27 Mart 2012 Salı

Siyaset Sahnesi ve Sanat Sahnesi

Basın dün, CHP'nin Tandoğan'da düzenlediği halka açık Grup Toplantısı'yla meşgul iken Dünya Tiyatro Günü bir köşede sıkıştı kaldı sanki.
Dünya Tiyatro Günü adına dünyada ve Türkiye'de bildiriler yayınlandı. Kim duydu kim duymadı, kim okudu kim okumadı hepsi karambole gitti.
Siyaset sahnesi, sanat sahnesinin önüne geçti...
****
Tiyatro izlemeyi sever misiniz, fırsat bulup tiyatroya gider misiniz, gitseniz de keyif alır mısınız?
Ya da, bir tiyatro oyununu izlerken o oyunun hazırlık aşamalarının nerelerden geçtiğini düşünür müsünüz?
Oyun seçimi, rollerin dağılımı, kostüm belirlenmesi ve provaları, dekor uygulamaları ve dekor malzemeleri, günlerce-gecelerce süren sahne tekrarları, oyunun yazılı metni ve tabii ki ezberler...
"Ben ezber yapamam!" diyenler için minik bir tüyo;
Hangi oyunun oynanacağından başlayarak, oyunun seyirciyle buluşmasına kadar bir oyunun o kadar çok kez provası olur ki; sadece kendi rolünüzü değil, diğer bütün rollerin repliklerini ezberlersiniz.
Nereden mi biliyorum,
Tabii ki üç yıl art arda tiyatroda rol almamdan...
****
Lise yıllarımızın en gözde etkinliklerinden birisi de tiyatro idi.
O zamanlar şimdiki gibi dershaneden dershaneye koşturma modası olmadığından olsa gerek, spordan sanata her türlü etkinliğe ayırabilecek vaktimiz oluyordu.
Bizden önceki devirlerden başlayıp bizimle devam eden lisemizdeki tiyatro geleneği daha sonra ne kadar sürdü bilmiyorum.
Küçük bir kasabanın, küçük bir lisesindeki küçük bir tiyatro etkinliğinin ne kadar özverili ve büyük bir çalışmanın sonucunda gerçekleştiğini belki hayal edemezsiniz.
Belki sadece müsamere der geçersiniz.
Lakin bizim sahnelediğimiz oyunlar pek de müsamere tadında değildi.
Bildiğimiz tiyatro oyunuydu.
Evden getirilen bardak-çanaklar. Konu-komşudan bulunan kıyafetler. Çay yerine çay bardağına doldurulan kolalar...
Ve dekorların yenmemesi-içilmemesi için edilen tembihler...
Dilimize ve sesimize hakim olabilmemiz için doğru konuşma dersleri vermeye gelen tiyatrocu eğitmenler.
Ve ezberlememiz için elimize tutuşturduğu tekerlemelerle dolu kâğıtlar...
En önemlisi de; sahnede iken seyirciyle göz teması kurmama ve oyun esnasında gülmeme talimatları...
Gülmek yasak denmemiş miydi?
Suflöründen ışıkçısına gerçek bir tiyatro ortamı...
Tiyatro ekibiyle Bursa'ya, Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu'na oyun izlemeye gitme, tiyatronun kulisini gezme, oyuncularla tanışma, daha sonra da ciddi anlamda ilk tiyatro oyununu izleme...
****
Okullardaki sanat ve spor etkinliklerinin bir insanın temeline oldukça sağlam yapı taşları koyduğunu düşünürüm.
Sanatın olmadığı yerde her türlü melanetin daha kolay yaşanabileceğini düşünürüm.
Sanatçının, sanatını icra ederken geçim derdine düşmemesi gerektiğine inanırım.
Geçim derdine düşerek akıntıya kapılmasını ve sadece o akıntı yönünde ürünler vermesini değil de; kendi akımını yaratmasını, kendi akımıyla insanları yönlendirmesini beklerim.
Kendisine bahşedilen bir yeteneği özgürce kullanmasını ve insanlığa yenilikler sunmasını isterim.
Sınırlandırılan ve sıkıştırılan sanatın, sanat olmaktan başka her şeye benzediğini; sanatçının da sanatçılığından gittikçe uzaklaşarak sıradanlaştığını görürüm.
Şimdilerde sanatın ve sanatçının farkında olmayan bir kesim var.
Türkan Şoray'ın Devlet Sanatçılığını sorgulayarak VIP'den geçişini engelleyen güvenlik görevlisi bir yanda, hırsızlık için girdiği ressamın atölyesindeki resimleri değil de Play Station'u çalan hırsız kişi bir yanda.
(Arsen Lüpen'i çok ararız...)
Baleyi ve operayı gereksiz bulanlar, resim ve heykelin ahlâka aykırılığından yakınarak eserlerin zedelenmesine teşvik çıkartanlar, bir müzedeki paha biçilmez resimlere soba boyası bulaştıranlar...
Bir de sanatı muhafazakârlaştırmak isteyen bir kesim var.
Sanatçı dediğin eskiyi korur, eskiye kıymet verir, eskiden esinlenir, eski sanatları yineleyerek yaşatır.
Bu olması gerekendir.
Lakin sanatçı dediğin; yeniliğe kapalı, sadece ama sadece eski sanatlara kıymet biçen bir anlayışla olduğu yerde sayamaz.
Çünkü sanat her zaman yenilikçidir.
Her zaman doğurgandır.
Bu doğurganlık engellenemez...
****
Yazımı Atatürk'ün 'Siyaset Sahnesi'ndeki oyunculara seslendiği veciz sözüyle bitirmek istiyorum:
"Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, Bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız."

Kapak fotoğrafı "Bir Yol" oyunundan. Tarih: 22 Mayıs 1976
Ara fotoğraf ise "Topuzlu" oyunundan (oyun öncesi). Tarih: 19 Nisan 1975

24 Mart 2012 Cumartesi

Doğanın kudretine karşı durmak

Lütfen bu yazıyı okurken taraf olma duygularınızı ve kutsal kavramlarınızı bir kenara bırakın, sonra başlayın okumaya.
Yazılmış her satıra, sıradan bir insanın kendi kendine konuşmalarının yazıya dökülmüş hali olarak bakın.
Biliyorsunuz uzun zamandır türban meseleleri gündemde yok. "Türbanıma dokunma" protestoları bitti.
Herkes artık istediği kadar kapanmakta 'özgür'.
Kimin ne giydiği, nasıl giydiği ne kadar açıldığı ya da ne kadar kapandığı pek umurumda olmaz.
Yeter ki temiz ve özenli olsun. Yeter ki içindekini dışına yansıtsın. Yeter ki "kendisi" olsun, kendisini ifade etsin.
Malum; sırf moda diye modacıların piyasaya sunduğu her ne varsa üzerine geçirip hiçbirisiyle uyum sağlayamayan insanlar var.
Evinin dekorasyonunu bir iç mimara teslim edip de o evin içinde eve yabancı kalmak gibi bir şey bu da.
****
Çağını yaşarken elbette birilerinden etkileniyor insan. Göz önünde olan sanatçılar, aktörler, aktristler bu konuda oldukça belirleyici. Saç modellerinden tutun da giyim tarzlarına kadar her şeyleri örnek alınıyor.
Pek çok kişi taklit ettiği kişinin görüntüsünü bir elbise misali üzerine giyiyor ama o elbiseyi üzerine bir türlü oturtamıyor. Ya boyu kısa geliyor ya da beden ölçüsü büyük...
Hayatı algılama ve yaşama tarzlarını giyimlerine yansıtanlarsa, işte onlar bu işi biliyor...
****
Peki ya şimdilerde toplumda oluşan yeni moda akımı için ne diyeceksiniz?
Bu yeni moda giyinmenin hayatı algılama ve yaşama tarzıyla bir alâkası var mı sizce de?
Altı kaval üstü şişhane misali gezen genç kızları siz de her yerde görüyorsunuzdur. Onlarla aynı cinsten olsanız dahi siz de bu ilginç görüntüye dönüp bir kez daha bakıyorsunuzdur.
Benim diyen bir kişinin dahi giyemeyeceği kadar iddialı kıyafetler ve bir o kadar da iddialı bir makyajın üzerine kondurulan yine aynı iddiadaki baş örtüsüyle salına salına dolaşan kızların neyi yansıttığını bir türlü anlamış değiliz.
'Dinim böyle emrediyor' dese; e ama saçından gayrısını açmanı da emretmiyordur herhalde diyesim var.
'Kapanma özgürlüğü ve demokrasi var' dese; kıvırıyorsun diyesim var.
'Bu da bir çeşit moda' dese, amenna diyesim var.
En azından bu dürüst bir yaklaşım...
****
Başlara takılan hepsi birbirinden albenili renkteki o örtülere bakınca, yaratanın yarattığı kılla tüyle niye bu kadar uğraşıyoruz acaba diye düşünürüm çok zaman.
Başımızdaki o kılları bu kadar saklamaya çalışacağımıza toptan mı kazıtsak acaba derim. Hani madem o kadar rahatsız ediciler...
Sonra düşünceler sıra sıra yuvarlanmaya başlar.
Başımızda saç olmamış olsa ne yapardık acaba derim...
Güneşten ve soğuktan korunmak için başımızın üzerine illaki bir şeyler kondururduk değil mi?
Sonra da zaten kondurulmuş olduğunu görünce, "sen ne büyüksün ey Allah’ım" derim.
İşte sen o işi yapmışsın. Bizlere saç vermişsin...
Başı korumak için verilen saçı yok sayıp da yerine örtüler koymak, hele hele de o saçı kendi doğallığıyla süslemek varken başa takılan örtüleri türlü şekillere sokmak, üstelik bunu da kuaförlere avuç dolusu paralar dökerek yaptırmak nasıl bir düşüncenin eseridir.
Sizi bilmem ama Ben'ce; tamamıyla kadın olmanın eseridir...
Kadın dediğin her halükârda bakılmak ve beğenilmek ister. Saçıyla başıyla oynamak ister. Bu onun doğasında vardır ve engellenirse bambaşka yerlerden kendini gösterir.
Dikkat edin; bazı insanlar açıldıkça kapanır, bazı insanlar da kapandıkça açılır...
****
İnanç sorgulamaları benim üstüme vazife değil.
Bu sorgulamaları bir kenara bırakıp doğaya dönecek olursak;
Herkes yaşadığı iklim şartlarına göre bir giyim tarzı belirliyor kendisine değil mi?
Afrika'nın giyinmeyi bilmeyen kabilelerini kutuplara, kutuplardaki Eskimoları da Afrika'nın ortasına bıraksak giyimleri konusunda inatlaşacaklarını hiç sanmıyorum...
Biz hayvan değiliz ki üzerimizde sabit bir postumuz olsun. Soğuğu gördük mü giyinir, sıcağı gördük mü soyunuruz.
Hayvanlar bile sıcaklar bastırmaya başladı mı tüy dökerek elbiselerini inceltirler ve sıcak mevsimleri böyle atlatırlar. Soğuklar başladı mı da tüyleri yeniden sıklaşmaya ve vücutları yeniden yağlanmaya başlar.
Tamamen bilinçsizce, tamamen istem dışı, tamamen doğanın emriyle...
****
Bir de anatomik yaradılışımız var ki o her şeyin üzerinde...
Vücudumuzdaki ana kumanda merkezi olan beyin en sağlam kemiklerden oluşmuş kafatasının içinde güvenle korunuyor.
Nesillerin devamı için büyük önem arz eden üreme organları ona keza, en korunaklı ve en kuytu köşelere saklanmışlar. Bizlerin çamaşırlarımızın altına saklayarak korumaya aldığımız üreme organlarımız, hayvanlarda da tüyler ve kuyruk ile örtülerek korunuyor sanki.
Yine akıllara zarar bir doğa olayıyla dünyaya gelen bebeklerin besinleri annelerinin memelerinde sıcacık bir halde bir bebeği beslemeye hazır. Ve üstelik bebeğin kucaklanarak en doğru şekilde emzirileceği yerde, iki kolun arasında duruyorlar...
Memeliler böyleyken yumurtadan çıkanlar, içinde belli bir zaman yaşadıkları yumurtadan can alarak beslenip büyüyor, yumurtanın kabuğunu kırarak çıkabilecek ve dünyada yaşayabilecek hale geliyorlar.
Görüyorsunuz doğa sahip olduğu canlıları öyle güzel koruma altına almış ki, bize pek bir iş bırakmamış...
Hepsine ayrı ayrı özellikler vermiş. Besin zincirini oluştururken üremenin azlığını ya da çokluğunu sağlamış.
Besin piramidinin en altındakiler bir sene içinde defalarca ve bir batında onlarca, hatta binlerce üreyebiliyorlar iken, piramidin üzerindekiler daha az yavru yapıyorlar.
Doğaya bırakılan yumurtalar ya da yavrular diğer canlılara besin olurken, aralarından sıyrılarak sağ kalanlar büyüyüp yetişerek üstlerine düşen üreme vazifesini yerine getiriyorlar.
Böylece yeryüzündeki, gökyüzündeki, denizlerdeki, tarlalardaki, bağlarda bahçelerdeki, caddelerde sokaklardaki -gördüğümüz ya da görmediğimiz- canlılar hiç eksik olmuyor...
****
Doğal hayat içinde bütün canlılar doğalarıyla bütünleşirken bunların içinden bir tek insan aklıyla sıyrılıyor ve kendisine verilen o akıl sayesinde doğasından gittikçe uzaklaşıyor.
Kimi zaman iyi yapıyor, kimi zaman da kötü...
Onun doğasında da o doğallığı yok edip diğer canlı türlerinden farklı olduğunu ispat etmek var belki de.
Yani;
Bir çeşit doğanın kudretine karşı durmak.
Şaşmaz bir şekilde her zaman yenilse dahi, yine de doğayla savaşmak...
24 Mart 2012 / C.E.Y.

15 Mart 2012 Perşembe

Piranha Psikolojisi

Doğal hayatı anlatan belgesellerde piranha balığını görmüşsünüzdür. Özelliklerini dinlemişsinizdir.
Unutmuş olabilirsiniz diye bir kez de ben anlatayım...
Bu balıkların en belirgin özellikleri iri ve sivri dişleridir. Güçlü kaslara bağlı alt ve üst çenelerinde sıralanmış olan ustura gibi dişleri, ağızları kapandığında birbirlerine sıkıca kenetlenir. Böylece piranha kendinden çok daha iri olan avından büyük parçalar koparabilir.
Çene ve kas sistemi bakımından bir çeşit köpek balığına benzeyen piranhalar kan kokusuna dayanamazlar. Örneğin piranhanın annesi yaralanmışsa ve piranha kan kokusunu duyarsa annesini yer...
Piranhalar doğada da, akvaryumda da avlanarak beslenen canlılardır. Yem atılınca bazen korkak davranışlar sergilerler. Geri çekilip bir iki kere yaklaşıp kaçarlar ve daha sonra aralarından bir balık ilk ısırığı alır.
Alınan o ilk ısırıktan sonra artık kurbanın kaçışı kalmamıştır ve saliseler içinde diğerleri de saldırır.
Piranhalar sürü oluşturacak kadar sayıda değillerse bu güdülerini kaybeder ve parçalama işini bırakırlar.
En az beş-altı balık ile oluşturulacak küçük bir sürü bile balıkların birbirinden kuvvet almasını sağlar ve kendilerinden üç-dört kat daha büyük bir canlıya saldırabilirler.
Piranhaların saldıramayacağı avın boyutu sürüdeki balık sayısına bağlıdır. Onlar saldırırken tek vücut olurlar ve hepsinin oluşturduğu kütleden daha büyük bir canlıya saldıramazlar.
****
Piranhaların bu özelliklerini okurken sizin de aklınıza insan davranışları geldi mi?
Recm için ilk taşı atan insan ile balıktan ilk ısırığı koparan piranha sanki biraz birbirine benziyor.
Ki alınan ilk ısırıktan, atılan ilk taştan sonrası tam bir çılgınlık, tam bir delirme, tam bir çığırından çıkma, tam bir şuursuzluk...
Ta ki kurbanın son lokması da yenilip bitene kadar.
Ondan sonrası sessizlik ve sükûnet...
Bir çeşit evlere dağılma....
****
Bakın aslında, tek başınayken kifayetsiz ve cesaretsiz olup da, birkaç kişi bir araya gelince bir canavara dönüşme davranışında da piranhalarla birbirimize benziyoruz.
Hatırlayın;
Nasıl kestik Kubilay'ı...
Nasıl yaktık Madımak'ı...
Üstelik bir de zaman aşımından salıverdik suçluları...
Suçun olduğu yerde suçlunun olmaması, suçu işleyenin birey değil de tek vücut olmuş bir yaratık olarak algılanmasından mıdır?
O yaratığı oluşturanların tek tek kişiler, sen-ben gibi sıradan insanlar olduğunun anlaşılamamasından mıdır?
Yoksa; 'ne kadar da güzel ettik'çilikten midir?
****
Yargının on dokuz yıl düşünüp de -nihayet- verdiği karara göre Madımak Davası'nda suçlu yok...
Ben'ce;
Suçlu yoksa, o zaman suç da yoktur.
Suç yoksa Madımak da yanmamıştır.
Madımak yanmamışsa o zaman o canlar hâlâ sağdır.
O canlar hâlâ sağsa
Nerelerdelerdir?

3 Mart 2012 Cumartesi

Benden artık bu kadar…

Yok yok, başlığa bakıp da bir yere gittiğimi zannetmeyin sakın…
Bugün Dünya İntiharı Önleme Günü imiş…
Bunu görünce geçtiğimiz yıl intihar eden bir genç kadının görüntüleri düştü aklıma;
Adapazarı’ndaki Sakarya Köprüsü üzerinden Sakarya nehrinin taşkın sularına atlayarak intihar eden 32 yaşındaki genç kadın ve perişan babası ile köprünün parmaklıklarının dışına çıkmış, parmaklıklara tutunurken sallanan -belki de titreyen- genç kadının görüntüleri.

Hangi çaresizlikle hayatının en güzel denebilecek yaşlarında vazgeçmişti hayatından bu genç kadın.
Neydi onu “Tamam artık, benden bu kadar!” dedirten.
Neydi onu ölüm korkusundan dahi korkmayacak hale getiren.
Neydi onu hayata veda ettirip, ölümün soğuk kollarına davet eden.
Polisin ve yakınlarının tüm ikna çabalarına karşı hepsinin gözünün önünde bir anda kendisini boşluğa bıraktırıveren.
Atlayışın ardından kopan kıyameti tahmin edersiniz.
Babanın çıldırmışçasına nehrin kenarına inmesi, akıntı boyunca gözleri evladını arayarak bir ümitle ve yalvaran nidalarla bir o taraf bir bu tarafa koşturması ve yanındakilerden hiç kimsenin onun verdiği tepkileri vermemesi…
Ateş düştüğü yeri yakıyor diye boşuna dememişler.
Giden can seninse, canından can kopan da sensin elbet…
Evladının bedeni bulunana kadar o nehrin kenarından evine dönüp, yatağına yatıp, derin uykulara dalabilir mi artık o baba.
Hiç sanmam….
****
Zaman zaman çok bunaldığımızda hepimizin aklına düşer aslında ölüp gitmek.
“Ölsem de kurtulsam!” lâfı annelerin en meşhur lâfıdır mesela.
Onların dillerine pelesenk ettikleri bu deyişe evde kimseler aldırmaz ya neyse. Onlar bilirler ki böyle deseler de anneler ne evlatlarını ne evlerini, ne de hayatlarını bırakıp hiçbir yere gidemezler.
Yaşamalarını vazgeçilmez kılan kökleri hayatın en derinlerine saplanmıştır bir kere, kolay kolay yerinden ayrılmaz, sökülüp atılmaz…
Kadın vazgeçmişse eğer, sorun büyüktür, hem de çok büyüktür…
Erkeklere bakacak olursak; onlar, arkalarında bıraktıkları dağınıkları toplayacak bir kadına güvendiklerinden olsa gerek, hayatta kalıp güçlüklerle savaşmak yerine pes edip gitmeyi daha kolay tercih ederler.
Erkeklik gururlarına yediremedikleri bir yenilmişlikle yaşamaktansa, başları dik ölmeyi yeğlerler.
Bir cinnet anında hayattan vazgeçmek gençlere aittir.
Genç kişi, sevdiğinin kendisini reddetmesinden tutun da karnesine gelen zayıfa kadar her vesileyle canına kıyabilir.
Adı üzerinde, kanlarının deli deli aktığı çağlardalar.
Ne akıl ne de mantık.
Varsa yoksa duygular, varsa yoksa hormonlar…
Psikiyatrik bir sorunu olmadığı sürece, yetişkin bir insan aniden vazgeçmez hayatından. Artık kaçacak bir yeri kalmayıp da en dibe battığını varsaydığı anda yapar planını. Adım adım uygular ve alır başını gider.
Hatta, kendi gidişinin ardından kalanlar da aynı sıkıntıyı çekmesinler diye bazen onları da toparlar yanında.
“Bir cinnet anında…” diye başlıklar atılır ardından.
O cinnet anının evveliyatını deşeleyince neler çıkar neler…
Oysa ölümden gayrı her şeye bir çare vardır hayatta.
“Bundan kötüsü de olmaz” dendiği günün ertesinde pırıl pırıl bir güne uyanabilir insan.
Ya da çok daha kötü bir güne…
Hayatı her evresiyle kabul etmek lâzım aslında. Haddinden fazla duyarlı olmamak lâzım.
Lakin;
Göz göre göre kimseyi çaresizliklere itmemek de lâzım.
Çıkış yollarını kapatıp, nefes alma organlarını kesmemek de lâzım.
Dizilerde ya da filmlerde, en ufak bir sorun karşısında birbirlerini ya da kendilerini öldürmelerini senaryolara koymamak lâzım. Bunları ulu orta sorumsuzca sergilememek lâzım.
Özellikle de gençler kendilerini o film karesindeki başrol oyuncusu olarak görmek isteyebilirler, onlara -bu şekilde- yol gösterici olmamak lâzım.
Yaşamayı ağırlaştırmak yerine biraz daha hafifleştirmek lâzım.
Kederler ve üzüntülerin yanında neşenin ve keyfin de olduğunu fark edip, hepsini yerli yerince yaşamayı öğrenmek lâzım.
İnsan denilen canlının taştan olmadığını, herkesin bir kırılma noktası olabileceğini unutmamak lâzım.
Ruhu ölmüş bir kişinin bedenini yok etmesi işten bile değildir.
Bunu bilip, hiç kimseyi o raddeye getirmemek lâzım…
3 Mart 2012 / C.E.Y.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Beni öldürmeyen acı beni güçlendirir

Başlıktan anlayacağınız üzre, eğer ki hayat mücadelelerle yaşanırsa güzel.
Durağan ve mücadelesiz bir hayat hayli sıkıcı olurdu.
Ben'ce; kan, ter ve gözyaşı ile aşılan her güçlük insanı daha dirençli hale getirirken özgüvenine bir (+) daha ekliyor.
****
İnsan bazen kazandım zannederken kaybeder ya hani. Ya da kaybettim zannederken kazanmaya başlar.
Bazen de iyilik yaparken kötülük, kötülük yaparken iyilik eder.
Kötü komşu insanı ev sahibi yapar sözündeki gibi, kötülük adına kendisine yapılan her ne varsa onu daha farklı mecralara sürükleyip farklı akıntılarda yüzmesini sağlar.
Hatta öyle zamanlar olur ki, insanın içinden kendisine ayıp eden bir zat’ı, "sayenizde" diyerek sarılıp sarılıp öpmek gelir.
Zaten belki de o zat'ın bizim hayatımızdaki görevi sadece ama sadece budur...
****
Bunlara inanmamıza rağmen karşımıza çıkan hadsizlikleri gördükçe kendimizi tutamayıp “Ayıp yahu!” demekten de kendimizi alamayız.
“Bu kadar da olmaz” deriz. “Hiç mi işin yok? Hadi işin yok, Allah korkun da mı yok, hiç mi vicdanın yok!” deriz
Bu serzenişleri ayıp eden duyar mı, bilir mi, anlar mı, anlayacak olsa zaten hiç yapar mı bilmem.
Peki ya yaptıkları gün gelip de su yüzüne çıkarsa -ki hiçbir yalan sonsuza kadar gizli kalmaz- hiç olmazsa o zaman pişman olup utanır mı, orasını hele hiç bilemem...
****
Kasıtlı yapılan hainlikleri başkalarının bilmiyor olması onların yapılmadığı anlamına gelmez. Yapanın dışında en azından bir kişi neler olup bittiğini biliyordur nasılsa.
Bu hesaba bir de yapanı eklersek, etti mi sana iki kişi.
E iki kişinin bildiği de sır değildir artık. Her an ortalara dökülebilir...
Peki döküldüğü zaman neler olur?
Onca zaman kandırılmış olanlar. Onca zaman –mış gibi yapılmış olan günahsızlar...
Ya onlar hiçbir şeyin kendi sandıkları gibi olmadığını öğrenirlerse. O zaman bunun hesabını kimden sorarlar?
Yapandan mı da, bilenden mi, bilip de söylemeyenden mi?
Aklı başında hiç kimse sahte alkışlar istemez hayatında. Hakkı olmayana el uzatmaz. Kopyayla geçilen sınavlara itibar etmez.
Hele de bir kişinin ayağının kaydırılması için kendilerinin alet edilip kullanıldıklarını öğrendiklerinde başlarından aşağıya dökülen kaynar suların acısına ve hayal kırıklığına asla tahammül edemez.
Kendi kişisel hırsları için masum insanları kullanıp da onlara bu hayal kırıklıklarını yaşatmaya kimsenin hakkı olamaz.
Hem o insanlar da oyuncak değildir ki, hepsinin bir geçmişi, bir haysiyeti, bir onuru vardır.
Yıldırma hareketine maruz kaldığı halde yolundan şaşmayanlar için bu hareketler kamçı vazifesini görürken, esas yıkım olanları bilmeyip de yeni öğrenenlerde olur ki, Allah mahfaza...
Bunun hesabını kimse veremez...
****
Kirli ellerini temiz insanların üstlerine başlarına sürerek temizlemeye çalışan vatandaşlar, mümkünse o ellerinizi bol suyla ve sabunla bir güzel yıkayınız.
Sonra da alkole batırınız. Olmadı çamaşır sularına yatırınız. Olmadı sterilizasyon makinelerinden yardım alınız.
Şimdi, bu tarifler elleriniz içindi.
Yüreğinizi temizlemek için ise bir parça “sevgi”ye ihtiyacınız var.
Belki yaptığınız her şey de zaten içinizdeki bu sevgisizlikten.
Aynaya bir bakın bakalım.
Pamuk Prenses'in üvey annesinin aynasına değil ama, gerçek bir aynaya.
Gözünüzün ve dahi gönlünüzün ta içinde neler göreceksiniz.
Ve;
Gördüklerinizi sevebilecek misiniz...?
25 Şubat 2012 / C.E.Y.

23 Şubat 2012 Perşembe

Osmanlı İmparatorluğu, Sezon II

Dizilerin ya da sinema filmlerinin toplum hayatını şekillendirmede ne kadar etken olduklarının farkında mıyız acaba?
Bize sunulan her neyse onu doğru varsayıyoruz. Elimizdeki somut bilgilere dayanarak izlediklerimizin gerçeği yansıtmadığını bilsek dahi gördüklerimize inanmayı daha kolay bulup, doğru bilgi olarak bize dayatılanları tercih ediyoruz.
Ortaya çıkartılan bazı filmlerin damardan yavaş yavaş zerk edilen birer uyuşturucu ya da bir çeşit hipnoz olduğu kanısındayım.
****
Medyanın, özellikle de televizyonun ve sinemanın toplum üzerindeki gücü yadsınamaz.
Sinemanın gücü demişken;
II. Dünya Savaşı'nı anlatan filmleri hatırlarsınız. Bu yapımların neredeyse hepsi Amerikan sinemasına aittir. Almanya'da yaşanan Yahudi soykırımının enine boyuna anlatıldığı bu filmler sayesinde hepimiz o savaşın her detayını öğrenmişizdir.
Amerikan -belki de Yahudi- sinemasının gücü, Yahudiler'e uygulanan bu soykırımı bütün dünyaya an be an anlatmıştır.
Onlar haklıdır. Onlar mağdurdur. Onlar ezilmiştir...
Savaş sonrası sağ kalan Yahudilerin Filistin'e yerleşmelerini ve gittikçe yayılmalarını anlatabilecek Filistin yapımı filmler yapılamadığı sürece, orada yaşanan her ne varsa televizyon haberlerinde izlediğimiz kısacık haberler olarak kalacak.
Hâttâ belki ilerde öyle filmler yapılacak ki haklıyla haksız tamamen yer değiştirecek.
Herkes kendine göre haklı olduğundan, kendisini en iyi ifade eden taraf kazanan taraf olacak...
****
Kendi şanlı tarihimizi anlatan yapımları izlemeyi biz de çok severiz. Bu filmler yapılırken tabii ki tarihteki en güçlü olunan zamanları anlatan filmler yapılıyor.
İşte 1453, işte Muhteşem Yüzyıl, eskilere bakarsak, Karaoğlan, Battal Gazi, Malkoçoğlu...
Bu filmleri izleyip de tarihimizi o görüntülerden ibaret zanneden, hâttâ o zamanlardaki hayata gıpta ile bakan, hattâ ve hattâ o dönemlere tapan bir kesim var.

Hiçbirimiz tarihimizi inkâr edemeyiz.
Osmanlı İmparatorluğu dediğin; gelişmesiyle, yükselmesiyle, duraklamasıyla, gerilemesiyle ve çöküşüyle sona eren uzun ve büyük bir destan.
Bunu unutamayız, yok da sayamayız.
Lâkin, "Geçmişini bilmeyen geleceğini de doğru kuramaz" diyerek geçmişimizi sadece kahramanlıklarıyla değil de, bozgunlarıyla da öğrenmemiz gerekmez mi?
Ha bir de; taş yerinde ağırdır diyerek o zamanlarda yaşananları o zamanlarda bıraksak da bugünlere taşımaya kalkışmasak diyorum. Tarihten dersler çıkarsak, feyzler alsak, kahramanlıklarımıza hayran olsak ama hayranlığımızı da bu kadar abartmasak.
İnsanların o dönemlere bu kadar hayran olmalarının ve o dönemleri bu kadar geri getirmeye çalışmalarının sebebi nelerdir acaba diye düşünmüyor da değilim doğrusu.
Osmanlı'nın devlet düzenine mi, görgüsüne-bilgisine-kültürüne mi, adaletine ve gücüne mi, yoksa sadece Topkapı'daki Saray hayatına mıdır bu kadar büyük özlem?

Yeni yetme Osmanlı hayranları Osmanlı'yı sadece saraylardan ibaret görüyorlar kanımca. O sarayların dışında da yaşayan bir halkın olduğunu unutup, onlar nerededirler diye hiç düşünmüyorlar.
Osmanlı'yı geri getirme hevesine o kadar kapılmışlar ki, Osmanlı'yı geri getirdiklerinde kendilerini Topkapı Sarayı'nda padişah olarak hayal ediyorlar.
Peki ya "kullar" kim olacak?
Ya cariyeler?
Ya köleler?
Ya harem ağaları?
Bu düzende siz hangi rolü üstlenmeye adaysınız?
Bütün erkekler Kanunî ve bütün kadınlar da Hürrem olamayacağına göre diğer rollere de ihtiyaç olacaktır değil mi?
Hadi seçin bakalım şimdiden kendinize göre bir rol...
****
Yakın tarihimizi anlatan kitaplarda Kurtuluş Savaşı'ndan sonra sürgüne gönderilen hanedan mensuplarına yabancı ülkeler tarafından tekrar tahta oturma vaatleri verildiğinden, sürgündeki hanedan mensuplarının da buna ne kadar hevesli olduklarından ve buna ulaşmak için verilen entrika dolu mücadelelerden bahsedilir.
Söz dinleyen, söylenen sözden çıkmayan, itaatkâr ve uysal bir padişahın varlığı pek çok ülke için son derece ideal iken, tekerlerine çomak sokan, üstelik de diş geçiremedikleri Mustafa Kemal'den ve onun yarattığı Cumhuriyet'ten nefret edilmesi son derece doğal bir gelişme tabii ki.
Atatürk'ün, her şeyin yolunda gittiği güllük gülistan bir Osmanlı'yı yıkıp da yerine Cumhuriyet'i zorla dayatmış gibi sunulması da cabası.
Tarihinden bihaber halkın buna inanması da, tuzu biberi...
Ki o beğenilmeyen cumhuriyet sayesindedir "kul"ların birer birey olabilmesi...
Şimdi neyedir bu kadar büyük özlem, yeniden kulluğa dönüşe mi?
Yoksa Ortadoğu'ya ve Balkanlar'a, ve dahi Kuzey Afrika'ya sahip olmaya ve o topraklara eskisi gibi hakim olup hüküm sürmeye mi?
****
Okumaya ve araştırmaya biraz meraklı olsak da, arkamıza dönüp şöyle iyice bir baksak diyorum.
Nereden geldik, nereye gidiyoruz iyice bir öğrensek.
Filmlerde anlatılanları bilgi hanemize yazsak. Bilmediklerimizi öğrensek ve öğrendiklerimizi gördüklerimizle harmanlasak.
Sonra da hepsini yüreğimize yükleyip gücümüzü yüreğimizden alsak, bugünümüzü lâyıkıyla yaşasak...
****
"Sultan Süleyman'a kalmadı dünya, hiçbir kitap yazmaz" denir ya hani,
Bu lâfı da hiç unutmasak...

Dizi dizi diziler / 7 Ocak 2011
Şimdi reklamlar / 24 Mayıs 2011
Zam-bak Zum-bak! / 24 Ocak 2020

Bütün genellemeler yanlıştır, bu dahil!

Başlıktaki sözü her kim etmişse ne kadar da doğru etmiş...
Onlar öyledir, bunlar böyledir, şunlar şöyledir... diyerek her olayı, her insanı genelleriz sürekli.
Gruplandırdığımız her ne varsa hepsini dümdüz görür, istisnalar kaideyi bozmaz deyip ayrıntılara itibar etmeyiz.
Aslında hepimiz o gruplardayızdır.
Yaptığımız ufak tefek şeyler bile en basitinden kadınlığımıza ya da erkekliğimize veriliverir.
Bütün kadınlar teknoloji özürlüdür, bütün kadınlar kötü sürücüdür, bütün kadınlar iyi annedir, bütün kadınlar yemek yapabilir...
Bütün erkekler kabadır, bütün erkekler cimridir, bütün erkekler iyi şöfördür, bütün erkekler iyi babadır, bütün erkekler araba lastiği değiştirebilir...
Ve bunun gibi iyi kötü pek çok şey...
Genel olarak hakikaten de istisnalar kaideyi bozmaz.
Lâkin çevremize hem yüzeysel bakıp hem de derin ahkâmlar kesmek de olmaz...
Ancak derin ahkâmlar kesme niyetinde isek, işte o zaman da biraz derinlere inme mecburiyeti doğar...
****
Parayla iman kimdedir bilinmez derdi eskiler.
Şimdikiler ise “görmezsem kat'iyen inanmam” diyorlar...
Çok paran olduğunu illa ki ispat edeceksin mesela. İspat edemezsen kimseden itibar bekleme. Tam bir ye kürküm ye mantığı.
Kendisini zenginliğini ispat etmek zorunda hisseden kişi zaten bunun için elinden geleni ziyadesiyle yapıyor. Etmeye gerek duymayan için ise kimsenin neye inanıp neye inanmadığının bir önemi yok.
Hele de bu zamanlarda imanını ispat etmek çok daha önemli bir mesele.
İnanmasan bile inanmış gibi yapacaksın. Namazını gönülden kılmasan bile kılarmış gibi yapacaksın. Orucunu tutmasan bile tutarmış gibi yapacaksın. Yapacaksın ki ‘takdir’ edilesin.
Nasılsa kimse bilmez alnını secdeye koyduğun zaman senin aklından geçenleri. Ne ettiğin duayı, ne kime ettiğini, ne de edip etmediğini...
Bir sen bilirsin, bir de yaradan...
Demek ki ‘Allah ile Kul’ arasında dedikleri bu...
Kandıramayacağın tek ama tek yer işte orası...
Lâyıkıyla yapılmış her ibadet zaten yerini buluyordur. Onu bilen, gören ve takdir eden de yine yaradandır.
Yine 'Allah ile Kulu' arasındadır.
Bir kulu inançları yüzünden yargılama hakkı, Allah'ın diğer kullarına verilmemiştir.
Ancak elçi olma salahiyeti verilmiştir.
Şu aralar bakıyorum da bazıları kendilerini seçilmiş elçiler yerine koyarak diğerlerini dinli-dinsiz diye ayırabiliyorlar.
Dünyadan bihaber kişilere din eğitimi verilmesini anlayabilirim de, kendi özgür iradesiyle seçtiği yolda yaşayan yetişkinlerin seçimleri sebebiyle bu dünyada yargılanmasını anlayamam.
E bu dünyanın bir de öteki dünyası yok mudur...
Eğer siz öteki dünyaya inananlardansanız, zaten onlar seçtikleri inançlarıyla ya da inançsızlıklarıyla nasıl olsa cezalandırılacaklardır, buna da inanın.
Ve fakat öteki dünyaya -en çok- inananların, kendileri gibi olmayanlara cezayı bu dünyada kesmeye çalışmaları ne kadar da hayret vericidir...
Bırak da zamanı gelince varsa bir cezası, cezasını kendisi çeksin.
Bak bu da “Allah ile Kulu” arasında...
Takdir-i İlahi...
Sen karışma...
Karışacaksan Ben’ce sen şunlara karış:
Madem ki dindarlık iyi insan olmak adına bu kadar önemli, temel din eğitiminin hurafelere kaçmadan, insanları korkutup ürkütmeden ve karamsarlığa salmadan, akıl ve mantık dahilinde sevdirerek öğretilmesini sağla.
Sen; insanların sosyal refahlarının ve insani hasletlerinin gelişmesi için çaba harca.
Sen; yetişen gençliğin çağdaşlaşlıklarına hitap edebilecek açık görüşlere sahip ol.
Sen; haksızlıklara ve ahlâksızlıklara fırsat tanıma.
Sen; toplum bireylerinin birbirlerine saygılı ve sevgili olmalarını sağla.
Sen; nasıl oluyor da müslüman bir toplumda bu kadar fazla ahlâksızlık yaşanıyor, bu kadar fazla vahşi cinayetler işleniyor, bu kadar fazla yolsuzluk oluyor onları sorgula.
Sen; nasıl oluyor da küçük yaşlarda bir çocuk evden kaçarak sokaklarda tinercilerle yaşayacak hale geliyor, onu sorgula.
Sen; yakınları tarafından tecavüze uğrayan ya da istemedikleri kişilerle zorla evlendirilen günahsız kadınların fuhuşa sürüklenmesini sorgula.
Sen; kadına değer vermeyen babaların sattığı o kızları satacak, kadına değer vermeyen ne kadar çok koca var bu memlekette, onları sorgula.
Ve;
Bütün bu kötülükleri yapabilenler dînî vecibelerini harfiyen yerine getirenler midir getirmeyenler midir, işte sen esas bunları sorgula...

18 Şubat 2012 Cumartesi

Şiddete şiddetle karşıyım!

İlgililerden bir ricam olacak. 
Lütfen mümkünse dikkate alınsın...
Haftada bir günü şiddet günü yapalım diyorum. Olmaz mı?
Şiddet sevenler, canı dayak atmak ya da dayak yemek isteyenler, yani hatır hatır kaşınan bütün zat-ı muhteremler o gün kapışsınlar şöyle bir güzel. İyice bir kurtlarını döksünler.
Döner bıçağı mı getirirler yanlarında artık, pala mı, taş mı sopa mı ben bilemem...
Dizilsinler karşılıklı, sonra da "Ya Allah Ya Settar" sesleriyle saldırsınlar birbirlerine.
Eee, ne de olsa yüzlerce meydan muharebesi görmüş bir neslin torunlarıyız biz. Demek ki o muharebeleri için için çok özlüyoruz. Bu özlemimizi de her yerde dindirmeye çalışmakta bir sakınca görmüyoruz.
Maçlara gitmek desen, aynı...
Trafiğe çıkmak desen, aynı...
Evlilik desen, aynı...
Günlük hayatın her evresinde biri bir ters baksa da ben de ona dalıversem mantığıyla yaşayan insanlar var.
Stres atma yöntemleri bu demek ki...
Stres atmak için önce stres olmak gerektiğine göre bu tip insanlar genelde boyun eğen insanlar mı acaba?
Patrona karşı, sus...
Aile büyüklerine karşı, sus...
Göbeğinden bağlı olduğun herkese karşı sus...
Sus, sus, sus...
Sonra da kendinden zayıf birini yakaladın mı Allah yarattı deme...
Evdeki özürlü karını duvardan duvara çarp mesela. Kemiklerini kır. Olmadı bıçakla. Olmadı kaynar sularla haşla. Olmadı üzerine kapıyı kilitleyip tedaviye bile götürme. 
Ve sen çektiğin uyuşturucudan dolayı ne yaptığını dahi hatırlama...
Ya da yeni yetme bir genç kızın aklına yalanlarınla gir, allem et kallem et kandır, al sonra bir tenhaya çek, tecavüz et, sonra da boğup bir köşeye atıver...
Ya da kocan sana şiddet uygulasın, kocan evden çıkar çıkmaz evdeki hükümdarlık sana geçsin ve çocukları sıra dayağından geçir, o masum zavallılara dünyayı dar et.
Onlar da evde, okulda ya da sokakta -insan, hayvan, bitki, eşya- kendilerinden zayıf buldukları her kim ve her ne varsa tepelesinler.
Büyük balık küçük balığı yutar hesabı mükemmel bir zincirleme şiddet toplumu yani...
****
Efendiler, canınız bu kadar şiddet çekiyorsa yazımın başındaki önerimi değerlendirin derim.
Şiddetle alâkası olmayan insanlara bu terörü yaşatmaya hiçbir hakkınız yok.
En azından kendi gücünüzdeki insanlarla karşı karşıya gelir, bütün enerjinizi birbirinize boşaltırsınız.
Tabii ki,
Yerse...
18 Şubat 2012 / C.E.Y.