20 Mart 2016 Pazar

"Öğrenci değil, seçmen yetiştiriyoruz"


- Büyüyünce ne olacaksın bakalım?
- Doktor!
- Ya sen?
- Öğretmen!
- Peki ya sen?
- Pilot öğretmenim! 
Ne hevesle söylerdik sorulduğunda ne olmak istediğimizi. En bildiğimiz meslekler ne ise onu söylerdik tabi. Hastalanınca bizi iyileştiren doktor, önümüze dünyayı seren öğretmen, ah bir de havada kuş gibi süzülen o uçağın pilotu.
En çok da öğretmen olmak isterdik ama. 
İdealist öğretmenlerdi bize örnek olanlar. İtibarlı, sözü dinlenen, aklıselim, eli yüzü düzgün, örnek insanlardı hepsi.
Sonra geçen zaman içinde toplumun değişmesi ile öğretmen profili de değişmeye başladı.

Yeni öğrenciler de eski öğrenciler değildi artık.
Zorlaşan ya da zorlaştırılan şartlar öğretmenlik mesleğinin tercih edilebilirliğini olumsuz etkiledi. Eskinin öğretmen yetiştiren saygın kurumlarının kapatılmasıyla öğretmen değil fakülte mezunu insanlar öğretmen olmaya başladı.
Diploma insanı öğretmen yapmazdı ki.
Çocuğu anlamak, bazen çocukla çocuk olmak, onu sarıp sarmalamak ve hayata hazırlamak lazımdı önce. Bu da öğretmen okullarında öğretiliyordu.
Fakülte diploması üzerine eklenen 'çocuk psikolojisi ve öğretmeyi öğrenme' belgesi öğretmenlikte ne kadar yeterli oluyordu?
Duyarlılığı ve sorumluluğu yüksek insanlar kendi boşluklarını doldurarak, eksiklerini telafi ederek, arayı kapattılar elbet. Sevgiyle ve ilgiyle yapılan her iş başarılı olurdu.
Düzenli maaş alabilmek için çareyi devlete kapağı atmakta bulanlar ise aldıkları maaşı hiç hak etmediler...
Onlar çocukları sevmediler.
Onlar sorumluluklarının farkına varıp, gereğini yerine getirmediler.
Üstüne üstlük bir de siyasete malzeme olup bölüm bölüm bölündüler...
Çalıştıkları kurum "Millî" Eğitim idi oysa.
Eğitim ve öğretim vatan için, toplum için, gelecek için, birlik içindi...
Eğitim Millî idi ama Bakanlık hükumetindi. O yüzden de her gelen kendi düzenini getirdi. O yüzden de bunca senedir yerine oturamayan eğitim sistemi, adeta yap boz tahtasına benzedi...
Seslerine kulak vermek için Öğretmen Okullarının kuruluşunun 168. yıl dönümü etkinliğinde buluştuk öğretmenlerimizle.
Bursa İli Eğitim Hizmetlerine Yardım ve Eğitimi Geliştirme Derneği tarafından düzenlenen ve moderatörlüğünü Dernek Başkanı Zeki Baştürk'ün yaptığı "Geçmişten Günümüze Öğretmen Sorunları ve Çözüm Önerileri" konulu panele konuşmacı olarak, Eğitim-İş Bursa Şube Başkanı Özkan RONA, Eğitim-Sen Bursa Şube Başkanı Cihat UYGUR ve Türk Eğitim Sen Bursa 2 No'lu Şube Başkanı Selçuk TÜRKOĞLU katıldı.
İlk sözü SELÇUK TÜRKOĞLU'na verdi Zeki Hoca.
"Öğretmenin tek sorunu maddi değil. Öncelikle geleceğe güvenle bakmak istiyorsunuz. Milli eğitime altı ay sonra ne olacağını kimse kestiremiyor. Her gün değişen bir sistemin içinde. 5 defa bakan, 6 defa sınav sistemi, 4 defa milli eğitim temel kanunu ve yüzlerle ifade edilen yönetmelikler değişmiş. Böyle bir ortamda eğitim çalışanları hayatlarını sürdürmeye gayret ediyor." diyerek söze başladı Türkoğlu.
Öğretmenlerin en büyük lüksü tatil.
Onun da çoğu memleket ziyareti. Ana baba ziyareti. Hatta belki memleketten erzak getirme ziyareti.
%40'ımızın ev sahibi olmasını, (ki bir çoğunun üzerine banka kredisi vardır, bir çoğu miras kalmıştır ya da karı koca birlikte çalışmışlardır) lüks gören bir zihniyet var.
"Öğretmenliği bırakmak istiyoruz"
Meslekten soğumuş, emekli olmak isteyen öğretmenler var. Ek gösterge düşüklüğünden dolayı, çalışan ile emekli arasındaki gelir farkından dolayı emekli olamıyor. Birçoğu psikolojik sıkıntılar yaşıyor. Öğrenciler ya da veliler tarafından şiddete uğruyor. Okul ortamında çalışma barışı yok, adalet, vicdan ve ahlâk yok, okul kültürü oluşamıyor. İsteksizlik ortaya çıkıyor.
Zorlama var.
Bin'e yakın aday öğretmen geldi Bursa'ya. % 90'ı bir sendikaya, ister ya da istemez, üye olmuşlar. Bir de mülakat şartı getirilmiş şimdi. "Fakülteyi kazandım, okudum, bitirdim, KPSS'yi zar zor aştım, atandım, risk edemem" deyip kendini riske atmak istemiyor. Bu da köleleşmeyi yaratıyor.

ÖZKAN RONA ve öğretmen okullarının tarihi
"Öğretmenlik, devletin eğitim öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği" olarak tanımlanıyor.
İlk öğretmen okulu Darülmuallimin 16 Mart 1948'de kurulmuş. Tanzimat'tan Cumhuriyete kadar modern eğitimcilerin yetiştirilmesinde emeği geçen eğitimciler ve Cumhuriyet ile birlikte yeni eğitimciler yetiştirilmesinde emeği geçen Mustafa Kemal Atatürk ve devrimci kadrolarıdır.
Köy Enstitülerinden başlanarak öğretmen yetiştirilmesi konusunda çok önemli adımlar atılıp çok atılımlar yapılmasına karşın, günümüzde hem öğretmen yetiştirilmesinde, hem öğretmen istihdamında hem de eğitimin öğretmen eliyle yürütülmesinde önemli sorunlar yaşanmakta. 
Her çağ kendi modelini yaratır.
Cumhuriyet'in öğretmen modeli idealist ve toplumcu öğretmen modeliydi. Kulluktan çıkarıp birey haline getiren, aklı özgürleştirip çağdaşlaştıran, köylüyü köyünde eğiten ve köyünde kalkındıran, ezberci değil, öğrettiklerinin yaşamda bir karşılığı olan, uygulamacı olan öğretmenler idi onlar. Bireyin mutluluğunu öne alıp toplumsal mutluluk ve topyekun kalkınmayı sağlayan öğretmen modeliydi. Yeni model böyle değil. Tek görevi öğrenciyi sınavlara hazırlamak olan, teknisyen öğretmen modeline geçildi şimdi.
Öğretmen artık kendi sınırlarını belirleyemiyor. Sınıfında özgür değil. Neyi nasıl öğretmesi gerektiği önceden belirlenmiş.
Alo 147 Öğretmen Şikâyet Hattı
Eline telefonu alan istediği kadar öğretmeni şikayet eder oldu. Hukukta temel kural iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir oysa. Burada o kural da çiğneniyor. Herkes her şekilde şikayet edebiliyor.
Okul mu çiftlik mi?
2014'de çıkan Torba Yasa ile okullarda tasfiyeye ve kadrolaşmaya imza atıldı. Okullar çiftlik haline geldi. Sendikasız ve muhalif sendikaya üye öğretmenler tek tek çağrılıp 'idari sopa' ile yandaş sendikaya üye yapılmaya çalışılıyor. 
Dünyada neredeyiz?
Ülkemizde öğretmenlerin çalışma süreleri çok yüksek. 2012'de yapılan bir çalışmaya göre, OECD ülkeleri öğretmenlerinden 145 saat daha fazla çalışıyorlar. OECD ülkelerindeki öğretmen ücretlerinin üçte biri ücrete çalışmaktalar. (OECD ülkelerinde yıllık gelir 24 bin dolar, ülkemizde ise 10 bin doların altında.)
Bu durum onların mesleki verimliliklerini de etkiliyor haliyle.
Futbolcu belirliyor, öğretmen uyguluyor.
Ülkenin eğitim sistemini eğitimcilerin dışında kim varsa o belirliyor. 4+4+4 sistemi, komisyonda öğretmen olmayan beş milletvekilinin imzasıyla meclise gelmişti. (O komisyonda futbolcu Hakan Şükür bile vardı.)
Siyasal iktidarlar eğitim politikalarını belirlerken öğretmenleri kapsam dışında tutarlar. 12 Eylül'den bugüne ülkemizde 21 kez hükümet kurulmuş, 18 ayrı kişi milli eğitim bakanlığı yapmıştır. Bunlardan sadece birisi eğitim kökenlidir. O da Avni Akyol'dur. 
Hem dindar, hem kindar.
Siyasal iktidarlar eğitimi mutlu ve üretken insan yetiştirmek yerine hakim ideolojiyi kökleştirme ve yeni insan yaratma aracı haline getirmişlerdir. Dindar ve kindar nesil yetiştirme hedefindeki gibi... Siyasiler öğretmenleri kapsam dışında tutmaktadır. 
Öğretmenleri önce kendi sorunlarına ikna etmek gereklidir. Sendikalar öğretmeni kendi sorunlarına duyarlılık gösterme konusunda daha duyarlı bir seviyeye getirmektir. 
Son 'öğretmen okulu mezunu' CİHAT UYGUR:
Ne kadar ekonomik gücünüz varsa ona göre şekillenirsiniz. Köylü tabakası kendi sorunlarını aktarırken bundan orta sınıf ve üst sınıf rahatsız oluyorsa bunu düşünmek gerek. Bu sıkıntılar sadece 13-14 yıllık son dönemlerden kaynaklı değildir. 1965'de ortaya çıkar bu sıkıntılar ilk. Devrimci öğretmenlerin hakimiyeti orta sınıf tarafından kırılıyor. Öğrenci profili değişiyor.
Siyasal iktidar kendine sorun olacak her kurumu kapatır.
Bu sorun üç ayaklıdır. Öğretmen sorununu çözmekle bitmez. Veli, öğrenci, sosyal guruplar olacak. Çocuklara, neyi eksik yaptık diye soran öğretmenlerin dedikleri aşamaya, 46'daki felsefeye ulaşana kadar öğretmen sorunları çözülemez.
Anlaşmalara uymuyoruz
Biz çadır devleti değil, Türkiye Cumhuriyeti isek eğer yapılan uluslararası anlaşmalara uymalıyız ama uymuyoruz.. 
Okullarda mobbing var. 
Her türlü baskıcı ve ters hareket idareyle çatışma yaşamamak için saklanıyor. İdareci odaları genç öğretmenler için tehdit odaları olarak kullanılıyor. Göstermelik bir iç huzur var okullarda. 

Öğretmen evleri kimler için?
80 sonrası öğretmenlere danışılmadan öğretmen evleri yaratıldı. Öğretmenler sahip çıkmaya başlayınca engellemeler oldu. Bugün bu evler otel halinden üst tabaka bürokratlara hizmete kaymış durumda.
Panel başkanı Zeki Baştürk panelin ilk bölümünün sonunda kısa bir konuşma yaparak ilk bölümü toparlıyor: "Köy Enstitüleri kapatıldı, Öğretmen Okulları, Yüksek Öğretmen Okulları, Gazi Eğitim Enstitüsü kapatıldı, Eğitim Enstitüleri kapatıldı, en son Anadolu Öğretmen Liseleri kapatıldı. Öğretmenlerin kaynağı kurutuldu. Osmanlı'ya hayranlık var ama Osmanlı'nın bundan 168 sene önce öğretmen okullarını kurduğu atlanıyor. Eskiden şehre gelen öğretmeni Valilik protokol ile karşılarmış. Yaşadığı yer Vali Konağı kadar güzel olurmuş. Şimdi öğretmenlik bir sorun yumağı."

Uzun uzun anlatılan sıkıntıları dinlerken aklıma bir soru düştü ve sordum: 
* Yandaş denilen öğretmenler de aynı sıkıntılardan mustarip mi? Niçin onlar sizin yanınızda değil?
Önce Selçuk Türkoğlu cevapladı soruyu.
SELÇUK TÜRKOĞLU: Bizden daha farklı değiller. Onlar bizim savunumlarımızı gerekli bulmuyor. İş güvencesini gereksiz buluyor. İçinde bulundukları duruma razılar. Ya da yandaşlıklarından dolayı biraz daha kolaylıklarla karşılanıyor. Kollanıp gözetiliyorlar. Hallerinden memnunlar. Haklarına değil ideolojisine bakıyorlar. Kutuplaşma ve ideolojik körlük gerçekleri görmemeyi getiriyor. 
Türkiye'de öğretmenlik mesleği bir uzmanlık mesleği görülmüyor. Eğitim de bir bilim dalı olarak kabul edilmiyor. Gerçeklerin değil algıların yönettiği bir ülkedeyiz. Bakış açısı ile şekilleniyor algı. 
Çalışma saatlerini az, tatili ve ücreti çok bulan zihniyete, Farabi'yi getirseniz altı saatten fazla ders anlatamayacağını anlatamıyorsunuz.
İmam hatiplerin artmasıyla biz öğrenci yetiştirmiyoruz, biz seçmen yetiştiriyoruz.
Çözüm yolları politik siyasi irade ile doğru orantılı. Bir ülkede 350 bin atanamayan öğretmen olmaz. 

Zorunlu eğitim 4+4+4 = Dert+Dert+Dert...
8 yılı bitirince devam etmeyen çocuklar ekonomik hayata atılıyordu. Aile hayatına giriyor. Hayatın içine giriyordu. Bursa'da liselere kayıt yaptıran çocukların % 50'si mezun olamıyor ve kayıp nesil oluyor. 
Bonzai neredeyse bir Bursa markası olma yolunda. Kayıtlı 5 binin üzerinde kullanan çocuk var. 
Eskiden okullar mahallelerde idi. Okullar ayrışınca mesafeler de uzadı. Şimdi okulların % 99'ı ikili öğretim yapıyor. Sabahın 7'sinden akşamın 7'sine kadar okul açık.
200 tane 24 derslikli tam donanımlı okul parası, en az 600 milyon TL'ye mal olan yeni stada yatırıldı. Eğer ki o okullar yapılmış olsaydı, bütün eğitim sorunu çözülüp tekli eğitim yapılacaktı. 

ÖZKAN RONA: Kendi yapamadıkları düşünce baskısını okul idarecilerinin yapıyor olmasından mutlu olduklarını gözlemliyoruz. Kölelik sisteminden şikayetçi değiller. Siyasal iktidarın tercihine göre belirlendiğini biliyorlar. Yardımcı hizmetliler dahi siyasi partiye üye olmadan okulda iş bulamıyorlar. İş bulmuş olmalarını yeterli görüyorlar. 
Herkesin kendi haklarına sahip çıkması için bir şeyler yapması gerek. Çoğunlukta olan onları, kendileri için bir şeyler yapmaya ikna edebilirsek sorunlar daha kolay çözülür.
Öğretmenlik yarınla ilgili kaygılar duyularak yapılacak bir meslek değildir. Aklında nasıl daha iyi insan yetiştirebilirim olmalı.
Öğretmen, okulunun ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmasında görev almamalıdır.

CİHAT UYGUR: Onlar yanımızda olsun olmasın biz onlar için de mücadele ederiz. Biz ayrımcı değiliz. Demokratik düşünce derken kimseden bizim gibi düşünmesini isteyemeyiz. O zaman biz de aynı çizgiye düşeriz. 
Kamu çalışanlarına siyaset hakkı tanınmalıdır.
19. Milli Eğitim Şûrası'nın kararlarını tanımıyoruz. Sübyan tipi eğitim sistemini dayatanlara karşıyız. 
Pisa araştırmalarında öğrencilerimiz 65 ülke arasında 42. sırada, okumada 41, fende 45. sırada. OECD'de öğretmenlere verdiğimiz kıymet ile 41. sıradayız.
Çözüm:
Bu verileri değiştirmenin yolu siyasi otoritede yer almaktadır. Toplumsal muhalefeti güçlenmektedir. Okulda yanlışlık yapılıyorsa o okula velilerin sahip çıkmasındadır.
Kaynaklar adil dağıtılmamaktadır. Hükümetin tercihi öndedir. 
****
İyi eğitilmiş öğretmenlere ihtiyacımız var önce bizim.
Sonra da müfredat merkezli değil, insan yetiştirme merkezli bir eğitim sistemine.
Bu işi başarmışlara bakarak, onlardan model alıp uygulayarak ve eğitimi/eğitimsizliği ülkenin geleceği olarak görerek.

Ağaç yaşken eğilir malum.
Tabi siz ne tarafa eğerseniz o tarafa eğilir.
O yüzden;
Eğeceğiniz yanı iyi seçin...

19 Mart 2016 Cumartesi

"Bende benden çok var"

Okumak ve yazmak bir aşk ise eğer, bu aşkın aşıklarından olmanın hazzı yaşanmadan anlaşılmaz.
Her okuyan yazmaz, her yazan okumaz, ayrıca her yazan da okunmaz.
Yazmak bakmak ve görmekle ilintilidir. Okumakla beslenir.
Yazan kişi yazabilmesinin kibrine kapılıp da okumayı kestiğinde, sırça köşkünde kendi kendini tüketir.

Okuyan, yazan ve okunan bir edebiyatçıyı anlatacağım size bugün.
Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü tarafından Nazım Hikmet Kültürevi'nde düzenlenen Edebî Kazılar söyleşisinin bu ayki konuğu Murathan Mungan idi.
Son kitabı Harita Metod Defteri ve edebiyat üzerine kendisini izleyenlere saatin nasıl geçtiğini fark ettirmeyen söyleşinin kolaylaştırıcılığını Semih Gümüş üstlendi.
Semih Gümüş'ün kendisi ile ilgili girizgâhını hafiften sıkıntıyla dinleyen Mungan, söyleşisine Gümüş'ün sözleri karşısındaki mahcubiyetini dile getirerek başladı..
Bu kadar çok anı nasıl birikti? diye sordu Semih Gümüş.
Kitabın ön 
sözünde yer alan Nietzsche'den bir cümleyi işaret ederek başlamak istedi Mungan:
"Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar." 

"Kitabın ilk metninde kitabın tüm yazılış hikâyesi yazıyor" dedi sonra da.

Yazılmış olanların konuşulması zordur. O yüzden de bu kitapla ilgili şimdiye dek hiçbir yerde konuşmamış.
Eve gelince o metni okudum sindire sindire. Hâttâ okuduklarım bana öyle iyi geldi ki, cümleler hiç bitmesin istedim.
Evet, bu gece konuşulan her şey o metinde yerli yerinde ve ince ince anlatılmış bir halde karşımda duruyordu. Hepsi öylece kendisini okuyacak kişiyi bekliyordu.
Konuşmak istememekte ne kadar haklıydı Mungan.
Ancak okununca yazar ile okuyucu arasında oluşacak o enerji, Mungan'ın tabiriyle o uzay, konuşularak ne kadar anlatılabilirdi?
Yine de kendisini dinleyenlere anlattı bu yolculuğu uzun uzun.

Şimdi ben de Mungan gibi bu gece dinlediklerimi o metni okuduktan sonra nasıl anlatırım okuyucuya diye düşünüyorum.
Biliyorum ki benim sarf edeceğim hiçbir söz kitabın yazılış öyküsünü anlatmak için yeterli değil.
Çünkü bu anlatımdan önce ben ikna olmayacağım...
O sözlerin o metin içinde okunması lâzım. Okuyucunun o hazzı duyması lâzım. O bağların okuyucu ile yazar arasında bire bir kurulması lâzım.

En iyisi o metinde yazan 'kitabın yazılma öyküsünü' kitabın okuyucusuna bırakmak ve Mungan'ın Edebiyat İnsanı olmak, yazmak ve yazarak yaşamak üzerine söylediği cümleleri aktarmak.
* Yazarlığımda en önemli unsurlardan biri iç görü bilgisidir.
Bu da çocuklukta kazandığınız bir gözlem bilgisidir. Bakmak görmek çocuklukta öğrenilir. Farkında olmadan yaptığınız bir şeydir. "Gözünü dikip bakma çocuğum" diyen bir ebeveyn, kendilerinin öğrendikleriyle çocuğun henüz öğrenmediği bir çocuğun bakma ve görme ilişkisinden konuşurlar. Onlar sosyal dokunun, toplumsal kumaşın ilk bilgileridir. Çocuk hesapsız, dosdoğru, dikine bakar. Anlamak, görmek, kazımak için bakar. Yaratıcı bir çekirdeğiniz varsa ilk oradan başlarsınız.
* Siz baktığınızda fotoğraf çekiyorsunuz, ben baktığımda röntgen çekiyorum.
Röntgene kadar gören o göz beni yazar yapıyor. İnsanları anlamayı, insan kumaşını görmeyi, toplumsal dokuyu anlamayı, ilmekleri, bağlantıları görüyorum o bakışla... 
* Benim için temel mesele mahcubiyeti öğrenmekten başlıyor.
Vicdanı, adaleti, utancı öğrenmekten başlıyor. Bizi biz yapan kavramlarla erken yaşta tanışmak var. Bu kavramları önemsememin nedeni Türkiye'nin şu andaki durumunu açıklıyor olması.
* Utanmayı unuttuk.
Vicdanı, adaleti, ahlâkı unuttuk. Toplumsal olarak en çok da utanmayı unuttuk. Bütün bunlar sizi siz yapan yapı taşlarıdır ve bu kavramlar çocuklukta kazanılır. 
* Çocuklar her şeyi büyüklerinden öğrenirler.
Yalan söylemeyi mesela. "Dayınlara gittiğini söyleme sakın!" ya da "Üst kattakiler kapıyı çalarsa evde yokuz..."larla başlayıp bütün hayata yayılan bir şeydir yalan. 
* Çocuk doğası gereği flörtçüdür.
Büyüklerinden neyi ne zaman nasıl isteyeceğini ve nasıl sonuç alacağını öğrenir çocuk. Çocukluk bizim strateji geliştirdiğimiz bir safhadır.
* Yazar olarak en çok öğrenmeniz gereken şey adalet.
Çünkü elimde kalemin var. Anlattıklarının bir kısmı hayatta veya değil. 
O yüzden sizin önce arınmış bir vicdanla, tertemiz bir mürekkeple oturmanız gerekiyor yazı masasına.
* Hatıra yazmak geçmişteki kişilerden intikam alma aracı olmamalı. 
Bir öç, bir kin ve yürekte bekletilmiş bir zehir ile oturmamalı yazıya. Yazının başına kötü niyetle oturan yazarlar aşağılayıcı, küçümseyici, kimi zaman olayları çarpıtarak, haklılarsa bile üslupları gereği haksız konuma düşerek, yazdıkları yazılarla geçmişten öç alıyorlar. 
* Mazinizi affetmeden hatıralarınızı yazamazsınız.
Yazı masasına oturacaksanız ellerinizi ve kaleminizi yıkamanız gerekiyor. Bunu kendiniz için, kendinizi daha çok sevmeniz için, yaptığınız işin daha bir kıymet kazanması için yapmanız gerekiyor. 
* Kitabın okur katında sosyal medya yorumları hoş.
"Kitap serin bir üslupta, adil, nesnel, affetmiş, diş bilemeden yazılmış." Okurların bana verdiği en büyük ödül bunları söylemiş olmaları.
* 6 Ekim 1975'de ilk yazım yayınlandığı zaman yaşadıklarımdan öğrendim ki;
"Murathan, bu ülkede sırtında sopalar kırılmadan yol alamayacaksın." Alkışlarla, ödüllerle tekmeler tokatlar aynı anda geldi. Bu bana bir gerçeklik duygusu kazandırdı. Hangi toplumda yaşadığım, hangi dünyada yaşadığım ve beni bekleyen her tür tehlike... 
* Hayatımda hem komik, hem dramatik, hem trajik şeyler oldu. 
Komik olan: İlk yazılarımı kendi adımla değil, sadece Murathan olarak yolluyordum. Yazılar beğeniliyordu fakat isim beğenilmemiş olacak ki yazılar Murat Hancı imzasıyla çıkıyordu. 
* Edebiyat ve sanat anılarımı yazıyorum.
Bunların arasında 'Sen yıllarca nasıl susmuşsun?' diyeceğiniz şeyler de var. Sadece sanatla ve yazarlığımla ilgili anılar var.
* Bu kitabı yazarken bu 'serinlikte' yazabildiğimi gördüm. 
'Neler çektim ben' arebeskliğinde değil yazılar. Kendine acıma kültürünün bu kadar zengin olduğu bir ülkede yakarışlı, çilekeş bir tonda değil, 'bakın ben bu yollardan geçtim, sakin anlatıyorum, tarihe belge bırakmak adına yapıyorum' bunu diyerek. 
* Sahici insan olmak zordur.
O yıllarda şair, yazar, sanatçı, en çok da "sahici insan" olmaya çalışıyorsun, ki en zoru da bu. Devrimci olmak, kadın olmak, Kürt olmak, Alevi olmak, bunlar hep bir ölçüde kolay. Lakin sahici olmak çok zor. En büyük sıkıntı budur. 
* Edebiyat dünyasının üvey çocuğu oldum hep.
Çıkacak yeni kitabın adı "Küs ve Üvey". Çünkü ben edebiyat dünyasının üvey çocuğu oldum hep. Bana kendimi böyle hissettirdiler. Kimseye hesap sormadan, diş bilemeden anlatıyorum. Şaşıracaksınız. Bu kitabı yazmanın şimdi zamanıdır diyorum.
* Ben öldükten sonraya çalışıyorum.
Ben edebiyata ve sanata tutkuyla bağlıyım, çok derin bir sevgi ve aşkla bağlıyım. Benim için bir hafta sonu uğraşısı değil bu. Arada bir değil, her gün masamın başına oturup, her gün mutlaka bir şeyler karalarım, her gün mutlaka bir şeyler okurum.
* İnsan bazen ölülerine yazar.
Sadece aynı çağı paylaştığı insanlara yazmaz insan. Bazen ölülerine yazar.  Solak Defterler şiir kitabım çıkacağı zaman, o kitabı toparlarken sık sık aklımdan geçen şey, "Şu kitap çıktığı zaman Gülten Akın acaba ne diyecek?" idi. Tam da o gün Gülten Akın'ın ölüm haberini aldım. Harita Metod Defteri'ni okumasını istediğim insanlar vardı. Hocalarım, dostlarım. Ne zaman bir kitabım yayınlansa, kendimi Bilge Karasu'nun karşısında tahtaya kalkmış öğrenci gibi hissederim.
"Ne derdi acaba?"
* Bizi büyütenlere de borcumuz var.
Onlar benim sütannelerim. Geçmişi sindirmemiz gerek. Yoksa ne geçmişe, ne bugüne, ne de geleceğe faydamız olur.
* Önemli olan sizin kendi maceranızı kat etmeniz.
Kitap sana bittiğini söyler. Kitap için sadece yayın programı yapılır, yazı programı yapılmaz.
* Şiir, öykü, roman, deneme yazıyordum.  
Bir yere odaklanmadığım için zaman mı kaybediyorum acaba diye düşünürdüm hep. Büyüklerim karar vermem için baskısı yaparlardı. 
Oysa ben kendimi yaşıyordum. Velev ki yanlış yapıyordum. Her türlü etiketlerden kendimizi azade kılmalıyız. Bunlar bize deli gömleği gibi giydirilmiş şeyler. 'Şiir yazıyorsan öykü yazamazsın, deneme yazıyorsan roman yazamazsın' gibi şeyler. 
* Yol ayrımına girecek miyim diye çok sorguladım kendimi. 
Önce biz kendimizi özgür bırakalım. Ne olmak ve ne yapmak istiyoruz, zamanı nasıl kullanacağız diye.
* Ne zaman romana geçiyorsunuz?
Şimdilerde seyrelmedi ama kaybolmadı; hikâyecilere hep şu sorulur mesela; "Ne zaman romana geçiyorsunuz?" Sanki hikâyeler kompozisyon ya da müsvedde de, beğenilirse roman yazdırılacak. 
* Roman eşittir edebiyat oldu.
Edebiyat sadece romana kilitlendi. Bu da edebiyat dünyasının zenginliğini aldı ve o dünyayı kuruttu.
* Okur başka şey alıcı başka şey.
* Edebiyatla tek ilişkisi roman olan insanlar var. 
* Yazmazsam kavrulurum dediğin bir şeyi yazacaksın.
Bu aralar şu satıyor, ben de öyle yazayım diye başlarsan, baştan kayıpsın. 
* Herkesin Dostoyevski olması gerekmez.
Her ne yazıyorsan iyisini yaz. Şiir, polisiye, aşk, biyografi, öykü, deneme...
* .......ama çok çalışkan derler benim için. 
Ama'nın öncesini tahmin edin. Açılımı siz yapın. (üvey demiş miydik?)
* Şairler öykülerimi beğenir, öykücüler şiirlerimi.
Aynı çarşıya dükkân açmış değiliz. Hepimizin dili ve dünyası ayrı. Bizim önce zihinlerimizi demokratikleştirmemiz gerekiyor. İçimdeki şair yaşadığı sürece şiir yazacağım.
* Kendinizle kurduğunuz ilişki önemli.
Ben yazdıklarımı başkasının insafına terk etmem. Önce kendim zulmederim kendime. Yazılarıma zalimim. Zihnim böyle çalışıyor.
* Eleştiriye açığım ama hoşlanmam.
Beklenti güzel bir şeyler duymaktır. Kulağını kime açıp kime kapatacağına karar vereceksin. "El içinde saç kesme, kimi uzun der kimi kısa" derler. Herkesin sözüne kulak verirseniz siz siz olmaktan çıkarsınız. 
Eleştiri yapanın hangi taraftan eleştiri yaptığına dikkat ederim. Benim uzayımda yapmasını beklerim. 
Kıskandığı için söylediği bir şeyi de değerlendirmeye alırım. Çok sevdiği için söyleyemeyenler ya da gözden kaçıranların açığını kapatıyordur o. Ben işime bakarım. Söylediği işime yarıyor mu, hakikaten bir yere oturuyor mu ona bakarım. Bu konuda dengeye bakarım.
* Ne kadar kitap varsa o kadar okur var.
Kitap, okur ile arasında sadece ikisinin inşa edeceği bir boşluk bırakır. Kitapları sadece gözlerimizle değil, hayatlarımızla da okuruz. O yüzden bir kitabı hayatlarımızın farklı dönemlerinde okuduğumuzda farklı anlamlandırırız. Oraya kimse giremez. 
* Kitap sana bittiğini söyler.
Sen iç sesine kulak verirsin. İçinde  bir ukde varsa o kitap bitmemiştir. Soru işareti varsa bitmemiştir. Ben de kitabın bitmesini beklerim.
* Doyumsuz değilim ama yetinmez biriyim.
* Ben de eleştirmeni okurum.
Eleştirmenlerin bilmesi gereken şey, onlar benim hakkımda bir şeyler söylüyor iken aslında kendi haklarında da bir şeyler söylüyorlardır. Yazdıklarıyla ben de onun hakkında bilgi edinirim. 
Dikkatli okuyup okumadığını, bağlantıları görüp görmediğini, kitabı anlayıp anlamadığını anlarım. İster beğensin ister beğenmesin ama bende "Kusurlu Okur" izlenimi bırakmasın.
* Dil ne durumda?
İnsanlara sahip olmaları gereken nitelikler yüzünden "aferin" der hale geldik. Her alanda vasıfsızlık egemen. Vasıflı eleman kaybı var. Bu yüzden yazarlar için de "dili iyi" demek aynı. Yazar ise eğer dili iyi olacak elbet.
* Türkçe yeterince güçlü bir edebiyat dili değil. 
* İnsan yaza yaza öğreniyor. 
En çok da kendi yazdıklarından öğreniyor. Dile yatkınlık önemli.
Eski yazdıklarımın pek çoğu sandıklarda duruyor. O dönemde beğenilmedi o yazılar. Şu anda baktığımda ben de ortaya çıkartmaya değer bulmuyorum. Ancak hepsinin içinde 'yazar damarı' var. Değerlendiren yetkin kişinin o damarı görememiş olup 'senden yazar olmaz' demesidir benim ilgimi çeken. Metnin üstünü görmüş, röntgenini çekememiş demek.
* Yazar okumaz mı?
Yazmaktan okumaya vakit bulamayan yazarların dilleri zaman içinde bozuluyor. Oysa ki zaman içinde gelişmeliydi. Bazı yazarlar bir noktadan sonra kendinden daha aptal bir okura yazmaya tercih ediyor. Okuru asla aptal yerine koymayacaksın. Kendinden daha aptal bir okura yazmayı seçmeyeceksin. 
Batı dilleri 1-0 önde.
Dil sözcük sayısıyla tartılırsa, İngilizce'de kaç bin sözcük var, Türkçe'de kaç bin ona bakmak lazım. Bu konuda birçok batı dili 1-0 öndeler. 
Sen bu dilin ile düşünce dili geliştirememişsin, felsefe dilini geliştirememişsin. O yüzden sloganlarla ve kısa sözlerle idare eden bir jargon üretmişsin. 

* Türkçe'de kavram yok, soyut düşünme yok, nesnel eşyalar var. 
* Şiir ile şarkı
Yahya Kemal'in şiirleri Türk müziği ile 'eldiven ile el gibi' örtüşür. Bizim de ait olduğumuz Altay-Ural dili Anglo Sakson müziğin ritmine uymadığı için iki kat şair olmak gerekir. Önce dilin doğasını anlamak gerekir. Türkçe şiir dilidir. Her şiir her dilde aynı şıklıkta durmuyor. 
* Şarkı sözü ayrı, şiir ayrıdır. 
Bir kez daha söylüyorum; benim bir şiirim bile bestelenmemiştir. Bestelenenler şarkı sözlerimdir.

* Yabancı bir şarkıya söz yazacaksam şarkıyı önce kendi dilinde ezberlerim.
Fonotik çalışırım. Teknik çalışırım. Dili bozmam. Kelimeyi bölmem. Bir kerede söyletirim.
Şiir besteye girince cümleler bölünüyor. Anlam karmaşası yaşanıyor. Olmuyor. 
* Ses şiiri ve Göz şiiri vardır.
Ses şiiri seslendirilebilir, göz şiiri ise sadece okunduğunda aradaki bağlar kurulabilir. 
* Dille oynamak kusur örtmek için kullanılabiliyor. 
* Dili imgeye boğamazsın. 
Bir kerede algılanıp özümsenmesi ve arkasından gelen cümleye yol vermesi gerekir.
* Diyalog yazmayı oyun yazarak öğrenirsin.
Amerikan filmlerinde en iyi şeylerden birisi diyalogdur. Lafı bir kerede söyler ve anlaşılır. Süslenmez, ağdalaştırılmaz.
* Ben yazarken bu kadar üzülüp zahmet çekiyorsam okurdan da zahmet bekliyorum. 
Hem; kendimizi üzeceğiz ki yol kat edebilelim. 
* Bizim edebiyatımız vasat bir edebiyat. 
Çok iyi yazarlarımız ve şairlerimiz var. Bunlar da tarlaya ekilip hasat edilen şeyler değil. İyi şair ve yazar kolay yetişmiyor. Nadassız bir toplumda yaşıyoruz. 
* 68 rüzgârı insanın geleceği tasavvur etmesine yol açtı. 
* Anonim kültürden geliyoruz.
Herkesi birbirine benzetme ve nakış işleme sırasında dönem dışına çıkan yazarlar görülmedi. 
Yakup Kadri Ankara'ya gidene kadar edebiyatın İstanbul'un dışına çıkmadığını düşünün. 
Anadolu Edebiyatı modası çıktı bir ara. Her yer tezek, kağnı ve ırgat doldu. Birbirine benzeyen bir dolu roman yazıldı.
* Yoksulluk insanın içini çürütür

Fakirler hep altın kalpli gösterilir. Mahmut Yesari'nin Sürtük ve Serseri diye iki oyunu vardır. Yesari bu oyunlarda kötülüğü bir problem olarak ele almıştır.
* Cumhuriyet'in ilk yıllarında edebiyat...
O yıllardaki edebiyat, Atatürkçülük ideolojisinin yaygınlaştırılmasının ve savunulmasının hattında ilerleyen yazarların edebiyatı oldu. Nahit Sırrı Ölük gibi bir büyük kıymet okunmadı, görülmedi, bilinmedi.
Örnekler çoğaltılabilir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Abdülhak Şinasi Hisar hep arada eriyip gitmişlerdir.
*Yazarları çarpıştırıyorlar. Hepsinin yeri farklıdır.
Ahmet Haşim ve Yakup Kadri birbirlerinden hoşlanmıyorlardı. Çok fazla polemiğe giriyorlardı. Fakat asil bir üslupla çarpışıyorlar, birbirlerinin aziz yanlarına dokunmuyorlardı. Kaybettiğimiz değerler bunlar.
* Kitap rafları, bir editörün elinden geçmemiş kitaplarla dolu. 
Yayınevleri ayrımcılık yapmadan kitap basar oldular. Fikir yazısı okunmuyor. İnsanlar işin zahmetine katlanmadan yazar olmak istiyor. Biraz kendini üzmen, emek harcaman, ter dökmen lazım. İnsana yatırım yapması lazım yayınevinin. 
* Yazdığın sayfa yazdıklarından ürpermeli.
Seni okuyan kişi de ürpermeli. Sen içindeki ürpertiyi yansıtamamışsan, ya da içinde zaten ürperti yoksa kimsenin ömründen zamanını çalmasını isteyemezsin.
* İyi yazılmış kitaplardan çok iyi film olmuyor.
O yüzden de okuduğun kitabın filmini izlemek çok zaman hayalkırıklığı yaratıyor. Her okuma tekildir ve her yönetmen kendi okumasını dikkate alır. Yazara o yazıyı yazdıran temel dert o filmde var mıdır yok mudur buna bakılır filmde.   
* Sanat, diğer disiplinlerle kurduğunuzda hissetmediğiniz insanî titreşimler yayar
İyi bir felsefi metin aklımı okşar. Ruhumu ürperten şey edebiyattır, sanattır. Beni dalgalandırır.
* Bende benden çok var. 
Beni bir kere gördüğünüzde beni tanıdığınızı asla ama asla düşünmeyin.
* Hüzünlü olmayan filozof yoktur ya da filozof değildir. 
* Dünyaya yazılacak bir şeymiş gibi bakıyorum.
Görmek önemli. Gördükçe düşünmeye başlıyorsunuz. Bizi sorular büyütür. İnsanların cevapları var ama soruları yok. Paketlenmiş cevaplarla idare ediyoruz.
* Yazdığınızı giymezsiniz onu ortaya çıkartamıyorsunuz. Karşıya geçmiyor.
* Her izleyici, okuyucu numarayı sezer, sahiciliği anlar. Bunun için de dersimi çok iyi çalışırım...
****
Murathan Mungan'ı dinlerken, onun yazıyla olan sevdasında adeta kendimi gördüm. O yüzden de bu yazı böyle sular seller gibi aktı gitti.
Eğer ki salondaki okurlar kitaplarını imzalatmaktan feragat etmiş olsalardı, sohbet biraz daha uzayacaktı. Lakin okurların imza ve fotoğraf arzusu ağır bastı.
Salonun neredeyse tamamı imza için sıraya girdi ve Mungan her kitabı tek tek, hatta bazılarını çift çift imzaladı. "Madem öyle ben de imza isterim o zaman" deyip aldım kitabımı, geçtim sıraya. 
Umarım ki aldığım bu notlar, okuma ve yazma sevdalıları ile dünyayla derdi olan insanlara farklı bir pencere açmıştır. 
Kitabın ön sözünden benim kendime çıkardığım pay ile bitirmek isterim yazımı:
"Tarihin altında, hafıza ve unutuş. Hafıza ve unutuşun altında yaşam. Ama yazmak başka bir hikâye. Sonu yok" demiş Paul Ricoeur...

Yazmak başka bir hikâye...
Yazılanları okumak ise iki başka hikâye...