25 Nisan 2014 Cuma

Caddelerde bir tırtıl

Ey Bursa ahalisi, duyduk duymadık demeyin!
9 Mayıs’a kadar tramvay hattında bakım çalışması yapılacakmış. Çalışmalar gece yarısından sabah saat 5’e dek sürecekmiş.
Yani yaklaşık 20 gün boyunca böceğe bakım kürü uygulanacak.
Artık makyaj mı yapılır, lifting mi yapılır, yoksa kendisinden çok geçtiği güzergâhın yollarına mı el atılır bilmem.
Böceğin kendisinde görünen bir aksaklık yok lakin gözümün çarptığı kadarıyla rayların kenarları epey yıpranık.
Böceğin beş aydır yollarda olduğunu düşünürsek; hani daha dün 1, bugün 2, bu neyin yıpranıklığı diyecek kadar var doğrusu.
Biliyorsunuz, Bursa caddelerinde salınmaya başladığı Ekim 2013’den beri 'ipekböceği'nin sorunları bir türlü bitmek bilmedi.
İkide bir yolda kalması, yokuş tırmanmakta zorlanması, yoluna park edilen arabaların keyfini beklemek için duraklaması…
Zavallı böceğin kendisine özel bir alan yaratılmayıp ‘jungle’ın içine bodoslama salınırsa olacağı bu.
Gittiği yol ona özel değil ki, o ne yapsın.
Taksisi var, otobüsü var, dolmuşu var, her çeşit özel aracı var, var oğlu var.
O hengamenin içinde tırım tırım tırmalıyor o da.
Böceğin dışındaki araçlar da çaresiz. Yılların iki şeritli yolunun bir şeridi kalktı böceğin oldu. Kaldı mı sana tek şerit.
Şehir içinde araç eskisinden çok, o kadar araca yetecek yol ise yok.
O zaman da yapılacak tek bir şey kalıyor.
Böceğin yoluna dalmak..
Böcek ortalarda yokken sorun sadece böceğin yoldaki lastik düşmanı rayları ve bölünmüş yol aparatları.
Varken ise küllüm kendisi…
Keşke şehrimizdeki yollar beş şeritli olsaydı da seve seve verseydik kendisine o şeritlerden birini.
Zinhar gözümüz kalmazdı. Lafı bile olmazdı. Helal hoş ederdik.

Böceğin güzergâhına şöyle bir göz atarsak;
Zafer Plaza’nın oradan başlayıp Atatürk Caddesi’nden geçerek Kent Meydanı’nın oraya kadar olan kısımda yol hem tek yön ve hem geniş.
Kent Meydanı’ndan Darmstadt Caddesi’ne girdiğinizde yol yine tek yön ama genişliği ara ki bulasın.
Esas kâbus Darmstadt Caddesi çıkışından Zafer Plaza’ya kadar olan kısımda yaşanıyor.
Eğer böcek Darmstadt Caddesi’den çıkmak üzere ise, İzmir istikametinden gelerek İpekiş önünden Altıparmak’a çıkmak isteyen araç içindeki sürücüler de, yolcular da kurdeşen dökme kıvamına geliyorlar.
Böceğin salına salına geçisi sanki bir filmin ‘slow motion’ sahnesi.
Aheste çek kürekleri -aman- mehtap uyanmasın….
İnsanın arabadan inip böceği itesi geliyor.
“Hadi gençler bir el atın da….”

Neyse orayı geçtik.
Genç ama dizleri ağrıyan böceğimiz Stadyum önünden Altıparmak Caddesi’ne ağır aksak tırmanıyor. Kendisine ayrılan istasyonda (eğer otobüs yoksa) yolcularını alıp-bırakıyor.
Otobüsler durağa yaklaşırken böceğin durumunu kesip duruyor.,
Böcek var mı, yok mu? Biz girsek mi, girmesek mi? (Veee, 22 Kasım Salı günü saat 15.00 sularında Atatürk Caddesi’nde meydana gelen kazada Uludağ Üniversitesi’ne ulaşım yapan 48 hattının şoförü tramvay yoluna girince, arkadan gelen İpekböceği ile çarpışıyor)
Dolmuş ve taksi esnafı ise hem kurnaz, hem seri, hem sabırsız. Duraklara bir dalıyor, bir çıkıyor.

Darmstadt’tan Zafer Plaza’ya kadar olan çıkış, Atatürk Caddesi’ndeki gibi tek yön yapılmalıydı. Çatalfırın’dan Altıparmak Caddesi’ne ve dahi Çarşamba’ya inilen iki şerit de çıkışa katılmalıydı.
Kısacası Kent Meydanı’nan başlayıp yine Kent Meydanı’nda biten tam bir RING olmalıydı.
Ki yapıldığına değsin…
Ya da böcek dışındaki tüm toplu taşıma araçları toptan kaldırılmalıydı.
Bu kadar problem arasında böcekten en çok kim memnun diye düşününce;
Vakit sıkıntısı olmayıp da ‘bakına bakına giderim, hatta kendi kendimle kalıp azcık kafamı dinlerim’ diyenler olsa gerek.
Yaklaşık 40 dakika süren bir ring yalnız kalıp düşünmek için güzel bir zaman.
Vaktiniz sınırlı ise, hiç boşu boşuna binmeye yeltenmeyin.
Atlayın bir dolmuşa ya da taksiye, bakın başınızı çaresine.
Bursa’nın göbeğinde dolaşan böceğin ömrü kelebeğin ömrü kadar mıdır bilmem ama halleri kısaca budur…

23 Nisan 2014 Çarşamba

Bir bayram da siz buyrun!

23 Nisan'daki geleneksel koltuğa geçme atraksiyonu çocuklar bizi anlasın diye mi yapılır?
Yoksa her 23 Nisan biz çocukları anlayalım diye mi kutlanır?.
O gün koltuğa geçen çocuğun 'bir günlük beylik beyliktir' deyip verdiği emirler kayda geçer mi, yerine getirilir mi bilmem.
Belki de büyük olmanın ne kadar zor bir iş olduğunu anlasın da beklentilerini abartmasın diyedir o yer vermeler.
Doğru, onlar büyük olmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar.
Lakin biz çocuk olmanın ne demek olduğunu gayet iyi biliyoruz.
Biliyoruz da, sadece kendi çocukluğumuzu biliyoruz.
Diğerlerinden bihaber herkesi kendimiz gibi zannediyoruz.
O yüzden belki de makam sahibi karar vericiler her 23 Nisan'da farklı çocukların yerlerine geçmeliler. O gün birer saatlerini o çocukların yerinde geçirmeliler.
Tornacıdan marangoza, çöp toplayıcıdan ayakkabı boyacısına, AVM'lerde gezeninden tatil günü dershaneye gidenine kadar her çeşit çocuğa ulaşmalılar.
O çocuklarla çocukların kendi alanlarında yaşamalılar.
Bakın, koltuğa emaneten oturtulan çocukların ezberletilen dilekleri ile yıllar ve yıllar geçti
Çekilen fotoğraflar birer anı olarak kaldı.
Koltuk için seçilen çocuklarla arkadaşları arasında biraz kıskançlık, biraz da gıpta yarattı.
O gün kimisi Vali oldu, kimisi Emniyet Müdürü, kimisi Komutan, kimisi Başkan.
Sonra evli evine köylü köyüne…
Keşke çocuklar birkaç saatliğine makam sahibi olacaklarına, makam sahipleri bir günlüğüne çocuk olsalar da dünyaya tepeden değil, aşağıdan bakmayı hatırlasalar.
Çocukluk hayalleri, ilk aşkları, heyecanları, şımarıklıkları ve acıları ile büyümenin sancılarını bir kez daha yaşasalar...

Anlaman için her gün sana 'çüş' mü dememiz gerek?

İstanbul Feminist Kolektif (İFK), kadınların mustarip olduğu toplu taşıma araçlarındaki tacizle ilgili bir kampanya düzenledi. Kampanyanın fotoğrafı oldukça çarpıcı ve aslında bir o kadar da bilindik. Bacaklarını kapatıp adeta kendini gizleyerek oturan kadın ile bacaklarını açıp rahatça oturduğu alana yayılan ve bunu çok da doğallıkla yapan erkek.
İFK'nın öncüsü olduğu kampanya, bir etiket (sticker) yapma fikriyle doğdu. Sticker'ın aslında toplu taşıma araçlarında ve bu tacizin yaşandığı alanlarda paylaşılması amaçlanırken sosyal medyada hızla yayıldı.
Kampanyada erkeklerin metrobüs, otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarında kadınları nasıl rahatsız ettiklerini gösteren fotoğrafları paylaşıldı. 
İşte Twitter’daki o kampanyadan bazı tweetler:
-O koltuklar iki kişilik topla bacağını. Ne daracık yerde oturmaya ne de senin tacizine katlanmak zorundayız!
-Hayatımızdaki alanları daraltma!
-Nasıl oturulacağını kendinize söylettiriyorsunuz, bunu kendinize layık görüyorsunuz ya ne diyeyim
-Bu afişi tüm toplu taşıma araçlarına asmak gerekiyor. Taciz bir suç ve cezası belli.
-Kadınları taciz etmek için çabalayan erkeklerden nefret ediyorum.
-Bacaklarını topla kardeşim. Ayıptır.
-Bu dünyada sadece sen yaşamıyorsun 
-Sen rahat rahat yayılacaksın, benim yolculuğunu eziyete dönüştüreceksin.
Yok öyle bir dünya beyefendi!
-Anlaman için her gün sana "çüüüş" mü dememiz gerek?
-Pergel gibi açma. Otobüs babanın değil!
****
Evet beyler, anlıyoruz bacaklarınız uzun. Anlıyoruz oraya buraya sığmakta zorlanıyorsunuz. Anlıyoruz bacaklarınızı ayırıp oturmaktan haz alıyorsunuz. Anlıyoruz başka bacaklara yer vermemekle kendinizi muktedir hissediyorsunuz. Anlıyoruz bacaklarınızı büzüştürüp hanım hanımcık oturmak size ters!
Tamam da bir bacak Uzak Doğu'da, bir bacak Vahşi Batı'da oturmanın da bir anlamı yok değil mi?
Toparlanın biraz. Edepli olun. Çevrenizdeki insanlara saygınız olsun. Yaptığınız düpedüz taciz.
Taciz benim 'elimin kiri' diyorsanız o başka.
Haberiniz olsun, kadınlar da en az sizin kadar kirlenebilir.
Çünkü gerektiğinde 'kirlenmek güzeldir'...
23 Nisan 2014 / C.E.Y.

18 Nisan 2014 Cuma

Kıyım kıyım kıyıyorlar hiç acımadan

Bir Çocuk Sevdim Uzaklarda...
O kadar uzaklardaydı ki o çocuk, bilmediğim diyarların, tanımadığım ailelerinden birinin 9 yaşındaki evladıydı.
Görsem severdim ihtimal.
Görmedim, lâkin onca mesafeye rağmen yine de sevdim.
Yaşadıklarını öğrenince ise, insanlığımdan iğrendim.
Bir çocuğa tecavüz etmek, acıyla kıvranan küçücük bir bedenden haz almak, sonra da kendisini ihbar edeceğinden korkup çocuğu boğmak ve cansız bedeni götürüp çöplüğün yanındaki boş bir tabyanın içine atmaktı kanımızı donduran.
Hangimiz bu olanlara isyan etmedi ki. Hangimiz Karslı Mert'in yerine kendi evladını, anne-babasının yerine de kendisini koymadı ki...
Olacak ya, o gün Mert babasına yemek götürüyormuş.
Başka bir gün ekmek almaya gidecekti. Diğer bir gün yoğurt, diğer bir gün gofret...
Her gün okula gidecek, her gün okuldan dönecekti.
Fırsatını buldu mu sokakta top koşturacak, belki de arkadaşlarıyla taş bir duvar üzerinde heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşacaktı. Arabalar, kızlar, bilgisayarlar, oyunlar, okul, dersler...
Anlatacaktı işte o çocuksu, o masum neşesiyle.

Bundan birkaç gün önce izlediğim bir videoda ise, 9 yaşlarındaki bir çocuk kameranın karşısına geçmiş, canından bezmiş bir halde döküyordu içini kameraya. "Beni sokağa salmıyorlar, evden dışarı adım attırmıyorlar, ‘sıkıldım' deyince önüme bilgisayar sürüyorlar, gitar dersini anladım da keman dersine bile zorla götürüyorlar, ben sokağa çıkmak istiyorum, ben arkadaşlarımla düşe kalka oynamak istiyorum, bazen kavga etmek, bazen şaplak yemek istiyorum, ben hayatı ancak sokakta öğrenirim, çocuklarınızı sokağa salın" diyordu.
Kısacası; salsan bir türlü, salmasan bir türlü...
****
Videodaki çocuk istisna olsa da okuldan eve döneniyle, bakkala markete gideniyle, arkadaşıyla gezeniyle, Mert gibi milyonlarca çocuk hayatının bir kısmını evinin dışında yaşıyor.
Cani ruhlu sapkınlar da kuzu postuna bürünmüş bir kurt gibi aralarına sızıp, gözlerine kestirdiklerini sürüden çekip alıyor.
Avcı bazen yakın bir akraba, bazen dip komşu, bazen de tamamen rastgele bir sapkın oluyor.
Ne yazık ki bebekler dahi bu sapkınlıktan nasibini alıyor.
Bundan dört yıl önce Siirt'in Pervari ilçesinde önce kız arkadaşlarının uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonra da bununla kıza şantaj yapıp tecavüz etmek için kendilerine küçük çocuk getirmeye zorlayan, kızın getirdiği amcasının oğlu 2 yaşındaki bebeğe tecavüz ederek derede boğmak isteyen ama başaramayan, daha sonra kızın getirdiği diğer amcasının 3 yaşındaki kızına sırayla tecavüz eden ve onu dereye atarak boğan, yaşları 12 ile 14 arasında değişen 8 çocuğu hatırlayın.
Uzak değil, mart ayında, Kırklareli'nde 45 yaşındaki bir adamın ‘Sana köpek tasması alacağım' diyerek kandırdığı ve tecavüz etmek isterken çocuğun direnmesi üzerine ellerini ayakkabı bağı ile bağladığı, tecavüz ettikten sonra da boğarak öldürdüğü 4. sınıf öğrencisi erkek çocuğu hatırlayın.
Yine 2013 Kasım'da Antalya'da 3 erkek kardeşe üç yıl boyunca işkence ve 2 yaşındakine tecavüz eden, anne-baba evden çıkınca çocuklara yemek vermeyen, sözünden dışarı çıkanı Haydar adını verdiği sopasıyla döven, evlerinde kaldığı ailenin annesiyle ilişkiye giren ve buna koca tarafından da rıza gösterilen, hatta ve hatta kocaya bile ayar çeken Kâzım'ı hatırlayın...
Yine bu Nisan'ın 16'sında Aydın'da evlerinin önünde oynarken kaybolan, boğazı ve bileği kesilerek öldürülen 4 yaşındaki Caner'i hatırlayın.
Valilik tarafından Caner'in otopsisinde tecavüz bulgusuna rastlanmadığı, çocuğun düşme sonucu öldüğünün değerlendirildiği, Caner'in boğazındaki kesiğin 'çivi batması', bileğindeki kesiğin ise 'tel örgülere takılmasından olduğu' görüşünün savunulduğunu da unutmayın...
****
Son yıllarda üst üste duyduğumuz vakaların kat be katı kadar duymadığımız vakalar yaşandığını düşünürsek ne kadar vahşi zamanlarda yaşadığımızı daha iyi anlayabiliriz belki.
Bu son yıllara imza atanlara bakacak olursak; geçmiş dönemleri yerden yere vurarak daha dindar ve daha ahlâklı olduğunu söyleyen partiye kendimizi teslim edeli 11 yıl doldu.
O günden bugüne 11 yıl önceki bebelerin hepsi birer erişkin oldu.
Baskı altında yetişen, ne kendi cinsiyle ne de karşı cinsle sağlıklı arkadaşlık kuramayan, karşı cinsi sadece hayvanî dürtüsünü gidermek için gerekli bir meta sanan, sevgisiz, bilgisiz ve agresif gençler gittikçe çoğaldı.
Ve onların bu agresifliği gerektiği zamanlarda çok da güzel kullanıldı.
Bunun yanında Gezi ruhuna sahip, kızlı-erkekli bir hayatın özünü kavramış, kendi bedenine ve kendi ruhunun sesine kulak veren, gerektiğinde inisiyatif kullanabilen hem akademik eğitimli, hem de insanî terbiyeyle donatılmış gençler çapulcu olarak nitelendirilerek haklarında edilmeyen kelam, atılmayan yalan kalmadı.
****
Gün geçtikçe artan taciz, tecavüz ve cinayet vakalarından da anlaşılıyor ki bir memleketin öncelikle sosyal, ahlakî ve kültürel değerlere sahip olması, yasaklarla bastırılıp, din ile korkutulmaması, özellikle de yaşam haklarında fırsat eşitliğini ve demokrasiyi ön planda tutması, dolayısıyla da komplekslerinden arınmış ve kişilik gelişimine açık insanlardan oluşması gerekiyor.
Sokaklarında gencinden yaşlısına, hayvanından nebatına kadar tüm canlıların sevgi ile kucaklanıp saygı ile sarmalandığı bir ülke düşünün.
Hayal mi?
Bence değil…
Kendi kendini ayakta tutup, sadece tüketen değil, üreten de olabilen, gelir seviyesi insanca yaşamaya yetebilecek ve dış etkenlere karşı dik durabilecek kadar güçlü, barışçıl, güler yüzlü, iyi niyetli, mütevazı, dingin ve doygun bir ülke hayali hayal olarak kalmamalı.
Gerçek olmalı...
18 Nisan 2014 / C.E.Y.

3 Nisan 2014 Perşembe

Kedi gibi malın olsun...

Şu dünyada bahaneler çeşit çeşittir. Pek çoğu da kediye yüklenir...
"Kedi kedi kaptı gitti biftekler"dir mesela.
"Ben özlemedim ki seni, kedi özledi"dir.
"Be nankör kedi"dir.
Vazo kırılır, ciğer kaybolur kedidendir.
Nasreddin bile kaybolan ciğere bahane edilen kediyi tartarak, kedinin kilosuyla ciğerin gramını hesap edendir.
O "Kedidir kedi"dir.
Bazen de "Kedi canını senin"dir.

"Bir kedim bile yok" diyenlere teselli, dünya alemin bütün kabahatleri kedi yüzündendir.
Meraklıdır kerata. Burnunu sokmadığı yer yoktur. İlla ki görecek, illa ki bilecek...
Bre kedi, ne işin var araba motorlarının içinde, inemediğin dalların tepesinde, çatıda, camda pervazda, hâttâ ve hâttâ trafoda.
Hep muzurluk peşindesin hep....

Bilenler bilir, bizim tatlı kedicikler internet aleminin prensleridir, prensesleridir.
Öyle ki 'manyakları' bile vardır. Boy boy fotoğraflar, şekil şekil pozlar. Gerinirken, yalanırken, uyurken, oynarken....
Lâkin memleket kedilerinden bir tanesi hepsini sollayarak, camianın tepesine çıktı ve alemin kralı oldu.
Ne diyelim, kıskananlar çatlasın!
Bundan kelli diğer bütün kediler OUT, Trafo Kedisi IN!

O da kim diyenlere anlatalım..
Hani ülke gündemini bir kuyruk darbesiyle çalkalayan.
Hani ıslak burnunu her yere soktuğu gibi trafoya da sokan.
Hani koskoca trafoya kısa devre yaptıran ve memleketin yarısını karanlığa boğan.
Hani Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın "Trafoya kedi girdi" açıklaması ile BBC Trending Bölümü'nün hazırladığı '1 Nisan Özel Listesi'nde yer alan...

Seni gidi haylaz kedi seniiii.
Tam da nasıl bildin trafoya gireceğin geceyi.
Yoksa sen de mi kaçamakta basıldın da oraya saklandın?
Eğer öyleyse yaptın yapacağını Mart'ın son günü.
Bastın mührü milletin bağrına.
Yok, değilse ve suç yine üzerine kaldıysa, ne diyeyim.
Senin de kaderin bu.

Lakin bizim kaderimiz senin kuyruğuna bağlı olmamalıydı.
Bu kadar 'yoruma açık' bir açıklamayla halkın damarına damarına basılmamalıydı.
Olaylara tepki vermek için yapılan espriler kadar, yaşanan aksaklıklara bulunan bahaneler de birer zekâ göstergesidir.
Eğer bu bir bahaneyse, emin olun kedi bile daha iyisini bulurdu...

28 Mart 2014 Cuma

Nagehan buraya, yumruk havaya!

CNN Türk ekranlarında yayınlanan 'Dört Bir Taraf' programında Kadri Gürsel'in yayın yasağı getirilen ses kaydı hakkındaki açıklamalarına oldukça sinirlenen Nagehan Alçı, adeta çileden çıktı.
Günün nasıl başladığını ve devamını şöyle bir hayal edelim...
- Bugün yayında hangi kıyafetimi giysem acaba?
- Çorabım kaçmasın aman. Ben yedek alayım bir tane yanıma. Ne olur ne olmaz.
- Rujumu uyumlu sürsünler.
- Makyöze teslim edeyim kendimi. O biliyor nasılsa ne yapacağını.
- Rimeli bol sürün. Kirpiklerim ayrık ayrık olsun.
- Dudaklarım nasıl görünüyor. Bir dakika, parlatıcım nerede?
- Sallanan küpelerimi unutmayalım.
- Mikrofonlar yerleşsin evet.
- Oturalım yerimize.
- Nasıl görünüyorum Nazlı Hanım, Altan Abi, Kadri Bey?
- Nazlı Hanım sizin yüzünüzdeki şişlikler de indi artık. Maşallah gencecik görünüyorsunuz.
- Başbakan'ın sesi neydi öyle dün. Ay ilahi, çok güldüm...
- Neyse yayın başlıyor, arada devam ederiz yine....
 .... Ve yayın...
............
.............................
- Efendim, bu ortam dinlemesini yapanlar dünyanın her yerinde casustur!
- Siz bu kirli oyunları bu programa taşıyarak, hem millete hem kendinize ihanet ediyorsunuz!
(Ay ben sinirlenince daha mı güzel oluyorum ne? Herkes benden bahsedecek şimdi. Nazlı Hanım da karşımda alay eder gibi gülüyor. Bak bir de telefonuna el attı. Tweet mi atacak n'apacak? Demek ki DNS ayarlarıyla oynamış. Vay vay vay. Bak bir de alkışlıyor beni. Buna da mı sinirlensem ne yapsam? Bu programın en genci ve en güzeli benim. Ne yapsam yakışır bana. Bağırayım çağırayım, mangalda kül bırakmayayım. Oh canıma değsin!)
- Nazlı Hanım diyor ki bana, "Gergin gergin"
- Elbette gerginim. Yalanlarla siyaset yapılmaya çalışılıyo bu memlekette!

.....Veeee ara....

- Nazlı Hanımcım Youtube'a girebiliyor musunuz Youtube'a....
- Altan Abi, size bir şey demedim vallahi. Alınmayın lütfen...
Ya da;
- Nazlı Hanım alacağınız olsun. Siz kim, benimle alay etmek kim. Yayın çıkışında sormaz mıyım ben bunun hesabını!
****
İşte böyle arkadaşlar. Kameraların önünde ve arkasında neler oluyor hiç anlayamıyoruz. Daha düne kadar Alçı ile kanka muhabbeti yapılan Nazlı Ilıcak, Alçı tarafından bir anda agresif tavırlara maruz kalıyor.
Bu da ilk değil üstelik. Kaçıncı ah kaçıncı...
Ilıcak hiç bunları yer mi? Müstehzi bakışlarla ve gülüşlerle Alçı'yı daha da delirtiyor.
Alçı deliriyor da, sadece yüzü deliriyor.
Vücudunun diğer azaları gayet sakin. Bacaklar huzurla üstüste atılmış. En ufak bir tedirginlik yok.
Üst taraf ise almış başını gitmiş.
Küpeler sallanıyor, bol rimelli kirpikler açılıp kapanıyor, ruju bozulmamış dudaklar sinirle kasılıyor.
Saçların spreyi yerinde olmalı ki tek bir teli dahi oynamıyor...
Bu durum karşısında bize de tezahürat yapmak kalıyor.
"Nagehan buraya, yumruk havaya!"
"Oley, Oley, Oley..!"

23 Mart 2014 Pazar

Tilahi Tülahi

Tir tarmış tir tokmuş.
Tamanın tirinde twitland tiye tir temleket tarmış.
Tir te Twitland'ın takin tintanlarının talına talına tasan ve tiç takin tolmayan tir taştakan tarmış.
Taştakan taptıklarının tortaya tıkmamatı tiçin twitter tenen totyal tedya teytini tataklayıp tururmuş.
Twitter takinleri twitland'e tek tir tapıdan tirip tıtıyorlar tannedermiş.
Töteki tapıları tiç tilmezmiş.
Twittırıklarsa tünyanın tüm tapılarının tanahtarlarına tahipmiş.
Tu tapı tenin, tu tapı tenim teyip teyip twitland'ın taltını tüstüne tetirirlermiş.
Taştakan da Twitland'a tiriş-tıkışı tatakladım tannedip terim terim terinirmiş.
Tilahi Taştakan;
Ten tok taşa te mi... :)

22 Mart 2014 Cumartesi

Ölerek kazanıldı bu zafer!

Şimdiki gibi postal dahi bağlamadan biten değil, yıllar ve yıllar süren bir askerlik düşünün. Savaş üzerine savaş, cephe üzerine cephe. Koskoca imparatorluğun uçsuz bucaksız ellerinde oradan oraya savrulan sayısız asker.
Kimi döndü evine yıllar sonra, kimi kayıplara karıştı.
Nice türküler söylendi gelişlerine. Nice ağıtlar yakıldı gelmeyişlerine. Dönemeyenlerin soyları kurudu, kökleri kalmadı.
Savaşın zaferi kaç kişi öldürdüğün ile ölçülür ya hani, bir yandan da ölerek kazanılır zafer.
Destan yazılan dağlarda üst üste yığılmış paramparça bedenlerle. Ölmeden toprağa girenlerle. Ölüm emrine kayıtsız şartsız boyun eğenlerle. Savaşmaya ara verdiğinde düşmanınla sohbet edenlerle.
Üstelik aç, üstelik susuz, sabunsuz, çarıksız, potinsiz, yalın ayak.
Açılan top ateşine kolunu bacağını siper ederek.
Mermisi bittiğinde süngü takarak, göğüs göğüse çarpışarak.
Yanında çarpışan arkadaşının ölümünü yaşayarak, bir lâhza sonra da kendi ölümünü diğerlerine yaşatarak.
Kanıksanmış bir ölüm. Kanıksanmış bir savaş.
Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen. Dünyadaki insanlar tarafından belki de hiç bilinmeyen.
Lâkin bizim için;
Vazgeçilmeyen, geçilemeyen, geçirtilmeyen.
Dağlara taşlara "Çanakkale Geçilmez" yazılıp yedi cihana belletilen.
Geldikleri gibi giderler deyip, geldiklerine bin pişman geri gönderilen.
Sonra ise,
Masalarda teslim edilen... 
****
Bugün yine aynı günler.
Vatan bölünmüş mezhebe, ırka, dile, dine.
Kurtuluş ölmekte ise ölüyoruz işte yine onar, yüzer.
Vatan'da birleşme zamanı şimdi yine, lakin birleşecek kim kaldı geriye?
Bir birleşebilsek...
O yüzdendir ki bölüyorlar bizi lime lime.
O yüzdendir ki çıkamıyorlar karşımıza mertçe.
O yüzdendir ki dolanıyorlar arkadan arkadan.
O yüzdendir ki içimize sızıp kırdırıyorlar bizi birbirimize.
Tam yüz yıl geçti üzerinden.
Bak gör,
Uyumadı düşman.
Kahpece ve sinsice bekliyor yine aç bir kurt misali etrafımızda...

Çanakkale Zaferi üzerine:
Ölerek Kazanıldı Bu Zafer!
/ 22 Mart 2014
Savaşın öteki yüzü...
/ 11 Mart 2015
Ben ikna olmadım! / 26 Nisan 2016
Anlat Atam, Sen Anlat!
/ 18 Mart 2022

21 Mart 2014 Cuma

Sıramı vermek istemiyorum!

Ölümün anlamını bilmediğim günlerden beri duyardım. “Allah sıralı ölüm versin” denirdi hep.
Yaşadıkça anladım ki ölüm gençlere yakışmıyor, çocuklara ise hiç kondurulmuyor.
Gençliğini yaşayıp, yaşını başını alanlar sıraya kendilerini koyup taze fidanları arkalarına saklıyor.
Ölüm sıra dinlese iyi de, dinlemiyor işte.
Hiç beklenmedik bir anda çalıveriyor kapıyı.
Açmasan olmaz, yokum desen inanmaz. Ne gençlik dinliyor, ne de bir bahaneye inanıyor. Her şey bitiyor o anda. Emanet teslim alınıyor, dosya kapanıyor.
Her ölüm zamansızdır da, genç ölmek daha bir zamansızdır.
Daha yaşanacak onca şey varken olmayacak bir yerde kopar film. Hayaller, ümitler hep yarıda kalır. Giden için sona eren film, kalan için bambaşka senaryolarla kaldığı yerden sürer gider.
Acılı, özlemli, kederli günler tamamlanmaya çalışılır birer birer. Hızla akan ömür bir anda yavaşlar, günler ağır aksak ilerler. Gidene bir an önce kavuşmak için ölüm özlenir. Giden ölümdedir ve ölüm kavuşmanın tek çaresidir.
Zamanı gelince o da olacaktır. O zamana kadar, kalan günler düşe kalka yaşanır.
Evladına doyamamışlar bilir bunu. Kardeşini zamansız toprağa verenler bilir. Etinden et koparılmış gibi içine çökmüş tarifsiz ve tesellisiz bir acı yaşanır. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya hani, bir annenin, bir babanın ateşi yanar da yanar, hiç küllenmez.
Evladı daha büyüyecektir, okuyacaktır, evlenecektir, çoluk çocuğa karışacaktır.
O; kendisi yaşlandığında elini uzatacağı tek insandır.
Bir insan yetiştirmenin bütün fedakârlıklarına seve seve katlandıktan sonra bomboş kalan elleriyle çaresiz ve şaşkın bakakalır. Çocuklarıyla akran her kim varsa onlar onun zamansız giden evlatlarıdır. Büyüyebilen çocuklara gıptayla bakar.Bazen kaderine isyan ederek, bazen de tevekkülle sabrederek, çokça da derin derin ah çekerek....
Bebek mezarları olur kabristanlarda. Bazen de gençliğine doyamadığını dillendiren mezar taşı yazıları. Onları okurken hayat arsızlığından utanır insan.
Bazıları büyüyemez. Bazıları yaşlanamaz.
Gitmek mi daha zordur, kalmak mı diye sorarsanız;
Yaşarken gitmek zor gelir insana.
Canından can gittikten sonra da kalmak…
****
Gezi olaylarından önce Güneydoğu'da, sonrasında da burnumuzun dibinde ölen ve yaralanan onca insan.
Ve dahi onların anaları, babaları, hısım akrabaları.
Kurşuna kafasını uzatan, tekmelenmek için kendini yerlere atan, gözünü gaz bombasına hedefleyen, ellerindeki sapanla azılı ve yok edilmesi gereken bir canavar olan 'terörist' gençlerimiz.
Yay gibi gerilmiş bir teşkilat gözünü sokaklardaki vatandaşlara dikmiş. Bir insanın en temel hakkı olan protesto hakkını kullanmaması için elindeki tüm alet edavatı alıp var gücüyle vatandaşın karşısına dikilmiş.
TOMA'ysa TOMA, GAZ'sa GAZ, KURŞUN'sa KURŞUN!
Peki...
Ama unutma, doğrulttuğun silahı senin eline veren yine o millet...
Öte taraftaysa on binlerin canını almış ve parmağımızı dahi süremediğimiz bir İmralı sakini(!).
****
Ve siz;
Ölümden nemalananlar, ölüme bahane bularak kendilerini aklamaya çalışanlar, ölümün ardına saklanarak vatana hainlik yapanlar. Farkında mısınız ki, an be an insanlıktan uzaklaşıp garip yaratıklara dönüşüyorsunuz.
Hiçbir kavram giden bir canın üzerinde değildir.
Hiçbir söylem giden bir cana teselli değildir.
Hiçbir miktar giden bir cana bedel değildir.
Bırakın kendinizi vicdanınızın kollarına.
Bırakın ve üzülün.
Kendi evladınızmış gibi üzülün...

8 Mart 2014 Cumartesi

Bu kez neyi kutluyoruz?

Geçtiğimiz senelerde yaptığımız gibi bu yıl da ‘Bir yılda kaç kadın öldürülebilir?’ gününü mü kutluyoruz yoksa?
Mesela 2012’de 165 kadını, 2013’te 237 kadını, 2014'te 294 kadını, 2015'te 144 kadını cinayete kurban vermişiz...

Denilen o ki; “2002-2015 döneminde öldürülen kadın sayısı, 5 bin 406.”
Kayıtlara intihar olarak geçenleri ve kayıtlanmayan bir dolu ölüm olduğunu da unutmayalım.
Sonra da "kadınlar çiçektir böcektir, bastıkları yer cennettir, başımızın tacıdır, anamızdır, bacımızdır, avradımızdır, falanımız filanımızdır"...
İşte rakamlar ortada.
Demek ki o sözler 
hep fasa fiso.
Geçiniz...
Amerika'nın New York kentinde, 8 Mart 1857 tarihinde başlayan bir grevde yanarak ölen ve Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün doğmasına vesile olan 129 kadın işçinin ölümünün bizim ülkemizde pek kıymeti harbiyesi yok açıkçası.
İstanbul'da Eylül 2009 tarihinde kapalı kasa servis minibüsünde yakalandıkları selde boğulan 7 kadın işçinin olmadığı gibi... 
Günde en az 5, (yazıyla, BEŞ), kadının yaşama, çalışma, evlenme, boşanma, giyinme ve benzeri hakları için öldürüldüğü dünyanın tek medenî ülkesi olarak ne kadar gururluyuzdur acaba?
Ya da kadını şiddetten koruyan yasa tasarısının oradan oraya sürüklenirken şekilden şekle girmesini çekirdek çitleyerek izleyen, kadının özlük haklarının korunmasını değil de, ailenin korunmasının ön plana çıkartılmasını, ailenin korunabilmesi adına da her türlü ceremenin yine kadının sırtına yüklenmesini sağlamaya çalışan ve gittikçe daha MASKÜLENLEŞEN bir ülke miyizdir?

Çoğu eğitimsiz, işsiz, güvencesiz, gidecek bir baba evi ya da barınabilecek bir koca evi olmayan, hayatta kalabilmek için hep bir erkeğin gölgesine ya da güdümüne muhtaç bırakılan, sıkışmış, nefes almak istediği anda da boğulan kadınlarla mı doludur ülkemiz?
Ya da 'özgür kadın' dediklerimiz ne kadar özgürdür?
İstediğini yapabilmesi midir özgürlüğü, yoksa istemediğini yapmaması mıdır?
Üstelik bir de erkeği evlendirince, ailesinde büyüyememiş o 'oğlanın' sorumluluğunu da kadına yüklüyor ve "Hem çocuklarını, hem de kocanı yetiştir" diyorlar.
Kadın da en az o erkek kadar genç ve deneyimsizken üstelik...
Ama olmaz,
"Dişi Kuşsun" ya!…
Yap Yuvayı!
Yemeği de yap!
Çocuğu da yap!
Her şeyi sen yap!
Çünkü sen bu dünyaya birkaç kez gidip geldin. Ya da her şeyi ananın karnında öğrendin.
"Her şeyi ben yapacaksam sen ne iş?" diye soracak olursan yanındaki adama,
Hadi bakalım, SOR SIKIYSA!
Çocukların anne-baba el birliğiyle yetişmesi değildir sanki esas olan.
Hani eskilerin 'dört göz arasında' dediği.
Yoksa zor değil bankadan sperm alıp içimizdeki yumurta ile evermek.
"Oğlan bizim, kız bizim"...
****
Kadının her hakkını gasp etmeyi marifet sayan erkekleri ıslah etmediğiniz sürece, gittikçe artan bu şiddetin önüne geçebilmek çok zor.
Hadi şiddeti bir kenara bırakalım ve biraz da erkeklerin niçin kendilerini “Bulunmaz Hint Kumaşı” olarak gördüklerini sorgulayalım.
Onlar da oğlan doğurdum diye gerim gerim gerinen, kasım kasım kasılan, adeta oğlan çocuğunu tepesinde taşıyan annelerin yüzünden hep!
Ona bu ayrıcalığı veren ise yine erkek.
Bir kadın kız doğurdu diye aşağılanırsa erkek doğurunca de böyle ayarsız 'öter' elbet.
Kadın olmanın tek göstergesi "doğurmak" mıdır?
Doğurmayanlar ya da doğuramayanlar kadından sayılmaz mıdır?
Ey erkekliğiyle övünüp de kadın cinsini aşağılayan insancıklar, düşünün bir;
Anne karnına düştüğümüz anda kime soruldu hangi cinsiyette olmak istediğimiz? Sorulduysa da kimler erkek olmak istedi, kimler dişi?
Elimizde olmayan bir şekilde Kadınlar ve Erkekler olarak yaşıyoruz işte.
Lakin, yaradılışta farklılıklarımız olsa da haklarda eşit olmamız gerekliliğini hep savsaklıyoruz.

Sözün özü;
Biz kadınlar diyoruz ki, sadece dişi doğduğumuz için ayaklar altında ezmeyin bizi.
Ya da siz erkekler sadece erkek doğduğunuz için üstün olduğunuzu düşünmeyin.
Farklılıklarımızla savaşmak yerine, bu farklılıklarla bütünleşmeyi deneyin.
Hakları gasp edilmemiş, sevilmiş ve ötekileştirilmemiş bir kadının herhangi bir erkekten aşağı kalmadığını fark edin. Onunla yan yana yürümeyi öğrenin.
Kadın olsun, erkek olsun sadece cinsiyetiyle var olmaya çalışanların cinsiyetlerinden başka ortaya sürecek kartları olmadığını çok iyi bilin.
En önemlisi de;
Sizin gözünüzde saygın bir biçimde var olabilmemiz için bizden 'erkek gibi' olmamızı beklemeyin.
Bırakın da “Erkek gibi kadın” olmayalım, “Kadın gibi kadın” olalım.
Ve;
Senede 1 günü değil, hayattaki 'her günü' birlikte paylaşalım…


Fotoğraflar: Teberik KÖLGELİ

8 Mart 2014 / C.E.Y.