11 Haziran 2020 Perşembe

Aradaki Yedi Farkı Bulunuz

ABD'de George Floyd'un polis tarafından boğazına diz ile bastırılarak öldürülmesiyle başlayıp dünyaya dalga dalga yayılan ırkçılık karşıtı eylemlerin arka yüzünü tarih dersi anlatır gibi anlatmayacağım bu yazımda.
Amerika'ya ayak basan beyaz adamın bastığı topraklarda yaşayan halkı ortadan kaldırıp kendisine yer açmasını, yeni keşfettiği kıtadaki uçsuz bucaksız arazilerde çalışacak insan ihtiyacının Afrika'dan getirilen ve insanlıktan uzak muameleye maruz bırakılan siyahlardan karşılandığını, bundan 400-500 yıl önce insan alıp satmanın ya da kendine yer açmak için bir başkasını öldürmenin anormal bulunmayıp sıradan sayıldığını da anlatmayacağım.
Bir insanın nasıl olup da sadece siyah diye (sadece dişi diye, sadece kısa diye, sadece uzun diye) cezalandırıldığını anlamaya çalışacağım.
Nasıl olur da sanki onun canı acımaz gibi, sanki üzülmez gibi, sanki yorulmaz gibi, sanki kadın değil gibi, sanki erkek değil gibi, sanki çocuk değil gibi, sanki canlı değil gibi düşünülür?

Köyünde kendi halinde yaşarken bir anda zincire vurulan ve bir belirsizliğin içine sürüklenen, bu yolculukta yüzyıllardır çok ama çok acılar çeken insanların torunları, dedelerini köklerinden kopartıp getiren adamların torunlarından, hem zorla getirilmenin hem de istenmemenin ne demek olduğunu sorguluyorlar.
Modernleşmeyle birlikte iş gücü ve para yer değiştirince, yıllardır yok sayılan, insanca yaşamasına izin verilmeyen ve sorunları halının altına süpürülen kitle, uğradığı şiddette daha büyük bir şiddet ile cevap veriyor. Açık açık "Sözleşme bitti!" diyor.
Artık arazilerde onların dedelerinin yaptığı işi yapacak köleler yok, bir köleden beklenen hizmeti tıkır tıkır yerine getiren makineler var.
O yüzden şimdi artık beyazlar için siyahlar, zenginler için fakirler, yerleşikler için göçmenler sadece birer yük!
Beyazlar, siyahları ya da göçmenleri geri götüremiyorlar, bir arada yaşayamıyorlar, geliri bölüşemiyorlar, öldürmekle ya da şiddet uygulamakla istenmeyen bu nüfusu bitiremiyorlar.
Cerahatli bir çıban gibi büyüdükçe büyüyor sorun. Çıban arada patlıyor, içinden bir miktar irin akıyor, yara biraz rahatlıyor ama tam tedavi edilmediği için bir türlü iyileşmiyor.
Hattâ bütün vücudu sarıyor.
****
Bu sadece siyahiler için böyle değil.
Kendini piramidin tepesine konumlandıran insanlar diğerlerine her türlü muameleyi reva görüyorlar.
Şiddet ve kibir tepeden aşağıya hızla iniyor. İnerken de herkes kendi altındakine basıyor tekmeyi. Tekmeyi yiyenlerin gücü tekmeyi atana yetmiyor. Onlar da kendilerinden güçsüzün kıçında alıyorlar soluğu.
En alttakiler ezildikçe ezilip, üstlerindekileri taşıyamaz hale geliyorlar.
Sonra da ani bir silkelenişle ayağa kalkıp sırtlarında kim var kim yoksa yere saçıyorlar.
Yakarsa dünyayı garipler yakar sözündeki gibi, artık kaybedecek bir şeyi kalmamış olanlar fitili ateşleyiveriyorlar.
Biliyoruz ki her şey hayata tutunma, kök salma, var olma, kendi genlerini yaşatma, böylece de ölümsüz olma hırsından.
Yani, en derinlerdeki ilkel dürtüden.
****
Düşün bir, dünyaya gelmişsin geldiğinden habersiz.
Büyümüşsün büyüdüğünden habersiz.
Çocuksun. Her yer oyun alanın. Her şey bir oyun.
Ne cinsiyetin, ne rengin, ne ırkın, ne soyun, ne dinin, ne milletin var.
Büyüdükçe beliriyor hepsi yavaş yavaş. Eklenen her bir kavram ile sıfatsız ve yargısız dünyanı kaybetmeye başlıyorsun.
Artık cinsiyetin var, rengin var, ırkın var, soyun var, dinin var, milletin var, kuralların var, kanunların var, yargıların var. 
İçine doğduğun küçük dünya ne ise, sen de osun.
Çevrendekilerin hepsi sen gibi, her şey tanıdık, her şey normal.
Farksızlığının içinde ne bir hırs, ne bir amaç, ne bir kötülük, ne de gelecek endişesi vardı. 
Herkes aynı boyda, herkes aynı huyda, herkes aynı varlıkta, herkes aynı renkte, herkes her konuda eşitti senin için.
Sonra bazıları daha eşit oldu.
Sonra eşitlik tümden bozuldu.

Dışarıdan birileri "Sen farklısın!" deyiverdi sana.
Boynuna zincir vurdular, durmadan itip kaktılar, her türlü işkenceyi yaptılar, her türlü şiddeti uyguladılar, nedenini anlamadın.
Kendi seçmediğin bir şey için, sadece öyle doğduğun, sadece öyle olduğun, sadece öyle göründüğün için maruz kaldığın bu adaletsizliği terazinin hiçbir kefesine sığdıramadın.
Sana normal olan onlara farklı geliyordu ve onlar bu farklılığın ile seni cezalandırıyorlardı.

Sarıların dünyasında siyah, kırmızıların dünyasında kavuniçi, kavuniçilerin dünyasında beyaz, siyahların dünyasında sarı olmak delice bir farklılık yaratmıyor da, beyazların dünyasında renkli olmak insanları niçin bu kadar çıldırtıyor diye sorguladın.
Seni farklılığın ile cezalandıran beyaz insana, "Bana göre de sen farklısın!" demen lazımdı, diyemedin.
Farklı olmak sana ihale edilmiş, farklılık senin üzerine kalmış, kabul ettin.
Kim karar vermişti farklı olanın sen olduğuna, bilemedin.

Renkliler-Beyazlar-Siyahlar
Çamaşır makinesinde beyazları yıkarken araya karışan siyah bir çoraptın sanki, diğer beyazların rengini bozartan.
Ya da bir kırmızı mendildin, makinedeki tüm beyazları pembeye boyayan.
Korkutucuydun, belirsizdin, aykırıydın.
Çünkü farklıydın!
Ama kime göre ve neye göre farklıydın?

11 Haziran 2020 / C.E.Y.

7 Haziran 2020 Pazar

Kuyruktakiler!

Bugün YouTubeda Snowpiercer filmini anlatan bir video izleyince ve filmin Netflixte de olduğunu öğrenince izlemek için hemen ekran başına geçtim. Netflix için dizi olarak çekilmiş olan ilk üç bölümü ardı ardına izleyiverdim.
Üç bölümün ardından filmin şeceresine şöyle bir göz attım.
1982 yılında Fransız grafik roman sanatçıları Jaques Lob ve Jean- Marc Rochette tarafından yaratılan ve aynı yıl Le Transperceneige ismi ile basılan çizgi roman, o tarihten yaklaşık otuz yıl sonra İngilizce’ye çevrilir ve 2013 yılında Güney Koreli yönetmen (Parazit filmi ile 2020 En İyi Film Oscarını alan) ve senarist Bong Joo Ho tarafından Snowpiercer adıyla beyazperdeye taşınır.  

Film ile Netflix dizisi arasındaki mukayeseyi ikisini birden izleyenlere bırakalım ve biz filmin/dizinin konusuna bakalım.
Dizi "Önce iklimler değişti" sözleriyle başlayıp, savaş yüzünden ısınan dünyayı soğutmak için bilim insanları tarafından yapılan girişimlerin dünyayı yeni bir buz çağına sürüklemesini, "ileri görüşlü Bay Wilford" tarafından hazırlanan 1001 vagonlu trene, çoğu dünyanın felaketine sebep olan insanların sığınmasını, geride kalan biletsizlerin trene binme mücadelelerini, trene binebilenlerin pek çoğunun trenden atılmasını, kalanların da trenin en son vagonunda, yani kuyrukta yaşamaya mahkum edilmelerini, hiç durmaksızın yol alan trendeki sınıfları, şiddeti, dalavereyi, eşitsizliği, vahşeti anlatıyor.
Üstelik ekranda görünmeyen Bay Wilford ile Bay Wilfordun 'treni yöneten temsilcisi' Bayan Melanie, isimlerinin baş harfleri W/M gibi adeta iç içe geçiyor. Görünen ile görünmeyen, olan ile olmayan, gerçek ile algı birbirine giriyor. 

"Kuyruktakiler" olarak nitelendirilen son vagon sakinleri, Platform filminde alt katlarda yaşayanların üst katlardakilerden "kalanlarla" yaşamaya çalışmaları gibi, ön vagonlardan kalanlarla idare etmeye çalışırlar.
3000 kişilik trende 1. mevkide yaşayanlar ile kuyrukta yaşayanların ihtiyaçları aynıdır oysa.
Doymak, ısınmak, sağ kalmak ve çoğalmak.
Lakin birilerinin daha fazla doyduğu ve daha fazla ısındığı sistem trende de şaşmıyordur.

Zenginlerin bir araya geldiği vagonlardaki hayat, Fransadaki Versailles/Versay Sarayında yaşanan hayatlara benziyordu bir bakıma. 
Versay XIII. Louis tarafından 1624 yılında av köşkü olarak kullanılmak üzere yaptırılmaya başlanmış, XIV. Louis tahta çıkar çıkmaz oturma yeri olarak Versay’ı seçmiş, sarayı genişletmek için 30 bin işçi çalıştırmıştı. Niyeti bütün soyluları burada toplamaktı. Böylece, kendisine ihanet edebileceğini düşündüğü soyluları bir arada, gözlem altında tutabilecekti. Kralın gözüne girmek ve Kralın gözünden düşmek arasında bir yerlerde yaşayan soylular, konumlarını türlü çeşit entrikalarla belirlemeye çalışıyorlardı.
Soylular sarayda bohem bir hayat sürerken sarayın dışındakiler ise açlıktan kırılıyorlardı. Zaman zaman çıkan isyanlara rağmen XIV. Louis Fransa'nın en uzun süre tahtta kalan kralı oldu. XIV. Louis 1643-1715 yılları arasında 72 yıl Fransa krallığı yaptı.
XIV. Louis'nin torununun oğlu olan XV. Louis (Sevilen Louis) 1715-1774 arasındaki krallığı esnasında güçsüz yönetimiyle krallık otoritesinin zayıflamasına yol açmış ve 1789 Fransız Devrimi'nin patlak vermesinde etkili olmuştu.


Filmdeki Snowpiercer trenine binmeye çalışan biletsizler ile 15 Nisan 1912 gecesi daha ilk seferinde bir buz dağına çarparak Kuzey Atlantik'in buzlu sularına gömülen ve beraberinde 1.514 kişinin ölmesine sebep olan Titanik'ten filikalara doluşup kurtulmaya çalışan biletli insanların görüntüleri birbirlerinden farklı değildi. 
Nihayetinde herkes can derdindeydi.
Titanik kalkarken imtiyazlılar lüks kamaralarına yerleşmiş, "diğerleri" ise yolculuklarına geminin altındaki kompartımanlarda, görünmeyen bir yerlerde başlamışlardı. 
İmtiyazlılar turistik gezi peşindeyken, alt kompartımanlarda yolculuk edenler kapağı yeni dünyaya atabilme derdindeydiler.
Geminin batmasına sebep olan buz dağı ise M.Ö. 1000'li yıllarda bir yerlerden kopup kendi yolculuğuna başlamıştı.
Titanik ve buz dağının kesişmesi sonrasında "Batmaz Gemi Titanik" batmaya başladığında sınıf farkı yine öne çıktı ve imtiyazlı yolcular filikalardaki yerlerini aldı. Gemideki filikaların çoğu alabileceği kapasitenin altında yolcu aldığı için gemideki toplam yolcu sayısının yüzde 53'ü yerine yüzde 31'i kurtulabildi.
3.547 kişinin yolculuk yaptığı gemide ölen 1.514 kişinin kaçı imtiyazlılardandı, kurtulanlardan kaçı alt kompartımanlardandı.

Bong Joon-ho'nun çektiği Snowpiercer filmini izlemedim ama filmin sonunda, trenin kumandasını ele geçiren devrimcilerin şikâyet ettikleri yöneticiler gibi davranmaya başladıklarını okudum. (Filmi izledim ve Lokomotiftekiler ile Kuyruktakilerin arasında danışıklı dövüşler olduğunu gördüm.)
Politik veya askeri gücü eline geçirenler, uğruna savaştıkları halkı unutup, tıpkı devirdikleri despot liderler gibi halka zulmetmeyi sürdürmeye başlamışlardı demek.
Tıpkı John Steinbeck'in, Zapata the Unconquerable (Yenilmez Zapata) adlı biyografik kitabından uyarlanarak yönetmen Elia Kazan tarafından çekilen, Meksika Devrimi'nin en önemli kişiliklerinden biri olan köylü lider Emiliano Zapata'nın hayatını anlattığı filmdeki gibi.
Viva Zapata!

Snowpiercer filminin sonunda zengin-fakir herkesin bir arada yaşadığı 1001 vagonlu tren patlayıcı ile patlatılır. Bu patlamadan geriye bir kız çocuğu ile bir erkek çocuğu kalır.
Ve döngü al baştan yeniden başlar.
Dizide olaylar nasıl ilerleyecek ve nasıl nihayetlenecek, onu da izleyip göreceğiz...
****
Snowpiercer'dan Platform'a, Platform'dan Versay'a, Versay'dan Titanik'e, Titanik'ten Meksika'ya uzanan zamanlararası ve filmlerarası bir yolculuk yaptık birlikte.
Her dönemde sınıfsal farklılıklar olduğunu, sınıflar arasındaki farkın fazlalaşmasının ve adaletsizliğin korku imparatorluğu ile ayakta kalmaya çalışan imtiyazlı azınlığı ezip geçtiğini, sonra bu senaryonun yine baştan yazıldığını, dünyanın bir türlü adalete ve eşitliğe tam anlamıyla ulaşamadığını, insanlığın zerre yol almadığını gördük. 

Şu günlerde yaşanan, ABD'nin Minneapolis kentinde polis şiddeti sonucu hayatını kaybeden siyahi George Floyd'un ardından başlayan ve dinmek bilmeyen protestolar da yüzyıllar boyu süren adaletsizliğin ve yüzyıllar boyu biriken öfkenin göstergesi değil midir?
****
Bu pandemi de ders olmadı bize anlaşılan. İhtimal ki 2000'lerde de adil bir düzen sağlayamayacağız.
Ne dersiniz;
2100'ü mü hedefleyelim, yoksa direk 3000'e mi gidelim?
Ona göre nitrojen tanklarında yer ayırtacağım...

7 Haziran 2020 / C.E.Y.

28 Mayıs 2020 Perşembe

Kaynayan Kazan Kapak Tutmaz


Suyun kaynama noktasının kaç derece olduğunu ilkokulda mı, ortaokulda mı yoksa lisede mi öğrendik hatırlamıyorum. Bildiğim, su 100 derecede kaynar. Ancak bu değer farklı koşullarda değişir. 
Bu bilgimi derinleştirmek için internette kısa bir gezinti yapınca Tübitak Bilim/Genç sitesinde herkesin anlayabileceği dilde anlatılmış bir yazı ile karşılaştım. 
O yazıyı,"Bir sıvı deniz seviyesinden daha aşağıda ya da daha yukarıda bulunan bir yere götürüldüğünde dış basınç (atmosfer basıncı) değişeceğinden sıvının kaynama noktası da değişecektir. Deniz seviyesinden yukarılara doğru çıkıldıkça atmosfer basıncı azalır. Bu nedenle yüksek rakımlı yerlerde sıvılar deniz seviyesindeki kaynama noktasından daha düşük sıcaklıklarda kaynar. Örneğin deniz seviyesinde (1 atmosfer basınçta) su 100°C’de kaynarken, 8848 metre yükseklikteki Everest Dağı’nın zirvesinde yaklaşık 70°C’de kaynar. Deniz seviyesinin altındaki yerlerde ise suyun kaynama noktası 100°C’nin üzerindedir. Mesela su, ortalama rakımı 1890 metre olan Erzurum’da yaklaşık 95-96°C’de, ortalama rakımı 870 metre olan Ankara’da 98°C’de, ortalama rakımı 25 metre olan İzmir’de 101°C’de kaynar."  cümleleriyle özetleyebiliriz.

Madem yazıya suyun kaynama noktasından başladım, makarnayı haşladığım suya tuz attığımda suyun daha yüksek derecede kaynadığına dair bilgimi de güncellemek istedim ve yine okul sitelerine ulaştım: 
"Şekerli suyun kaynama noktası tuzlu suyun kaynama noktasından daha küçüktür. Mesela, saf suya eklediğimiz tuz ne kadar fazla ise kaynama noktası da o kadar fazladır. Çünkü tuzlu suda moleküler arası bağlar fazla olduğundan kaynama noktası yüksektir. Tuzlu sudan örnek verirsek, kaynayan bir sıvıya tuz attığımızda kaynama 100 dereceden daha fazla bir sıcaklıkta başlar. Biz ne kadar tuz eklersek de o kadar artar. Bu nedenle yemeklerin içine tuz eklenir. Böylelikle tuz kaynama noktasını arttırır ve yemeğin çok daha çabuk pişmesini sağlar."

Dünyanın Kaynama Noktası
Dersimiz fizik ya da kimya değil ama konumuz kaynama noktası. Kaynama noktası da ancak fizik ve kimya bilgileri ile anlatılabilirdi haliyle.
Suyun kaynama noktasını bir kenara bırakıp dünyanın kaynama noktasına gelelim şimdi.
Malum, dünyaya Pandemi bir yandan vuruyor, ekonomi bir yandan, vahşet bir yandan.
Günlük siyasi kavgalar ise hayret verici bir şekilde yine aynı kötülükte devam ediyor.

Aşağıdakiler - Yukarıdakiler
Yukarısı kavga eder de aşağısı durur mu, onlar da birbirlerinin gözünü oymakta bir mahsur görmüyorlar.
Niğde’nin İnönü Mahallesi Muhtarı 'Kovboy Muhtar' olarak da bilinen Tuğba Somkaya’nın bindiği hamile atı tüfekle vurarak öldürebiliyorlar.
ABD’nin Minneapolis eyaletinde dolandırıcılık suçuyla yakalanan George Floyd'un ensesine dizi ile bastıran polis, yerde yüzüstü yatan adamın defalarca “Nefes alamıyorum” sözlerine aldırış etmeyerek ve şüphelinin üstüne tüm gücüyle yüklenerek boğularak ölmesine sebep olabiliyor. (Polisin siyahi kişiye yaptığı müdahaleyi ırkçılık olarak değerlendiren halk, sokaklara akın etti. Polis aleyhine gösterilerde bulunan binlerce kişiye yine polis müdahale etti.)
Manisa'nın Salihli ilçesinde pompalı tüfekle öldürülen 17 yaşındaki Ceren Kultaş'ın katil zanlısı ifadesinde, S.K. adlı genç kızla aralarında husumet olduğunu, Ceren Kultaş’ı ise S.K.’ya benzettiği için yanında bulunan pompalı tüfekle öldürdüğünü iddia edebiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul'daki yerel seçim tartışmalarıyla ilgili olarak, "Meclisin çoğunluğu bizde. Bunlar neye dönmüş biliyor musun, bunlar topal ördek" (yani çalıştırmayacağız) diyebiliyor. Hattâ gelen haberlere göre, belediye başkanının, belediye meclisinin de başkanı olması düzenlemesinin de kaldırılmasının düşünüldüğü söyleniyor. Düzenleme gerçekleşirse meclis başkanı meclis üyeleri tarafından seçilecek. Böylece İstanbul ve Ankara’da büyükşehir belediyesini alan CHP’ye karşı belediye meclis çoğunluğuna sahip AK Parti’nin yolu açılabilecek. (Halka hizmet Hakk'a hizmet değil midir? Hizmet alamayacak olan halk umurunuzda değil midir? Umurunuzda olan sadece "kendiniz" midir?)
Çorum AKP Kadın Kolları Başkanı ve AKP Belediye Meclis üyesi olan Meryem Demir, Erdoğan’a olan sevgisini, 'Allah çocuklarımın ömrünü alsın size versin' sözleri ile dile getirebiliyor. (İnsanın sevgisini belirtmesinin daha farklı yolları olmalı oysa. Gerçi sevgisini kıl-tüy ile gösteren de olmuştu zamanında ya neyse.)
Pandemi sürecinde eve kapanan erkek hırsını kadından alabiliyor. (Sosyo Politik Saha Araştırması Merkezinin, 3-8 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirdiği "Covid-19 Kadının Etkilenimi ile Kadın ve Çocuğa Yönelik Şiddete İlişkin Türkiye Araştırma Raporu"nun sonucuna göre "Pandemi Sürecinde Kadına Şiddet Yüzde 27,8 Arttı". Araştırmaya katılanların yüzde 23,7 psikolojik şiddete, yüzde 10,3'ü ekonomik şiddete, yüzde 4,8'i dijital şiddete, yüzde 1,7'si fiziksel şiddete, yüzde 1,4'ü ise cinsel şiddete maruz kaldı.)

Bunlar ve benzeri yüzlerce, binlerce kötülük haberleri ile kaynıyor dünya.
Bu kadar kötülüğü akıl almıyor, bu vahşete can dayanmıyor.
Dünya artık için için değil, bildiğin fokur fokur kaynıyor.

İyi, Kötü, Çirkin
Bir yandan, dükkânının kepenkleri üzerine yuva yapan kuşların yuvasına zarar gelmemesi için dükkanının kepenklerini kapatmayan esnaf gibi güzel insanların haberleri gözünüze çarpıyor. 
Kendini savunamayan hayvanlara eziyet eden cibiliyetsizler olduğu kadar, yaralı bir cana merhem olmaya koşan insanların çırpınışlarını görüyorsunuz.
Pandemi sürecinde evini barkını, çoluğunu çocuğunu unutan sağlık çalışanlarını, bir de onlara saldıranları görüyorsunuz. 
Televizyon programlarında ahlâk, namus, vicdan, edep, terbiye gibi kavramların içlerinin boşaltıldığını, insanlığın ters yüz edildiğini görüyorsunuz.
Medya mensuplarının olsun, siyasilerin olsun birbirlerini müzevirlemeleri sayesinde kapalı kapılar ardında ne çirkinlikler döndüğünü görüyorsunuz.
Ekmeğinin peşindeki dürüst insan ile doymak bilmeyen midesini doldurmak için yapmayacağı edepsizlik olmayan pişkin insanların arasındaki adaletsizliğe, pişkinin önünde ceket ilikleyen şakşakçıların omurgasızlıklarına şahit oluyorsunuz.

Soğutma Operasyonu
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA tarafından yayınlanan yeni iklim raporuna göre, gezegenimiz Mini Buzul Çağı’na giriyor.
Raporda 2018 yazını rekor sıcaklıklarla geçiren gezegenimizin bu kış tarihi bir soğuk yaşayacağı belirtiliyor. İçinde bulunduğumuz Uzay Çağı’nın “Mini Buzul Çağı” olarak anılmasına yol açacak kadar etkili olabileceği söylenen soğukların sebebi ise termosferin soğuyup daralması. Daha önce yayınlanan raporlarda 2020 – 2030 yılları arasında yaşanması beklenen bu aşırı soğuk dönem, NASA’nın yeni araştırmasında çıkan sonuçlara göre daha da öne çekildi. NASA’ya göre bu kış itibariyle gezegenimiz bir Mini Buzul Çağı’na giriyor. Bu dönemde başlayan soğumanın 2030’lu yıllara kadar artarak devam edeceği tahmin ediliyor. 

Kaynayan kazan kapak tutmaz
Ne dersiniz, dünya kaynama noktasına geldi dayandı diye mi soğutma operasyonu devreye girdi acaba?
Baktılar insanlık yine cozuttu, şöyle bir ayar çekelim de kendilerine gelsinler dendi ihtimal.
"Biz bu kendini bilmez şımarıkları açlık ve kıtlıkla terbiye edelim de, ortada ne din, ne millet, ne ırk, ne cins, ne de para kavgası kalsın. Yola, efendi olanlarla, dürüst olanlarla, çalışkan olanlarla, yenilikçi olanlarla, duyarlı olanlarla, saygılı olanlarla, sevgi dolu olanlarla, doğayla uyum içinde olanlarla devam edelim." deniyor gibi geliyor bana.
Yoksa, kaynayan bu kazana avuç avuç tuz atılacak ve sıcaklık daha da artacak.
Tüm dünya da kaynayan bu kazanda haşır haşır haşlanacak... 

28 Mayıs 2020 / C.E.Y.

19 Mayıs 2020 Salı

Bir Devrin Sonu, Bir Devrin Başı

Henüz 1 ay kadar önce, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarken çocuktuk hepimiz.
Bugün, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarken pırıl pırıl gençleriz.
Bayram günleri geldiğinde yine o günlerdeki gibi coşku ve heyecanla atar kalbimiz. 
Ellerimizde bayraklarla meydanlara çıkalım, avaz avaz marşlar söyleyelim, bu ülke bizim diyelim, bu vatan bizim diyelim, güneş bizimle doğar, yağmur bizimle yağar diyelim, 10. Yıl Marşı'nı söyleyelim, 50. Yıl, 75. Yıl Marşı'nı söyleyelim, Gençlik Marşı'nı söyleyelim isteriz.
Öyle söyleyelim ki; sesimizi yer gök su dinlesin deriz.
Sevgimizle, bilgimizle, ulusumuzun hizmetinde olduğumuzu cümle alem bilsin isteriz.
Aklımızla, çoşkumuzla, Ata'mızın izinden ayrılmadığımızı bir kez daha üzerine basa basa göstermek isteriz.

Böyle çocuklarız, böyle gençleriz biz.
Biz Atatürk çocukları, Atatürk gençleriyiz!

Mustafa Kemâl ve Vahideddin
101. yılını kutladığımız bu 19 Mayıs'ta, Mustafa Kemâl Atatürk ile Vahideddin'in, 19 Mayıs 1919 yılına uzanan yolculukta  yaşadıklarını anlatmak istedim sizlere.
Bakmayın siz 19 Mayıs hadisesinde Mustafa Kemal Paşa ile Vahidettin'i bilir bilmez kavga ettirenlere. Onların biri Osmanlı Padişahı, biri de devletine hizmette sınır tanımayan bir Osmanlı subayı.
Falih Rıfkı Atay’ın, "Mustafa Kemal'in Ağzından Vahdettin" kitabını belki okudunuz belki okumadınız. Okuyanlar için bir hatırlatma, okumayanlar için de "anlatma" olsun dedim ve sizler için kısaca özetledim. 
Hadi başlayalım o zaman:

Almanya Seyahati (1917-1918)
Anafaratalar ve Arıburnu Komutanı olarak İstanbula giden Mustafa Kemale, Enver Paşa’dan padişah vekili sıfatıyla, bir aracı vasıtasıyla müracaatta bulunularak, "Alman İmparatoru Zât-ı Şahâneyi (Sultan Reşat) genel karargâhına davet etti, Zât-ı Şahâne böyle bir seyahati yapamayacak halde bulunduğundan, Veliaht hazretlerinin Zât-ı Şahâne namına bu seyahati yapmasının uygun olacağını düşündük. Kendisinin refakatinde bulunmayı kabul eder misiniz?" teklifi gelir. Çok iyi Almanca bilen ve Atatürk'ün Harp Okulu'nda öğretmeni olan Naci Paşa da Veliaht ile beraber gidecek, ona tercümanlık edecektir. Mustafa Kemal teklifi kabul eder ve Naci Paşa ile birlikte Veliaht Vahideddin ile tanışmak üzere saraya giderler. 
Odaya girişinden konuşmalarına dek uyuklama halinde olan Veliaht ile tanışmalarının ardından Naci Paşa ile Mustafa Kemalin aralarında şöyle bir konuşma geçer:
- Zavallı, bedbaht, acınacak adam! Bunlarla ne olabilir?
- Öyledir.
- Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir?
- Hiç!
- Biz ki aklımız, mantıkımız vardır, biz ki memleketin mukadderâtını, hâlini ve geleceğini anlamış insanlarız, ne yapabiliriz?
Naci Paşa:
- Güç! der...
Sene 1917'dir...

1917 yılının son günleriyle 1918 Ocak ayının ilk günlerini kapsayan seyahat başlayıp da tren İstanbul'dan uzaklaşınca, geleceğin padişahı adeta başka bir adam haline gelir. Uyuklayan Veliaht'ın yerini, merak eden ve sorgulayan Veliaht almıştır.
Mustafa Kemâl'in zihninde, "Bu adamla, kendisini aydınlatmak ve kendisine yakından ve samimi yardım etmek şartıyla bazı işler mümkündür." kanaati oluşur. Bu görüşünü gerek Naci Paşa'ya, gerek diğerlerine söyleyen Mustafa Kemâl, Veliaht bu şekilde hazırlamanın memleket çıkarları adına bir görev olduğunu belirtir. Almanya seyahati, Mustafa Kemâl'in Osmanlı Hanedanı ile ilk yakın temasıdır.

"İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüm"
Berlin'de Alman İmparatoru'nun misafiri olarak Adlon Oteli'nde kalırlarken birkaç gazeteci Veliaht'tan mülakat isterler. Gelin, gazetecilerle yapılan görüşmenin ardından salonda baş başa kalan Vahideddin ile Mustafa Kemâl arasında geçen konuşmaya kulak misafiri olalım:
Vahdettin:
- Ne yapmalıyım?
- Osmanlı tarihini biliriz; bu tarihin birçok safhaları vardır ki, sizi endişe ve korkuya sevk eder ve bunda haklısınız. Ben size bir şey söyleyeceğim, o nispette hayatımı size ortak edeceğim, memnun olur musunuz?
- Söyleyiniz!..
- Henüz padişah değilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki, İmparator, Veliaht ve prensler hep bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalasınız?
- Ne yapabilirim?
Atatürk: 
- İstanbul’a gider gitmez bir ordu kumandanlığı isteyiniz. Ben sizin Erkân-ı Harbiye reisiniz olurum.
- Hangi ordunun kumandanlığını? 
- Beşinci ordunun kumandanlığını... (Bu ordu Liman Von Sanders’in emrinde bulunan veya bulunması gereken ve Boğazların savunmasına memur ordu idi.)
- Bu kumandanlığı bana vermezler.
- Siz isteyiniz...
- İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüm.

"İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüm" cevabı Mustafa Kemâl için ümit kırıcı bir cevap olur. 

36ıncı Padişah Vahidettin
Nitekim 1918 yılının 3 Temmuz günü Sultan Reşad vefat eder ve yerine Vahideddin geçer. O günlerde sağlık sorunları dolayısıyla Karlsbadda olan Mustafa Kemâl bir telgraf çekerek otuz altıncı Padişah Vahideddini tebrik eder.
İzzet Paşa tarafından yurda çağrılan Mustafa Kemâl, yeni padişah Vahideddinin salonuna Naci Paşa kılavuzluğunda girer. Vahideddinin hareketlerinden, seyahat arkadaşlığı yakınlığının devam ettiğini görür. Çok mühim bir anda Osmanlı tahtında olduğunu izah ederken:
- Seyahatimiz esnasında bütün fikirlerimi çok açık dille söylemiştim. Bu dakikada aynı tarzda görüşmeme müsaade buyrulur mu?
- Hay hay!
- Başkumandanlığı üstleniniz, kendinize vekil değil, erkân-ı harbiye reisi tayin ediniz. Her şeyden evvel orduya sahip ve hâkim olmak lâzımdır. Ancak ondan sonra düşünülecek uygun kararlar uygulanabilir. (Mustafa Kemâlin yaptığı uzun konuşmanın esas noktası bu cümlelerdedir.)
- Sizin gibi düşünen başka komutanlar var mıdır?
- Vardır efendim.
- Düşünelim. 

Anadoluyu bıraktı, İstanbula baktı!
Birkaç gün sonra Naci Paşa, padişahın Mustafa Kemâl ve İzzet Paşa ile birlikte görüşmek istediğini söyler ve ikisini huzuruna çağırtır. Vahideddin’in çok ihtiyatkâr olmasından dolayı neticesiz bir görüşme olur. Daha sonra padişahla tek başına görüşmek ister Mustafa Kemâl. Görüşür de.
Mustafa Kemâl aynı minvalde konuşmaya başlayınca Vahideddin:
- Paşa! Ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeydim. İstanbul halkı açtı, bunu temin etmedikçe alınacak her tedbir isabetsiz olurdu! der ve yine eskisi gibi gözlerini kapatır.
Veliahtlığında nefret duyduğunu söylediği Talat ve Enver Paşaları görevlendirmişti. Bu tavrıyla; "Siz vazife ve yetkiniz üstünde benimle laubalilik mi etmek istiyorsunuz?" demek istiyordu.
Görüşmenin sonlanmasını, "Bu maksadı anladıktan sonra Vahideddin karşısında benim vicdani görevim son bulmuştu. Ayağa kalktım. İzin istedim. Gözlerini kapadı ve hiçbir şey söylemeksizin elini uzattı." sözleriyle dile getiren Mustafa Kemâl, Pera Palas’taki dairesine geldiğinde, "Hacı zannettiğimiz biri koltuğunun altından Haç’ı çıkartmıştı." diye düşünür.
Bir gün namazdan evvel Başkumandan Vekili Enver Paşa, İzzet Paşa, Vehib Paşa ve diğer kumandanlar ile namaz vaktini beklerken, Naci Paşa, namazdan sonra padişahın özel salonda kendisini görmek istediğini söyler. Vahideddin, salonda olan iki Alman general karşısında kendisi hakkında kısa bir nutuk söyleyerek, "Çok takdir ettiğim ve güvendiğim bir kumandan!" sözleriyle tanıtır Mustafa Kemâli. Sonra da kendisini Suriyeye kumandan tayin ettiği haberini verir.
Mustafa Kemâl bir entrika karşısında bulunduğunu anlar.
Az önceki salona döndüğünde, Vehib ve Enver paşalar kendisine gülüyor, bazıları ise hissiz duruyorlardır. Onlara gereken cevabı veren Mustafa Kemâl, salonun bir köşesinde kendi aralarında konuşan Balkan Savaşı kumandanlarının Türk neferleri hakkında ettikleri, "Efendim, bu Türk neferlerinden hayır yoktur, bunlar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Böyle hissiz bir sürüye kimse kumanda edemez." sözlerine:
"Paşam, biz de askeriz, biz de bu orduya kumanda etmiş adamız. Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük kumandan kaçmıştır. Eğer siz kaçtığınızın alçaklığını Türk neferine yüklemek istiyorsanız alçaklık ediyorsunuz!" der. Muhatap bu sözleri kimin söylediğini öğrenince bir daha kimseden bir ses çıkmaz.

Hem uzun, hem kısa
Suriyedeki görevi sırasında Mondros Mütarekesi imzalanır. Yedinci Ordu Kumandanı olarak diğer ordu kumandanlıkları ile pek çok yazışma yapar. (Kitapta yazışmaların pek çoğuna yer verilmiş.)
Bu yazışmaların kitapta yer alması ile Türk aydınlarının vicdanî ve fikrî olarak düşünmeye davet etmek ister.
İstanbul’a döndükten sonra Vahideddin ile tekrar görüşme talep eder.. 
Görüşme kabul edilir ve Cuma selamlığına gider. Namazdan sonra yapılan görüşme "zaman itibarıyla uzun, fikir alışverişi itibarıyla kısa" bir görüşme olur. 
Vahideddin:
- Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?

- Ordunun aleyhinize bir harekete giriştiğine dair bilgi ve hisleriniz mi var efendim?
Vahideddin gözlerini kapatır, olumlu ya da olumsuz bir cevap vermez ve soruyu tekrar eder.
Mustafa Kemâl:
- Gerçi ben İstanbul’a geleli birkaç gün oldu, buradaki durumu yakından bilmiyorum; fakat ordu komutanları ve subaylarının Zât-ı Şahânenizle karşı karşıya gelmesi için hiçbir sebep olabileceğini zannetmiyorum. Onun için, hiçbir kötülük gelmeyeceği noktasında bana güvenin.
Vahideddin çok örtülü bir tarzda:
- Yalnız bugünden bahsetmiyorum, bugünden ve yarından,
Ve devamında:
- Siz akıllı bir kumandansınız, arkadaşlarınızı aydınlatıp yatıştıracağınıza eminim... der.


"Yollar çok, mıntıkalar çok!"
İstanbul sokakları İtilaf devletlerinin süngülü askerleriyle doludur. Boğaziçi düşman zırhlılarından görünmez haldedir. İstanbul halkı sindirilmiştir.
Artık adi bir mendil gibi ayak altında çiğnenen bu çevrede hâlâ bir saltanat, bir hükûmet, bir varlık olduğunu zannedenlerin varlığı şaşırtıcıdır.
Ne saray ne de hükûmetten ümit kalmadığını, bu gidişle vatanın hayrına herhangi bir barış elde etmenin imkanı olmadığını gören Mustafa Kemâl, kendisi gibi düşünen arkadaşları ile Şişlideki evinde toplantı üzerine toplantı yapar. Vahideddin’i öldürmekle, hükûmeti düşürmekle köklü bir neticeye ulaşmanın imkânı olmadığına, nihayetinde yeni hükümdarın da yeni hükûmetin de düşman süngülerinden kurtulamayacağı kanaatine varırlar. 
O tarihte Barışı Hazırlama Komisyonunda askerî uzman olarak bulunan, daima en iyi anlaştığı dostu olduğunu söylediği İsmet (İnönü) ile Şişli’deki evinde yalnız görüşür ve ona, hiçbir sıfat ve yetki olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve kendisini o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisidir diye sorar.
Gülerek, "Yollar çok, mıntıkalar çok!" cevabını verir İsmet bey.

"Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş"
Mustafa Kemâli İstanbuldan uzaklaştırmak için yapılan planlar Mustafa Kemâl’in işine gelir. "Samsun ve çevresinde birçok Rum köyü Türkler tarafından saldırıya uğramaktadır, Osmanlı hükûmeti bu saldırıların önüne geçememektedir, bu bölgenin emniyet ve huzurunu temin etmek boynumuzun borcudur" diyerek Mustafa Kemâl’i, Türkler Rumlara zulmediyor mu etmiyor mu anlasın diyerek Samsun’a yollama niyetinde olduklarını söylerler. Mustafa Kemâl vazifeyi kabul eder.
Göreve, Anadolu’da bir takım millî teşekküllerin belirdiği, onları da ortadan kaldırmak gerektiği eklenir.
Mustafa Kemâl de talimatnameye eklemeler yaparak kendi yetki alanlarını genişletir. Mustafa Kemâl, böylece bütün Doğu vilayetleri için Ordu Müfettişliği görevini üstlenir.
Atatürk bu gelişmeyi Falih Rıfkıya; "Bakanlıktan çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim" sözleriyle anlatır.
9’uncu Ordu Müfettişliğini geciktirmek için bir sebep kalmayıp, bütün muameleler bitip hazırlıklar tamamlanınca, müfettişlik karargâhını Samsun’a nakledecek vapur 16 Mayıs 1919 günü Galata Rıhtımı’nda sabahtan akşama kadar hareket emrini bekler haldedir. Mustafa Kemâl veda etmek üzere Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği’ne ve diğer nazırlıklara gider. Bu arada Yunan da işgale başlamıştır. Nazırlar telaş içindedir. "Ben memleketin başına neler geleceğini tahmin etmiştim ama kimseye anlatamamıştım" sözleri geçer içinden.

Vedâ!
Doğrudan doğruya Bandırma Vapuru kaptanına emir verebilme yetkisini alır Mustafa Kemâl. Vahideddin ile son görüşme için Yıldız Sarayı’na gider. Sarayın penceresinden görülen manzara, toplarını saraya çevirmiş düşman zırhlılarıdır.
Vahideddin:
- Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!
Vahideddin demek istiyordu ki, "Hiçbir kuvvetimiz yoktur, Tek dayanağımız İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır."...
Mustafa Kemâl’den de halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırması ve bu siyasete karşı gelen Türkleri yatıştırması isteniyordur.
"Merak buyurmayınız efendimiz" ve "Muvaffak ol!" sözleri ile saraydan ayrılan Mustafa Kemâl veda etmek için Şişli’deki eve gider. Yolda, bu hareketine ya müsaade edilmeyeceği ya da vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyler bir dostu kendisine. Bir kurmay subay da maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini söyler. Mustafa Kemâl hızla rıhtıma hareket eder, açıktaki vapura biner. Vapur Kızkulesi açıklarında durdurulur ve uzunca bir kontrole tabi tutulur. 
Yirmi yedi yıllık kaptana demir aldıran Mustafa Kemâl, Boğazdan Karadeniz’e çıkarken kaptana tehlikeleri anlatır. "Ne aksi," der kaptan. "bu denizi tanımam, pusulamız da bozuk!"
Mustafa Kemâl’in tek isteği Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktır.
Mümkün olduğunca kıyıları takip edilerek Sinop’a varırlar. Mustafa Kemâl Sinop’tan Samsun’a kara yolu olmadığını öğrenince tekrar Bandırma Vapuru’na binerek, 19 Mayıs 1919 günü Samsun Limanı’na ulaşırlar.
İşte o gün, 1919 yılının 19 Mayıs günü, bir ülkenin, bir vatanın, bir bayrağın, bir halkın kurtuluş gününün başlangıç günüdür.
****
Bu yazımda size Falih Rıfkı Atayın "Mustafa Kemâlin Ağzından Vahideddin" kitabından alıntılar yaptım ve kısa bir özet hazırladım.
İstedim ki İstanbulu kurtarmak için Anadoluyu gözden çıkartan Padişah ile, Osmanlı sınırları içinde yaşayan bir milleti kurtarmak için sarayı ve tüm unvanları gözden çıkartan bir askeri, bir lideri, bir insanı; bu zaman diliminde Veliaht, Padişah, Devlet ve bir Osmanlı subayı arasındaki ilişkileri iyi anlasın okuyanlar.
Mustafa Kemâl ve arkadaşları saraya ihanet ettilerse de vatana ihanet etmediler.
Mustafa Kemâl ve arkadaşları sarayı feshettilerse de saraylıları idam etmediler.
Mustafa Kemâl ve arkadaşları Osmanlının hiçbir sarayını talan etmedi, sarayları vandallıkla talan etmedi. 
Mustafa Kemâl ve arkadaşları halka eziyet edip onların üzerinde ezici bir hakimiyet kurmaya çalışmadı.
Mustafa Kemâl ve arkadaşları Osmanlı Devletinden kurtarabildikleri ile gencecik bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kurdu.
Ki bu devlet içinde yaşayan "siz biz hepimiz" bir başka ülkenin değil, Osmanlının tebaasıydık. 
Şunun altını iyice bir çizelim; Osmanlı bir aileydi, biz Osmanlı değildik. Biz sadece Osmanlı tebaasıydık. Osmanlı da İstanbul haricini çoktan gözden çıkartmıştı zaten. Sanıyordu ki Anadoluyu verirse İstanbul kendisine kalacak. Sanıyordu ki kendisi İstanbul’da Padişah olarak yaşayacak.
Yanılan sadece Osmanlı değildi. Halk ile arasındaki rabıtayı kopartan, halkı hayvandan aşağıda konumlandıran tüm krallıklar gidiciydi.

Yine şimdi "siz biz hepimiz" Türkiye Cumhuriyetinin tanıdığı, seçme ve seçilme özgürlüğü olan, kimlikli, kişilikli, bayraklı, topraklı, devletli T.C. vatandaşlarıyız. 
Başkaları değiliz. Taa Göktürklerden, Selçukludan, Osmanlıdan bugünlere ulaşan bir milletiz. 
Bunu silmek ve bizleri yeniden ümmet haline getirmek, kimliksizleştirip kişiliksizleştirmek isteyenlere karşı vazifemiz; nereden geldiğimizi ve bu vatanın nasıl yoktan var edildiğini iyi bilmek, iyi öğrenmek, iyi öğretmek.
Ve;
Akan onca kana, her alanda verilen onca savaşa "onurlu yaşayarak, dimdik ayakta kalarak" layık olabilmek...

19 Mayıs 2020 / C.E.Y.