29 Ekim 2018 Pazartesi

Türküm ve Doğruyum!

Hatırladığım 40'ın üzerinde bayram var ve son senelerde kutlamalar çok daha heybetli yaşanıyor.
Cumhuriyet'in yıkılmak istendiğini düşünen taraf 'kapak' olsun diye 29 Ekimler'i 'inadına' en gösterişlisinden kutluyor.
Her gün farklı bir bahaneyle Cumhuriyet'in simgelerinin üzerinden dozerle geçen ve Cumhuriyet'i dümdüz etmeye çalışan tarafsa 'bakın yıkmıyoruz, bakın biz de kutluyoruz' dercesine, belki biraz göz boyar, yani biraz kandırırcasına 'karşı' kutlamalar düzenliyor.
Benim kutlamam senin kutlamanı döver tadında törenlerde halk birbirine nazire yapıyor.
Halkın 'Ata'sına olan sevgisi ile 'Cumhuriyet'e olan nefreti birbirlerine doğrultulmuş silahlardan çıkan mermilere dönüşüyor.
"Sık bakalım, sık bakalım!"

Bu vatan bizimse eğer, ekmeğini yiyip suyunu içiyorsak, sokaklarında gönlümüzce dolanıyor aynı türküleri söylüyor, aynı acılarla sarsılıyor, aynı başarılarla gururlanıyorsak, restleşmeleri bir yana bırakarak kutlayalım artık bugünü.
Hep bir elden, hep bir ağızdan. Büyük Osmanlı köklerimizi unutmadan ve yıkılan Osmanlı'nın yıkıntılarının altından bir ulus yaratan, bir devlet kuran Atatürk'ü sevgiyle ve saygıyla yad ederek.
Özellikle de;
Osmanlı'yı yıkanın -kendisi de bir Osmanlı askeri olan- Mustafa Kemal değil, elini eteğini öptüğümüz emperyalist güçler ve devlet adamlığı görevini yeterince ifa edemeyen padişahlar olduğunu aklımızdan çıkartmadan.

Hatırlayın bir Osmanlı tarihini:
Beylik dönemi
Kuruluş (1299 - 1453)
Yükselme (1453 - 1683)
Yayılma ve doruk noktası (1453 - 1566)
Krizler ve değişim (1566 - 1683)
Ayanlar çağı: duraklama ve reform (1683 - 1827)
Gerileme ve modernleşme hareketleri (1828 - 1908)
Dağılma (1908 - 1922)

Atatürk bu tarihin neresinde bir de ona bakın.
Üstelik bu çöküşün ardından kurulan yeni devlette Osmanlı'yı yok sayma, hanedanı ortadan kaldırma, kıyım yapıp kan akıtma olmaksızın, devletin ve milletin kurtuluşuna ve yeniden doğuşuna odaklanarak yapıldı her ne varsa.
Şimdi bize düşen, Osmanlı'yı kendi çağında bırakarak bu çağı o ecdada layık yaşamaktır.

Yenide anlatacak bir şeyi olmayanın işidir eskiyle avunmak. 
Osmanlı'yı da, Atamız'ı da bağrımıza basarak yeni bir tarih yazalım.
Eskiyi unutmadan ve çağın ardında kalmadan yaşayalım.

Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun.
Ne mutlu bu vatanda yaşayan herkese,
Ne mutlu Türküm diyene!

27 Ekim 2018 Cumartesi

Sorun musun, sorunlu musun, medya sen nesin?

Koza Dağcılık Kulübü tarafından düzenlenen etkinliğe davet edildiğimde konu başlığına baktım önce:
"Türkiye'de Medyanın Sorunları / Kendisi Sorun Olarak Medya" 
Sonra bir de konuğa baktım:
T24 internet gazetesi kurucularından ve Cumhuriyet Gazetesi'nin taze eski yazarlarından Gazeteci Yazar Aydın Engin.
Hem konu hem de konuk önemli olunca bu sohbet kaçmazdı.

Epey hareketli bir hayat yaşamış ve hali hazırda hareketliliğinden pek bir şey kaybetmemiş olan, ülkenin hafızalarından biri diyebileceğimiz gazeteci Aydın Engin ile tanışmak, hem bilgi, hem de espri yüklü cümlelerinden feyiz alırken ve derin düşüncelere dalarken bir yandan da gülümsemek, yaşanmışlıklarını, özellikle de gazetecilik anılarını ve medyanın hallerini onun dilinden dinlemek, gazeteciliğin geçmişi ve gelecekte medyayı nelerin beklediği hakkındaki deneyim ve öngörülerini paylaşmasına şahitlik etmek büyük bir şans idi.
"Hem iyi, hem kötü"
Koza Dağcılık Kulubü'nden Şenol Gül'ün kendisini takdim etmesinin ardından, "Medya artık birinci kuvvet" diyerek başladı sözlerine Aydın Engin. "Medya sağanağı altında sırılsıklam yaşıyoruz. Medya saldırısı altındayız. Doğruluğunu kontrol edemeyeceğimiz kadar çok haber var. Bilinç bulandı ve kirlendi. Bu hem iyi, hem kötü bir durum." diye devam etti sonra. Yaklaşık bir buçuk saat süren sohbette hem gazetecilik, hem de sosyal medya üzerine pek çok değerlendirmede bulundu.

"Temiz Bir Savaş"
Televizyon üzerimize çökmüştü. Baş köşede artık televizyon oturuyordu. Büyükannelerin, hacı dedelerin yerini televizyon almıştı. Irak savaşını bilgisayar ekranında oyun izler gibi televizyondan canlı canlı izlemiştik. Ekranda kanlı görüntüler gelmediğinden olsa gerek CNN muhabiri "Temiz bir savaş oldu!" demişti Irak savaşı için. (* Oysa ki savaşın kendisi ne kadar kirliydi!)
Algı Çağı
Irak savaşında medyanın bataklık bölümü girmişti işin içine. Irak'a saldırmak için küresel anlamda bir haklılık bulmak lâzımdı. 
Normandiya'da Exxon-Valdez isimli bir tankerin yaptığı kaza sonrasında petrole bulanmış karabataklardan birinin 22 saniyelik görüntüsü (Görüntüyü kameraya alan gazeteci bu görüntüyü Körfez'de değil de Normandiya'da aldığını söyledi diye işinden atıldı) dünyada toplam 26 saat  gösterilerek, Saddam'ın körfeze döktüğü petrol ile körfezi petrole buladığı söylendi ve ABD uçakları petrol tankerlerini vurdu. (* Hiçbirimiz petrole bulanmış karabatağa üzüldüğümüz kadar üzülmedik o savaşta ölenlere.)
(* Algı Çağı'nda her şey algı üzerineyse eğer, İkiz Kuleler'i aslında kim yıktı, Ay'a gerçekten çıkıldı mı, Kaptan Cousteau sahiden mercan resiflerine daldı mı? Ah aklımda deli sorular.)

"Don't panic! Hallederiz"
Algı çağındayız demiştik ya, BP'nin Meksika körfezinde yer alan "Deepwater Horizon" platformunda  yaşanan patlama sonucu büyük bir deniz kirliliğine yol açan sızıntı ise basında minicik harflerle kendine yer bulmuş ve üzeri sessizce ve özenle kapatılmaya çalışılmıştı. "Her şey yolunda! Don't panic! Hallederiz! Gülümseyin! O la la!" diyordu medya tüm dünyaya o anlarda. Patlamada 11 işçinin yaşamını yitirmesi, 4 milyon varil petrolün çevreye akması savaşa değil, BP'nin tazminat olarak ödediği 18,7 milyar dolara mâl olmuştu.

Dijitalleşme ve İnternet
İnternet, uluslararası sermayenin kontrol ettiği, tüm bilgilerimizi gönüllü verdiğimiz, "Paylaşım yoksa hizmet de yok" diyen bir mecraydı. "Eğer bir ürünü bedel ödemeden kullanıyorsanız orada ürün sizsiniz" derler. Kısacası bu mecrada ürün biz idik. Alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız, duygularımız, sağlığımız, ilişkilerimiz, aile bağlarımız, günlük rutin hayatımız, çocuklarımız, torunlarımız ve internete verdiğimiz pek çok veri ile çoktan Veri Çağı'na girmiştik. 
Dijitalleşme, İnternet ve Medya
Dijitalleşme ve internet medyayı da şekillendirmişti. Yazılı basında yazacak köşesi kalmayanlar internet üzerinden yazarak gazetecilik yapmaya başlamışlardı. Tirajlarına bakarak gazetelere destek sağlayan Basın İlan Kurumu dijital medyayı tanımıyordu. Botokslu (aslında dolgulu) verilere göre 130 bin tiraj yaptığı görünen bir gazetenin satışı 18 binlerdeydi oysa. Geri kalanlar sanal depolarda depolanıyor, sonra bir gün elden çıkartılıp geri dönüşüme postalanıyorlardı. 
(* Basılı yayının dolgulu tirajlarına bakarak karar veren BİK, internet sitelerinin Google Analytics üzerinden sahip olabileceği gerçek verilerini kale almıyordu.)

Sorun musun, sorunlu musun, medya sen nesin?
Medya kendi içinde sorunluydu, bazılarına göre ise medyanın kendisi sorundu. Bu sorunu çözmenin kestirme yolu tek tek gazeteci satın almaktan ziyade, medyayı toptan satın almaktan geçiyordu. Ki bu da  tereyağından kıl çeker gibi itinayla ve el sürmeden yapılıyordu.

Organlaş-ma
Medya böylece ORGAN haline geldi. Ana gövde yerine iş gören, ana gövdeye hizmet eden bir uzantı oldu. Patronların eline geçen medyada %88 basın ve %92 televizyon organlaştı. (Organ sözünün gazetecilikte makbul bir terim olmadığını anlamışsınızdır.)
(* Medya ve paranın birlikteliğinden nur topu gibi bir 'MEDYAPARATOR'umuz oldu.)

"Her şeye inanmayın!"
İnternette, özellikle de sosyal medyada yaşanan bilgi kirliliğine kapılmamak için insanları, "Sorgulayıcı olun, her şeye hemen inanmayın!" diyerek uyardı Aydın Engin. 
(* Hani "Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye?" deyişindeki gibi, lafı edene baktığımız kadar lafın edildiği sitenin uzantısına da bakmak lazım. Hoş, zaman zaman en güvenilir siteler bile tufaya düşmüyor değil. Çare yok değil. Bir haberin doğruluğu Teyit.org gibi sitelerden teyit edilebiliyor.)

"Hiçbir yere tüymeyeceğim!"
Hakkında açılan davaların ve iddia edilen suçların ne durumda olduğunun sorulması üzerine, masumiyetine olan inancından doğan bir rahatlık ile "Hiçbir yere tüymeyeceğim!" dedi Aydın Engin.
Daha ne desindi?
****
Medyanın sorunları, ülkenin sorunları, dünyanın sorunları derken zaman nasıl geçti anlamadık. Laf lafı açtı, sorular ile cevaplar birbirini kovaladı.
Sohbetin sonunda topluca bir fotoğraf karesinde buluştuk. 
Aydın Engin'in yanında poz verirken, "Hocam birlikte fotoğraf veriyoruz, bize bir şey olmaz değil mi?" diye takıldım kendisine.
Her şakanın altında bir gerçek yatar malum. Demek ki bende de derinlere yerleşmiş ve içime işlemiş sinsi bir korku varmış ki, bir fotoğraf karesinde birdenbire ortaya çıkıverdi.
Gazeteciliğin ve ülkenin geldiği noktayı bu latifeden daha iyi ne anlatabilir?

Hoş;
İçin için ürksem de, yine de diyeceğimi diyor, doğrularımdan ödün vermiyorum.
Çünkü ne kimsenin ekmeğine yağ sürüyor, ne de kimsenin kuyusunu kazıyorum.
Ve;
Dosdoğru konuşan insanların deneyimlerini dinlemeyi "zenginleşme" görüyorum...

BUZ!

"26 Ekim 2018. Tunceli’nin Nazimiye ilçesi kırsalında, operasyonda soğuk hava ve tipi nedeniyle donma tehlikesi geçiren ve Tunceli Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Jandarma Özel Harekat timindeki donma tehlikesi geçiren 9 askerden 2 asker şehit oldu."

İki asker 1914'ün aralığında Sarıkamış'ta değil, 2018'in ekiminde Tunceli'nin dağlarında dondu.

Birinci Dünya Savaşı henüz yeni başlamışken, Osmanlı'nın en bitik günlerinde üzerlerinde çul çaput, ayaklarında çarık yok halde savaşmaya çıkartılan ve ancak 18 gün sürebilen harekâtta 60 bin asker öldü Sarıkamış'ta. Enver Paşa'nın "Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir." sözleri yetmedi askeri soğuktan korumaya. Bite kardı asker. Askerin kanını emen bitler kanlandı, asker kendini ısıtacak kanı bile bulamadı. Donmuş asker heykelleriyle doldu Allahuekber Dağları. 

Ya sen Memed? 
Sen nasıl dondun Tunceli'nin dağlarında şimdi? 
Sarıkamış'ın üzerinden 100 yılı aşkın süre geçmişken, dünya değişmiş, teknoloji bu kadar gelişmişken nasıl koruyamadık da derin bir uykuda yitirdik seni?

Uzman Çavuş Mersinli Asım Türkel.
Uzman Çavuş Ferruh Dikmen.

Sosyal medya hesaplarında donup kaldılar şimdi en genç halleriyle.
Hevesleri, hayalleri, gülen gözleri, sevdiklerine aşkla sarılan elleri, gencecik bedenleri, paylaşımların altına yazdıkları sözleri, hepsi dondu onlarla birlikte.

Her bir şehit haberinde kavrulan yürekler de dondu bu haberle birlikte.
Uzaklardaki ocağa düşen bir ateş bu kadar üşütür müydü insanı?
Eller buz, kalpler buz, bakışlar buz kesti.
Nedenli niçinli sorular ise zihinlerdeki her hücrede alev alev...

Doğu Cephesinde Yeni Bir Şey Yok işte yine.
Yıllardır sürüp giden bir garip savaş en hain, en ilkel, en vahşi, en acımasız, en kahpe, en bitimsiz haliyle can almaya devam ediyor.

Jandarma Özel Hareket birimi JÖH'e bağlı yetişmiş uzman bir asker, soğuk karşısında naçar kalıyor.
Akıl alıyor mu, almıyor,
Böyle oluyor mu, olmuyor,
İçimiz içimize sığıyor mu, sığmıyor...

17 Ekim 2018 Çarşamba

Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez

Yuval Noah Harari, insanlığın yarınını anlattığı Homo Deus kitabına "Açlık ve Kıtlık" konusu ile başlar.
Dünyada doğal kıtlıklar değil, sadece siyasi kıtlıklar olduğunu, açlık ile kıtlığı karıştırmamak gerektiğini ve aşırı beslenmenin kıtlıktan daha ciddi bir tehlike olduğunu söyler.
Öyle ki, "2014 itibariyle aşırı kilodan muzdarip 2 milyar 100 milyon insana karşılık, yetersiz beslenen insan sayısı 850 milyon" der. 
2010'da kıtlık ve yetersiz beslenme yaklaşık 1 milyon insanın canına mal olurken, toplanan veriler obezitenin tek başına 3 milyon insanı öldürdüğünü gösteriyormuş. Harari'ye göre insan türünün yarısı 2030 yılında aşırı kilolu olacak. Bir anlamda Marie Antoinette'nin dileği gerçek oldu diyor kitabın ilk sayfalarında. Çünkü şimdi artık zenginler salata ve kinoalı tofu ile beslenirken, kenar mahalleler hazır kekler, cipsler, hamburgerler ve pizzalarda besleniyordur. 
Ve bu da yüksek tansiyon, diyabet, kalp, kanser gibi bulaşıcı olmayan hastalıklara, sebep olmaktadır.

"SIFIR AÇLIK"
TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından 16 Ekim Dünya Gıda Günü'nde düzenlenen "Gıdada Gelecek Endişesi / SIFIR AÇLIK" panelinde Harari'nin tespitlerinin doğruluğunu bir kez de Gıda Mühendisleri teyit etti. Panelin konuşmacıları olan Prof. Dr. Aziz Ekşi, Murat Yasa ve Emre Tilev kendilerini izleyenlere doğru bilinen yanlışlar ile yanlış bilinen doğruları anlattılar. 

"Tarım ve Gıdada Dışa Bağımlılık"
TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Lale Yıldız, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası başkanları ile birlikte yaptığı basın açıklamasında, bu yıl Dünya Gıda Günü'nün ana temasını "Tarım ve Gıdada Dışa Bağımlılık" olarak belirlediklerini söyledi. 
Konuşma metninde açlık, yoksulluk, yetersiz beslenme, tarıma gereken değerin verilmemesi, üretim ve tüketimdeki adaletsizlik, küresel anlamda tohumda, gübrede, tarım kimyasallarında ve hayvansal ilaçlarda birkaç şirketin tekelleşme, özelleştirilerek ya da içi boşaltılarak kapanan fabrikalar, tarımsal üretimde desteklerin kaldırılması, kamu kooperatifçiliğinin tasfiyesi, tarımdaki gücünü yitiren çiftçinin yoksullaşarak toprağını elinden çıkartması, hâttâ büyük kente göç etmesi ve beş ürün dışında bütün gıda maddeleri ve tarımsal ürünleri ithal eden bir ülke haline gelmemizin somut rakamlarını önümüze serdi.
Panelin yapıldığı salonun gıda mühendisliğinde okuyan öğrenciler ile dolu olduğunu görmek umut vericiydi.

FAO Farkındalık Yaratır
Gıda Mühendisi Prof. Dr. Aziz Ekşi yeni bir gıda sistemine ihtiyaç var mı yok mu diye sorarak başladı konuşmasına. Konuşmasından kısa kısa cümleler yazarsak:
Düzenli olarak günde 40 besin ögesini düzenli almak zorundayız.
Enerji 1800 cal'den az ise yetersiz beslenme, yani açlık; gereğinden fazla ise obezite çıkıyor ortaya.
Besinler her gün RDA kadar alınmalı. (Recommended Daily Allowance - RDA için, tavsiye edilen günlük alınması gereken besin miktarı diyebiliriz. RDA toplumun yaklaşık %98’inin ihtiyacını belirlemek için oluşturulmuş bir standart. Etiketlere RDA değerlerini yüzde şeklinde girerek hazır gıdaların günlük alınması gereken besin miktarının ne kadarını karşıladığını kolayca görebilmesi amaçlanmış.)
RDA'dan sapma gizli açlığı, RDA'da negatif ya da pozitif oynama dengesiz beslenmeyi doğurur.
Gıda güvenliğinde belirleyici olan detaylara bakarsak; öncelikle gıdanın olması, sonra gıdayı alabilecek paranın olması, gıdanın insanlara düzenli ulaştırılıyor olması ve gıdanın tüketiminde yasaklar olup olmaması önemli.
Dünya Gıda Zirvesi ilk olarak 1974'te Roma'da toplandı. Food and Agriculture Organization / FAO'nun kuruluş amacı açlık ve yoksulluğa dikkat çekmekti. FAO'nun 1980 yılındaki konusu "ÖNCE GIDA" idi, 2017 yılındaki konusu ise "SIFIR AÇLIK" oldu.
Son elli yılda dünya nüfusu iki kat, gıda üretimi ise üç kat arttı.
Açlığın nedeni ürün yetersizliği değil, gelir yetersizliğinden dolayı ürüne ulaşmamak. Yani yoksulluk. ("Dünyadaki açlık ve sefaletin nedeni yoksulları doyuramamak değil, zenginleri doyuramamaktır!" diye dememişler boşa.) Yoksulluk bir güney yarım küre gerçeği. 
Ticaret eşit koşullarda lakin herkes aynı koşullarda değil.
Batı (AB) en iyi topraklara yerleşmiş. AB hem en büyük gıda ithalatçısı, hem de en büyük gıda ihracatçısı. Gıda güvencesi temel bir insan hakkı. Gıda hakkı için dengeli bölüşüm, dengeli bölüşüm için politik irade gerekli.
Tarladan Sofraya (ne ekersek onu yeriz) anlayışı değil, Sofradan Tarlaya (ne yemeliysek onu ekelim) anlayışı yerleşmeli.

Katkılasak da mı saklasak, katkılamasak da mı saklasak?
Kimyager ve Kimya Yüksek Mühendisi olan Murat Yasa, katkı maddelerinin yanlış anlaşılması ve yanlış kullanılması üzerine epey bilgilendirici konulara değindi konuşmasında.
Öncelikle toplumu Zuckerberg mantığından Elon Musk mantığına geçirmeye çalışalım, çocuklarımızın üzerine çok düşmeyelim, onları hayata dirençli hale getirelim, dünya buluşlarla çalkalanırken çocuklarımızı dar alanlara hapsetmeyelim, tarımda ve sanayide kaliteli birey eksiğini giderelim, yetişmiş çocuklarımızı eğitimsiz burjuva sınıfının insafına terk etmeyelim diyerek başladı söze.
Gıda katkı maddeleri olmaz ise gıdaların raf ömrünün olmayacağını, mutfakta kullanmadığımız katkı maddelerinin sanayide kullanılmak zorunda olduğunu, gıda maddeleri yönetmeliğinin gayet iyi olduğunu ancak yönetmeliğin uygulanmasında problemler yaşandığını söyledi.

"E" ne?
AB üyesi ülke bireyleri gıda katkılarının ortak bir tanıma sistemi olsun diye, 1984 yılında bir karar alarak her bir katkı maddesine E harfi ile başlayan bir numara verir ve E numarası alan katkılar gıda sanayiinde kullanılabilir. Bilimsel bir ispatı olmamasına rağmen, sosyal medyada çıkan "yanlış" haberlerden ötürü tüketiciyi ürkütmemek için bu katkı maddelerini kullanmaktan kaçınan şirketler var. 
Bal, ambalajsız ekmekler, pekmez ve fermente süt ürünlerinde (ayran, kefir, yoğurt) gıda katkı maddesi kullanılmasına izin verilmez.
Bileşiminde şeker (S) ya da fruktoz-mısır şurubu (F) bulunan bir gıda maddesinin etiketinde, seri numarası ve Son Kullanma Tarihi kısmında (F) ya da (S) ibaresi işaretlenerek içerikte ne olduğu belirtilmeli.
"Kabızlığı önler" gibi ifadeler hiçbir tıbbi izin olmadan, tüketiciyi yanıltma amacıyla kullanılabiliyor, aman dikkat!
Aromalar 'gıda katkı maddesi' değillerdir.

Papazı bulamamak için teknolojiyi bulmamız gerek 
Gıda Mühendisi ve Spor Spikeri Emre Tilev salonda paneli izleyen öğrencilere seslendi. Onlarla hayatla ilgili tecrübelerini ve gelecek ile ilgili öngörülerini paylaştı. Dengeden, düzenden, özgün ve idealist olmaktan, inandığı yolda yürümekten imtina etmemekten, sahip olduklarının kıymetini bilmekten bahsetti örnekler ile. 
Bu dünyanın artık gençlerin olduğunu ve gençlerin dünyayı yakalamaları gerektiğini anlattı. Bu dünyada yerlerinin neresi olduğunu sorgulattı onlara. "Batı'yı bil, anla, keşfet" dedi.
Papazı bulamamak için teknolojiyi bulmamız gerek diyerek anne babaların çocuklarını teknolojiden uzaklaştırmamaları gerektiğini belirtti. Lakin burada da denge önemliydi. İnsan, teknolojiyi kendi lehine kullanmayı öğrenmeliydi. 
(Emre Tilev'in konuşmasını izlemek için tıklayınız:)

Herkes rızkı ile doğuyorsa bunca açlık neden?
Yukarıda okuduğunuz pek çok konuyu siz de biliyor ve sorguluyorsunuzdur eminim.
Gıda teröründen tutun da kendi karnımızı niçin kendimizin doyuramadığımıza kadar pek çok konu var kendi içimizde konuşacak. Her şeyi Allah'a havale etmeden önce oturup düşünelim.
Ekilecek arazilerimizi imara açtığımız yetmezmiş gibi, sularımızı da kullanılamaz hale getirdik. 
Eski savaş zamanlarında, tahıl ambarları dolu ve suya ulaşabilen bir şehir kuşatmaya uzun süre dayanabilirdi. Tedbir önemliydi.
Açlık isyan sebebidir her zaman. Yazının başında adını geçirdiğim Marie Antoinette'in kellesi de böylesi bir açlık isyanı neticesinde giyotinin küçük penceresinden sepete düşmüştü. Fransa'yı devrime götüren isyan, ocağında tencere kaynamayan mutfaklardan başlamış, dalga dalga yayılmıştı. 
Açlık sadece yardımlarla çözülecek bir konu değil. Daha kalıcı çözümler üretmek lâzım. Açlık çeken ülkelerin kendi kaynaklarını kullanmalarına izin vermek lâzım. 
Toplumlara 'üretim'i öğretmek lâzım. Malum, "Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez."...
Gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerde merdiven altı işletmelerde üretilen gıdalar denetimden çok uzak ve sadece işletme sahibinin insafına kalmış durumda. 
Yemek fabrikalarından gelen yemeklerden yiyen öğrencilerden askerlere, iş yeri çalışanından düğün evi davetlisine kadar pek çok kişi soluğu hastahanelerde alıyor.
Ekmek yiyelim mi yemeyelim mi sorusu başlı başına bir sorun. 
Zayıflamak uğruna aç geziyor insanlar.
Beslenme nedir bilmeyen pek çok kişinin karnı tok olsa da bedeni aç.
Küçük beldelerde yaşayıp ürününü kendi ekip diken ya da o ürünlere daha kolay ulaşanlar neyse de, büyük illerde yaşayanların hali harap.
Pirinç plastik mi, kırmızı biberde kiremit tozu mu var, etlere şırıngayla su mu verilip şişiriliyor, acaba elmalar niçin o kadar parlak, kıymanın içinde etten başka acaba daha neler var derken delirmek üzereyiz. Hele sosyal medyada yalan yanlış o kadar çok bilgi fink atıyor ki, paranoyak olmamak imkânsız.
Artık hiçbir şeye güvenemez olduk. 
Gıda güvenliği konusunda yeterli kanunlar var ancak kanunlara uyan yok.
Toplumsal bozulma, çürümüşlük, kokuşmuşluk, ahlâksızlık, vicdansızlık aldı başını gitti.
Kendi çocuklarına yedirmeyeceği bir gıdayı başkalarına ve başkalarının çocuklarına gözünü kırpmadan yediren bir insana ne söylesen anlamıyor. Hepsinin gözünü para, kalbini kara kan bürümüş. Ve onlar bilmiyorlar ki kendileri gibiler yüzünden kendi sevdikleri de her an zehirleniyorlar.

Çöp Kültürü
Çöpe atılan gıdalar konusu da ayrı ve son derece önemli bir konu. Yerel yönetimler artan gıdaları toplama ve dağıtma konusuna bir el atsa, pek çok kişi başını yastığa aç değil, tok koyabilir aslında.
Toplu yemek yenilen kurumlar bir yana, her birey çöpünü kendi evinde ayrıştırsa o bile fayda. Her şeyi çöp kutusuna atmak yerine evdeki yemek artıklarını derin dondurucuda biriktirip sokak hayvanları ile paylaşsa, geri dönüşümde yararlanabilecek kâğıt, cam, plastik gibi maddeleri ayrı toplasa mesela. Böylece hem çöp dağları küçülür, hem de pek çok canın karnı doyar.
Bunları akıl etmek ya da akıl edenlere kulak vermek lazım. 
Bu davranışları içselleştirmek lâzım artık.
'Çöp'ün fotoğrafta görülen manzara gibi olmaması lazım.
Kısacası, bu kadar kolaya kaçmamak lâzım...
****
Bilimin ve aklın yolundan uzaklaştığımız kadar uzaklaştık kendimizden de.
Yine bilime dönerek bulacağız kendimizi.
Aklımızı kullanacağız, vicdanlı ve adaletli olacağız. Böylece hem bedenimizi hem de ruhumuzu doyuracağız.
Yoksa, tok açın halinden anlamaz ise gün gelecek tok da aç kalacak ve sonunda Hansel ile Gretel masalı gerçek olacak...

14 Ekim 2018 Pazar

"Birisi Barışı Başlatmalı"

Tüfek icat olduğunda mertlik bozulduysa, robotlar icat olduğunda gidişatın ne olduğunu hiç sormayın.
Kimin daha çok robotu (kurşun askeri) varsa ve robot askerleri kim daha iyi kumanda ediyorsa savaşı o kazanacak artık. Robot savaşları bilgisayar ekranından kumanda edilerek sokaklarda üç boyutlu olarak yaşanır olacak.
İnsanlar ölmesin diye üretilen robot askerler birbirlerini imha edecekler önce. Tüm robotlar imha edildiğinde ise sıra yine insana gelecek.
Çünkü yeme içme ve barınma ihtiyacı olan taraf robot tarafı değil, yine insan tarafı.
Robotu en fazla yağlayıp, eskiyen kısımlarını değiştirdin mi, arada da yazılımını güncelleyip bir üst yazılımı yükledin mi tamamdır. 
Ekmek istemez su istemez. Ağrı sızı duyup şikâyet etmez. Olur olmaz zamanlarda izin ya da zam istemez, Grev desen, hiç bilmez. Tepesi atarsa devreleri yanar, o kadar.
Ha, kafası karışır da beynindeki tilkilerin kuyrukları birbirine dolaşırsa kendisini yaratanın dahi gözünün yaşına bakmaz. Vefa minnet bilmez, ahlâk vicdan dinlemez, acıma desen, geçiniz... 
Basar tetiğe bir saniye bile tereddüt etmeden. Elektrik mi verir artık, su mu sıkar, yoksa karşısındakinin doğrudan boğazını mı sıkar, 'chip'ine kalmış.
Robotlar anti humanist karakter taşıyacaklar. Otonom sistemde öldürmek onlar için zor olmayacak. Transhumanistler Otomasyon Çağı'nın daha fazla barış getireceği savunuyor olsalar da bu çağ dünyaya daha büyük yıkım getirebilir. Yapay zeka özellikle askerlik alanında çok tehlikeli olabilir. Savaşçı robotlar insan hakları örgütlerini de endişeye düşürmüyor değil. (Robo Sapiens savaşmak yerine niçin barışı inşa etmek üzere planlanmıyor diye soralım hemen.)
Kısacası; Homo Sapiens'a güvenilmez, Homo Sapiens'in icat ettiği Robo Sapiens'e hiç güvenilmez.
Homo Sapiens olarak, M.Ö. 3 bin 500 yılında bulunan yazı ile başlayan insanlık tarihinden bu yana sadece 270 yılı savaşsız geçirmişiz, Robo Sapiens döneminde ne olur bilinmez. Hangisinden daha çok korkmalıyız, o hiç bilinmez...
(Atlas Robot'u gördükten sonra izlediğim "geleceği öngören" tüm bilim kurgu filmleri ya da bilim kurgu kitapları, mesela ta 1950'lerden çıkıp gelen "Fahrenheit 451" kitabında anlatılan o mekanikleşmiş dünya, bir anda bilim kurgu olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüverdi.)
****
Yazıya savaştan girdik, umarım barıştan çıkarız. 
Peki buraya nereden geldik? 
Anlatalım:
Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından beşincisi gerçekleştirilen ve yerli-yabancı çok sayıda felsefecinin katıldığı "V. Uluslararası Felsefe Kongresi"nde "Savaş ve Barış" kavramı 96 konuşmacı tarafından enine boyuna konuşuldu.
Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde düzenlenen kongrenin açılış konuşmalarını BUÜ Rektörü Prof. Dr. Yusuf Ulcay, BUÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Çüçen ve Bursa Felsefe Kulübü Başkanı ve Kongre Düzenleme Kurulu Üyesi Gürkan Kaya yaptılar. Kongrenin açılış oturumunu ise Ege Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Arslan gerçekleştirdi. 
Alkışlar eşliğinde mikrofona gelen Ahmet Arslan yaptığı konuşma ile izleyenleri kendisine hayran bıraktı. Onun konuşmasını tümden dinlemenizi isterdim ama en azından konuşmadan birkaç cümle alıntılayarak aktarmaya çalışayım.

Savaş ve İnsan
"Yunan Tragedyasının temel konusu insanın tanrılarla ve kaderle savaşıdır. Shakespeare tiyatrosunun konusu insanın insanla savaşıdır. Modern Tragedyanın konusu ise insanın kendisiyle savaşıdır.
İnsan tarihi üç aşamalıdır.
1- İnsanın doğayla savaşı.
2- İnsanın insanla savaşı.
3- İnsanın kendisiyle savaşı.
 Prof. Dr. Ahmet Arslan
1. Dünya Savaşı'ndan 25 milyon insan öldü.
2. Dünya Savaşı'nda 60 milyon insan öldü.
3. Dünya Savaşı'nın olup olmayacağını bilmiyoruz.
4. Dünya Savaşı olursa eğer, (Einstein'ın dediği gibi) bu savaşın ok, yay, taş ve sopalarla yapılacağını biliyoruz." (Aslında Einstein’ın kullandığı ifade tam olarak “3. Dünya Savaşı’nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı’nda taş ve sopalar olacağını biliyorum!” değildi ve bu minvaldeki sözü ilk söyleyen kişi Einstein değildi. Einstein 4. Dünya Savaşı’nda kullanılacak silah olarak sadece “taşları” ve “taş mızrakları” işaret etmiştir. Kendisinden önce anonim bir ABD subayı bu sözü nükleer denemelerin yapıldığı dönemde Bikini Atoll Adalarında dile getirmişti. Ben de bu bilgiyi, bu yazım ile Malumatfuruş sitesine yakalandıktan sonra öğrendim.) 

"Savaş Oyunları var da Barış Oyunları yok?"
"BM güçsüz de olsa varlığı önemli."

Arslan'ın yaklaşık bir saat süren konuşmasını o gün orada olup canlı canlı dinlediğim için kendimi çok şanslı hissettim ve kendisini yıllarca dinleyen ve onun rahle-i tedrisinden geçen tüm öğrencilere gıpta ettim.
****
İki gün boyu izlediğim kongrede, oturumların üst üste çakışmasından dolayı her oturuma katılamadım elbet. Katıldığım oturumlarda dinlediklerimden öğrendiklerimi ve anladıklarımı kendi iç sesimle birlikte harmanlayarak anlatacağım bu yazımda.
Felsefe nedir, felsefenin anlamı nedir?
"Felsefe, etimolojik olarak Yunanca "seviyorum", "ardından gidiyorum", "arıyorum" gibi anlamlara gelen "phileo" sözcüğü ve "bilgi", "bilgelik" anlamlarına gelen "sophia" sözcüğünün birleşiminden oluşan bir sözcüktür ve felsefenin sözcük anlamı, "bilgelik sevgisi" ya da "bilgi sevgisi"dir. Yani felsefe kelime olarak bilgeliğe ve bilgiye değer vermek, onları önemsemek ve hatta en değerli şeyler olarak görmek; bilgiyi aramak, bilgeliğe erişebilme çabası sarf etmek, bilginin sürekli olarak peşinden koşmak anlamlarını taşımaktadır."

Düşün, Sorgula, Hayret Et
Felsefede her şey düşünmekle ve sorgulamakla başlar. Çünkü hayat düşünmeye değer ve felsefesiz bir hayat sessiz bir hayattır. O yüzden felsefeye önem verilip yetkilendirilmesi gereklidir. 
Felsefeciler (filozoflar), genellikle saygın, ağırbaşlı, kolay kolay heyecanlanmayan, hiç bir şeye kızmayan kimseler olarak düşünülür. Oysa Eflatun, filozofun başlıca özelliğinin hayret etmek olduğunu söyler. Böyle olunca, ister bilgin, ister cahil, ister çocuk, ister büyük olsun, herkes filozof demektir. Çünkü herkes hayat ile ölüm üzerine düşünür ve kendi kendine sorular sorar.

SAVAŞ, BARIŞ ve FELSEFE
Dünyaya gelmenin bir anlamı olduğu kadar, hayatta kalmanın da bir çabası var. Yuval Noah Harari'nin "Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens" kitabında sorduğu gibi ("100 bin yıl önce yeryüzünde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak?") ve Sapiens ile Neandertallar arasındaki savaşta Sapiens'in Neandertalları yok ettiğini iddia ettiği gibi mi başladı her şey? İnsanın tarihi cinayet ile mi başlıyordu? Felsefe bu yolculuğun neresindeydi? Felsefe savaşları önleyebildi mi ya da barışa giden yollara taş döşeyebildi mi?

Savaş dış politika yolu olmamalı
Devletlerarası bir üst kurul, bir şemsiye olmadığından her ülke kendini koruma yoluna gidiyor. Savaşı ve barışı sadece uluslararası ilişkiler olarak görmeyelim. Filozoflara kulak verelim. Felsefî yolların izlerini sürelim. Savaşın ve barışın yüzyıllardır geçtiği yollara bakalım. Yaşananlardan ders alalım. Haklı olsak dahi savaşa olumlu bakmayalım.

Veba Salgını'ndan Savaş Salgını'na
Büyük veba salgını, tarihte yaşanılmış birçok savaştan daha fazla can kaybına sebep olmuştur. 1347-1351 arasından yaşanan veba salgını Çin ve Orta Asya'da başlamış, buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Veba Salgını, 1348 yılında Paris'e kadar gelmiş 1349'da ise Londra'yı etkisi altına almış İskoçya ve İskandinavya'dan sonra da başlangıcı olan tatarların yurduna tekrar ulaşmış ve 100 milyona yakın insanın ölümüne sebep olmuştur.
Sonra da dünya savaş salgınına yakalanmış, İkinci Dünya Savaşı'nda 60 milyon insanın ölmesiyle "Dünya Savaşı" sezonunu (şimdilik) kapatmıştır.

Yurtta Sulh, Dünyada Savaş!
Yeni dünyada "Yurtta Sulh, Dünyada Savaş" der savaşçı ideoloji. Başkasının askerleriyle başka bahçelerde yapar savaşını. Kendisi barış içinde yaşarken "öteki" bahçeler yangın yeridir. Hiç umursamaz...
Dünyanın en büyük savaşçılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk ise barışı savunur. "Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir." der. "Yurtta sulh, dünyada sulh" ister. İsmet İnönü de savaştan kaçınır. Savaştan yeni çıkmış ve kendini toparlama savaşı veren bir devlet olarak İkinci Dünya Savaşı girdabına kapılmamak için, halkı karşısına almak pahasına, büyük mücadeleler verir. Çünkü O, bir savaşın ne demek olduğunu gayet iyi bilir.

"İnsanoğlu savaş yanlısı"
İnsanın tarihi cinayet ile başlar. Adem ile Havva'nın oğulları Habil ve Kabil'in acı hikâyesidir bu. Tarihteki ilk cinayet Kabil'in Habil'i öldürmesidir. 
İnsanın insanla savaşı yüzyıllardır toplumları şekillendirmiştir. İnsanlar tüm kavramlar uğruna savaşmışlardır. Çünkü savaşmak için, saldırmak, yok etmek ve yok ettiklerinin sahip olduklarına konmak için haklı bir gerekçeye ihtiyaçları vardır. Başına çökmek istedikleri toplumun dininden mezhebine, milliyetinden derisinin rengine kadar türlü çeşit bahane sürmüşlerdir öne. Esas istedikleri ise "ele geçirmek"tir. Bu yolda savaşacak savaşçıları ateşlemek için de yine kutsal kavramlar geliştirmişlerdir. Bu kavramların en yücesi de şehadet mertebesidir. O şehitler ki ölümüne savaşıp, sadece ölmüşlerdir. İşte dünya tarihi de hep o ölülerin üzerine şekillenmiştir. 
Büyük İskender Makedonya'dan çıkıp Hindistan'a kadar ulaşmasaydı eğer, Julius Sezar Mısır'dan İngiltere'ye kadar dört bir yana uzatmasaydı kollarını, Kuzeyliler (Paganlar) durup durup saldırmasaydılar güneye, Moğollar Orta Asya'dan kalkıp dayanmasaydılar İran'ın, Rusya'nın, Çin'in kapısına, ya da Osmanlı üç kıtaya yayılmasaydı savaşa savaşa, bugün burada olur muyduk hiç? 
Lakin, o kadar itiş kakışın ardından şimdi herkes yerli yerine yerleşti. Savaşlar artık şekil değiştirdi.

Cinayet Yüzyılı
Cornell Üniversitesi'nde Milton Leitenberg'in 2006 yılında yapmış olduğu "20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm" isimli çalışma insan eliyle işlenen cinayetlerin, katliamların, ölümlerin bir kronolojisini sunuyor. Araştırmaya göre:
Birinci Dünya Savaşı'nda yaklaşık 13 ila 15 milyon,
1918-1922 yılları arasındaki Rus iç savaşında 12,5 milyon,
1909-1916 yılları arasında Meksika iç savaşında 1 milyon,
1936-1939 yılları arasındaki İspanya iç savaşında 600 bin,
1914 öncesi çeşitli sömürge müdahalelerinde yaklaşık 1,5 milyon,
İkinci Dünya Savaşı'nda yaklaşık 65-75 milyon,
1945'ten 2000 yılına kadar olan çatışma ve savaşlarda yaklaşık 41 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
Leitenberg, bütün sonuçların toplandığında 20. yüzyıldaki savaş ve çatışmalarda yaklaşık 136,5 milyon ila 148 milyon arasında insanın öldüğünü belirtiyor.
1955'den sonra savaşla ilişkili yaşanan ölümlerin neredeyse tamamı Afrika, Ortadoğu, Uzak Doğu, Latin Amerika coğrafyalarında gerçekleşen savaşlarda olmuş.

Barış Ucuz, Savaş Pahalı
Savaş insanın hayatta kalma güdüsünden çıkar. Barış da yine hayatta kalmak için gerçekleşir. Barış bir sonraki savaşın başlangıcı olabilir.
Bölgesel savaşları saymaz isek 75 yıldır savaşmıyoruz aslında. Şimdilerde barışa en yakın dönemlerdeyiz. Çünkü artık büyük ölçekli bir dünya savaşını kimsenin gözü yemiyor. Çünkü artık ülkeler arasında bir "dehşet dengesi" meydana geldi. Barış Oyunları üzerine kafa yoranlar ile Savaş Oyunları üzerine kafa yoranların arasında dağlar kadar fark var. Devletler silah üretimi ve silah geliştirme üzerine sınır tanımıyorlar. Herkesin deposunda yeterince silahı var ve hepsi kullanılmayı bekliyor. Bir yandan da herkes biliyor ki savaş baltası topraktan çıkarsa dünyada ateş almadık tek bir yer kalmayacak. 
Hem, savaşa ne hacet, artık her şey savaşmadan da elde edilebiliyor. Ve artık savaşmak için bir kişinin fikri yeterli olmuyor.

Demokrasi ve Savaş
Demokrasiyle yönetilen ülkeler kolay kolay savaşmıyor. Ülkede savaş yanlıları olduğu kadar savaş karşıtları da oluyor. Savaş kararı almak uzun sürüyor. Tek başına bir kralın yönettiği ülkelerdeki gibi "Şu ülkeye savaş ilan ettim!" demekle olmuyor savaş ilanı. Meclis var, senato var, halk var. Savaş artık sadece kralın değil, herkesin suçu. Demokrasiye de pek güvenmemek gerek. Toplumlar bazen, Hitler ve Almanya örneğinde olduğu gibi, sonu felaketle biten kararlara imza atabiliyorlar.
Bir yandan da kimse artık evladını ateşe atmak istemiyor. (Garp Cephesi'nde Yeni Bir Şey Yok, Savaş ve Barış, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi romanlarda ya da İkinci Dünya Savaşı'nı anlatan filmlerde savaşın iç yüzünü daha iyi görmüşüzdür.) Milliyetçiliğin eski ateşi söndü. Sömürgecilik bitti. Yeni sömürgecilik ticaret ile devam ediyor. Dünya artık eskisi kadar sempatik değil. Moda kavramlar sürekli değişiyor.

Cihat topluma farz mı?
Cihat Hristiyanlara ve Yahudilere farz kılınmamıştır. İslam ise Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki ilişkiyi savaş ilişkisi olarak görür. IŞİD'in esas iddiası da bu ilişkinin bir savaş ilişkisi olduğu üzerinedir. O yüzden belki Allahû Ekber diyerek keserler kendileri gibi olmayanların kafalarını. O yüzden belki Allah Allah nidalarıyla saldırırlar düşman üzerine. Çünkü İslam'a göre cihat sadece devlete değil, topluma farzdır.
Oysa İslam selam/sulh demektir. Barış demektir. Darüsselam Barış Ülkesi demektir. Darüsselam Bağdat'ın eski adıdır. Tanzanya'nın en büyük limanının adı da Darüsselam'dır. Bu isim barış ülkesi ya da cennete açılan kapı olarak da nitelendirilebilir. 

Din ve Savaş
Hristiyanlar da savaşçıdır bu anlamda. Haçlı Seferleri ile tarihe yön vermişlerdir. Bir yandan da Hristiyanlığı misyonerler aracılığıyla, barış içinde yaymak istemişlerdir. Başarmışlardır da. Hz. İsa barışçıdır nihayetinde. (Dünya Nüfusunu 7 Milyar 600 Milyon olarak aldığımızda; bu nüfusun 2.3 milyarı Hristiyan (%31,2), 1.8 milyarı Müslüman (%24.1), 1.2 milyarı herhangi bir dine bağlı olmayan (Ateist/Dinsiz) (%16), 1.1 milyarı Hindu (%15.1), 0.5 milyarı Budist (%6.9), 0.4 milyarı yerel dinler (Halk Dinleri) (%5.7), 0.1 milyarı diğer dinler (%0.8), 0.01 milyarı Yahudiler (%0.2) olarak geçmiş kayıtlara.) Öte yanda Engizisyon Mahkemeleri de kurmuşlardır. Kilise tüm kararlarda etkin rol oynamıştır. O dönemlerde kilise serttir, acımasızdır ve çok güçlüdür.
Peki ya ÖLDÜRMEYECEKSİN diyen kimdir?

Coğrafya ve Savaş
Yves Lacoste "Coğrafya her şeyden önce savaşmaya yarar" der. Stratejik bir bilgi olarak coğrafya iktidar sahiplerinin elinde bir yönetim aracı olarak doğru kullanıldığında ya da kullanılmadığında coğrafi bilgi savaşın sonucunda karar verebilir. Hangi plato, hangi ova, hangi vadi, hangi geçit, hangi kayalık, hangi deniz, hangi sahil? Göğüs göğüse çarpışmalarda, savaş hilelerinde, yapılacak çıkarmalarda, saldırılarda ve savunmalarda en önemli etken coğrafya tabi ki. Hâttâ şehirlerin konumlandırılması dahi coğrafyayla ilişkili.
Günümüze gelirsek, dijital ortamda dünya yuvarlak değil, dümdüz. O yüzden coğrafi bilgiye pek ihtiyacımız olmayabilir. Çünkü bir sonraki savaş göklerde olacak gibi görünüyor. 

İyilik - Kötülük
Platon İYİ der. Eserlerinde birçok farklı idealardan söz etse de "iyi" ideasının altını özellikle çizer.
İyinin ne olduğunu bilmek yetmez aslında. İyi de olmak gerek. İyi olmak bir yaşam tarzıdır. İyi olmak için bir bahanen yok iken iyiysen, iyisindir.
İyi olmaya çalışmak ise başkadır.
İyi olmaya çalışmak, kötülerin işidir! başlığını kullanmış Reyya Advan bir yazısında.
"İnsanlar sosyal duruma geçtikten sonra 'kötü' olmuşlardır." der Jean Jacques Rousseau da
Kim bilir, bu kötülüklerinin sonucu olarak doğdu dinler belki de. Günahlarının affedilmesini istemek için dua eder hale gelmiş olmalı insanlar. Bunun için de önce günah işlemiş olmalılar. 
Kötülüğün kötülüğünün farkında olup hâlâ kötülük yapmaya devam etmek, sonra da gidip günahlarının kefaretini ödemek için ibadet etmek, ya da "iyilik" peşine düşmek insanoğlunun en iyi bildiği bir davranış biçimi. 

Felsefî Yüzleşme
Felsefe eylem adamı olarak değil aforizma adamı olarak çıkıyor karşımıza. Felsefeci konuşuyor ama kendini düzeltmiyor. O yüzden filozoflar sadece düşünsel olarak iyi kalıyorlar. Bir yandan da kötülüğe izin verdikleri için suçlu hale düşüyorlar.
Felsefeyi öğretmek için iyi görünüyorlar ama kendileri iyi olmaya çalışmıyorlar. ("Hoca'nın dediğini yap yaptığını yapma" sözü buradan çıkmış olmalı. Ya da "Ele verir talkımı kendi yutar salkımı" sözü.)
Felsefenin kendi etkisizliği ile yüzleşmesi gerekir artık. 
Bilgisiz olduğunu kabul etmekle başlar öğrenme. "Bildiğim bir şey var o da bir şey bilmediğimdir." der Sokrates.

Hani Hepimiz Kardeştik?
Felsefe, sosyoloji ve psikoloji el ele verip, Bosna'da olduğu gibi, bir gece öncesine kadar kardeş kardeş yaşayan insanların bir gecede nasıl birbirlerini boğazladıklarını araştırmalı belki de. 
Açlıktan uyuyamayanlar ile açlıktan uyuyamayanlardan korkanların halet-i ruhiyesi sorgulanmalı. Tüm zenginliklerin ne kadar adil dağıtıldığı, biri yer biri bakar durumunda kıyametin kopmasının kaçınılmaz olduğu göz ardı edilmemeli.

Savaşsız Dünya Hayali
Geçmiş savaşları ya da gelecek savaşları anlatan pek çok kitap okuyup pek çok film izlemişsinizdir. 
Bir de "The Giver" gibi savaş dönemlerini geçirmiş, barış içinde yaşayan bir toplumun anlatıldığı, Lois Lowry’in aynı adlı kitabından uyarlanmış film var ki, o da insanın barış hayallerini sorgulatmıyor değil.
****
Bursa Uludağ Üniversitesi yerleşkesinin tam ortasında yer alan Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi'nde düzenlenen Savaş ve Barış konulu kongrenin yeterince izleyici bulamaması, hem öğrencilerin, hem de akademisyenlerin kongreye yeterince ilgi göstermemesi de ayrı bir araştırma konusu olmalı aslında. Kongrenin perşembe ve cuma günü mesai saatleri dahilinde yapılmış olması ya da aynı anda pek çok salonda oturum olmuş olması etkili olmuş olabilir katılımın azlığına. 
İsveç, Bulgaristan, Cezayir, İran, Azerbaycan, Almanya, Polonya, Pakistan ve Slovakya'dan gelen 23 yabancı konuşmacının yanı sıra Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinin felsefe, sosyoloji, kamu yönetimi, siyaset bilimi, tarih, müzik, sanat tarihi, sınıf öğretmenliği gibi bölümlerinden katılan katılımcıları ve sunum başlıklarını incelediğinizde kongrenin ne kadar zengin bir içeriğe sahip olduğunu göreceksiniz.
Kongrenin son gününe ben de katılamadım ve kapanış konuşmasını yapacak olan Almanya Flensburg Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ulrich Glassmann'ı dinleyemedim. 
Umarım ve dilerim ki üç gün boyu konuşulan konular bir sonuca ulaşmış ve Homo Sapiens'ten Robo Sapiens'e uzanan bu çağa bir nebze de olsa katkı sağlamıştır.
Yazının sonunda, uluslararası boyuttaki barıştan ülke barışına, oradan da kendi iç barışımızı sağlamaya dek tüm barışı kapsayan, 'Savaş ve Barış'ı konu alan birkaç özlü söz ile tamamlayalım.
"Tüm savaşlar iç savaştır, çünkü tüm insanlar kardeştir." / François Fenélon (1651-1715) / Fransız Katolik Başpiskoposu, Yazar
"İyi bir savaş, kötü bir barış hiç olmamıştır." / Benjamin Franklin (1706-1790) / ABD'li Yazar, Bilim Adamı, Filozof
"Savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir." / Aeschylus (M.Ö. 525 - M.Ö.456) /Antik Yunan Oyun Yazarı
"Savaşta haklı bile olsa, her zaman kaybeden taraf suçludur." / Adolf Hitler (1889-1945) / Alman Asker, Politikacı
"Savaş; kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir." / Bertrand Russell (1872-1970) / Britanyalı Bilim Adamı, Filozof
"Savaş; yüreklilik değil, korkaklıktır." / Edmund Burke (1729-1797) / İrlanda asıllı İngiliz Filozof, Siyasetçi.
"Bütün savaşları, dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır." / Emma Goldman (1869-1940) / Yazar
"Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür." / Jean Paul Sartre (1905-1980) / Fransız Filozof, Yazar
"Barışta evlatlar babalarını, savaşta babalar evlatlarını toprağa verirler." / Herodot (M.Ö. 484 - M.Ö. 425) / Antik Yunan Tarihçi
"Barışın hiçbir maliyeti yoktur. Buna ek olarak tüm masrafıyla herhangi bir zaferden son derece daha avantajlıdır." / Thomas Paine (1737-1809) / ABD'li Siyaset Kuramcısı, Yazar
"Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur." / Victor Marie Hugo (1802-1885) / Fransız Şair, Yazar
"Birisi barışı başlatmalı, tıpkı savaşı başlattığı gibi." / Stefan Zweig (1881-1942) / Avusturyalı Yazar
"Aydınlığı içinde taşımaya bak. İşte o zaman karanlıkta bile yolunu bulabilirsin." / William Blake (1757-1827) / İngiliz Şair, Ressam
"İnsan kararlılığına inanın. Tarih boylu boyunca göstermiştir ki; İnsan iradesi bilinen tüm silahlardan daha güçlüdür."  / Dalai Lama (1935) / Tibet'in Ruhanî Lideri
"Uçamıyorsan, koş; koşamıyorsan, yürü. Eğer yürüyemiyorsan, sürün; ama hareket etmeye devam et. "Geleceğe ilerlemeyi sürdür." / Martin Luther King (1929-1968) / Afrikalı-Amerikalı Baptist papaz ve Amerikan yurttaş hakları hareketi önderi.
"Damla kendini tamamlayınca damlar." / Özdemir Asaf  (1923-1981) / Şair
"Nasıl yenilenirse her gün, yenilen sen de gün be gün." / Lao Tzu (M.Ö. 6. Yüzyıl)
****
Evet, herkes barış istiyor.
Evet, kimse savaş istemiyor.
Evet, birisi barışı başlatmalı. 
Evet, birisi savaşı durdurmalı.
Tamam ama o BİRİSİ kim?
Sen değilsen, ben değilsem, kim?
Öteki mi?
Diğeri mi?
Kim?