13 Ekim 2015 Salı

Maestro!

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası sezonu Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde verdiği muhteşem bir konserle açtı. Gecede, art arda vefat eden Merinos AKKM Genel Koordinatörü Semih Pala ile DMD Korosu koristlerinden ve yöneticilerinden Dr. Parkan Sanlıkol anıldı.
Konser boyunca bir yandan kayıpların hüznü ile hüzünlenirken, diğer yanda müziğin kanayan yaralara nasıl iyi geldiğini bir kez daha yaşadık.
Ruhlarımız dinlendi, yaşadığımız sıkıntılardan bir nebze olsun arındık...

Yaklaşık 45 kişiden oluşan orkestra, repertuvarlarındaki eserleri icra ederken büyük bir uyum içindeydi. Herkes ne zaman çalacağını, ne zaman duracağını biliyordu.
Konser boyunca sadece birkaç kez çalan Zil'e odaklandım ben en çok. Vurmalı çalgılar sanatçısı çalıyordu Zil'i.
Tam zamanında, tam olması gerektiği kadar uzunlukta, ne daha uzun, ne daha kısa idi Zil'in sesi.
Minicikti bu konserdeki rolü, lakin hakkı verilmeliydi. Verildi de. Rolün büyüğü küçüğü olmazdı, eksik parça layıkıyla tamamlanmalıydı.
Yaylılar, üflemeliler, vurmalılar; hepsinin gözü Şef'te, Şef'in gözü de hepsinin üzerinde tamamlandı konser.
****
Konuya orkestra ile girmemin bir sebebi var.
Konseri izlerken düşünüp, yöneticilerle ve ekipleriyle örtüştürdüğüm bir sebep.
Üst üste yaşanan felaketlerin ardından yetkili kişilerin halk karşısındaki tutumlarını gördükçe de iyice pekiştirdiğim bir sebep.
Maestro orkestrasını iyi yönetebilmek için çalınan tüm eserlere vakıf olmalıydı öncelikle.
Lakin maestro kendini klonlatıp, tüm çalgıların başına geçip, hepsini kendisi çalamayacağına göre, konser verebilmek için çalgısının ehli sanatçılara ihtiyacı vardı.
Yanlış basılan bir nota, erken girilen bir ses tüm konseri alaşağı edebilirdi.
O sebep, maestro kadar ekip de önemliydi.
****
Bizim maestro her sazı kendisi çalsın istiyor malum.
Yetişemeyince de sazı kendisinin istediği gibi çalacak insanlar istiyor.
"Ekiptekiler saz çalmayı bilmeseler de olur" deyip dolduruyor orkestraya kendi istediği tayfayı.
Komutlar üst üste gelirken maestrodan, saz çalmayı bilmeyen sazcının elleri yanlış tellerde geziniyor. Bambaşka üflüyor klarnet. Yanlış yerde vuruyor tokmağı davulcu.
Bir kakofonidir ki sormayın...
Kulak tırmalıyor, iç bulandırıyor.
Üstelik maestro bir de salonun kapılarını kapatmış, ne kendisi gidiyor, ne de dinleyicileri gönderiyor. "Dinleyecekseniz, illa ki beni dinleyeceksiniz" diyor.
Müziği bu kakofoni zannedenlerde sorun yok, onlar hallerinden ziyadesiyle memnun.
El çırpıp tempo tutuyor zevat.
Az buçuk müzikten anlayanlarda dert.
Televizyon değil ki zaplayasın da kurtulasın. CD değil ki basıp yerinden çıkartasın.
Ne göz yummakla, ne kulak kapatmakla başa çıkılıyor.
****
Oysa severiz biz müziği.
Orkestradaki farklı müzik aletlerinin birleşerek yarattığı ahengin lezzetini severiz.
Orkestrasını tüm notalarda uçarcasına yöneten şefleri severiz.
Solo sanatçıların resitallerini severiz.
Kısacası biz iyi müzik dinlemek isteriz.
O yüzden,
Maestro!

12 Ekim 2015 Pazartesi

Vampir misin, yamyam mısın, sen nesin?

Acıyı tarif ederken her sözün kifayetsiz kaldığı günlerdeyiz.
Etrafımızda dönüp duran girdabın önüne geleni yuttuğu günlerde.
Sanki suyun altındaki tıpa çekilmiş de su hızla boşalıyormuş gibi boşalıyor memleket.
Çer çöp üstte dönerken duru su akıp gidiyor aşağılara.
İnsanca yaşamak isteyen, onurlu, özgür, üretken insanlar gidiyor önce.
Ankara'da can verenlerin profiline bakın bir.
Gördünüz mü bir tane bile işe yaramaz insan.
Yok,
Göremezsiniz.
Baktınız mı hiç fotoğraflarına, göz attınız mı şöyle bir hayatlarına?
PKK'lıymışlar dediniz geçtiniz, değil mi?
Ne bildiniz PKK'lıymışlar diye?
Barış istediler diye mi?
Barış istemek bize yakışmaz mı dediniz yoksa?
Bize yakışan kargaşadır mı dediniz?
Ölen o insanların içinde birebir bildiklerimiz var.
Atılan iftiralar ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, yurtsever, sanatsever, yardımsever, çalışkan, kültürlü isimler her biri.
Hiçbirisi sizin anladığınız profile uygun değil tabii.
Kıl değil, tüy değil, hüloğ değil, bayrağı kıçının altına yaygı yapan değil.
İnsan gibi insanlar.
Ve ne yazık ki sadece barış içinde, insan gibi yaşamak istedikleri için öldü bütün bu insanlar.
****
Görüyorsunuz, güzel halkımızın kanını emmeye devam ediyor karanlıklarda yaşayan vampir.
İnsanlarımızın eti ile besleniyor doymak bilmeyen yamyam.

Askeri, polisi, yaşlıyı, genci, eğitimliyi, eğitimsizi, hepsini harcıyor hayatta kalmak için.
Ölümsüzlük için şeytanla anlaşma yapmış gibi sanki...

11 Ekim 2015 Pazar

Fareli Köyün Kavalcısı

Bugün size bildiğiniz bir masalı kısaca özetleyerek anlatmak istiyorum.
Masala "Bir Varmış Bir Yokmuş" diyerek başlamayacağım.
Bilakis, tam ortasından balıklama dalacağım.
Masalın kahramanı olan Kavalcı aslında sihirli kavalı olan fare avcısı bir adam. Almanya'nın Hamelin Köyü'nü farelerden kurtarmak için köy halkıyla pazarlık ediyor, sonunda anlaşıyorlar. Kavalcı sihirli kavalını üfleyerek köydeki tüm fareleri peşine takıyor. Köyün yakınındaki dereye gidiyor. Kavalcı dereyi yürüyerek geçerken ardından gelen tüm fareler derede boğuluyor.
Böylece köy farelerden temizleniyor.
Ama ne var ki, köyün muhtarı kavalcının parasını ödemiyor. O da kavalının peşine köyün 130 çocuğunu takıp gidiyor. Sonunda köy halkı ile kavalcı anlaşıyorlar da çocuklar dereye düşüp boğulmaktan kurtuluyor.
Bu öykünün doğru olan yanı;
Gerçekten Orta Çağ'da Avrupa'da kentler öyle çok fare baskınına uğruyorlarmış ki, insanlar da bunlarla başa çıkabilmek için özel fare avcıları tutuyorlarmış.
O yıllarda yaygın olan veba korkusu insanları delicesine sarınca, yöneticiler çocukları anne-babalarından ayırıp yeni yerleşim merkezlerine taşıyorlarmış. Avrupa'nın pek çok köy ve kasabasında, çocuklar bir gecede ailelerinden alınıp bilinmeyen yerlere gönderiliyorlarmış. Hatta bazı tarihçiler, bu çocukların pek çoğunun Haçlı Savaşları için toplandığını söylüyor.
****
Yazıyı okurken "Masal anlatıp durma bize" dediniz gibi geldi bana ama bir yandan da ülkemizde yaşananları bu masal ile örtüştürdünüz gibi de geldi.
Ülkenin her tarafını saran fareleri, adeta veba salgını gibi her yana sirayet eden hastalıklı düşünceleri, farelerden kurtulmak için ne yapacağını şaşıran memleket sakinlerini düşündünüz.
Siz düşünmediyseniz de sizin yerinize ben düşündüm...
Masaldaki kavalcı gibi sihirli kavalı olan bir kavalcımız var aslında bizim dedim.
Kavalını üflediği zaman peşine takılan farelerimiz de var dedim.
İşte o bir üflese kavalını, ülkede ne kadar fare varsa hepsi çıksa saklandıkları yerlerden, takılsalar kavalcının peşine, kavalcı önde, fareler arkada yürüseler mesela dedim.
Yürüseler yürüseler yürüseler.
Gelseler İstanbul'a.
Kavalcı geçmek istese Avrupa Yakası'na. Ya Allah Bismillah diye atsa adımını suya.
Ardından da fareler atlasalar bir bir.
Kavalcı önde, fare sürüsü arkada sürüklenseler Çanakkale Boğazı'ndan Cebelitarık'a. Oradan Atlas Okyanusu'na...
Farelerden arınan ülke ahalisi de şöyle bir derin nefes alsa.
"Oh, Ya Rabbi Şükür..!"
****
İtiraf edin, hayali bile hoşunuza gitti değil mi?
Ülke yangın yeriyken, her kafadan olmayacak sesler yükselirken, herkes birbirinin boğazına çökmüşken, savaş şehre inmiş ve herkesin doğrusu kendine doğru, yanlışı karşısındakine yanlış iken daha makul ve daha mantıklı bir çözüm bulamadım ben.
Yapılan ve yapılacak olan tüm seçimlerdeki oylama sistemi,
"Oy veriyoruz gitmiyor, oy veriyoruz gelmiyor" haline gelmişken seçimler de derman olmuyor derdimize.
Oluk oluk akan kanlarda kayıp gidiyor memleket elimizden.
Işıklar sönüyor ardı ardına.
Fareler saldırıyor masum çocuklara.
Veba sarıyor her yanımızı.
Kaçabilen kaçıyor, kaçamayan vebaya teslim oluyor.
Ta ki insanlık tümden yitene kadar devam edecek bu kıyım.
Sonunda memleketi istila eden fareler başlayacak birbirlerini yemeye.
Sonra da ülke kalacak yaban ellere.

İyisi mi, kavalcı üflesin artık şu meşhur kavalını.
Üflesin ve alsın gitsin başımızdan veba saçan tüm sıçanlarını...

8 Ekim 2015 Perşembe

Her Bursalı’nın bir dikili ağacı olmalı

Bu yaz Ağustos'un son günlerinde Mudanya'da çıkan orman yangınını hatırlarsınız. Yangında 170 hektar alan kül olmuştu. Yangının çıkışı hakkında olsun, yanan arazilerin akıbetinin ne olacağı hakkında olsun pek çok fikir ileriye sürülmüş, pek çok tartışma yaşanmıştı.
İşte bu konuyla ilgili Bursa Valiliği tarafından Hilton Bursa'da bir basın toplantısı gerçekleştirildi.
Toplantıya; Bursa Valisi Münir Karaloğlu, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar ile Bursa Orman Bölge Müdürü Ahmet Köksal Coşkun ve basın mensupları katıldı.
Toplantı Ahmet Köksal Coşkun'un sunumuyla başladı.
Sunum boyunca yangının başlangıcını, devamını, yayılışını, söndürme çalışmalarını ve yangının ardından yapılan çalışmaları izledik.

Yangın günü
29 Ağustos gününün akşam üzerinde Mudanya cenahından yükselen dumanları evimin balkonundan görmüş, ne olduğunu anlamaya çalışırken eve gelen oğlumun Mudanya Yolu'nda büyük bir yangın var demesiyle televizyonun kumandasını ele geçirişim bir olmuştu.
Havanın kararması ile birlikte alevler Bursa'nın dört bir yanından görülüyordu. Herkes kendi bulunduğu konumun açısından çektiği fotoğrafları sosyal medyada paylaşmaya başlamıştı.
Görünen oydu ki Mudanya sırtları cayır cayır yanıyordu.
Yangının başlamasıyla kundaklama ihtimali konuşmaları da başladı. Bir yandan da yanan arazilerin akıbeti sorgulanıyordu.
Acaba yangın kasti olarak mı çıkartılmıştı ve yerine inşaat mı yapılacaktı? Nihayetinde yapılmamış bir şey değildi.
Oysa Anayasa'nın 169. maddesi, "Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir." der.
Tarım dahi yapılamıyor iken inşaat yapmaya cesaret etmeyi ve dahi yapmayı aklınız almıyor değil mi?

Yangın söndürme çalışmaları
Yangın esnasında ve sonrasında neler yaşandığını Bursa Orman Bölge Müdürü Ahmet Köksal Coşkun'un sunumundan öğrendiğim bilgiler eşliğinde sizlere ileteyim.
Yangın başlangıç noktası ve yanan alan: Göynüklü, Çağrışan, Nilüferköy, Aksungur
Yangının çıkış nedeni; Halen araştırılmakta
Yangının başlama saati: 17:14
Yangın ihbar saati: 17:30
İhbar yeri: 177 Orman Yangın İhbar Hattı
Yangına ilk müdahale saati: 17:46
Yangına ilk müdahale aracı: Helikopter
Yangına 15 ilk müdahale aracı, 50 arazöz, 20 su ikmal aracı, 5 helikopter, 5 dozer ve 258 personel ile müdahale ediliyor. Bursa dışında İstanbul, Yalova, Kütahya, Eskişehir ve Kocaeli'ye ait çok sayıda su tankı ve itfaiye aracı çalışmalara destek veriyor.
Hava müdahalesi Yüksek Gerilim Hattı nedeniyle zorlu şartlarda sağlanıyor. Havanın kararmasıyla hava müdahalesi sona eriyor.
İnsanların yangın izleme merakı kara ekiplerinin işini zorlaştırıyor. Şiddetli rüzgârın etkisiyle yangın hızlı yayılıyor.
Yangın 30 Ağustos günü sabaha karşı 04:00'de kontrol altına alınıyor. Arada parlamalar olsa da yangın söndürülüyor.
Bu arada; yanan alan kızılçam ormanından oluşuyor. Kızılçam ağacının en büyük özelliği ise çabuk yanması, buna rağmen tohumlarının 150 derece sıcaklığa olan dayanıklılığı.
Yangının hemen ardından 1 Eylül itibarı ile hasar tespit ve ağaçlandırma çalışmaları başlıyor.
10 Eylül'de tamamlanan çalışmalar sonucunda 170 hektar alanın yandığı tespit ediliyor.
15 Eylül'de yangın sahası boşaltma çalışmaları ihale ediliyor. 17 Eylül'de boşaltma çalışmaları başlıyor.
Yanan ağaçların alandan çıkartılmasının Kasım ayının ilk haftasında tamamlanması hedefleniyor. (Alan hazır olmadan yeni fidan dikimi yapılamıyor.)
Arazi hazırlığının şartlar uygun olduğu sürece devam etmesi ve 2015 yılı içerisinde tamamlanması planlanıyor.
Yanan alanda fidan dikim çalışmaları 2015 Sonbaharında başlayıp 2016 İlkbaharında tamamlanacak.
Yanan alanın 70 hektarlık kısmında 600 kg Kızılçam tohumu ekilecek.
Geriye kalan 100 hektarlık alana 90 bin adet Kızılçam, 11 bin adet Fıstık Çamı, 6 bin adet Servi, 3 bin adet Yabani Meyve olmak üzere toplamda 110 bin adet fidan dikilecek.
Yabani meyve fidanları yabani hayatı teşvik etmek için, Serviler ise yangına dirençli ağaçlar oldukları için yerleşim yerlerinin yakınına 2-3 sıra halinde dikilecek.

Konuşmalardan satır başları:
Uludağ Üniversitesi Rektörü Yusuf Ulcay, fidan dikimine 10 araç ve en az 500 öğrenci ile destek vereceklerini söyledi.
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe yangın anında yangın yerine kolay ulaşılabilmesi için orman içi yolların açılması gerekliliğine dikkat çekti.
Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar dikim için seçilen ağaçların çoğunluğunun niçin yine kolay yanan Kızılçam ağaçlarından seçildiğini irdeledi.
Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz yanan ormanlık alanın kimseye malzeme edilmeden yeniden yeşillendirilip ağaçlandırılacak olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Vali Münir Karaloğlu ormanları Korumalı, Kollamalı ve İstifade Etmeli diyerek vatandaşları tedbirli olmaya davet ederken, yaşanan felaketlerin siyaset ile bağdaştırılmamasını özellikle rica etti.

Aklımdan geçenler
Konuşmalar esnasında yangının yerleşim yerlerine yaklaşması ve yangın alanının yerleşim yerlerinin ortasında kalması dile geldiğinde, "Orman mı yerleşim yerlerinin içinde kaldı, yoksa yerleşim yerleri mi ormanın içine daldı?" sorusu takıldı aklıma.
Felaketlerin siyasî malzeme yapılmaması söylendiğinde, bilinçsizlik ve cehalet sebebiyle yaşanan böyle felaketlerin insan kalitesiyle müsemma olduğu, insan kalitesinin de eğitim ile yükseldiği takıldı.
Önlemler
Ormanların en büyük düşmanı ihmal, dikkatsizlik, hoyratlık ise, bir izmarit, kırık bir cam, söndürülmeyen bir kamp ateşi yüzünden 50 yılda yetişen ağaçlar birkaç saatte kül oluyor ise, ormanla birlikte tavşanlar, kuşlar, sincaplar, karıncalar, kelebekler, yani doğal hayat yok olup ekolojik denge bozuluyor ise, ve çıkan her 10 yangından 9'u insanın eseri ise; demek ki ormanı her şeyden önce kendimizden korumalıyız...
Ormanı bekçi değil, sevgi korur ve sevgi de eylem gerektirir.
Yaz Yangınları yazımda bahsettiğim gibi, öncelikle yangının oluşmasına sebebiyet vermemelidir...

İlk dikim 18 Ekim'de
"Her fidan bir can, Bursa'ya yeni bir orman" sloganıyla başlayan dikim kampanyasının ilk etabı 18 Ekim'de gerçekleşecek ve kademeli olarak tüm alanın ağaçlandırma işlemleri 2016 ilkbaharına kadar tamamlanacak.
İlk Dikim kampanyasına Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu'nun katılımıyla gerçekleşecek.
Mudanya'daki Orman Alanının bir kısmına geçtiğimiz günlerde şehit olan Bursalı Yarbay İlker Çelikcan ismi verilecek.
Nasıl katılacağız?
Orman alanına dikilecek fidan sayısında sorun yok. Bakanlığın elinde yeterince fidan var ve fidanlar bakanlıktan gelecek. Dikim için gereken alet edavatı da belediyeler sağlayacak.
Toplumdan istenen sadece emek ve istek.
Fidan dikmek isteyenler organizasyon ve bilgilendirme için 0 224 211 40 90 numaralı telefondan Yeliz Işık'a ulaşıp bilgi alabilecekler.
Bu sayede her Bursalı'nın bir dikili ağacı olacak...

Aziz Sancar'ı gördün mü?


Bak gördün mü, başarılı olmak için İstanbul'da doğman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için İzmir'de büyümen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için özel okullarda okuman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için özel hocalardan ders alman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için Beyaz Türk olman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için kanının mavi akması gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için ailenin zengin olması gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için ailenin eğitimli olması gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için pamuklar içinde yetişmen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için Atatürk'ten nefret etmen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için vatanına ihanet etmen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için ülkeni reddetmen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için bayrağını çiğnemen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için milliyetini gizlemen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için köklerini unutman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için sabahtan akşama dua etmen gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için inançsız olman gerekmiyor.
Bak gördün mü, başarılı olmak için kibirli olman gerekmiyor.

Bak gördün mü, dürüst ve çalışkan olan kazanıyor.
Bak gördün mü, istikrarlı ve idealist olan kazanıyor.
Bak gördün mü, insanlığa hizmet eden kazanıyor.

Bak gördün mü, başarılı olanın kimliği her ne olursa olsun takdir ediliyor.
Bak gördün mü, sen burada itiş kakış içinde iken akil insan nelerle uğraşıyor.
Bak gördün mü, sen bilime yeterince yer açmazsan üretken beyinler nasıl başka diyarlara göçüyor.

Bak ben Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülen üç kişi arasında yer alan Türk bilim adamı Aziz Sancar'ın başarısını "gördüm",
Sen de gördün mü?

5 Ekim 2015 Pazartesi

Ahmet Hakan'ı kim dövdü?


Önce Hürriyet Gazetesi'ne saldırdılar, ardından Ahmet Hakan'a.
Hakan'a saldırıyı kimler yaptı biliniyor.
Neden yaptılar az buçuk o da biliniyor.
Lakin kim ya da kimler yaptırdı bilinmiyor...
Yaptıranlara aday çok.
İş adamı Cem Uzan, gazeteci Cem Küçük, Ak Partili Abdurrahim Boynukalın ve MHP'li Semih Küçük...
Son dönemde hepsi attı tuttu Ahmet Hakan'a.
Hakan da susup oturmadı tabi. Karşılıklı restleştiler Allah ne verdiyse.
Şimdiyse atıp tutanlar zinhar inkârlarda.
Havlayan köpek ısırmaz derler bizim buralarda.
Yapacak olan tehdit etmez, yapacaksa da ileride suçlanabileceğinden ötürü delil oluşturacak davranışlara girmez. (or vice versa)
Sindiği pusuda sinsi sinsi uygun zamanı kollayan ise hazır ortaya suçlanacak adaylar patır patır düşmüşken gider işi bitirir, sonra da elini kolunu sallaya sallaya köşesine çekilir.
Oturduğu yerden izler bir güzel. Eğlenir de...
Ahmet Hakan daha binanın önünde iken başlamış araç takibe. Dörtbir yanda kameraların olduğunu bile bile...
Plakası ortada, rengi modeli ortada.
Tedbir alacak aklı mı yoktur saldırgan arkadaşların, yoksa kimseden çekinceleri mi bilinmez.
Hakan tam evinin önüne geldiğinde gerçekleştirirler saldırıyı bir de, öyle tenhada değil.
Güzergâh'ı düşünün, Bağcılar-Nişantaşı...
Bütün deliller açık ve net ortadadır işte.
Bütün bu verilerle failler anında yakalanacaktır.
Zaten zanlıların suç dosyaları da hayli kabarıktır. Öteyle beriyle de epeyce bir bağlantıları vardır.
Yakalanmayıp da ne yapacaklardır.
Yakalandılar da anında.
Sonra da savundular kendilerini: "Trafikte dalaştık"...
He, biz de inandık...
****
Şimdi;
Diyorum ki;
Bizi bu kadar hafife almasanız da Meksika'dan ithal dizi senaryoları gibi senaryolarla karşımıza çıkmasanız ve biraz daha iyi senaryolar yazsanız.
Biraz daha iyi kurgular yapsanız.
Dedektiflik hislerimizi gıdıklasanız, dimağlarımızı biraz daha zorlasanız.
Agatha Christie okusanız mesela.
Ya da Sherlock Holmes filmleri izleseniz. Pembe Panter serilerini de izleyebilirsiniz.
Ahmet Ümit'e de danışabilirsiniz arada.
İnternetteki dedektiflik oyunlarını da oynayabilirsiniz.
****
Her ne taraftan olursa olsun basını susturmaya çalışmak ya da öyle bir algı yaratmaya çalışmak kabul edilemez. İşler tıkırında giderken herkes 'cici', işler az biraz raydan çıkınca taraflar karşılıklı oluyor 'incitici'...
Paylaşamadığınız her ne ise aranızda halletseniz de milleti bu işlerle meşgul etmeseniz diyorum.
Korkutma, sindirme, şiddet, tehdit, düzen, mizansen dolu bir ülke değil bizim yaşamak istediğimiz.
Huzur, sevgi, saygı, spor, sanat, çalışma, üretme, dinlenme, eğlenme dolu bir ülke.
Ve bunları sağlamak için "siz" talip oluyorsunuz oylarımıza.
"Kargaşa yaratıp ülkeyi çıkmazlara sürükleyeceğiz" deseniz kimse oy vermez malum.
"Galiba" siz bize "biraz" yalan söylüyorsunuz.
Bir de ortalık toz duman olunca "aldatıldık" diyorsunuz...
Hadi anladık siz safa yatıyorsunuz da, biz de bu kadar saf mı görünüyoruz?
****
Yazının sonunda tekrar Ahmet Hakan'a dönecek olursak;
Neyse ki 'insaflı' davranıp öldürmediler Hakan'ı.
‘Kimvurdu'ya, pardon, 'Kimdövdü'ye getirdiler...
Bak yine aklıma düştü,
Hakikaten, "Ahmet Hakan'ı kim dövdü?"

3 Ekim 2015 Cumartesi

Yazıl gelsin, trip at gitsin


İyi giden bir ilişki bir diğeri tarafından artık iyi gitmediğinde, birinin gönlü diğerinden geçip de bir başkasına düştüğünde, düşmese de artık ilişkiyi sürdürmek istemediğinde açıkça konuşup bitiremez ilişkiyi.
Başlar ufaktan ufağa uzaklaşmaya.
Arama araları uzundur, aradığında da sesin eski tınısından eser yoktur.
Mesajlar yazılmaz, yazılan mesaj hemen cevaplanmaz.
İlişki tazeyse bu veriler "hevesini aldı bitti" ye yorulur, eskiyse "bitirmeye cesareti yok"'a.
Bir belirsizlik, bir bu değişime ne anlam vereceğini bilemezlik, bir kendi kendinin içini yiyişlik.
Ya yıllara kıyamadığından ya konuşmaya değer bulmadığından ya da "maçası" sıkmadığından ilişkiyi "resmen" bitiremez birliktelikten vaz geçen kişi.
İster ki evrene saldığı veriler değerlendirilsin ve istemediği kişi kendiliğinden gitsin...

Lakin evlilikler böyle değildir.
Ortada bir akit vardır ve kurallara uymak gerekir.
Evliliğe nasıl "evet" denmişse, ayrılığa da "evet" demek normaldir.
Davayı kim açacak diye birbirini süründürmek evliliğe ihanettir.
İstemeyen istemediğini açıkça söyler, gerekli anlaşmalar sağlanır ve herkes hayatını yeniden yaratır.
Başlangıçta bir yastıkta kocamak için söz verildiyse de değişim kaçınılmazdır, ayak uyduramayan geride kalır.
Yapışıp kalmak ve istenmezlik verilerine aldırmamak, çiğnendikçe çürüyen ve her tarafa yapışan sakıza dönen bu birliktelikteki "GİT" mesajını anlamayan ya da anlamazdan gelen tarafın işi.
Ve bir de o ilişkiden nemalananların.
Yani kaynağı kaptırmaktan korkanların.
O yüzden; kalmayı bilmek kadar, vakti geldiğinde gitmeyi de bilmek lazımdır.
Bunun için de "güç, karakter ve irade" lazımdır.

Devlet ve millet arasındaki ilişki de farklı değil.
Zengin kapıya kapak atıp da üstüne bir de çocuk yapmak ve yerini sağlamlaştırmak gibi...
Kaynağın başını tutan ve koltuğu kaptırmaktan ölümüne korkan kişi gitmemek için elinden geleni yapacaktır elbette.
O, o koltuk ile "var" olmuştur ve yine o biliyordur ki koltuk altından aldığında püf diye "yok" olacaktır.
Halkın verdiği "istemeyiz" mesajlarını sahte "isteriz" sesleri ile boğmaya çalışması hep ondandır.

Hani "Kadın dediğin" yazısının sonunda demiş ya Sibel Bengü, "Sen de adam olacaksın, seçmesini bileceksin" diye.
Ha, seçemediysen de en azından değiştirmesini bileceksin.
Bekir Coşkun bugünkü yazısında ne güzel söylemiş: "Diktatör seçimle gitmez"
E vallahi doğru, manita mı ki o soğutmalarla gitsin?
Karı/koca mı ki boşanmayla gitsin?
Kolay mı öyle,
"Yazıl" gelsin, "trip at" gitsin...