2 Temmuz 2018 Pazartesi

Bir nefes alış, bir nefes veriş

Farklı rotalar tercih eden gezginleri cezbeden ülkelerden birisi de Hindistan. 
Yukarıdan bakıldığında bir yanında Hint Okyanusu, bir yanında Umman Denizi ve Bengal Körfezi, kuzeyinde ise sarp Himalaya Dağları ile çevrelenmiş epey büyük (Hindistan toprakları yeryüzünün en büyük yedinci coğrafi alanına sahip) ve (kuzey batısı hariç) topraklarını Ganj nehrinin suladığı yemyeşil bir ülke.  
Hindistan'ın komşu ülkeleri Pakistan, Nepal, Bengladeş ve Çin Halk Cumhuriyeti. Hindistan, Çin'in ardından dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi. İstatistiki bilgilere göre ise, kısa bir sürede dünyanın en kalabalık ülkesi olmaya aday tek ülke. 
Ve çağı yakalamış 'yazılım cenneti' bir ülke.
Bir yandan da, özellikle de kadınlar üzerinde, çağ dışı uygulamaların sürdüğü bir ülke.

Yukarıdan bakıldığında böyle görünen ülkenin üzerine doğru inmeye doğru başlayınca Hint kültürü, Hint tarihi, Hint mutfağı, Hint yaşamı belirmeye başlıyor yavaş yavaş. Daha yakınlaştıkça ise tüm bu olguların derinlerinde yatan Hint Mitolojisi çıkıyor karşımıza.

Hint Mitolojisi Semineri
Aktiffelsefe tarafından düzenlenen mitoloji seminerlerinin on ikincisi ve sonuncusu 30 Haziran günü  Hint Mitolojisi üzerine Sosyolog Kemal Karadayı tarafından verildi.
Caffe Da Vinci'de verilen seminerin başlangıcında Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Aktiffelsefe, Gönüllü Adımlar ve GEA hakkında kısa bir bilgilendirme yapıldı yine.
(Mezopotamya Mitolojisi seminerinin ardından yazdığım Enuma Eliş'ten Beyt Nahrin'e başlıklı yazımda Aktiffelsefe ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz)
Eski uygarlıkların öğretilerini ve fikirlerini aktarmak için kullandıkları yöntem olan mitolojiyi "felsefe" başlığı ile değerlendiren ekip, atölye çalışmalarına başlarken ilk seminerlerini "Mitolojiye Giriş" başlığı ile vermişti. Ancak bu seminerleri sonlarda yakalayan ben ve benim gibi birkaç kişi, bugünkü seminerin bitiminde "Tüm seminerleri al baştan yapabilir misiniz?" diye sormadık değil. (Sorumuz hâlâ geçerlidir.)
Yaklaşık iki saat süren seminerin sonunda, bugünkü Hindistan'ın üzerindeki sır perdelerini az da olsa araladık.
Hindistan sokaklarındaki (kutsal) ineklerin, tüm günahlarından arınacağına inanarak Ganj Nehri'nde yıkanmanın, yakılan ölülerin küllerini Ganj nehrine atmanın, dünyaya yeniden gelmeye (reenkarnasyon) inanmanın ve dahasının, tüm bunların hepsinin geçmişten gelen bir anlamı vardı.

Hint Mitolojisi
Hindistan'da ortaya çıkan mitolojiler epey eskiye dayanıyor. Eskiliği yaklaşık 5 bin yıl öncesine atfedilen, ciddi anlamda felsefi unsurlar içeren ve diğer mitolojilerden ayrılan bir mitoloji Hint Mitolojisi. 
Dünyanın üç büyük dininden üçüncüsü olan Hinduizm; Brahmanizm ve Vedalar'ın dönüşümüyle ortaya çıkmış. Aynı topraklarda Caynizm, Budizm, Sihizm de var elbet. Hindistan bu anlamda büyük bir kültür mozaiğine sahip.
Göçler
Dünya yüzünde kültür ve medeniyete ait bütün birikimler asırlardır göçlerle aktarılıyor. 
İran ya da Doğu Avrupa yönünden Hindistan'a göçtükleri söylenen Aryanlar (Ari ırk) bu bölgede yaşayan yerli halklara (Dravidler ve Mundalar) rağmen yeni bir toplumsal yapı oluşturuyorlar. 
Aryanlar geldikten sonra Vedalar ile başlıyor her şey. Vadalar'ın (Vedizm) 5 bin yıllık bir tarihi olduğu söylenir. Vedalar toplumdaki yapılaşmalarını "kast sistemi" ile düzenlemişler.

Kast Sistemi
Kast sistemi ilginç. Aslında buna her dönemde, en küçük birimden en büyük birime kadar uygulanması gereken bir çeşit "iş bölümü" sistemi de diyebiliriz. İnsanları özelliklerine göre konumlandırıyorlar. Bu sistemde Brahminler en üstte yer alıyorlar ve her konuya vakıflar. 
Brahminler (Yöneticiler veya din adamları)
Kşatriyalar (Savaşçılar) (Buda, Gandi ve Caynizm'in kurucusu olan Mahavira, Kşatriya ailesine mensuplar)
Vaisyalar (Tüccarlar ve işçiler. Tüccar ve işçiler aynı sınıftalar)
Sudralar (Hizmetliler)
------
Paryalar (Kastsız)

Sudra sadece kendinden sorumlu. Bilinci kendisi kadar geniş olmalı. Kendi sorumluluğunu almalı.
Vaisya ailesinden sorumlu. Bilinci ailesi kadar geniş olmalı. Ailesinin sorumluluğunu almalı.
Kşatriya şehrinden sorumlu. Bilinci şehri kadar geniş olmalı. Şehrinin sorumluluğunu almalı.
Brahmin evrenden sorumlu. Bilinci evren kadar geniş olmalı. Tüm bütünün sorumluluğunu almalı.
Paryalar ise kastsızdırlar ve bu sistemi reddedenlerdir. Farklı inanışa mensup olanlardır. Onlar sistemin içine zorla sokulmazlar. Evlenebilirler, mal mülk sahibi olabilirler. Kendi istedikleri gibi yaşamalarına izin verilir. Sonralarıysa ötekileştirilirler ve aşağılanırlar.
Kast sisteminin kökeni dinidir. İnanışlar kastlarla ilintilendirilir.

Olmak, Olmamak, Olamamak
Bir Brahmi, bir Vaisya gibi sadece kendi ailesini düşünemez. (Mesela Brahmi olmak için yeterli olmayan oğlunun Brahmi olması için çabalamak gibi.) O zaman Brahmi olamaz.
Bir Vaisya, bir Sudra gibi sadece kendisini düşünemez. (Mesela evde bir yangın çıkması halinde ailesini düşünmeksizin kaçıp kendini kurtarmak gibi.) O zaman Vaisya olamaz.

"Adalet herkesin kendi işini yapmasıdır" 
...... der Krishna'nın Bhagavad Gita'sı
Herkesin kendi işini yapması; yapmakla yükümlü olduğu işi yapması ya da yapabileceği işin yükümlülüğünü alması demektir bu. Lakin zamanla bu öğretiler dağılır ve şekilsel bir hâl alır. Kavramlar sorumluluk olmaktan çıkıp unvan olmaya dönüşür.
(Niyeyse, Richard Bach'ın novellası "Martı Jonathan Livingston"daki gibi, Jonathan kadar yükseğe uçmak ve onun sözlerini anlamak yerine onu ilâhlaştırıp ona tapınmayı seçer insanlar.)

Hinduizm
Brahmanizm'e karşı Caynizm ve Budizm zamanla reformist hareketler olarak ortaya çıkıyor. Hinduizm’in dini temelleri Veda Dinine ve Brahmanizm'e dayanıyor. Hinduizm'de çok fazla Tanrı ve Tanrıça var. Bir yandan da Hinduizm'in tek tanrıcı bir yapısı da var. 
Budizm ortacı, Caynizm sert. İkisi de kast sistemini reddediyor.

"Tanrı'dan bahsedilmez"
Mısır'da da çok Tanrı ve Tanrıçalar var. Lakin ismini söylemedikleri gizemli de bir Tanrı var. O tanrı tapınaklarda sadece bir sembol olarak görülür. Kimse ondan bahsetmez. O, kastedilen tüm tanrıların ardındaki tek tanrıdır. İnsan zihni onu algılayabilecek ve onun hakkında konuşabilecek düzeyde olmadığı için insanlar onun hakkında konuşmazlar. Onu tarif etmezler. 

Kimdir bu Tanrı?
"O ki hayat vermektedir, kuvvet vermektedir, gölgesi hem ölümdür hem hayattır, kimdir bu Tanrı?
O ki karlı dağlarla denizi ve uzaklardaki nehri yaratmıştır, o ki kollarını göklerin içine salmıştır, kimdir bu Tanrı?
O ki kudret veren ve kurban töreninin ateşini doğuran gözlerini sular üzerinde gezdirmektedir; O ki bütün Tanrılar üstünde tek Tanrıdır; kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine..."
"Bilgeler tek varlığı başka başka adlandırırlar. Agni derler, Mitra derler, Veda derler ona..." (Aslında isim olarak ne söylediğinin bir anlamı olmadığını söylerler. Her yol ona gider.)
Tanrı her şeyi kapsayan bir şey HİÇ'tir. Tanrı 'hiçbiri'dir. Aslında hepsidir. 
"Tanrı hakkında tek bir söz söyleyebilirsiniz, o da 'Onun hakkında hiçbir şey söylenemez' sözüdür." der Platon. 
Çünkü söyleyebileceğiniz her şey insan zihninin bir uydurması, bir canlandırması olacaktır. Sınırlarımızdan yüksek bir şeyi anlayamıyoruz.
Aristotoles, "Tözden bir parça ihtiva etmeyen bir varlık, bir madde var mıdır bu evrende?" diye sorar. "İçindeki 'öz'ü ('töz'ü) maddeye yansıttığı ölçüde gerçek olacaktır. Evrendeki her varlık bu yolla kendi tamlığını arar." der Aristotales.
Sadece TÖZ'den ibaret olan, sadece Tanrı'dır.

"Biliyorum ki ben olmadan
Tanrı yaşayamazdı hiçbir an
Eğer ölüp gitseydim
Tanrı yaşayamazdı her daim." / Angelus Silesius

Gerçeklik
Bir şey gerçek olmayı bırakmaz. Bırakıyorsa zaten gerçek değildir. Etrafınızda gerçek bir şey göremiyorsanız içinize bakın. İçinizdeki öze "atman" diyoruz. Kişi içindeki atmanın farkına varamıyorsa kerelerce doğar ölür. Farkına vardığın anda ise doğum-ölüm zincirinden çıkar.
(Ölümsüzlük için, "Ya yazılmaya değer bir şeyler yap ya da okunmaya değer bir şeyler yaz" dedikleri bu olsa gerek.)

Sihizm
Hindistan'da din savaşları çok oldu. Sihizm; Budizm'den, İslam'dan ve Hinduizm'den birer parça taşıyan bir din olarak ortaya çıktı. Hindistan'daki toplumsal barışı sağlamak için politik bir hareket olarak başlayıp zamanla dinî bir harekete dönüştü. Bu yolda çok acılar yaşandı. Politik olarak güçlüler. Sihizm'in mitolojik bir yönü yok.

Ruh Göçü - Tenasüh
Ruh göçüne inanmayan birsi Hindu değildir denir. Hinduların birçoğu ölüm ve yaşamın sürekli  birbirini takip ettiğine yani reenkarnasyona inanır. Yani ruhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi inanışıdır. Hinduizme göre varlıkların ruhları, öldükten sonra başka bir varlığın bedenine dönebilir. Dönüş sanıldığı gibi aşağıya doğru olmaz. İnsan hayvana dönüşmez mesela. Dönüşün temelinde tekamül etmemiş olmak vardır. (Ortalama 70 yıl olan bir ömürde insanın tekamül etmesi de pek kolay değil aslında.) Dönüş henüz "anlamadığının" göstergesidir ve "anlamak" için bir kez daha gelinir. O zaman tekrar gelmenin pek de iyi bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

Hint Felsefesinin Temel Öğeleri
Samsara - Zincir, Tekerlek, Döngü
Dharma - Yasa
Karma - Nedensellik Enerjisi
Ahisma - Zarar Vermemek
Moksha - Samsara'yı Aşmak
Maya - Yanılsama Dünyası
Bhakti - Aşk Adamak
Atman - İnsandaki Öz
Brahman - Evrendeki Öz (Hakkında bir şey söylenemeyecek olandır, en temel ilahiyattır, cinsiyetsiz olandır, yaratım halinde eril, dinlenme zamanında dişil hale gelir, BİR'dir, tüm özlerin varlığıdır, üç yöne çevrili başı vardır, AUM (OM) hecesi Brahma ile ilişkilidir) 

Pralaya - Manvantara
Derler ki "Tüm evren Brahman'ın bir nefes alışı, bir nefes verişidir." 
Evren eskiden inandığımız gibi sınırsız ve sonsuz değil. Evren'in bir sınırı var. Evren yavaşlayarak genişliyor. Bir teoriye göre bu genişleme duracak ve sonunda evren küçülecek. (Bu evrende içinde bulunduğumuz dünyadaki kum tanesinden daha fazla yıldız var.) "Bir nefes alış, bir nefes veriş" dediğimiz gibi bu evren de sonunda küçülecektir.
Bu ikilik sadece Brahman'da yoktur, Brahman'dan itibaren yaratılmış olan her yerde, her şeyde vardır. Gece-gündüz, yaşam-ölüm, nefes almak-nefes vermek, çalışmak-dinlenmek, uyumak-uyanmak gibi.

Coğrafi ikilik
Hindistan coğrafyasına baktığımda gördüğüm, Hindistan'da yüksek yaylalar ile alçak kıyı bölgeleri, geniş yağmur ormanları ile kurak bölgeler hep bir arada. İklimindeki kavurucu sıcaklar ve sıcakları izleyen muson yağmurları ona keza. 
Kemal Karadayı'nın dediği gibi, "İkilik her yerde"...

Yasa - Karma
Dharma Yasa'dır. Evrenin bir yasası vardır. Yasa düz bir çizgiyle anlatılır. Biz yasaya uyduğumuzda her şey öngörülebilir. Evrenin yasasını anlamayıp tanımadığımız için yanlış yollara saparız ve sonunda bu sapmanın sonuçlarına maruz kalırız. Yasaya uygun hareket etmediğimizde yasanın bize tepki vereceğini öngörmek lazımdır oysa. Çiçeğe su vermezsek o çiçeğin öleceği, bir inşaatta malzemeden çalarsak o inşaatın çökeceği gibi öngörüler bunlar. Yasaya uygun hareket etmediğimizde yasa tepki vermiyorsa o yasa değildir. Yasaya uygun hareket etmezsek yasa her zaman kendini hatırlatır. Karma o 'reaksiyon'dur. Reaksiyonları iyi okumak gerekir, ki doğru yolu bulalım. İşaretleri doğru okumadığımız sürece duvara toslar dururuz. Buradan elde edeceğimiz şey sadece acıdır. Duvara tosladığımızda yasaya uygun hareket etmeyi öğrenmek ise tecrübe

Samsara Tekerleği
Yasayı keşfeden, öğrenen ve içselleştiren kişinin tekrar doğup ölmesine gerek kalmamıştır. Onun kalbi tüyden daha hafiftir. Öğrenemeyenler ise öğrenene dek gidip gidip gelirler ve hayatın ağırlığını bir kez daha, bir kez daha yaşarlar. Ta ki anlayana kadar. 
Samsara Tekerleği de bu öğrenme ihtiyacı var oldukça döner durur.

Ahimsa
Ahimsa, "Zarar Vermemek" demek. Caynizm'deki en temel kural Ahimsa'dır. Onlar toprağa ve topraktaki canlılara zarar vermemek için tarım yapmazlar. Bazıları kıyafetler yoluyla canlılara zarar vermemek için kıyafet bile giymezler. Bazıları sadece beyaz bir kıyafet giyer. 

Brahman
Brahman kendisini bir üçlü yoluyla ifade eder. Shiva ve Vishnu'yu doğurur kendinden. Ve üçlüye dönüşerek Trimurti olur. Aslında dört yüzlüdür. Çokluğu içeren birliği temsil eder. Vishnu inşaa edici, Shiva yıkıcıdır.

Avatar
Vishnu bilgeliği yönlendirip insanları aydınlığa çıkartmak için bazı çağlarda çeşitli temsilciler gönderir. Bunlar 'avatarlar'dır. Avatar sizi temsil edecek olan görüntüdür. Vishnu'nun avatarları bizim bildiğimiz anlamda peygamberlerdir. Geleceği söylenen en son "beyaz atlı avatar" henüz gelmemiştir.
Giordano Bruno'nun "Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." sözü de bunu anlatır.
Caynizm'de seçilmiş insanlar var. Budizm'de seçilmiş kişiler yok. Budistler her doğan insanın Buda doğasına sahip olduğuna inanıyor.

Dipnotlar
Tüm mitoloji dünyanın oluşumu ile ilgili. (Başlangıcı anlattıkları gibi bitişi de anlatmalarına bakacak olursak, kim bilir kaç kez çevrildi bu film!)
Yaratmak için yok etmemiz, yeni şeyler inşaa etmek için yıkmamız gerek.
Yaşam enerjisinin akması için akışı engelleyen her ne ise onunla savaşmak zorundayız.
Kendini izle, kendini tanı, kendini keşfet, hatanı kusurunu gör ve düzeltmeye çalış.
Her dişilin içinde bir eril, her erilin içinde bir dişil var.
Hayat ikiliktir.
Akışa uymak iyidir.
Münzeviler el açmaz.
Doğru yol ölçülülüktür.
Tanrı tarif edilemez.
Adına ne dediğinizin önemi yok, "O" sizi duyar.
Yasa'nın çizgisinden saparsanız ya acı çekersiniz ya tecrübe kazanırsınız. Yasa her zaman gereğini yerine getirir.
Mevlana der ki: "Mineraldim öldüm bitki oldum, bitkiydim öldüm hayvan oldum, hayvandım öldüm insan oldum, insanken ölüp melek olacağım." 
Bir an önce anlamaya ve öğrenmeye bakın, sonra da melek olup uçun. Yoksa bin kere gelip bin çeşit acı çekeceksiniz.
Carl Gustav Yung'un "Tanrı'ya inanıyor musunuz?" sorusuna verdiği "Hayır, biliyorum." cevabındaki gibi, siz de inanıp inanmama sözünü bir kenara bırakın ve anlamaya çalışın. 
Unutmayın; anlamıyorsanız zaten inanacak bir şeyiniz yoktur. Anladıysanız da zaten inanmanıza gerek yoktur.
Ve;
Sosyoloji ve felsefe dersleri müfredattaki eski yerlerini muhakkak almalı.
****
Seminerin ardından Kemal Karadayı'nın anlattıklarını anlayabilmek için sayfalarca metin okudum ve okuduklarım ve dinlediklerim ile böyle bir yazı yazdım.
Bir yandan da; bundan bir önce izlediğim Mezopotamya Mitolojisi'nden önceki 10 mitoloji seminerini de izlemiş olsaydım keşke diyerek yine hayıflandım.
Ben de pek çok izleyici gibi Mitoloji Seminerleri'nin tekrarını bir kez daha talep ediyorum. 😇

Yazı bitmez
Okunacak, yazılacak, anlatılacak ve anlaşılacak çok mevzu, Hint Mitolojisi'nin bugünkü Hindistan üzerindeki etkisi ile ilgili sorulacak çok soru var. 
Hint Mitolojisi bir yana, kendini ve sonrasında evreni anlamak için sorulacak çok soru var. Lakin şimdi de sormak ve anlamak için yeterince zaman yok. (Bir dahaki gelişte sormaya ve anlamaya daha erken başlamalı demek ki.) 

"Bir nefes alış, bir nefes veriş ya da ilk nefes alış, son nefes veriş"teki gibi iki nefes arasında yaşanıyor hayat. İki nefes arasını tüy gibi bir kalple yaşamaktır arzumuz.

Yazıya Erkin Koray'ın Hare Krishna parçası ile son verelim dilerseniz.
Hepinize iyi dinlemeler... 

21 Haziran 2018 Perşembe

Altın Sarısı Bir "Zerrin"

2015 yılının mart ayında "Savaş Kimi Vurur?" oyununu izleyip de Savaşın Öteki Yüzü başlıklı yazımı yazarken oyunun yazarı olarak karşıma çıktı ilk olarak.
Tığlıoğlu soyadını Kumyaka köyünden ve baba dostu Hulûsi amcadan biliyordum lakin Zerrin Tığlıoğlu kimdi bilmiyordum.
Sosyal medyadan buldum kendisini ve mesaj attım.
"Hulusi amcanın nesi oluyorsunuz, kızı mı, gelini mi torunu mu?"
Gelen mesaj nasıl da sıcaktı:
"Ah canım, keşke torunu olsam" 😊
Geliniymiş meğerse... 

Geç bir tanışma ile başlayan ve üç yılı deviren bir süreçte sanki doğduğumuzdan beri birlikteymişiz gibi yaşadık tüm zamanları.
Bir kahve içimi diyerek uğrayıp da saatler boyu ayrılamadım yanından.
Çok oturmaktan utandığımı örtmek için "Geldim biraz, kaldım bir yaz Zerrin ablacığım." diyerek takıldım ona.
Konuşurken daldan dala konduk, edebiyattan, sanattan, hayattan, insanlardan, hayvanlardan, çiçeklerden, böceklerden, var oluştan, yok oluştan, yemek börek tariflerinden, hayata dair bildiğimiz ve bilmediğimiz ne varsa hepsinden söz ettik saatler boyu.
Ben "Gideyim artık" dedikçe, "Gitme gitme Canancığım" diyerek oturttu beni yerime. "Uğur ağabeyin üst katta oturur, biz seninle sohbetimize devam ederiz" dedi hep.
Benim de gidesim yoktu ya, ayıp olmasındı işte. Öyle öğretilmişti zamanında, evin erkeği gelmeden misafirliği bitirmek gerekirdi.
Zamanında edilen tüm tembihleri unuttum ve o "Kal" dedikçe oturdum.
İyi ki de unutmuşum, iyi ki de oturmuşum...

Kirlileri Al, Bana Demlenmiş Anılarımı Getir
Ayşe Kulin'in Tutsak Güneş kitabındaki yazım hataları üzerine yazdığım "Bu kez Ayşe Kulin dokundu bana" yazımı okuduktan sonra kendi yazdığı "Kirlileri Al, Bana Demlenmiş Anılarımı Getir" kitabını iletti bana ve kitabı hakkındaki en samimi fikirlerimi istedi benden. Kitabı bir solukta okudum ve kendisini ziyarete gittiğim gün kitap hakkında ettiğimiz sohbeti kayda alıverdik amatörce. Kahkahalarla, anılarla, yaşanmışlarla ve yaşanacaklarla doluydu sohbetimiz. Onunla konuşmak her zamanki gibi bir ömre bedeldi...

Kitap Kurtları
O günün üzerinden günler geçti, sonra bir gün bana bir projesi olduğundan bahsetti.
İspanya'da kaldığı günlerde, içinde yaşarken yeterince fark etmediğimiz karmaşanın dışarıdan daha vahim göründüğünü ve ülkede gittikçe artan karanlıklara bir ışık tutmak istediğini söyledi. "Gel birlikte bir kitap kulübü kuralım" dedi. 6 Mart 2017 günü, buluştuğumuz Kahve Dünyası'nın küçük masasında, hemen orada aklımıza gelen dostlarımızı sıralayıverdik birlikte. Sonra hepsiyle görüştük tek tek ve 29 Nisan 2017 günü Zerrin Tığlıoğlu'nun evinde ilk buluşmamızı gerçekleştirdik.
Evini açtı bize, eviyle birlikte o büyük yüreğini de açtı ve böyle başladı "Kitap Kurtları"nın hikâyesi.
1 yıl boyunca 10 kitap okuduk. Her kitabın yazarından tut da yazıldığı döneme kadar olan tüm detayları o anlattı bize tek tek. Anlattıklarını bana mail yoluyla ulaştırarak düzenlememi ve metin olarak paylaşmamı, "Canancığım  sevgiler ve teşekkürler canım" mesajıyla rica etti. Her yazısını Facebook'taki Kitap Kurtları albümümüzün içine yerleştirdim. İstedim ki tüm bilgiler bir yerde dursun. Arayan kişi hepsini bir yerde bulsun...

Cumartesi Sohbetleri
Kitap Kulübü'nde genç yazar ve müzik insanı Semih Uçar'ı ve ikinci grupta da Uludağ Üniversitesi'nden Doç. Dr. Zeynep Dörtok Abacı'yı ağırlamıştık. 
Zerrin Hanım 13 Ocak 2018 günü Yavuz Bubik ile ettiğim sohbeti görüp Yavuz Bey'in bloğundaki yazılarını okuduğunda, "Canancığım, Yavuz Bey'i konuk alabilir miyiz kulübümüze?" dedi ve böylece 10 Şubat 2018 günü, ilk konuk olarak Yavuz Bubik'i ağırlayarak "Cumartesi Sohbetleri"mizi başlattık. İkinci konuğumuz Cüneyt Pekman oldu. Bu programın üçüncüsünü 23 Haziran günü Ayşe Alagöz ile yapacaktık.
Hep bir proje üretme, hep bir ışık olma, hep bir ışık saçma peşindeydi.
Hep "Daha ne yapabilirim?"in peşindeydi. 
Heyhat... 

Kestik!
Sahnede ne kadar kalacağımız oyunun yazarının elindeyse de, sahnede nasıl bir performans sergileyeceğimiz bizim elimizde.
Zaman hızla akıp giderken sahnede, zamanı durdurma gibi bir şansımız yok.
"Kestik!" dediği anda bitiyor sahne.
O zamana dek ne yaptıysak yaptık.
"Ama ben daha...." ile başlayan bir cümleye yer yok bu oyunda.
"Yapsaydın..." diyor hayat. "Gitseydin, söyleseydin, görüşseydin, sevseydin..." 
Zerrin Tığlıoğlu öğretmenimizin 3 Eylül 1951 yılında başlayan sahnesi 20 Haziran 2018'de aniden sona erdi.
"Kestik..!"

Hangi dil?
Kendisine verilen 60 küsur yılda sahnenin her santimetre karesinde dolu dolu yaşadı. Sahnesini sevgisiyle doldurdu. Konuştuğu tek dil ile herkese ulaştı, herkesin hayatına dokundu. 
Bir efsaneye göre Tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine, kibirli olmalarına kızar ve o zamana kadar tek dil konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. 
Lakin Zerrin Hocamız o tek dili konuşabilenlerdendi.
O dilin adı "Sevgi Dili"ydi. 

Altın Sarısı
Mısır Tanrıları (Gods of Egypt) filmine göre; tarihin başlangıcından önce Mısır ülkesi yaşamın doğum yeriydi. Onu yaratan tanrılara layık bir yerdi. Tanrılar yarattıkları insanlarla Mısır'da yaşamaya karar verdiler. Uzun boylu tanrıların damarlarında kan yerine altın akıyordu. 
Zecharia Sitchin'e göre Annunakiler dünya yüzündeki altın madenini işlemek için dünyaya gelen uzaylı kolonicilerdi. (M.Ö. 400 bin yıllarını işaret eden arkeolojik buluntulara göre, Mezopotamya bölgesinde kurumuş altın damarları var.
Tarih boyu altın neden hep önemliydi? Neden hep altın takılar taktı insanoğlu? Neden altın üzerinde döndü dünya?
Yoksa buldukları altını eritip tanrıların damarlarına mı akıtıyorlardı? 
Yoksa yeni tanrılar mı doğuyordu bu altın kan ile?
Zamanlar geçti, tanrılar bitti gitti, dünya tek bir tanrı ile yoluna devam etti.
Altın ise bu uzun yolculukta değerini hiç kaybetmedi.

Bazı insanlara "Altın Kalpli" dememiz o eski çağlardan gelmeydi belki de.
"Zerrin" adının bir anlamı da altın değil miydi?
Onun gözleri de altın rengi değil miydi?
Onun sözleri de altın değerinde değil miydi?
İnsan göklerin ve yerin çocuğu, gizemin parçası ve küçük kozmossa eğer, onun saçlarındaki ışıltılar altın tozları değil miydi?

Altın Sarısı bir "Zerrin" geçti bu dünyadan tüm zarafeti ve edasıyla salınarak.
Kuyruklu bir yıldızın ardında bıraktığı ışıklı izler gibi ışıl ışıl izler bırakarak ayrıldı aramızdan.
Okunacak, yazılacak, anlatılacak çok kitap, dinlenecek çok müzik, yaşanacak çok zamanlar bırakarak beklenmedik bir anda veda etti dünyaya. İçi yana yana anlattığı, çok genç yaşta kaybettiği yeğeni Mehmet'ine kavuştu adeta.
****
Övülürken yüzü kızaran, kendisi için üzülenlere kıyamayan biri olarak, gidişinin ardından yazılanları okuyor ve onun için dökülen gözyaşlarını görüyorsa eğer, bu üzüntüyü yaşattığı için bile çok üzülüyordur eminim. Bilirim, o kadar hassas, o kadar derin, o kadar duyarlıdır O.

Şimdi artık anılarımızı demlendirme ve onun ardında bıraktıklarını devam ettirme zamanı.
Ruhun şâd olsun canım Zerrin Güven Tığlıoğlu...
Yazdıkların ve ardında bıraktıklarınla ölümsüzlüğün kapısından çoktan geçtin sen.
Gözün arkada kalmasın, gözünün bebeği torunun Ayşegül de büyüdükçe ve okudukça tanıyacak seni...
Zerrin Tığlıoğlu kimdir?
Eğitimci, tiyatro yazarı. 1951 yılında Arhavi'de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da Cumhuriyet Lisesi’nde tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Ankara Dikmen Lisesi, Bursa Kız Lisesi ve Bursa Necatibey Anadolu Teknik Lisesi’nde İngilizce öğretmeni olarak görev yaptı. 1992 yılında Bursa Kız Lisesi’nden emekliye ayrıldı. Tiyatro yazarlığına ilgi duydu. Eserlerinden yedisi TRT Radyo Tiyatrosu kuşağında yayınlandı, radyo için yazılmış tiyatro eserlerinden üçü TRT tarafından 2001, 2002 ve 2004 yıllarında ödüllendirildi. Resim çalışmaları yaptı, beş karma sergiye katıldı. Bursa’da Kurtuluş Savaşı dönemi olaylarından esinlenerek yazdığı Pûşide-i Siyah (Kara Örtü) adlı sahne oyunu Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Repertuar Kurulundan geçerek sahnelenmeye değer bulundu. Yapıtın prömiyeri 1 Ekim 2009’da Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu’nda gerçekleştirildi. "Kara Örtü" 2009-2010 sezonunda Bursa AVP Tiyatrosu'nda sahnelenmekle kalmadı, Ankara Küçük Sahne dahil 27 ilde kapalı gişe oynadı. "Kime Niyet Kime Kısmet" adlı iki perdelik oyunu TOBAV'ın Osmangazi Belediyesi tarafından organize edilen "Mehmet Şakir Paşa Oyun Yazma Yarışması"nda birincilik elde etti. Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı'nın internet kütüphanesinde engelliler için seslendirme kaydı olan 400 eser arasında dört eseri mevcut. Kitap, Kültür, Sanat Gazetesi (Book Culture Art Time's) tarafından bu yıl ilki düzenlenen "Altın Kalem Ödülleri"nde "Roman" dalındaki ödülün sahibi Zerrin Tığlıoğlu oldu. 
1986’dan bu yana Bursa Soroptimist Kulübü üyesi olan Zerrin Tığlıoğlu, Avukat İdris Uğur Tığlıoğlu ile evlidir ve bir erkek evlat annesi, bir gelin kayınvalidesi, bir kız torun babaannesidir.
Güzel kadın, özel kadın, yaşsız kadın, tekrar buluşuncaya dek hoşça kal...

17 Haziran 2018 Pazar

Üvey Baba

Eski Türk filmlerinde üvey babaların gaddarlıklarını, el kadar sabilere acımasızca attıkları dayakları, çocukları insafsızca hırpalayışlarını, evlatları işkence görürken biçare annelerin döktükleri gözyaşlarını korkuyla izlemişsinizdir. 
Kendinden olmayanı reddetmekte ve yok etmeye çalışmaktadır üvey olan.
En derinlerdeki kanunlara uymaktadır ne yaptığını bilmeksizin.

Ormanda en vahşi haliyle bugün de sürmektedir bu kanun.
Sürünün liderliği için dövüşür erkek aslanlar mesela.
Eski lider dövüşte yenilip de liderliği kaybettiğinde sürüden atılır. Yeni gelen geçer başa ve eski liderin yeni doğmuş yavrularını boğup parçalar. 
Der ki en güçlü benim, benim kadar güçlü yavrular olmalı bu sürüde. 
Üstelik yavrusu olduğu kadar çiftleşmeyecektir dişi aslanlar da.
Erkek aslan en kısa yoldan giderek gereğini yapar ve kendi krallığını ilan eder.
Artık alfa erkek odur.
Dişiler onun kadar güçlü aslanlar doğurmalıdır bundan böyle.
Ta ki genç bir aslan gelip de yaşlı kralın tahtını sarsana kadar sürer gider bu hikâye.
Sonra al baştan yaşanır her şey.
Nihayetinde tarih tekerrürden ibarettir...  
****
İnsan evladı binlerce yıldır bu ikilem arasında yaşamaktadır hayatını.
Medenileşme süreci içerisinde merhameti, vicdanı ve ahlâkı öne çıkartarak içindeki ilkelliği frenlemeye çalışmıştır. Üstelik bu yolculukta çok da yol almıştır. 
Lakin içindeki vahşetin sesine uyup baştan çıkma meselesi de bir anlıktır.
O medeni insan en hain, en acımasız, en vahşi, en en en en kötü yaratığa dönüşebilir o bir anda.

Profesör Günter Blobel'e göre bütün canlılarda bir vahşet geni var ve ayrıca beyinde de bir saldırganlık merkezi bulunuyor.
Fareler üzerinde yapılan deneylerde, sakin sakin oturan bir farenin zulüm merkezine ışın verildiği zaman fare birdenbire saldırıp öteki fareyi dişliyor, ısırıyor, kanatıyor ve öldürmek istiyor, ışın kesilince yine sakinleşip, köşesine çekilerek oturmaya başlıyor.
Blobel gibi Freud da insanda yıkıcı bir gen olduğuna inanıyordu. 

Yok edemediğimiz için üzerini medeniyetle sıvadığımız ve sıvanın hiç olmadık bir anda çatlayıverdiği genler olsa gerek bu genler. 
Hele de üzerimize sürekli ışın tutulduğunu düşünürsek, çatlayıp patlamamak ne mümkün...
****
Mesele güç meselesi olduğunda hemen devreye o ilk güdüler giriveriyor.
Tıpkı kötü üvey babalar gibi kendinden olmayanı reddetmeye, aleyhine konuşan dilleri kesmeye başlıyor gücü eline geçiren. Korku imparatorluğunun korkunç kralı olmaktan aldığı haz kendi gözlerini kör, kendi kulaklarını sağır ediyor. 

Ta ki sevecen bir baba adayı gelip de kendinden olan olmayan tüm evlatları kucaklayana kadar sürüp gidiyor bu hikâye.
Vahşet bir güdüyse, sevgi de bir güdü nihayetinde.
Sevilmek istiyor insan evladı.
Başı okşansın, yüreği ısıtılsın istiyor.
Güven istiyor, heves istiyor, heyecan istiyor, inanmak istiyor.
Korkarak ve korkutularak değil, severek ve sevilerek yaşamak istiyor.
Haliyle umut vaat eden güler yüzlü adaya sarılıyor tüm korkutmalara inat.
Onun çevresinde birikmeye, onun gözünün içine bakıp, onun sesine kulak vermeye başlıyor. 
Sevginin aydınlığı korkunun karanlığını boğmaya başlıyor böylece.
Kimin kim olduğuna bakılmaksızın tüm evlatlar birbirine kenetlenip güçleniyorlar hep birlikte.
Hepsine kucak açıyor, hepsini ayrı ayrı bağrına basıyor babaları da.
Büyük bir aile oluyorlar hep birlikte...
****
Kendinden olana babalık yapmak kolay, marifet kendinden olmayana babalık yapmakta.
Yazının başlığındaki gibi; kendi öz evladına üvey olan öz babalar var, kendinden olmayan çocuklara öz olan üvey babalar var.
Kısacası üvey baba vaaar, üvey baba var...

BABALAR GÜNÜ'NE ÖZEL
Ben babamı özledim... / 17 Haziran 2011
Üvey Baba / 17 Haziran 2018
Babalar Günü Babaları / 16 Haziran 2023

10 Haziran 2018 Pazar

Ders ver Türkiyem

Seçim havasını yaşayan cânım ülkem kıpır kıpır.
Bir şenlik, bir neşe, bir umut, bir heves, bir heyecan sardı dört bir yanı ki tadından yenmez.
Eğlencesi desen ona keza.
Al eline çiğdemi, çitleye çitleye izle.
Birçoğu sağlam olsa da bazıları çılgın vaatler, taviz üstüne tavizler, mikrofonlardan birbirini halka şikâyet etmeler, geçmişten örnek, gelecekten ümit vermeler, suçlamalar, dedikodular, yalanlar, dolanlar, sallamalar, haykırmalar, alkışlamalar, ne ararsan var.

Tabi bir edilen laflara, bir de edilen lafların sahiplerine bakacaksın. 
"Yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir" sözünü kale alacaksın. 
Alacaksın ki kararını ona göre verebilesin.

Çalmış mı mesela, kandırmış mı mesela?
Ya da;
Çaldırmış mı mesela, kandırılmış mı mesela?
Gidip gelip seni azarlamış mı mesela?
Her seçimi şaibeli kazanmış mı mesela?
Yaptığı her sınavı eline yüzüne bulaştırmış, yüz binlerce öğrenciye ve ailelerine gözyaşı döktürmüş, gençlerin geleceğini çalmış ve o insanların ahını almış mı mesela?
Devletin kurumlarını babasının çiftliği gibi görmüş mü mesela?
Sana hizmet vereceğim diyerek seni soyup soğana çevirmiş mi mesela?
Her lokmayı kaşıkla verip sapıyla çıkartmış mı mesela?
Geçmişime sahip çıkacağım diyerek işine gelmeyen kahramanları ve kahramanlıkları karartmış, işine gelenleri ise cilalamış mı mesela?
Üç gün önce söylediğini üç gün sonra yalanlamış mı mesela?
Gözüne baka baka attığı yalanlar ile seni adam yerine koymadığını ilan etmiş mi mesela?
Sana "1" verip, kendine "3" almış mı mesela?
Hâttâ; 3 de yetmez 5, 5 de yetmez 7 taneyi kendime alayım demiş mi mesela?
Kısacası, hak yemiş mi mesela?
Anlamsızca güçlenip, anlamsızca zenginleşmiş mi mesela?
Kendisini astığım astık kestiğim kestik yarı tanrı bir yaratık olarak görmüş mü mesela?
Konuşurken, pardon okurken, prompterlar kararınca dut yemiş bülbül gibi susup kalmış mı mesela?
Kendi gölgesinden bile korkar hale gelmiş mi mesela?
Korku dağları bekler misali, halkın arasına karışırken, karıştığı halkın yarısı korumalardan ibaret olmuş mu mesela?
Korkusunu bastırmanın yolunu korkutmakta bularak, sosyal medyadan iki muhalif laf eden emekli teyzeye dava açacak ya da sistemi protesto eden liselileri tekme tokat içeri aldıracak kadar çıldırmış mı mesela?
Camiye özel fotoğrafçısıyla girip, herkes secdeye varmışken o kıyamda durup poz vermiş mi mesela?
"Beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkısını avaz avaz söylerken, "değiştir" komutuyla birlikte, "Yollarımız burada ayrılıyor" şarkısına dikey geçiş yapmış mı mesela?
Yol göstericilerinden N.F.K.'nın "Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen, hem yolunu kaybedersin hem dostunu" sözündeki gibi, hem yolunu, hem dostunu kaybetmiş mi mesela?
Yoksa yeni yollarda yeni dostlar mı bulmuş mesela?
Ya da yürüdüğü yolları unutup, geldiği noktayı "kendinden menkul" sayıp, "Bundan böyle hep yek, hep tek başına" şarkısıyla zıp zıp zıplamaya başlamış mı mesela?
Sanki bunca yıldır biz de bu memlekette yaşamıyormuşuz gibi eski günleri bize anlatarak tereciye tere satmaya kalkışmış mı mesela?
Tarihten bihaber tarihi, sanattan bihaber sanatı, bilimden bihaber bilimi, spordan bihaber sporu, ekonomiden bihaber ekonomiyi, eğitimden bihaber eğitimi, dinden bihaber dini paket yapıp bize "yedirmeye" çalışmış mı mesela?
Ettiği her büyük yalan kelam teknoloji marifetiyle bir TIK'ta ufalanıp bin parçaya bölünmüş ve civcivlere yem olmuş mu mesela? 

Sorular uzar gider;
Olmuşlar olmamışlar bir yana, biraz da "Bir ihtimal" soruları soralım:
Prompter'da yazsa "Yazıyı da biz bulduk"tan başlayıp tekerlekten çıkar mı mesela?
Prompter'ı hacklense ve şeffaf ekranda taze fasulye tarifi belirse, o tarifi de bize aynı tonlamalarla okur mu mesela? 
Sandıkta yine hile yapar mı mesela?
Var olduğunu söylediği A Planı, B Planı, C Planı nelerdir mesela?

Büyük kalabalıklar artık değişim istiyoruz diye haykırırken bu sese kulaklarını daha ne kadar kapatır mesela?
Seçimi kaybedince ne yapar mesela?
****
Öte tarafa baktığında;
Yıllardır meclis kürsüsünden yapılan her haksızlığa kâh çatır çatır, kâh ince ince isyan eden bir aday var.
Cumhurbaşkanı adayı olduğundan bu yana halka prompterdan değil yüreğinden seslenen.
Korkudan değil sevgiden beslenen.
Azarlayan değil kucaklayan.
Çatınan değil gülümseyen.
Sus pus olan değil, deneyimleri ışığında efendice, zekice ve esprili cevaplar veren.
Gençlerin sesinden rahatsız olmayıp, onların sesine kulak veren ve geleceği gençlikte gören.
Dünyadaki değişim rüzgârını yakalamış, yelkenlerini bu rüzgârla şişirmiş, dümeni de Çankaya'ya kırmış, uçarcasına gelen bir YENİLİK.
Yenilikle birlikte HEVES.
Hevesle birlikte ÇALIŞMA.
Çalışmayla birlikte İLERLEME.
İlerlemeyle birlikte REFAH.
Refahla birlikte HUZUR...

Sen olsan hangisini isterdin mesela?
Yaptıkları yapacaklarının garantisi olan adayı mı, yapacaklarının enerjisi ile yerinde duramayan adayı mı?
Hadi bakalım Türkiye, bırak inadı da ders ver.
Ver ki yeni gelecek olan da verdiğin dersten ders alsın.
Alsın ve üç gün sonra o da havalanmasın...