4 Ocak 2017 Çarşamba

Delirdiniz mi yahu?

Barbaros Şansal'ın yılbaşı gecesi paylaştığı videosunun tepki çekmesi üzerine Şansal Kıbrıs'tan sınır dışı edildi. Kıbrıs'tan havalanıp Türkiye'ye inen uçağı karşılamaya gelen 'heyecanlı bir grup genç' nasıl başardılarsa aprona kadar inmiş, kurbanlarının uçaktan çıkmasını dört gözle bekliyorlar, bir yandan da marifetlerini kaydediyorlardı. Şansal'ın yanındaki polislere(devlete) dahi saldırarak aralarından Şansal'ı almaya çalıştılar. 
Almaya çalışırken polisleri de, Şansal'ı biraz hırpaladılarsa da alamadılar. 
Velev ki alsaydılar;
Şansal'ın ruhuna "El fatiha!"...
Delirdiniz mi yahu, ses çıkartmak, tepki vermek başka, ölümüne saldırmak başka.

Barbaros'un paylaştığı videonun anlatımını "dik" bulsam da, bunun cezalandırmayı gerektirecek hiçbir yanını göremedim açıkçası. Barbaros'un tavrını ve tarzını bu kadar önemsemek yerine söylediklerini önemsemiş olsalardı daha iyi olacaktı kanımca.
Onun bilgisi ve birikiminden bihaber insanlar, daha onun ne dediğini anlamadan, videonun son kısmında ettiği kelama takılıp saldırıya geçtiler.
Bilmez misiniz, dik sözler eden dik duruşlu bir insandır o.
Üstelik varsa hukuk boyutunda bir suçu, gereği yapılır, hatta yapılmıştır, protesto edin geçin, linç etmek de ne?

Geçelim;
İstanbul'da günlerdir kesik olan elektriğin mağdurlarından Şehmus Seven, yaşadıkları sorunu gündeme getirmek için Twitter hesabında Enerji Bakanı Berat Albayrak’a yönelik bir tweet atarak, “Sayın Bakanım İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’nde 5 gündür elektrik verilmiyor zararımız çok büyük yardımcı olur musunuz” demiş.
Vay, sen misin diyen...
Adamın ne İsrail ajanlığı kalmış, ne FETÖ'cülüğü, ne DHKPC'liği, ne PKK'lığı, ne CHP'liliği, ne üst akıllılığı.
Delirdiniz mi yahu, neyin trollüğü bu? İşiniz mi yok? Yoksa işiniz mi bu?
Maruzatını bildiren bir insana böyle saldırmakla ne yaptığınızı zannediyorsunuz?

Geçelim;
Türkmenistan uyruklu K.M. isimli şahıs Reina katliamını yapan teröriste benzediği için darp edilmiş. 
M.K. caddede ilerlerken çevredekiler tarafından fark edilmiş. Bazı insanların kendisini takip ettiğini anlayan kişi paniğe kapılıp kaçmaya çalışınca çevredekiler tarafından çembere alınmış. Onan sonra da vur abalıya!
Delirdiniz mi yahu, benziyor diye adam mı dövülür?
****
Yolda giderken yanından geçen aracın sürücüsüne kurşun sıkanları, üzerine 'camiye gittim dönücem' yazmadan aracını tramvay yolu üzerine bırakarak trafiği tıkayıp, bu sebeple kendisini arayan polislere 'namazdayım' mesajı yollayanları, satrancı şeytan icadı sayanları, el kadar masum erkek çocuklarını, gül gibi genç kızları, kendinden zayıf bulduğu her canlıyı taciz edenleri ve tacizcilere tek kelime ettirmeyip de gücünü Barbaros Şansal üzerinde test edenleri gördükçe anlıyorum ki; 'bağzı' insanlar delirmiş. 

"Beni siz delirttiniz" derdi Cem Karaca bir şarkısında. 
"Evet, evet, siz" derdi.
"Kırmızı ışıkta geçen şoförler ve boşverli türküler
Sahil yolundaki kazalar, denize düşen şu uçak
Beyaz camda hayvanlar ve reklamlar
Yeşilçam'da baldır bacak
Uçaklar, rüşvetler ve mobilyalar ve ahlak üstüne nutuklar
Günden güne ufalan ekmekler, pasta yesin efendiler
Ama gaz tenekesiyle su kuyrukları
Ve bir başbuğun buyrukları
Beni siz delirttiniz
Evet, evet siz delirttiniz beni
Hiç kuşkum yok bundan eminim
Darılmaca yok ben bir deliyim ama beni siz delirttiniz
Gelin siz de katılın siz de bize, bizde herkese yer var
Dostlarım hep Napolyon, hepsi Sezar
Bol miktarda Hitler de çıkar..."

Şu sözleri okuduktan sonra bir Cem Karaca'nın delirmesine bakın, bir de şimdikilere.
Birinde duyarlılık had safhada, diğerinde ise avamlık.

Delirmelerin bile kalitesi bozulmuş demek, ne diyeyim.

Siz siz olun, aman gözünüzün üzerindeki kaşınıza dikkat edin...

2 Ocak 2017 Pazartesi

Satrangaç

Yeni bir oyun buldum. 
'Satranç oynayan akıllar'ın, 'satranç oynayanları günahkâr ilan eden akıllar'dan kaçıp saklanacağı bir oyun.
Şarkısı bile var: Satrangaç, satrangaç, saaat-raan-gaç...
Hani "Tavşan kaç, tavşan kaç, taaav-şaan kaç" der gibi.
Tavşan kaç oyununda "Tazı tut, tazı tut, taa-zı tut" da derdik ama Satrangaç oyununda bunu söylemeyeceğiz.
Bırakacağız 'satranç oynamayın' diyen akıllar satranç oynayan akılları yakalayamasın, tutamasın, onlara ulaşamasın...

Satrançla ne zorun var şimdi diyeceksiniz.
Cübbeli bir hocamız(!) var hani, onun bir video kaydını izledim de az evvel, sağ olsun geçmişteki hadisleri okuyarak satrancı yerden yere vuruyor, "Satranç oynayacağına 'tespih çeker' ile tespih çek, o da tık tık tık" diyor.
* Tespih çekerken fonda "Hayatı tespih yapmışım, oynuyormuşum" da çalabilir mi sayın hocamız?

Satranç biliyor mu bilmiyor mu bilmem ama bu yasakları koyanlar satranç oynayan bir insanın "düşünebilen, yorumlayabilen, ihtimalleri hesaplayabilen" bir insan olarak topluma zararlı olabileceğini düşünecek kadar akıllılar
İstiyorlar ki Şah Mat yapsınlar hep... 
Bu uğurda da atları, filleri, piyonları ve tabii ki veziri tekmeleyip geçiyorlar, kaleyi fethediyorlar.

Çok da fedakârlar bir yandan.

Siz düşünmeyin (biz sizin yerinize düşünürüz),
Siz yemeyin (biz sizin yerinize yeriz),
Siz gezmeyin (biz sizin yerinize gezeriz),
Siz eğlenmeyin (biz sizin yerinize eğleniriz),
Siz jet skiye binmeyin (biz sizin yerinize bineriz),
Ve dahasını diyecek kadar fedakâr hem de...

"Yakalamasınlar, tutamasınlar, ulaşamasınlar" demiştim yazının başında
Mesele de bu zaten, o akıllara ulaşamayacaklarını bildiklerinden o akılları ortadan kaldırmanın en iyi yolu olarak o akılları günahkâr ilan etmek ve mümkünse insanların akıllanmasını önlemekte buluyorlar çareyi.

O kurnaz akıllarıyla bildikleri tek şey etraflarındaki herkesi aşağıda tutarak ve hepsinin üzerine basarak yükseğe tırmanmak ve yüksekte kalmak için de her yolu mubah saymak.

Akıllılar arasında kaybolup gideceklerinin korkusuyla insanları korkutarak ve uyuşturarak kontrolleri altına almak, korkutmak için dini, uyuşturmak için de televizyonu kullanmak.

Alışmış kudurmuştan beterdir denir ya, e alıştılar bir kere tahtta oturmaya.
Baştan çıkartmayacaktık tepemize...
"Ayaklar baş oldu" demişti bir ara sayın cumhurbaşkanımız, ne kadar da haklıymış.
Akılsız başın cezasını onu kendine baş seçenler çekermiş diyelim biz de.
"Ben seçmedim" dediyseniz, size de uygun sözlerimiz var: "Kurunun yanında yaş da yanar." ve "İnsanlar sadece konuştuklarından değil sustuklarından da sorumludur."...

4 Şubat 1981 tarihli yazısında ne demişti Uğur Mumcu?
“İsterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. Bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. Bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! Bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar. Evet yazacağız, susmayacağız. Bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.”

Ve 24 Ocak 1993'de onu susturdular...

Susturmanın meşakkatli bir yol olduğunu gördüklerinden olsa gerek, şimdi hiç susturulmaya hacet duyulmayan bir insan model yaratma peşindeler.
Kendi ağızlarıyla "Sokağa çık dediğimizde çıkacak adamlar lazım bize" dememişler miydi zaten?
O da böyle eğitimi baltalayarak, kitap okutmayarak, müzik dinletmeyerek, sanatı yasaklayarak oluyor işte.
****
Daha fazla uzatmayayım;
Yazımın sonunda 'satrançseverlerin' tazıdan hızlı koşabilmek için antrenmanlara başlamalarını salık veriyorum.
Sonra da "Satrangaç, satrangaç, saaat-raaan-gaaaç" deyip arkama bakmadan kaçıyorum...

1 Ocak 2017 Pazar

Pamuk ipliği

Birkaç zamandır Noel Baba hikâyesi dönüp duruyordu ortada. 
Bir yerlerden Noel Baba kılığında yapılacak bir saldırının duyumu alınmıştı ve bunun için mi hain ilan edilmişti ak sakallı ihtiyar? Olacakların ardından her şey onun üzerine mi yıkılacaktı?

İki gün önce bazı haber sitelerinde elifine kadar aynı sözcüklerle "Noel Baba kıyafetli terör saldırısına dikkat" yazıları yazılmış, Noel Baba FETÖ'cü ilan edilmişti. "FETÖ'nün Noel Baba saldırısına karşı millet teyakkuzda" yazılmıştı o yazılarda. 
Gerçekleşecek saldırının kaynağı şimdiden belliydi yani. 

Ve beklenen saldırı gerçekleşti... 
Üstelik (iddiaya göre) Noel Baba kıyafeti kamuflajlı bir kişi tarafından. Üstelik Amerikan filmlerini aratmayacak bir senaryoda ve işinde ehil bir başrol oyuncusu soğukkanlılığıyla.
Kapıdaki güvenlik görevlisinden başlayıp içerideki kalabalığın üzerine defalarca şarjör yenileyip, yüzlerce mermi boşaltarak. 
İşi bitince yine aynı soğukkanlılıkla mekândan ayrılarak.
Aynı bilgisayar oyunlarındaki gibi, aynı filmlerdeki gibi.
Sanki kerelerce bu oyunu oynamış ve uzmanlaşmış gibi. 
Sanki rolü öğretilmiş ve günlerce prova edilmiş gibi...

Ya teyakkuzdaki millet neredeydi?
Hele de katliamın ve ölenlerin ardından yazılanları okuyunca ve teyakkuzdaki milletin kime karşı teyakkuz gösterdiğini gördükçe.
O yorumlardaki hınca baktıkça yıllardır nakış gibi işlenen kopuşun artık sona geldiğini görünce. 
Gerçek şu ki, artık pamuk ipliği ile bağlıyız birbirimize...

Ah büyük adamlar ah, ülkenin ayarlarıyla oynatmayacaktınız böyle. 
Birlik beraberlik yolundan çıkıp her kişiyi bir başka tarafa fırlatıp atmayacaktınız.
Her kavramı kafanıza göre yorumlayıp, her detayı kendinize uydurmayacaktınız.
Her türlü ayrışmanın üzerine tuz biber eker gibi bir de milleti "yılbaşı kutlayan kafirler" ile "yılbaşı kutlamayan müminler" olarak ayrıştırmayacaktınız.
Ne kutlayan kafirdir yılbaşını, ne kutlamayan mümin.
Bu kadar basit değildir bunun kararını vermek.
Bu kadar size kalmamıştır.
Kendinize gelin bir, bu kadar mı yaratanla eş tutarsınız kendinizi?

"Büyüyen Yeni Türkiye"nin üzerine oynanan oyunlara 'saha yaratmak' bunların hepsi.
Soyut kavramları tümden dine bağlayıp, ahlâkı bir kenara atmak, oluşan büyümeyi de bu zayıf temelin üzerine inşa etmekle övünmek üstelik.
Bu zayıf temelin üzerine yükselen büyümeyi yıkmak o kadar kolay ki.
Yol dediğin nedir ki, köprü dediğin nedir ki, bir ufak sarsıntıda ne yol kalır memlekette, ne köprü ne bir şey.

Milletleri ayakta tutan halkın devletine olan inancı ve güvenci, yani iman gücüdür. 
Atatürk'ün bir milleti emperyalizmin elinden kurtarışının kaynağı, o milletin kendisine ve davaya olan inancıdır. 
Yoksa ne top ne tüfek, ne yol ne iz...

Geldiğimiz noktada birlik beraberlik lafları edeceğim ama görüyorum ki pamuk ipliği koptu kopacak.
Bu fırtınaya karşı teker teker bireyler olarak sağlam duralım diyorum sadece,
Geçecek bu günler...

30 Aralık 2016 Cuma

Buz yanığı yürekler

Gazetelerde kıyıya köşeye sıkışmış haberler oluyor bazen. 
Büyük devlet adamlarının beyanatlarından ya da magazin medyatiklerinin estirdiği fırtınalardan dolayı sesleri pek duyulmuyor. 
O haber bir-iki okunduktan ve bir-iki "Ah Vah" edildikten sonra üzeri örtülüp gidiyor. Hayat, geride bıraktıkları için dahi kaldığı yerden devam ediyor.
Acılar, kanıksandığından mı yoksa insanın önce kendisini koruma içgüdüsünden mi bilmem, sanki hiç yaşanmamış gibi davranılıyor...

Bu haberi okudunuz mu?
"Adana’da eşi bir yıla aşkın süre işsiz kalan ve ev kirasını 8 aydır ödeyemeyen 26 yaşındaki Emine Akçay, çocuklarının üşüdüğünü görünce cebindeki son 6 lirayla odun almaya gitti. O kadar az parası vardı ki, oduncu ‘Bacım bu paraya odun mu olur’ dedi. Ama anne Emine Akçay ısrar etti, bir çuval odunu alıp eve geldi. Odunlar ıslandığı için yanmadı. Lastik parçalarını tutuşturmaya çalıştı; olmadı. Emine Akçay, çocuklarının ısınması için çalıştırdığı saç kurutma makinesini küçük oğluna verdi. Daha sonra diğer odaya gidip, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak, kendini astı."
Haberin devamı için tıklayınız:


İki evladını şu koskoca dünyada bir başlarına bırakıp gidebilen bir annenin nasıl bir çaresizlik içinde sıkıştığını hayal edebildiniz değil mi?
O anları dakika dakika düşündünüz, kendinizi onun yerine koydunuz ve halinize şükrettiniz, değil mi?
O bunları yaşarken konu komşu, hısım akraba, eş dost arkadaş neredeydi diye sordunuz. 
Sormayın... 
Hepimiz çok zaman bihaberiz diğerlerinden. Üstelik yardım istemek de hiç kolay değil. Hani elini versen kolunu alamazsın ya, işte öyle. 
Onursuzca yaşamaktansa onurluca ölmeyi tercih etmek, sırf hayatta kalabilmek için ağır bedelleri ödemeye razı olmamak demek. 
26 yaşında bir genç kadın razı olmadı, konuşmadı, sustu ve gitti.

Ya ardında bıraktığı çocukları?
Nasılsa birileri sahip çıkar dedi ihtimal gitmeye karar verince. Birisi altı yaşında, diğeri altı aylık iki evladını kendisi yaşıyorken devlete ya da hali vakti yerinde birilerine emanet etmeye gönlü razı gelmedi. 
Anne evlattan ayrılır mı hiç? Onlar olmadan yaşayabilir mi hiç? 
İşte kıskaçların en acımasızı. İşte prangaların en can acıtıcısı.
Hadi şimdi kişisel gelişimciler, yaşam koçları, bilirkişiler, bilmez kişiler tümden "Çaresizseniz çare sizsiniz" desinler bu duruma.
O kendince çaresini bulmuş işte. 
Görüldüğü üzere, herkesin çözümü kendine...
****
Geçmiş yılların birinde "Kar herkese aynı mı yağar?" diye sormuştum hani, sorarken biliyordum sorunun cevabını aslında. 
Yoksulluk ve açık alanda çalışıyor olmakla değişiyordu kar ve soğuğun anlamı.
Sıcacık evinde oturan insana başka yağıyordu kar, sokaktaki satıcıya ayrı, dağdaki askere ayrı...

Lakin insanca yaşamanın temellerinden biri olan sağlıklı mekânlarda barınmak, soğuktan donmamak ve ısınmak her vatandaşın en doğal hakkı olmalı. 
Bir-iki münferit vak'a diye bakılıyor böylesi durumlara, lakin BİR CAN'ın böylesi acı gidişinin ardından geleceğe uzanacak dallarında oluşacak hasar hiç hesaplanmıyor.
****
Kıskanılacak kadar büyüyen Türkiye'deki "ısınamayan" insanlarının dramlarına şahit oldukça, içlerinde yanan ateşi soğutmak isteyenlerin yürekleri buz yanığı oluyor hep. 

Bir evde biri patlayacak kadar tok, biri de ölecek kadar ise, uçurumlar bu kadar dikleşmiş ve hayatlar bu kadar ayrışmışsa,
Ve bu kadar duyarsızlaşmışsa 'açgözlü tok'lar;

İnsanın önce gözü doysun derler ya, 
O zaman:
"Gözünüzü Allah doyursun!"

24 Aralık 2016 Cumartesi

Çuvaldız lazım çuvaldız!

Uğur Dündar'ın sunduğu Halk Arenası'nın bu haftaki programı Mudanya'dan, Uğur Mumcu Kültür Merkezi'nden canlı yayınlandı. 
Bir önceki hafta gerçekleşmesi gereken program, önce Müjdat Gezen, ardından da Uğur Dündar yatak döşek hasta olunca bu haftaya kalmıştı. 
Neyse ki bu hafta Müjdat Gezen hafiften hasta olsa da Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar turp gibiydiler.
Böyle bir üçlü bir adımlık mesafeye gelir de bu programa gidilmez mi hiç?
Gittim tabi. 
Benim gibi pek çok kişiye bir adım mesafede olan Mudanya'ya programa katılmak için akın olacağı ve bu akının 400 kişilik kapasitesi olan Uğur Mumcu Kültür Merkezi kapısında izdiham yaratacağı düşünülmüştü.
O yüzden de Mudanya Belediyesi binanın dışındaki bir bahçeye ısıtıcılar koymuş, sandalyeleri dizmiş, dev ekranı da ayarlamıştı. Ki dışarıda kalanlar programı oradan canlı canlı izleyebilsinlerdi.
Kapıdaki kalabalıkla birlikte attım kendimi salona. Bulduğum bir yere oturdum hemen. Lakin öngörüldüğü gibi kapıda kalanlar içeridekilerden daha fazlaydı.
Bu duruma CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil el koyarak dışarıda kalanların bir kısmını içeriye aldırdı. Duvar dipleri ve koridorlar dahil artık salonda adım atacak yer kalmamıştı. 
Öyle ki yanımdaki sütuna yaslanmış halde ayakta duran bir beyefendi aniden fenalaştı. Durumu fark etmemin ardından sağlık ekibi çağrısı ve Dr. Ceyhun İrgil'in hastaya yaptığı ilk müdahalenin sonrasında hasta ambulansla hastaneye kaldırıldı. İyi olduğu haberlerini aldık daha sonra.
Bu heyecanlı dakikaların ardından program başladı.
Uğur Dündar "Programı ilk kez gülümsemeden açıyorum." derken sesinde son günlerde üst üste yaşanan olayların yarattığı derin üzüntünün kırıklığı vardı.
Yılmaz Özdil kendine has net üslubuyla, Müjdat Gezen esprileriyle, Uğur Dündar da konuları toparlayıp programı yönetmesiyle her zamanki gibi epey yarayışlı bir programa imza attılar.
Konuşulan konuları tek tek anlatmam mümkün değil.
Kısaca 'memleketin içinde bulunduğu ortam' demek yeterli olacaktır sanırım... 
Bir de Yılmaz Özdil'in yaptığı 'izleyici neyi okuduktan sonra neyi okuyor' tespiti...
Tercihler şöyle, "Şehit haberleri, O Ses Türkiye, dolar ne durumda, Poyraz Karayel.... vb"
Gördüğünüz üzre kafalar epey karışık...

İğneyi de çuvaldızı da
Buraya kadar anlattıklarım bir programın normal gidişatıydı. Gelelim yazının başlığına.
Böyle bir programa katılan insanların nasıl program izlememesi gerektiği üzerine bir iki laf etmek istiyorum şimdi.
Dikkatinizi çekerim, nasıl izlemesi gerektiğine değil, nasıl izlememesi gerektiğine...

* Öncelikle şu telefonlar!
Arkadaş, telefon akıllı dediysek de herhangi bir toplantı ya da sinema gibi sessiz olunması gereken bir yere girerken kendi kendini sessize almayı bilmiyor henüz bu makine. Bi zahmet sen yapacaksın. 'Sen şimdi biraz SUS diyeceksin' alete. Sessize alacaksın. Vik vik vik çaldırmayacaksın.
Salonda telefonun biri susuyor diğeri başlıyor. Bildirimler, aramalar ve dahi aramalara cevap verilerek yapılan konuşmalar.
Tabi bir de 'çekim çekim çekim'.
Tüm telefonlar havada, herkescikler kayıtta.
İçimden yine aynı şeyi söyledim: "Ne çektin be dostum!"

* Telefon işini geçtim, bir de alkışlama işi var ki program izletmez insana.
Daha sözün sonu gelmeden çepik vurmaya başlıyor birisi, ardından geliyor diğerleri, sözün sonu kaynıyor gidiyor arada. 
Heyecanlısın anladım da, neyi alkışladığını da anlamadım...
Bir dur, bir bekle, nerede alkış yapılacak, nerede sessiz kalınacak bir öğren. 

* Alkış olayını da koydum bir kenara.
Bir de 'televizyonda film izlerken televizyonla konuşan anne modeli' izleyiciler var ki Allah selamet.
Sürekli bir konuşulanlara cevap verme, sürekli bir sahneye laf atma, sürekli bir 'ben de hepsini biliyorum' havasında yüksek sesle yorum yapma.
Tamam, buraya geldiğine göre az ya da çok durumlardan haberdarsın. Bu konuda mutabıkız. Ama niyedir sürekli bir bilgini ispatlama çabası, niyedir bu kadar programı dinlemeye odaklanmış insanların halet-i ruhiyelerinin ayarlarıyla oynama, niyedir sinir katsayımızı arttırdıkça arttırma.

* Hadi son bir şey daha söyleyip kapatayım mevzuyu.
Bu da SLOGAN atma hastalığı olsun.
İki lafın başı hep aynı slogan. Mitingde miyiz, seçim propagandasında mıyız, pazarda mıyız belli değil.
Yok yok, biz Akdeniz insanıyız, sıcak kanlıyız, heyecanlıyız tamam da, iş biraz değişmiş. 
Hafiften kıroluğa kaymışız da haberimiz yok...

* Ve bir söz de Mudanya'ya gelsin.
Uğur Mumcu Kültür Merkezi gayet anlamlı bir mekân, lakin Mudanya daha büyük ve daha konforlu bir kültür merkezini hak ediyor artık. Eminim ki bunu dile getiren sadece ben değilimdir. Eminim ki Barışın Başkenti Mudanya'nın Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz'ın bu konuda bir projesi vardır.
Bizden söylemesi...
****
Program boyu konuşulan konuların alt özeti;
"Biz insan olma hasletlerini mi yitirdik?" sorusuna gelmişti hep.
Cevap veriyorum: Evet, yitirdik!

Ne üzülmeyi biliyoruz artık, ne sevinmeyi, ne konuşmayı, ne de dinlemeyi...

O yüzden hep başkalarını beğenmezlik edeceğimize biraz da iğneyi kendimize batıralım istedim bu yazımda. 
Yukarıda yazdıklarıma baktım da kararımı değiştirdim, 
İğne de yetmez bize, çuvaldız lazım çuvaldız!

23 Aralık 2016 Cuma

Sağır mısınız, kör müsünüz?

Kore'de ölen bir askerin dilinden Nâzım Hikmet'in dönemin başbakanı Adnan Menderes'e yazdığı Diyet şiirini bilirsiniz.

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
   iki hayın,
         ve zeytini yağlı iki gözünüzle
                 bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
                          ve topraklarına çiftliklerinizin
                                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
   iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                    dövizlerinizi,
                           ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
              halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
            vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
                   kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
          kopuk ellerim,
                     kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da. 
Nâzım Hikmet / 25 Haziran 1959

Sahi, Kore'ye niçin gitmiştik?
Kısaca göz atalım:
Kore Savaşı'na 1950'de Birleşmiş Milletler Ordusu'na katkı olarak 4500 kişilik bir tugay gönderdiğimiz bu savaştan biri albay, 3'ü binbaşı, 6'sı yüzbaşı olmak üzere 724 şehit, 2068 yaralı ve 234 esir ile çıktık.
Kuzey Kore'de 1950'den 1953 Ağustosu'nda özgürlüklerine kavuştukları güne kadar esaret yıllarını geçiren Türk askerlerinin 5'i subay, 3'ü astsubay, 226'sı da er idi.

Bu esir askerlerimizin tutuldukları kampı 1952'de Nâzım Hikmet de ziyaret etmiş ve bir şiir yazmıştı. 
"Kimi öldürmeye gidiyorsun Ahmet?"

Barış görüşmelerinin ardından, Kore’deki Türk esirler 5 Ağustos 1953’te serbest bırakıldı.
Kamplardaki olumsuz (bitlenmek, kurtlanmak, açlıktan bir deri bir kemik kalmaktan bahsediyorum) şartlara dayanan sadece Türkler oldu.
Esir 7 bin 245 Amerikalı askerden 2 bin 806’sı ölmüştü. 21 Amerikalı asker ise komünist olup ülkelerine dönmeyi reddetti.
Türk askerleri ise hiç kayıp vermeden döndü.
Dirençleri ABD’de araştırma konusu oldu!
****
Sahi Suriye'ye niçin girdik?
Ya vatan müdafaasıdır savaşın sebebi ya da yeni topraklar edinmek.
Bizimkisi hangisi?
Kimin savaşında ölüp gidiyor gençlerimiz? Nasıl diyorsunuz ana babalarına evladınız artık YOK. Nasıl koyuyorsunuz toprağa daha büyümeden parçalanmış tazecik bedenleri.
Nasıl dayanıyorsunuz bunca acıya?
Ki hepsinde onca emek, onca heves, onca hayal...
****
Ortadoğu'nun kalbine sapladıkları hain hançeri sapladıkları yetmezmiş gibi, bir de içinde çevirip oluk oluk kan akıtıyorlar kesikten.
Daha çok ölün, daha çok ölün, daha çok ölün diye dönüyor bıçak.
Daha çok öldürün, daha çok öldürün, daha çok öldürün diye fısıldıyor karanlık ses.
Allahım nasıl bir kâbustur ki bu bir türlü uyanamıyoruz.
****
Kimse şiir yazmayacak belki kahpece öldürülen bu çocukların ardından.
Yüreklerde boğulacak sessiz çığlıklar, asi isyanlar, kanlı gözyaşlı ağıtlar.
Sokaklara, meydanlara isimlerini de versek geçmiş zamanların mezarlığında neden öldükleri unutulacak hepsinin.
Ben onların sessiz iniltilerini duyarım, kanayan yaralarını görürüm,
Ya siz;
Siz sağır mısınız, siz kör müsünüz de hiçbirini duymaz, hiçbirini görmezsiniz...
****
Durmaksızın tekerrür eden tarihe bakıp sorarım:
Daha çok ölen mi kazanır savaşı, daha çok öldüren mi?
Tüm savaşlar masada başlayıp masada bitmez mi?
Savaşın kazananı, barışın kaybedeni yoktur denmez mi?
Peki o zaman neden masaya oturmuyorsunuz?
Hançeri yerinden çıkartıp, akan kanı durdurup, yarayı niçin otamıyorsunuz?
Yoksa siz kan kaybından ölmemizi mi bekliyorsunuz?

Dönüp Kore günlerine bir bakın, sonra da bugünlere gelip bir bakın,
Biz ölmedik, ayaktayız.
Suriye'den sonra da ayakta kalacağız...


14 Aralık 2016 Çarşamba

Bunların hepsi hikâye


"Akşama ne yemek yapayım Bey?" diye soran evin kadınına verilen cevap "Sen bilirsin Hanım" olurdu çoğunlukla. Evin hanımı sofraya ne koyarsa ev halkı tarafından nazlanmadan yenilir yutulurdu. 
Beğenmediği yemeği zorla yemekten gına gelmiş çocuklar evlenince kendilerine aynı soruyu soran evin hanımlarına yine babalarının verdiği cevabı verdiler, lakin beğenmedikleri yemeği sofrada görünce sofradan biraz uzağa yan çizdiler.
Babayı gören çocuk ne yapmaz, o da sofraya bir naz, annede ise bol niyaz
Onu yemem, bunu beğenmem, ben aslında tokum (ki brokoli gibi yemekler bu yüzden çok doyurucu olarak bilinir), sen bana bir tost yapıver, şuradan iki lahmacun söyleyiverelim, yanına bir de ayran çalkala, yok yok, onu da isteriz lahmacuncudan, boşu boşuna hiç uğraşma.
Evin hanımı bütün gününü verdiği ve beğenilmeyen yemekleriyle birkaç sofrayı baş başa geçirince o da mutfakla ilişkisine bir mesafe koydu sonunda.
Nerede zamanın annesine "Eline sağlık" diyen ev halkı, nerede zamane tayfası...
Anne modeli değişince ve kadın da iş hayatının içine girince yeni model çalışan kadın zaten zaman bulup da annesinin yaptığı o cânım yemekleri de yapamaz oldu zaten.
Ne yapsın kadın, kaç parçaya bölünsün?


Böyle böyle değişen hayatımız ile birlikte 80'li yıllarda yabancı dizilerde gördüğümüz eve yemek sipariş etme alışkanlığına 2000'li yıllarda biz de alışıverdik.
Artık bizim de ayağımıza kadar gelen yemeklerimiz vardı. 
Hele bir de internet yaygınlaştıkça, hele bir de akıllı telefonlar çıkıp da kıyıda köşede ne varsa her ürünün bir uygulaması yazılınca, bundan en büyük nasibi alanlardan biri de yeme-içme sektörü oldu.

Şimdi size bir soru:
Dışarıdan yemek söylemek gerekince aklınıza ilk olarak ne yapmak geliyor?
Yaş baş durumuyla değişen bir yemek talebi var bu konuda değil mi?

Gençler doğrudan internetten, yaşı biraz daha kemâle ermiş olanlar telefon ile, biraz daha büyükler ise mekâna bizzat giderek ısmarlıyorlar yemeklerini.
Büyükler haklı; yüz yüze oturup, masaya tabağa çanağa dokunarak, pişen yemeği koklayarak, ânı yaşayarak yenilen yemeğin yerini hiçbir şey tutmaz ama, zaman yok zaman...
Bizim yemek ile gelişen hikâyemiz böyle işte.

İnternetten nasıl yemek aradığımıza bakalım şimdi de. Malum, bu konuda ilk akla gelen site yemeksepeti.com...
Nasıl olmasın ki, içinde yok yok.
Benim derdim; insanın aklına böyle bir site yapmak nereden gelir, daha doğrusu insan böyle bir eksiği nasıl fark edebilir?
Girişimci ruhu varsa eder işte. Ya da fark edebilme yeteneği olduğu için girişimci olur insan.

Şimdi size bu girişimcinin kim olduğunu söyleyeceğim.

Yemeksepeti'nin kurucusu Nevzat Aydın idi bu isim. 
Aydın, Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği (BUSİAD) Yenilikçilik ve Yaratıcılık Uzmanlık Grubu ile Uludağ Üniversitesi'nin işbirliğinde gerçekleştirilen "İnovasyon ve Pazarlama" konulu 'Bursa 7. Yenilikçilik ve Yaratıcılık Sempozyumu' için Bursa'ya gelmişti.
Moderatör Yrd. Doç. Dr. İbrahim Öztahtalı  kendisini konuklara takdim ederken takdimin sonunun gelmeyeceğini düşündüm bir an. Bu nasıl bir CV idi?
Hemen twitter'da aradım kendisini. Zagor Tenay çıktı karşıma.
Anlaşılan o ki, işinde tutkulu olduğu kadar, hayatında eğlenceliydi. Bir yandan da öğrenmesi gerekenleri en doğru ve en çabuk öğrenme derdindeydi
.

1976 yılında başlayan bir hayatın kahramanıydı. 21 yaşında ilk girişimcilik deneyimini yaşamış, ardından MBA eğitim için San Francisco'ya gitmiş ve MBA'in bitimine altı ay kala her şeyi ardında bırakarak cebinde "yemek" fikriyle memlekete dönmüştü.
2001 yılında üç arkadaşı ile kurdukları Yemeksepeti'nin giderek büyüyen yol hikâyesine2015 yılında Almanya merkezli global online yemek sipariş platformu Delivery Hero tarafından 589 milyon dolar değerleme ile satın alınmasıyla yeni sayfalar ekleniyordu.
Kendisi bahsetmedi ama ben biliyorum ki ilginç bir hikâyesi var bu satışın: Aydın yönetiminin şimdiye kadar yapılmayanı yaparak satıştan elde edilen kârın 27 milyon dolarını 114 Yemeksepeti çalışanına bonus olarak paylaştırdığını biliyordunuz değil mi?
Nevzat Aydın bunu, “Ortada bir başarı varsa bunu hep beraber gerçekleştirdik ve başarı paylaşılınca kesinlikle daha güzel” sözleriyle yorumlar.

Aynı zamanda hemşehrimiz de olan Aydın Bursa'da yaşayan anne babasıyla birlikte gelmişti sempozyuma. 
Aynı şeyi düşündünüz siz de değil mi; "Bu hikâyeyi yaratan evlatlarıyla ne kadar gururlanıyorlardır kim bilir?"
****
Sempozyumun dört konuğu vardı. Merak etmeyin dördünü de anlatmayacağım. 
Konuklardan Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Üyesi Zeynep Tandoğan, Alibaba.com Türkiye Temsilcisi ve E-Glober Genel Müdürü Orkan Aytulun ve Akademisyen Yazar Yüce Zerey'den, Yüce Zerey'in hikâyesine götüreceğim sizi biraz.
Yüce Zerey'inki 'Bir Aşk Hikâyesi'ydi. Ama gerçek bir aşk hikâyesiydi...
Bizim oğlan marka ile bizim kız müşterinin sıra dışı aşk hikâyesiydi anlattığı. 
Olan şu; her şey tıkırında giderken öteki oğlan olan dijital dönüşümün mahalleye gelmesiyle karışan bizim kızın kafası, yeni gelenin anlattığı birbirinden cazip hikâyeler sebebiyle eski aşkı ile yeni hikâyeci arasında kalıyor.
Sonuç: Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap...

Lakin bizim oğlan esas kızdan vazgeçecek değil ya, ne yapsam ne etsem de kızın gönlünü tekrar çelsem diye durmaksızın kafa patlatıyor.
Pazarlamacı büyük ağabey mahallenin dayısı olarak tam da burada devreye giriyor. 
"Kızdaki değişimi iyi oku" diyor oğlana.
"Hatta arkadan gelen yeni neslin profili de iyi oku. Ki onlar daha atarlı, daha narsist, daha sabırsız, daha zamansız, daha doğrucu Davut, daha ayran gönüllü."
Sonra da kendini tanı diyor, sen kimsin, nesin, neyi hedefledin kendini iyi bir öğren.
"Hikâyene bak. O doğruysa ve sen de iyi anlatabiliyorsan, seni dinleyenler de bu hikâyeyi başkalarına kendi arzuları ile anlatabiliyorlarsa gerisi gelir. Bundan sonra sana kalan, senin hikâyeni anlatanların topluluğunu oluşturmak ve bu sarmalı tekrar ederek esas kızı yeniden tavlamak..."

Daha önce de kendisinden ve Serdar Kuzuloğu'ndan 'Pazarlama Yalanları'nı dinlemiştik.
Bu kez de anlattıkları hep hi
kâyeydi.
**** 
Sempozyumda Orkan Aytulun verilere dayalı konuşurken izleyiciler arasından verilerin hatalı olduğuna dair yükselen ses, ithalat ihracata dair parlak sözler edilirken gereken tamamen duygusal bağışı yapmadığı için gümrükte malları takılmış bir gençten konuşmacılara yükselen ses, yükselen bu seslere karşı sempozyumun kolaylaştırıcılığını yapan Tolga Yücel'in esprili yaklaşımları, salonun adeta hınca hınç dolu olması, iki bölüm halinde gerçekleşen sempozyumun ikinci bölümüne Şan Resitali ile geçiş yapılması, hepsi başlı başına bir hikâyeydi.

Yoksa, yoksa bunların hepsi bir hikâye miydi?