 Haziran'ı bekleyin!"
****
Ben'ce;
Bu millet açmayı beklerken dalında kuruyan güllerle dolu bir gülistan adeta Sayın Feyzioğlu.
Yıllardır hep bir umut bekledi.
Dürüst olalım; beklerken de pek bir icraat göstermedi, hep Cumhuriyet'in mirasını yedi.
Atasının kendisine önderlik edecek öğretilerini görmezden geldi.
"Cumhuriyet'i bizler kurduk, yaşatacak olan sizlersiniz" sözlerinin anlamını fark etmedi.
Hep Sarı Saçlı Mavi Gözlü'nin gelip kendisini kurtarmasını bekledi.
Bilmedi ki, O bir kere gelirdi.

Bu beklentiler içinde yıllardır umut edip bel bağladıkları tarafından kendisine hep ihanet edildi.
Bir ışık bekleyen bu insanlar, kendilerinden oy talep edenler tarafından iktidara gelene kadar kullanılıp daha sonra bir köşeye ötelendi.
İktidara gelemeyenler için diyecek bir şey yok.
Onlar hala amip gibi bölünmeye ve bölündükçe güçsüzleşmeye devam ediyorlar...

Bu durumda ortaya şu çıkıyor; ya halk yücelttiğimiz kadar muteber değil ya da siyasîler çok cambaz.
Memlekette bir kısım halk ne kadar yırtıcısıysa bir diğeri de o kadar ürkek ve korkak.
Üzerine oynanan pek çok şeyin farkında olanlar dahi üzerlerindeki ölü toprağını silkeleyip atamıyor.
Herkes ayrı ayrı bir yerlerde -özellikle de sosyal medyada- konuşuyor, lakin tek ses tek nefes olamıyor.
Yeni düzenin yırtıcıları ile eski düzenin efendi insanları bir türlü baş edemiyor.
Kapalı kapılar ardında neler dönüyor kimse bilmiyor...

Belki de birileri kazanmak için, diğerleri de kaybetmemek için savaşıyor olduklarındandır bunca karmaşa...
Ya da büyük bir oyun içinde hepsi oyuna hizmet eden önemsiz birer piyon olduklarının farkına varamadıklarından...
Bu acımasız oyun içerisinde atı alan ise Üsküdar'ı göstere göstere geçiyor, geride kalanlara ise geçenlerin arkasından hazin hazin bakmak düşüyor.
O sebeple ÇEK gibi oluşumlara, ülkenin geleceğine sağlam temeller atmaya çalışan kurumlara ve bu kurumlara el verecek insanlara ihtiyaç var.

ÇEK Gönüllüsü olarak yazdığım yazılar:

Baharın müjdecisi Kır Çiçekleri / 12 Şubat 2013
Geleceğe imza atan adam... / 14 Temmuz 2013 
Zafer Akıncı bu kez ÇEK'in konuğuydu / 20 Ağustos 2013
Çağdaş çocukların çağdaş yuvası / 29 Eylül 2013
Sabahattin Ali'nin yalnızlığı ilk değil / 13 Aralık 2013
ÇEK, Feyzioğlu, eğitim, ülke, gelecek ve dahası / 8 Şubat 2014

Çiçek gibi kızlara 5 yıldızlı yurt / 29 Ekim 2014
91. Yılında Öğretim Birliği Yasası ve ÇEK ödülleri / 5 Mart 2015
İmece’nin adı ÇEK olmuş / 28 Temmuz 2015
İlmek ilmek dokuyup, zincir zincir büyüteceğiz / 1 Aralık 2015
'ÇEK'e destek yurtseverlik görevidir / 15 Aralık 2015
Atatürk Bizim Bütünümüzdür / 4 Mart 2018
Orada Duruverdi Zaman / 6 Mart 2019
'Çağdaş Eğitim'e Gönül Verenler / 7 Mart 2020
ÇEK Çıldırmış Olmalı! / 11 Ekim 2020
ÇEK Durmuyor, Koşuyor! / 5 Mart 2022

7 Şubat 2014 Cuma

Bursa Ata Lions Kulübü İlknur Kalıpçı'yı ağırladı


2013 yılında kurulan Ata Lions Derneği, Aslanlar Kulüp'te düzenlediği gecede Atatürk Araştırmacısı İlknur Kalıpçı dans ve müzik ekibi eşliğinde gerçekleştirdiği sunum ile laikliğin kabûlünün 77. yılını kutladı.
Bursa Aslanlar Club' de, Ata Lions Kulübü'nün ev sahipliğinde gerçekleştirilen etkinliğe Bursa Barosu Başkanı Ekrem Demiröz, Osmangazi Belediye Başkan Vekili Muhsin Özlükurt, Nilüfer Belediye Başkan Vekili Adil Karakaya, Lions 118-K Yönetim Çevresi Genel Yönetmen 1'inci Yardımcısı Nejat Yahya, Ata Lions Kulübü Başkanı Avni Bayramoğlu ve Lions 118-K Yönetim Çevresi 'ne bağlı birçok kulübün başkanları ve üyeleri katıldı.
Bursa Ata Lions Kulübü Başkan Avni Bayramoğlu'nun açılış konuşmasıyla başlayan gece İlknur Kalıpçı'nın coşkulu sunumuyla devam etti.
Atatürk'ü bilinenin kalıpların dışına çıkarak ve farklı yanlarına değinerek anlatan Kalıpçı, "Artık Atatürk'ü anmayı bırakıp anlamaya başlayalım" dedi.
Doğumunun yüzüncü yılında 152 üyeli UNESCO'nun üyelerinin imzasıyla "Eşi Olmayan Devlet Adamı" payesi verilen Atatürk'ün yurt dışında gördüğü büyük saygıyı birçok örneklerle anlattı.
Atatürk'ün çevreci yanına özellikle dikkat çeken Kalıpçı, 1980'den sonra her yılın 5 Haziran'ında kutlanan Çevre Günü'nü 25 Mayıs 1933'de ilk kez Atatürk'ün kutladığını anlatıyor. Çankaya'da yol üzerindeki iğde ağacına selam verişini, ağacın kesilmesinin ardından döktüğü gözyaşlarını, Yalova'daki Köşk'ü dallarıyla taciz eden çınar ağacının kesilmemesi için köşkü raylar üzerinde 4 metre yürüterek ağacın kesilmesini engellemesini, Atatürk Orman Çiftliği'nin kuruluş öyküsünü ve buradaki Çevre Günü kutlamalarını anlatıyor.
Kesilen iğde ağacının yerine dikilen kulübeyi anlatırken "Keşke üniversite yıllarında bizleri tatile Antalya'ya götüreceklerine o kulübenin olduğu yere götürmüş olsalardı. Şimdi hepimiz çevre bilinci gelişmiş insanlar olacaktık." diyor Kalıpçı.
Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili bir anı eklemeyi de ihmal etmiyor. Çiftlik Ata'nın kendi mülkü. Fakat gün geliyor burayı adamın biri ekip biçmeye kalkıyor. Ata da gidip soruyor "Niye kendi arazin olmayan yerde ekin ekiyorsun?" diye. Adamın cevabı "Sen benim babam değil misin. Burası da babamın arazisi" oluyor. Atatürk: "Bir oğlumuz daha oldu" diyerek çiftçiye el veriyor..
Kalıpçı: "Atatürk Kültür Antropoloğu unvanı alacak kadar iyi bir şair, İznik'teki 4. Kapıyı bulacak kadar iyi arkeologdur.
Çocukluğunda eline geçen her 2 liradan 1'ini kitaba vermiş, edebiyata düşkün iyi bir okuyucudur.
Yanlış oynanan bir vodvil'i fark edecek kadar sahne sanatlarına hakim, geç kaldığı tiyatroda oyunu başlatan Muhsin Ertuğrul'u bu davranışından dolayı kutlayacak kadar sanata saygılı. Ve Türkiye'de resim sergisi açan ilk kişidir.
Masasında yalaka istemeyen Atatürk'ün sofrasında oturmak ve o masadaki sohbetler sayesinde kendisinin rahle-i tedrisinden geçmek her kula nasip olmaz.
Müziğe alakasını milli duygularıyla birleştirerek 27 yaşındaki genç Adnan Saygun'a Türk Müziğini batıda tanıtmak için görev veriyor ve "Biz nasıl batı ezgilerini dinliyorsak onlar da bizim ezgilerimizi dinlesinler" diyor. Türk milletinin dünyada sanatıyla da söz sahibi olmasını istiyor ve bunda başarılı oluyor.
Esprili yanları zengin. Türk milletinin yüzünü güldürdüğü için kendisine Mark Twain nişanı verilmiş, "Siz diktatör müsünüz?" diye soran bir gazeteciye, "Diktatör olsam sen bu soruyu soramazdın" diyecek kadar demokrat, sinema sanatına da hakim, dans sanatına da. Vals de biliyor, tango da, zeybek de..." diyor.
Atatürk'ün 2 şubat 1938'de Bursa'da katıldığı Son Balo anısına geceye katılan dansçılar bizlere bir vals ve Ata'nın vasiyetine istinaden özel bir zeybek sunuyorlar.

Atatürk'ün bizlere sadece asker ve devlet adamı olarak tanıtıldığını, insan yanının yeterince anlatılmadığını söylüyor İlknur Kalıpçı. Yıllardır mücadele içinde olduğumuz dış güçlerin bize,ayağa kalkmayacak kadar destek, yere düşmeyecek kadar köstek olduğunu söylemeden de geçmiyor.
Diğer ülkelerde olduğu gibi üzerinde yaşadığımız coğrafyamız ülke tarihimizin de belirleyicisi...
Sunum esnasında üyelere Atatürk'ün en sevdiği çiçek olan Kırmızı Karanfil ile Dünya Nebatat Dairesi tarafından adı konulan Atatürk Çiçeği ve Atatürk kaşesi hediye edildi. Yemekler de Atatürk'ün sevdiği yemeklerden seçilmişti.
Gecenin sonunda İlknur Kalıpçı'ya Ata Lions Başkanı Avni Bayramoğlu tarafından plaket sunularak teşekkür edildi ve gece sohbetlerle nihayetlendi.

İlknur Güntürkün Kalıpçı kimdir?
1974 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Tarihi Bölümü'nü bitirerek aynı bölümde asistanlığa başlamıştır. Daha sonra meslek hayatına lisede felsefe öğretmeni olarak devam eden Kalıpçı 1985 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzenlediği Atatürkçülük eğitimini tamamlamış ve yaptığı çalışmalar nedeniyle 1996 yılında T.C Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Başkanlığı Haberleşme Üyeliğine seçilmiştir. 17 senedir yaptığı araştırmaları, yurt içi ve yurt dışı pek çok merkezde uyguladığı bir metotla konferanslar halinde sunmaktadır. Pek çok ödül sahibi olan Kalıpçı'nın ‘Atatürk ve Türk Kadını', ‘Atatürk ve Eğitim', ‘Atatürk ve Politika', ‘Atatürk Basın ve Bursa' konulu kitapları bulunmaktadır...