12 Nisan 2018 Perşembe

Donmuş Zamanlar Şehri Paris

Gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi o kadar sevip de şimdiye dek henüz yurt dışına çıkmamış olmam size pek inandırıcı gelmeyebilir.
Ama öyle.
Neden derseniz, size pek çok bahane sıralayabilirim.
Ancak bunun benim bile bilmediğim cevabı beni en iyi tanıyan en yakınımdaki kişilerden birinden, oğlumdan geldi:
"Anne sen isteseydin şimdiye kadar çıkardın" dedi bana geçtiğimiz günlerde.
Evet, doğruydu dediği.
Demek ki hiç istememiştim gitmeyi şimdiye kadar.
Ya da beklemiştim.
Ardımda bıraktığım her şey yerli yerinde durmalıydı ben giderken ve benim ilk yurt dışı seyahatim sihirli bir masal olmalıydı. 

Şeytanın Bacakları Kırık Artık
Düzenlediği birbirinden cezbedici gezilerle bizleri her daim imrendiren Özge Ersu'nun, Mardin gezisini kastederek, "Bu kez de mi gelmiyorsun?" sorusuna, "Paris'e bile geliyorum" diyerek şeytanın iki bacağını birden kırdım.
Google Earth'den uçarak gezmek de güzeldi, Paris konulu filmler izlemek, kitaplar okumak da güzeldi ancak artık ayaklarım o ülkelerin caddelerinde yürümeli, ciğerlerim o ülkelerin havasını teneffüs etmeliydi.
Bu da Özge Ersu Gezileri ile gerçekleşmeliydi.

Karar bu karar diyerek çıktım yola. Bursa'dan geziye katılan arkadaşım ile İstanbul'a ulaştık önce. Ardından da (pek çoğu birbirini tanıyan, benim de birkaçını tanıdığım) farklı yaş gruplarından oluşan 22 kişilik bir grup olarak yaklaşık üç buçuk saatlik bir uçuş ile öğle saatlerinde Paris'e vardık. 

Paris Charles de Gaulle Havaalanı'ndan ayrılıp otelimize doğru ilerlerken Özge Ersu Paris'in yerleşimiyle ilgili bir konferans verdi hemen. 
Paris’in etrafını çepeçevre saran bir çevre yolu olduğunu ve bu çevre yolunun adının Boulevard Périphérique, (periferik) olduğunu söyledi. Paris'in arrondissementlerden oluştuğunu, toplamda 20 arrondissement olduğunu ve Paris'in Louvre Müzesi'nin olduğu 1. Arrondissement'dan başlayarak salyangoz biçiminde bölümlendirildiğini anlattı. İlk kez 1795 yılında uygulanan bu sistem 1'den 12'ye kadar sınıflandırılmış. Sonra Arrondissement sayısı 20'ye ulaşmış.

Hemen otelimize geçtik, yerleştik ve biraz da dinlendik. Paris'e vakitlice ulaşmış olmanın avantajı ile akşam üzeri metro ile yola koyulduk. Pigalle'de metrodan inerek ve daha sonraki yolu bulvar boyu yürüyerek, oradan da füniküler ile Montmartre, Ressamlar Tepesi'ne çıkarak Sacre Coure Kilisesi'ne ulaştık. 
Kilise, kubbe noktası yükseklik bakımından Eyfel Kulesi’nden sonra şehirdeki en yüksek ikinci yer imiş. Prusya savaşı sırasında ölenlerin anısına yapılmasına karar verilen Sacré Coeur Kilisesi'nin adı, "Kutsal Kalp" anlamına geliyormuş.
Kilise ziyaretinin ardından zamanında epey bohem bir hayatın yaşandığı Ressamlar Tepesi sokaklarında buluyoruz kendimizi. Yürüyüş sırasında rehberimiz Geçen Yüzyıl ve Güzel Zamanlar üzerine bir konferans veriyor. Yine kendisi tarafından akşam yemeği için seçilen restoranda biz yeni katılımcılara "Özge Ersu Gezileri" üyelik belgelerini takdim ediliyor. Yemek sonrası serbest zamanımız var ve sokağa çıkıyoruz.

Déjà Vu
Bir şey söyleyeyim mi; daha bir gece önce buralardaydım aslında ben. 1920'lerin bohem hayatının ta içindeydim. Ressamlar, eleştirmenler, müzisyenler, yazarlar, o dönemde yaşamış kim var kim yoksa hepsi ile tanışmıştım. 
Ne diyorsun sen yahu diyeceksiniz.
Paris seyahatinin bir gün öncesinde söylediklerimin yaşandığı bir film izlemiştim de, onu diyorum. "Paris'te Gece Yarısı" filmi Paris'i, özellikle de Ressamlar Tepesi'ndeki bohem hayatı anlatıyordu ve filmde zaman içinde yolculuk eden bir yazarın hayatı ve geçmiş ile bugün arasındaki gidiş gelişleri resmediliyordu. 
Paris'te dolu dolu bir dört gün geçirdikten sonra o filmi bir kez daha izlemek şart oldu şimdi.
****
İkinci gün aracımız ile panoramik bir geziye çıkıyoruz. Bugün günlerden pazar ve sabahın bu saatlerinde her yer bomboş. Bir yandan da etrafta koşu giysili insanlar var. Sonradan anlıyoruz ki bugün Paris'te koşulacak büyük bir maraton var.
Biz aracımız ile Charles De Gaulle Zafer Takı'nın önünden geçerek Trocadero Meydanı'na ve Eyfel Kulesi'ne ulaşıyoruz. Yolculuk sırasında Eyfel Kulesi hakkında hem sözlü olarak, hem de hap bilgi niyetine basılmış minik kâğıtçıklar ile bilgilendiriliyoruz.
"Demircilerin yüksekte çalışamadığını gören Gustave Eiffel, sirklerden topladığı akrobatlara iş öğreterek 2 sene 2 günde tüm yapıyı tamamlamış. İnşaat sırasında hiçbir resmi ölüm olmamış." 
1889 yılında Fransız Devrimi’nin yüzüncü yıl kutlamaları anısına ve Dünya Fuarı için Alexandre Gustave Eiffel tarafından (daha sonra sökülmek üzere) inşa edilen dev demirden kule, daha sonra Paris’in simgesi olmuş. Yapımının ardından yirmi yıl ömür biçilen kulenin, kullanım süresi dolduktan sonra sökülmesi planlandıysa da 1909'da kulenin çektiği ilgi nedeniyle bundan vazgeçilmiş. 300 işçinin bir araya getirdiği 18,038 parça demirden oluşturulan kule, Koechlin’in yaptığı dizaynla iki buçuk milyon perçinle birleştirilmiş. 24 metre yüksekliğindeki televizyon anteni ile birlikte kulenin yüksekliği 324 metreye ulaşmış (81 katlı bir bina kadar). Kulenin paslanmasını önlemek amacıyla kule her yedi yılda bir boyanıyormuş. 50-60 ton boyanın kullanıldığı işlem sırasında kulenin tek renk görülebilmesi için aşağıdan tepeye doğru koyulaşan üç ayrı tonda boya kullanılıyormuş. Kule, yapımına başlandığında Paris halkı tarafından göz zevkini bozduğu gerekçesiyle direnişle karşılaşmış. Her seferinde Eyfel Kulesinden nefret ettiğini söyleyen yazar Guy de Maupassant, neden öğle yemeklerini kuledeki restoranda yediği sorulduğunda "Çünkü burası Paris’te kulenin görünmediği tek yer" cevabını vermiş.
Fransa’nın en yüksek beşinci yapısı olan 7300 ton ağırlığındaki kule güneşle birlikte tepeden yaklaşık 18 santimetreye kadar genleşip, rüzgarlı havalarda ise 6-7 cm kadar yana yatmakta imiş. Birinci katı 57 metre, ikinci katı 115 metre ve en tepedeki katı ise 276 metre yüksekliğindeki Eyfel Kulesi dünyanın yılda en çok ziyaret edilen paralı anıtı olup, yılda yaklaşık altı milyon kişi tarafından ziyaret ediliyormuş.
Eyfel'den ayrıldıktan sonra ve öğle yemeğinden önce Palais Garnier / Opera Binası'nın olduğu meydandaki Cafe de la Paix'te bir mola verip kahve eşliğinde milföylerimizi tadıyor, Zeki Müren'i anıyor, diğer masalarda oturan birkaç parisienin zarafetine hayran kalıyoruz. 
Bu minik tadımın ardından aracımızla Place Vendom'un önünden geçerken, daha sonra ziyaretine yürüyerek geleceğimizi belirterek Napolyon'u selamlıyoruz. 

"Bana su verdi"
Öğlen yemeği seçimini balıktan yana yapmış rehberimiz. Yemeğin ardından yürüyerek Charles De Gaulle Zafer Takı'na ve oradan da Champs Élysées'e (Champs Élysées / Şanzelize) ulaşıyor, zamanımızı serbest olarak geçirmek üzere birbirimizden ayrılıyoruz. 
Bu arada maraton bitmiş, Şanzelize koşucularla dolmuş. Onların arasından geçerek ve yürüyerek otelimize dönüyoruz. 
Akşam yine metro ile Notre Dame Katedrali'ne gideceğiz. Paris’in ilk yerleşim yeri olan ve Seine Nehri ortasında yer alan Cité Adası'ndaki katedrali hani o meşhur Notre Dame'ın Kamburu filminden hatırlarsınız. 
Meydandaki "Fransa’nın sıfır noktası olarak belirlenmiş olan Point Zéro'yu temsil eden yıldızın üzerine basarsanız Paris'e bir kez daha gelirsiniz" efsanesinin doğruluğunu denemek için yıldıza iki ayağımla basıyorum. 
Paris'in içinden süzülerek geçerken Paris'i ikiye bölen Seine nehri ve nehrin üzerinde bulunan 37 köprüden biri olan Saint Michel Köprüsü'nden geçerek Saint Michel Meydanı'na ulaşıyoruz. 68 öğrenci protestolarının başladığı alanda barış içinde müzik yapıldığını görmek bize iyi geliyor.
Zamanımızı bu meydanda geçiyor, meydanda müzik yapan grubu izliyor, bir kafede oturup gelen geçeni izliyor, sonra yine metro ile otelimize dönüyoruz.

Üçüncü günümüz yine metro yolculuğu ile başlıyor. İstikamet Cumhurbaşkanlığı / Élysée Sarayı. Cadde başındaki güvenlik görevlisi grubun tümünün birlikte yürümesini istemiyor, ancak üçerli beşerli gruplar halinde bölünürsek izin veriyor.
Önce bölünüyor, sonra yine bir araya geliyoruz ve yolumuza Faubourg Saint-Honoré Caddesi'nde devam ediyoruz. Yürüyüş esnasında Fransız şansonları dinletiyor bize rehberimiz. Sağlı sollu şık mağazalarla dolu caddeyi geçip de bir köşeyi dönünce karşımıza Vendom Meydanı çıkıyor. Bir gün önce araçla geçerken el sallayıp selamladığımız meydan çepeçevre mağazalarla sarılmış. Adını Hôtel de Vendôme'den alan meydanda Ritz Oteli de görüyoruz. Lady Diana ve Dodi El Fayed hatırlatması yapalım Ritz Otel için.
Meydanın ortasında ise "Colonne Vendôme - Vendôme Sütunu" var. 44,3 metre yüksekliğinde bronz kaplamalı görkemli bir anıt var. Anıt İtalya’daki "Trajan Sütunu"ndan esinlenerek hazırlanıp, 1819’da Napoléon’un Austerlitz Savaşı’ndaki zaferi anısına dikilmiş. (Anıtın tam tepesinde Sezarımsı bir Napolyon var) Anıt İkinci Paris komünü döneminde yıkılmış, daha sonra yeniden dikilmiş.
Louvre Müzesi'nin duvarlarına paralel giden cadde ve sokaklarda gezerek, daha sonra Louvre Müzesi Meydanı'na giderek akşam saatlerine ulaşıyor ve otelimize dönüyoruz. Hava hafiften çisiyor. Zaman zaman yağış biraz daha artıyor.

Hava yağışlı olsa da bu akşam üzeri bizi bekleyen güzel bir gezinti var.
Seine nehri üzerinde tekne gezisi yapacak ve akşam yemeğimizi teknede yiyeceğiz. Oradan da Champs Élysées'de bulunan Lido'ya geçeceğiz.
Tekne gezisi yağmurda daha da güzelleşiyor. Biz nehir olup Paris'in içinden akar ve köprülerin altından geçiyor iken Paris'e dair pek çok görüntü de bize eşlik ediyor. 
Ve biz burada kendimizi daha bir Parisien hissediyoruz. Hissetmekle kalmayıp Parisienliğimizi belgeliyoruz. 
Tekne gezisi bitiminde yine Şanzelize'deyiz ve Lido'ya giriyoruz. Hareketli sahnelerle sergilenen ve teknolojiyle desteklenen gösteride Lido'yu daha önce izlemiş olanlar eski Lido'nun çok daha görkemli olduğunu dile getiriyorlar.

Dördüncü ve son günde sabah erkenden valizlerimizi toplayıp otel çıkışımızı yapıyor ve aracımız ile yeni Paris diyebileceğimiz Paris'in ticaret merkezi La Défense bölgesine geçiyoruz. La Défense adını, Prusya Savaşı sırasında Almanlara karşı Paris'in savunulması anısına 1883'te dikilen "La Défense / Savunma" heykelinden alıyor. 

On iki caddenin birleşme yeri olan Zafer Takı'nın modern görünümlü olanı, Charles De Gaulle Zafer Takı'nın olduğu meydandan çıkarak La Défense'a kadar uzanan caddenin sonunda yer alıyor. 
La Défense'ta her şey dikey ve düz. Paris'in bu bölümünün artık herhangi bir büyük şehir görünümünden farkı yok. 
Paris'in yeni yüzü La Défense oluyor galiba...
Şimdi sırada Kanalizasyon Müzesi var. Kanalizasyonun müzesi de mi olurmuş demeyin, 1200'lü yıllarda kurulmuş bir kanalizasyon sisteminin müzesi de olur elbet.
Müzeyi gezerken dünyanın en romantik şehri Paris'e bir de aşağıdan baktık ve bu muhteşem sistemin içme suyu sağlama üzerine yarattığı döngüyü saygıyla selamladık.
Bizim daha çook yol almamız lazım çok diye düşündük bu sistemi görünce. Alt yapı olmadan üst yapıyı arttıra attıra geldiğimiz ve hatta bu dönüşüm tantanası sebebiyle daha da ilerleyeceğimiz nokta çok ürkütücü sonuçlarla bizi kapıda bekliyor. 
"Şey"e batacağımız günler yakındır...
(Kendi kendime Paris'i memleketim ile mukayese etmeyeceğim sözü vermiştim ama burada kendimi tutamadım. Kusuruma bakmayın.)
****
Ünlüler Mezarlığı Pére Lachaise ziyareti ile Paris gezimiz sonlanıyor.
Burası da bir site girişi gibi. Ancak bu sitede "yaşayanlar", yani site sakinleri maalesef ki ölüler...
Burada kimler yatmıyor ki. Honore de Balzac, Frederic Chopin, George Bizet, Auguste Blanqui, Maria Callas, Auguste Comte, Edith Piaf, Oscar Wilde, Apollinaire, Marcel Proust, Yves Montand, Georges Moustaki, Simone Signoret, Gilbert Bécaud, Alphonse Daudet La Fontaine, ve Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya site sakinlerinden sadece birkaçı.
Geniş sokakları, çok katlı mezarları ile epey ilginç bir kabristan burası. Dünyada yaşarken şu kadar metrekare evler ile yer tut, ölünce daha ufak olsa da yine birkaç metrekare mezarın ile yer tut. 
Dünyadan gitmek istememek midir bu, isyan mıdır yaradana, direniş midir nedir? Oysa toprağa karışarak ve sonrasında bir çiçek olarak gelebilirsin dünyaya yeniden. Sistem içinde eriyip gidebilirsin. Çok da önemsememek lâzım yaşamayı da ölmeyi de... 

Hayyam'dan bir rubai geldi dilime böylesi gösterişli bu kabristanda dolaşırken.
"Niceleri geldi, neler istediler; 
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler; 
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi? 
O gidenler de hep senin gibiydiler..."
Tüm bu heybetli anıtlar burada yatanların UNUTMAYIN BİZİ haykırışları belki de.
Şu anda bunu konuştuğumuza göre bu dileklerinde de başarılı olmuşlar. Ne diyelim... 
****
Üç gece dört gün süren gezimizin sonuna geldiğimizde 4 değil 14 gündür buradaymışım gibi bir his ile doluydum. Paris sokaklarını arşınlıyor, sanki yıllardır burada yaşıyormuş gibi davranıyordum. 
Metroyu kullanmayı kısmen de olsa öğrenmiştim. Şehir haritası zihnime ufak ufak yerleşmişti.
Yıllardır Google Earth üzerinden yaptığım gezilerin gerçeğini yaşamış, tüm öğrendiklerimden ve gördüklerimden haz almış, fakat neredeyse hiçbir şeye de şaşırmamıştım. 
Bizim gezdiğimiz turistik yerlerde turistlerden başka pek kimse yoktu.
Turistlere hizmet edenler genelde Kuzey Afrika asıllılardı. Her dilden çat pat bir şeyler bildiklerinden Türkçe'den de birkaç kelime sarf ediyorlardı. Fransız (ya da Paris diyelim) nüfusunun büyük çoğunluğu Kuzey Afrika asıllılardan oluşuyor. Biraz tarih bilginiz varsa bunun nedenini hemen anlamışsınızdır.
Hediyelik eşyada rekor açık ara Eyfel ürünlerinde olmalı. Meydanlar Eyfel anahtarlığı satanlardan geçilmiyor mesela. Onlar pazarlığa da açıklar. Yeter ki al. Paris'te de zabıta gören satıcı tası tarağı toplayıp kaçıyor. Dükkan sahibi olan esnaf pazarlığa pek yanaşmıyor. O kadar çok turist var ki, nasılsa biri gelip onun dediği fiyattan alıyor.
Fransızlar İngilizce konuşmazlar deniyordu ama tüm iletişimimiz İngilizce oldu. Ya da biz İngilizce konuşmak istemeyen Fransızlar ile aynı ortamda bulunmadık.
Tabelalar ve bilgilendirme yazılarının neredeyse tamamı ise Fransızca idi.
Kimseden hiçbir şekilde rahatsız edici bir hareket görmedik.
Belki bazen biz yüksek sesli konuşmalarınız ile rahatsız dahi etmiş olabiliriz çevremizi. Bunu bakışlarıyla dahi ihsas etmediler.
Kafelerin caddede olan masalarında insanlar sinema salonundaki gibi yüzlerini caddeye döndürerek, sıra sıra dizilmiş halde oturuyorlar. 
Paris betondan bir şehir gibi görünse de aslında yeşili bol bir şehir. Çok büyük parkları var.  Yine de insanlar bununla ikna olmayıp kendi ellerinin dokunabileceği yerlerde de ağaçlar büyütmüşler. Bina teraslarına da ağaçlar ekmişler.
Kaldırımların sokağa bakan yüksekliklerindeki kanallardan zaman zaman su verilerek kaldırım kenarlarında birikmiş pisliklerin kendiliğinden akıp gitmesi sağlanıyor.
Taşkın tehlikesi dolayısıyla Seine nehri kenarında restoran ya da kafe yok. 
Caddelerde Arnavut kaldırımı kullanılıyor. Yollara bu tarz taş döşemenin özelliği, taşın bir yüzeyinin 40 yıl dayanabiliyor olması. 40 yıl sonra taşların diğer yüzü çevriliyor. Küp şeklindeki taşların 6 yüzü olduğunu düşünürsek, minik bir hesapla yapılan yolların 240 yıl dayandığı sonucuna varabiliriz.
Bisiklet yolları var ve bisiklet yollarında bisikletliler var.
Bisikletliler ve yayalar her zaman öncelikli.
Almanya Fransa'yı işgal ettiğinde vatansever Fransızlar ülkelerini kanal ve tünellerden oluşan kanalizasyon sistemine inerek savundular.
Paris Belediye Başkanı geleceğin Cumhurbaşkanıdır. (Son dönemlerde bu kural bozulmuş görülüyor)
Cadde genişlikleri ile bina yüksekliklerinin belli bir oranı vardır.
Paris üç katlı bir şehir. Paris, kanalizasyon ve metro. Paris'in altında da bir Paris var.
Paris adını telaffuz ederken Paris'in sonundaki S'yi yutmalıyız.
Özge Ersu Gezileri'nde her zaman "zilin sesine" kulak vermeliyiz..
****
Benim sözüm bitmez.
Paris de anlatmakla bitmez.
Ne Paris, ne başka bir şehir, ne de Özge Ersu Gezileri yaşanmadan bilinmez.
O yüzden gitmek bana iyi geldi.
Ömrümde binlerce 3 gece ve 4 gün geçirmiştim.
Bir 4 gün ve 3 gece de Paris'te geçti. 
Dünya yıkılmadı, hiçbir şey tepetaklak olmadı.

Demek insan arada gidebilmeli dedim kendime.
Zamanı geldiğinde şehirlerden gidebildiği gibi kişilerden de gidebilmeli.
Bazen dönmeli, bazen de hiç dönmemeli...
****
Not: Bu geziyi size anlatırken Özge Ersu'nun konferanslarından, konferanslar esnasında kaçırdığım konular için ise Ahmet Öre'nin pariste.net sitesinden epeyce faydalandım. 
Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

"Özge Ersu ile Paris Mon Amour" gezisinin fotoğraflarından oluşturduğum albümü görmek isterseniz tıklayınız:

31 Mart 2018 Cumartesi

Arkadaşım Bipolar

Yine çıktın karşıma Vincent...
Bu kez 'Uluslararası Dünya Bipolar Günü'nde kesişti yollarımız yine seninle.
Senin de haberin oluyordur, senin doğum günün olan 30 Mart tarihinde seninle birlikte tüm bipolarları anıyor dünya her yıl
Hangi yıldızdasın bilmiyorum ama doğum günün kutlu olsun Vincent...
"Bir bipolarlı deha beynine sahiptir" sözüne en iyi örneksin sen. İhtimal ki sen de bilmiyordun bipolar olduğunu ve kendinle mücadele ediyordun durmaksızın. Zihnin çıldırmış gibi çalışırken, beynin manik ataklardan depresyonlara savrulan azgın dalgalarla boğuşurken, bedenin içindeki taşkın nehrin akışını kontrol edemiyorken daha fazla dayanamadın bu iniş çıkışlara ve çekip gittin genç yaşında.
Bipolar diye bir hastalığın varlığı bilinseydi eğer, iç dengeni sağlayacak ilaç tedavisi yapılır, belki seni darmadağın eden dibe dalışları ve arşa çıkışları yaşamaz, bu kadar yorulmaz, bu kadar erken veda etmezdin hayata.
Heyhat...
****
İntihar oranı en yüksek hastalıklardan biri olan "Bipolar" nedir ne değildir hâlâ pek bilinmiyor aslında. 
Lakin anlatılmaya ve farkındalık yaratılmaya çalışılıyor.

30 Mart Dünya Bipolar Günü'nde Nilüfer Kent Konseyi Kadın Meclisi ve Bipolar Projects İnisiyatifi iş birliğinde, Nilüfer Karaman Dernekler Yerleşkesi'nde bir panel ile sergi düzenlendi ve katılımcılara "Bipolar" anlatıldı.
Hindistan ve İstanbul'da bipolar sanatçıların, hastaların çalışmalarından oluşan eserler, "Bipolar Farklı Bir Yaşam Sergisi" adı altında Bursa'da sergilendi. 
Ukrayna'dan Tania Bohuslavska'nın, ABD'den McKenna Artistry, Kimberly Bagley ve Linda Michelle Hardy'nin, Kore'den Katya Kan'ın, Hollanda'dan Remi Van Alphen'in, İtalya'dan Giuseppe Portulano'nın, İngiltere'den Ekaterini Koliakou'nun, Türkiye'den de Esra Karakaş'ın eserleri sergi salonunda izleyicilerle buluştu.
(Bu programa bağlı destekleyici etkinlikler eş zamanlı olarak Hindistan'da da gerçekleşiyor.)

Serginin ardından "BİPOLAR - Farklı Bir Yaşam / A Different Life" paneli, Nilüfer Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Cevriye Coşkun Kayış ve Nilüfer Kent Konseyi Başkanı Fehmi Enginalp'in açılış konuşmalarıyla başladı.
İlk panelist olan Bipolar Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Özlem Sarı, "Kabul Et, Kontrol Et, Dengeli Yaşa" sunumunda 32 yıllık bipolar hastası olduğunu ve bu hastalıkla yaşamayı nasıl öğrendiğini; Bipolar Yaşam Derneği üyelerinden Yücel Özcan, bir bipolar annesi olarak yaşadıklarını ve "Sevgi ve Destekle" engelleri nasıl aştığını; Sanat Psikoterapileri Derneği'nden Yrd.Doç.Dr. Pervin Tunç, "Bipolar Bozuklukta Sanatla Tedavi'nin Önemi"ni; son olarak da Bipolar Projects Yönetim Kurulu Başkanı Fatmagül Mutlu, "Uluslararası Alanda Yürütülen Bipolar Projeleri"ni anlattı izleyicilere.

DUYGUDURUM BOZUKLUĞU
"Bipolar Bozukluk, eski ismiyle 'manik depresif' hastalık, Türkçe'de iki uçlu ya da iki kutuplu bozukluk olarak bilinen bir 'duygudurum' bozukluğudur."
Panel sonrası akılda kalanları sıralarsak:
Hastalık genelde genetiktir, tıbbi nedenlere dayanır ve yoğun yaşanan bir sıkıntı sonucu ortaya çıkabilir. 
Hastalık dönemleri dışında, hasta günlük hayatını koruyucu tedavilerle sürdürebilir. 
Bipolar bozuklukta tanı psikiyatrik muayene ve geçmiş bilgilerin doğru biçimde toplanması ile konur. Tanı konulması için psikolojik test, beyin görüntüleme filmleri gibi işlemlerin yararı yoktur. Genellikle tiroid işlevleri ve bazı kan testleri tanı ve tedavi aşamasında mutlaka kontrol edilir.
Hastalık dönemi öncesinde uyarıcı belirtiler fark edilerek, erken müdahale ile atağın önüne geçilebilir.
(Bipolar Yaşam Derneği tarafından hazırlanan bipolar hastalarının ve yakınlarının anlatımlarından oluşmuş #Anlatkibilinsin videosunu izlemenizi isterim.)

Hastalığın mani döneminde uykusuzluk, aşırı öz güven, aşırı düşünme ve konuşma, aşırı para harcama görülür. (Vardiyalı işler bipolar hastalarına kat'iyetle uygun değildir.)
Hastalığın depresyon döneminde yoğun mutsuzluk, derin üzüntü, yaşama isteğinin azlaması, iştahsızlık, karamsarlık, unutkanlık, intihar düşünceleri ve girişimleri görülür. 
Mani döneminde oluşan aşırı enerji indirilmeye, depresyon döneminde düşen enerji ise yükseltilmeye çalışılır.
Hasta yakınları iyi birer gözlemci olmalı ve peygamber sabrı elden bırakmamalı ve hasta kişiye sevgi ve anlayışla yaklaşmalıdır. 
Hastalığın ortaya çıkarttığı davranışlar hastanın elinde değildir ve hiçbirisi hastanın suçu değildir. Beyin kimyasındaki değişimler dengelendiğinde hastalık kontrol edilebilir.
Bipolar ile yaşamayı öğrenmek gereklidir. Bunun için de önce hastalığı kabul etmeli, devamında kontrolü sağlamalı, sonrasında da hayatı yaşamalıdır. 
Ülkemizde 2 milyon kişide bu hastalık var. Dünya verilerine göre bipolar en çok 15-25 yaş aralığında rastlanıyor. İki milyonun içinde ünlülerden kimler var bilmiyoruz tabi. 
Belki de hiç yoktur...
Dünyada ise Catherina Zeta Jones, Jim Carry, Robin Williams, Marilyn Monroe, Sinead O’Connor, Kurt Cobain, Mel Gibson, Britney Spears, Ludwig van Beethoven, Vincent Van Gogh en bilinen bipolar hastaları. 
Etiketleme ile damgalamaya karşı duruş sergileyerek ve bunun yanlış olduğu mesajını vererek, bipolar insanların yanlarında olduğumuzu göstermek istiyoruz.
Hastalık zor ama onunla yaşamayı öğrenebilirsiniz.
Bipolar hastalar kendilerini sanatla daha iyi ifade edebiliyorlar. Çizdikleri resimlerin çektikleri fotoğrafların, yazdıkları yazıların, çaldıkları müziklerin hepsi içlerinde kopan fırtınaların birer yansıması.
Hastanın durumuna göre ortaya çıkan çizimler karmakarışık ve agresif ya da durgun ve dingin bir görünümde olabiliyor.
SERGİDEN
O'nun / Tania Bohuslavska
Çalışmalarında fotoğraf ve videoyu tercih ettiğini söyleyen Tania Bohuslavska, "Sanatım en uç koşulları yaşama imkanı sağlıyor. Bipolar bozukluk hayatımda belirleyici bir rol oynamadı, ancak hayatım ve sanat eserimde önemli bir rol oynuyor." yazmış çalışmasının altına.
Gözyaşları Düştüğünde / Katya Kan
Kuzey Koreli sanatçı Katya Kan; "Benim sanat yaşamım bipolar bozukluğumda terapötik bir role sahiptir ve her gün karşılaştığım ruhsal değişimlerimi dengelememi sağlıyor. Ben sanat yardımı ile bipoların durumumun üstesinden gelmek üzereyim derim." demiş kendisi için.
İpek Yolu'nun sonu / Katya Kan
Ayfer Gültekin'in "İki Ucu Boklu Değnek" kitabında dediği gibi; "Bazen de uçlar asitleniyor ve sen zehirleniyor gibi oluyorsun..."
Ayfer Gültekin / İki Ucu Boklu Değnek
Bu söz bile iki farklı cehennem arasında sarkaç misali gidip gelen bir beynin ne ızdıraplar çektiğini anlatmaya yetmiyor mu?

ARKADAŞIM BİPOLAR
Hastalığı ömür boyu sürecek bir birliktelik olarak kabul edip, onunla arkadaş olmak, onun elinden tutmak, onu anlamak, onun sesine kulak vermek, onu dinlemek ve o zorlu yolları birlikte arkadaşça yürümek lazım demek ki...
Biliyorum, yazıldığı kadar kolay değil elbet.
Ancak anlatılanlara bakarsak, imkânsız hiç değil...

Bipolar Yaşam Derneği tarafından hazırlanan bipolar hastalarının ve yakınlarının anlatımlarından oluşmuş #Anlatkibilinsin videosunu buradan izleyebilirsiniz.

28 Mart 2018 Çarşamba

Sıradanlaşan Kötülüğün Sıradan Köleleri

Bursa Tabip Odası tarafından düzenlenen 'İşyeri Hekimliği Eğitim Günleri'nin ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci İsmail Saymaz 'İş Cinayetleri'ni gazeteci gözü ile, Avukat Can Atalay da hukukçu gözü ile değerlendirdi.
Alınmayan önlemler, uyulmayan kurallar, uygulanmayan kanunlar ve ekmek parasının peşinde ölüp giden binlerce canın ayrı ayrı iç yakan öyküleriydi anlattıkları. İş kazası fıtrat değil, düpedüz cinayetti. Yaptırımı olmalıydı, cezası olmalıydı, binlerce cana mâl olan bu vurdumduymazlığın ağır bir bedeli olmalıydı.
Kan parası, iyi hâl, hukukun boşluklarından faydalanma, cezayı paraya çevirme, kusuru başkasının üzerine yıkma gibi pek çok yol ile bedel ödenmiyor, önlemler alınmıyor, iş güvenliği uygulanmıyor, ölen öldüğüyle kalıyor, ölenin yerini hemen bir başkası alıyor, dişliler insan öğüte öğüte çarkı döndürüyordu.
"Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" diyerek yaşarken, kalan sağlarda da hayır kalmadığını hiç kimse anlamıyordu. Bir yazımda dediğim gibi; İş güvenliğinin uzmanı çoktu, kendisi ise yoktu.
İsmail Saymaz ve Can Atalay'ın konuşmalarının ardından kısa bir konuşma yapmak için kürsüye gelen CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil"Bütün bu yaşadıklarımızın altından aslında kötülüğün sıradanlığı ve hepimizin de bu kötülüğün birer meşru aracı olma ihtimalimizin çıkması yatıyor." diyerek, bu kavramı ve kavramın nasıl ortaya çıktığını anlattı. 
Bilenler hatırlasın, bilmeyenler de öğrensin diye, insanı ve insanlığı daha iyi anlamamızı sağlayacak bu bilgileri aktarmak istiyorum ben de sizlere.
"Kötülüğün Sıradanlığı"
Nazi Almanya'sında Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Otto Adolf Eichmann, savaş sonrası kaçtığı Arjantin'de, Buenos Aires'in kenar mahallelerinden birinde 11 Mayıs 1960 tarihinde  yakalanır ve İsrail'e getirilir. 11 Nisan 1961'de Kudüs Bölge Mahkemesi'ne çıkartılır ve on beş ayrı iddiayla suçlanır. 
Kudüs'teki yargı sürecini felsefeci olarak değil, New Yorker dergisi adına izleyen Yahudi kökenli New Yorklu politik teorisyen Hannah Arendt, bu duruşmalarda Yahudilerin çektiği acıların, soykırımın ve insanlık suçunun göz ardı edildiğini, duruşmaların sadece kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini söyleyen ve terfi etmekten başka bir şey düşünmeyen, savaşın tam ortasında Bratislava'da İçişleri Bakanı'yla bowlinge gittiğinden başka bir şey hatırlamayan Eichmann'ın yaptıklarına indirgendiğini söyler.
Arendt, Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann'ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeker. Özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurgular. 
Arendt, kötülüğün sadece zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını, şartlar sağlandığında ve yeterli motivasyonla sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahip olduğunu savunur. 
Eichmann da savunmasında Hannah Arendt'in dava sonrasında ortaya attığı "sıradan kötülük" kavramının arkasına saklanıp, "Ben hiç kimseyi öldürmedim. Sadece üstlerimin emirlerine uydum. Bir makinenin çarklarının sade bir dişlisiydim. Antisemitist değilim, hatta Yahudi arkadaşlarım bile vardı. 1937'de Filistin'e gittiğimde Siyonizm projesine de hayran kalmıştım. Bana Siyonist bile diyebilirsiniz." der.
Lakin daha sonra ortaya çıkan bazı gizli belgelerde Eichmann'ın Arjantin'de yaşarken bir gazetecinin, "En büyük pişmanlığınız nedir?" sorusuna şu yanıtı verdiği ortaya çıkar: "En büyük pişmanlığım, Yahudilerin tümünü öldürememiş olmamdır". 
(Eichmann'ın bu söylediklerini dikkate alırsak; Arendt’in, "O bir şeytan değil, sıradan bir 'kötü'dür. Emirlere uymuştur, o kadar" yaklaşımı bu dünyada kendine yatacak yer bulamaz.)
Daha sonra Aralık 1944'te savaşın bitimine doğru patronu Himmler'in "Dur!" emrine rağmen toplu Yahudi cinayetlerini uygulamaya devam ettiği de ortaya çıkar!
Yazılanlara göre Eichmann dava boyunca suçsuzu oynar, 31 Mayıs 1962'de Ramla'da idam edilirken son sözleri "Holokost'un Yahudilere karşı işlenmiş tarihin en büyük katliamı olduğunu kabul ediyorum. Savaşın kurallarına ve bayrağıma sadık olmak zorundaydım. Aileme ve eşime sevgiler. Artık hazırım." olur.

Milgram Deneyi
Adolf Eichmann yargılandığı bu dava Stanley Milgram'ı harekete geçirir. Doktora tezini psikoloji profesörü Solomon Asch’ın 1951 tarihli ünlü 'uyum' deneyi üzerine hazırlayan Milgram otoriteye boyun eğip eğmeme üzerine bir deney hazırlar ve deney için (günlüğü 4 dolardan) gönüllüler bulur ve deney başlar.

Deneyde; deney odasında her defasında biri deney yöneticisi kılığında olan üç kişi bulunuyor. Aslında denek gibi davranan diğer kişi de bir işbirlikçi ve denek odadaki tek deneğin kendisi olduğunu bilmiyor, diğer kişiyi de denek sanıyor. 
Denek bir paravanın arkasına oturtulan öğrenciye elektro şok kablolarının bağlanmasına bizzat nezaret ediyor ve şokun fiziki etkisini hissetmesi için de deney başlamadan deneğe 40 voltluk hafif bir şok uygulanıyor. Öğrenci rolünü oynayacak olan işbirlikçi sandalyesine bağlandıktan sonra denek paravanın öbür tarafındaki elektro şok makinesinin başına oturtuluyor.
Denekten elektro şok makinesine bağlanan öğrenciye elindeki kağıttaki kelime eşleme sorularını sorması isteniyor. Yanlış cevapta öğrenciye elektrik şoku vermesi ve her yeni yanlış cevapta da bu şokun voltajını 15 volt arttırması isteniyor. Denek, paravanın öbür tarafındaki öğrencinin her yanlış cevapta gerçekten de elektrik şokuna maruz kaldığını sanıyor Ama gerçekte öğrenciye herhangi bir şok verilmiyor. Her voltaj artırımından sonra deneğe (daha önce kaydedilmiş olan) acı dolu çığlıklar banttan dinletiliyor.  
Voltaj derecesi yükseldikçe öğrencinin çığlık derecesi de yükseliyor. Belli bir voltajdan sonra öğrenci paravanı yumruklamaya başlıyor ve kalbinin sıkıştığını haykırıyor. Daha yüksek voltajda ise öğrencinin sesi ve tepkisi tamamen kesiliyor. Bu aşamada bir çok denek deneyi durdurup, öğrencinin iyi olup olmadığını kontrol etmeleri gerektiğini söylüyor yöneticiye. 135 volttan sonra bazı denekler, deneyin amacını sorgulamaya başlıyor. Ancak çoğunluk, sonuçlardan sorumlu tutulmayacakları garantisi verilince, öğrenciye şok vermeye ve voltajı artırmaya devam ediyor.
Denek, deneye son vermeleri gerektiğini söylediği her an, yöneticinin 4 aşamalı sözlü uyarısına maruz kalıyor. Deney yöneticisi rolünü oynayan kişi, şok vermekte tereddüt eden deneğe ilk olarak, 'Lütfen devam et' diye sesleniyor. Ardından, ‘Deneye devam etmenizi gerektiriyor’ diyor. Eğer yine tereddüt gösterirse, 'Devam etmeniz çok önemli' deniyor. Son olarak, 'Başka seçeneğiniz yok, devam etmeniz lazım' uyarısı yapılıyor. Bu son uyarıdan sonra da denek, deneye devam etmeme iradesi gösterirse, deney sonlandırılıyor. Aksi halde deney, öğrenciye verilen şokun voltajı 450 volt olana kadar devam ediyor ve bu seviyede üç kez elektro şok uygulanıyor.
Deney başlamadan önce deneklerin çoğunun bir başkasına 150 volttan fazla elektrik şoku vermeyi reddedeceği tahmininde bulunan Milgram'ın, Yale Üniversitesi'ndeki bir grup psikiyatrist ve psikolog arasında yaptığı ankette de deneklerin sadece yüzde 1'inin 450 volta kadar çıkacağı tahmini yapılır. Ama deney sonunda herkesi şok eden bir sonuç ortaya çıkar. İlk deney grubunda bulunan 40 denekten 26'sı, yani yüzde 65'i, acı içinde bağıran öğrenciye kulaklarıyla duydukları halde, otoriteye itaat ederek 450 voltaj uygulamaya kadar ulaşır. Daha da vahimi, deneklerin bir tanesi bile, 300 volt seviyesinden önce deneyi bırakmaz.
Milgram, "İtaatin Riskleri" başlıklı makalesinde, deneklerin kötülük yaptıklarını düşünmediklerini, bir zulmün parçası olan sıradan insanların, sadece görevlerini yaptığını düşündüklerini, böylece, içinde herhangi bir nefret ve düşmanlık hissetmeden de muazzam bir yıkıcılığın parçası haline gelebildiklerini söylüyor. Milgram'a göre buradaki kritik eşik, itaatin zararlı sonuçlarının oluşmaya başladığı an. Bu eşiği geçen bir kişi her kötülüğü yapmaya hazır hale geliyor.

Adolf Hitler"İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması, muktedirler için ne büyük bir nimettir." demişti.
Ve tabii ki Joseph Goebbels'in hafızalara kazınmış meşhur sözlerinden birisi "İnsanların beyin tembelliğini gördükçe, her istediğimizi yapabileceğimizi anladık." idi.
Onlar bu eşiği önce kendileri atlamış, sonra da büyük kitleleri peşlerinden sürüklemişlerdi.
****
Bunları okuduktan sonra yaklaşık 60 milyon insanın öldüğü İkinci Dünya Savaşı esnasında kötülüğün nasıl bu kadar sıradanlaştığını daha iyi anladık değil mi?
Ki bu ölümler normal ölümler değildi. İnsanlar deneylerde kullanılıyor, işkence görüyor, akıl almaz şartlarda yaşamaya zorlanıyor, topluca öldürülüyor, yakıldıkları zaman ortaya çıkan yağdan sabun yapılıyor, ölüp ölmediğine bakılmaksızın topluca gömülüyor, kısacası dünya yüzünde büyük bir insanlık dramı yaşanıyor ve herkes bu drama (susarak ya da katılarak) katkı sağlıyor, büyük çoğunluklar bundan rahatsız olmuyordu.

Doğurgan kötülük
Hırsızlık, taciz, tecavüz, cinayet, iş cinayeti, kadın-çocuk-yaşlı-genç-hayvan-doğa-arkadaş-dost-akraba-komşu-evlat-anne-baba demeden herkes her türlü kötülüğü bir diğerinin üzerinde uygular oldu.
Televizyonlar, gazeteler ve sosyal medya bu haberlerden geçilmiyor.
Öyle ki bu kötülükler sıradanlaştıkça medya da dikkat çekmek için daha kanlı ve daha vahşi haber arar oldu. (Bazen mizansen bile yapar oldular)
Gazeteler ve televizyon kanalları kendilerine özel Whatsapp numaralarına gelen kayıtlar üzerinden vatandaşın ulaştırdığı canlı canlı kötülük haberlerini yapar oldu.
Bir aksaklık, bir haksızlık, bir yanlışlık haberinden ziyade "sıkı" bir kötülük haberi daha çok okunur oldu.
İyilik ve güzellik anlatan yapımlar değil, kötülük ve hainlik içeren yapımlar daha çok izlenir oldu.
Kötü haberler okundukça ve kötülük fışkıran yapımlar izlendikçe kötülük hem sıradanlaştı, hem de bu yapımlar insanlara kötülük öğreterek onları daha da kötüleştirdi.
Sıradanlaşan kötülük içinde "iyiler sıra dışı", kötü köleler ise sıradan oldu.
****
Sıradanlaşan kötülüğü iyice anladığımıza göre Milgram Testi ile ilgili bir cümleyle sonlandıralım yazımızı:
New York Times gazetesi, Milgram deneyini duyurduğu haberinde, 
"Kim bir köle gibi kendine her emredileni yapıp, milyonları gaz odalarına gönderebilir?" 
diye sorar,
ve yine kendisi, 
"Herhangi birimiz" 
diyerek cevaplar sorusunu...