3 Temmuz 2017 Pazartesi

Yürüyorlar...

15 Haziran'da başlayan yürüyüşte on dokuz gündür gördüğüm sadece bu:
Yürüyorlar...
Ha bir de bol bol fotoğraf çekiyorlar.
'Selfie'ler, canlı yayınlar, toplu fotoğraflar, paylaşım üzeri paylaşımlar...

Öte yanda yürüyenlere yapılan yorumlara bakıyorum da, Kılıçdaroğlu sanki yürümüyor da, kuvvetlerini toplamış, sefere çıkmış, İstanbul'u almaya gidiyor. 
Sanki İstanbul bizim değil, sanki Kılıçdaroğlu bizden değil, sanki kendisine destek verenler dost değil.
Sanki adam Ankara'yı yok etmiş, sanki ülkenin varını yoğunu cebine indirmiş, sanki milletin namusuna göz dikmiş de, sanki yolunun üzerindeki insanları kılıçtan geçire geçire, geçtikleri şehirleri yaka yıka, kıra döke, ganimetleri cebe indire indire yol alıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu'na bakıyorum, neredeyse 70 yaşında bir adam. Yürüyenlere bakıyorum, pek çoğunun yaşları 40+.
Havaya bakıyorum, güneş tepede neredeyse 40 dereceleri görmüş. Yollara bakıyorum, yollar uzun. Günler desen, yollardan uzun.
Bir de dönüp kendime bakıyorum, bu sıcakta evden çıkıp markete kadar yürümek bile zûl geliyor.
Akşam serinliğinde giderim diyorum...

Yürüyenlere yapılan yorumlara bakıyorum; 'bu yürüyüşçüler teröristler ülkeyi zapt etsin diye yola çıktı' diyor bir kısım sosyal medya. (21 Ekim 2009'daki davullu zurnalı bol açılımlı Habur karşılaması neydi?)
15 Temmuz'da yürümediniz ama diyor. (Yenikapı'daki kimdi?)
Daha önceki adaletsizliklerde niye yürümediniz o zaman diyor. (Gönül sabreyle sabreyle de, sabır taşı da çatladı sonunda.)
Yürüyeceksiniz de ne olacak diyor. (Hiçbir şey olmazsa spor olur. Siz dert etmeyin.)
Gidin de gelmeyin diyor. (Niye, burası size babanızdan mı miras kaldı?)
Yürrü, anca gidersin diyor. (Çok sevinme, yürüyorlar ama gitmiyorlar.)
Hele bizim şehrin sınırlarına gelin bak sizi nasıl karşılayacağız diyor. (Tehditin bini bir para!)
Demekle kalmayıp, gübreyle, taşla karşılıyor. (Sözün eyleme dönüşmüş hali!)

Yürüyenlere bakıyorum, onlar dura kalka yürümeye devam ediyorlar.
Ha bir de bol bol fotoğraf çekinmeye...

Ortada 'niye yürüyorsunuz' soruları kadar, 'biz yürüyoruz, siz niye yürümüyorsunuz' nazireleri de var. Bir de yürüyüşe katılmayan figürlerin 'niye yürümüyorum' açıklamaları.
Destekleyeni, desteklemeyeni, en kötüsü de köstek olmak isteyeniyle sürüp gidiyor yürüyüş.
Yürüyüşün altında, ardında, arkasında başka bir niyet var mı bilmem.
Benim gördüğüm bu yürüyüş zararsız, kendi halinde, enerjisi yüksek, azimli, neşeli, cümbüşlü, eğlenceli bir yürüyüş.
Bir tepki, bir ses verme, bir kendine saygı, bir onurlu duruş, bir sessiz çığlık.
Yürüyüşe köstek olma sevdalılarına bakıyorum, kaplarına sığmıyorlar.
Ah bir ellerine geçirseler şu yürüyenleri...
- Ama neden? Yürüyorlar diye mi?
****
Geldiğimiz noktada,
15 yıldır Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yönettiği bir ülkede adalet yollarda aranıyor. 
O yollar ki kalkınmaya örnek gösteriliyor.
O zaman insan sormadan edemiyor,
Bu ne adalet, bu ne kalkınma arkadaş?

(Kapak fotoğrafı Birgün.net'ten alıntıdır)

24 Haziran 2017 Cumartesi

Sevinçle hüzün hep iç içe

Ağlayanla ağlayan ben, gülenle gülen ben.
Her neşeyi, her kederi dostlarla paylaşan ben.
Ayrılanla ayrılan ben, sevenle seven ben,
Her acıyı, her sızıyı kalbinde taşıyan ben.
Sanma ki içmişim, sanma ki sarhoşum,
GünleRdiR, aylaRdıR, yıllaRdıR, yoRgunum...

Biliyorsunuz değil mi bu şarkıyı?
Tanju Okan söylerdi hani o davudi sesiyle.

R'lerin üzerine basa basa, gümbür gümbür ama bir o kadar da kırık ve küskün söylerdi...
Koskoca bedeninin içinde mahalledeki oyuna seçilmemiş bir çocuk vardı sanki. O kadar koşturmasına rağmen yedeğe bile alınmaya layık bulunmayan bir çocuk. Ya da her şeyini önüne serdiği sevdasının yüzüne bakmadığı, saçını süpürge ettiği kocasının bir başka kadına kapıldığı bir kadın misali.
Nadim, ezik, yenik...

Kendimi bildim bileli gözümün önünde yaşanan onca vak'a resmi geçit yapıyor zihnimde.
Ne cinayetler, ne savaşlar, ne katliamlar, ne dolandırcılıklar, ne hortumlamalar, ne atışmalar, ne itişmeler gördüm göz ucuyla...
İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudi soykırımını filmlerde izledim, İsrail askerlerinin Filistinli çocukların kollarına taşla vurarak kollarını kırışlarını televizyondan.
Watergate gibi skandalları filmlerde izledim, Wikileaks'i, İSKİ'den ayakkabı kutularına bilumum skandalları televizyondan.
5-6 Eylül olaylarını, 27 Mayıs darbesini eski dergilerden öğrendim, 80 darbesini televizyondan izledim.
Sene 1977. Kanlı 1 Mayıs'ta evimize henüz televizyon girmemiş. Gazetelerdeki fotoğrafları hatırlıyorsunuzdur.
99 Gölcük depreminden önce de pek çok deprem yaşanmıştı memlekette. Lice, Adana Ceyhan, Erzurum, Bingöl...
17 Ağustos 1999 kadar canlı değildi hiçbirisi. Çünkü hiçbirisi yakınımda değildi...
Yine 99 Düzce. Ve sonra 2011 Van...
Ölenler, ölmeyenler, çadırlar, yangınlar, ulaşmayan yardımlar, yağmalama, sefalet, rezalet, yardım yokluğu, yardıma muhtaç insan çokluğu...

Son yıllarımız ise gittikçe hızlanan bir çürüme ve kokuşma yılları olarak geçecek tarih sayfalarına.
Cinayetler, tecavüzler, yalan üzerine yalanlar, şiddet, ahlâksızlık, hırsızlık, utanmazlık...
Durduk yerde bisikletli bir çocuğun kafasına taşla vuruyor birisi.
Bir diğeri şort giydi diye bir kıza saldırıyor.
Gencecik delikanlılar ya aşla, ya kurşunla ya da uyuşturucuyla telef ediliyor.
Serseri bir kurşuna hedef oluyor ömrünün baharında bir öğretmen.
Adalet adına yürüyenler için yapılan menfi yorumlarda seviye öyle yerlerde ki, midem bulanıyor.
Nahak yere içeri alınanlar, ölüm orucuna yatanlar, haksız yere salınanlar. 
Ülkede tacizin, şiddetin, sorumsuzluğun, duyarsızlığın ucu görünmüyor.
Dünya felaketleri bir yanda, ülke gidişatı bir yanda.
Hepsini görüyor bu gözler, hepsini kaydediyor bir yerlere.

Damarımda gezen kan acıyor sonra.
Etlerim acıyor. Gözbebeklerim acıyor. Burun deliklerim, kulak memelerim acıyor.
Bir bakıyorum ki dilimde o şarkı.
Günlerdir, aylardır, yıllardır, yorgunum...
Nadim, ezik, yenik bir şarkı...

Gözünün görüp, kulağının duyup, kalbinin ezildiği bu manzara arkanda fon olmuş, yaşıyorsun ezik ezik.
Alışıyorsun da galiba.
Yaşamayı öğrenmek demek acıları görmezden gelmek demek mi yoksa?

Bayram geliyor bayram kutlamaları yapıyorsun, ya da tatile koşuyorsun mesela. 
Ne yesem, ne giysem, maaş yeter mi, ay sonu gelir mi, çocuğun okulu, evin aidatı, araç kredisi derken bir hay huy içinde dönüp duruyorsun istemsizce.
Gözlerinin ardına, beyninin en ince kıvrımlarına yaşanmışlıkların acıları yerleşmişken yapıyorsun bunları üstelik.
Kendine şaşırarak, herkese şaşırarak...
Şarkılar çalıyor, aşka geliyorsun.
Güzel bir söze, manidar bir bakışa, çapkın bir gülüşe tav oluyorsun.
İnsansın, gafilsin...
****
Azgın akan bir nehirdeki tahta bir sandalda yol alıyor gibisin bir başına.
Nehir tüm azgınlığıyla akıp geçiyor iki yanından. 
Bir yandan sandalda sabit kalmaya, alabora olmamaya, girdaplara kapılmamaya, karaya vurmamaya çalışıp, bir yandan da endişe ve merakla izliyorsun akışı.

Belki bu dönemeci dönünce sakinleşir nehir, belki de sonraki kıvrımın ardından ulaşırım dinginliğe diyerek.
Bir umutla, hep umutla çekiyorsun kürekleri.
Ulaşıyorsun da zaman zaman.
Kıyılar yeşil, orman gizemli, gün döndükçe gökte ay ve güneş birbirlerine nöbet devretmekte.
Kim bilir kaç yüzyıllardır olduğu gibi işte.
Sevinçle hüzün hep iç içe...

19 Haziran 2017 Pazartesi

Efendiler, önce siz yiyin!

Çanakkale Savaşı'nda 43. Alay 1. Piyade Taburu 1. Bölük, 1915 yılı yemek listesini görmüşsünüzdür internet paylaşımlarında.
15 Haziran Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yağlı buğday çorbası ve ekmek.
26 Haziran Sabah: Yok. Öğlen: Yok. Akşam: Üzüm hoşafı, ekmek. 
18 Temmuz Sabah: Üzüm hoşafı. Öğlen: Yok. Akşam: Yarım tayın ekmek.
21 Temmuz Sabah: Yarım ekmek. Öğlen: Yok. Akşam: Şekersiz üzüm hoşafı, ekmek YOK.
1915 yılında bu listeye talim eden ve canı pahasına Çanakkale'yi geçirmeyen asker, bugün 2017 yılında yemek şirketinden gelen bozuk yemekler ile adeta imha edilmeye çalışılıyor.

Hürriyet'in haberinde Manisa'da bir ay içinde 4 defa binlerce askerin zehirlenmesine neden olan Rota yemek şirketinde gözaltına alınanların sayısının 24'e yükseldiği yazıyor. 
Milliyet'te yer alan habere göre Rota şirketinin altı kez isim değiştirdiği yazıyor.
Sözcü'deki haberde üçüncü zehirlenmeden sonra CHP'li vekillerin 'Bu şirketi ve zehirlenme olayını araştıralım' önerisini TBMM'de AKP-MHP'li vekillerin oylarıyla reddedildiği yazıyor.
Habere göre Rota şirketinin geçen yıl Maliye Bakanlığı'na verdiği yemekte de zehirlenme yaşanmış ve Rota şirketiyle 5 Ekim 2016 tarihinde yapılmış olan sözleşme 27 Ekim 2016'da feshedilmiş. 
Manisa'da art arda yaşanan bu zehirlenmelerin mazisi var üstelik.
25 Ağustos 2013 tarihinde Mynet'de yayınlanmış bir haberde de farklı bir şey yazmıyor.
****
Nasıl oluyor da yıllardır askeriyenin o cânım yemeklerini, hâttâ belki kendi evlerinde dahi yemedikleri yemeklerini, yiyerek kendine gelen askerler böyle sorumsuz ellerin pişirdiği yemekler ile gıda zehirlenmesi yaşıyor?
Malzeme satın almacısından o yemeği pişirenine, pişmiş yemeği askeriyeye taşıyıcısından sofraya servis edenine kadar bu zincirde yer alan her bir Allah kulunun mesul olduğu bu sorumsuzluğun esas baş sorumlusu kimdir?
Sorumluyu bulmak için verilen öneri nasıl olur da reddedilir?
Hepsinden önemlisi;
Askeriyede yemek pişirme işi niçin taşeron firmaya teslim edilir?
Mutfakta çalışan, soğan-patates soyan, çorba karıştıran askerlerimiz nerededir?
Ordu dediğin kendi yemeğini kendi pişirmez miydi?
Normal hayatında aşçılık ile haşır neşir olmuş gençler askeriyenin mutfağına verilmez miydi?
Şimdi hangi eller girdi askeriye tencerelerinin içine?
Kimler karıştırıyor o çorbaları?
Kimler doğruyor yemeklere patatesleri soğanları?
Hangi güvenle, hangi fikirle teslim ediliyor vatan bekçisi askerin canı ne idüğü belirsiz ellere?
Kimler nemalanıyor bu alış verişlerden?
İşin başındakiler de aynı yemeği yiyiyorlar mı mesela?
Kendi evlerine fabrikalarında pişirilen yemeklerden yolluyorlar mı?
O yemekleri çoluklarının çocuklarının boğazından geçiriyorlar mı?

Yoksa zehirledikleri insanların sırtından kazandıkları paralar ile mükellef sofralar mı kuruyorlar kendilerin?
****
Her işin başı ahlâk ve vicdan...
En basitinden, insan kendi yemediği bir şeyi misafirine ikram eder mi hiç?
Hele de bu işten ekmek yiyiyorsa, kendi ekmeğine kan doğrar mı hiç?

Ahlâkı ve vicdanı yoksa doğrar elbet.
Bir kere yetmez, bir daha, bir daha doğrar üstelik.
Ne can kıymeti, ne Allah korkusu, ne akıl, ne fikir.
Kirlenmiş paralar ile yaşadıkları kirli hayatlardır edindikleri.
O yüzden; askere uzanan bütün kirli eller cezasını çeksin...

Ben derim ki;
Bundan böyle asker için verilecek her yemek önce yemeğin piştiği fabrikada pişirenler tarafından yensin, sonra askeriyeye servis edilsin. Üstelik bir kez de askeriyede çeşnicibaşının denetiminden geçsin.
Hâttâ derim ki;
Askeriye eskisi gibi kendi yemeğini kendisi pişirsin. 
Anasının babasının gözünün nuru evlatlarımızın canıdır mevzubahis olan.
Onların vazgeçilmiş, unutulmuş, atılmış, kıymetsiz, önemsiz canlar olduğu zannedilmesin...

(Kapak fotoğrafı üç yıl öncesinin haberine aittir)

16 Haziran 2017 Cuma

Siz kimin izindesiniz?

"Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı Stefan Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesi neden oldu."
Zweig'ın "Olağanüstü Bir Gece" kitabının önsözünde yer alan kısa biyografisini okuyunca öğrendim bu hazin hikâyeyi. Daha sonra hayatına göz attım. 

1881 doğumluydu. İlk gençliğini 1900’lerin başında yaşamıştı. 1920'de Avusturya Salzburg'da en verimli çağını yakalamıştı. Burada geçirdiği 20 yılda çok mutlu olmuştu. Hızla bozulan Avrupa'yı uyarmak için yazılar yazmış, diplomatik çevreleri aşırılıklara karşı uyararak onlara akıl ve sabır çağrısında bulunmuştu.
Heyhat! 
1933'de Almanya'da kitaplar yakılmaya başlandığında, Yahudi kökenli Zweig'in kitapları da bu talandan nasibini aldı. 1934'de evi Gestapo tarafından basılınca buralarda daha fazla durulamayacağını anladı ve önce Londra'ya, oradan Portekiz'e, daha sonra da New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi.
Ancak nereye kaçarsa kaçsın bu dünya onun dünyası değildi.

Zweig kapıldığı umutsuzluktan sıyrılamamış, dönemin vahşetine dayanamamış, bu düzenin hep böyle süreceğine, sonunun hiç gelmeyeceğine, faşizmin hiç bitmeyeceğine inanmıştı. 
Brezilya'da özgür yaşıyor olması doğduğu topraklardaki kıyımı görmezden gelmesine engel değildi.
Böyle yaşamaktansa yaşamamayı tercih etti. 
Ve malum son...

Savaş 1945'de bitti.
Hitler de Zweig gibi intihar etti.
Avrupa'da sınırlar yeniden çizildi. Almanya Doğu ve Batı'ya ayrılarak (başlarına Hitler gibi bir karakteri seçmenin ve savaşta "diğerlerine" yaptıkları zulümlerin) belki de en ağır bedeli ödedi. 
Gün oldu, 1989 yılında o Duvar da ortadan kalktı. 
Dünya evriliyordu. Değişim kaçınılmazdı. İnsanlar faniydi. Gelenler gidiyor, yerlerine yenileri geliyordu. 

1881'de Selanik'te doğan bir bebek daha vardı.
Adı Mustafa...
O da aynı dünyanın içine düşmüş, o da Avrupa'nın çalkantısını ve bir yandan da Osmanlı tebaası olarak kendi devletinin çöküş günlerini yaşamıştı. 
Adım adım geçtiği günlerde, çocukluğunda, ilk gençliğinde, erişkinliğinde ve daha sonra yetişkinliğinde hep aydınlık yüzlü olmuş, karamsarlığa kapılmamış ve gün gelip devlet için "yok oluş" tehlikesi kapıya dayandığında 'nasıl ederim de bu gidişatı durdururum'un peşine düşmüştü.
O kadar ümit doluydu ve o kadar yenilikçiydi ki, savaşın en sıcak zamanlarında bile savaş bittikten sonra yapacağı devrimleri planlıyordu.
Savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, kaybetmeyi kat'iyetle düşünmüyordu.
Kadınlara verilecek hakların detayları savaş çadırlarında not alınıyordu.
Savaşın bitiminin ardından halkını sefalete sürükleyen düzenin yerine, halkını refaha eriştirecek bir düzen kurmak istiyordu. 
Ki Milli Mücadele'nin bitiminde, "Hayır savaş bitmedi, esas savaş şimdi başlıyor" deyişi bu yüzdendi... 
**** 
İkisi 1881, biri 1889 doğumlu üç kişiden söz ettim size bu yazımda.
1938, 1942 ve 1945'te ayrıldılar bu dünyadan.
Arkalarında bıraktıkları eserlere bakacak olursak, hepsinde ümidin, ümitsizliğin ve boş hayallerin derin izlerini görebiliriz.

Birinin yaptığı insanları sorumsuzca bir bilinmeze sürüklemek ise, bir diğeri bu sürüklenişi durduramamanın ağırlığı altında ezilmiş ve had safhada duyarlı bir insan olarak buna daha fazla şahitlik etmek istememişti.
Hitler ölümsüz olmak istiyor olmalıydı, Zweig de zamanı durdurmak.

Mustafa Kemal ise devletine ve milletine sorumsuzluk gösterenlere karşı durmuş, kenara çekilmek yerine ortaya atılmış, tüm hayatını ortaya koymuş, tutarsız hayallere kapılmamış, kurduğu hayalleri gün gelip gerçekleştirmişti.

Milletine ölümsüz olmadığını anlatmak için; "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" diyordu. 
Kendinden geçeli çok olmuştu. Dünyayı izlediği gözlerinin bakış açısı engindi.

Öngörüsünün sınırı yoktu. 
"Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman sür'atle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." diyordu.

Geçmez sandığınız zamanlar geçer, bitmez sandığınız günler biter, gitmez sandığınız her şey gider.
Arkanızda bıraktığınız izler ise dünya döndükçe sizi anlatmaya devam eder...

Siz kimin izindesiniz ona bakın.
Dahası; ardınızda nasıl izler bırakıyorsunuz, ona bakın...

30 Mayıs 2017 Salı

Çanlar senin için çalıyor

Bir kitap okuyunca, o kitabın yazarını da okur insan. 
Yazar ölüp gitmiş denilse de ölmemiştir aslında. Bak hâlâ anlatıyordur, hâlâ konuşuyordur sayfalar arasından. Sen okurken kendinle harmanlarsın o yazıyı. İçine alır, içine girer, orada yoğrulursun.
Yazılana kadar yazarından yazı, okunmaya başlandığında ise okuyanındır artık...

1940 yılında yazdığı "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" kitabını okurken, sanki aradan 77 yıl geçmemiş gibi, sanki bugünmüş gibi konuştu benimle Ernest Hemingway.
Biyografisini okuduğumda neden bu kadar savaş yazıyorsun dedim ona. Bu kadar aşkla dolu bir adam olmana rağmen neden sana hiç zararı olmayan vahşi hayvanları avlamaya meraklısın dedim. Neden senin olmayan bir savaşa gidip de orada savaşıyorsun dedim. 

Bilirsiniz; Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabı İspanya İç Savaşı'ndan bir zaman dilimini ve savaştaki birkaç kişinin öyküsünü anlatır. İç savaş 1936-1939 yılları arasında Milliyetçiler ile Cumhuriyetçiler arasında yaşanmış ve savaşı Milliyetçilerin kazanması ile sona ermiştir.
İspanya İç Savaşı üzerine Ekşi'de şöyle kısa ve net bir tanım yapıldığına rastladım:
"İspanyol halkının birbirini kestiği ve sonucunda Franco'nun iktidarı ele geçirerek, medyanın tabiriyle 40 yıl boyu ülkeyi demir yumruğuyla yönettiği savaş. İç savaşta yenilen sol kesimin belli başlı sembolleri vardır; kırmızı karanfil ve uçlarının ikisi de arkaya atılmış siyah atkı..."

Hemingway'in bir dönem büyük aşk yaşayarak evlendiği ve kendisini terk eden tek kadın olduğu söylenen savaş muhabiri Martha Gellhorne'a ithaf ettiği bu kitap, Erol Mutlu çevirisinin pek iyi bir çeviri olmamasına rağmen, detay detay betimlemeler ile, karakterlerin iç ses konuşmalarında yakalanmış derinlik ile, savaşın insan üzerinde yarattığı acı etkiler ile, bir yandan da doğayla ve aşkla yaşanan romantizm ile her satırından haz alınacak bir eser.

ABD vatandaşı olan Hemingway, bir görme bozukluğundan dolayı askere alınmadığı için I. Dünya Savaşı sırasında ABD Kızılhaç örgütünde cankurtaran sürücülüğü yapmış. 1918 yılında henüz 19 yaşındayken Avusturya-İtalya sınırında yaralanmış. Savaşta tanık olduğu olaylar ve özel yaşamına ilişkin anılar yaşam boyu belleğinden silinmemiş ve yazılarına esin kaynağı olmuş. (Neden bu kadar savaş yazıyorsun sorusunun cevabı.)

İspanya İç Savaşı sırasında çok sevdiği bu ülkeye savaş muhabiri olarak gitmiş Hemingway. Cumhuriyetçiler'in yanında yer alarak General Franco'ya karşı mücadeleye katılmış. 
Savaş, boğa güreşi, avcılık, kayak, gezi gibi konulardaki yazılarına temel oluşturan serüvenlerden büyük tat alan Hemingway yaşamı tutkuyla seviyormuş. Coşkuyla yaşar, buna karşın ölümün gölgesi düşüncelerinden gitmezmiş. (Avcılık ile bir cana yaşama hakkı verme ya da onun yaşama hakkını elinden alma gücünü içinde hissetmek ona kendisini Tanrı gibi hissettiriyor olmalıydı. Kesin olmasa da, kendi hayatını kendisinin sonlandırmış olması da bu hisse tabi olabilir.)

Kitapta görüyoruz ki;
Savaşta ve aşkta her şey mubahtır sözündeki gibi, yasakların ortadan kalktığı, cezai yaptırımın uygulanmayacağının bilindiği, hatta 'ne kadar vahşet o kadar rütbe' kuralının geçer olduğu savaş içerisinde her şey büyük yaşanıyor.  
10. bölümde Pilar'ın anlattığı, Pablo'nun başı çektiği faşistleri öldürme sahnesindeki Piranha Psikolojisi misali, gittikçe artan ve şiddetlenerek çığırından çıkan bir vahşet mesela. 
Belediye binasına tıkılan milliyetçilerin, dışarıya bırakılmadan önce papaz tarafından günahları çıkartılması, dışarıya çıktıkları anda ise halk tarafından vücutlarına sopalarla önce çekingen çekingen vurulması, ki sopalanan ile sopalayanlar yıllardır birbiriyle komşu, sonrasında azgınlaşıp vahşileşen halkın kan kokusu ile adeta bir cinnet haline girmesi ve ölümüne dövdükleri kişiyi kasabanın üzerine kurulduğu yar'dan aşağıya fırlatıp atmasıyla sonuçlanan bir delirme hali. Ve bunu insanın kanını donduracak kadar detaylı ve sert anlatan bir yazar. Bir yandan da öldüren ve ölenlerin iç seslerini en insanî boyuttan yazabilen bir yazar.

Çirkin doğdum ben
Yine 10. bölümde Pilar'ın 'çirkin doğdum ben' deyişiyle başlayan, bir kadının güzel olma, beğenilme ve aşık olunma arzusunun ne kadar yakıcı olduğunu anlattığı o bölüm: 
"İnsanın içinde bir adam seni sevdi mi onu kör eden bir duygu var. Sen bu duyguyla onu kör edersin, kendini de kör edersin. Sonra bir gün hiçbir neden yokken seni gerçekte olduğun gibi çirkin görür, artık kör değildir. Sonra da sen onun seni gördüğü gibi kendini çirkin görürsün, erkeğini ve duygunu yitirirsin. Benim kadar çirkin olduğun zaman, bir kadının olabileceği kadar çirkin olduğun zaman, bir süre sonra bu duygu, o budalaca güzel olduğun duygusu yeniden ağır ağır serpilmeye başlar içinde. Sonra bu duygu iyice olgunlaştığında başka bir erkek görür seni, güzel olduğunu düşünür ve her şey yeniden başlar..."

Şimdi Şimdi Şimdi
Ingéls'in iç ses konuşmaları roman boyu çok etkileyiciydi. Özellikle de 37. bölümde zaman kavramını "şimdi"ye indirgediği o pasaj tam bir boşalma idi.
O paragrafı okurken Hemingway'i daktilosunun başında, ayakta, daktilosunun tuşlarına çılgınca vururken gördüm.
Şimdi şimdi şimdi...
Savaş içerisinde her şey büyük yaşanıyor demiştim ya; zamanın anlamını yitirmesinden olsa gerek aşk da büyük yaşanıyor. Üç günlük zaman içinde Maria ile Robert Jordan'ın birbirine bu denli aşk ile dolmaları başka nasıl açıklanabilir? Jordan'ın "şimdi" ile olan iç konuşması, içinde olduğu durumda "sonra"nın olmadığını bilmesine rağmen sürekli gelecekle ilgili hayaller kurması ve bunları anlatması, aşka ve hayallere tutunarak savaşın acımasızlığından bir nebze de olsa sıyrılması.

Ölüm kokusu
Daha önce o kokuyu koklamamış birine o kokuyu nasıl tarif edersiniz? Fırından yeni çıkmış ekmek derseniz herkes bilir o kokuyu da, ölümün kokusunu nasıl dile getirirsiniz?
Pilar'ın ağzından o kokuyu böyle dile getirmiş Hemingway:
"Fırtına sırasında gemide lombarlar kapatıldığında duyulan bir kokuya benzer biraz. Ya da Madrid'teki tepeden aşağıya, Puente de Toledo'ya inmelisin sabahın erken saatinde, Matadero'ya (mezbahaya) gitmelisin. Oraya Manzanares'ten gelen sis çöktüğünde, ıslak kaldırımda durmalı ve kesilen hayvanların kanını içmek için gün doğmadan önce gelen yaşlı kadını beklemelisin. Şalına bürünmüş, yüzü külrengi, gözleri çukura kaçmış bir kadındır o. Çenesinde ve yanaklarında, kısacası balmumu gibi bembeyaz yüzünde fasulye tohumlarından fışkıran filizler gibi yaşlılık kılları bitmiş, böylesi yaşlı bir kadın Matadero'dan karşına çıktığında, kollarınla onu sıkı sıkıya sar Inglés, kendine çek onu ve dudaklarından öp, işte o zaman kokunun öbür parçasını da öğrenirsin." (Buraya kısa bir pasajını yazdığım, 271. sayfada başlayıp 273. sayfada devam eden ölüm ve doğum kokusu betimlemeleri etkiledi beni)

Savaşmak istemiyorum
Kitapta sayfalar boyu bu iç sesi duydum ben. Kitapta bir yandan vahşi savaş devam ediyordu, yazar bir yandan doğanın güzelliği ile bu vahşeti dengeliyordu, karakterler ise sıcak evlerinde huzurla yaşamanın özlemini çekiyordu. Ne menem bir şeydi bu savaş! Kimse savaşmak istemiyordu. Kimse kimseyi öldürmek istemiyordu. Bir yandan da savaş bir an önce bitsin istediklerinden dolayı herkes her an ölmeye ve öldürmeye hazırdı. Uçuracağı köprüyü gözetleyen Jordan köprüdeki nöbetçinin gözlerini görmek istemiyordu mesela. Onu yakından tanımak istemiyordu.
"Ama bir insanı vurmak, koca adamlar olduğumuz halde kardeşine el kaldırmak gibi bir duygu veriyor." 

Dinin siyaset ile buluşmasındaki etki
375. sayfada İspanyanın hiçbir zaman Hıristiyan bir ülke olmadığından söz ediliyor:
"Halk kiliseden uzaklaşmıştı, çünkü kilise hükümetteydi ve hükümet de hep yozlaşmıştı. Reform hareketinin ulaşamadığı tek ülke burasıydı. İşte Engizisyonun ceremesini bunlar çekiyordu."
(Benim düşündüğümü mü düşündünüz siz de?)

Kolz'a bir türlü ulaşamayan mesaj
Dağlarda süren savaş hayatını okurken hep içimden ah bir cep telefonları olsaydı keşke dedim. Ne kadar çok şey kolaylaşacaktı o zaman. Şimdi biz iletişim çağında tek tık ile dünyanın bir ucuna ulaşmaya alışmışken, ulak ile haberleşmek insanda sabırsızlık etkisi yaratıyor elbette. Hele de ulaşması gereken mesajın yerine ulaşmasını engelleyen Marty gibi bir psikopat varken ortada, ki bir çok psikopat savaş ile kendilerini var etmişlerdir. İnsanları, ülkeleri, dolayısıyla dünyayı ateşe atmaktan zerre kadar çekinmeyen bu psikopatlardan dünya çok çekmiştir. Marty gibi birinin de Karkov gibi her şeyin aslını astarını bilen güçlü bir gazeteciden korkusu vardır. Karkov der ki;
"Bilir misiniz ki, ben Sovyetler Birliği’ndeyken insanlar Azerbaycan’da bir kasabada herhangi bir adaletsizlik söz konusu olduğunda bana, Pravda’ya yazarlar. Bunu biliyor muydunuz? 'Karkov bize yardım eder' derler." 
İyiliğin kötülüğü boğduğu bir cümledir bu...

Ah Sordo...
Davanın devamlılığı için milliyetçilerle çatışan dava arkadaşları Sordo'ya yardıma gitmemeleri hepsini kahreder. Hemingway, Jordan ve takımının karşı dağdaki çatışmayı duyarak ve arkadaşlarının öldüğünü bilerek soğukkanlı kalmaya çalışmalarını anlatırken, bir yandan da Sordo'nun ölümle ve yaşamakla ilgili düşüncelerini anlatır.
"Ölmek hiçbir şeydi. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgârla salınan bir buğday tarlasıydı. Yaşamak gökyüzünde dolanan bir atmacaydı. Tahılın savrulduğu, samanların uçuştuğu harman yerinde, tozlar içinde duran toprak bir testideki suydu yaşamak. Bacaklarının arasındaki bir attı yaşamak; bir bacağının altındaki karabinaydı, bir tepeydi, bir koyaktı, bir dereydi kenarında vadinin uzak kıyısında, tepelerin ötesindeki ağaçların uzandığı..."

Pablo artık bir kapitalist
Pablo'nun önceki zaferinin ardından mala olan düşkünlüğü ile heyecanının ve ataklılığının sönükleşmesi kadınının dahi onu önemsememesine yol açar. Davaya ihanetin kıyısından dönmesine rağmen, iş bitince kendinden olmayanları gözünü kırpmadan öldürerek onların da atlarına konması onun giderek kapitalistleşmesine bir örnektir. 
Kaybedecek şeyi ne kadar çoksa o kadar korkak olur insan. 
Or vice versa.
Kaybedecek şeyin ne kadar azsa o kadar gözü kara olur insan...

Selam olsun Nâzım'a
Romanın baş karakteri Robert Jordan Hemingway'di, Hemingway'de Nâzım'ı gördüm bazen de. 
Neden senin olmayan bir savaşa gidip de orada savaşıyorsun diye sormuştum Hemingway'e ya da Jordan'a yazının başında hani; 
Nâzım cevaplamış onu sanki: 
"beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
insanlar için ölebileceksin, 
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
hem de en güzel en gerçek şeyin 
yaşamak olduğunu bildiğin halde..."
****
Roman boyu doyumsuz güzellikte sözlerle karşılaştım. Hepsini yazmak mümkün değilse de birkaçını paylaşmak isterim:
"Ama ister Tanrı'yla olsun, ister Tanrı'sız, adam öldürmenin bir günah olduğunu düşünüyorum."
"Şöyle bir düşünülüp taşınıldığında iyi insanların hepsinin de neşeli oldukları ortaya çıkar. Neşeli olmak her zaman iyidir, bir şeyin de göstergesidir. Daha yaşarken ölümsüzlüğe ulaşmak gibi bir şeydir."
"Bazen bir köprü, kitlelerin geleceğinin üzerine kurulduğu bir dönüm noktası olup çıkardı. İnsan soyunun mutluluğu için birkaç insanın hayatı ateşe atılabilirdi!"
"Sen beni sevmesen de ben seni ikimize yetecek kadar seviyorum."
"Uğruna savaştığımız her şey gibi seviyorum seni. Seni özgürlüğü, haysiyeti, bütün insanların çalışma ve aç kalmama haklarını sevdiğim gibi seviyorum. Seni savunduğumuz Madrid'i sevdiğim gibi seviyorum ve ölen bütün yoldaşlarımı sevdiğim gibi."
"Zaten bu savaş büyük bir aptallık."
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarının üzerinde öl."
"Bana kalırsa savaştan sonra adam öldürme yüzünden çok kefaret ödemek zorunda kalınacak. Eğer savaştan sonra dinimiz olmazsa, o zaman sanırım herkesin adam öldürme suçundan aranabilmesi için bir uygar günah ödeme biçimi kurulmalı, yoksa gerçek ve insanca bir yaşam temelinden yoksun kalırız." 
"Öldüğün zaman ne hangi ulustan olduğun, ne de hangi siyasete bağlı olduğun anlaşılır." 
"İnsanın pisliğini örtmemesi özgürlük değildir. Kediden daha özgür bir hayvan yoktur ama kedi pisliğini gömer." 

Çan sesi duydunuz mu?
Roman boyu hiç çan sesi yoktu. Peki nereden geliyordu romanın ismi o zaman?
Romanın adının nereden geldiği, kitabın girişindeki sözde yazıyor aslında. 
Şair John Donne’ın bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından birinden alıntı olan bu söz şöyle der:
"Bir ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki çanlar kimin için çalıyor diye sorma; çanlar senin için çalıyor."

Yazımın sonunda kitabın sonunu okuyucuya bırakalım ve Cumhuriyetçilerin simgesi olan kırmızı karanfillere bir göz atmadan geçmeyelim.

Neden Kırmızı Karanfil?
Hikâye bu ya; Artemis avlanmaya çıkar bir gün. Av için kötü bir gündür ve eli boş döner avdan.
Ormanda flüt çalan genç bir çobana rastlar ve çobanın çaldığı müzik ile hayvanları kaçırdığını, o yüzden avdan eli boş döndüğünü düşünür. Çok kızar çobana ve genç adamın gözlerini oyup yere atar. Ancak çobanın masum olduğunu da anlar hemen. Öfkesinin kurbanı olmuştur tanrıça. Pişmandır ama yapabileceği bir şey de yoktur. Çobanın gözlerinin düştüğü toprakta ise iki çiçek açar. Kan kırmızısı iki karanfildir bu çiçekler. O gün bugündür dökülen masum kanın simgesidir kırmızı karanfilBinlerce yıldır masumiyeti, sevgiyi, güzelliği, haksızlığı ve pişmanlığı barındırır kırmızı karanfiller. Erdemdir kırmızı karanfil, parayla satın alınamaz.
O yüzdendir ki nahak yere giden canlar kırmızı karanfillerle uğurlanır hep.
Uğurlar olsun, uğurlar olsun...

Değişen savaşlar
Artık savaşlar böyle değil elbette. Geçtiğimiz günlerde Serdar Kuzuloğlu'nun bir anlatımında rastladığım gibi artık her şey; 
"İnsanın iki tane fonksiyonu vardır. Birincisi üretim, ikincisi askerî. İnsan ya bir şey üretir, ya eline tüfek alır bir şey savunur ya da bir yer fetheder. Bugünün dünyasında ikisinin de anlamı ortadan kalkmış durumda. Artık üretimi insanlar yapmıyor. Bugün ordular öyle süngü tak, cepheye Allah Allah nidalarıyla koş değil. Virginia'dan, Nevada'dan adam evinden çıkıyor, Joystick'i eline alıyor, Pakistan'daki Drone'u uçuruyor, hedefi bombalıyor, sonra evine dönüp Play Station'da FIFA oynamaya devam ediyor."

Değişse de değişmese de savaş her zaman acı ve gözyaşı içerir. Ancak insanoğlu hiçbir zaman savaşmaktan vazgeçmez.
Siz savaşı ne zannediyorsunuz bilmem ama ben savaştan korkarım.

Kitap Kurtları Kitap Kulübü
Gündemin acımasızlığından nerelere kaçacağını bilemeyenler için adeta bir sığınaktır kitaplar. 
Televizyon ekranından çıkıp insanın hücrelerine kadar zerk olan olumsuzluklarla ve düzeysizliklerle dolu yayınlar, gazete sayfalarında memleketin genel görünümünü yansıtan, içinde kavganın ve iftiranın bininin bir para olduğu yazılar, programlar, haberler ve daha neler neler...
Hepsinin yarattığı kötü enerjiyle dolu dünyadan sıyrılıp, bir başka aleme geçmek için yollar arar insan. Resim yapar, müzik yapar, yazı yazar, el işi yapar, kitap okur, müzik dinler, film izler ve daha neler neler...

Biz de birkaç kadın bir araya gelerek edebiyat dünyasının derinliklerinde kaybolalım istedik. Fikrin anası olan Zerrin Tığlıoğlu bir gün beni arayarak, "Kendimize iyi gelecek bir şeyler yapmamız lazım, kendimizi gündemin bu kirliliğinden arıtmamız lazım, var mısın bir kitap kulübüne?" diyerek başlattı bu güzelliği. Olmaz mıydım hiç? Varım dedim tabii. Sonrasında edebiyatla haşır neşir olan, iyi okuyan ve okuduğunu iyi anlayan dostlara sorduk ne dersiniz diye. Olumlu yanıt aldığımız arkadaşlarımızla 29 Nisan'da Zerrin Hanım'ın evinde buluşarak bu ay okuyacağımız kitaba karar verdik ve Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" kitabı başlangıç için iyi bir seçim olabilir dedik.
Bu kararın üzerinden geçen bir ayın ardından, 29 Mayıs akşamı buluşarak okuduğumuz kitabı enine boyuna konuştuk. Kim nelerden etkilendiyse, kim nelere dikkat ettiyse, kim neleri merak ettiyse hepsi dile geldi bu keyifli buluşmada. O yüzden, yukarıda yazdığım bu yazı, tüm arkadaşlarımın katkılarıyla yazıldı. 
Bir küçücük kitapçık böyle büyük bir mutluluğa kadirdir işte...
****
Kitabı bize Zerrin Tığlıoğlu “Bir Romanın Ardından” başlığı ile böyle anlattı.

Kapak fotoğrafı, İspanya İç Savaṣında 1936 yılında, 17 yaṣındayken Barcelona'da milis giysisiyle çekildiği fotoğrafla ikonlaṣan Marina Ginestà'ya aittir ve Wikipedia sayfasından alınmıştır.

La Trinchera Infinita / The Endless Trench / Sonsuz Siper filmi, Franco döneminde 40 yıl boyunca evinde saklanan bir adamın ve ailesinin hikâyesidir.