7 Şubat 2018 Çarşamba

Roadster'ı alan Üsküdar'ı geçti

14 Ekim 2012 tarihinde Avusturyalı Felix Baumgartner 39 bin metreden kendini dünyaya bırakmış, 10 dakika süren atlayışı ve ses duvarını aşarak yeryüzüne doğru hızla düşüşü, ardından da paraşütünü açarak gökyüzünde salınışı, iniş için planlanan yere doğru yönelişi ve sanki 4 bin metreden atlamış ve yeryüzüne 800 metre kala paraşütünü açmış bir paraşütçü edasıyla, hiç sendelemeden toprağa yürüyerek ayak basışıyla tarihe geçmişti. Ve atlayışın tüm anları bütün dünyadan canlı canlı izlenmişti.
Her çıkışın bir inişi vardı elbet...

Tarihler 6 Şubat 2018'i gösterdiğinde Elon Musk'ın SpaceX adlı uzay şirketi, Falcon Heavy roketi için başarılı bir fırlatma denemesi gerçekleştirdi. Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatılan ve tepesinde bir Tesla Roadster taşıyan Falcon Heavy dünyanın en güçlü roketi unvanını kazandı.
Elektrikli spor arabanın sürücü koltuğunda uzay giysisi giymiş bir manken vardı. Starman adı verilen bu manken yolculuk sırasında David Bowie’nin Space Oddity adlı şarkısını dinledi ve Starman’in görüntüleri canlı yayınla paylaşıldı.
Gerçekleştirilen başarılı fırlatmanın ardından bir fırlatma daha yapılabileceğini belirten Musk, "Eğer Falcon Heavy kalkış esnasında beklenmeyen bir patlama yaşasaydı 4 milyon Pound ağırlığında TNT’nin patlamasına eşit bir etki yaşanırdı." dedi.

Uh! Neler yazıyorum ben böyle?
Falcon Heavy ile ben de uzaya uçtum galiba. Çok fazla havalanmamam lazım, malum her çıkışın bir inişi var. Benim inişim Felix gibi ya da Falcon Heavy'den ayrılan iki kapsülün dünyaya inişi gibi başarılı olmayabilir. Sert bir düşüş yaşayabilirim. 

Yeryüzünden yükseldikçe yeryüzündeki her şey anlamsızlaşmaya başlar, sesler duyulmaz, suratlar görülmez. Kim mutlu kim değil, kim güzel kim çirkin, kim akıllı kim deli, kim siyah kim beyaz, kim zengin kim fakir, kim kadın kim erkek, kim çocuk kim yaşlı fark edilmez. 
Aşağıdaysa kavga tüm hızıyla sürmektedir.
Ne garip yerdir şu dünya.
Ne gariptir dünya üzerinde yaşayan şu insanlar.
Dünya kendileri ile var olmuş ve kendilerinin gidişiyle yok olacak zannederler neredeyse.
Ayrıntılarda boğulurken bütünü göremezler.
Dünyadan biraz yükselseler, olaylara biraz dışarıdan bakmayı bilseler, uzaya çıkmak bir yana, en azından çevrelerindeki en yüksek yere çıkıp da oradan baksalar aşağıya.
Dağların zirvelerinde koyunlarını otlatan bir çobanın bilgeliğine erişirler belki o zaman. 
Eti, sütü, otu, doğada ne varsa hepsi emrindedir çobanın. Kangal gibi güçlü bir koruyucuya sahiptir üstelik. 
Dünya onundur, dağlar onundur, gökyüzü, ay güneş yıldızlar, hepsi onundur.
Güneşi o doğurur her sabah, semada ay doğarken güneşi o yolcu eder her akşam. Elini uzatsa yıldızlara dokunur belki tek tek. 
Lakin köye inince dünyanın sahibi çoban değil, üç beş koyunu güden bir çoban oluverir birden.
Düşüş serttir.
Ancak çoban deyip geçmeyin, memlekette üniversite memurundan çok bir şey olmadığından köydeki üç beş koyunu güdecek çoban yoktur. Gazete ilanıyla çoban aranır. Maaş dolgun, iş kebaptır.
Dağlardan inip insanların arasına karıştıkça yaşanır esas sert düşüş.
İnsanından hayvanına, kendisinden güçsüz ne bulduysa ona taciz uygulayan vahşi insanların arasında bulur kendini birden. İşkence, hıyanet, ahlâksızlık, hırsızlık, dolandırıcılık, cehalet, aklınıza gelebilecek her türlü melanetle yaşamak zorundadır orada. 
Sabahattin Ali'nin "Benim meskenim dağlardır dağlar" dizeleriyle kaçmak ister dağlarına tekrar...

Dağı çobanı bir kenara bırakıp Falcon'a çevirelim gözlerimizi yine.
Elon Musk gazetecilere yaptığı açıklamada "Roketteki araba dünyadan 400 milyon kilometre uzağa gidecek ve saniyede 11 kilometre yapıyor olacak. Yörüngede birkaç yüz milyon hatta milyarca yıl kalacağını tahmin ediyoruz" demiş.

Aman Allahım! Milyarlarca yıl mı?
Niye şaşırdım ki? Dünya benimle mi kuruldu sandım yoksa ben de? 
Milyarlarca yıl "insanlık için büyük, evren için küçük" bir zaman değil miydi?
Bırakın milyar yılı, birkaç yüz milyon yıl sonra bile neler olacak hayal edemiyoruz şimdiden.
Birkaç on yıl sonra pek çoğumuz, yüz yıl sonra ise hepimiz ölmüş olacağız. Lakin Roadster'in pilotu Starman hepimizden çok yaşayacak ve hepimizden çok şey görecek. 
Yapay zeka şimdiden 1-0 önde. 
Of! Kıskansam mı bilemedim...
Kıskanma ne olur, çalış senin de olur
Elon Musk Tesla Roadster aracının arkasına bu sözleri yazmış mıdır bilinmez ama formül budur.
"Adamlar yapmış abi!" deyip dolaşmak yerine adam olup çalışmak gereklidir.
Abuk subuk hurafelerle insanları bilimden uzaklaştırmak, ufak hesaplarla insanları kontrol altında tutmaya çalışmak ve ufak çıkarlar için insanları harcamak ufaklıktır. 
Büyüklük büyük düşünmeyi gerektirir. Büyük düşünce öngörülüdür, tuzağa düşmez, sele kapılmaz, her söylenene aldanmaz.
Kısacası;
Roadster'ı alan Üsküdar'ı geçti, daha da uyunmaz...

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hangi yıldızdasın Vincent?

Bu benim Vincent'ın içinde ikinci kayboluşum.
İlkini 2012 yılının mayıs ayında İstanbul Modern'de yaşamış, 'Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi'nden bir türlü kopamamıştım. Zifiri karanlık içinde gerçekleşen bu muhteşem sunumun her köşesinde Vincent'ın kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan cümleler geçiyordu. Fonda ağır ve depresif bir müzik, duvarlarda müzikle müsemma resimler ve resimlerle müsemma cümleler insanı içinde bulunduğu zamandan alarak geçmişe sürüklüyor, adeta zamanda yolculuğa çıkartıyordu.

İkinci kayboluşumu dün gece izlediğim Loving Vincent filminde yaşadım.
Daha önce bu şekilde çekilmiş başka bir örneği bulunmayan Loving Vincent filmi, modern resmin ilk temsilcisi olarak literatüre geçen Hollandalı empresyonist ressam Vincent Van Gogh’un 120’den fazla en iyi tablosundan oluşuyordu ve konu tablolardaki karakterlerle anlatılıyordu. 
Film yaklaşık üç yıl önce bir Kickstarter projesi olarak doğmuştu. Dorota Kobiela ve Hugh Welchman çiftinin yönetmenliğinde çekilen ve 2 ilâ 4 yıl arasında tamamlanacağı açıklanan proje üç yılda yayına hazır hale gelmiş, filmin galası 9 Ekim 2017’de İngiltere’de yapılmış, 29 Aralık 2017'de de Türkiye'de gösterime girmişti.
Kısa film projesi olarak başlayan ancak sonra filme dönüşen yapım için dünyanın dört bir yanından 100’ün üzerinde ressam 65.000 resim yapmıştı.
Film için çalışan ressamlar ünlü tabloları ve ardından gelecek kareleri hayal ederek kare kare çizilmişti. Önce Van Gogh’un ünlü tabloları gerçek kişiler ile "green box" teknolojisi kullanılarak (film önce gerçek oyuncularla çekilip sonra bu kareler ressamlar tarafından detay detay çizilerek) çekilmiş, daha sonra grafik animasyon programlarıyla şekillendirilmişti. Böylece her tablo adım adım sinema filmi haline getirilmişti.
37 yaşında hayatını kaybeden Vincent Van Gogh'un trajik yaşam öyküsünü ve ölümünün ardındaki gizemi anlatan filmin olay örgüsü yazarın kendisi tarafından kardeşi Theo'ya yazılan 800 mektup üzerinden kurgulanmıştı.
Bu deneysel filmi Saoirse Ronan, Aidan Turner, Douglas Booth, Helen McCrory, Chris O’Dowd, Jerome Flynn, Robert Gulaczyk gibi isimler canlandırmış, filmin müzikleri Clint Mansell tarafından yapılmıştı.
****
Eline ilk kez 28 yaşında fırça alan ve ölene kadar yaptığı binden fazla resimden yalnızca biri satılan bir ressamdı Vincent Van Gogh. İçindeki resim yapma arzusu parasızlıkla karşılaşınca bunalımlara sürükleniyor, tüm duygularını kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplara aktarıyordu. Yazışmalarından anladığımız üzre, kardeşi gibi o da her şeyden uzak olmak istiyordu.
Theo'ya yazdığı her mektup bir tabloydu aslında. Her cümlesi ile yaşadığı dünyayı betimliyordu. Adeta resim yapar gibi yazıyordu. 
Theo'ya olan derin muhabbeti bir yana, onu üzen Theo'nun para yardımı olmazsa hayatta kalamamasıydı.
Delice bir resim arzusuydu ondaki. Engel olamıyordu. 
Sanki erken gideceğini bilirmişcesine yetiştirmeye çalışıyordu tablolarını.
Tüm enerjisini sekiz yıla sığdırmış, sekiz yıl boyu dur durak bilmeden resim yapmıştı.
Bir an önce tablolarındaki yıldızlara uçmaktı belki de niyeti.
Bir mektubunda dediği gibi: ".....bacadaki çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldızlara bakıp durmak, ....."
O yüzden o kadar yıldızlıydı belki tabloları. 
Bir yandan da uçsuz bucaksız tarlalar, adeta çığlık çığlığa uçan kargalar vardı tablolarında. Bunalım vardı, acı vardı, korku vardı, yalnızlık vardı.
O korkular ve yalnızlıklar ki sonunda onu yıldızlara taşımıştı...
****
Filme dönersek;
Filmdeki anlatıcı karakter sarı ceketli kişi Armand Roulin. Armand'ın postacı olan babası yıllarca Vincent ve Theo arasındaki mektupların taşıyıcılığını yapıyor. Vincent'ın ölmeden hemen önce Theo'ya yazdığı mektup Theo'ya teslim edilemeyince babası Armand'ı bu mektubu Theo'ya iletmekle görevlendiriyor. Babasının ısrarları üzerine Armand gönülsüz bir halde yollara düşüyor. Lakin mektubu teslim edeceği kişi olan Theo’nun da öldüğünü öğrenince mektubu kendi himayesine alarak en doğru kişiye teslim edebilmek için Vincent'ın hayatındaki önemli kişileri bulmaya çalışıyor. 
Vincent'ın ölümünü intihar mı yoksa cinayet mi olarak sorgulayan filmde bu sorgulamayı Vincet'in ölümünden altı hafta önce yazdığı mektupta "Sakin ve tamamen normal bir ruh hâli içindeyim" cümlesi sebep oluyor. Filmde olaylar bu sorgu çevresinde işleniyor. 
Armand, Vincent'ın hayatındaki insanlara ulaşmasıyla birlikte, Vincet'ın ne kadar kırılgan, melankolik ve dönem dönem nevrotik krizler geçiren biri olduğunu öğreniyor. Kendini yararsız, çok sevdiği ve kendisini maddi manevi destekleyen kardeşi Theo'ya yük olarak görüyor olması melankolisinin esas kaynağı elbette. 
Filmde Vincent'ın çocukluğundan kareleri izleyince, çocuklukta yerleşen duygularının kişiliği üzerinde yaptığı etkiyi görüyoruz.
Annesinin reddettiği bir çocuk nasıl dengeli olabilirdi ki...
Ancak belki de onun sanatı bu dengesizliklerden ve huzursuz zihninden doğmuştu.
"Resimler dışında başkalarıyla konuşmak olanaklı değil" demesi boşuna değildi...
****
Resim, müzik, edebiyat, sinema gibi pek çok sanat dalının tarihi dahilikle delilik arasında gidip gelen kişilerle dolu. Eserleri yaşadıkları dönemde anlaşılamadığı için yoksulluk içinde yaşayıp yoksulluk içinde ölen, ölümlerinin ardından alanında çığır açmış ya da yeni bir akım başlatmış sanatçı olarak anılan, bence çağlarının ilerisinde yaşayan, bu kişilikler arasında en popüler isimlerinden biri de Vincent Van Gogh'tur. Kendisi gibi post-empresyonist ressam Paul Gaugin'le Arles'te yaşadığı tartışma sonrası kulağını kesip bir hayat kadınına hediye etmesi, psikolojik problemleri sebebiyle uzun süre akıl hastanelerinde tedavi görmesi, 37 yaşında bir tarlada kendisini tabanca ile vurarak yoksullukla geçen yaşamına son vermesi onun resim sanatında açtığı yolun da önüne geçen kişiliğini gösteriyor.
Hassas, duyarlı, iyiliklerle dolu kişiliğini...
"I want to touch people with my art. I want them to say 'he feels deeply, he feels tenderly'."
"İnsanlara sanatımla dokunmak istiyorum. Desinler ki ne kadar derin, ne kadar hassas hissediyor..."
****
Vincent'in isteği olmuştu.
Tüm eserleri ile insanlara dokunmuştu..
Ne kadar derin, ne kadar hassas hissetmişti.
Ve eminim ki o ve onun gibi diğerleri bütün bunları var olmaya devam ettikleri yıldızlardan yeryüzüne bakarak görüyorlardı.
O yüzden de durmaksızın göz kırpıyorlardı...

Meraklısına dip not:
"Loving Vincent" Bursa Podyum Park sinemalarında gösterilmeye devam ediyor.
Böylesi kıymetli bir filmin sadece bir sinemada gösterimde olmasına ve filmi izleyenlerden baĞzılarının filmi pür dikkat izlemek isteyen diğer izleyicileri mısır çatırtıları ve telefon ışıklarına boğmasına ziyadesiyle üzülüyorum...

29 Ocak 2018 Pazartesi

Son Perde inmeden

BİRİNCİ PERDE
Sinir oluyorlar biliyorum.
Kendileri gibi olmayan herkese sinir oluyorlar.
Sinir olmakla kalmayıp kinleniyorlar.
Kinlendikçe nefretle doluyorlar.
Nefretleri öyle hâl alıyor ki karşılarına çıkan herhangi birine kusuveriyorlar içlerinde biriken irini.
Bir tokat aşkediveriyorlar ulu orta, ya da bir yumruk, üzerine birkaç da tekme.
Bir zamanlar İzmir'de sahildeki taşlarda oturmuş sohbet eden kızların saçlarını çekiştirip yerlere savuran polisler gibi hınç dolular.
Otobüsteki şort giymiş kadını tekmeleyerek otobüsten aşağıya atan adam gibi umursamazlar.
Minibüsteki duyma engelli bir gence beşi birden saldıran delikanlılar(!) gibi kahramanlar(!).
Yolda giden genç kızın suratına yumruk atan sakallı gibi utanmazlar.
Araç kullanmasını beğenmedikleri kadını evine kadar takip edip, araçtan inen kadına Allah yarattı demeden girişen kabadayılar gibi kanun tanımazlar.
Onlar; yaşlılara, kendi halindeki gençlere, özellikle de genç kızlara, hiçbiri olmazsa sokaktaki kediye köpeğe çıldırmış bir güçle çullanıyorlar buldukları yerde.
İçlerindeki sıkışmış enerjiyi nereye boşaltacaklarını şaşırmış halde serseri mayın gibi dolanıyorlar sokaklarda. Nerede ve kime patlayacakları hiç belli değil...

İKİNCİ PERDE
Yaşanan her olayda çevredekiler sus pus.
Her vakada herkes sinmiş.
Hepsinde müdahale eden yok.
Herkeste bir korku var.
"Ya bana da saldırırsa!"

Saldırmış da
Sözcü'den Tugay Sadayi'nin haberindeki iddialara göre, İstanbul Fatih'te darp edilen Moldovalı kadını kurtarmak isteyen 24 yaşındaki lisanslı futbolcu Yunus Emre İzol, kalbine aldığı bıçak darbeleri sonucu hayatını kaybetmiş. Olayda İzol'ün iki arkadaşı da yaralanmış. Yakalanan saldırganın alkollü olduğu öne sürülmüş.

ÜÇÜNCÜ PERDE
Bu olayların hepsinin sonucu yakalanan saldırganın salıverilmesiyle sonuçlanıyor.
Sosyal medyadan baskı gelince saldırgan tekrar içeriye alınıyor. Suratında yapış yapış sırıtmalarla girip çıkıyor içeriye.
Sonra? Sonrası bilinmiyor.
Üst üste o kadar çok vak'a yaşanıyor ki, geride kalanların akıbeti hemen unutuluyor.

İBRETLİK BİR KARAR
Geçtiğimiz günlerde görülen bir davada; 150'den fazla kadın sporcuyu uzun yıllarca taciz etmekle suçlanan ABD olimpik jimnastik takımının eski doktoru Larry Nassar'a 175 yıl hapis cezası verildi. 1998-2015 yılları arasında 3'ü 13 yaş altındaki toplam 7 genç kıza tıbbi tedavi uyguladığı sırada cinsel tacizde bulunduğu suçlamasını kabul eden Nassar, geçen yıl aralık ayında görülen üç davada 60 yıl hapis cezası almıştı. 
Hakim Rosemarie Aquilina, mahkemede, "Sana ceza vermek benim için onur ve ayrıcalıktır. Yaşamın boyunca bir daha cezaevi dışında yürümeyi hak etmiyorsun. Senin ölüm fermanını imzaladım" dedi.

Ya biz cezaevi dışında yürümeyi hak etmeyenler için ne yapıyoruz?
Bir kereden bir şey olmaz deyip tacizciyi salıverince bir kerecilere gün doğurmuş olmuyor muyuz?
Bir kereler çoğalıyor böylece, bin kere oluyor.
Her biri bir değil, yüzlerce kişinin hayatını alt üst eden binlerce taciz yaşanıyor.
Saldırgan kafalar kendi anaları, bacıları, karıları, kızları gibi görmüyorlar kadınları. Hele de dışarıdaysa kadın, hele hele de açıksa, ona saldırılmasını caiz sayıyorlar.

SON PERDE İNMEDEN
Bu davranışların onaylandığını ve bu kişilerin sırtlarını sıvazlayanların çoğaldığını görmemize rağmen nasıl böyle sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşayabiliyoruz?
Biz de mi alışıyoruz yoksa bu vahşete?
Ses çıkarmak için sıranın bize gelmesini mi bekliyoruz? 
Sağır mı olduk, kör mü olduk, kalpsiz mi olduk, basiretsiz mi olduk? 
Çember gittikçe daralıyor, zaman gittikçe azalıyor, fark etmiyor muyuz?

Aklı selim her şeyin farkında. 
Lakin ateşi körükleyenler de ne yaptıklarının farkında. 
Aklı olmayanlar ise ne ne yaptıklarının, ne de nereye koştuklarının farkında.
Onlar bilmiyorlar ki bu ateş sonunda onları da yakacak ve ortada saldırılacak uygun kimse kalmayınca saldırganlar kendi analarının, bacılarının, karılarının, kızlarının kapısına dayanacak.
Bu kıyım içinde ne acı ki olan yine kadınlara olacak.

Daha geç olmadan, bir an önce en yüksek makamdan DUR denmeli bu gidişe. 
Sırt sıvazlamak yerine kanunlar layıkıyla uygulanmalı. Verilen cezalar hem caydırıcı, hem de diğerlerine ibret olmalı. Bir yandan da kişisel özgürlükler gerekirse kafalara vura vura anlatılmalı.
Ancak o zaman yola gireriz belki.
Yoksa gittiğimiz bu yol yol değil...

24 Ocak 2018 Çarşamba

Vicdansız olan savaş mıdır?

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı Nazi Almanyası'nın yasaklı kitapları arasındadır ve 10 Mayıs 1933 yılında Berlin Opera Meydanı'nda yakılan kitaplardan biridir. Binlerce kitap arasından sembolik olarak seçilen birkaç kitap ateşe atılmadan önce kısa konuşmalar yapılmış, yedinci sırada yakılacak olan Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı için, "Birinci Dünya Savaşı askerine edebiyat yoluyla ihanete karşı, toplumun kahramanlık ruhunu yaşatmak adına Erich Maria Remarque'ın kitabını ateşe atıyorum!" sözleri söylenerek kitap ateşe atılmıştır. Kitaplar Opera Meydanı'nda yakılırken sevinç çığlıkları atarak tezahürat yapanlar da romanın kahramanları olan ve cephelerde ön saflara sürülmüş acemi askerler gibi çocuk yaştadırlar henüz.
Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya-Fransa cephesindeki Alman askerlerinin yaşadıklarını anlatan 1929 tarihli romanı yakılıp yasaklandığında Remarque Almanya'da değildir artık. Yazar 1931'de İsviçre'ye yerleşmiş, 1938 yılında Alman vatandaşlığından çıkarılmasının ardından 1939 yılında Amerika'ya göç etmiştir. Almanya'da kalan kız kardeşi Elfriede Scholz ise savaş aleyhine konuştuğu gerekçesiyle Nazi mahkemelerince ölüm cezasıyla yargılanarak 1943 yılında idam edilmiştir.

E.M. Remarque kitabına "Bu kitap ne bir şikâyettir ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece." ön sözüyle başlıyor.
Kitabı Türkçeleştiren kişi şair, öğretmen, çevirmen Behçet Necatigil. Kitabın ön sözü ise Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın tarafından yazılmış ve ön söz Sarısayın'ın şu cümlesiyle sona eriyor:
"Savaşın acımasız gerçekliğiyle her yüzleşme, barış için bir umuttur yine de..."

Kitapta savaşın korkunçluğu ve anlamsızlığı tüm çıplaklığı ile anlatılmış. Evinde sıcak yatağında olmanın, çayırlarda hayvan otlatmanın ya da sevdiği kızın yolunu gözlemenin, kısacası sıradan yaşanan günlerin özlemiyle yanıp tutuşan ama cephede soğuk, çamur, kan, ateş ve ölümle iç içe yaşayan çocuk yaştaki askerlerin en gerçek duyguları nakşedilmiş sayfalara.
Kitabı okuyan gençlerin savaşmaktan korkacakları ve savaştan kaçınacakları düşünülerek yasaklanmış kitap tabii ki. 
Dünyayı fethetmeye niyetlenen Almanlar bu fethi askerlikten korkan kişilerle yapamazlardı elbette. O yüzden de kitabı yakıp yasakladılar.
Lakin 1939'dan 1945'e kadar süren savaşta, milyonlarca askerle ve türlü çeşit teçhizatla da fethedemediler dünyayı. Vahşet ve faşizm ile kendi sonlarını hazırlarken dünyayı da telafisi zor bir felakete sürüklediler. 
Öyle ki, 2. Dünya Savaşı insanlık tarihinin en kanlı savaşıdır. Savaş sona erdiğinde 60 ile 65 milyon arası insan ölmüştür. Bunların 27 milyonu Sovyet, 10 milyondan fazlası Çinli, 6 milyonu Yahudi, 6 milyondan fazlası Alman, 3 milyondan fazlası Polonyalı, 2.5 milyonu Japon ve 1.5 milyonu Yugoslavdır.
1. Dünya Savaşı'nda ölen 9.5 milyon insanın %95'i asker, %5'i sivil iken, 2. Dünya Savaşı'nda ölen 65 milyon insanın %33'ü asker, %67'si sivildi.
2. Dünya Savaşı sırasında Stalin'in 130 bin askerini geri çekildikleri ya da savaşmadıkları gerekçesiyle öldürttüğü söylenir.
****
Kafkas, Çanakkale, Trablusgarp, Suriye ve Filistin cephelerinde savaşmış, Kurtuluş Savaşı'ndan başarıyla çıkmış Mustafa Kemâl Atatürk 1923 yılında "Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, "ölmeyeceğiz" diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir." demişti.
****
Şimdi biz adını Zeytin Dalı koyduğumuz bir harekâtın içindeyiz. 
Barış için savaşıyoruz demek midir bu anlamadım.
Savaşa girmeden zeytin dalı ile sağlayamaz mıydık barışı?
Bunu çözmenin diplomatik bir yolu yok muydu?
Savaş son çareyse eğer, savaşa girmemek için diğer tüm çareler denenmiş miydi?
Savaşa girmek için ulusumuzun hayatı tehlikede altında mıydı?
Öyleyse eğer, neden bu tehlike bu kadar büyümüştü?
Güçlü devletler kolay kolay savaşa sürüklenmezler benim bildiğim.
Savaşa girmeleri için önce güçten düşürülür, sonra savaşın içine çekilir, sonra da yok edilirler.

Bu oyunu bozan bir Mustafa Kemâl idi. 
"Öldüreceğiz" diyenlere karşı "ölmeyeceğiz" demiş, Kurtuluş Savaşı'nda hattı değil sathı müdafaa ederek, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!" sözleriyle taarruz emri vererek topyekûn bir mücadeleyle kurtarmıştı yurdu düşmanın elinden. 

Ve yine O, "Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım" diyerek savaş kararının ne kadar büyük bir karar olduğunu dile getirmiş, binlerce askere komutanlık ederken ve hâttâ onlara ölmeyi emrederken toprağa düşen her canla birlikte ölümü defalarca bizzat yaşamıştı. Ancak mevzubahis vatandı.

Bugün şimdi her gelen şehit haberinde vicdan azabı duyuyor mudur savaş kararı verenler, yoksa gereğini yaptıklarını düşündükleri için rahat mıdır vicdanları?
Vicdansız olan savaş mıdır, yoksa göz göre göre ortalık karıştırıp savaş çıkartanlar mı?

18 Ocak 2018 Perşembe

Cennet-i âlâ

Benim çok mutlu bir evliliğim var dedi adam yanındaki arkadaşına.
Allah bize de kısmet eder inşallah dedi karısı adama sakince.
Adam kadına baktı hayretle, sahne dondu...

Belli ki adam mutluydu.
Belli ki adam kördü, adam sağırdı, adam karşısında eriyip giden kadını görmüyordu, kadının çığlıklarını duymuyordu.
Belli ki adamın her sözü dinleniyor, her isteği yerine geliyordu.
Belli ki adam kendince cennetteydi. 
Ama ama, kadın niye böyle demişti ki sanki şimdi? Niye yakınmıştı? Niye isyan etmişti? Niye ses çıkartmıştı? Neyi eksikti ki?
Onun her sözünü dinleyen, her isteğini yerine getiren, sesini çıkartmaya çalıştıkça susturduğu, bakışlarındaki çaresizliği görmediği, küskünlüğünün farkına varmadığı, kendisi mutlu olduğu için onun da mutlu olduğunu sandığı kadın ne haldeydi hiç düşünmemişti.
Kadın o susturuluşlarda için için birikiyordu aslında da adamın haberi yoktu.
Adam cennet bahçelerinde serinlerken kadın cehennem ateşlerinde yanıyordu.
Kadın yanıyorum demeye çalıştıkça adam yelpazesini daha bir hızlı sallıyordu.
Kötülük değildi yaptığı.
Bakmıyordu, görmüyordu, duymuyordu, dinlemiyordu, hiçbir şey anlamıyordu. 
Çünkü o mutluluğu sadece kendi mutluluğu olarak anlıyordu. 
Kadın da öyle anlasaydı, iyiydi...

Cennet mi cehennem mi?
"Adnan Oktar reşit olmayan kızlarımı alıkoyuyor" başlıklı haberde, uzun zamandır haber almadığı kızlarının Adnan Oktar'ın televizyon programında görüldüğü haberi üzerine Avusturya'dan Türkiye'ye gelen babanın haberi şu fotoğraf ile yer aldı medyada.
Bakışları donmuş, gülmeyi unutmuş, ruhu kalbinden sökülüp alınmış gibiydi fotoğraftaki gencecik kızlar.
Efsunlanmışlardı sanki. "Kedicik" olmadan önceki fotoğraflardaki kameraya masum bir neşeyle bakan genç kızlar gitmiş, yerine başkaları gelmişti.
Adnan Oktar dünyada cenneti yaratmıştı kendince.
Dört bir yanı birbirinin kopyası hurilerle doluydu.
Ancak hurilerin bakışları boştu, bomboştu.
Hurilerin ruhu hocayı ilgilendirmiyordu anlaşılan. O kendi cennetinde mutluydu. 

Utandık mı?
"Hürriyet'ten Dinçer Göker'in Türkiye'yi sarsacak utanç listesi başlıklı haberine göre İstanbul Küçükçekmece’deki Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne 5 aylık süreçte gelen, yaşları 18’in altında 39’u Suriyeli 115 çocuğun hamile olduğu saptandı. Kayıtlara göre, hamile oldukları tespit edilen 115 çocuktan 77’sinin 15 yaşın üstünde, 38 çocuğun 15 yaşından önce hamile kaldıkları anlaşıldı. 15 yaşın altındaki hamileliklerde rıza aranmaksızın çocuğun cinsel istismarı kapsamında olduğu belirtildi." 

Birileri eğlenmiş
Bu çocuklar kendi kendilerine hamile kalmadılar elbette. Belli ki birileri onları hamile bırakırken çok eğlenmiş. Lakin eğlenirken işlerin nereye varacağını hiç hesap etmemiş.
Bu eğlencenin sonrasında ortaya çıkan o gebelikler doğumla mı sonuçlandı, erken yaşta doğum sebebiyle annenin kan kaybından ölmesiyle mi sonuçlandı bilinmez. 
Her şey normal seyrettiyse dahi erken yaşta anne olmanın yükü 15 yaşındaki bir kızın sırtına çok ağır gelir. 
Peki bu arada baba nerededir? Hani o çocuk denecek yaştaki bir kızla ilişkiye girerken çok eğlenen kişi? 

Köleler ve efendiler
Belli ki kendi arzuları yerine geldiği sürece etrafında neler olup bittiğini görmüyor insan.
Kendi mutluluğunun başkalarının mutsuzluğuna sebep olup olmadığını düşünmüyor.
"Önce can" sözünü diğer canları ezip geçmek olarak anlıyor.
"Dünya bir gün o da bugün" sözünü geçmişe saygısızlık ve geleceğe sorumsuzluk olarak anlıyor.
"Anları yaşa" sözünde bahsi geçen ânın, bir kelebeğin ömrü kadar kısa ve bir kelebek kadar muhteşem olabileceğini anlamıyor. İstiyor ki bütün anlar onun olsun.

İnsan bu;
Bencilliği baş tacı ederken anlayışlı olmaya gerek duymuyor.
Kendi cennetini yaratırken hep başkalarının cennetinden çalıyor...

14 Ocak 2018 Pazar

Evcilleştir beni Küçük Prens

Doğduğu gezegenden ayrılıp bambaşka gezegenlere yolculuk yapıyor insan hayat boyu ve başka gezegenleri ziyaret ettikçe kendi gezegenini daha iyi tanıyor, kendi gezegenindeki bir tanecik çiçeğin dahi kıymetini daha iyi anlıyor.
Anlıyor ki başka çiçeklerle ilgilenirken kendi çiçeğini sulamazsa, ona özenle bakmazsa ve ona sadık kalmazsa eğer, "benim çiçeğim" dediği ve çok sevdiği o çiçek sararıp solup ölecek.
Sorumluluk almış bir ruh gezegenler arasında dolaşırken hep kendi çiçeğini düşünüyor, bir an önce kendi gezegenine dönmek ve bir an önce çiçeğini sulayarak ona can vermek istiyor.

Kitap Kurtları Kitap Kulübü olarak aralık ayında okuduğumuz Antoine De Saint-Exupéry'nin Küçük Prens kitabında; kitabın kahramanı Küçük Prens'in kendi gezegeninden ayrılıp diğer gezegenleri ziyaret ederken diğer gezegenlerde karşılaştıkları, kendisi ve diğerleri hakkında düşündükleri, o masum ve basit diliyle sorduğu sorular, kendisine sorulan sorulara yine aynı dille verdiği basit cevaplar, her sorunun ve her cevabın okuyucunun kendi hayatı içinde karşılık bulması ve kitabın bu kadar eşsiz ve bir o kadar da nahif olmasıdır bana yazıdaki ilk paragrafı yazdıran.

Kitabın yazarı Antoine De Saint-Exupéry'nin kendisi de bir pilottu aslında. 
Kitabında uçağı Sahra çölüne düşen bir pilotun çölde karşılaştığı olağanüstü güzel sarı saçlı bir erkek çocukla olan konuşmalarını anlatıyordu. Kitabın kahramanı pilot gibi Saint-Exupéry de kıtalararası posta seferlerinde pilotluk yaparken, 1935 yılında Paris’ten Saygon’a uçtuğu bir seferinde Sahra Çölü’ne düşmüştü.

İkinci Dünya Savaşı başlayıp da Fransa Almanya tarafından işgal edilince Saint-Exupéry Fransa'yı terk ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş, New York’ta bir otel odasında Küçük Prens'i kaleme almış, kitap 1943 yılında hem İngilizce, hem de Fransızca olarak aynı anda bin sayfa olarak yayımlanmıştı. 
Daha sonra yazar ülkesine dönerek Fransız Hava Kuvvetleri'nin Kuzey Afrika’daki birliklerine katılmış, 31 Temmuz 1944’te bir keşif uçuşu sırasında Alman birliklerinden kaçarken uçağı düşürülmüş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı.
Bu durum 1998 yılında Marsilyalı bir balıkçı tarafından yazara ait bir bilekliğin bulanmasına ve 2004 yılında yine Marsilya kıyılarında yapılan araştırmalar sonucu uçağın enkazına ulaşılmasına kadar sürdü. 
Ölümünden 65 yıl sonra, bir Alman pilotu olan Hors Rippert, yazarın kullandığı uçağı düşürdüğünü itiraf etti ve "İçinde kimin olduğunu bilseydim ateş etmezdim" dedi.
Bernard Mark adındaki bir tarihçiye göre ise Saint-Exupery’nin intihar etmiş olması olasılığı yüksekti.

Saint-Exupéry, kitabın yazarı olmasının yanı sıra, kitaptaki bütün çizimleri de suluboya ile kendisi gerçekleştirdi. Saint-Exupéry'nin yaptığı çizimler için model alabileceği bir hayvanat bahçesine erişimi yoktu. Bu yüzden hem kendi oyuncaklarını hem de arkadaşlarının evcil hayvanlarını model olarak kullandı.
Okuyucu da dikkat etmiştir, kitabın en önemli karakterlerinden biri olan pilot (anlatıcı) okura hiçbir çizimde gösterilmemiş.

Küçük Prens hem yazarın hem de pilotun ve hem de Küçük Prens'in ta kendisiydi belki.
İhtimal ki yazar Sahra Çölü'nde yarı baygın yatarken hep kendisiyle konuşmuştu, içindeki o güzel çocuğu orada tanımıştı ve kitabında da onu anlatmıştı.

Küçük Prens'le tanışan pilot anlamıştı ki Küçük Prens'in küçücük bir dünyası vardı ve orada hiçbir şeyi sınırlandırmaya gerek yoktu. Dikensiz gül, bağlanmaya gerek kalmayan koyun hep oradaydı. Küçük Prens sandalyesini bir-iki adım ilerleterek güneşin batışını bir günde 44 kere izleyebildiğini söylüyordu mesela. Üstelik insan çok üzgün olduğunda güneşin batışını izlemeyi sever diyordu. Küçük Prens güneşin batışını 44 kez izleyecek kadar mı üzgündü? 
Küçük Prens'in gezegeninde toprağın içine tohum salmış kötü baobaplar da vardı ne yazık ki ve onlardan zamanında kurtulmak gerekiyordu. Küçük Prens tembellik eder de bugünün işini yarına bırakıp üç baobap filizini sökmeyi ihmal ederse baobaplar büyüdüklerinde gezegeni patlatabilirdi. 
Bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında keşfedilen B-612 gezegeninden mi gelmişti Küçük Prens acaba?

Hiçbir çiçek koklamayan, gökyüzüne hiç bakmayan, hiç kimseyi sevmeyen insanlara kızgındı Küçük Prens. Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu birbirine karıştırıyordu o insanlar hep. 
Ne anlaşılmazdı şu büyükler. 
Kendi süslü çiçeğini kendisi de anlayamamıştı oysa. Çiçeğin ona oynadığı oyunların ardındaki sevecenliğini görememişti. Çünkü o henüz sevmeyi bilemeyecek kadar deneyimsizdi.

Bir başka gezegende emir verirken insaflı davranan ama emirlerine karşı gelinmesine tahammül edemeyen ve otoritesine çok önem veren bir Kral vardı, bir diğer gezegende kendini beğenmiş bir adamla karşılaştı Küçük Prens. 
İçtiğinden utandığını unutmak için içen bir ayyaşla tanıştı bir gezegende, bir diğerinde saymakla delicesine meşgul olduğu için kafasını kaldırıp Küçük Prens'in suratına bile bakmayan bir iş adamıyla. 
Yıldızları sayıyordu iş adamı. Yıldızlara sahip olmayı ilk o düşündüğü için de zengin olduğunu düşünüyordu.
Yıldızların ne işe yaradığını anlamamıştı Küçük Prens. İş adamının da yıldızlara ne yararı olduğunu anlamamıştı. Ne tuhaftı şu büyükler. 
Ziyaret ettiği beşinci gezegendeki lamba yakıcısının yaptığı işin bir anlamı vardı Küçük Prens'e göre. Lambacı ise öyle düşünmüyordu. Gezegenin dönüşü gittikçe hızlanmış ve sonunda bu süre bir dakikaya düşmüştü. Lamba yakıcısı lambayı dakikada bir yakıp söndürüyordu ve çok ama çok yoruluyordu. Günde bin dört yüz kırk gün batımı kolay değildi elbet. Lambacı sadece uyumak istiyordu. Sadece uyumak...
Altıncı gezegendeki coğrafyacı, bir kâşif ile bir coğrafyacının farkını anlattı Küçük Prens'e. "Kâşif çok fazla içki içerse ve bir de yalan söylerse büyük felaketlere neden olur" dedi.
Çünkü sarhoşlar her şeyi çift görürdü. Kâşifler de keşiflerini somut bir şekilde kanıtlamalıydılar. Coğrafyacıdan öğrendiğine göre coğrafya kalıcıydı, çiçekler geçiciydi.
Küçük Prens'in aklına gezegeninde bıraktığı çiçeği aklına geldi birden ve bir anda içine dolan pişmanlıkla "Eyvah!" dedi.  
Coğrafyacı ona "çok iyi ve ünlü bir gezegen" olan dünyaya gitmesini önerdi.
Dünya sıradan bir gezegen değildi nihayetinde. Orada "yüz on bir tane kral, tam yedi bin coğrafyacı, dokuz yüz bin iş adamı, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş, kısacası yaklaşık iki milyar büyük insan" vardı. Dünya o kadar büyüktü ki; elektrik icat edilmeden önce dünyadaki anakaraları aydınlatabilmek için tam "dört yüz altmış iki bin beş yüz on bir" lamba yakıcısından oluşan bir orduya gerek vardı. 
Yazarın dünya gezegenini anlattığı bölümdeki "Avustralya ve Yeni Zelanda'dan başlayan lamba yakma töreni"ni anlatan paragrafı okurken gözümün önüne Meksika Dalgası hareketi geldi. Ne muhteşem bir görüntüydü o öyle... 

Ve tilki...
Küçük Prens'e "Evcilleştir beni" diyen tilki.
"Ancak evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin ve evcilleştirdiğin şeyden sonsuza dek sorumlusun" diyen tilki.
"Hep aynı saatte gel, geleceğin saati bilirsem bir saat öncesinden mutlu olmaya başlarım, zaman ilerledikçe daha mutlu olurum, mutluluğun değerini öğrenirim" diyen tilki. 
"İnsanların hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yok, her şeyi dükkandan hazır alıyorlar, arkadaşlar da dükkanda satılmadığı için hiç arkadaşları olmuyor" diyen tilki.
"Özde olanı sadece kalp görebilir, gözler özde olanı göremez" diyen tilki.
**** 
Yazının burasında kitabın anlatımını durdurup, kitabın devamını okuyucuya bırakalım.

Yaşamın, var oluşun, yok oluşun, gözümüzle göremediklerimizin, kalbimizle görebildiklerimizin, değer verdiklerimizin, değerini bilmediklerimizin, yanımızdayken yanımızda olduğunu hissetmediklerimizin, uzaktayken yanımızda olduğunu hissettiklerimizin, dostluğun, vefanın, sorumluluğun, emeğin, en çok da basitliğin, daha doğrusu masumiyetin kitabıdır Küçük Prens.
Yüzlerce dile çevrilmiştir. 
Yazar bu kitabı "çocuk kitaplarını bile anlayabilecek" bir kişiye, yazarın dünyada sahip olduğu en iyi dost olan Leon Werth'e, daha doğrusu dostu Leon Werth'in küçük bir çocuk olduğu zamanlara ithaf etmiştir.

Siz de çocuk zamanlarınız ile okuyun kitabı. Büyüyün bir daha okuyun, dönün çocuk olun bir daha okuyun.
Kitabı okurken de, hayatı yaşarken de kendi çiçeğinizin nerede olduğunu hiç unutmayın...

9 Ocak 2018 Salı

“Çalış-a-mayan Gazeteciler Günü”

10 Ocak 1961 gazetecilerin çalışma koşullarını iyileştiren ve ileri haklar getiren 212 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarihtir. Bu yasa ile basın emekçilerinin sigortalı çalışması, işten çıkarılmaları durumunda ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmesi, yıllık ve haftalık olmak üzere belirlenen tarihlerde izin yapmaları ve gazetecilik faaliyetlerini özgürce yürütmeleri güvence altına alınmıştır.
Bu yasanın çıkartılmasından 57 yıl sonra bugün, basın-yayın sektöründe çalışan bir gazeteci ekonomik ve sosyal haklarını, en çok da kalem özgürlüğünü kullanamaz haldedir. Öyle ki “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” tanımı neredeyse “Çalış-a-mayan Gazeteciler Günü” olarak değişmiştir.
Oysa gazeteci; halk adına gören göz, duyan kulak olan, halk için gözlemleyip gözlemlerini kamuoyunun bilgisine taşıyan, yani toplumun sesi olan, objektif ve doğru habercilik anlayışı içinde, meslek ahlâkına bağlı kalarak çalışan kişidir. Bu bakımdan demokrasilerde medya; yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü güçtür. Ancak bugün tüm bunların ne kadar uzağında olduğumuz çarpıcı biçimde önümüzde durmaktadır. Gazeteciler Günü kutlamaları sadece söylemlerde sıkışıp kalmıştır.

İnternet Çağında Gazetecilik
Maliyet artışları ve yaşanan baskılar yazılı medyayı geri plana iterek etkisini azaltırken, internet gazeteciliği ve sosyal medya ön plana çıkmaktadır. Yazılı medyada göremediğimiz birçok haberi internet haber sitelerinden, sosyal medyadan ve bağımsız gazetecilerin görüntülü yayınlarından öğrenebiliyoruz. Bu bakımdan internet gazeteciliği halkın en önemli haber alma kanallarından biri durumuna gelmiştir.
Yazılı basının yaşadığı sıkıntıların benzerleri internet medyası için de geçerlidir. 
İnternet medyası ile ilgili bir yasa olmadığı için internet gazeteciliği yapanlar birçok haklardan yararlanmıyorlar. Ayrıca yasaya bağlı bir internet gazeteciliği çerçevesi oluşturulmadığı için ortaya çıkan boşlukta gazetecilik mesleği ve etiğinden uzak kişiler gazetecilik adı altında faaliyette bulunuyorlar. Bu da internet gazeteciliğini gazetecilik ahlâkı ile yapmaya çalışan gazetecileri her anlamda zor duruma bırakıyor. Maalesef ki gazetecilik mesleği hızla irtifa ve itibar kaybediyor.
Yine internet medyasıyla ilgili bir yasanın olmaması nedeniyle internet gazetecisi 212 Sayılı yasanın gazetecilere tanıdığı haklardan yararlanamıyor. İnternet gazetecisi sarı basın kartı sahibi olamadığı gibi, daha önce yazılı medyadan basın kartı sahibi olan kişi internet gazeteciliği yapmaya başladığında kartını iade etmek durumunda kalıyor.
İnternet gazetecileri olarak bizler; 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı’nın bir anlam kazanabilmesi için Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile Basın İlan Kurumu, basın meslek örgütleri ve internet gazeteciliği örgütlerinin bir araya gelerek bir çalıştay ile gerekli düzenlemelerin ivedilikle yapılmasını bekliyoruz.
Bununla birlikte yazılı, görsel, işitsel ve internet medyası örgütlerinin basın özgürlüğü konusunda seslerini daha gür çıkartarak, birlikte hareket etmeleri ve halka doğru haber vermeleri 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı adına bugünün en acil ihtiyaçlarından biridir.

Canan Ekinci YILMAZ
BUİGDER Yönetim Kurulu Başkanı